25.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 592

Adanın En Önemli Sorunu; Kıbrıslı, Türkiyeli Ayrımı… (Bu sorunla ilgili yaşanmış çarpıcı bir öykü…)

‘Ben bu topraklarda doğdum. 44 yıldır burası benim vatanım. Tıpkı 1974’de bu topraklar uğruna şehit düşen, Boğaz Şehitliğinde yatan babamın da olduğu gibi. Bu toprakları asla terk etmeyeceğim.”

İnsanoğlu doğduğu toprakların hamuruyla yoğrulur. Ilgıt, ılgıt akan suları, özgürce soluduğu havasıyla büyür, gelişir…

Anasının sütünü ilk kez tattığı o andır, onu vatanının bir parçası yapan. Babasının kulaklarında duyduğu o gür ses, ona güvenin ne demek olduğunu öğreten ilk güçtür. Ve o güçlü sesin nasırlı ellerinin sıcaklığıdır, çocuksu anılarda saklanan…

” O, babasızlığın ne demek olduğunu bilmeden dünyaya geldiğinde yıl 1974, mevsim sonbahar, bulunduğu coğrafya Akdeniz’in ortasında bir ada parçası idi: Adı Kıbrıs olan…

Yıllar, yılı kovaladı…

Özgürce koşup oynadığı, evimin bahçesi, baba toprağım diye bellediği Kıbrıs’ta geçen onca yılı, çocukluk arkadaşı Ali ile birlikte paylaşmıştı…

Yılları uç, uca eklemişler; aynı okulların, aynı sınıflarında okumuşlar, birlikte başarmanın gururunu da tatmışlardı. Aynı anadan değillerdi ama Ali, Şehit Onbaşı Mehmet’in oğlu Hasan için kardeşten de ileri, annesinden sonra sevdiği en önemli varlıktı…

Aralarında ki kardeşlik bağları o kadar kuvvetliydi ki! Bu bağları gevşetmeye kimsenin gücü yetmezdi, yetemezdi…

Çocukluk, gençlik, üniversite derken yıllar su gibi akıp geçmiş, ikisi de evlenmişler birer de çocukları olmuştu…

Ali’nin baba tarafı Baflı annesi ise Gazimağosalı idi…

Ali’nin evlendiği kız da güneyden göç eden bir aileye mensuptu. Hasan ise; aynı kendisi gibi yıllar önce Kıbrıs’a gelip yerleşen Mersinli bir ailenin kızı ile evlenmişti.

2004 yılında Annan planına ”Evet” denmesi için K.K.T.C’nin toz duman olduğu o günlerde çok konuşulan ama yıllar öncesinde başlayan ”Türkiyeli! Kıbrıslı!” ayrımı onları başlangıçta hiç etkilememiş o güzel arkadaşlıklarını gölgeleyememişti…

Ancak son zamanlarda eşlerinin arasında çözemedikleri, sebebini bilmedikleri bir soğukluk oluşmuş, sırrını anlayamadıkları bir karartı çökmüştü sanki üstlerine! Giderek artan bu soğukluk öylesine etkilemiş olacak ki onları!

Bir gün çocukları güzel, güzel oynarken kavgaya tutuşmuşlar; Ali’nin oğlu can kardeşi Hasan’ın oğluna sanki kötü bir sözmüş gibi; ”Yerleşik” diye bağırmıştı…

O anda, her iki aile için sanki zaman durmuş, donup kalmışlar; hiçbir şey söyleyemeden vedalaşıp evlerinin yolunu tutmuşlardı…

Hasan o gün çok üzülmüştü! Canı gibi sevdiği kardeşi Ali’nin oğlu neden bu kelimeyi kullanmıştı? O çocuk bu kelimeyi bu kadar rahat söyleyebildiğine göre demek ki Ali ile eşi evlerinde bu konuyu görüşüyorlar, kendi çocuklarının etkilenebileceğini de hiç düşünmüyorlar mıydı acaba?

Bir an, yıllar öncesi canlandı gözlerinde ‘Kıbrıs’ta şehit olan babasını’ hiç tanımamıştı. Çünkü kendisi doğmadan birkaç ay önce Kıbrıs Barış Harekâtında kaybetmişlerdi onu…

Düşündü! Çocukluğunu, gençliğini geçirdiği, evlenip yuvasını kurduğu bu topraklar onun vatanı değil miydi? Kendini bildiğinden beri ‘Türkiyeli, Kıbrıslı’ ayrımına hep karşı olmuş, elinden geldiğince bu Rum tuzağından uzak durmuştu!

Ama K.K.T.C’de son dönemde özellikle de Annan planı çerçevesinde yapılan müzakereler sürecinde, bu hassas konu anlaşma metnine bile girmiş, BM ve AB’nin ortaya koyduğu çözüm parametrelerinin içine de yerleştirilmişti!

Yaşadığı toplum içinde giderek artan bu ayrımcılık, aynen kendisi gibi bu topraklara göç edip de, vatan belleyen Türkiyeliler için söylenen ”Yerleşikler!” lafı canını çok acıtıyordu.

Bu sıfatı Rum’lar özellikle seçmişler, nasıl olsa Türkiye’den gelenlerin günün birinde adadan gönderilecekleri propagandasını yıllardır yapmaya devam etmekteydiler…

Özellikle yaşadığı topraklarda çeşitli platformlarda Rumlarla iş birlikteliği içinde olanlarda bu çok hassas konunun gündemde kalması için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı!

Hasan’ın aklını kurcalayan önemli bir şey daha vardı! Bu da Güney Rum kesimine gelen on binlerce Yunan uyruklu göçmenin bu tanımlamanın içerisine neden girmediğiydi!

Güneye yerleşen göçmenler neden görmezden geliniyordu? KKTC de siyaset yapanlar bile bu konuyu yeterince neden gündeme getirmiyordu?

Çünkü onlarla ilgili böyle bir tanımlamanın yapılmasına ne güneyde yaşayan Rum’lar, ne kilise, ne de Rum siyasetçileri böylesine hassas bir konunun gündeme gelmesine asla müsaade etmiyorlar, takip ettiği kadarıyla onların durumu müzakere masasında dahi görüşülmüyordu…

Hasan’ın uzun zamandan beridir düşündüğü şey yine beynini kemirmeye başlamıştı! Eğer bir gün anlaşma olurda kendileriyle ilgili alınacak kararda: ”Yerleşiklerden” şu kadar bin aile, yaşadığı bu topraklardan gönderilecek olursa ne yapacaktı?

Oğluna ne söyleyecekti? Verebileceği bir cevabı olacak mıydı?

O gün çocuklar kavga ettiğinde, Alinin çocuğu kendi oğluna ‘yerleşik’ diye bağırdığında; oğlunun: ”yerleşik” ne demek baba? Sorusuna verecek bir cevap bulamamıştı! Öyle sanıyordu ki canı gibi sevdiği kardeşi Ali de bu kelimenin ne anlama geldiğini oğluna anlatmayı becerememişti…

Sanki korkunç bir kâbus görüyor gibiydi!

Adada varılacak bir anlaşmanın içinde 1974’de adaya yerleşenler Kıbrıs’ı terk edecek denirse; şehit babasıyla birlikte, binlerce şehidin kan ve can bedeli ödeyerek kurtarılan ata yadigârı bu topraklardan sanki suç işlemişler gibi sınır dışı mı edileceklerdi?

Bir an babasının ”Boğaz Şehitliğindeki” o aziz mezarı geldi aklına. Sanki beyninden vurulmuş gibi olduğu yere çakılıp kaldı.

Ağzından şu cümleler döküldü:

”Ben bu topraklarda doğdum. 44 yıldır burası benim vatanım. Tıpkı 1974’de bu topraklar uğruna şehit düşen, Boğaz Şehitliğinde yatan babamın da olduğu gibi. Bu toprakları asla terk etmeyeceğim…”

Değerli okur;

Size yukarıda özetlemeye çalıştığım öykü; Kıbrıs’ta tanıdığım iki aile arasında yaşanmıştır. Günümüzde de K.K.T.C yaşayanlar arasında yaşanan en hassas konuların başında gelmektedir. O nedenle her işittiğimde adeta damarlarımda kanımın çekildiğini hissettiğim şu iki sıfatı hiç hazmedemedim: ”Yerleşikler!”, ”Kıbrıslılar! ”

Rum tarafının yıllardan beri adeta bir kanaviçe gibi işleyerek yürütmüş olduğu psikolojik savaşın, 44 yıl önce ekmiş olduğu bu nifak tohumları, ne yazık ki günümüzde yürütülen müzakerelerin konu başlıklarının içerisinde de yer almaktadır!

