25.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 594

Ortadoğu Karmaşası ve Mültecilere Vatandaşlık Verilmesi

Ortadoğu kazanı başta Rusya ve ABD tarafından öyle kaynatılmış ki, ne altındaki ateş kolay sönebilir; ne de kazandaki su soğutulabilir.

Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasındaki yanlışları tamir etmeye çalışıyoruz. Ancak öyle yanlış adımlar atılmış, ABD’den fazla Esad düşmanlığı yapılmış ki işin içinden çıkmak zor. Oysa Suriye’nin çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları örtüşüyor. İki ülke de toprak bütünlüklerini koruma ihtiyacı duyuyor. Türkiye’nin Afrin ve Fırat Kalkanı gibi başarılı harekâtlarında birlikte olduğu rejim karşıtı gurup dolayısıyla Şam ve Ankara haliyle yakınlaşamıyor.

Amerika’nın Ortadoğu politikası karıştır, çatıştır ve oyala üzerine kuruludur. Ortadoğu’da her ülke kendi milli menfaatlerini korumak ile meşguldür. Aslında sadece ABD’nin değil; birçok ülkenin kendilerine göre büyük Ortadoğu projeleri vardır.

ABD daha önce Irak’ın, günümüzde de Suriye’nin kuzeyini birleştirerek bir gecekondu devletçik kurma peşindedir. Bizim için İblid kadar, hatta daha da fazla Fırat’ın doğusu önem taşımaktadır. Burada sözde dost ve müttefikimiz Kürtlere ordu kuruyor. ABD Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde oynadığı oyunla Türkiye’ye ve İran’a gözdağı vermektedir. ABD Patriot sistemini bize vermeyerek muhtemel hava saldırılarına karşı Türkiye’yi savunmasız bırakmıştır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması kadar normal bir şey olamaz. ABD, PYD-PKK güçlerini Türk savaş uçaklarından korumak için sınıra elektronik radar sistemi yerleştiriyor. F-35 uçaklarına ambargo koyuyor. Rahip Brunson’u bir koz olarak kullanıyor.

ABD ile Rusya arasında bazı konularda ittifak vardır. Her ne kadar Rusya Dışişleri Bakanı Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelen ana tehdidin Fırat’ın doğusundan ve bağımsız özerk yapılardan geldiğini söylemekte ise de; ABD’nin müttefiki olan PYD temsilciliğini Moskova’da açmıştır.

ABD Türkiye ilişkilerinde ülkemiz Rusya ile ilişkileri geliştirmek durumundadır. Aynı şekilde Rusya-Türkiye ilişkilerini geliştirebilmek için ABD ile ilişkileri normalleştirmek ve Rusya’ya karşı koz olarak kullanmak durumundayız. Fanatik ve ütopik ABD veya Rusya düşmanlığı Ortadoğu gerçekleriyle çelişir ve menfaatimize değildir.

Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD-PKK ikilisi tarafından etnik temizlik yapılmakta ve bölge boşaltılmaya çalışılmakta, masum insanlar öldürülmekte, köyler yerle bir edilmektedir. Mültecileri ilerde Türkiye’ye karşı kullanacak olan süper güçler, Türkiye’ye göç dalgasının sürmesinden yanadır. Böylece Türkiye’nin nüfus yapısı değiştirilecek, mültecilerin bir kısmı PKK benzeri bir örgütlenme ile bize karşı savaştırılacaktır. Suriye mültecilerinin 3.5 milyon hatta daha fazla olduğu bilgileri vardır. Ülkemizde her 20 kişiden biri şu anda Suriyelidir. 2040 yılında her 13 kişiden biri Suriye Arab’ı olacaktır. Milli devlet anlayışı yıpratılacak, kurucu Türk unsuru zayıflatılarak milli kimlik tahribata uğratılacaktır. Bunlara bir de vatandaşlık vererek coğrafyamıza dinamit döşenmekte, beka sorunu yaratılmaktadır. 35 milyar dolarlık bir maliyetten bahsedilmektedir. Ancak bu rakam devamlı artmaktadır. Sorun Suriyeli düşmanlığı veya dostluğu değildir. Türkiye’nin Türk vatanı olarak kalıp kalmamasıdır. Milli devlet yerine, federal bir yapı düşünenler, Türklüğü etnik çağrışım yapıyor şeklinde görenler için bu olumsuz değişme rahatsız edici olmayabilir. Bazı sağ eğilimliler bunu “Müslüman kardeşliği” ile kamufle edebilirler. Bunlar aslında sağ eğilimli olup milliyetçi olamayanlardır. Aynı dine mensubiyet Suriyeli Araplarla Türkiye Türkünün kaynaşmasını, bütünleşmesini sağlamaktan uzaktır. Türkiye sosyal bütünleşme alanında da üstü örtülü mayınlı bir araziye dönüşmektedir. Kendisine yabancı kültür adacıkları doğacaktır. İstanbul başta bazı şehirlerimizde Suriyeli mafya doğmuştur. Uyuşturucu ve fuhuş dâhil hayatta kalabilmek için her türlü pis işlere karışmaktadırlar. Sigortasız çalıştırılmakta ve işsizliği artırmaktadırlar. Türkiye’de yeni bir Selefi-Cihatçı terör dalgası doğabilecektir. Hanefi-Maturidi egemen anlayışının yerine, Selefilik öne çıkacaktır. Bugün ülkemizin karşılaştığı ekonomik krizi tetikleyen harcamaları ülkemiz mülteciler için yapmıştır. Türkiye’de artık ortadan kalkmış bazı hastalıklar nüksetmektedir.

Küresel rüzgârlardan medet uman bazı sağcı ve solcuları ve bilhassa romantik solu yükselen milliyetçilik uyandırmalıdır. Küreselleşme çağında milliyetçilik artık geride kaldı demiş olan bazı bakanlar, bakıp da gerçekleri görmeyenler uyanmalı mültecilere siyasi amaçlarla vatandaşlık vermenin ve vatandaşlığı açık artırmaya çıkarmanın yapılabilecek en büyük gaflet ve yanlış olduğunu anlaşılmalıdır. Kaldı ki Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada “mülteciler dönsünler” diyenlerin oranı %85 çıkmaktadır.

 

 

Kemal Derviş Gelemiyor, Şirketini Gönderiyoruz

Adam demiş ki; “Sende bu ense, bende de bu para oldukça daha çok tokat yersin.Hazine ve Maliye Bakanımız ekonomiye danışman olarak McKinsey Firmasıyla anlaşıldığını söylediğinde aklıma bu fıkra geldi. Ense benim ensem.

1961‘le 1980 arası her yıl yaptığımız İMF anlaşmaları 83, 84, 94, 99 ve 2000, 2002 diye devam etmiş; en son 2005‘de imzalamış, 2008‘de tamamlamışız. Şimdi dönüyoruz başa. Zira 2001 Krizi sırasında da danışman şirketimiz McKinsey‘di.

Amerika‘ya atarlanırken; yerlilik ve millîlik havası atarken ne oldu da birden New York istikametine dümen kırdık, bilinmez. Danışmanlık anlaşmasını, 6,5-7 iken bozdurmaktan gurur duyduğumuz dolar üzerinden mi yaptık yoksa yerli ve millî paramız üzerinden mi; bilmiyoruz.

Madem ABD ekonomimizle olumsuz anlamda uğraşıyor, o vakit biz de USA patentli bir şirketle anlaşalım; bizle uğraşmayı bıraksınlar diye mi düşündük?! Hem de arkasında dağ gibi Rothschild Hanedanlığı varken.

Küresel Dublör‘ olarak tarif edilen McKinsey Company hakkında ilginç bilgiler var. Daha anlaşmadan 1 yıl önce şirketi iyi tanıyanlar bakın neler söylüyorlar, Ekşi Sözlük’te:

§  Siz Mckinsey’i çağırdığınız için McKinsey’in yaptığı tüm illegal işler aklanır. Sözleşmeyi

imzalarsınız; McKinsey’den bir grup gelip odanıza yerleşir.

§  McKinsey sizden bol miktarda data talep eder; bu dataların çoğu aslında gizli bilgilerdir.

Tüm bu bilgiler global veritabanına geçer ve Amerikan kapitalist sisteminin kullanımına açılır.

§  McKinsey çalışanları datalarınızı yine McKinsey araçları kullanarak işler ve sorunun ne

olduğunu bulmaya çalışır. Millî ekonomi, bağımsızlık, kültürel değerler, çevre bilinci, hukuk devleti, sosyal devlet, çalışan hakları gibi kavramlar bu bakış açısının dâhilinde değildir. Bu bakış açısının tek amacı başvuru sahibini zenginleştirip bir şekilde ‘global network’e bağlanmasını sağlayarak aslında Amerika’daki büyük patronu mutlu etmektir.

