25.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 593

Kurganlar Eski Türklerin Kutsal Mezarları

Kurgan, eski Türklerde geniş ve kubbe şeklindeki mezara verilen isimdir. ‘Höyük‘ olarak da anılır. ‘Neolitik çağ‘ olarak isimlendirilen M. Ö. 10.000 yılından 7000 yılına kadar devam ettiği belirtilmektedir. Bu dönemde insanlar, avcılık ve toplayıcılıkla besleniyorlardı. İklim şartlarının değişmesi sebebiyle ziraat yoluyla üretimin başlamasıyla Neolitik çağ sona erdi.

Neolitik çağda başlayan kurgan yapımı, M.S. 10. yüzyıla kadar devam etti. Kurganların değeri, ölü ile birlikte gömülen ziynet eşyaları ile ölçülmektedir. Türklere ait en zengin kurgan, Kırgızistan’da Issık Göl yakınındaki Esik Kurganı’dır. Burada yapılan kazıda, görenleri hayrete düşüren muhteşem işçilikle yapılmış sanat eserleri bulundu. Eserlerin önemli bölümü Kazakistan’da teşhir edilmektedir.  Muhteşem bir işçilikle altından yapılmış zırhın renkli fotoğrafları bile son derece göz alıcıdır. 18-23 yaş aralığında olduğu tahmin edilen cesede giydirilmiş zırh, tamamen saf altından yapılmıştır. Hükümdar oğlu olduğu tahmin edilen cesedin üzerinde bir kaftan, çizme ve külah şeklinde bir başlık bulunmaktadır. Başlığının üzerinde ise kuş tüyleri, tuğlar, boynuzlu kanatlı iki at motifi ve keçi kabartması yer alır. Bunun yanı sıra elbisesinde ve kemerinde de at, koyun, pars gibi hayvanların kabartmaları vardır. Cesedin belindeki kemerin sağ tarafında her iki yanı keskin bir kılıç bulunur. Kılıcı taşıyan kemer, altın plakalarla süslü ve kaplan başlı bir tokayla tutturulmuştur. Solunda ise tahta ve deri kını olan bir kama (hançer) asılıdır. Bazı kaynaklar bu devasa eserin Hunlara ait olduğunu iddia eder. Ancak Altın Elbiseli Adam’ın ömrü, yapılan karbon testiyle M.Ö. 5. yüzyıla kadar dayanınca, tarihçiler bu yüksek medeniyet ürününün ‘Bozkırın Kuyumcuları‘ lakabıyla nam salan Saka Türklerine (İskitler) ait olduğunu kabul etmişlerdir.

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, eski Türklerin muhteşem bir medeniyete sâhip olduklarını ortaya koyan kurganlar üzerinde yaptığı araştırmaların neticelerini eserinde okuyucuya sunuyor. Eser Orta ve İç Asya’nın erken dönemine ait kurganları ihtiva ediyor. 2015 yılında basılan kitap tarihî bir kaynaktır.

Eserde yer alan çizimlerden iç içe çemberler hâlindeki farklı odalara insanların ve atlarının gömüldüğünü öğreniyoruz. Kurganlar, belli bir şahsa ait olabileceği gibi, toplu mezar şeklinde de olabiliyor.  Çıkan eşyalardan o dönemde yaşayan Türklerin gelenekleri, hayat tarzı, zenginlikleri ve medeniyet seviyeleri hakkında bilgi edinmek mümkündür.

Kurganlardan çıkan eşyalar üzerinde radyokarbon ve deondrokronoloji gibi teknikler kullanılarak tarih tespiti çalışmaları da yapılabilmektedir.

Kitapta yer alan Kazakistan bozkırlarındaki Sintaşta kurganları Orta ve İç Asya’nın sonraki devir mezar anıtı mimarilerini önemli oranda etkilemesi açısından ve geliştirilmiş kurgan tipleri bakımından dikkati çekmektedir. Her ne kadar yabancı araştırmacıların bir bölümü tarafından Hint-İran kültürüne ait oldukları iddia edilirse de bu hususun, sâdece tarafgir bir yorumdan ibaret olduğu ispat edilmiştir. Deliller, bu dönemde bu bölgedeki kurganların tarihleri itibariyle Türk kültür çevresi paralelinde ele alınabilecek bir kültür numuneleri olduğunu ortaya koyuyor. Aynı şekilde Türk kültürünün devamı olduğunu bu şekilde yorum yaparak Türklerin değişen kurgan kültürü özelliklerinin temsilcisi olduğunu daha iyi anlaşılıyor. Böylece batılı ilim adamları kabul etmeseler bile Türklerin tarih sahnesine çıkış tarihleri hususunda mühim ipuçlarına ulaşılmaktadır. Kazılara ve araştırmalara devam edildikçe, inkârı mümkün olmayan hakikatlere ulaşılacağı şüphesizdir.

Kitapta abide, anıtmezar külliyesi, tapınak, bark kelimelerinin kullanımı ve ifade ettikleri mana özellikleri açısından tarih boyunca farklı dönemlerde değişime uğramaları ve detaylı olarak yapılara karşılık gelen kullanımların bölgedeki kültürü yansıtması açısından önemli bilgiler verilmektedir.  İdil-Ural kurgan kültürünün yerleşim yerleri, bölgede yaşayan Türklerin ve diğer Avrasya Türk halklarının arasındaki temel kültür unsurların, kurganların Hint-Avrupalılara ait olduğu zannedilen özelliklerin belirlenebilmesi açısından önemli şifreleri barındırmaktadır.

Prof. Çoruhlu eserinde; Orta Asya ile bağlantılı mezar odalarına resim yapma geleneğinin, tarihî sürecine dikkat çekiyor. Kültiginden örnekler vererek Kültigin Külliyesindeki ‘bark‘ denilen kare biçimdeki çizimlerden Moğolistan’daki Göktürk kurganları arasındaki benzerlikler üzerinde hassasiyetle duruyor.

Çin kaynaklarında Göktürk cenaze merasimleri ile ilgili bazı ifadeler, batı kaynaklı söylentilerin yanlışlığını ortaya koyan tamamlayıcı bilgileri, Prof. Abdülkadir İnan’ın tercümesiyle veriyor.

Kitapta Tang Sülâlesi tarihi ile ilgili bölümde şöyle deniyor:

‘Ölüyü çadıra koyarlar. Oğulları, torunları, erkek, kadın başka akrabası atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip ağlarlar. Yüzlerinden kan ve yaş karışık olarak akar. Bu töreni yedi defa tekrar ederler. Sonra muayyen bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyayı ölü ile beraber ateşte yakarlar; külünü, yılın muayyen bir gününde, mezara gömerler. İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçekler açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser ağlarlar. Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini çizerler, hayatında yaptığı savaşları şekillerle anlatırlar. Bu ölü ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş (balbal) koyarlar. Bazı ölülerin mezarında bu taşlar yüze hatta bine baliğ olur. Atlar ve koyunların kurban ettikten sonra kafalarını kazıklar üzerine korlar. Yerleştirirler.’ (s. 373).

Ölü gömme kültürünün kitapta da bahsi geçtiği üzere Göktürkler döneminde Kazakistan bölgesinde çocukların koyunlar ve koçlarla; yaşlı ve savaşçıların atlarla birlikte gömüldüğünü öğreniyoruz. Yerin üstünde ise yaşayış şekillerine veya geleneklerine dair kalıntıların resmedildiğini savaşçının öldüğünde gittiği yerde yalnız kalmaması için değerli eşyaları yanlarında yer aldığı düşünülmektedir. Bu gibi çeşitli inanışlar eserde örneklerle anlatılmaktadır.

Prof. Çoruhlu’un bin yıllar boyunca vatanı ve milleti ve de milletinin insanlık ideali için canını veren, aziz Türk şehitlerine ithaf ettiği eser, 16,5 X 23,5 santim ölülerinde 600 sayfadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Prof. Dr. YAŞAR ÇORUHLU:

1 Ocak1964 tarihinde Trabzon’da doğdu. İstanbul’da Davutpaşa Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünden mezun oldu.

Çalışma hayatına mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nde asistan olarak başladı. 1986 yılında yüksek lisansını tamamladı. 1993 yılında Yrd. Doç. Dr., 2002 yılında Doç. Dr., 2006 yılında Profesör oldu.

Eserlerinden bazıları: *Türk Sanatının ABC’si (1993), *Türk Sanatında Hayvan Sembolleri (1995), *Türk Mitolojisinin ABC’si (1999), *Türk İslâm Sanatının ABC’si (2000), *Türk Mitolojisinin Ana Hatları (2002, 2013), *Erken Devir Türk Sanatı (2013).