Adada bu hassas konuda yaşanmış öylesine hazin insanlık hikâyeleri var ki!  Yukarıda özetlemeye çalıştığım yaşanmışlık bunlardan sadece bir tanesidir…

Günün birinde bu hassas konuda Rum tarafı bir de başarı elde ederse; Türkiye’den gelip de neredeyse yarım asır önce adaya yerleşenler, tekrar geldikleri yere gönderilecek olursa! İşte asıl o zaman yaşanacak acılı insan hikâyelerini varın siz düşünün…

Ben, bu yazım ile sadece ‘Adalı-Kıbrıslı-Türkiyeli’ kimliği üzerinde kurulan Rum tuzağına düşmemeleri, oynanan oyunları bozmaları için; Kıbrıs adasını vatan belleyen yurttaşlarımıza bir hatırlatma yapmak istedim…

 

 

Brunson Olayı Ekonomiye de Zarar Verecek

Pastör (rahip / papaz) Brunson’un bir ABD casusu olduğundan emin olmayanımız pek fazla değildir. Başta CB Erdoğan olmak üzere AKP kanadından herkes bu adamın “casus, terörist” olduğuna dair kanaatlerini ve delillerini defalarca beyan ettiler.

AKP taraftarı olan vatandaşlarımız gibi muhalif vatandaşlarımızın çoğu da bu iddiaların doğruluğuna inanıyordu.

“Sözde pastör, casus, terörist” Brunson, şahitlerin ifadelerini değiştirdiği duruşmada “mahkeme kararıile serbest bırakılıp, ABD’ye gönderildi.

Bağımsız yargının” verdiği kararla serbest kalan Pastör için, ABD Başkanı Trump Türk yargısına değil, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yardımları için teşekkür ederim” dedi.

Bu olay üzerine Erdoğan’ın bu konudaki eski sözlerinin yer aldığı video kayıtları sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyor.

CB Erdoğan dış politika mesajlarını muhtarlara yaptığı konuşmalarda vermeyi seviyor. 11 Ocak 2018 tarihinde 43. Muhtarlar Toplantısında ABD’ye seslenerek,”sen bizim istediğimiz teröristi vermiyorsan, bu fakir, bu görevde olduğu sürece, istediğin bu teröristi (Brunson’u) bizden alamazsın” demişti. “Müslüman bir yılan deliğinden ancak bir kere sokulur” diye ilave etmişti.

Ben de bir TV haberinden kaydedilmiş bu videoyu izlediğimde dikkatimi çekti. Bu haberin verildiği sırada ekranın sol alt köşesinde yer alan dolar kuru 3.79 TL olarak gözüküyordu.

Aradan geçen on ayda dolar kuru 6 TL‘ye demir attı. Meydan okuduğumuz ABD’nin parasına karşı liramız yüzde 58 değer kaybetti.

Dahası Türkiye borç ödemelerini yapabilmek için yeni borç arıyor ve bulamıyordu.

Ekonominiz ne kadar güçlü ise siyasi gücünüz de o kadardı.

Baskıya dayanamadık. Hukuki değil, siyasi bir yargılama yaparak bu ajanı gönderdik.

***

Brunson Olayı İlk Değil, Keşke Son Olsa.

Casus olduğu iddia edilen, Alman Die Welt’in Türkiye Temsilcisi Deniz Yücel ile benzer bile değil, aynı süreci yaşamıştık. Deniz Yücel’in, bizzat Tayyip Erdoğan tarafından “ajan terörist” olduğu açıklanmıştı.

Erdoğan’ın “hiçbir surette iade olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” dediği bu Alman vatandaşı gazeteci, Merkel’in bastırmasıyla ve yine “mahkeme kararıyla” serbest bırakılıp, aynı gün Almanya’ya uçuvermişti.

Yani yılanın bizi ilk sokuşu değildi.

Zaten “Ergenekon ve Balyoz” benzeri kumpas davaları ile ordunun komuta kademesi dizayn edilirken, hukukun siyasi amaçlar için kullanılışına şahit olmuştuk.

“Çözüm sürecinde” Habur’da PKK’lılar için kurulan mahkemenin adalet duygusunu örseleyen sözde yargılamasını da unutmadık.

“Deniz Feneri”, “Zarrab dosyası” da siyasi yargılama örneği olarak hatırlarda kaldı.

Bu örnekler yaşandıkça kimse sizin bağımsız yargınız olduğuna inanmaz.

Ekonomik krizden çıkış için yatırımcıların ülkenizde bağımsız yargı, hukuk devleti ve adalet olduğuna inanması lazım.

Sermaye ürkektir. Öngörülebilir, çalışan kurumları ve kuralları olan güvenilir ülkeleri tercih eder.

Ülkede adalet yoksa ekonomik kalkınma olmaz.

Brunson olayı, geçici olarak dolar kurunda bir gevşeme yaratsa da, adalet inancına vurulan darbe sebebiyle ekonomiye zarar verecektir.

*************************************

Trump’a Haddini Bildirdik!

ABD’nin “ya verirsin, ya da bedeline katlanırsın” tehdidinden sonra yapılan “yargılama” Dünyanın gözü önünde cereyan etti.

Bu asla hatırlamak istemeyeceğimiz, utanç kaynağı olan bir tarihi olay.

İktidarın küçük ortağı Bahçeli bile “Papaz Brunson’un tahliye kararı milli vicdanı rahatsız ve huzursuz etmiştir” demek mecburiyetinde kaldı.

Ama yandaş medyanın yorumları ve Saray’ın resmi açıklaması Türk vatandaşlarının zekâsıyla alay edecek tarzda devam ediyor.

Saray adına açıklama yapan iletişim ve propagandadan sorumlu kişi bakın ne diyor:

“Bugün Andrew Brunson hakkında verilen mahkeme kararı Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu, Türkiye’de yargının tarafsız ve bağımsız olduğunu ortaya koymuştur. Türk mahkemeleri gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti de hiçbir organ, makam, merci ya da kişiden talimat almaz, kendi kuralları ve iradesiyle karar alır.”

***

Nedense yine aklıma George Orwell’in 1984 adlı romanı geldi.

Bu romanda bahsi geçen ülkeyi yöneten sistem ilginç sloganlar geliştirmiştir: “SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR.”

“Karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenir.”

“Kitaptaki düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için, insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru bellemesi gerekir.”

İktidarın iletişim uzmanlarının ve yandaş medyanın bizi götürmeye çalıştığı menzil galiba burası.

 

 

Nazım Hikmet (3)

O, Marks’ın eserlerinde, Lenin’in sözlerinde insanlık adına söylenmiş sözler buldu. Bu sözlerden Anadolu’nun da nasiplenmesini istedi. Rusya’da yapılanların Türkiye’de de yapılmasını arzu etti. Çünkü uzaktan Rusya’daki yapılanlar ve daha da yapılacak olanlar kulağa hoş geliyordu. Hani derler ya, davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir diye.

Gerçi sonradan anlayacaktı. Rusya’da yapılan kepazelikleri. İnsan için insan kıyımlarını, insan için insan sürgünlerini. İnsan için insana yapmadıklarını bırakmadıklarını. Anlayacaktı ve çok pişman olacaktı. Fakat heyhat artık atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacaktı.

Son pişmanlık artık fayda vermeyecekti. Olan olmuştu bir kere. Dönüşü olmayan bir yoldaydı. Rusya’da Stalin putlaştırılmış, sosyalizm adına milyonlarca insan öldürülmüştü. Nitekim son yıllara kadar öldürülen insanların yüz yirmi milyonu bulduğunu bile yazmışlardır. Kaldı ki ha bir insan, ha bin insan. Hiç farkı yok. Bir insan dahi haksızlığa kurban gitse doğru değildir. Doğru görülemez. Doğru kabul edilemez.

Çünkü ayetle sabittir ki, bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmekten farksızdır.

İşte bizim Nâzım Hikmet de sonradan bu noktaya gelmiş. Ne çare ki dönülmez yolun ufkuna ulaşmıştı artık. Nitekim yıllarca evvel Milliyet gazetesinde -yanılmıyorsam- Mehmet Fuat’ın N. Hikmet hakkında bir dizi yazısı çıkmıştı. M. Fuat, N. Hikmet’in zannediyorum yanılgılarını, pişmanlıklarını birer birer dile getirmişti.

Ne çare ki, N. Hikmet dönülmez ufkun arkasında kalmıştı bir kere. Nitekim daha fazla yaşasaydı. Belki değil muhakkak ki, ölümü de Rusların eliyle olacaktı. Fakat bu zamana kadar ömrü yetmedi. Gerçekten bunun böyle olduğunu Televizyon için hazırlanan N. Hikmet dizisinde yanılmıyorsam Sertellerden biri, birinci elden ifade etti. Hatta bu öldürme işinin kendisine verildiği şahıs televizyonda konuşturuldu.

Ve o Nâzım ki,  aslında hep vatan hasretiyle yanıp tutuşmuş. Özellikle İstanbul hasreti, içinde bir kor gibi onun benliğini hep yakıp durmuştur. Nitekim mezarının Anadolu’da olmasını istemesi de bunun bir delili. N. Hikmet soyut düşünmüş, soyut hayal kurmuş. İnsanı soyut olarak kurtarmıştır.