§  Tebrikler; artık çoğunluğu Yahudi işadamlarından oluşan, data, silah, uyuşturucu, petrol

ve 3K ticareti yapan, terör örgütlerini destekleyen, Amerikan ve İsrail çıkarlarını her şeyin üstünde tutan dev bir ağın küçük bir parçasısınız.

§  Bu işleyiş tam olarak Amerikan emperyalizminin işleyişidir. McKinsey şirketinizin

gerçekten de daha fazla kâr etmesini ve daha verimli çalışmasını sağlar. Ancak dünyada dönen para ile kıyasladığınızda iki kuruş uğruna en nihayet PKK’ya silah temin eden ağın bir parçası olmuşsunuzdur ve PKK o silahlarla askerlerinizi şehit etmiştir.

§  Tam bir rantiye kuruluştur. Size iki tane sunum yapar, sonra on milyon dolar faturayı

dayar. Müşterilerine verdiği hizmet ile tahsil ettiği ücret orantısızdır. Peki, bu kadar şirket mal mı da gidip bunlardan danışmanlık alıyor? Faaliyet raporunda bunun adının yazması, yurtdışında yatırımcılara yapılan sunumda isminin geçmesi kritiktir. Bu ve birkaç benzerinden danışmanlık almayan şirkete yabancı yatırımcı fon sağlamaz.

§  Hizmetlerinin bedeli minimum 1 milyon dolardan başlayan şirkettir.

§  Bu şirketlere verilen para alınan hizmetin karşılığı değil sistemin bir parçası olduğunu

ispatlamak içindir. Bir tür reklam harcaması gibi değerlendirilebilir.

Gayrı NATO‘ya alternatif düşünceler, CEO Başkan Trump‘a saydırmalar, S-400 gibi mevzular rafa; turbo (vahşi) kapitalizmle iman tazeledik.

Bu saatten sonra iki tavsiyem var; biri genel, biri özel. “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” diye bir kitap var; alın okuyun. Yerel Seçimler öncesi Körfez Belediye Başkanı hemen yeni bir şiir yazsın.

 

 

Kıbrıs, Nesiller Boyunca Süregelen Dava

Bir dava düşünün neredeyse 140 yıldır devam ediyor!

Davanın adı Kıbrıs…

Bu dava 1878 yılında İngilizlerin adaya adım atmasıyla başlamış, neredeyse bir buçuk asırdan beri süregeliyor!

Davanın asıl tarafları belli, Türkler ve Rumlar…

Ama günümüzde bu davaya taraf olma sebepleri sorgulanacak o kadar çok ülke var ki!

Zaten bu nedenledir ki bu dava, olması gereken yerde değil de, kendi sınırlarının dışında uluslararası toplumun üye olduğu ortamda, BM’de sürüyor.

Davanın konusu belli:

Kıbrıs’ta yaşayan iki ayrı halkın tarih boyunca yaşadıkları sorunlara ortak bir çözüm bulmak…

Ama bu çözüm bir türlü bulunamıyor!

Davaya taraf olan kaç nesil geçti bir türlü bu dava sonuçlanmıyor, sonuçlandırılmıyor!

Aslında bu davanın nesiller boyunca sürmesinin tek bir nedeni var!

Adada yaşayan iki ayrı halkın yaşam tercihlerinin değil de, davanın savcısı, hâkimi gibi davrananların; bu uzun süreçte görev alan siyasilerin tercihlerinin dikkate alınmasıdır…

Esasen ada yaşayan iki ayrı halkın yaşam, düşünce, inanç, kültür, dil, tarihi süreçleri dikkate alınacak olsa; sorun kendiliğinden çözülmüş, bu uzun dava da sona ermiş olacak.

Çünkü ada halkının bir arada yaşamasının esaslarını teşkil eden bu kıstaslar; Rumlar ve Türkler arasında hiçbir şekilde uyuşmamaktadır.

Ancak ısrarla ne dili, ne dini, ne kültürü, ne gelenekleri, ne yaşam tarzı, ne de tarihi süreci uyuşmayan, birbirine benzemeyen iki ayrı toplumu yeniden bir araya getirme çabaları hala devam ediyor!

Ama bu ısrarın sebebi bellidir!

En nihayetinde adanın bir şekilde Türkiye’nin elinden çeke, çeke alınarak, Akdeniz’de dünya devlerine tek taraflı önemli bir stratejik üs avantajı sağlanması ve daha da önemlisi, ada çevresinde mevcut enerji yataklarının dünya devlerine tesliminin sağlanmasıdır…

İşte geçtiğimiz hafta sonu adada tarafları temsil eden siyasiler yeniden New York’ta BM Genel Sekreteri ile bir araya gelerek, önümüzdeki dönem için müzakere süreci yeniden başlatılabilir mi? Bunun ön görüşmesini yaptılar…

Geçtiğimiz ay içinde kaleme aldığım; ”Eylül Ayı ve Kıbrıs” başlıklı yazımda;

”Çözüm adına yapılan görüşmelerde yıllardan beri hep aynı şeyler konuşulur! Türk tarafı aman müzakere sürecini biz bozmayalım diyerek hep itidalli hareket eder. Ama Rum tarafının talepleri hep aynıdır, değişmez: Adadan Türk askeri gitsin, Türkiye’nin garantörlüğü bitsin. Adanın yasal hükümeti zaten var, Kıbrıs Türk tarafı çözüm istiyorsa eğer; ”Birleşik Kıbrıs’ın” bir parçası olur, azınlık hakkına evet der!” Görüşümü tekrarlamıştım. Bu görüşümde bugünde değişen bir şey yoktur.

BM Genel Sekteri Guterres ile yapmış olduğu görüşmeden sonra KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı, gazetecilere yapmış olduğu açıklamanın en önemli bölümü bana göre şu cümleleridir:

”Kıbrıs sorununa ilişkin, eski müzakere süreci  kapanmıştır artık. Sonuç odaklı, takvimli ve stratejik bir paket anlaşmayı  hedeflemek gerekiyor.”

Rum tarafını temsil eden Bay Anastasiadis ise, müzakerenin yeniden başlayabilmesi için;

”Türk askerinin adadan kalıcı olarak gitmesi gerektiğini, Türkiye’nin ada üzerinde garantörlük hakkının olamayacağını” bir kez daha tekrarlamış; Kıbrıs Türk tarafının temsilcisinin açıklamasına yanıt dahi vermeden, özellikle Türkiye’yi muhatap alarak,  bu iki önemli hususa dikkat çekmiştir.

İşte Rumlara göre nesiller boyunca süregelen bu davayı kazanabilmeleri için öne sürdükleri bu iki önemli konuda başarı sağlamaları gerekmektedir!

Kıbrıs Türk tarafının ise; bu dava sonlansa dahi adadaki varlıklarını sürdürebilmesi, Türkiye’nin bu iki önemli konuda hiçbir şekilde taviz vermemesine bağlıdır…

Her iki liderin BM Genel Sekreteriyle görüşmeleri sonrasında yapmış olduğu açıklamalarda;

Rum tarafının temsilcisi için adada Türk askerinin ve Türkiye’nin garantörlük hakkının olmaması çözüm için vazgeçilmezidir.

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’nın yapmış olduğu açıklamaya bakacak olursak; bundan sonraki müzakereler için hedeflemiş olduğu; ”Sonuca odaklı, takvimli ve stratejik bir paket anlaşma” nasıl şekillenecektir?

Böylesine bir çıkış noktası var idiyse! Daha önce Rum tarafı ile yapmış olduğu görüşme sürecinde bu içerikteki bir anlaşma paketi neden gündeme gelmemiş, getirilmemiştir?

1968’den bu yana 50 yıldır süren müzakere döneminde, Kıbrıs Milli Davamızın lideri rahmetli Sn. Denktaş dahi müzakere sürecini defalarca takvime, sonuca odaklı stratejik açılımlara bağlamasına rağmen; Rumlar her defasında müzakereden kaçan taraf olmamış mıdır?

Annan tuzak planı ile 2004 yılında haksız, hukuksuz bir biçimde AB’ye üye yapılan Rum tarafı için bu davanın hala devam etmesi, nesiller boyunca da sürmesi, sürecek olması hiçbir anlam ifade etmemektedir!

Çünkü Rumlar uluslararası toplum tarafından halen adanın yasal hükümeti olarak tanınmakta, Kıbrıs’a yapılan tüm ekonomik yardımlar Rum toplumunun refahı için kullanılmakta, adanın çevresinde mevcut enerji yataklarını çıkarılmasını, diğer devletlerle anlaşma yapılmasını bu enerjinin pazarlanmasını Rumlar yapmaktadır.

Rum tarafı için şu anda adada yaşayan gerçek yukarıda sıraladıklarımdır.

Pekiyi, Kıbrıs Türk tarafının an itibariyle adada yaşadığı gerçek nedir? Nesiller boyunca süregelen bu davanın kendileri açısından nasıl sonlanacağının bilinmezliği midir?

