25.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 591

Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin Borcu

Türkiye’nin en borçlu belediyesi olan Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin (KBB) Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu bu borçlarla ilgili sessizliğini nihayet bozdu.

Bu ekonomik kriz ortamında dahi israf ve gösterişe harcadığı paralar gündeme getirildiği için konuşmaya kendisini mecbur hissetmiş olmalı.

KBB’nin Hazine’ye toplam borcu 6 Milyar 39 Milyon lira olmuş. Bu rakam kendisinden sonra en borçlu belediye olan Adana’nın bile 6 katı. Yani belediyemiz borçlulukta açık ara birinci.

Başkan İbrahim Karaosmanoğlu “bu borç doğru fakat kaynağı 2004’den öncesidir. 2004 tarihinden itibaren, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, hiçbir hizmet ve yatırımı için bir lira borç almamıştır” dedi.

Topu 14 sene önceki CHP’li belediyeye ve Başkanı Sefa Sirmen’e attı.

Bugüne kadar AKP’lilerin nerede bir kusur varsa CeHaPe’yi (hatta İsmet İnönü’yü ve Atatürk’ü) suçlamasına alışmıştık. Ama bu mesele öyle ucuz polemiklerle açıklanamayacak kadar önemli.

Ben ilk defa 2014 yerel seçimleri öncesi konuyu incelemiş ve Kocaeli Gazetesinde geniş bir inceleme yazısı yazarak o zaman 5,5 milyar TL olan KBB borçlarının kaynağını sormuştum.

Borcun kaynağı olduğu söylenen Yuvacık Barajı ile ilgili resmi belgeleri incelemiştim. İSU yetkilileri ve suçun üzerine atıldığı zamanın belediye başkanı Sefa Sirmen‘le de görüşerek konuyu değerlendirmiştim.

Kocaeli Gazetesinin günlerce manşetten yaptığı çağrı ile KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’ndan yazımda dile getirdiğim sorulara cevap verilmesi istenmişti. Ama O bunları görmezden gelmişti.

Şimdi madem konu yeniden gündeme geldi. O yazımı özetleyerek yeniden kamuoyu ile paylaşırsam,  İbrahim Karaosmanoğlu yazımda geçen bilgiler hakkında açıklama yapabilir diye ümit ediyorum.

********************************

2014’Ten Beri Cevap Bekleyen Sorularım

2014 Martında yazdığım yazıda bakın neler yazmışım? (Değişen sadece borç miktarının 5,5 milyar TL den, 6 milyar TL’ye çıkmış olması. Diğer Konular aynı.)

5,5 milyar TL tahayyül edilmesi güç, büyük bir para. Bu sebeple bunu “asrın projesi” denilen Marmaray ile kıyaslıyorum.

Şimdi “asrın projesi Marmaray’ın” maliyetini bir daha hatırlayalım: 5,5 milyar TL. Yani Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin borcu kadar.

Başka bir ifadeyle KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR’İN BORCU İLE BİR MARMARAY DAHA YAPILABİLİRDİ.

Belediyelerin kendi bütçeleri olduğunu ve borçlanmadan kendi yağıyla kavrulan belediyelerin de hizmet verebildiğini veya vermesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen KBB’nin bütçesi de oldukça büyük, 2014 yılı bütçesi 1,5 milyar TL. (2018 yılı bütçesi 2 milyar 789 milyon TL oldu.)

Bu durumda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin devasa bütçesiyle normal belediye hizmetleri vermesi ve bunun yanında “asrın projesi” Marmaray çapında çok önemli eser veya eserler yapmış olması gerekirdi.

Oysa Kocaeli’de böyle önemli eserler ortada yok. (Son senelerde yapılan en önemli yatırım tramvay.)

O halde bu borç nereden kaynaklanıyordu?

Ne kadarı kendilerinden önce Belediyeyi yöneten CHP ve Sefa Sirmen’den devraldıkları borçtu?

Karaosmanoğu döneminde yapılan borçların miktarı ne kadardı?

Hangi yatırımlar sebebiyle bu harcamalar yapılmıştı?