Milletlerarası ve millî kongrelerde sunulmuş çok sayıda tebliğ ve bildirileri, ilmî makaleleri vardır. Ansiklopedilerde maddeler yazmıştır.

KUŞBAKIŞI

Mehmet Akif Ersoy – Hayatı – Seciyesi – Sanatı

Ülkemizde edebiyat tarihçiliği sahasında en parlak örneklerin bir kısmını veren Mithat Cemal Kuntay, içten dili ve kıvrak kaleminde otuz beş yıldan fazla devam eden bir dostluğun hikâyesini anlatıyor. Kuntay’ın çocukluğundan itibaren hayatının her yönüne kelimenin tam manasıyla hâkim olan Mithat Cemal Kuntay, kısa kısa dokunuşlarla dindar bir şairin İstanbul’da nasıl gelişip olgunlaştığının tablosunu çiziyor.

Hayatı, Seciyesi ve Sanatı adlı üç ana bölümden oluşan bu eseri okumayı bitirdiğinizde İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un şiirini, hakîkat uğruna hayatını gözünü kırpmadan veren bir adamın, çevresindeki bütün kalabalığa rağmen yalnızlığını korumayı seçen bir adamın bütün insanî yönlerini, acılarını ve düşüncelerini öğreneceksiniz; hem de en yakın dostlarından birinin akıcı satırlarından…

Âkif, benim doğduğum aynı ayın aynı gününde, benim bir zamanlar oturduğum Mısır Apartmanı’nda, benim yatak odamda, benim yattığım noktada ölüyordu…’

Millî şairimiz Mehmet Akif’i en iyi anlatan söz yine O’nun bir mısraıdır: ‘Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir!’

Ağustos 2018 tarihinde yayınlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 454 sayfadır.

ALFA YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Ticarethane Sokağı Nu:15 Eminönü, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-511 53 03, Belgegeçer: 0.212-519 33 00, e-posta: info@alfakitap.com //  www.alfakitap.com.tr

 

Suriye Krizi ve Türk Dış Politikası

‘Arap Uyanışı’nın bir uzantısı olduğu söylenen, gerçekte ise dış tahriklerin ve desteklerin ürünü olarak 2011 yılında patlak veren ve son 7 yıldır devam eden, zamanla da milletlerarası politikanın çözümlenememiş bir düğümü hâline gelen Suriye Krizi, bütün Ortadoğu bölgesinin geleceğini şekillendirecek çok önemli bir hâdisedir.

Prof. Dr. Ömer Göksel İşyar tarafından yazılan, 16 X 20 santim ölçülerinde, 610 sayfa hacimle, Ağustos 2018’de yayınlanan bu kitapta kronolojik olarak Suriye krizinin geçirdiği safhaları ve bu safhalar içinde Türkiye’nin, problemle alakalı dış politik yaklaşım ve eylemlerinin analizi de bulunuyor.

Sayda Yayıncılık:

Ziya Gökalp Caddesi Nu: 21 Kat: 3 Kızılay, Ankara Telefon: 0.312-435 19 19

Belgegeçer: 0.312-435 96 97 e-posta: info@sayda yayincilik  // www.saydayayincilik.com

 

Fâtih Sultan Mehmed Han:

İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.’   Hz. Muhammed (sav)

Dünya tarihi çok az zamanlarda İstanbul’un Fethi gibi eşine az rastlanan olaylara şâhit olmuş, çok nadir zamanlarda tarihin seyrini değiştiren büyük komutanlar görmüştür. İşte bunların hiç şüphesiz belki de en başında sayılacak olanlarından biri de Fatih Sultan Mehmet Han’dı.

Fâtih, dünya üzerinde eşine az rastlanan bir devlet başkanı idi. Devlet yönetiminde kendisine rehber edindiği yegâne kişi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) olmuştu. Hz. Ebubekir’in sadakati, Hz. Ömer’in adâleti, Hz. Osman’ın yumuşak huyu, Hz. Ali’nin cesareti adeta Sultan Fatih ile tekrar yeryüzüne inmişti…

İşte bu sebeple özellikle hayatımıza ışık tutması açısından O’nu tanımak ve gelecek nesiller tarafından tanınmasını sağlamak bizim yegâne görevlerimizden biri olacaktır.

Şeref Yumurtacı’nın telif ettiği eserde; İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimizin övgüsüne nail olan Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han’ın nasıl yetiştirildiğini anlatıyor.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 96 sayfalık kitap, Ağustos 2018’de yayınlandı.

PERGOLE YAYINLARI:

Yayla Mahallesi, 1601. Sokak Nu: 15 Isparta. Telefon: 0.505-472 81 06

e-posta: pergoleyayinlari@hotmail.com //  www.pergoleyayinlari.com

 

Kısa Kısa / Kısa Kısa…

 

1-BENLİK VE VAROLUŞ: Vefa Taşdelen / Hece Yayınları.

2- ÖNCE ÇOCUKLAR VE KADINLAR: Sunay Akın / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

3- BALKAN SAVAŞI’NDA NEDEN BOZGUNA UĞRADIK? Ali İhsan Sabis / Alfa Yayınları.

4- EDEBİYAT TARİH İLİŞKİSİ: Prof. Dr. Sema Uğurcan / Dergâh Yayınları.

5- ESKİ İSTANBUL’DAN HÂTIRÂLAR: Ahmed Cemaleddin Saracoğlu / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

 

 

 

DERKENAR:

Kitap Okumak…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Kitap okuma oranları üzerine yapılan anketlerin ortaya koyduğu rakamlar çoğu zaman iç açıcı değildir.

Yayın dünyamıza kuşbakışı bakıldığında açıklanan rakamların gerçeği yansıtmadığı söylenebilir.

Eski yayınevlerinin, yeni kitaplar basıp piyasaya sürmesi;  bisiklet üzerindeki şahsın, düşmemek için pedal çevirmek mecburiyetinde oluşuna benzetilebilir. Karamsar olanlar, ‘kitap basılması başka, satışı ve okunması bambaşka‘ diyebilirler.

Bu düşünceye ‘Eyvallah‘ denilse bile, yeni yayınevlerinin kuruluşu ve faaliyete geçmesi nasıl izah edilebilir?

Karamsarların bu soruya verecekleri cevap da hazırdır: ‘Kitap yazanlar, özellikle ismi duyulmamış, tanınmamış yeni yazarlar, tanınmak ümidiyle kitaplarını bütün masraflarını kendileri karşılamak şartıyla yayınevleri ile anlaşıp kitaplarını bastırıyorlar. Yayınevi, 10.000 liraya basılacak kitap için 15.000, 20.000 lira alıyor. Bu şekilde bir kazanç sağlıyor. Basılan kitabın yarısını yazarına veriyor. Diğer yarısını sıfır maliyetle vitrinine ve raflarına koyuyor. Satabildiği kitaplar ekstra kârı oluyor.’

Bu da makul bir izah. Sayılarının ne kadar olduğu bilinmese bile, bu şekilde basılan satılan kitap vardır mutlaka…

İşin daha da kötüsü var: Yayınevinin, parasını aldığı kitabı yazarına teslim etmediği de olabiliyor. Suçu, sayfa düzenlemesini yapan grafikere, kâğıtçıya, matbaacıya atıyor veya bir ay sonra, iki ay sonra diyerek oyalıyor. Yazar, heyecanlı ve sabırsız… bir an evvel kitabının çıkmasını istiyor. Dolandırılmış olmanın mahcubiyeti içerisinde şikâyetçi olamıyor. Olsa ne olacak, mahkemeden 3 seneden önce karar çıkması mümkün değil… ‘Lânet olsun!’ Deyip, başka bir yayınevine gidiyor.

Bâzı yayınevleri, yazara telif ücreti yerine, basılan kitabın % 5’i, – % 10’u oranında kitap veriyor. Kitabın satış şansı varsa, 2000 adet bastırıyor; yazara, 1000 adet basıldı diyor. Bandrol ile kâğıt ve matbaa faturaları ile kontrol mümkün değil.

Çark böylece dönüyor.

Yayınlanan kitaplarda çeşit zenginliği var.

Yayıncılarımız her okuyucuya hitap edebilecek seviyeye ulaşmış durumda.

Kapağında, sayfa düzenlemelerinde, ciltlerinde albenili kitaplar; insanları, okumaya değilse bile kitap satın almaya özendiriyor.

Diğer taraftan, insanlarımızda, az olsa bile, okuma alışkanlıklarının geliştiğini söylemek de mümkün. Metroda, metrobüste, tramvayda, uzun hatlardaki otobüslerde ayakta olsa bile kitap okuyan genç-yaşlı, bay-bayan sayısında, hissedilir ölçüde artış var.