Ya da Türkiye, nesiller boyunca Kıbrıs adasını vatan belleyen soydaşlarımız için bu süreç böyle devam etmez diyerek,  35 yıldır varlığını sürdüren KKTC’nin uluslararası platformda tanınması için yeni bir hamle mi yapacaktır?

 

 

MC Kinsey ve Düyun-u Umumiye

“Hükümet, borçların yıllık taksitlerini ödeme zamanı gelinceye kadar bunlarla meşgul olmamak ve vadeleri geldiğinde uykudan uyanmak âdetini benimsemişti. Bu sebepten,1866 senesi yıllık ödemeleri için hiç bir hazırlık yapılmadığı halde, bunlar gelip çatmışlardı. Taksitleri ödemek için yine yeni bir borçlanma düşünüldü.”

Bu cümleleri Özge Varol isimli bir araştırmacının Yüksek Lisans tezinden aldım.

Görülüyor ki ceddimiz Osmanlı da şimdiki yöneticilerimizden pek farklı davranmamış. Bir başka deyişle şimdiki yöneticilerimiz ecdadımızın yaşadıklarından ibret almamış.

Son 16 yıldır hızla artan dış borçların taksitlerini ödeme zamanı gelmişti. Fakat hükümet saray, yol, AVM gibi inşaat işlerine para harcamakla meşguldü.

Vade gelip yeni borç para bulunamayınca “dış güçler bize ekonomik savaş açtı” dediler.

Recep Tayyip Erdoğan‘a emanet edilen devletimiz ile damat Berat Albayrak‘ın eline teslim edilen Devlet Hazinesi’nin “ABD menşeli ekonomik saldırılar altında olduğunu” sanıyorduk.

Bir de baktık ki Türkiye ekonomisinin yönetimi Mc Kinsey adlı bir ABD’li şirkete devredilmiş.

Her ne kadar bu şirketin “sadece danışmanlık yapacağı, icra yetkisi olmadığı” söylense de tarihi örnekler bu sözlere inanmamıza engel oluyor.

Bu “danışma şirketi”, Türkiye’nin borçlu olduğu banka, banker ve devletlerin alacaklarını teminat altına almak, Türkiye’de borçları ödeyebilecek güvendikleri bir ekonomik yönetim tesis etmek için görevlendirildi.

Bu tercih IMF tercihinden de kötüdür. Çünkü “IMF uluslararası düzeyde güven duyulan bir kurumdur. IMF’de 180’e yakın ülke var ve yaptıklarında saklı gizli işler dönmez.” (Durmuş Yılmaz)

Tıpkı Osmanlı Devletinin dış borçlanma serüveninin sonuna benzeyen bir süreç yaşıyoruz.

Şüphesiz “siyasal bir kurum değildir Mc Kinsey. Devletlerin vekili ya da temsilcisi de değildir. Özel bir şirkettir.”

Ancak, ABD ve Avrupa diplomasisi, Mc Kinsey’e sanki kendi temsilcisiymiş gibi davranacaktır.

Mc Kinsey ABD’nin siyasi himayesinde bir kuruluştur.

Kısa zamanda “devlet bütçesinin tamamına yakını üzerinde söz sahibi, gerçek anlamda devleti yarı sömürge derekesine indiren, Batı’nın ileri karakolu gibi çalışan bir kurum olduğu” ortaya çıkacaktır.

Bu şirket ABD ve AB’li alacaklıların haklarını savunan bir kuruluş olarak görev yapacak. Bu arada hükümeti de ciddi bir disipline sokarak bazı faydalar da sağlayacaktır.

Ancak bu türlü kurumlar aynı zamanda emperyal devletlerin siyasi emellerine de hizmet ederler.

Çevremizde sınırlar yeniden belirlenir, hâkimiyet alanları tesis edilirken bu şirketin yönetimindeki “ofisdevlet içinde devlet haline gelecek, tamamen devlet dışında işler yapabilecektir.

Tıpkı Düyun-u Umumiye İdaresi gibi.

*******************************

Borç Parayla Saraylar Yaptık

Osmanlı Devleti, 1854’ten 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) yaptı. Toplam 239 milyon lira borçlanmıştı; ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı Lirası geçmişti.

1865 borçlanması ile onu takip edenler, hep eski borçlanmaların taksitlerini ödemeye ve bütçe açığını kapatmaya tahsis olunduğundan, Hükümeti mali bir uçuruma doğru sürüklüyordu. (İ. Hakkı Yeniay)

Gittikçe daha fazla borç ihtiyacı için ülkenin geri kalan kaynaklarının teminat gösterilmesi bile yetmiyordu.

“Kartopuna benzeyen bir durum meydana gelmişti. Avrupa’dan daha fazla borç sağlandıkça Türkiye’de harcamalar artıyordu.”

Ekonomi bu durumdayken, 5 milyon altına mal olan Dolmabahçe Sarayı inşaatı 1856’da tamamlandı. 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2 milyon sterlindi.

1865’te padişah “Beylerbeyi Sarayı”nın açılışını yaptı.

1857’de Abdülmecid’in, II. Mahmut’un eski sarayını yıkarak başlattığı “Çırağan Sarayı” inşaatı 1871’de bittiğinde toplam masraf “2,5 milyon altını” bulmuştu.

Beylerbeyi Sarayı ve Yıldız Sarayı müştemilatı için 5,5 milyon altınlık bir harcama yapıldığı dikkate alınırsa, bu dört saraya toplam 12 milyon altın harcandığı görülecektir. Bu dört sarayın yıllık masrafının da 1854’ten 1879’a kadar geçen 25 yılda “100 milyon” Osmanlı Lirası olduğu hesaplanıyor.

Ulu Hakan Abdülhamid Han da eksik kalmadı. 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi bir de cami yaptırdı.

25 yılda sarayların yapımı ve diğer masrafları için yapılan toplam masrafın kabaca “200 milyon” Osmanlı Lirası olduğu kabul edilebilir.

Borç içindeki devletin savurganlığı konusunu Donald Blaisdell şöyle anlatıyor:

“Hükümet borç vereceklerin peşindeydi. Gelecek yılın aşarını karşılık göstererek borç almak, yerel yönetimi tasarrufa zorlamaktan ve cari harcamalar yapabilmek için aşar üzerinde denetim kurmaktan daha basitti. Veya sürekli artan iç borçları dışa yöneltmek merkezi yönetimdeki savurganlığı ortadan kaldırmaktan daha kolaydı.

Devamlı artan saray borçları iç borçlanmayla ödeniyor ve doyum noktasına gelindiğinde iç borçlar dış borçlara dönüştürülüyordu.

Sadece saraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilir, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi batağına düşmeden güçlü bir devlet olarak yaşayabilirdi.

Fakat öyle olmadı.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyetine 84,5 milyon TL borç devredildi.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan miras Düyun-u Umumiye borçlarını 1954 yılına kadar ödemek zorunda kaldı.

***

Düyun-u Umumiye’ye giden süreci gelecek yazıda anlatacağım. Son 16 senede Türkiye’nin borç paraları verimsiz alanlara harcamasının; tarımı, sanayiyi, bilgi teknolojilerini geliştirmek gibi hedeflere harcamayıp, har vurup harman savurmasının, (AKP’lilerin pek sevdiği) Abdülmecit ile başlayan “padişah efendilerimizin” tavrının bir benzeri olduğunu göreceksiniz.

Şimdilik şu kadarını söylemek isterim: Mc Kinsey‘in Türkiye ekonomisine “kayyum” olarak atanması bir 21. Yüzyıl Düyun-u Umumiyesidir.

Varlık Fonunun kurulması ve Yönetim Kurulu Başkanlığına Tayyip Erdoğan’ın, yardımcılığına da Berat Albayrak’ın getirilmesi ülkenin kalan varlıklarının bu “kayyum” tarafından yönetilmesi için hazırlık sayılabilir.

AKP bu nesli mağdur ettiği gibi gelecek nesillere de çok ağır bir miras bırakacak…

 

 

TÂRİHTEN VE GÜNÜMÜZDEN TÜRK DÜNYASI ESİNTİLERİ – 91 Hâfız Ahmed Paşa

Prof. Dr. AHMET ŞİMŞİRGİL

Sadrazam Hâfız Ahmed Paşa, Bağdad seferinden dönerken İstanbul’da asiler ve sipahi zorbaları ayaklanarak kellesini Padişahtan istemeye başlamışlardı. Vezir Bayram Paşa kendisine bir mektupla olaylardan bahsederek İstanbul’a gelmemesini bildirdi. Hâfız Ahmed Paşa yolda iken Bayram Paşa’nın gönderdiği adamla karşılaştı ve vaziyeti anladı, fakat gülerek; ‘Var bizden paşa hazretlerine selâm söyle. Zuhur edecek kaza-i mübremi rüyamda gördüm. Ölmekten gam çekmem‘ diyerek, Bayram Paşa’nın adamını geri gönderdi. Kendisi de süratle İstanbul’a geldi.