Fakat hayatın gerçek yüzünün; hayallerini yerine getiremeyecek kadar acı olduğunu, acılar içinde kıvranarak anlamış. Büyük Rus yazarı Maksim Gorki’nin durumuna düşmeye fırsat kalmadan ecel yetişmiş, hayatına son vermiştir.

Biliyorsunuz belki, Maksim Gorki de, Rus devrimine canı gönülden inanmış. Kalemini hep bu uğurda kullanmıştı. Ne zaman ki hayatını verdiği bu dava kof çıkmış. Anlamıştır ki, kendisi artık bir dönüm noktasındadır. Gayrı devrim hakkında övücü yazılar yazamayacak. Artık Rus devrimini destekleyemeyecektir.

Anlamıştır ki, yıllarca kendisi boş bir davanın borazanlığını yapmış. Evet Maksim Gorki komünizmin, sosyalizmin insanlık için çıkar bir yol olmadığını anlamaya anlamıştır ama, artık çok geç kalmıştır. Çünkü onun bu hayal kırıklığının, Rus hükümeti de farkına varmış. Derhal işini bitirmiş, gizlice öldürtmüş. Sonra da kendiliğinden ölmüş gibi muazzam bir cenaze töreni tertip ettirmişler. Büyük yazarın ölüsünü bile devrime hizmet ettirmekten geri kalmamışlardır.

Hiç kuşkusuz ömrü vefa etseydi, N. Hikmet’in de başına gelecek olan; bundan farklı bir şey olmayacaktı aziz dostlar.

 

 

‘Aile Bağı, En Yüce Duyguların Membaıdır.’ İyilik Meleği, Zarif Hanımefendi Belma Aksun, Ve… Erken Kaybettiğimiz Büyük Dehâ Ziya Nur Aksun…

Oğuz Çetinoğlu: Ağabeyiniz ve siz, nasıl bir aile ortamında, nasıl bir çevrede yetiştiniz?

Belma Aksun: Kalabalık bir aileydik. Annem, babam, haminnem (babaannem), halam, halamın ve babamın dadısı diyebileceğim babam doğmadan, halam daha beşikteyken ailemize katılan Ayşe ablam ve oğlu Recep ağabeyle sekiz kişiydik.

Mütevazı bir memur ailesiydi bizimki. Ama birbirlerine sevgi, saygı bağıyla bağlı, geçimli, çok huzurlu, mutlu bir aileydi… Ağabeyimle ben evin en küçükleri, çocukları olmanın saltanatını sürdük. Çok sevildik, nazlandık, şımartıldık ama hiçbir zaman, o her istediği yapılan, yapılmayınca ter ter tepinip, salya sümük ağlayan “Çingene nazlıları” olmadık. Söz gelimi sokakta, çarşıda pazarda her gördüğünden isteyen, alınmayınca huysuzluk eden bir çocuk olmadık. Sokakta bir şey istenmeyeceğini bilirdik, istemezdik de.

Biz hiç dayak yemedik, uluorta azarlanmadık, başkalarının yanında hatalarımız yüzümüze vurulup mahcup edilmedik. Kendimizi savunma amacıyla kolumuzu hiç yüzümüze siper etmek mecburiyetinde kalmadık. Yüzümüze hiç şamar yemedik. Kirli pabuçlarla yeni silinmiş yerlere bastığımız vb. için annemin popomuza pat pat bir iki vurduğu olmuştur ama babamdan tek fiske yemedik. Yanlış bir şey yaptığımızda, özellikle annem öyle bir bakar hizaya getirirdi ki…

Bir de müzevirlik bilmez, kimsenin dediğini kimseye yetiştirmezdik. Kalabalık ama huzur dolu bir evimiz vardı. Bizim evde hiç kavga, gürültü olmaz, hatta yüksek sesle bile konuşulmazdı. Kavga gürültü, küfür kıyamet, tabak çanağın havalarda uçuştuğu, günlerce birbirine küsüp laf sokuşturduğu aile bireyleriyle gergin, elektrikli bir aile ortamını hiç yaşamadık.

Elbette zaman zaman alınganlıklar, burukluklar olurdu ama hep kırıp dökmeden atlatmanın bir yolunu bulurduk. Biri sinirli, öfkeliyse ötekiler sakin, anlayışlı olur, üstüne üstüne gitmez, teskin etmeye çalışırlardı.

Çetinoğlu: Ağabeyinizin Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonraki hayatını, felç olduğu tarihe kadar, kendi hayatınızla birlikte özetler misiniz?

Aksunr: Ağabeyim Fakülteden mezun olduktan sonra yedek subaylık eğitimini Polatlı Topçu Okulunda, kıta hizmetini ise Hadımköy’de askerî hâkim olarak yaptı. O tarihte İstanbul’a yerleşmiştik.

Ben Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girmek istiyordum. Halamın ressam olan eşinden ders alarak resim bilgimi geliştirip giriş sınavlarına hazırlanıyordum. Bankacı bir yakınımızın emr-i vakisiyle Banko di Roma’ya girdim. Bankada çalışmak aklımın ucundan bile geçmiyordu doğrusu. İtiraz edememiştim. Bir iki ay çalışır, okullar açılınca ayrılırım, diye düşünüyordum. Çocukluk işte…

Makyajsız yüzüme, atkuyruğu saçıma, kısa çoraplı ayağıma bakan bankanın Türkiye Şubeleri Genel Müdürü, benim öğretmen olduğuma inanmamış ve bana çok aptalca gelen şu soruyu sormuştu:

Yani şimdi siz isteseniz öğretmenlik yapabilir misiniz?

Eveet, demiştim.

Ne biçim bir soruydu bu böyle?! Konya’nın bir köyüne, Karaman’ın (o tarihte Konya’nın ilçesiydi) Gaferiyat1 köyüne tayinim bile yapılmıştı da istifa etmiştim. Müdür inanamamış:

Hayret! Bu kadar genç!…, demişti.

Aslında ilkokula ahbap kontenjanında beş yaşında kayıtsız öğrenci olarak başladığım için sınıf arkadaşlarımdan üç yaş küçüktüm. Bir de çocuk kalmakta ısrar eden tutumumla, olduğumdan da küçük görünüyordum anlaşılan. On sekiz yaşını doldurmadığım için başta vergi mergi de kesilmedi benden.

O tarihte bankada siyah önlük giyiliyordu. Bana da bir önlük verdiler. Önlüğüm, boyasız yüzüm, topuksuz ayakkabılarım, merdivenleri koşarak pat pat inip çıkan halimle öğrenciden pek de farkım yoktu zaten. Bankanın, bir melon şapkaları eksik olan, durmuş oturmuş, klasik bankacı tipleri “Ya sabır!” çekip başlarını iki yana sallayarak:

Bankayı okula çevirdiler, diyorlardı.

Ama pek ciddi, çalışkandım. Genel müdür bizim akrabaya:

Sen bana memur değil bir hazine getirmişsin, demiş…

Bir iki ay sonra çıkarım dediğim bankada yedi yıl çalıştım. Bu arada ağabeyim askerliğini bitirdi, Fakülteler Matbaası’nın beş ortağından biri olarak matbaacılık hayatına başladı ve 1976 yılının 1 Nisan’ında felç olana kadar devam etti.

Genelde Matbaa’ya öğleden sonra gider, gece geç saatlerde son vapurla gelirdi eve. Sabah namazına kadar ışığı yanar, okuyup yazardı. Bu yüzden sabahları gazeteye gitmek üzere 9.30 civarında evden çıkıp akşam 6.30-7.00 sularında eve dönen ben, o tarihlerde Cumartesi’leri de çalışıldığından, Pazar dışında pek göremezdim ağabeyimin yüzünü. Biz onu matbaaya gidiyor, geceleri de Osmanlı Tarihi yazıyor sanıyorduk. Ancak hastalandıktan sonra onun Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetlerinden ve “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” ve de kapsamlı notlar ilavesiyle bir misli genişleterek yayınladığı “Filibeli Ahmed Hamdi”nin “İSLAM TARİHİ”nden haberdar olduk. Zaten kitaplarına adını yazmamış, İslam Tarihi’ne Z.N. inisiyalini koymakla yetinmişti.

Tabii Osmanlı’nın Kuruluş Şenlikleri olarak kutlanan Söğüt Şenliklerinin geniş kesimlerce benimsenmesine önayak olduğunu da o vesileyle öğrendik. Sır küpü, tevazu âbidesi ağabeyim, evde tek kelimeyle söz etmemişti bunlardan.