***************************

6 Milyar TL Borcun Kaynağı Yuvacık Barajı mı?

AKP çevrelerinde yıllardan beri Belediyenin borçlarının ana sebebinin Sefa Sirmen döneminde Yap- İşlet- Devret (YİD) modeliyle yapılan Yuvacık Barajı, su arıtma ve dağıtım sistemi için yapılan sözleşmeden kaynaklandığı iddia edilmekteydi.

AKP’lilerin iddiasına göre, baraj çok pahalıya yaptırılmış, YİD modeli çerçevesinde bulunan kredilerin uzun vadeli geri ödeme şartları sebebiyle Devletimiz büyük zarara girmişti. Belediye yani Kocaeli halkı bu borçları ödemek zorunda kaldığı ve diğer hizmetlere kalan para azaldığı için Kocaeli istenilen kalkınmayı sağlayamıyordu.

Ben yukarıdaki sorularımın net cevabını bulabilmek için CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Sefa Sirmen‘le görüşme yaptım. Yuvacık Barajı konusunda en geniş bilgilere sahip olan İSU Genel Müdürü İlhan Bayram’ın bize ve bazı STK’lara yaptığı sunumda kullandığı rakamları inceledim. İSU Yönetim Kurulu üyesi Musa Coşkun‘dan bilgi ve doküman aldım.

Fakat cevabını çıkarmak çok kolay olmadı. Çünkü bazı teknik açıklamalarla, rakamlar eğilip bükülerek herkes işine gelen sonuca varabiliyor.

******************************

Yuvacık Barajının Maliyeti

Yuvacık Barajı ve içme suyu tesislerinin maliyeti konusunda tarafların iddiası arasında korkunç bir uçurum var.

İSU Genel Müdürü (geçen sene Büyükşehir Genel Sekreteri oldu) İlhan Bayram’a göre Yuvacık Barajı maliyeti 5,28 milyar Amerikan Dolarıdır.

Oysaki Sefa Sirmen’in yargılanmasına temel teşkil eden Sayıştay Raporuna göre, İzmit Su Projesi olarak adlandırılan ve Yuvacık Barajı, arıtma tesisleri ve isale hatlarından oluşan projenin maliyeti 890.963.000 Amerikan Doları (USD) dir.

Bu maliyetin 860 milyon USD karşılığı alınan kredinin YİD sistemiyle geri ödenmesi sebebiyle maliyet hesabı değişiyor. Tarafların rakamları arasındaki uçurum bu hesap farkından kaynaklanıyor.

İSU Genel Müdürü İlhan Bayram, Yuvacık Barajı’nın çok yüksek maliyetle yapıldığını söylüyor. Örnek olarak Türkiye’nin en yüksek, dünyanın 6. En yüksek barajı olan Deriner Barajı ile kıyaslıyor.  Bu barajın hacmi Yuvacık Barajının 40 katı. Maliyeti ise 1,4 milyar USD. Ayrıca İlhan Bayram’ın kıyasladığı ikinci baraj, İSU’nun yaptığı Kandıra Namazgâh Barajı. Kandıra Namazgâh Barajı’nın hacmi, Yuvacık Barajı’nın yarısı kadarmış. Maliyeti ise sadece 35,4 milyon TL imiş.

Buna karşılık Sefa Sirmen “artık Belediyenin en önemli gelir kaynağı Yuvacık Barajıdır, yıllık geliri 400 milyon USD ve barajın değeri 8 milyar USD’dir” diyor.

Yuvacık Barajı‘nın bugün çok faydalı bir yatırım olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Olmasaydı Kocaeli yıllardır susuzluktan kıvranacaktı. Kocaeli’nin bir numaralı meselesi susuzluk olacaktı. Ancak pahalıya mal olup olmadığı ve ihalede yanlışlar yapılıp yapılmadığını okuyucularımızın takdirine sunuyoruz.

***********************************

Sorun “Gelir Garantili YİD Modeli”

Görünen o ki, gelir garantili Yap- İşlet- Devret modeliyle yapılan büyük yatırımların finans maliyeti çok yüksek oluyor. Zamanında Ak Parti tarafından Yuvacık Barajı ekseninde bu model çok eleştirilmişti. Halen KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu örtülü de olsa eleştirmeye devam ediyor.