Kitap fuarlarındaki kalabalıklar, kitap satış mağazalarındaki müşterilerin çokluğu, görenlerde iyimserlik duygularını artırıyor.

Gazetelerin magazin sayfalarında, plaj müdavimlerinin gün boyu kitap okuduklarına dair haberler, resimli olarak yer alıyor.

Bunlar reklâm olsa bile, görüp etkilenerek kitaba yönelenler mutlaka vardır.

Yoksa bile masum iyimserliklerden kim zarar görmüş ki…

 

 

Saddam’dan Selman’a Amerikan Film Teknolojisi

CIA ile de iş tutmayı becerdiği için önce yol verilen sonra da öcü ilan edilen ve nihayetinde idam edilen Saddam Hüseyin modelli Arap politikacılarına namzet çokça isim var amma velâkin Muhammed bin Selman tartışmasız bir numara.

Veliaht kral olmasına bakmayın siz; 2015’ten beri yani 30 yaşından beri Suudî Arabistan‘ı o yönetiyor. Hesapta kadın haklarına yönelik liberal tutumuyla da Batı medyasında balonlaması yapılıyor, yarın patlatmak için.

İlk iş olarak Yemen‘de devrik Hâdi İktidarı‘nı yeniden tesis için Husî guruplarını asker-sivil-çocuk demeden Amerikanvari bir bombardımana tuttu. Halen de bu alışkanlığını gıda ve su kaynaklarını vurdurarak sürdürüyor ki ya ölsünler ya teslim olsunlar.

Yemen halkının bilincinde kuşaklar boyunca çok derin iz bırakmak istiyoruz. Suudî Arabistan’ın adı anıldığında çocuklarının, kadınlarının ve hatta erkeklerinin tir tir titremesini istiyoruz” diyen bir insanı bence tarihte bir yere not edin.

Dış müdahalecilikte Batı standartlarında bir karakter olan Muhammed b. Selman, içerde yolsuzluklarla mücadele bahanesiyle kraliyetin diğer prenslerini tasfiye etmekten de geri durmuyor. Bu alanda da Saddam’ın işkence geleneğini ihya ediyor.

Kişisel yaşamında da itibardan asla taviz vermiyor: Bir yata 500 milyon avro, bir tabloya 450 milyon dolar, bir şatoya 300 milyon dolar verebiliyor. Hatta kendisiyle birlikte dış gezilere katılma cesaretine sahip gazetecilere 100’er bin dolar nakit ödeyebiliyor.

BOP’un yeni eşbaşkanlığı iddiasından mıdır, nedir; geçen yıl bu vakitlerde Lübnan Başbakanı Saad Hararî’yi Arabistan’da alıkoymuş ve eline istifa metni vererek kamera karşısında okutmuştu. Adam da ne yapsın; zaten babasını suikastle kaybetmiş, kuzu kuzu okumuştu.

Şimdi de Suudî Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu‘nda muhalif gazeteci Cemal Kaşukçi’yi işkenceyle öldürtüp cesedinin parçalara ayrılarak yok ettirdiği iddiası var; hem de Suud’dan 15 kişilik özel cinayet ekibi getirterek..

Türkiye, bu Muhammed Selman’ın hem ülkemizde pervasızca taht oyunları oynamasına hem de Bloomberg gibi yabancı kanallara söylediği “Türkiye, İran ve radikal gruplar şer üçgenidir” sözlerine karşı müteyakkız olmalıdır.

Şimdilik Yahudilerin devlet kurma hakkından söz eden ve gölge değil gerçek kral olduğunda İsrail’i tanıyacağını söyleyen Prensefendi aynı zamanda Batılı tarzda kurgulanan ve içinde Mısır, BAE, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Fas, Sudan, Senegal gibi ülkelerin askerî güçlerini de barındıran Sünnî Koalisyon‘un da reisi.. Katar da vardı; onu paraları uçlanması için bir omuz atıp dışladılar ve ne olduysa, nasıl olduysa o da Türkiye’nin elinde kaldı.

Şu sıralarda da “Ordular! İlk hedefiniz İran’dır; ileri!” demeye hazırlanıyor. Daha doğrusu baş aktör ABD diyor, yancılar da durumdan vazife çıkarıyor. Lübnan’daki İran Hizbullahı‘na bile gez-göz-arpacık çeken Muhammed bin Selman sayesinde Ortadoğu ve Dünyamız bloklar arası bir Sünnî – Şiî Savaşına sahne olabilir.

İran’ı “Nükleer bir Hitler” olarak gören Bin Selman da ülkesinde 2 Nükleer Reaktörü birden devreye sokma yolunda. Ve İran’ın nükleer silah programına devam etmesine karşı kendilerinin de nükleer silah yapacağını açıklamakta.

Trump’un Musevî damadı Jared Kushner‘in sözünden çıkmayan Muhammed b. Selman için en güzel sözü açık sözlü Donald Amca söylemiş: “Seni biz korumasak 2 hafta bile iktidarda kalamazsın.” O da ne demiş: “Biz onlardan herşeyi parayla satın aldık.” Başka: “Biz 1744‘den beri varız, ABD’den 30 yıl daha eskiyiz.” Pöh!

 

 

Dikkat! Ruhunuz Ele Geçirilmiş Olabilir

Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz bazı olağanüstü özelliklere sahip insanlar kitleleri etkiliyor. İnsanlığı ve gezegenimizi kurtaran Süpermen, Örümcek Adam gibi kahramanlar, dünyayı ele geçirmeye niyetli kötü fakat yine insanüstü özelliklere sahip varlıklara karşı mücadele eder.

Aslında bunların gerçek olmadığını biliriz. Buna rağmen “YA GERÇEK OLSAYDI?” diye endişe ile fakat film hep mutlu sonla bittiğinden yine de zevkle seyrederiz.

Zamanla film teknolojilerindeki gelişmelerle daha komplike ve ilginç insanüstü özelliklere sahip film kahramanları yaratıldı.

Mesela son zamanlarda “mutant” denilen insanüstü özelliklere sahip kişilikler filmlerde konu ediliyor.

Mutant, mutasyona uğrayan organizma demek. “Organizmaların hiper ışınlara maruz kalmasıyla, DNA dizilimlerindeki bozulmalar ve buna bağlı olarak canlının fizyolojik ve biyolojik özelliklerinde gözle görülür değişmeler” görülebiliyormuş. Böylece “Mutant” denilen bazı varlıklar ortaya çıkıyormuş.

Bahsettiğim filmlerden birindeki mutantlar “ruhunu ele geçirdiği kişinin tüm güçlerinin tam kontrolünü devralan, aklını karıştıran, onun adına kararlar verebilen, parazit gibi tüm gücünü ve benliğini emebilen” karakterler olarak tanıtılıyor.

Bazı siyasetçilerin bir takım çelişkili tavırlarını ve buna rağmen kitlelerin güvenini hala muhafaza edebiliyor oluşlarını uzun zamandır bir türlü izah edemiyordum.

“Mutant” tanıtımını okuyunca beynimde bir şimşek çaktı.

Galiba bizim Başkan bir “mutant” diye düşündüm. Herhalde bir takım ışınlara maruz kaldı ki, ciddi bir biçimde “mutasyona” uğradı.

Önceki değerleri yerine bambaşka özellikler kazandı.

***

Değer Kaybı, Güç Kazancı

Başkan taşıdığı değerlerin çoğunu kaybetti ama kazandığı güç olağanüstü idi.

Ruhunu ele geçirdiği kişinin tüm güçlerinin tam kontrolünü devralan, aklını karıştıran, onun adına kararlar verebilen, parazit gibi tüm gücünü ve benliğini emebilen” insanüstü bir varlık haline geldi.

Damat Bey bu değişimi yakından gözlemleme şansına sahip bir bakandır. “AKP’li seçmen Cumhurbaşkanımız Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, vallahi inanır” demesi sebepsiz olamazdı.

Kendisine en ağır eleştirileri, hatta hakaretleri yapan Soylu ve Kurtulmuş’tan sonra Bahçeli’yi de “tam kontrolü altına alması, tüm gücünü ve benliğini emerek, istediği kararları aldırtması” bu insanüstü güçten başka bir şeyle açıklanamaz.

Ben benzeri bir gücü ne gördüm ve ne de tarihte okudum.

******************************

Değişen Değerler, Değişen Türkiye

“3Y ilkesi” yani “Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasakları” kaldırmak üzere gelmişti.