Ben 1969 yılında Tercüman’da çalışmaya, aynı yılın 1 Mayıs’ından itibaren de günlük “A’dan Z’ye Kadın ve Ev” köşesini hazırlamaya başladım ve 1990’da ayrılana kadar da devam ettirdim. Bu köşede yerli ve yabancı kaynaklardan faydalanarak, kadını ve aileyi ilgilendiren konularda ( sağlık, çocuk bakımı, ev ekonomisi, kadın hakları, yemek, dekorasyon, görgü, pratik bilgiler vb., Pazar günleri mini hikâyeler) yazdım. Bildiğim kadarıyla, basında düzenli olarak her gün yayınlanan ilk kadın köşesiydi. Ayrıca dış politika, aktüalite vb. çeşitli konularda çeviriler, röportajlar vb. yaptım.

Çetinoğlu: Ağabeyinizin felç olmasının sebebi biliniyor mu? Aile nasıl karşıladı ve neler yaşandı?

Aksun: Felç olmasının sebebi, aşırı strese bağlı beyin kanamasıydı. Stresin sebebi? Ben de bilmiyorum.

Tıpkı doğum tarihim gibi ağabeyimin felç olduğu 1 Nisan 1976 da hiç unutamadığım bir tarihtir. Tercüman Gazetesi, Cağaloğlu’ndan Topkapı’daki yeni binasına bir iki gün önce taşınmıştı. Telefonların hepsi doğru düzgün bağlanmamıştı henüz. Sadece birkaç hat vardı. Öğleden sonra biri geldi ve:

Evden Cağaloğlu’nu aramışlar. Ağabeyin hastalanmış, dedi.

Pek telaşlanmadım. Bu dolaylı haberde bir yanlışlık olduğunu düşündüm. Ağabeyim sapasağlamdı. İhtimal babamdı hastalanan. Alerjisi vardı. Bir gün önce doktora götürmüştüm. Arabaya atladım son sürat eve geldim.

Annem babam perişandılar. Ağabeyimi salondaki kanepeye yatırmışlardı. Gözleri açık, öylece sessiz, soluksuz yatıyordu. Normalde öğleden sonra giderdi matbaaya. Kalkmayınca odasına gitmişler ve onu yerde karyolasının altından çektiği kitap dolu bavulun başında bulmuşlar. Sürükleyerek salona getirip yatırmışlar.

O da bize sağlam ayağıyla destek oldu. Yoksa dünyada getiremezdik, dedi annem.

Getirdiğimiz doktor:

Felç, dedi, hastaneye yatırmak gerek.

Bu kadar genç yaşta felç olur mu, dedim isyanla.

24 yaşında hastam var, dedi doktor. Hiç konuşamayabilir

Dehşet içindeydim. Hareket edemiyor, konuşamıyordu… Ve belki de hiç konuşamayacaktı! Demir bir yumruk yemiş gibiydim; soluğum kesilmiş, aklım, fikrim durmuştu… Hiçbir şey düşünemiyordum. Kalp hastası annem ve yaşlı babam… Öyle çaresizdim ki…

Gecikince matbaadan aramışlar, hasta olduğunu söylemiş babam. Arkadaşları ambulans ve iki doktorla geldiler. Göz dibi muayenesi filan yaptılar. Hayatımda ilk kez gördüğüm bu yabancılar ağabeyimi ambulansa aldılar ve:

Sizin gelmenize gerek yok. Biz size bilgi vereceğiz, deyip gittiler.

Geç akşam vakti, bahçeden çıkan ambulansın ardından annem, babam ve ben öylece elimiz böğrümüzde bakakaldık. Bir iki saat sonra telefon edip hastaneye yatırıldığını, gerekli müdahalenin yapılmakta olduğunu bildirdiler.

Böylece hastane günleri başladı. Sabahları gazeteye giderken önce ağabeyime uğruyor, temiz çamaşır vb. götürüyor, alınacak ilaçları, serumları vb. alıyor, hastaneden eve telefon edip tekmil veriyordum. Akşam tekrar uğruyordum. Komada değildi. Torpör hali dedikleri bir halde, sondalar, serumlar içindeydi. Bilinci açıktı, geleni gideni tanıyor, fark ediyor, tepki veriyordu.

Felç konusunda aile olarak deneyimimiz vardı. Haminnem yedi yıl felçli olarak, konuşamadan, sağ kolunu, bacağını kullanamadan yatağa bağlı olarak yaşamıştı. Rahmetli halamın felç olmaktan ödü kopar, her yıl hacamat yaptırıp kan aldırırdı. Bir yıl önce vefat ettiği için, çok sevdiği Ziya Nur’un felç olduğunu görmedi Allah’tan.

Elbette hepimiz için müthiş bir travma oldu bu. Özellikle annem için… Yedi yıl boyunca haminneme öylesine sevgiyle, ilgiyle bakmıştı ki, evladının aynı şeyi yaşamak mecburiyetinde oluşu kendi deyimiyle “belini bükmüştü” onun. Birbirimize tutunarak, kâh isyan, kâh tevekkül ederek, el birliğiyle üstesinden gelmeye çalıştık.

Yaklaşık iki buçuk aylık bir tedaviden sonra ağabeyim ayağa kalktı, önce bastonla, sonra bastonsuz da sağ ayağını hafif oraklayarak, sağ elini hiç kullanamadan ve konuşamadan ama zihni melekeleri yerinde olarak devam etti hayatına. Çok uzun bir süre, yıllarca kabullenemedi durumunu ve hep bir gün iyileşeceğini, tarihini tamamlayabileceğini umut etti.

Okuyup yazamamaya katlanamıyordu. Sonunda annemle ikimiz onu yeniden resim yapmaya ikna ettik. “Yapamam. Sağ elimi kullanamıyorum” diyordu hal diliyle. Rahmetli annem:

Sen fırçayı serçe parmağına takar yaparsın, dedi.

Zor şer başladı resim yapmaya. Başta ürkek, tedirgindi. Başaramamaktan korkuyordu. Sonra açıldı, rahatladı. Ve resim yapmak onun için, hârika bir uğraş, bir kurtuluş, bir tür terapi oldu. Hastaneye yattığı son günlerine dek yıllarca yüzlerce resim yaptı.

Her gün düzenli, programlı bir şekilde resim yapıyordu. İlk resminde soğuk renkler, griler, kahverengiler, Prusya mavileri vb. kullanmıştı. Giderek aydınlandı paleti. Çeşitli tonlarda sarılar, vermillion kırmızıları ağır basmaya başladı. 1990’da Birlik Vakfı’nda açtığı, açılışını dönemin Kültür Bakanı’nın yaptığı resim sergisini gezen bir ziyaretçi hanımın tepiti ilginçti:

Müslüman bir Van Gogh’un resimleri bunlar!

Çetinoğlu: Ağabeyiniz, hukuk tahsili yapmış olmasına rağmen, rahmetli Mehmet Niyazi Özdemir’in de belirttiği gibi derin bir târih şuuruna sâhipti. Günümüz târihçilerinden pek çoğunun farkına varamadığı tespitleri, yazmaya / seslendirmeye cesâret edemeyecekleri yorumları var. O’na bu hasletleri kazandıran kaynak hakkında neler söylemek istersiniz?

Aksun: Biliyorsunuz, Ahmed Cevdet Paşa da hukukçuydu ama on iki ciltlik Tarih-i Cevdet’i yazmıştır. Tarih yazıcılığına, tarih felsefesi ve metodu açısından yeni bakış açısı kazandırdığı değerlendirilir. Yazdığı yazılar, yaptığı TV programları ile yıllarca ağabeyimi, tarihini tanıtan, dostlarının “Ziya Nur’un hayrül halefi” diye andıkları rahmetli Mehmet Niyazi Bey, ağabeyimin tarihi için “Cevdet Paşa’nın tarihinin devamı” derdi. Hangi kaynaklardan esinlendiğini bilemem. Öyle çok ve öyle geniş bir yelpazede okumalar yapmıştır ki…

Aslında Osmanlı Sultanları’ndan bizim evde hep söz edilirdi. Öyle ki, 3-4 yaşlarında saçım gür olsun diye babamla berbere saç traşına giderdim. Ve de tulum giydiğim günlerde adımı soranlara “Yavuz” derdim. Yavuz Sultan Selim’e hayranlığım ta o günlerdendir benim. Diyeceğim, Osmanlı bizim evde her daim gündemdeydi. Ağabeyim de ilkokulda müfredat gereği padişahların kötülüklerinden söz eden hocasına:

-Padişahların hepsi mi kötüydü? Fatih, Yavuz, Kanuni de mi?, diye sorduğuna bakılırsa tarihçi olacağı galiba o zamandan belliymiş. Hocası Seza Hanım anneme:

-Bunca yıllık hocayım. Hiçbir talebem bugüne kadar bu soruyu sormadı bana, demiş.