Ak Parti iktidarları da bütün büyük projelerini bu modelle yaptırdı. Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, Şehir Hastaneleri, 3. Havaalanı gibi projelerin maliyetlerinin emsallerinden kat kat fazla olmasının sebebi de bu olsa gerektir.

Bir Yuvacık Barajının borçlarını 14 senede hiç eritememişsek, AKP’nin aynı modelle yaptırdığı yatırımlardan doğan borçların ödenmesi için -bizim zaten yetmez ama- çocuklarımızın bile ömürleri yetmeyebilir.

Devam edecek.

 

 

Datça’da Bir Soygun Hikâyesi

“Yıl 1973..

Datça dediğin gözden uzak, gönülden ırak bir belde.. 
Kuş uçmaz, kervan geçmez.. 
Bir kadın geliyor, Amerikalı.. 
Havalı mı, havalı.. 
Prof. Iris Cornelia Love.. 
Arkeolog bu hanımefendi.. 
Elinde tapu gibi bir belge. 
Angara’dan almış.. 
Knidos’u kazacak.. 
Mübarek sanki dişi Indiana Jones.. 
Elde kazma kürek 20 kişilik bir ekiple soyunuyor işe.. 
Vuruyor kazmayı.. 
Ne gözetleyen var, ne denetleyen.. 
Delik deşik ediyor güzelim Knidos’u.. 
Tıpkı bir köstebek gibi.. 
Parçalıyor mermerleri.. 
Kırıyor lahitleri.. 
Sözde Çıplak Afrodit Heykeli’ni arıyorlar.. 
Ne gezer!.. 
Gizli gizli çıkarılıyor seramikler, heykeller, büstler.. 
Ve yurtdışına kaçırılıyor güzelim tarihi eserler.. 
Angara uyuyor ama bizim köylü uyumaz.. 
“Bu Amerikalı kadın bir dolaplar çeviriyor” diyorlar.. 
Konuyu Yakaköy muhtarlığına iletiyorlar.. 
O dönemin Yakaköy muhtarı alemci adam.. 
İçkiye düşkün.. 
Hovarda.. 
Amerikalı kadın buluyor zayıf noktayı.. 
Bizim muhtarı içki masalarında alıyor kafa kola.. 
Gece körkütük sarhoş olana kadar içiriyor.. 
Muhtar gündüz uyuyor.. 
O uyurken Knidos’ta talan devam ediyor.. 
Aradan tam 4 yıl geçiyor.. 
Sene 1977.. 
Nihayet uyanıyor Angara.. 
Nihayet el koyuyor Knidos’a.. 
Kazı belgesini iptal ediyor Amerikalı kadının.. 
Hemen ülkesine postalıyor..

*. *. *

Prof. Iris Cornelia Love ülkesine gönderildikten bir kaç yıl sonra bir akrabası geliyor Datça’ya.. 
Sıradan bir insan gibi.. 
Adı Richard Rosenberg.. 
Bugün Reşadiye’de Güllerdağı Çiftliği diye tanınan yerde geniş bir arazi alıyor. 
Sonra hemen Türk vatandaşlığına başvuruyor.. 
Richard oluyor Reşat.. 
Zeytinciliğe başlıyor bizim Reşat.. 
Ülkesinde de “Olive Farm” isimli bir şirket kuruyor.. 
Oregon’da.. 
Datça’da ürettiği zeytin ve zeytinyağı ürünlerini yine “Olive Farm” markasıyla Amerika’ya kendi şirketine ihraç ediyor.. 
Her ay tırlarca ürün gidiyor Amerika’ya.. 
Ama dedik ya, bizim köylü uyanıktır diye.. 
Bu Amerikalı’dan da huylanıyorlar.. 
Bizim Reşat’ı ihbar ediyorlar.. 
Çiftliğe yapılan baskında onlarca tarihi eser bulunuyor.. 
Zeytinyağlarının arasına gizlenmiş, Amerika’ya gönderilmek üzere paketlenmiş.. 
Suçüstü yakalanan Reşat hemen tutuklanıyor, hapse atılıyor.. 
Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki ifadesinde çiftlik kurulurken eserlerin bir kısmının çalışanlar tarafından çeşitli yerlerden satın alındığını, bir kısmının ise yine Datça’nın çeşitli kesimlerinden getirilerek çiftliğe yıllar önce konduğunu iddia ediyor.. 
Oysa kolleksiyoncu belgesi de yok.. 
Sonra Ankara’dan gelen bir emirle tutuksuz yargılanmak şartıyla serbest bırakılıyor.. 
Ve Reşat kayboluyor.. 
Nereye kaçtı, ne yaptı bilen yok.. 
Ama belki de siz bu satırları okurken, bizim Reşat ile Prof. Iris Cornelia Love Oregon Portland’ta binlerce dolarlık şarap içiyorlardır.. 
Knidos anısına.. 
Knidos’tan kaçırdıklarının şerefine..”