Bu sırada sarayda Hâfız Paşa’ya düşmanlığı olan Topal Recep Paşa’nın tahrikleri ile fitne giderek büyüyordu.

Pâdişâh Dördüncü Murâd Han, isyanın önüne geçebilmek için bâbüsseâde önüne tahtını kurdurarak oturdu ve asi elebaşlarından dört kişiyi huzuruna çağırdı. Sultan bunlara uzun uzun bu hâllerinin din ve devlete münasip olmadığını anlattı. Ancak bu zorbalar da; ‘Cümle askerin cevabı; padişahım, devletine fenalık edenleri elbette vermeniz gerekir; yoksa biz işimizi biliriz‘ diyerek edepsizce laflar ettiler.

Bu sırada abdest alıp Bâbüsseâde önüne gelen Hâfız Ahmed Paşa, bunların padişah sözünü dinlemediklerini görünce;

Padişahım! Hezâr (bin) Hâfız gibi kulun yoluna fedadır. Ancak recâm budur ki, beni sen katletmeyip bu zalimler haksız yere kanımı döküp beni şehit etsinler ve lütfedip cesedimi Üsküdar’da defnettiresin ve yetimlerime lutf ve inayetini recâ ederim‘ diye yer öptükten sonra Besmele çekip; ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm, İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn‘ diyerek asi güruhunun içerisine daldı.

Hâfız Ahmed Paşa, meydana girince yer yer sipahiler önüne çıkıp hücum ettiler. Önde gelen sipahi, hamle edeyim diye yanaşınca, Hâfız Paşa, sipahinin ağzına öyle bir Osmanlı tokadı vurdu ki, herif yere serilip başından destan yuvarlandı. O zaman ellerinde hançerlerle hep birden Hâfız Ahmed Paşa’nın üzerine çullandılar. Başına, göğsüne ve vücudunun her bir yerine hançerlerle vurdular. O Vezîr-i zîşânı ki (saîd olarak yaşayan şehit olarak ölür) Padişah’ın gözü önünde on yedi yara ile kana bulayıp şehit ettiler.

Hâfız Paşa’nın soğukkanlı hareketini ve asilerin arasına atıldığını ve feci surette şehit edildiğini gören Sultan Murâd, mendilini yüzüne tutarak ağladı. Bu feci manzaraya karşı artık durmaya tahammülü kalmadığından;

Bre Allah’tan korkmaz, Peygamberden utanmaz, şer’e ve padişaha itaat etmezler! Hak teâlâ kudret verirse sizden intikam almak nasıl olur görürsünüz‘ diyerek içeri gitti. Hâfız Ahmed Paşa’yı vasiyeti üzerine Üsküdar’da Karaca Ahmed mezarlığına defnettiler.

HÂFIZ AHMED PAŞA:

Sultan Dördüncü Murad Han dönemi sadrazamlarından şair ve hanende Hâfız Ahmed Paşa, İstanbul’da 6 Aralık 1632 tarihinde yeniçeriler tarafından katledildi. Doğumu: Filibe, 1557.

Bir müezzinin oğlu idi.  Sultan Birinci Ahmed Han döneminde saraya alındı, Enderun’da yetişti. 1608’de Kaptan-ı Deryalığa, 1609’da Şam, 1622’de Diyarbakır Beylerbeyliğine, 1625’te sadrazamlığa ve İran serdarlığına tayin edildi.  8 ay süren Bağdat kuşatmasında başarılı olamayınca 1626’da sadrazamlıktan azledildi. İstanbul’a döndüğünde Sultan Dördüncü Murad Han’ın kız kardeşi ile evlendi, ikinci defa sadrazamlığa tayin edildi. Topal Recep Paşa’nın gizlice desteklediği sipahi ayaklanması sırasında öldürüldü.

 

 

VATAN SEVGİSİ

FAZLI KÖKSAL

Biz Türkler, vatan sevgisini, Tanrıkut Mete’den bu yana çok çok iyi biliriz…

Vatan sevgisin öğreneceksek;

Mete Han’dan Büyük Önder Atatürk’e kadar, Türk Târihinin yiğit Başbuğlarından öğreniriz…

Destanlarımızdan öğreniriz. (Göç, Türeyiş, Yaratılış, Şu, Bozkurt, Alper Tunga, Manas…)

Binlerce yıldır, Çinlisinden, Rus’una, Arabından Yunan’ına, Farsından İngiliz’ine karşı yürüttüğümüz savaşlarımızdan ve o savaşların isimsiz kahramanlarından öğreniriz… Veya o savaşların efsaneleşmiş kahramanlarından, Kür-şad’dan, Battal Gazi’den, Ulubatlı Hasan’dan, Genç Osman’dan, Nene Hatun’dan, Seyit Onbaşı’dan, Sütçü İmam’dan, Albay Reşat Çiğiltepe’den, Cengiz Topel’den, Ömer Halisdemir’den öğreniriz…

Şairlerimizden öğreniriz. Mesela; Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı”, Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitleri”, Ziya Gökalp’in “Vatan”, Mehmet Emin Yurdakul’un “Cenge Giderken”, “Orhan Şâik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin”, Necip Fâzıl’ın “Sakarya”, Fâzıl Hüsnü Dağlarca’nın “Vatan Türküsü”, Ârif Nihat Asya’nın “Bayrak”, Atsız’ın “Topal Asker”, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun “Fetih Marşı”, Dilâver Cebeci’nin “Türkiye’m”i gibi buram buram vatan sevgisi kokan binlerce şiirden…

Romanlardan öğreniriz; Hâllide Edip Adıvar’ın, Atsız’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Enver Behnan Şapolyo’nun, Hasan İzzettin Dinamo’nun, Bahaettin Özkişi’nin, Tarık Buğra’nın, Attila İlhan’ın, Emine Işınsu’nun, Turgut Özakman’ın romanlarından öğreniriz…

Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden öğreniriz; Ferman’dan, Topuz’dan, Vire’den, Başını Vermeyen Şehit ‘ten, Diyet ‘ten, Forsadan ve de Pembe İncili Kaftan’dan öğreniriz…

Dedemizden, ninemizden dinlediğimiz ninnilerden, masallardan, kahramanlık hikâyelerinden öğreniriz…

Tarih yazıcılarımızdan öğreniriz; İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan, Zeki Velidi Togan’dan, Ömer Lütfü Barkan’dan, Hüseyin Nihal Atsız’dan, Yılmaz Öztuna’dan, Halil İnalcık’tan, Sina Akşin’den, İlber Ortaylı’dan…

Tomris Hatun’dan,  Altun Can Hâtun’dan, Râziye Sultan’dan,  Dilşad Hatun’dan, Nene Hatun’dan, Kara Fatma’dan, Nezahat Onbaşı’dan, Şerife Bacı’dan yâni târihte iz bırakmış kahraman Türk Kadınlarından öğreniriz…

“Ne Mutlu Türküm Diyene”nin anlamını kavrayınca öğreniriz…

Okullardan kaldırılan andımızı okumaya devam ederek öğreniriz…

Atamızın Gençliğe Hitabesinden öğreniriz…

İstiklal Marşımızdan öğreniriz…

Dalgalanan Al bayrağımızdan öğreniriz…

Vatanını terk eden Suriyelilerin çocuklarının gözlerinde görsek görsek; vatanına karşı görevini yapmamanın suçluluğunu, başka bir vatanda sığıntı olarak yaşamanın ezikliğini, kardeş kardeşe düşmenin pişmanlığını görürüz.

Vatan sevgisini, bir gözden öğreneceksek, şehit çocuklarının gözlerinden sicim gibi akan gözyaşlarından öğreniriz…

 

Cahit Külebi’nin dediği gibi;

 

“Biz biliriz bizim işlerimizi

İşimiz kimseden sorulmamıştır.

Kılıçla, mızrakla, topla, tüfekle

Başımız bir kere eğilmemiştir.”

 

24.09.2018

 

EZELÎ VE EBEDÎ DERT: AHLAKLI İNSAN KITLIĞI

 

SATI ÇIRPAN*

 

Sûiistimal1 ve sui ahlâk2 coşkun bir sel gibi, hiç bir hâil3 önünde durmayarak memleketin her tarafını istilâ etti… Balkan muharebesinde uğradığımız felâketler, fırkaların4 çokluğuna hamledilmişti5. Şimdi uğradığımız felâketler de fırkaların yokluğuna isnad6 olunuyor. Bence fırkaların yok olmasından da, çok olmasından da daha ehemmiyetli bir nokta vardır ki, o da fırkaların ahlâksız olmasıdır; kendi mensuplarına mahsus bir ahlâk ve hukuk teşekkül7 ettirememesi, umuma mahsus ahlâk ve kanunun üstüne çıkamamasıdır. Fırkalar bu esasa riayet etmedikçe, bir de olsa yüz de olsa memlekete zarar ve felâketten başka bir şey getiremezler.