Şu anekdot da belki bu konuda bir fikir verebilir:

Ziya Nur ilkokuldayken, sökülen ayakkabısını tamir ettirmek için gittiği yaşlı tamircide oturmuş beklerken, onun yaşlı dostuyla yapmakta olduğu sohbete kulak misafiri olmuş. Yaşlı adamın büyük bir saygı ve ihtiramla:

-Sultan Hamid Efendimiz zamanında bu işler böyle olmazdı.., filan diye okulda “Kızıl Sultan” diye okutulan Padişahtan övgüyle söz ettiğini duyunca:

“‘Padişahtan, Sultandan kurtuldu güzel vatan’ diye marşlar söylüyoruz. Ama bu ihtiyarlar “Efendimiz..” diye saygıyla söz ediyorlar ondan. Bu ne iştir?” diye zihninde soru işaretleri belirmiş.

(DEVAM EDECEK)

 

BELMA AKSUN:

1938 yılında Konya’da doğdu. Konya Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi.

Gazeteciliğe Tercüman Gazetesi’nde başladı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk defa kesintisiz olarak her gün yayınlanan kadın köşesi olan ‘A’dan Z’ye Kadın ve Ev‘i hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı: ‘Dünya Kadınları‘, ‘Kadınlarımız‘. Sovyetlerin çökmekte olduğunu dünyaya ilk refa haber veren Helene Carrerre d’Encausse’un ‘Çatırdayan İmparatorluk‘ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman Gazetesinde tefrika edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak Komşumuz Suriye’ ve ‘Selam Para Kelam Para, Merhaba Amerika‘ röportajlarını kaleme aldı. ‘Kadın Ansiklopedisi’, ‘Tercüman Görgü Ansiklopedisi’, ‘Tercüman- Altıntabak Büyük Yemek Ansiklopedisi’nin genel koordinatörlüğünü yaptı.

Devamlı basın kartı sâhibi bir gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen yazarın telif ve tercüme eserleri bulunmaktadır.

Telif eserleri:

-Yaşama Sanatı Görgü, Tur Yayınları 1980, Ötüken Yayınları 2018

-Sağlıklı Beslenme ve Diyet Sağlığınız Çatalınızın Ucunda, Damla Yayınları, 2002, 3 Baskı.

-Keşke (Hikâyeler), Ötüken Neşriyat, 2009.

-Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun, Ötüken Neşriyat, 2013, 2 Baskı.

-Yaşlılığa Methiye, Ötüken Neşriyat, 2014.

-Sadece Yaprak Döktük, Ötüken Neşriyat, 2017.

Tercümeleri:

-Lejyon, William Peter Blatty, İnkılap Yayınevi, 1984.

-Samson’un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, Beyan Yayınları, 1992.

-Tunuslu Hayrettin Paşa’nın Hatıraları, Muhammed Salah Mzali, Jean Pignon, Nehir Yayınları, 1997.

– …Ve Sonra Hiç Kalmadı, Erik Frank Russel, Metis, 1995.

-Mevki Uygarlığı, Robert Sheckley, Metis, 1995, 2016

-Robinson Crusoe, Daniel Defoe, Ötüken Neşriyat, 2014,2018

-Akdeniz, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2015.

-Robinson Crusoe’un Yeni Maceraları, Daniel Defoe, Ötüken Neşriyat, 2016.

-Nerrantsula, Panait Istrati, Ötüken Neşriyat, 2017.

-Oscar Wild’den Darian Grey’in Portresi, Ötüken Neşriyat, 2018

 

 

Gebze Sığırlık Yörüklerine nasıl bir mandıra-oba köyü kuralım?

Gebze ilçemizin Denizli Göleti’nin hemen kuzeyinde, dağda konar- göçer hayatını sürdüren yörüklerimizin yaşadığı bilgisi ilgililerle ve kamuoyu ile paylaşıldığında herkes şaşırmıştı. Bu hemşehrilerimiz hala bölgelerinde ataları gibi hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Osmanlının kuruluş dönemlerinde, Sultan Orhan zamanında bölgeye yerleştirilen ve özellikle ordunun hayvansal gıdalarını teminine yönelik burada yaşayan bu aileler, yetmişli yıllarda bile 80-100 hane iken giderek azalarak 22 hane kalmışlar.2014 yılında orman işletmeleri ile olan sorunlarını çözmek için Kent Konseyi olarak devreye girmiş, o günün Valisi Sn. Ercan Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun ilgileri sayesinde bu insanlarımıza hayatlarını yine hayvancılıkla fakat daha iyi şartlarda,burada kurulacak, doğal doku ile uyumlu bir mandırada sürdürmeleri için hane başı 3 dönüm arsa tahsisi sağlanıp tapuları verilmişti.

Sığırlık’ta yapılacak bu yerleşim yerinin hem insanlarımızın ihtiyacını karşılaması hem de doğal dokuya uyumlu ve Yörük kültürünü de günümüze taşıyan özellikte olması herkesin temel arzusudur. Bu bir kooperatif çatısı altında gerçekleştirebileceği için, dernek başkanı Cemil Karateke bu yönde çalışmaktadır. Mandıra ile birlikte kültür ve turizm amaçlı bir alanında bu bölgeye kazandırılabileceği düşüncesi, o günlerde Başbakan yardımcımız olan Sn. Fikri Işık bey ile paylaşılmış, bu konunun şehrimiz için bir zenginlik olacağı kanaati ile kendilerinin de desteği alınmıştır. Gebze Sığırlık Yörük Obası adı verilen bu düşünceyi gerçekleştirebilmek için örnek alınabilecek yerler araştırılmış ve Manisa’daki Obasya adı verilen yeri görmenin faydalı olacağı kararlaştırılmıştır.

Obasya, Manisa Yunt dağları eteklerinde yaşayan Yörük/Türkmenlerinin değerlerini günümüze taşımak amaçlı kurulmuş örnek alınabilecek bir yer. Avrupa Birliği projesi ve yerel kalkınma ajansından destek alarak hayata geçirilmiş bir çalışma. Bu bilgiyi Sn. İbrahim Karaosmanoğlu ve Doğu Marmara Kalkınma ajansı Genel Sekreteri Sn.Mustafa Çöpoğlu ile paylaşıp desteklerini talep etmiştik. Sağ olsunlar gereken ilgi ile büyükşehirden ilgili bir uzman(Fatih Durmuş), Sn. Çöpoğlu bizzat kendisi ve iki uzmanı(Kerim Ekren, Nazlı Kerçek), Kent Konseyi genel sekreterimiz Sn. Gültekin Görüm’ün iştiraki ile İsmail Kahraman, Mehmet Özer, Cemil Karateke ve yönetiminden Ahmet Altıntaş ile 11.10 2010 tarihinde görüp incelemek ve fikir almak üzere oraya gittik.

Manisa Yunt dağı eteklerinde yapılmış olan bu tesis, bölgenin taş evleri örnek alınarak yapılmış taş evler ve özel yapılmış turizme uygun çadır evler şeklinde uygulanmıştı. Çadır modelli toplantı salonunda bu projede önderlik yapan Sn. Altan Türe bey heyetimize bir sunum ile bilgiler verdi. Bizim sorularımıza cevap ile önemli tavsiyelerde bulunurken bu çalışmamız sebebi ile bizleri takdir ve tebrik de etmiştir. Değerlendirmemiz de, yaptığımız çalışmanın önemini ve yapılabilirliğine inancımız daha da artmış olarak dönüşe geçtik.

Balıkesirli Yörüklerin misafirperverliği: Gidişte sabah kahvaltısı için Mehmet Özer beyin organizasyonu ile Balıkesir Yörükleri Federasyon başkanı Sinan beyin mekânına uğradık. Tarihi objelerle ve resimlerle donatılmış güzel ve temiz bir yerde kahvaltımızı yaparken çalışmamız hakkında bilgi verdik. Gayretimizi takdirle karşılarken bir iş adamı olarak kendisinin de benzeri bir çalışma yaptığını öğrenmek bizi de mutlu etti. Dönüşte de yine Balıkesir’e uğrayıp, bizim Yörüklerin bir dostu, bu alanda çalışmalara destek veren, Belediye Başkan Danışmanı olan Sn. Nail Akkeçi bey tarafından ağırlandık. Yörük kültüründe misafire ne yiyip içeceği sorulmadan gerekli hizmet ve ikramın yapılacağı âdetinden bahisle bizi meşhur bir et lokantasında ağırladı. Tok olmamıza rağmen oranın meşhur et yemekleri, höşmerimi ve peşinden gelen çay ikramı her birimizin yorgunluğunu gidermesi yanında bu sıcak ilgi moralimizi de artırmıştı.

Kent Konseyi olarak bir mağduriyet ve sorunu çözmek amaçlı müdahil olduğumuz bir olayın bugün bir Yörük mandırası kurulması aşamasına gelmesi ve beraberinde Yörük kültürünün muhafazası, yaşatılması, geliştirilmesi amaçlı bir kültür ve turizm çalışmasına da öncü olması mutluluk kaynağımızdır. Konuya sahip çıkan ve destek veren tüm ilgili şahıslara, bu çalışma tamamlandığında, burada yaşayanlar ile burayı gezip görmek üzere geleler hayır ve şükranla anacaklardır.