Bu yazı Sedat Kaya tarafından kaleme alınmış. Yazdıklarına harfiyen katılıyorum… İkinci kısmına şahit oldum. Türkiye’nin zenginlikleri malesef böyle peşkeş çekildi ve çekiliyor…

İnanıyorum ki, Türkiye’nin dört bir köşesinde benzer olaylar vuku bulmaya devam ediyor. Eğer ülkemize sahip çıkmazsak çocuklarımıza bırakacağımız bir şey kalmayacak! Bana bunları hatırlattığı için Sedat Kaya’ya teşekkürler… Siz de uykudan uyanın artık.

 

 

Ay Tenlim

Hüzün damlıyordu gözlerinden

Yüreğimin her bir zerresine işleyen

Yaşarken ölümü tattıran hüzün

Titrek sesi gitme diyordu

Sözcükler çıkmak için direnirken

Çıkmadı bir türlü nefesim

Yalnızca sustum acı içinde

Öyle bir suskunluktu ki bu

Kan revan içinde kaldı sessizliğim

Ayrılığın girdabında çırpınırken

Tutamadım toprak kokulu ellerinden

Akan gözyaşına bent olamadım

Hıçkırığını duymazdan geldi kulaklarım

Nazarım düştükçe düştü yere

Payıma düşeni alıp

İzledim çaresizce

Bitecek ay tenlim

Geçecek

Yıldız hilale kavuştuğunda

Suskunluğum çığlığımda kaybolacak

Ve ben sana en büyük sesimle koşacağım.

 

 

‘Değerlerine Sâhip Çıkmayan Milletler Değersiz Kalır.’ Gayr-ı Resmî Tarihimizin Mümtaz Müellifi ZİYA NUR AKSUN…

Oğuz Çetinoğlu: Bir basın mensubu olarak başarılı, daha da önemlisi istikrarlı bir çalışma hayatınız oldu. Başarınızın sırlarını, sizin gibi olmak isteyenler için açıklamanız mümkün mü?

Belma Aksun: Sanırım Bâb-ı Âli’de, mesleğe aynı gazetede başlayıp aynı gazetede bitiren gazeteci pek fazla değildir. Basın, çalışanlar açısından pek istikrarlı bir iş kolu değil galiba. Defalarca iş yeri değiştirmek, hatta aynı gazeteye birkaç defa girip çıkmak olağan sayılır bu iş kolunda… Belki de alışkanlıklarına bağlı, işyeri değiştirmekten pek hoşlanmayan biri oluşum ve de mesleğimi, yaptığım işi çok sevmemdendir bu. Tabii bir de, zaman zaman gel gitler yaşansa da, aynı iş yerinde kesintisiz çalışma şansı bulabilmemden…

Fazla ilan gelip de köşemin yayınlanmadığı günler karalar bağlardım. Ve de yıllık tatile giderken, ben yokken yayınlansın diye, gece gündüz çalışır, 30-35 günlük yedek köşe yazısı bırakırdım.

Çetinoğlu: Üstadımızın Osmanlı Cihan Devleti hakkında söylediği ‘Muhteşem devlet, madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşıyor…’ sözünü, Ziya Nur Aksun hakkında kullanmak durumundayız. Madde planında yok, fikir plânında, bütün hayatiyle yaşıyor.