Türkiye’nin Yolsuzluk Algı Endeksi puanı ve sıralamadaki yeri 2013 yılından beri hızlı bir biçimde gerilemeye devam ediyor. 2017 yılı Endeks sonuçlarına göre, bir puanlık düşüşle 40 puan alan Türkiye, 6 basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 81. sırada yer aldı. Böylece, endekste dört yıl üst üste gerileyen Türkiye, son 5 sene içerisinde 10 puanlık bir düşüşle 28 sıra kaybetti.

Tapeler, kasetler, itiraflar, belgeler ne kadar açık olursa olsun yolsuzlukların üstüne gidilemiyor. Çok önemli bazı Belediye Başkanları yolsuzlukları sebebiyle istifa ettiriliyor, fakat bir soruşturma bile açılmıyor.

Her geçen gün daha da yoksullaşıyoruz. 2008’de kişi başına milli gelirimiz 10 bin 479 dolardı. Bu yıl 8 bin dolar mertebesine geriledi…

Vatandaş borçlu, şirketler borçlu, devlet borçlu. Hem de ödeme güçlüğüne düşecek kadar, gırtlağımıza kadar borçluyuz.

Asgari ücret bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının bile altında. Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı), Temmuz 2018 verilerine göre, 1.738,37 TL.

Enflasyon canavarı hortladı, mutfaklar adeta yangın yeri oldu.

Yasaklar derseniz arttıkça arttı. En basit protesto eylemleri bile şiddetle bastırılır hale geldi. Hükümete yönelik sıradan eleştiriler AKP ve MHP yetkilileri tarafından vatan hainliği olarak nitelendiriliyor. Medya tam kontrol altına alındı.

Mc Kinsey’in, bir nevi kayyumluk olacağı belli olan, “danışmanlık sözleşmesi”ne karşı çıkanlara bile hain damgası vuruldu.

******************************

Üç Harfli Değil, Altı Harfli

Her şeye rağmen vatandaşlarımızın desteğini almaya devam etti, 16 seçim kazandı ve Başkan olarak tek adamlığa terfi edebildi ise bunun izahı ancak benim “mutant” teorimle yapılabilir.

Bahçeli bile ruhunu O’na teslim etti. “Erdoğan sen, Esad’ın kirli bir kopyası, Pensilvanya’nın eski sevdalısı, Washington’un daimi tutsağı, Kandil’in tavizsiz havarisi, Ermeni’nin hısımı, Türklüğün yaşayan düşmanısın” diyordu. (03.06.2015 K.Maraş) O’nu başkan yaptı. Mc Kinsey anlaşmasını bile savunur hale geldi.

Özellikle kibarlığı, hanımlara karşı zarif tavrı ile bilinen, “Ülkücü gençliğin sokaklara çıkmasına engel olduğu için” övülen Bahçeli nasıl oldu da yıllarca beraber çalıştığı Meral Akşener’e karşı tehditler savurabildi? Gaza gelen Üsküdar MHP teşkilatı Akşener’in evine nasıl baskına gidebildi?

Ülkücüyü ülkücüye kırdırmaya varacak bu sorumsuzluğu Bahçeli nasıl yapabildi?

“Tüm güçlerinin tam kontrolünü devralan, aklını karıştıran, onlar adına kararlar verebilen, parazit gibi tüm gücünü ve benliklerini emebilen” bir mutant’ın Bahçeli’nin ve bir kısım halkımızın ruhunu ele geçirdiği kanaatine vardım.

Bu kadar akıl dışı değişim, bu kadar mantıksız tavırları açıklayacak başka bir yol bulamayınca ben de ancak böyle akıl dışı bir açıklama ile konuyu izah edebiliyorum.

Hem yılların Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek “Fethullah Gülen’in insanları üç harfliler (cinler) ile kontrol altına aldığını” iddia etmemiş miydi?

O’nun bu açıklamasını bile yadırgamayan halkımızın benim altı harfli “mutant” ile yaptığım açıklamaya bir itirazları olacağını sanmıyorum.

 

 

Kuşak Çatışması mı Kucaklaşması mı?

Nesil, jenerasyon veya kuşak sözcükleri; sosyolojik ve felsefi olarak, “aşağı yukarı aynı yıllarda doğmuş olup aynı çağın koşullarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, yazgıları yaşamış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş kişilerin topluluğu; yeni bir anlayışta yeni bir yaşama duygusunda, yeni biçimlerde birleşen, eskiden belirgin çizgilerle ayrılan kişilerin topluluğu” diye tanımlanıyor.

Hayat, hareket demektir. Var olmak hareketle mümkündür. Hareketin doğal sonucu değişimdir. Evrendeki değişmeyen tek hakikat, değişimin kendisidir. Her değişim, farklılık üretir. Değişim, farklılık ve çatışma bir oluştur, olgudur; bundan kaçış mümkün değildir. Hava, su, güneş, toprak kadar gerçektir.

Gerçekliğin dinamiği olan değişim, dönüşüm, farklılaşma sonucu doğan ilişkileri “çatışma” sözcüğü ile karşılamak, insana da evrenin yasasına da haksızlıktır, diye düşünüyorum. “Çatışma”da, olumsuz bir anlam var; kin, öfke, galibiyet, mağlubiyet var; müsabaka, savaş var. İnsan, çatışsın, kavga etsin, birbirine galebe çalsın diye yaratılmadı ki! Evren, çatışanların arenası olsun diye kurulmadı ki! Farklılıklar, çatışmak için değil, birbirini tamamlamak için vardır.

Her farklılık, bir iş bölümüdür. Alçak basınç, yüksek basınç olmasaydı yağmur yağmayacaktı; zengin, fakir olmasaydı dayanışma olmayacaktı; gece, gündüz olmasaydı günler, haftalar, aylar, yıllar olmayacaktı. Farklılıklar, savaş enstrümanı olarak kullanılan kılıç kalkan değil, bir orkestrada kompozisyonu oluşturan enstrümanlar gibidir.

Batı literatüründe nesiller için kullanılan “çatışma”nın bir karşılığı olabilir. O kültürde insan tanrıyla, doğa yasası olarak her canlı başka bir türle, proletarya sınıfı burjuvayla çatışarak ayakta kalabilir. Kitabı nasıl okursanız öyle anlarsınız. Onlar, hayat ve evren kitabını böyle okuyor, böyle anlıyorlar.

Onların kültüründe ezerek, 1 Nisan şakasında olduğu gibi alarak aldatma, üstün gelme ve kazanma vardır. Bizde ise vererek lades yapma vardır.  Bir tercüme hatası olarak adına “çatışma” denen nesiller arasındaki bu farklılaşmayı ben “kucaklaşma” olarak düzeltmek istiyorum. “Nesiller arası çatışma” yerine “nesiller arası kucaklaşma” denmesi daha uygun olacaktır.

Adına “kucaklaşma” da dense içinde çatışma ihtimali barındıran, nesiller arasındaki farklılaşmayı yok etmek, yok saymak mümkün mü? Bu mümkün değil. Sokrates gibi bir düşünür bile şunları söylemekten kendini alamamış:  “Bu günün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, başkaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.” Sümerlerden kalan çivi yazılarında da, ‘şu gençliğin hali ne olacak ?’ anlamına gelen yakınma sözleri bulunmuş. İsa’dan sekiz yüz yıl önce yasamış Hesiad isimli bir düşünür: “Günümüzün gençleri öyle umursamaz ki, ileride ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bizlere, büyüklere karşı saygılı olmayı, ağır başlı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler, kuralları hiçe sayıyorlar, çok duyarsızlar ve beklemeyi bilmiyorlar…” demiştir

Yetişkinler açısından baktığımızda yukarıdaki yakınmalara hak verebiliriz. Gençler açısından baktığımızda onlar da yetişkinler için birtakım yakınmalarda bulunacaklardır. Muhtemelen, yetişkinlere “anlayışsız, çıkarlarına ve rahatına düşkün, buyurgan, geri kafalı, bencil, korkak, ikiyüzlü…” diyeceklerdir.

Hz. Ali’nin, o bilge kimliğiyle söylediği “Çocuklarınızı çağına göre yetiştirin.” sözünü, bir eğitim ilkesi olarak pek beğenirim. Çocukları çağlarına göre yetiştirmek, büyüklerin verdiği bir ödün ya da yaptıkları bir fedakârlık değil, bilakis olması gerekeni yapma mecburiyetidir. Torunlarımın gittiği okulda, sınıf öğretmenlerinin daha ilk gün “Çocuklarınızın elindeki telefonları alın, onları bilgisayardan uzaklaştırın.” tembihlemesini çok yanlış bulduğumu söylemek zorundayım. Tablet, laptop ve benzeri cihazlar çağımızın gereğidir, bir araçtır, bir nesnedir. Çocukları bunlardan uzaklaştırmak, bir tedbir değil, bence bir acziyettir. Yetişkinler ve öğretmenler çağın gereği olan cihazları, enstrümanları kullanmayı öğrenecek, sonra bir rol model olarak, nasıl kullanılacağını çocuklara öğreteceklerdir. Bunlara karşı çıkmak, eğitimcilerin öğrenme tembelliğinden başka bir şey değildir.