 

 

Nâzım Hikmet (1)

Nâzım Hikmet hakkında kendimizi yoklasak. Ne biliyoruz onun hakkında diye. Hemen cevabını veririz: “Nâzım Hikmet mi? Bırakın şu vatan hainini canım!” deriz. Çünkü okuduğumuz birçok yayınlarda, Nâzım Hikmet böyle bir hükümle anılıyor. Nâzım Hikmet’e veryansın ediliyor.

Elbette yazılanlar lâf olsun diye yazılmış şeyler değil. Bir yaşayışın, bir faaliyetin, bir düşüncenin hükme bağlanışıdır. Bu biliş, bu onayı tasdik; bize yeterli gelmiştir. Artık ne Nâzım Hikmet’i ağzımıza alıyor, ne ondan söz ediyor, ne de onu anmaya değer buluyoruz. Çünkü o bir vatan hainidir.

Oysa Nâzım Hikmet’in hiçbir şeyini hiç ama hiç okumamışızdır. Aslında onun hakkında yargısız infazda bulunmuşuzdur bir bakıma aziz dostlar! Yıllarca peşin hükme bağladığımız Nâzım Hikmet’in bazı eserlerini okuyunca işin çehresi değişmeye başlar. Eserlerine bir göz atınca ister istemez onun hakkında, acı bir hükme vardığımız anlaşılır.

Nâzım Hikmet varlıklı ve oldukça kalburüstü, nitelikli bir ailenin çocuğudur. Kısaca paşazade durumundadır. Dedelerinden biri Mevlevîdir. İyi bir ortamda büyümüştür. İyi kişiler arasında yetişmiştir. İyi bir tahsil görmüştür. İstanbul gibi -hele o zamanlar- dünyanın cennet gibi bir tabiat köşesinde ruhen ve hissen açılıp serpilmiştir.

Nitekim bu hususları belirten şiirleri vardır. Çünkü çocuk denecek yaşta şiir yazmaya başlamıştı. Zaten bu onda bir Allah vergisiydi. Zira sizlerin de bildiği üzere şair olunmaz, ancak şair doğulur aziz dostlar! Hatta bir ara Yahya Kemal gibi büyük ve usta bir şairin özel derslerinden güzel bir şekilde yararlanmıştır.

Uzatmayayım, çünkü onun hayatına bütün detaylarıyla yer vermek bu yazının konusu değil. N. Hikmet gün gelir Anadolu’ya gider. Ankara’ya gelir. İşte bu sırada Anadolu’nun perişan hâlini görür. Virane durumuna vakıf olur. Anadolu’nun toprağı bakımsız. Anadolu’nun insanı perişandır. Yokluk cirit atmakta, fakirlik kol gezmekte. Düşman yurdun her köşesine sızmış vaziyettedir.

Şair ruhlu N. Hikmet bu manzara karşısında, sanki şoka uğrar. İstanbul gibi korunaklı bir kozadan çıkmıştır. Memleket gerçekleriyle karşılaşmış. Gerçeğin yüzü ise soğuk. Hakikatler acı. Âdeta ruhen yıkılır.

Gerçi N. Hikmet’in vatanseverliği ve inancı vardır. Vardır ama bu inançlara rağmen ülke ve ülke insanı yoksul, bitkin ve tükenmiştir. Savaştan savaşa sürüklenişler bitirmiştir Anadolu insanını. Ona göre yeni bir ruh, yeni bir nefes, yeni bir fikir lâzımdır. Vatanı ve insanımızı yeniden hayata kazandırmak gerekir. Yeniden yaşama sevincini duyurmak şarttır.

Bu duyuşla harekete geçmek ister. Aslında bu ruh, bu potansiyel, bu enerji N. Hikmet’in bildiklerinde, inançlarında vardı, yok değil. Ama acıdır ki, bu var oluş özde değil kabuktaydı. O zamanlar dinin özü gitmiş, kabuğu kalmıştı. O günkü aydınımız, bir ikilem arasında kıvranıp duruyordu.

Ne İslâm’a candan tam olarak sarılabiliyor. Ne de İslâmı büsbütün bir kenara itebiliyordu.  Candan sarılamıyordu. Çünkü İslâm’ın özünü, ruhunu kalbine koyamamıştı. Daha doğrusu koymamışlardı. Koyamamışlardı maalesef. O günkü eğitim sistemi ve hocalar. İslâm âdeta içi boş elbise gibiydi. İslâmı bir kenara da itemiyorlardı. O günkü N. Hikmet ve onun gibiler.

Çünkü arkalarında öyle muhteşem ve görkemli bir mâzi bulunuyordu ki, ona kayıtsız kalmak imkânsızdı. Ona aldırış etmemek olmazdı. Ona sırt çevirmek kadirşinaslığa yakışmazdı. Fakat güne ruhunu akıtamıyan, güne hayat veremeyen özünden soyutlanmış, mânasından uzaklaştırılmış bu kabuktan ibaret kalmış İslâmiyet onlara yetmiyordu. Onları harekete geçiremiyordu.

Zaten Osmanlı aydınlarının Batı’ya veya Kuzey’e yönelmelerine de bu boşluk sebep olmamış mıydı? Neyse bu ayrı bir konu. Tabii bu, İslâm’ın kusuru değildi. Âlim ve bilginlerimizin bize bunları aktarmadaki eksikliklerinden kaynaklanıyordu.

Doğrudan doğruya İslâm’dan ilham alınamıyor. Asrın idrak ve anlayışına sunulamıyordu, gerçek İslâmiyet. İslâm’dan bağını kopartmamakla beraber, vatanın perişan hâli düşünen kafaları yeni arayışlara yöneltiyordu. Bu arayışlar içinde kıvrananlardan biri de hiç kuşkusuz N. Hikmet idi.

 

 

Umudu Öldürmeyin

Bilinen kıssadır: Kral, dondurucu bir kış mevsiminde gecenin soğuğunda nöbet tutan muhafıza  “Üşümüyor musun?” diye sorar. Muhafız “Ben alışığım Kralım” cevabını verir. Kral, “Olsun sana sıcak elbise getirmelerini emredeceğim” der ve gider. Ancak bir süre sonra içeri girdiğinde emri vermeyi unutur. Ertesi gün duvarın yanında muhafızın soğuktan donmuş cesedini görürler; duvara da bir şeyler karalanmıştır ve şu yazmaktadır: “Kralım soğuğa alışkındım; fakat senin sıcak elbise vaadin beni öldürdü.”

Vaat, ümit doğurur. Vaat gerçekleşmezse ümit kırılır. Ümidi kırılan kişinin artık hayat bağı da kopmuştur.

İnsanlar niçin yapamayacakları şeyleri söylerler ya da söyledikleri şeyleri yapmazlar? Sözün bir değeri, vaat etmenin bir sorumluluğu vardır. “Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.” demiş atalarımız.

“Söz, senettir.” eskilerin anlayışına göre. Senede bile itibar etmeyen şimdikiler için verilen sözlerin, yapılan vaatlerin pek bağlayıcılığı kalmamış görünüyor.

Vaadinde durmamak, bir bakıma yalan söylemektir. Yalan söyleyen insan da yaşayan cesettir.

“Sana güvenebilir miyim?” sorusu ya da “Bana güvenebilirsin.” cümlesi, beni çok rahatsız eder. Hele birinin, ikide bir yemin etmesi bana çok itici gelir. İnsan denen varlık, zaten kendisine güvenilen varlıktır. İnsan; değerini, doğruluktan, dürüstlükten, hakkaniyetten alır. Yalan, insan kelimesiyle hiçbir şekilde uyumlu değildir.

Yapılan vaatlerin yerine getirilmemesi, vaadi yapanı itibarsızlaştırıp canlı ceset haline getirdiği gibi karşı tarafta da ölümcül sonuçlar doğurabilir. Herkesi kendisi gibi zanneden dürüst insanlara karşı verilen sözlerin, yapılan vaatlerin gerçekleştirilmemesi, o insanların düşünce dünyasında, hayat algısında yıkıma, psikolojisinde bozulmaya, belki de biyolojik yapısında çürümeye veya ölüme yol açacaktır. Fıkradaki nöbet tutan asker, kendi şartlarında psikolojik ve biyolojik bir direnç oluşturmuş, kral gelip vaatte bulunarak onun ahengini bozmuş, bir beklentiye sokmuştur. Beklentinin gerçekleşmemesiyle bünyedeki ahengin bozulması ölümcül sonuç doğurmuştur.

Bilerek veya bilmeyerek bu tür hataları hepimiz yapıyoruz. Sosyal varlık olarak çevremize, ebeveyn olarak çocuklarımıza, eğitimci olarak öğrencilerimize, siyasetçi olarak vatandaşlarımıza karşı yaptığımız vaatleri çok kere yerine getirmiyoruz. Bu da güvensiz bir toplum ortaya çıkarıyor. Son derece tehlikeli olan sözünde durmama alışkanlığı, sosyal yapımızı bir kurt gibi kemiriyor.