Ziya Nur Aksun’un fikriyatının gelecek nesillere intikali, bıraktığı çok kıymetli eserle elbette mümkündür. Fakat ‘kâfi değildir‘ diye düşünmek de mümkün. Mesela hukukçu ve tarihçi öğretim üyeleri talebelerine; Ziya Nur Aksun hakkında mezuniyet, yüksek lisans ve doktora tezi hazırlamalarını söylemeliler. Bu tür çalışmalar var ise de bu çalışmaları kemiyet ve keyfiyet itibariyle yeterli buluyor musunuz?

Araştırmacılara bilgi aktarımı kabilinden bu çalışmaları isim ve yazarları itibariyle bu röportaja kaydedebilir miyiz?

Aksun: Ziya Nur Aksun hakkında, bildiğim kadarıyla Konya Selçuk Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nden Fatma Gülser Özer’in tez çalışmasından başka bir çalışma yok. Bu tür çalışmaların daha fazla yapılmasını isterim elbette.

Ama benim asıl istediğim, Ziya Nur Aksun’un Osmanlı tarihinin, en azından onun tarih görüşünü esas alan bir tarihin bir gün okullarda ders kitabı olarak okutulması… Tarihimize çarpık, şaşı bakmaktan kurtulan, böylece geçmişi hakkıyla bilip geleceğe güvenle, isabetle bakıp doğru karar verebilen nesiller yetişmesi.

Diliyle, üslûbuyla, tenkit ve tahlilleriyle abide bir eser olduğuna inandığım onun Osmanlı Tarihi, adeta ters duran, durdurulmaya çalışılan bir piramidi ayakları üstüne muhkemce oturtan bir tarih bence. Onu okuduğumda, tarihteki olaylar ve şahıslar yerli yerine, ait oldukları, hak ettikleri yere oturdular.

Çetinoğlu: Gazetecilik eğitimi verilen okullarda Belma Aksun hakkında tezler hazırlanmalı. Bir sokağa, bir okula isminiz verilmeli. İlgililere buradan hatırlatmış olayım.

Ağabeyinizle ilgili düşünce ve hatıralarınız ‘Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun‘ isimli eserinizde var. Şahsınıza ait hatıralarınızı yazıyor musunuz?

Aksun: Teveccüh buyurmuşsunuz, teşekkür ederim. Hakkımda tez hazırlanması, bir sokağa ismimin verilmesi gibi şeyler aklımın ucundan bile geçmedi, inanın. Kendi çapında yazıp çizen ve bundan zevk alan, kendi halinde biriyim ben. Bunca önemsenecek ne yaptım ki?

Hatıralarımı yazmıyorum.

Çetinoğlu: Hatıra yazmanın faydalı ve mahzurlu tarafları hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Aksun: Hatıra yazmak elbette yararlı, hatta belki de gerekli. Geçmişe ışık tutan geleceğe kalacak bilgilerin, bire bir yaşanmışlıkların ayak izleri onlar. Kaçınılmaz olarak az veya çok sübjektif olmaları, artık hayatta olmayanları cevap hakkından yoksun bırakmak, yaşayanlarla da polemiğe girmek gibi sakıncaları olsa da ilgiyle ve kolayca okunan yararlı bir tür olduğu kanaatindeyim. Söylendiğine göre, çok da rağbet görüyorlarmış.

Çetinoğlu: Merhum, Osmanlı tarihi kadar batı düşünce ve siyaseti hakkında da derin bilgi sâhibi idi. Batı ile alâkalı olarak hangi yayınları ve yazarları takip ediyordu?

Aksun: Ağabeyim adına bu sorunuza cevap vermem imkânsız. Daha önce de dediğim gibi öyle geniş bir yelpazede ve o kadar çok şey okurdu ki…

Çetinoğlu: Siz hangi batılı yazarları takip ediyorsunuz?