İki el birbirine vurursa gürültü, birbirini okşarsa enerji çıkarır. İki beden birbirine vurursa kavga, birbirini kucaklarsa sevgi olur. Her nesil, kuşak veya jenerasyon; farklı değerleri, zevkleri, güçleri taşıyan, temsil eden taraflar olarak birbirlerini okşarlar, severler, kucaklarlar ise birlik olur, ahenk olur, dirlik olur.

O halde, “kuşaklar arası çatışma” yok, “nesiller arası kucaklaşma” var.

 

 

Özet Geçiş

Ben yokluğu gördüm

Sevginin yokluğunu

Çocuk kalbin şefkat umudunu

Varlıkta yok oluşu

Evlat olamamanın eğreti duruşunu gördüm.

Ben acıyı gördüm

Ayrılığın acısını

Umutsuzlukta umudun sönen nabzını

Her çırpınışta yokluğun kıyısını

Geriye dönüşün zemheri soğuğunu gördüm.

Ben ölümü gördüm

Sorgusuzca koparılışı

Işığın gözyaşıyla yıkanışını

Toprağın soğuk refakatinde

Sarı saçları okşayışı gördüm.

Ben ihaneti gördüm

Sigortasız sevgilerin teminatını

Uykudan kâbusa uyanışı

Hayatı baştanbaşa sorgulayışı

Senin olanın büsbütün kayboluşunu gördüm.

Ben ikiyüzlülüğü gördüm

Namerdin dost sesini

Dilde duayı, gönülde bedduayı

Tebessümün soğuk kıyımını

İçi boş sözlerin dilden dökülüşünü gördüm.

Ben yoktan var oluşu gördüm

Cenk meydanında kan kokusunu

İnadına kıyama duruşu

Zorluğa serserice kafa tutuşu

İmkânsızlığın mecalsiz titreyişini gördüm.

 

 

Üç Birlik

Üçlemeyle çıkılır yolculuğa. Doğduğumuzda ninelerimiz, dedelerimiz üç kez ismimizi okurlar kulağımıza. Akabinde üç üfleme ritüelinin takip ettiği üç ihlaslarla bitiririz dualarımızı. Âşıklarımız pir elinden üç bade içerek âşıklık mertebesine ulaşır. “Allah’ın hakkı her daim üçtür.” Türk kültüründe dinî ve mitolojik açıdan önemlidir üç sayısı vesselam.

Hayatımızda önemli olan bir üç unsur daha vardır. Bunlar; iman, vatan ve ailedir. Bu üç mefhum köklerimizi toprağa salabilmemiz, bağımsız bir kimlik oluşturabilmemiz için zaruridir. İman, vatan ve aile kutsiyettir. Her fırsatta üç kere öpüp başımıza koymamız gereken bir nimettir. Gayb âleminden gelen üçler gibidir üç kutsiyet. Korur, muhafaza eder muska misali millî kimliği.

Dininin temelidir iman. İman sarsılınca dinin esamisi okunmaz yüreklerde. Vatan sevgisine gelince o, imanın nişanesidir. İmanı olmayanın yüreğinde vatan sevgisinden yeller eser. Aile ise bu iki değeri bir potada eriten güçtür, dayanaktır. Sırtını insan ya imanına ya vatanına ya da ailesine dayar. Dayanacak başka bir merci yoktur. Var oluşun tecellisi her daim bunu gerektirir.

Bir toplumu erozyona uğratmanın, belleksiz nesillere sahip kılmanın yegâne anahtarıdır kutsiyet üçlemesi. Şayet insanın göbek bağı koparılırsa bu kutsiyetten bütün değerler kıymetsizleşir nazarda. Millî hafıza önemini kaybeder yavaş yavaş. Arafta kalan, pusulasını kaybeden nesiller kafilesi otağ kurur kiralık topraklarda.

Pusuda bekleyen düşman zihniyet, elini ovuşturarak kutsiyetlerimizin birer birer kayıp gitmesini bekler. Önce iman hedef tahtasına konulur. Hemen ardından vatan. Her bir toprak zerresinin ne kadar kıymetli olduğu unutturulmaya çalışılır. Şehit haberlerine alışan bünyeler vücuda gelmeye başlar. Hissizleşir her bir uzuv zamanla. Kutsiyetsizlik istila eder zihinleri. Çok geçmeden aile bağları da ilmek ilmek kopar bu hissizliğin altında. Bu duruma engel olmanın yolu ise üç kutsiyet suyuyla yıkanmış evlatlar yetiştirmekten geçer.

 

 

Ekonomik Kozmik Odamız Açılıyor mu?

Denetim yetkisi verdiğimiz ABD şirketi MC Kinsey IMF taşeronluğu ile bilinmektedir. Bu kuruluş küresel soygun sisteminin akıl hocasıdır. ABD’deki enerji skandalı ENRON yolsuzluklarına karıştığı, hileli iflası yönettiği ileri sürülmektedir. İlgi çekici olan bu şirket genelde iflasları yönetmektedir. Böyle bir yabancı şirkete denetim yetkisinin verilmesi anlaşılır gibi değildir. Efendim, icra gücü yok; fikir alacağız ve biz karar vereceğiz lafları çocuk kandırmadır. Ülkeyi yönetirken Mc Kinsey’in verdiği raporların dışına çıkabilecek misiniz? Eğer çıkabilecekseniz Türkiye’de bu şirketin işi nedir? Bu şirkete izin vermek ABD ile ilişkileri normalleştirme aracı mıdır? ABD’li rahibin serbest bırakılması bunu takip mi edecektir. Kamu denetimi yok mu sayılmaktadır?

Milli ve yerli kalacaksak eylemimiz ile sözümüz aynı olmalıdır. Dünkü yanlışları tekrar etmeyelim. Dün de IMF müfettişi Kemal Derviş’i bakan yaptık. Buna itiraz eden de olmadı. Daha sonra bu zat muhalif sözde sol partiye alındı. Sürekli yanılıyoruz ve aldatılıyoruz. Sayıştayın kaldırılan denetim yetkileri geri verilmeli, hatta genişletilmelidir. Hukuk devletinden taviz verilemez. Kemer sıkma ve tasarrufları arttırmak için denetime MİT’in yurt içi ve yurt dışı operasyonları da girecek midir? Milli Savunma Sanayi’ndeki başarılı üretimler terk edilip yeni tavizler karşılığı ithalat mı öne çıkacaktır? ABD ve küresel çete adına denetim yapacak ve para kazanacak bu şirket Türkiye Varlık Fonu’na dâhil şirketlerimizin özellikleştirilmesindeki rolü ne olacaktır? Bu şirket ekonomik kaynakları küresel sermayeye transfer edecek ve finansal güçlerle ülke siyasetine yön verecektir. Böylece Türklerin elindeki birçok sanayi kuruluşu yabancıların eline geçecektir.

Düşündüğümüz gibi yaşayıp ilkeli olalım. Yaşadığımız gibi düşünürsek çok şey kaybeder, tanınmaz hale geliriz. Milliyetçiyiz demekle milliyetçi olunmuyor; sadece milliyetçiliğe özeniliyor. Milliyetçilik lafın ve hamasetin ötesinde ilkeli davranmaktır ve şuurlu eylem yapabilmektir. Bu son olay dâhil; ne basit bir muhalif tavır takınmaya, ne de yapay, samimi olmayan ve özentiden ileri gitmeyen milliyetçi bir görünüme ihtiyaç vardır.

Bu yanlış yol, sağ eğilimli olmakla milliyetçi olmanın somut bir farkını da ortaya koymaktadır. Her sağ eğilimliyi milliyetçi zannetmek yanlışı bizi yıllardır uğraştırmaktadır.

 

 

Uçmağa Doğru

Bugün her şey siyah beyaz, tıpkı eski bir resim karesi gibi.

Tatsız, tuzsuz kadavra soğukluğunda

Bir an geliyor her şey kan kızıla boyanıyor.

O dakikadan sonra renksizliğin rengi kızıl oluyor.