Yıllar önce temsili istiareye veya alegorik anlatıma örnek olacak bir öykücük okumuştum: İnsanları aydınlattıkça mutlu yaşayan arkadaş dört mumdan, ismi “Barış” olan birincisi bir gün, sohbet sırasında, “Kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim.” der ve alevi hızla azalır, söner. İkincisi, “Biliyorsunuz benim adım “İnanç”, herkes benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor, o yüzden daha fazla yanık kalmama gerek yok.” der ve hafif esen rüzgârın etkisiyle söner. Ben Sevgi’yim, diyerek üçüncüsü dile gelir, “Yanık kalmak için gücüm kalmadı, insanlar beni bir kenara bıraktı, önemsizleştim, insanlar kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular.” der, hiç zaman yitirmeden söner. Odaya ansızın giren çocuk üç mumun yanmadığını görünce, “Neden yanmıyorsunuz, sizin sonsuza kadar yanmanız gerekirdi.” der ve ağlamaya başlar. Çocuğun ağladığını gören dördüncü mum, “Korkma, ben hala yanarken diğer mumları yeniden yakabiliriz; ben “Umut’um.” der.

 

 

Şemdinli Günlüğü

Okulun hemen gerisinde yükselen dağdan silah sesleri gelirken ön sırada bulunan öğrencilerimden biri yanındakine “Hoca korktu!” diye fısıldadı. O an bir tarafta ders işleyip diğer tarafta çıkan seslere kayıtsız kalamamıştı zihnim. Dalıp gitmiştim camın ilerisinde uzanan dağlara. Korkmanın dışında başka türlü duygular, düşünceler sarmıştı bilincimi.

Karşımda duran manzara şairlere pastoral şiir yazdırtacak cinstendi. Üzerinde küçük küçük ağaçlarla öbek öbek dağlar, bir doğa harikasıyım diyordu. Altından geçen yeşilin envaiçeşit tonuyla çevrili dereyi anlatmaya kelimeler bile yetmezdi. Adeta beni resmet diye haykırıyordu. Fakat bu büyülü atmosferi bozan bir detay vardı geri planda. Dağların tekinsizliği ve silah sesleri…

Bu kadar güzel bir tabiatın içimi neşe ve şevkle doldurması gerekiyordu. Lakin hüzünlüydü tüm belleğim. Yanlış giden bir şeyler vardı bu akışta. Bu denli tezatlık fazlaydı görünen manzaraya. Bana bakan tabiatın hiçbir köşesine iliştiremedim hüznün ve endişenin gölgesini.

İşin enteresan tarafı benim dışımda herkes kanıksamıştı bu durumu. Olağan bir güne uyanan, olağan bir hadiseye tesadüf eden insanlarla sarılıydı dört bir tarafım. Sesler duyulmaz, tekinsiz dağ görünmezdi adeta.

Bin bir türlü düşünceler geçiyordu ya zihnimden. Bunlardan biri de bu bayrağın alına al katmak için canlarını siper eden kınalı kuzulardı. Hasretlerini, sevdalarını ay yıldızın gölgesine emanet edip çökmüşlerdi dağın ensesine. Çünkü mevzubahis aşkların en büyüğüydü. Vatan aşkıyla tıklım tıklım olan kocaman yürekleri düşmana geçit vermemek için sarmıştı dağın dört bir yamacını. Onların varlığını hissetmek kuvvet vermişti tüm bedenime. Sonrasında o tekinsiz dağ, gözlerimin önünde yavaş yavaş hüviyet değiştirip Ergenekon kutsiyetine büründü. Selam olsun börülere, yiğitlere, alperenlere…

 

 

 

Rumlar Doğu Akdeniz’de Ateşle Oynuyorlar!

Kıbrıs Rum kesimi yönetiminin Doğu Akdeniz’de Kıbrıs adası açıklarında doğal gaz ve petrol araştırmaları yapması yönünde özellikle Amerikan petrol şirketleriyle yapmış olduğu anlaşmalar bu yılsonu itibariyle devreye girecek.

Anlaşma yapılan bu şirketlerden Amerikan petrol ve doğalgaz şirketi Exxonmobil, yılsonuna doğru Kıbrıs açıklarında keşif sondajına başlayacaklarını açıkladı.

KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki münhasır bölgelerdeki hak ve hukukunun göz ardı edilmesi üzerine KKTC Dışişleri Bakanlığının konuyla ilgili olarak yapmış olduğu aşağıdaki açıklamada;

”Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin sözde münhasır ekonomik bölgesi içerisinde yer alan 7 numaralı parseli, diğer parsellerde arama izni olan yabancı şirketlerin lisans başvurularına açmasını, Rum tarafının, Kıbrıs Türk halkının doğal kaynaklara ilişkin haklarının gasp etmesine yönelik politikalarını ısrarla sürdürmekte olduğunun bir göstergesi” olduğu kaydedildi.

Rum tarafının hukuka aykırı bu tutumu bölge istikrarını olumsuz yönde etkileyecek bir adım olduğuna işaret edilerek;

“Rum tarafının, Kıbrıs Türk halkının Ada’nın etrafındaki doğal kaynaklara ilişkin eşit hak ve çıkarlarını hiçe sayan bu anlayış, 2017 yılında Kıbrıs Konferansı’nın çökmesine ve 50 yıldır Ada’da bir uzlaşıya varılamamasına neden olan zihniyetin bir yansımasıdır.” Değerlendirmesinde bulunuldu. Açıklamada, Rum tarafının tek yanlı ve hukuktan yoksun faaliyetlerine göz yuman uluslararası toplumun bu taraflı ve hakkaniyetten uzak yaklaşımı hem Kıbrıs’ta bir uzlaşıya varılmasını, hem de barışçıl bir ortam yaratılmasını engelleyen en önemli unsurlardan biri olduğu vurgulanarak, şu ifadelere yer verildi:

BM Genel Sekreteri’nin ve Güvenlik Konseyi’nin güven yaratıcı önlemler hususunda çağrılarını artırdığı bir dönemde, tüm dünya tarafından iki halka ait olduğu kabul edilen ada etrafındaki doğal kaynaklara ilişkin Kıbrıs Türk tarafının iş birliği çağrılarına kulak tıkayarak, Kıbrıs Rum tarafının bir kez daha tek taraflı ve hukuki zeminden yoksun adımlarında ısrar ediyor olması bölgedeki tansiyonun artmasına hizmet edecek ve Ada’daki iki halkın birbirinden daha da uzaklaşmasına neden olacaktır.
Öte yandan, GKRY’nin ruhsatlandıracağını açıkladığı bahse konu sözde parsel, bir yandan Kıbrıs Türk halkının haklarını hiçe sayarken, diğer yandan da Türkiye Cumhuriyeti‘nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığında geçmişte uluslararası alanda defalarca kayda geçirilmiş olan uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını da ihlal etmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte ada etrafındaki hak ve çıkarlarımızı korumak ve sondaj faaliyetleri de dâhil olmak üzere doğal kaynaklara ilişkin faaliyetlerimizi ileriye götürmeye devam edeceğiz…” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da konuyla ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:

”Rum Yönetiminin bu kararının, Kıbrıs Türk tarafının Ada’nın doğal kaynakları üzerindeki eşit, ayrılmaz hak ve çıkarlarını hiçe sayan tutumunu sürdürmekte olduğunun kanıtı olduğu ifade edilerek, esasen Rum tarafı, bu şekilde hareket ederek Temmuz 2017’de Kıbrıs Konferansı’nın sonuçsuz bir şekilde kapanmasına neden olan, Kıbrıs Türk tarafının siyasi eşitliğini ve Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğini hiçe sayan tutumundan vazgeçmediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Öte yandan bahse konu karar, ülkemizin bölgedeki kıta sahanlığında uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını ihlal etmektedir. Karara konu 7 numaralı sözde ruhsat sahasının önemli bir bölümü, Türkiye‘nin Doğu Akdeniz‘deki kıta sahanlığının BM nezdinde de kayda geçirilen dış sınırlarının içinde yer almaktadır. Bilindiği üzere, 2 Mart 2004 tarih ve 12 Mart 2013 tarihli Notalarımızla BM’ye dış sınırlarını bildirdiğimiz kıta sahanlığımızda doğal kaynak arama amacıyla yapılacak her türlü faaliyet, ancak ülkemizin iznine tabi olarak yürütülmektedir. Tarafımızca vurgulana geldiği üzere, ülkemiz, hiçbir yabancı ülke, şirket veya geminin deniz yetki alanlarımızda izinsiz olarak hidrokarbon arama faaliyetlerinde bulunmasına, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hiçbir şekilde fırsat vermeyecektir. Ülkemiz, kıta sahanlığındaki hak ve menfaatlerini korumak için gerekli tedbirleri almaya ve her türlü girişim ile sondaj dâhil faaliyetlerini yürütmeye devam edecektir. Nitekim önümüzdeki yakın dönemde Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığımızda ve ayrıca KKTC‘nin Türk Petrollerine verdiği ruhsat sahalarında sondaj faaliyetlerinin yapılması planlanmaktadır. Bu çerçevede, GKRY’nin vermeye teşebbüs edebileceği hükümsüz ruhsatlara dayanarak Türk kıta sahanlığında herhangi bir hidrokarbon arama çalışması yapılamayacağını belirtiyor ve ihaleye ilgi duyabilecek ülkeleri ve şirketleri, sağduyulu davranmaya ve bölgenin gerçeklerini dikkate alarak hareket etmeye davet ediyoruz”