Bir memlekette yalnız bir fırkanın bulunmasının fenalığı asıl şundan dolayıdır ki, böyle bir fırkanın (ahlâklı) kalması imkânsızdır. Muarızsız8 ve muhalifsiz kalan her siyasî kuvvet er geç su-i istimal etmeğe ve edilmeğe mahkûmdur.

Vakit Gazetesi, 1 Teşrin-i Sâni 1918 /  1Kasım 1918

 

LÛGATÇE:

1sûiistimal: Kötüye kullanmak.                                                                                                                                                                                                                         2sûiahlâk: Kötü ahlâk                                                                                                                                                                                                                  3hâil: Engel, mânia                                                                                                                                                                                                                                           4fırka: Siyasi parti.                                                                                                                                                                                                                                  5 hamletmek: Yakıştırmak, sebep göstermek, yorumlamak,  isnat etmek                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            6isnad: Bir suçu, kusuru veya kabahati, başka birinin üzerine atma, yükleme, iftira.                                                                                                                                                                                                                                7teşekkül ettirmek: Şekillendirme, vücuda getirme, oluşturma.                                                                                                                                                                                         8muârızsız: Muhalifi, karşı çıkanı, tenkit edeni olmayan.

 

*Satı: Satı Çırpan (Satı Kadın) olarak bilinir. İlk Kadın Milletvekillerindendir. T.B.M.M.’nin 5. Döneminde bulundu. Satı Kadın 1890’da Kazan’da doğdu. O dönemde, Ankara’nın bir köyü olan Kazan’da muhtardı. Millî Savaşta malûl olmuş bir askerin eşiydi. Beş çocuğu vardı, geçimini çiftçilikle sağlıyordu.

PAKRADUNİLER                                                                                                                                        Ermeni Gibi Görünen Gizli Yahudiler

 

Pakraduniler, Anadolu’nun İslâm diyarı hâline gelmesi ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten vazgeçip Ermeni kültürünü benimsediler. 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçtiler. Fakat Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice devam ettiren bir topluluktur. Fanatik Ermeni aleyhtarlığıyla Türk milliyetçiliğini ve Turancılığı savunmak, her fırsatta İslam’a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alametifarikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Millî Görüş’e de sızanlar vardır.

 

Prof. Dr. Abraham Galante1, ‘Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı‘ adlı kitabında,  bu topluluk için; ‘Varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun2 sonlarından, 20’nci yüzyıla kadar devam ettirmiş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir’ bilgisini veriyor. Pakraduniler, Selçukluların hâkimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor. Yazar Levon Panos Dabağyan3, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden Birinci Zeytun İsyanı’nın arkasında Fransa ve Vatikan’ın bulunduğunu, isyan düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyordu.

 

1Abraham Galante:Avram Galanti‘ olarak da bilinir. 4 Ocak 1873 târihinde Bodrum’da doğdu. Rodos Rüştiyesi ve İzmir Sultani İdadisi’nden mezun oldu. Rodos’ta öğretmenlik ve adalardaki Yahudi ve Türk okullarında maarif müfettişliği yaptı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyetin aktif ve ileri gelen elemanlarından biri oldu. 1915 ile 1933 yılları arasında Darülfünun’da eğitimci ve profesör olarak çalıştı. Soyadı Kanunu çıkınca Bodrumlu‘ soyadını aldı. Yabancı dille eğitime, Lâtin alfabe sesinin kabul edilmesine harf ve dil devrimlerine karşı çıktığı için üniversite kadrosundan ihraç edildi. 1944-1946 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi listesinden T.B.M.M. 7. Dönem Niğde milletvekilliği yaptı. Türkiye Musevilerinin Türkleşmesi gerektiğini söyledi ve ısrarla tavsiye etti.  8 Ağustos 1961 tarihinde İstanbul’da öldü.

 

2Juda İmparatorluğu: Yehuda‘ veya ‘Yahudi‘ İmparatorluğu olarak da bilinir. M. Ö.  7. Yüzyılda, Musevi Juda tarafından günümüzdeki Mısır topraklarında kuruldu, 6. Yüzyılda Babilliler tarafından tarih sahnesinden silindi.

3Levon Panos Dabağyan: Ermeni asıllı Türk vatandaşıdır. Kendisini ‘Türk Milliyetçisi‘ olarak kabul ettirmiştir. 11 Kasım 1933 tarihinde İstanbul’un Yenikapı semtinde doğdu. 7 Mayıs 2017 tarihinde İstanbul’da öldü. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Bilinmeyen İkinci Abdülhâmid Han, Paylaşılamayan Belde: Konstantiniyye, Türkiye Ermenileri Tarihi, Geçmişten Günümüze Osmanlı Ermenileri, Sanat Dünyamızda Osmanlı Ermenileri, Başbuğ Türkeş ve Milliyetçilik, Türk Cihan Hâkimiyetine Açılan Yol, İstanbul’da Gündelik Hayat, Ermeni Tehciri, Ermeni Meselesi ve 1915 Kaosu, Zaman Tünelinde Şehnr-i İstanbul’un Seyir Defteri.

 

Daha geniş bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki adresten faydalanabilirler:

https://www.turkishnews.com/tr/content/2013/07/07/ermeni-goruntulu-gizli-yahudiler-pakraduniler/

 

 

 

İBRETLİK…

 

 

Önce Eski Fransa Başkanı Chirac’ın 2008’deki bir konuşmasıyla başlayalım. Şöyle demiş: “Afrika olmasaydı, Fransa 3. dünya ülkesi olurdu”. Bu konuşmanın sebebi Fransa’nın Afrika’daki eski sömürgelerine bağımsızlıklarını(!) verirken imzalattığı 11 maddelik koloni kanunları. Fransa, eski sömürgesi olan 14 Afrika ülkesinden koloni vergisi adıyla hâlâ (evet hâlâ) yüklü miktarda vergi alıyor.

Bu 14 Afrika ülkesinden Fransa’nın kasasına yılda yaklaşık 500 milyar dolar para giriyor. Sâdece bununla sınırlı değil, çok daha fazlası var. 14 ülke, yurtdışındaki paralarının % 85’ini Fransa Merkez Bankası’na yatırmak mecburiyetinde. Yıl içinde ihtiyaç duyarsa % 15’ini ancak alabilirler. Daha fazlasına ihtiyaç varsa, % 65’e kadar olanını Fransız Merkez Bankası’nın faiziyle ancak alabiliyor. (kendi parası için faiz ödüyor)

 

Koloni yasaları gereği ülkede çıkan madenleri ilk olarak Fransa’ya teklif etmek mecburiyetindeler. Fransa istemezse başka ülkeler satabilirler. Ülkedeki bütün ticari ve askerî alımlarda, ihalelerde Fransız firmalara öncelik tanımak mecburiyetindeler.  Bunları kabul etmeyen devlet başkanları ya öldürüldü veya darbeyle uzaklaştırıldı. Afrika’daki darbelerin %61’i bu 14 ülkede oldu.

Chirac ne demişti tekrar hatırlayalım: “Afrika olmasaydı, Fransa 3. dünya ülkesi olurdu…”

 

Fransa’nın önceden sömürgesi olan Benin, Burkina Faso, Gine, Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo, Ekvator Ginesi ve Gabon, Fransa’ya hâlâ sömürge vergisi ödeyen ülkeler.

 

Evet, aktardığımız bilgilerde görüldüğü gibi Fransa anlatıldığı gibi “medeniyetin beşiği” değil sömürgeciliğin, hırsızlığın ve haksızlığın başıdır. Şimdi ki parlak medeniyetleri başkalarının gözyaşları üzerinde kurulmuş medeniyettir.

 

(Lokman Öztürk gönderdi. Yazarı bilinmiyor. )

 

 

AHMET MAHİR PEKŞEN

Görmez misin milleti, umut sende, göz sende,

Herkes bir şey söyledi, kürsü sende, söz sende,

Ufukta güneş dursun zamana bir düğüm at,

İşte senin altında Fatih’te gördüğüm at,

Kalemini hazırla, kılıcı çekme kından,

Gönülleri fethetmek gaye bu son akından…

 

Nefer mi istiyorsun, sahralar kadar dolu,

DuÂda evliyÂlar, secdede Anadolu.

Anadolu tetikte, Anadolu ayakta,

Diriler kahkahada, ölüler ağlamakta…

DENİLİRSE İNANMA, “DAHA DUR, AZ DAHA DUR”…

KAYBEDECEK ANIN YOK, ZAMAN HIZLI BAHADIR…

 

Şimdi dünya avcunda, nefes alsan duyan var,

Yazık!… Batan gemide yan gelip uyuyan var.

Uzay gemilerini fezada yürüt artık,

Sana dar bu hudutlar, hedefi büyüt artık.