Şafak kızıl, toprak kızıl, gözyaşı kızıl…

Yedilerin kanı karışıyor yavaş yavaş âlemin revnakına.

Yedi kapıdan yedi yiğit gidiyor usulca makama!

 

 

İlk Borçlanmalar, İlk Yabancı Danışmanlar

Mc Kinsey adlı şirketin Türkiye’ye “danışmanlık” mı yapacağı, “kayyum” olarak mı görev yapacağı tartışılıyor. Doğru bir karar verebilmek için tarihimizdeki benzer tecrübeleri hatırlamak faydalı olacak.

Ecdadımız Osmanlı ilk dış borçlanmasından sonra bakın neler yaşadı?

Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854’de yaptı. Bundan önce hiç dışarıdan borç almamıştı. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında başlayan Kırım Savaşında savaş masrafları borç almaya itti. Çünkü Osmanlı Devletinin gelirleri, senede 7.500.000 lira olarak tahmin ediliyordu.

Abdülmecit, 4 Ağustos 1854 tarihli bir irade ile bir borçlanma için yazılı bir anlaşma yapılmasına izin verdi. 3.000.000 İngiliz sterlini tutarındaki ilk borç için 30.000 Türk lirası tutarında Mısır’ın vergisi teminat gösterildi.

Daha sonra yeni borçlanma anlaşmaları yapılmaya devam etti.

Fransa ve İngiltere ile 1855 yılında yeni bir borçlanma anlaşması daha yapıldı. Bu anlaşmaya, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, geliri savaşın sürdürülmesinde kullanılmak üzere kefil olmuşlardı. Borçlanmaya teminat olarak Mısır vergisinden artan kısım ile hükümetin umumi geliri ve İzmir ve Suriye gümrük hasılatı gösterildi. Borçlanma Londra’da Rothschild Müessesesine ihale edildi.

İngiliz ve Fransız hükümetleri, Osmanlı Hükümetinden borçlanmayla elde dilecek olan tutarın sadece savaş masraflarına ayrılmasını garanti altına almak istedi. Bunun için bir yaptırım gücü oluşturacak biçimde denetleyecek ve Hazine hesaplarını inceleyecek iki komiser atama hakkı talep ettiler.

Donald Blaisdell’e göre, bu muamele yabancı devletlerin denetimİ kavramının tohumlarını içermektedir.

Bu amaçla İngiltere ve Fransa birer memur görevlendirdi.

***

1858’de Hükümet 5 milyon sterlinlik yeni bir borçlanma anlaşması yapmak istedi ve Londra’da bir Banka ile anlaşma imzaladı.

Anlaşma ile alınan borç 1 Mart 1860’dan itibaren 33 sene içinde tamamen itfa edilecekti. Teminat olarak İstanbul’un gümrük ve dâhili vergileri gösterilmişti.

Bu borç anlaşmasında da dış denetimi öngören bir koşul vardı. Anlaşma uyarınca teminat olarak gösterilen gelirler tahvil sahiplerinin seçecekleri temsilcilerin gözetiminde toplanacaktı.

1859‘da maliyenin düzelmesi için ciddi bir adım atıldı. Avusturya Maliye Bakanlığı’ndan M. Lackenbacker, Babıali’nin isteği üzerine 1857 yılından beri Islahat Meclis-i Âlisi’nin idari ve mali danışmanlığını yapmaktaydı.

1859‘da Sultan mali durumun incelenmesini emretti, İngiliz ve Fransız hükümetlerinden birer uzman göndermelerini istedi. İngiliz hükümeti Osmanlı Bankası müdürü M. Falconnet’i, Fransız Hükümeti de Marquis de Ploeuc’i görevlendirdi.

Bu uzmanlar Maliye Bakanlığı’nın bir “danışma grubu” durumundaydılar.

M. Lackenbacher ve dört Osmanlı memuruyla birlikte “Islahat-ı Maliye Komisyonu”nu oluşturdular. Bu komisyonun 3 tanesi yabancı uzmandan oluşmakla beraber 7 üyeye sahipti. Bu komisyonun görevi, memleket maliyesini tetkik, vergilerin miktarını tespit, kamu masraflarını sınırlandırmaktı.

***************************

Düyun-u Umumiye’ye Doğru

Dış borçlanmalar devam etti. 1862’de bir bankadan İngiliz Hükümeti’nin resmi olmayan onayı sayesinde alındı. Teminat olarak tütün, tuz, damga ve temettü resimleri gösterildi.

1863 Borçlanmasında Teminat olarak muhtelif vilayetlerin gümrük hasılatı, Bursa ve Edirne ipek aşarı, Midilli, Karesi ve İzmir zeytinyağı aşarı, tuz resmi ve tütün aşarı,1862 borçlanmasında karşılık gösterilen gelirlerden geri kalan kısmı, daha önce 1860 borçlanmasına tahsis edilen gelirin 7/8’i gösterildi.

Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.

1865’de yapılan borçlanma için karşılık olarak, Ergani bakır madeni hasılatı, Suriye vergisini ödemeye tahsis olunan para, Anadolu “ağnam resmi / hayvan vergisi” gösterildi.

*********************************

Genel Borçlar İdaresi

1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiç bir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile yapılan müzakerelerde Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiç bir yaptırım hakkı yoktu.

Tuz, tütün, damga vergisi gelirleri, Alkollü içkilerden alınan vergi gelirleri, Boğazlardan ve Marmara Denizi’nden elde edilen su ürünlerinden alınan vergileri, ipek öşürü gelirleri, gümrük vergileri, Bulgaristan, Kıbrıs, Doğu Rumeli vergi gelirleri Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edildi.

Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.

Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiç bir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.

**********************************

Faydası ve Zararları

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması, gerek Osmanlı Devleti, gerekse alacaklıları önemli ölçüde rahatlatan bir girişim olmuştur. Babıali, önemli kaynaklarını Düyun-u Umumiye İdaresi’ne terk etmekle ekonomik açıdan sıkıntılı bir döneme girmiş, zaman zaman siyasi sorunlar yaşamıştır. Bunun sebebi Düyun-u Umumiye Meclisi’nin kendisini batı kapitalizminin ileri bir karakolu gibi görmesi idi. (Rıfat Önsoy)

Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 8.000’e ulaşmıştır. 8.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, Düyun-u Umumiye İdaresi için, devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır demektedir. (Rıfat Önsoy)

Avrupa diplomasisi, Düyun-u Umumiye’ye özel bir şirket değil de sanki kendi temsilcisiymiş gibi davranmıştır. Dolayısıyla Ülkede iki maliye yönetimi çıkmıştır ortaya.

Sonuç olarak, Düyun-u Umumiye İdaresi Osmanlı dış borçlarının teminatı olmuştu. Kısa zamanda Osmanlı kaynaklarının önemli bir kısmını denetimi altına almıştı.

“Tedbirlerin uygulanmasına liderlik edeceği” açıklanan Mc Kinsey’in denetimindeki, “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” yeni bir Düyun-u Umumiye İdaresi işlevi görecektir.

 

 

Türklerin Kökeni

Osman Karatay’ın, Doçentlik döneminde yazdığı kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 270 sayfadır. Birinci baskısı 2011, 17. Baskısı Mart 2018’de yapılmıştır.

Prof. Karatay’ın; ‘Oğuz Han’ın doğu dünyasında yaşamış bir Hun değil, batıda yaşamış bir Saka Kağanı olduğu‘ gibi farklı ve bazıları şaşırtıcı söylemleri, alışılmışın dışında ilmî iddiaları var.

Türklerin tarihini, doğru bir düşünce ile Sakalardan başlatan ve dil unsurunu merkeze alan yazarın, dikkat çeken tespitlerinden bazılarını şöylece özetlemek mümkündür:

-Kazakistan şüphesiz bütün dünyada komünizmin acısını en fazla hisseden ülkedir. 1930’larda devletleştirme adına halkın elindeki bütün sürüler alınıp belli yerlerde toplandı. Ancak bu şekilde toplanan milyonlarca hayvanın bakımı yapılamadığı için açlık ve salgınlardan hayvanların yüzde 90’ı öldü (40,5 milyon hayvandan kalan 4,5 milyon baş…). Tarımın olmadığı ülkede insanlar tek beslenme kaynağı olan hayvanlarını kaybedince, açlık baş gösterdi ve 1931-1932’de nüfusun yüzde 40’ı (1,750,000 kişi) açlıktan öldü.  Dünyada bir ülke halkının yarısının ölümüne en kötü savaş şartlarında bile rastlanmamıştır. Dünya cennetini kuran Komünizm, barış zamanında nüfusun yarısını aç bırakarak yok etmeyi başardı. Bugünkü Kazakistan nüfusu iki kuşaktır toparlanmış bir manzarayı temsil ediyor. Nüfus çok hızlı artıyor ve bir taraftan geliştirilen tarım ve bir taraftan doğal kaynaklarla kendine fazlasıyla yetecek bir zenginliğe sahip. (s: 52)

-Kırgızlar dil bakımından en saf ve temiz Türkçelerden birini temsil ederler. Moğol istilaları çağının yadigârı olan bir kısım Moğolca kelime dışında dillerinde öyle başka bir tabakanın izi bulunmaz. Üstelik görünüme, yâni renkli saç ve göze bakarsak, dünyada hiç Türk kalmaz, çünkü eski Türklerin yaklaşık tamamı renkli olarak anlatılır. Türk olarak bildiğimiz eski toplulukların yaklaşık hepsini (Oğuz, Göktürk, Kıpçak, Bulgar, Vusun, Kırgız vd.) Türklükten silersek, bugünkü Türkler nereden geldi? Gökten geldikleri doğru mu? Bunun için mi Göktürk denmiş?