Aksun: Yayın ve yazar ismi vermek benim için bile çok zor. Ama defalar defalarca okumaktan vazgeçemediğim kitap derseniz, Mevlana’nın Mesnevi’si derim. Hem de her defasında yepyeni şeyler keşfederek…

Çetinoğlu: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

Aksun: Vazgeçilmezim, kendime olan saygımdır. Yirmi yaşlarındayken “Tek efendim gururum” derdim, çok önemliydi benim için, hâlâ da öyle… Bu yüzden bedel ödemek zorunda da kaldım ama asla pişman olmadım ve hiçbir zaman kendime olan saygıma halel gelmesine izin de, fırsat da vermedim… Aksi halde yüzüm kızarmadan aynaya bakamazdım sanırım.

Onun dışında hiçbir şey, hiçbir kimse, hiçbir makam, mevki vb. benim için vazgeçilmez değildir.

Çetinoğlu: Ağabeyiniz velût bir müellifti. Nasıl yazıyordu, çalışma prensipleri nelerdi?

Aksun: Ağabeyim gerçekten de velût bir yazardı. Pek çok eser verebileceği en verimli çağında susmak zorunda kaldı. Ne diyebiliriz ki? Takdir-i İlâhi! Elbet her şeyde bir hayır vardır.

Ağabeyim büyük boy teksir kâğıtlarına stiloyla (dolma kalemle) yazardı. Geceleri sabaha kadar yazardı. Altı cilt halinde yayınlanan, şimdiye kadar üç baskı yapan Osmanlı Tarihi’ni de böyle yazmış ve sanırım bir defa bile baştan sona okuma fırsatı bulamamıştı. (Yayınlanmadan önce birlikte okumuş, ara başlıklar çıkarmıştık. Editör Erol Kılıç’ın büyük bir titizlikle yayına hazırlaması sonucunda yayınlandı. Altı cilt halinde üçüncü baskısı yapıldı ama tek tek padişahlar vb. şeklinde ayrı ayrı kitaplar halinde defalarca yayınlanmaya devam etmekte.)

Zaten tarihini tamamlayamamış, başına yazacağı İbn-i Haldun’un “Mukaddimesi” ne benzer bir girişi yazamadığı için, bunu yazmaktan umudunu yitirdiği 1995 yılına kadar yayınlanmasına da razı olmamıştı. Hatta Ötükencilerin onca ısrarlarına rağmen yazdıklarına bakmalarına bile izin vermemişti.

Gündüz matbaayla meşgul olduğu için geceleri yazıyordu tarihini. Zira on parmakla ve bakmadan çok süratli ve hatasız yazan bir entertip operatörü olduğunu söylüyor dostları. Fakültelerin yabancı dillerdeki (Almanca, Fransızca vb.) kitaplarını hatasız dizermiş.

Okuduğu kitapları kimi satırların altını çizerek ve zaman zaman yanlarını notlar yazarak okurdu. Bu notların pek çoğu, çok iyi bildiği eski yazıyla olurdu.

Çetinoğlu: Eskiden; muharrir, müellif, müverrih, muhabir, edip, şair,  vak’anüvis vardı. Şimdi hepsine birden ‘yazar‘ deniliyor. Dilimizi fakirleştirdiler. ‘Yazar‘lar çoğaldı. Neredeyse okuyucudan çok yazarımız var. Durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aksun: Sanırım dilimizi sadece fakirleştirmekle kalmadık, kullandığımız kelimeleri de yanlış kullanır olduk. Söz gelimi “oldukça” kelimesini “çok” anlamında kullanır oldular artık. Hiç unutmuyorum, kardeşi menfur bir cinayete kurban giden rahmetli Sakıp Sabancı’dan söz ederken TV muhabiri “Sayın Sabancı oldukça üzgün” yani “eh, işte şöyle böyle üzgün”, “üzgünce!?” demişti. Acaba insan kardeşini böyle kaybettiğinde “oldukça” üzgün olursa, ne zaman “ÇOK” üzgün olur, söyler misiniz? Halen “oldukça“, böyle “çok” anlamında kullanılıyor, hem de yaygın olarak…

Bir de son günlerde çok sık rastladığım, vedalaşırken gidene söylenen “Hoşça kalın!” lafı… Uçaktan iniyordum Hostes:

Hoşça kalın!, dedi.