Her damla yaş bir dua, her dua binbir füze,

Beklenen hesaplaşma, geldik işte yüzyüze…

 

Yarın belki yok yiğit, sanki bu an son andır,

Zaferi umuyorsan hem inan, hem inandır.

Biz ki; çağlara mühür vuran nesillerdeniz,

İstanbul’da sur söyler, Çanakkale’de deniz.

 

NE MADALYA, NE ÜNVAN, HESAP SIRF ALLAH’ADIR.

SIRTINA DÜNYA KONSA ŞİKÂYET YOK BAHADIR…

 

Anlayacaksın beni târihi düşününce,

Dâvân kadar büyüksün, hedefin kadar yüce,

Borcun var bu Türk yurduna, hem kan hem de ter borcu,

Bahadır, belki yarın bu toprak ister borcu.

Şükür gerek bedenin her bir âzâsı için.

Doğrul be BAHADIR’ım, Allah rızâsı için.

 

KARANLIĞI TÜKETTİK, YÖNÜMÜZ SABAHADIR.

BİR KEMENT AT GÜNEŞE, ÇABUK GETİR BAHADIR.

 

 

 

Yeni Duyun-u Umumiye

“Mülk Osmanlının amma, Alaman’ın elinden İngiliz alıyor” (Atilla İlhan)

Türkiye de gündem o kadar sık değişiyor ki arkasından yetişebilene aşk olsun. Bir zamanlar kardeşim dediklerimiz, bir süre sonra katil ve cani oluvermiş. Bir bakmışsınız stratejik ortağımızın Ortadoğu eş başkanı olmuşsunuz, gün gelmiş en büyük düşman ilan etmişsiniz ve ekonomideki kötü yönetimin suçunu da ona yüklemişsiniz. Genel seçimler öncesi bütün Avrupa devletlerini hedef almışız,(Eyyyy Almanya gibi.) Arkasından onlarla milyarlarca dolarlık ticari anlaşmalar yapmışız. Genel seçimler öncesi ekonomi şaha kalkacak denilmiş, milli damat, ekonominin başına getirilmiş ve gelinen son nokta hepimizin malumu olduğu gibi, 2. Bir yeniden “duyun-u umumiye.

Gerek muhalefet partilerinin ve gerekse ekonomistlerin her türlü ikazlarına “üretimsiz kalkınma, üretimsiz ekonomi yönetimi olmaz” denilmesine rağmen kulak tıkanılmış ve en sonunda ekonomi yönetiminin kontrolünü, “ABD bizi ekonomik yönden hedef aldı” dediğiniz, adı dünyada çeşitli yolsuzluklara karışmış ABD’li bir şirket, McKinsey’e devrettiniz.

Daha bir hafta önce adalet bakanı: “Ekonomik sıkıntı yok her şey psikolojik” derken ya milleti kandırıyordu, ya da kendisini. Bunun aksini savunmak, milleti aptal yerine koymaktır.

Yazımızın başlığında duyun-u Umumiye dedik peki nedir bu duyun-u umumiye, tarihte bu noktaya Osmanlıyı getiren saikler nelerdi, kısaca izah edelim.

1854 yılında Kırım savaşının giderlerini karşılamak için Osmanlı, ilk defa yabancı ülkelerden borç para alıyor. Alınan bu borç paralar tatlı geliyor olacak ki, eski borcu ödemeden yeniden borçlanılarak, hanlar, hamamlar, saraylar ve yollar yapılıyor.(Aynen bu günkü hükümetlerimizin yaptıkları gibi.) Ama üretim yok, borçlar git gide katlanıyor, borcu borçla kapatmağa çalışıyorlar. Sonra borç bulunamaz hale gelince de, pusuda yatan Galata, İtalyan, İngiliz, Alman, Fransız ve Avusturya bankerleri, çöküyorlar Osmanlının tepesine. Aralarında bir heyet oluşturup, el koyuyorlar hazinenin gelirlerine. Lozan anlaşmasıyla Duyun-u umumiye ‘in işine son verilse de, borçlar kalıyor yeni kurulan T. Cumhuriyetinin üzerine. Bu olay Osmanlının çöküşüne ve T. Cumhuriyetinin yüz yılına mal oluyor.

Önümüzde koskoca ayna gibi bir tarih dururken, şimdi sormak gerekmez mi yerli ve milli olan hükümetimize: “Bu gidişat nereye?”

Tarımı, hayvancılığı bitirdiniz ne kadar yerli ve milli işletme varsa hepsini özelleştirdiniz, ekonomi duvara dayandı ve siz şimdi; ben yönetemiyorum gel sen yönet dercesine bir şirkete devletin ekonomisini teslim ediyorsunuz.

Bu olay Türk Milletinin harem-i izzetine yabancı birini sokmak demektir, Türk maliyesinin kozmik odasını yabancı birine teslim etmek demektir ki, bunun bir örneğini Ergenekon davalarında gördük. Türk ordusunun bütün askeri sırları dünyaya servis edildi. O günkü failleri hakkında, “bunlar bizi kandırdı” dediniz ama Allah korusun yarın aynı olay tekrar vuku bulduğunda bunu ne ile izah edeceksiniz, hani sizin tabirinizle “yılanın deliğine iki defa parmak sokulmazdı?”

Aklınızı başınıza toplayınız beyler, yönettiğiniz yer babanızın çiftliği değil, bu ülke Türkiye Cumhuriyeti devletidir.

Her olayı sandığa bağlıyorsunuz ama gün gelir o sandığın içinde sizde boğulursunuz ki, bu millete tarihi bir acıyı hatıra olarak bırakmış olursunuz.

Bu konularda nedense hükümetin küçük ortağından hiç ses çıkmıyor, beka meselesi derken meğerse kendi şahsi bekalarını kastediyorlarmış, aksi takdirde memleketin bu gün düşürülmek istenen durumdan âlâ beka meselesi olur mu?

Kalın sağlıcakla…

 

 

Millî Eğitim Her Meselenin Başı (1)

0

Ana meselelerde yarının yurt gençliğinin; aynı duygularla mücehhez olarak yetişmesinde güdülen amacı gerçekleştirecek; pek önemli bir Bakanlığın ismi Millî Eğitim’dir.

Vatan, millet, hak, hukuk, vazifeşinaslık, Türklük, Müslümanlık, istiklâl, cumhuriyet, demokrasi vb. temel mefhum ve kavramları bütün gençliğin dimağına aktarabilme gücüne sahip olan bu bakanlık; acaba lâyıkıyla görevini yapabiliyor mu?

 

Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilâf-ı rey-i ümmetten. (N. Kemal)

 

Rahmet eserleri halkın farklı farklı / başka başka fikirlerini; karşı karşıya gelerek ortaya koymalarından; onların üstünde ileri geri -medenîce- konuşup tartışmalarından ileri gelir.

Bugün, bırakın teferruat ve ayrıntıları daha esasta anlaşamıyor. Böyle olunca da birbirimizden koparcasına uzaklaşıyor, kamplara ayrılıyoruz.

Türkün vatanında onun evlâtlarının bu hâl-i pür-melâli yürekler acısı. Çok elim ve hazin.

Günümüz hâdiselerinin böyle bir seyir takip etmesi; adından başka millîliği olmayan bakanlığın vazife ve görevinde yeterince başarılı olamamasından ötürüdür.

Bu millî davanın güdücüleri öğretmenler olduklarına göre, aksaklıklar onlardaki zihniyet ayrılığının gençlikteki tezahür, zuhur ve görünüşlerinden başka nedir?

Üniversitelerimizi dolduran binlerce genç; aynı Millî Eğitim sisteminin uygulandığı devlet liselerinden mezun oldukları halde, başka başka yollara sapmışlar, saptırılmışlardır.

Neticesi kötüye kayan davranışların tek müsebbibi olarak, Millî Eğitim sistemimizin vatan çocuklarına lüzumlu temel inançları telkin edememesinde görüyoruz.

Oysa mefkûrece / ülkücü öğretmenlerimiz vatanın manevî yapıcıları ve idarecileridir.

Fakat gönül ister ki, çağımızın son müstakil ve bağımsız Türk Devleti’nin değerli yetiştiricileri arasında, velev ki sayılı da olsa, gayri millî karakter sahibi olup; öğrencileri de peşinden sürükleyebilecek tıynette kimseler;  Millî Eğitim camiasında barındırılmasın.

Nitekim bu hâl; üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur.

Bugüne kadar her husustaki akılsızca taklitçiliğimiz; Millî Eğitim’de istenen neticeyi alamayışımızda başrolü oynamış ve oynamakta.

“Büyük tarihi olan bir millet, bugünkü dünya şartları ve dünya ideolojileri içinde, kendi imkânları ve kendi kudretiyle nasıl kalkınır? Nasıl birleşir ve yeniden büyük bir millet olur?