Kavimlerin dil değiştirdiklerini gören kimi bilim adamları, bunu zorda kaldıkları her durumda uygularlar. Kırgız hâdisesindeki açıklama da Türkleşmedir. Yani Türkçeyi sonradan öğrenmişlerdir. İnsanlar dil değiştirir ama büyük bir kitlenin içinde azınlık olarak kaldıkları zaman… Belli bir yerde yeknesak bir etnik yapı olarak varlığını devam ettiren bir topluluğun dil değiştirdiğinin benim bildiğim hiçbir örneği bulunmaz.  (s. 59-60)

Yazar, cevaplarını hiçbir kitapta ve makalede bulamadığı soruları garip bırakmama gayreti içindedir. Şehnâmedeki bilgilerin başka hiçbir yerde bulunmayışı sebebiyle Şehnâme’nin İranlılara ait olduğu iddialarını şüphe ile karşılıyor. ‘Şüphe yoksa ilim gelişmez‘ sözünden hareketle arayışları devam ediyor:

-Türklüğün anayurdunu ararken yapılan dördüncü ama en büyük yanlış ise Altay kuramına bel bağlamaktır. Buna göre Türkçe bir Altay dilidir, yâni dar alanda Moğolca ve Mançu-Tunguzca, geniş alanda ise buna ilâveten Korece ve Japonca ile aynı topluluğa aittir. Diller akraba ise halklar da akrabadır. Bu yüzden Türklerin türeneğini bütün bu halkların ortak alanlarında aramak gerekir. Bu ise açıkça Uzakdoğu’dur.

Eğer Türkçe gerçekten bu dillerle akraba ise, söyleyecek söz kalmıyor. Bu Uzakdoğu halklarının hepsine birden ortak bir çıkanak aramak gerekiyor. Bunu da şimdikinden farklı bir bölgede varsaymak zor. Bu yüzden, Türklerin yeryüzüne merhaba dediği topraklar da oralarda bir yerde olmak durumundadır. Velev ki tüm bu halkların ortak atalarının başka bir yerden Asya’nın doğu uçlarına gittiği ispatlanmasın. Durum öyle midir? Önce Altay kuramına bakmak lâzım…(s: 66-67)

Soy akrabalığının, dil akrabalığını destekleyip desteklemediğini anlamak için yazarın yaptığı araştırmanın neticesi menfidir. Soyca bağlantılı olduğumuz söylenen Macarca ve Moğolcadan 400’er kelimelik iki liste hazırlıyor. 100’den az kelime ortaktır. Tam ‘eh… Fena değil‘ diyecekken, ‘sözlüklerimizde en az 10.000 Arapça, 5000 Sırpça kelime’ olduğu bilgisini veriyor.  Fakat yazar ümitlidir: ‘Akraba topluluklarla alâkalı liste genişletilince, ortak kelime sayısı artacaktır.‘ Diyor.

Prof. Karatay, Etrüsklerin Türklüğü konusuna da açıklık getiriyor: ‘Son dönemde Etrüskler Türk’tür türü ifadeler çoğalmaya başladı. Bu konudaki araştırmaların dikkat çekici neticelerini göz ardı edemeyiz ama Etrüsklerin Türk olmasına imkân yok. Sadece eskilere giden bir bağlantıdan bahsedilebilir. Bize ulaşan kelimeleriyle oluşturulan sözlükleri inceledim. Şaşırtıcı şekilde Türkçe ve bazı örneklerde Macarca ile uyuşan kelimeler var. Ama Slav dilleriyle uyuşanlar da şaşırtıcı derecede. Dünyanın hangi diline bakarsak bakalım, en az Türk olduğunu sandığımız Kızılderililerin dillerindeki kelime kadar Türkçeyle uyuşan kelime göreceğiz.‘ (s: 106)

Dikkat çeken diğer tespitler kısaca şöyledir:

Bir topluluk, dolayısıyla dili belli bir coğrafî sahada ortaya çıktıysa, orada yaşayan bitki ve hayvanları ve de fizikî dünyanın oraya has gerçeklerini ifade için gerekli kelimeler muhakkak bulunacaktır. Meselâ Türkçede kayın ağacı için kendi kelimemiz var ise de hurma için yok. Dolayısıyla şimdiki Türk dili, kayın ağacının olduğu fakat hurmanın olmadığı bir yerlerde ortaya çıkmıştır. (s: 149)

Ve tarihî bir hakikat:  Tarihî gerçekler ve belgeler bütün aydınlığıyla ortada olduğu halde bugün neredeyse herkes Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını söylüyor. Hâlbuki öldürülen 600.000 kişi Müslüman’dı. Soykırım Müslümanlara, bilhassa Türklere yapıldı. (s: 180)

Sümerlerin bir adı da ‘Kengir’dir. ‘Kenger’ adını taşıyan bir Türk boyu vardır. Ortaçağ boyunca ve yakın zamanlara kadar karşımıza çıkmışlardır. Orta Kazakistan, onların bir kısmının ana vatanıdır. (s: 213)

Eserin ‘Sonuç‘ başlıklı bölümünden birkaç cümle: ‘Türk olarak yaratılmayı kaderin güzel bir cilvesi olarak gören ve buna şükreden birisi, Türk’ün geçmişindeki hiçbir şeyden utanmayacaktır. Hiçbir millete nasip olmayan pırıl pırıl bir tarihimiz var. Kara lekesi olmayan ama karşımızdaki bütün dünya ve içimizdeki işbirlikçilerince karartmaya uğramış bir geçmişe sâhibiz. Hiç kimseye ne borcu ne de dokunmuş kötülüğü olan, ama herkesten bir dolu alacağı ve herkese iyiliği bulunan bir milletiz. Bize kötülüğü dokunanlar, dönüp bir de diş kirası istiyorlar. İyilik yaptıklarımız ise onların yanında saf tutuyorlar. Olsun, biz bugünlere onların lütfuyla gelmedik ki bundan sonraki ‘hayatta kalma’ hesaplarımızda onları nazara alalım. Türk olmak zor iş ama mutlu olmak için yeterli.’ (s: 258)

KRİPTO BASIM YAYIM DAĞITIM LTD. ŞTİ:

Kültür Mahallesi, Ataç 2 Sokağı Nu: 71/B Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-432 19 23

Belgegeçer: 0.312-432 1933 www.kiriptokitaplar.com e-posta: kripto@ktiptokitaplar.com

 

Prof. Dr. OSMAN KARATAY:

1971 yılında Çorum’da doğdu.

1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 2002’de Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisans ve 2006 yılında doktora derecelerini aldı. 2010 yılında doçent, 2016 yılında profesör oldu.

Hâlen Ege Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.

Türkiye’nin ilk düşünce kuruluşu olan Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) kuruluşunda yer aldı. Dünyadaki en büyük Türk tarihi projesi olan Türker’i yöneterek, toplam 37 ciltlik dev Türk tarihinin ortaya çıkışında emeği geçti. Bu çerçevede İngilizcedeki en büyük Türk tarihi olan The Turk‘ün editörlüğünde bulundu. Karadeniz Araştırmaları Merkezi (KaraM’ı kurdu ve Türkiye’nin ilk mahallî akademik dergisi olan Karadeniz Araştırmaları’nı yayınlamaya başladı. Türünde dünyada ilk olan ‘Balkanlar El Kitabı‘ ve ‘Doğu Avrupa Türk Tarihi‘ adlı çalışmaların editörlüğünde bulundu.