Yukarıda özetlediğim her iki açıklamanın içeriğinde oldukça kararlı ikazlar yer almaktadır. Kaldı ki, Rumların anlaşma yaptığı petrol şirketlerinin önceki yıllarda bu bölgelerde yapmak istediği araştırmalar nedeniyle Türk donanmasını karşılarında bulduğu da tarihi bir gerçektir. Ancak bu defa sondaj çalışması başlatacak olan şirketin Amerika’ya ait olduğu da unutulmamalıdır!

Geçtiğimiz ay içinde BM Genel Sekreteriyle görüşen tarafların liderleri geçen yıl kesilen müzakere sürecinin yakın bir zamanda başlayabileceği yönünde görüş birliği içinde oldukları mesajını vermişken. Bir iki ay sonra Doğu Akdeniz’de Rumların başlatacağı sondaj çalışmalarının bu süreci olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır.

Tam da bu noktada bir kez daha belirtmek gerekirse; Rum tarafının böylesine hukuksuz bir adım atması, onlar için Kıbrıs sorunun çözümüyle ilgili bir konunun olmadığını göstermektedir. Çünkü bu sorun Rum tarafının AB’ye üye olmasıyla çözülmüştür. Şimdi bekledikleri şey, Türkiye’nin ada bağlarının da çözülmesidir…

Rumlar bu süreci de zamana yayarak çözmenin peşindedir. Nasıl olsa uluslararası toplum onları adanın yasal hükümeti olarak tanımaktadır.

Bu nedenle görünen o dur ki; Doğu Akdeniz’de adanın çevresindeki enerji yataklarında sondaj çalışmaları yönünde başta Amerikan kökenli petrol şirketleri olmak üzere, diğer ülke şirketleriyle de anlaşma yapmaktan, daha da önemlisi bu bölgede ateşle oynamaktan çekinmemektedirler…

 

 

Gelecek Seçimi Değil, Türkiye’nin Geleceğini Düşünün

Ak Parti hükümetlerinin (58. Hükümette) ilk Dışişleri Bakanı da olan, E. Büyükelçi Yaşar Yakış‘tan bir hatırasını dinlemiştim.

Yaşar Yakış, Tayyip Erdoğan’a Başbakanlığının ilk yılında, Dışişleri kadrosu yetiştirme konusunda bir proje teklif eder. Proje, ülke içinde en zeki gençlerin öğrenci olarak seçileceği ve çok yüksek kaliteli eğitimin verileceği, bir diplomasi okulu kurulmasına dairdir. Burada yetişecek yüksek nitelikli diplomatların ülkemize çok önemli hizmetler verebileceğini anlatır.

Başbakan Tayyip Erdoğan sorar: “Abi bu işin semeresini ne zaman alırız?”

Yakış, “En erken 10-12 yıl sonra faydasını görmeye başlayabiliriz” cevabını verir.

Erdoğan hemen konuyu sonlandıran cümlesini söyler: “Benim o kadar bekleyecek zamanım yok!”

Oysaki AKP iktidarları 16 yıldır devam ediyor. Başlangıçta böyle nitelikli bir okul kurulabilseydi, 4-5 yıldır buradan mezun kaliteli bir hariciyeci kadromuz olacaktı.

Bu hatıra bile Erdoğan’ın pragmatik (faydacı) ve güncele odaklanmış bir politikacı olduğunu gösteriyor.

Uzun vadeli hedefler, stratejiler için sadece politikacı özelliği yetmez, devlet adamı vasfı gerekir.

Çünkü “siyasetçi gelecek seçimi, devlet adamları gelecek nesilleri düşünür.” (James F. Clarke)

*****************************

Ekonomi Yönetimine Güvenilmiyor

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu güne kadar yaşadığımız ekonomik krizlerin en büyüğü olabilecek bir krizin başındayız.

Cumhurbaşkanı bile, “Kriz miriz yok!” diye geçiştirmeye çalışsa da, aynı konuşmanın içinde “iş adamlarımız krizi fırsata çevirir” gibi” altı defa krizin varlığını kabul eden cümle kurduktan sonra, tekrar “kriz yok” diyebiliyor.

Erdoğan’ın güncele ve gelecek seçime odaklanmış bir politikacı olduğunu, alınan “ekonomik tedbirlerde” de görmek mümkün.

Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak‘ın açıkladığı tedbirlerin meselenin özünü çözecek bir yönü yok. Sadece gelecek seçime kadar enflasyonun kitlesel tepki doğuracak bir boyuta gelmemesi için anlık, geçici bazı tavsiye kararları alınıyor.

Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlere kadar TÜİK’in enflasyon hesabı sepeti içinde yer alan bazı ürünlerin fiyatını baskılamak, 2018 enflasyon oranını mümkün olan en düşük seviyede açıklamak isteniyor. Çıkan rakamlar propaganda açısından önemli olduğu gibi, 2019 yılı çalışanların ücret zammında da kriter olacak.

Bunlar ekonomide en çok lazım olan şey güven duygusunu sarsan, şark kurnazlığı örneği tedbirler.

Ak Parti döneminin en yüksek aylık enflasyon rakamını açıklayan TÜİK’in vekil başkanının görevden alınarak yerine Damat Bey’in yakın arkadaşının atanması da, yönetime olan güven duygusunu iyice sarsmakta.

Ekonomik verilerimizin sağlıklı olmadığını düşünen borç verenler, adı ister Mc Kinsey, ister IMF veya başka bir kurum olsun, mutlaka bir güvendikleri kurumun ekonomimizi denetlemesi şartını dayatacaktır.

*****************************

Devlet Adamı Olma Zamanı

Ekonomideki sıkıntıların özü şirketlerimizin ve devletimizin yüksek borçlarıdır. Vadesi gelen borçları ödeyecek yeni borç bulunamıyor.

Çünkü borç verenler ekonomi yönetimimize de, hukuk sistemimize de güvenmiyor. Dışarıdan yatırım gelmediği gibi, içerideki yatırımcı da dışarıya kaçmaya çalışıyor.

Defalarca yazdım. Erdoğan ve Ak Parti hükümetlerinin ekonomik tercihleri sonunda bizi “uçurumun kenarına” getirdi.

Son 16 seneden beri, “imalat sanayiine yatırım yapmaktan vazgeçtik.” Belirli bir zümre yararına rant üretmesi için, özel sektörün yatırım kaynaklarının büyük bölümünü konut yatırımına harcadık.

Oysa yapılması gereken, üretim yapısının, ileri teknolojinin yoğun olarak kullanıldığı, yüksek katma değer yaratan bir sanayi yapısına dönüştürülmesiydi.

Hukuk alanında da güvenilir, adil bir devlet yapılanmasını sağlamak gerekiyordu.

Bunlar uzun vadeli işler.

Ve de yıllardır yaptıklarının tam tersini yapmasını istemekten ibaret.

Başkan’ın “o kadar bekleyecek zamanı yok!”

Kudretinin ve egosunun en üst noktaya ulaştığı bir dönemde, böyle bir insandan alışkanlıklarını tam olarak değiştirmesini beklemek de akılcı değil.

Mademki durum böyle ve biz halk olarak “demokratik tepki” vermekte bu kadar geciktik, cezasını çekeceğiz.

Sadece vatandaşlar olarak daha fakirleşmekle kalmayacağız. Siyasi açıdan çok riskli bir dönem yaşayacağız. Devletimizin ve iş adamlarımızın ellerindeki son değerli varlıklarımızın da yabancıların eline geçmesi söz konusu.

Veya bu badireyi en az zararla atlatmak için, yerel seçimlerde bu meselenin faillerinden hesap sorabiliriz.

Bu son ümit ışığının da halen çok parlak olmadığı görülüyor.

Yine adil bir seçim olmayacak. Yine medya iktidarın tam kontrolünde. Yine muhalefet dağınık.

Muhalefetteki iki parti, CHP ve İYİ Parti bir silkinme, halkımıza güven verecek bir çalışma içinde olmazsa işimiz zor.