“Bunun çaresini bize ne Moskova veya Pekin, ne Washington veya Paris gösterir. Bir millet kendine gereken ve kendi maddî-manevi ihtiyaçlarına cevap veren fikir ve sistemi kendi münevver (ve aydın)larının kafasında bulduğu zaman yükselir.” (Emin Bayraktaroğlu “Hazm edilmemiş ideolojiler” Meydan Mec.)

Kimimiz sağcı, kimimiz solcu, kimimiz ortacı! Herkes bildiğini hak ve hakikat sanıyor!

Hâlbuki hakikat / gerçek birdir.

Bizler değil yâd ellerde, daha kendi vatanımızda öz benliğimizi yitiriyoruz.

Kaldı ki, dış memleketlerin cilâlı dış görünüşleri; elbette manevi ve millî duygulardan mahrum ve yoksun gençlerin gözlerini kamaştırır. Öyleyse gençler aşağıdaki görüşü nazarı itibare almalı:

“Dünyanın her yerinde güzel manzaraları gör.

“Lâkin o görüş kendi vatanını çirkin gösterirse vatanın kayboldu.

“Daha iyiyi görmek vatanı daha iyiye götürmek içindir.”

(İsmail Habib “Edebî Yeniliğimiz” 1930.)

Bu satırların naçiz sahibi “Akif’i sevmiyorum!” diyen bir lise son sınıf talebesinin bu şuursuzca sözlerine, muhterem hocasının acı bir tebessümün araladığı dudaklarından:

“Oğlum onu sevmeyeceksin de kimi seveceksin?”

Sözlerinin tane tane döküldüğünü görmek talihsizliğine uğramıştır.

Sormak gerek -nadir de olsa- Akif’i sevdiremeyen bir eğitim ne derece millîlik vasfına lâyıktır?

 

 

PNS veya PDS

0

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, akademisyen kimliğiyle katıldığı bir konuşmada, PNS’den söz etmiş. PNS, parlatılmış nesneler sendromunun baş harflerini ifade ediyormuş.

PNS, çağımız gençliğini, özelde bizim gençliğimizi, genelde insanlığı insani değerlerden alıkoyan en büyük etken. Buna PDS de diyebiliriz, yani parlatılmış değerler sendromu.

Adına sendrom, travma, savrulma, değersizleşme; ne derseniz deyin, varlık bilincimizin izahında bir sıkıntı yaşandığını itiraf etmek durumundayım. Bu da kimliksizlik, şahsiyet eksikliği, yaşama sevincini kaybetme, değerleri tersyüz etme gibi sonuçlar doğuruyor.

Günlük tüketiliyor her şey. Zamanı anlık yaşamak, hazzı tatmin etmek; yaşam tarzımızı formatlıyor. Milyonlarca insanın peşinden gittiği akım, kişi, düşünce sistemi bir anda yok oluyor, bir anda unutuluyor veya unutturuluyor. Değer verdiğimiz bir nesne kısa sürede değerini kaybediyor, yerine bir başka nesne geçiyor, yakılmak üzere çöplükteki yerini alıyor. Yarınlarda imal, icat ya da keşfedilecek bir nesnenin, ekolün hemen yok olmayacağının garantisi yok. Değerlerin, tarihi süreç içerisinde anlık tüketimi, bu tüketime ayak uyduramamak; kişilerde sendroma yol açıyor.

Değerli, kalıcı olan nesne veya düşünceye klasik denir. Modern anlayış, klasik kavramını, anlayışını da yok etti. Klasikte, insanlığın hikâyesi okunurdu, değerlerin ruhu hissedilirdi, mana ikliminde teslimiyet hep diri kalırdı, dünün mirası, yarının ümidi olma sürecinde zamanın bir değeri olmanın gururu yaşanırdı. Bedenler ve ruhlar yorulmaz, derinliğin vermiş olduğu tefekkürle varlık bilinci idrak edilirdi. Klasik mobilyada, klasik halıda on yılların hatta yüz yılların ruhunu bulur, onu teneffüs eder, hikâyesini dinlerdiniz. Onda yaşanmışlıkları hayal eder, kendinize ona göre yol haritası çizerdiniz. Klasik müzikte, o sanatın icrasındaki emeği takdir eder, ondaki manayı kavrayarak kendinize kılavuz eder, ondan aldığınız esinle nesillere rol model olmanın sorumluluğunu duyardınız. Klasik romanlar, insanlığın birikimini, serüvenini, ortak değerlerini anlatırdı.  Onlardaki her cümle vecizeydi,  her paragraf aforizmaydı, her bölüm insanlık destanıydı.

Şimdi onlar, arka odanın arkasındaki tozlu raflarda boynu bükük şekilde yer işgal ediyor. Hey haaat!

Modern anlayış, onun ürünü sosyal medya, onun, hızla tarz ve ad değiştiren enstrümanları insanların birikmiş değerlerini kefensiz şekilde defnediyor. İletişim, hızlı ve kısa olduğu için duygular aktarılamıyor, düşünceler tartışılamıyor; sadece olaylar görüntülenip paylaşılıyor. Yedim, içtim, gezdim tozdum; yaşasın hayat! Hayat bu değil ki yaşasın!

Klasik, güneş gibidir. Güneş, ısıtır ve ışıtır, hayat verir. Her canlı ona yönelir, onda hayat bulur. Parlaklıkta ne ışık ne ısı vardır; o yalnız kendini gösterir, kendi için vardır. Kendisine güneşi unutturulan insanlık, parlaklığa mahkûm ediliyor. Parlatılan bir şarkıda veya şarkıcıda, düşüncede veya nesnede hayat aranıyor.  O parlaklık kısa sürede kaybolunca insanlar, bir boşluğa düşüyor, yarınlarda ne ile karşılaşacağının belirsizliğinden, elindeki değerlerin bir anda yok oluşundan dolayı sendroma düşüyorlar. Bunun adı, Parlatılmış Nesneler Sendromu veya Parlatılmış Değerler Sendromu.

İnsanımıza, özelde gençlerimize değerbilirlik, vefa, sabır öğretilmeli. İki cihan saadetinin sacayağı, eğitim sistemimizin temelini oluşturmalı. Eğitim sistemimizde usul, araç, yöntem; ne kullanılırsa kullanılsın, bu sacayağından asla vazgeçilmemeli.

Parlatılmış nesneler veya değerler sendromundan kurtulmak, ancak sanatla mümkündür. Sayısal ve sözel öğretimi inkâr etmiyoruz, ancak sanat olmadan değerlerin biçimlenmeyeceği ve kalıcı olamayacağı da bir gerçek. Her sanat ve sanat eseri kendi içinde sabır, vefa, değerbilirlik, evrensellik gibi değerleri barındırır. Bu değerlerden yoksun bir ürün de sanat eseri kıymeti kazanmamıştır.

Hani, “Kriz teğet geçti veya geçecek.” deniyor ya, bu sendromun da teğet geçmesi için değerlere ve onun sahası sanata eğitimde, günlük hayatta geniş yer vermeliyiz. Sanat sadece eşyanın şekillenmesi değildir. Düşünceler sanatla olgunlaşır, ruh sanatla yücelir. Sanat var, sendrom yok!

 

 

Terörün Düşündürdükleri (5)

0

Kim olursa olsun, hangi milletten, hangi dinden olursa olsun;

Mazlum mazlumdur. Masum masumdur.

Başkalarının suçu yüzünden, başkaları suçlanamaz.

Asla cezalandırılamaz.

Bu bakımdan kimden, kime, niçin ve ne maksatla olursa olsun;

Davası haklı da olsa, yapılan terör asla tasvip edilemez.

Doğru bulunamaz.

Hak verilemez.

Çünkü haklı olmak başka,

Hak yolda olmak başka.

Hem haklı, hem de hak yolda olmalı.

Yâni haklı dâva, hak olmayan metotlarla savunulmamalı.

Hak olmayan, doğru sayılmayan usullerle gerçekleştirilmemeli.

Aksi takdirde meşruluğunu kaybeder.

Haklıyken haksız duruma düşer.

Çünkü davası hak olanın; davaya götüren yolları, usulleri de hak olmalı.

Batıl, sapık ve yanlış, gayri insanî metotlarla hak davaya hizmet olmaz.

Bu yolla, ancak, hak davasını battal etmiş.

Haklılığına gölge düşürmüş.

Davasını kaybetmiş olur.

İşte bu düşünceler çerçevesinde;

Mesela ABD’de gerçekleştirilmiş olan terörü de asla tasvip etmiyor.

Uygun görmüyor ve desteklemiyoruz.

Çünkü bizim cihan-baha düsturumuz var:

“Kendimiz için istemediğimizi, başkası için de istemeyiz.”

Çünkü bizim ilahî metodumuz var:

“Gaye için her şey meşru ve doğru değil.”

Fakat Batılı devlet anlayışına göre:

“Gaye için her şey meşru.”

Yazıklar olsun!