Türk Dünyasına Hizmet Ödülü sâhibi Karatay’ın 140’ın üzerinde makale ve bildirisinin ve Balkanlara dair kitaplarının yanında, tarihle ilgili yayınlanmış, 3 adedi İngilizce 16 eseri vardır. Bazılarının isimleri: *Hırvat Ulusunun Oluşumu. Erken Ortaçağ’da Türk-Hırvat İlişkileri (2000, 2016), *Türk Halkları Tarihine Giriş, çeviri, P. B. Golden’dan, (2002, 2006, 2012, 2013, 2014, 2016, 2017). *İran ile Turan. (2003, 2012, 2015), *Etnik Kimlikler Nasıl Oluşur? Tercüme, H. B. Paksoy’dan, (2005), *Hazarlar ve Musevilik. Tercüme, P. B. Golden, C. Zuckerman ve A. Zajaczkovvski’den, (2005), *Etnik Tutumun Tarihsel Kökleri, AB ve Türk Kimliği (2005), *Balkanlar El Kitabı, 3 cilt, editör, B. A. Gökdağ ile (2006, 2013, 2017), *Bey ile Büyücü: Avrasya’da Tanrı, Hükümdar, Devlet ve İktisat Hakkında Dilin Söyledikleri (2006, 2017), *Mürdüm, Ergenekon Öncesinde Konuşulanlar (2017), *İlk Oğuzlar. (2017), *Türklerin İslam’ı Kabulü (2018).

KUŞBAKIŞI:

BÜYÜLÜ AFRİKA

Gazete ve roman yazarı 25 Ocak 1923 doğumlu Hıfzı Topuz’un; Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde yayınlanan Kara Afrika röportaj dizilerinden seçilmiş yazılar, bu defa ‘Büyülü Afrika‘ adı altında toplanmış.

Bu yazılarda Kara Afrika’nın kültür hayatı ve geleneklere dayalı değerleri ile birlikte, sömürgecilikle mücadele, sosyalizm tecrübeleri ve Afrika’daki diktatörlüklerin alaka çekici hikâyeleri de yer alıyor.

Hepsi bu gün için de aynı ölçüde ibret verici.

İşlenen mevzulardan bazıları:

*Sömürgecilik döneminden hatıralar *Sudan’da Osmanlılar ve Türkiye’deki Afrikalı haremağaları, bacılar, cariyeler * Başlıca gelenekler: fetişler, kara büyüler, çocuk kaçıran Araplar *Kanlı liderler Bokassa (Orta Afrika Cumhuriyeti, 1921-1996); İdi Âmin (Uganda, 1925-2003); Tshombe (Belçika Kongosu 1919-1969)

14,8 X 22,4 santim ölçülerinde 232 sayfalık kitap, Ağustos 2018’de yayınlandı.

REMZİ KİTABEVİ A.Ş.

Genel Merkez: Akmerkez E 3 Blok Kat: 14 Etiler, İstanbul Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212- 282 20 90 www.remzi.com.tr e-posta: post@remzi.com.tr

 

KIRIM SAVAŞI ÖNCESİNDE OSMANLI ORDUSU

Osmanlı Devleti ve Rusya arasında başlayıp daha sonra müttefiklerin de savaşa girmesi ile bir Avrupa savaşına dönüşen Kırım Savaşı (4 Ekim 1853 – 30 Mart 1856); sebepleri ve sonuçları itibariyle yalnız Osmanlı tarihinin değil Avrupa tarihinin de en önemli savaşlarından biridir. Özellikle orduların hazırlıktan savaş düzenine geçişine kadarki vaziyetleri tarihçiler için incelenmeye değer, ilham verici konular sunmaktadır.

Temmuz 1852’den itibaren Erzurum’da Fransız konsolosu olarak görev yapan Charles-Alexandre de Challaye, Osmanlı-Rus ilişkilerinin kesildiği ve Osmanlı Devleti’nin savaş hazırlıkları yapmaya başladığı Haziran 1853’ten itibaren Osmanlı Ordusu’nun merkezi olarak belirlenen Erzurum’daki gelişmeleri takip etmeye ve Fransız makamlarına rapor etmeye başlamıştır. Bu askerî istihbarat faaliyetleri çerçevesinde, Osmanlı Ordusu’nun Ruslara karşı yapacağı bir savaşta ortaya koyacağı savunma gücünü belirlemek üzere Eylül 1853’te ordunun yerleşik olduğu kamplara yönelik bir seyahate çıkmıştır. Bu seyahati sonunda elde ettiği bilgileri İstanbul’da izinli olduğu dönemde rapor hâline getirerek Fransız makamlarına teslim etmiştir. Challaye imzalı bu uzun raporda, Osmanlı Ordusu’nun yerleşik olduğu kamplar, ordunun durumu, savaş gücü ve bu ordunun Ruslara karşı nasıl bir mukavemet koyabileceği yer almaktadır. Bu raporla birlikte Osmanlı ordusunda yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra askerî modernleşme anlamında nelerin gerçekleştirildiği de yakından tâkip edilebilmektedir.

Özgür Yılmaz’ın dilimize kazandırıp hazırladığı kitap13,5 X 21 santim ölçülerinde, 160 sayfa olarak Ağustos 2018’de yayınlandı.

KRONİK KİTAP:

Ömer Avni Mahallesi, Balçık Sokağı Nu: 6 Gümüşsuyu, Taksim – İstanbul.Telefon: 0.212-243 13 23, Belgegeer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com // internet: www.kronikkitap.com

 

İNTİBAH

Nâmık Kemal 1876 yılında yayımlanan romanına ilk olarak ‘Son Pişmanlık‘ adını vermişse de dönemin Maarif Vekâleti romanın adını ‘İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey‘ olarak değiştirip bazı kısımlarını ise sansürlemiştir.  Eser, Cumhuriyet’in ilanından sonra ilk defa 1944 yılında Türk harfleriyle basılmıştır.

Romanda iyi yetişmiş fakat hayat karşısında tecrübesiz olan Ali Bey’in kötü bir kadın olan Mehpeyker’e âşık olması ve bu aşkın devamında gerçekleşen maddî veya manevî felâketler silsilesi karşısında olgunlaşmaya çalışan Ali Bey’in nasıl yanlış yollara saptığı anlatılır.

Karton kapak içerisinde, kitap kâğıdına basılı eser, 208 sayfa hâlinde Ağustos 2018’de yayınlandı.

REN KİTAP:

Oruç Reis Mahallesi, Tekstilkent Caddesi Nu: 42/9 Telefon: 0.212-641 34 76

Belgegeçer: 0.212-642 34 74 e-posta: merhaba@renkitap.com // www.renkitap.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- ESKİ ÇAĞDAN MODERN ÇAĞA ORDULAR: Feridun Emecen. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış:

2- SUÇSUZLUĞUMU AFFET: Zafer Acar / Okur Kitaplığı.

3- DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR: Ece Temelkuran / Everest Yayınları

4- BİLİNMEYEN İÇ ASYA (Tıpkıbasım): L. Lıgetı -Sadrettin Karatay / Türk Dil K. Yayınları.

5- CUMHURİYETİN DEMOKRASİYLE İMTİHANI: Ahmet Yıldız / Nesil Yayınları.

 

DERKENAR:

Kitaplardan…

Aziz ve Muhterem dostum Lokman Öztürk, bir dostundan gelen metni bana göndermiş. O’nun armağanı olarak sizlere sunuyorum:

Tolstoy’un ‘İnsan Ne İle Yaşar‘ adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi yer alır. Sıradan kendi hâlinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayâlini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a ‘Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar adımladığın bütün yerler senin  olacak… Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.’ der. ‘Yoksa bütün hakkını kaybedersin.’

Pahom güneşin doğuşuyla beraber yürümeye başlar. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam başladığı noktaya yönelecekken gördüğü sulak bir araziye aklı ve gözü takılır.  Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, fakat tâkati kesilir. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir anda yere yığılır ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları takip etmektedir. Çok kereler şâhit olduğu hâdise yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: ‘Bir insana işte bu kadar toprak yeter!’

***

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sâhibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, onunla yeşeren büyüyen bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış mekânından başka bir şey değildir. (Hadid Suresi 20)

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alâmetidir… Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan fakat fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur.

Ve insan yaşlandıkça arzularını besler, gençleştirir. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla aklından silinir gider…

İnsanoğlu tüketmeye de çok meraklıdır. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çaya, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren eşine, ‘eline sağlık‘ diyen bir erkeğin, iman dolu bir yüreğin zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Hepimiz gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sâhip olamayacak kadar fakiriz…

Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekânı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, sâdece az bir toprağa ihtiyaç var.

Biraz sabır… Menzile çok az kaldı…