Yaşadığımız tüm terör acılarına, tüm dökülen şehit kanlarına, tüm başı dik gazilere, dul kalan kadınlarımız ve öksüz-yetim kalan çocuklarımıza rağmen;

Terör vahşetini kınıyoruz.

Kabul etmiyor. Doğru bulmuyor. Karşı çıkıyoruz.

Umuyor ve bekliyoruz ki, ABD başta olmak üzere, bütün Batılı müttefiklerimiz;

Terör yuvalarına kucak açmaktan artık vazgeçer.

Onları ülkelerinde barındırmaktan cayar.

Unutmasınlar ki, biz istemesek de,

Dünya, etme-bulma dünyası.

Unutmasınlar ki, rüzgâr eken fırtına biçer.

Allah’ın büyük adaleti dünyada da,

İnsanlara rağmen hükmünü yürütmekte.

İlahî adalet dünyada da tecellî etmekte.

Kendini göstermekte. Çünkü:

“Allah, ihmal etmez, imhal eder.”

İnsanın aklı başına belki gelir

Veya gelsin diye.

Biraz müddet tanır o kadar.

 

 

Halkı Kandırmak Maharet Sayılıyor

24 Haziran 2018 seçimleri bir baskın seçimdi. Seçimden yaklaşık bir sene önceden beri birileri seçimlerin erkene alınabileceği ihtimalini ortaya atıyordu. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP kanadından her yetkili böyle bir şeyin söz konusu olmadığını anlattılar durdular.

Sadece İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ısrarla “bunlar 2018’de, 15 Temmuz’un yıldönümünde bir erken seçim yaparlar” diyordu.

AKP’li yetkililer “partimizin temel ilkelerinden biri seçimleri zamanında yapmaktır” diyerek bu iddia ve yorumları reddediyordu.

Ta ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli  “Türkiye’nin 3 Kasım 2019’u beklemesi bu şartlarda mümkün değil” çıkışını yaptıktan sonra Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin 26 Ağustos 2018 Pazar günü yapılmasını teklif etti.

Bundan sonra tiyatronun yeni sahnesine geçildi. Sarayda bir araya gelip 20 dakika görüşen Erdoğan ve Bahçeli seçimlerin 24 Haziran 2018’de yapılacağını açıklayıverdi.

Bu kararın alınmasında gelmekte olan ekonomik krize yakalanmamak ve İYİ Parti’yi seçime sokmamak, muhalefeti hazırlıksız yakalamak gibi saikler vardı.

Ama konumuz o değil.

Gelişmiş bir demokratik ülkede devleti yönetenler veya muhalefet parti liderlerinden birinin halkı böyle aldatan beyanları ve Batı normlarıyla siyaseten ahlaki olmayan tavırları yakalandığında orada seçmenler bu politikacıları asla affetmez.

Çünkü demokrasilerde en büyük suç halka yalan söylemektir.

Böyle ülkelerde herkes bilir ki, halka karşı dürüst olmayan bir yöneticiye güvenilemez.

“Bir gün gelir, şahsi menfaati için ülkeye ihanet edebilir” diye şüpheyle bakılır.

Ama Türkiye’de sözde Müslüman yazarçizer takımı bile, “seçim savaştır, savaşta hile mubahtır” gibi çok tehlikeli gerekçelerle bu yalanlara meşruiyet sağladı.

Yüzde 98’i Müslüman halkımız bu yalanların faillerini ödüllendirdi.

Şimdi aynı tiyatro yeniden sahneye konuyorsa, sadece bizi aptal ve balık hafızalı yerine koyan politikacıların kusuruna bakamayız.

Kusur halkımızda, yani hepimizde.

**********************************

Af Kanunu

Artık AKP, MHP İttifakı sıradan bir ittifak olmaktan öteye taşındı. Küçük ortak, büyük ortağın verdiği bazı rolleri üstleniyor, kale kapısını açan koçboynuzu görevini yapıyor.

Türkiye’ye “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen tek adam rejimi bu rol paylaşımı ile gerçekleşti.

Bu ikilinin rol paylaşımı ile “beka sorunu” denilerek Türk Milliyetçileri, “milliyetçiliği ayaklar altına alan” zatın muktedir olması için çalıştılar.

Tek adam yönetiminin daha birkaç ayında yaşadığımız ekonomik ve siyasi sorunlardan görüyoruz ki, ülkemizi gerçek bir beka sorunu ile baş başa bıraktılar.

Ege Cansen’in yürek burkan ifadesiyle “Cumhuriyet’i çok sevmiştik. Kısmet buraya kadarmış” diyerek kadere teslim olduk.

O “çok sevdiğimiz Cumhuriyetten kalan son kırıntıları nasıl koruruz?” derdine düştük.

İşte şimdi MHP yine koçboynuzu olarak kullanılmakta ve bir Af Kanunu teklifi gündeme getirilmekte.

Bana göre bu teklif Ak Parti’nin. Ancak Bahçeli halkın affa hazırlanmasında kullanışlı bir unsur.

Erdoğan daha önce birçok defalar yaptığı gibi (Oslo görüşmelerinde, paralı askerlik olayında, Saray’ın yapımında, uçan sarayın alımında ve erken seçim örneklerinde olduğu gibi) gerçeği gizleyecek.

Affa karşı çıkar gibi yapacak.

Bahçeli ise “kader mahkûmları”, “suçluların topluma kazandırılması” diyecek. Halkı af olayına ısındıracak.

Sonuçta, Saray’da 10 dakikalık bir görüşme ve akabinde af gelecek?

***

Kim mi kader mahkûmu dedikleri?

İşte şu suçları işleyenlere “kader mahkûmu” diyorlar:

TCK 188 Uyuşturucu Ticareti, TCK 141-142 Hırsızlık ve Nitelikli Hırsızlık, TCK 158 Nitelikli Dolandırıcılık, TCK 204 Resmi Evrakta Sahtecilik, TCK 220 Organize Suç Örgütü, TCK 106 Tehdit gibi suçlar..

Bu suçlarda ceza alanlara infaz aşamasında 5 yıl indirim yapacaklar.

Kimse öfkeye kapılmasın.

Bizim sistemdeki asli kusur, halka yalan söylemenin maharet sayılmasıdır.

**********************************

Yerel Seçimlerde İttifak Konusu

Yerel seçimlerde kanunen ittifak yapmak mümkün değildir. Ancak milletvekili seçimlerinde son anda çıkarıldığı gibi bir ittifak yasası çıkarılırsa ittifak yapılabilir.

Milletvekili seçimlerinde oynanan tiyatro yine aynı repliklerle sahnede.

AKP ittifak istemezmiş gibi görünüyor. Ama MHP seçmenini ruhen ezerek, kişiliğine güvensiz, aciz bir siyasi kimlik haline getirdikten sonra ittifak yapacak.

Çünkü 3 büyük şehirden ikisini veya üçünü kaybederse iktidarda kalması kolay olmaz. Halen AKP’nin kaleleri olan bazı büyükşehirleri kaybetmek de ağır yaralar açar.

Kritik yerlerde MHP’nin oy desteğiyle kazanmak istiyor.

MHP ise ilk aşamada, ileride pazarlık gücünü korumak için, mevcut belediye sayısını korumayı düşünüyor.

**********************************

MHP, AKP’ye İltihak Eder mi?

Devlet Bahçeli ile Erdoğan belki de mutabakata vardılar. Bahçeli işareti verdi: “Aday çıkartıp belediye başkanlığını kazanamayacağınız yerde bir aday çıkarıp, ‘bizim de adayımız var’ demenin bir manası var mı?”

Bu seçimde İstanbul başta olmak üzere belli başlı bazı büyükşehirlerde ve hatta “MHP’nin kazanması mümkün olmayan” bütün belediyelerde MHP aday göstermeyebilir.

Böylece çoğu “saf ve bakir Anadolu Çocuğu olan”  Türk Milliyetçisi MHP seçmenlerini oy pusulasında ampulün altına mühür basmaya alıştıracaklar.

Son seçimlerde Yüzde 11 oy alan MHP seçmeninin yarıdan az fazlası zaten AKP’ye gidip dönmüş olanlar. Tekrar AKP’ye dönmeleri kolay olur.

MHP seçmeninin kalan son sadık kısmını da AKP’ye oy vermeye alıştırabilirlerse final yakındır.

Bir sonraki seçime “böyle zorlamalara ne lüzum var?”, “yeni sistem zaten iki partili bir sistemdir.” Biz de zaten uzun zamandır kader birliği ediyoruz, “fiili durumu hukukileştirelim” denebilecektir.

40 yılı aşan köklü bir parti olan Milliyetçi Hareket Partisi böylece Numan Kurtulmuş’un Has Partisi gibi Ak Parti’ye iltihak edecek. Veya Devlet Bahçeli MHP’nin önemli bir kısmını kopararak Süleyman Soylu gibi Ak Parti’ye sığınabilecektir.

Olmaz olmaz demeyin. Bu ülkede neler olmadı ki…