Ben de gayrı ihtiyari:

Güle güle! Deyiverdim…

Zira kalan o, giden bendim!…

Ve tabii bakkalından sucusuna, tezgâhtarından simitçisine varıncaya kadar herkesin sağlığımızla pek bir ilgilenip diline pelesenk ettiği İngilizce “Take care of yourself!”den tercüme “Kendine iyi bak!” lafı!… Ve saç baş yolduracak daha niceleri…

Bilgi yanlışlarından hiç söz etmiyorum. Bir gazetemiz inat ve ısrarla Edirne’deki Selimiye Camii’ni İkinci Selim’e (Sarı) değil de Yavuz Selim’e yaptırtıp duruyor, mesela.

Bilirsiniz, eskiden gazetede yayınlanan yazıların dizildikten sonra okunduğu “Tashih Servisleri” vardı. Ve buradaki musahhihler, anlı şanlı köşe yazarlarının bile imlâ, bilgi yanlışlarını düzeltirlerdi. Şimdi sanırım herkes bilebildiğince yazdığı yazıyı denetimsiz menetimsiz, bir “tık”la yayına veriyor…

Dilimizin fakirleşmesinden söz açılmışken bu günlerde tesadüfen elime geçen, önemsediğim şeyleri not ettiğim defterimdeki A. Halûk Dursun’un “İstanbul’da Yaşama Sanatından bir alıntıyı paylaşmak isterim:

Cumhuriyet, bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anlayıp hesabını ona göre yapacağına, manevî kaynaklarını yani kültürünü tasfiye etmeyi göze almıştır. Bu, bir açıdan imparatorluğun değil, ‘imparatorluk kültürünün’ tasfiyesidir. Yazının değiştirilmesi, dilin ve edebiyatın ölmesine, hanedan düşmanlığı, saraya aittir düşüncesiyle divan edebiyatına, klâsik musikiye hatta mimariye ilgisiz kalınmasına yol açmıştır.

“Cumhuriyet bu şekilde kaynaklarını kuruttuğu, köksüz, bağlantısız, adına çağdaş denilen fakat evrensel ölçülerle de başarılı olamayan bir kültüre kalmıştır.

“İstanbul Üniversitesi Profesörü, her gün altından geçtiği kapının üzerindeki kitabede celî hatla “Daire-i Umur-ı Askeriyye” yazdığını okuyamamış, okuyup anlayamadığı bir sanattan bigâne kalarak faydalanma imkânını kaybetmiştir.”

Çetinoğlu: Doçent olabilmek için yabancı dil bilip bilmediğine bakılıyor da Türkçe bilip bilmediğine bakılmıyor. ‘Bilhassa‘ ve ‘bilakis‘ kelimelerinin mânialarını ayırt edemeyen öğretim üyeleri,  ‘yalnız‘ kelimesini ‘yanlız’ şeklinde yazan lise öğretmenlerimiz var. Bir dokun, bin ah dinle bu kâse-i fağfurdan…

Peki, Efendim, Merhum, ‘Dündar Taşer’in Büyük Türkiye‘sini anlattı. Ziya Nur Aksun’un Büyük Türkiye’sini de ana hatlarıyla siz anlatır mısınız?

Aksun:Ziya Nur Aksun’un Büyük Türkiye’sini bir röportajda özetleyivermek mümkün mü? Ziya Nur Aksun’un, Osmanlı Tarihi’ne bakışının özünü veren o kısa, okunması son derece kolay, akıcı bir dille yazılmış, hâlâ yeni baskıları yayınlanmakta olan bu kitabı okumak, hem de her okuyuşta tazelenen bir zevkle, tıpkı benim gibi döne döne okumak gerek diye düşünüyorum.

Çetinoğlu: Nasıl bir Türkiye’de yaşamak isterdiniz?

Aksun: Farklı eğilim, düşünce, inancına ve hayat tarzına sahip olsalar da kimsenin kimseye “öteki” gözüyle bakıp yaftalamadığı, bu topraklara ait olmanın bilincine ve gururuna sahip, sevinçte tasada bir, kendisiyle çevresiyle barışık, kendi işini en iyi yapmanın gayreti içinde olan, kendi öz değerlerine, geçmişine, geleceğine sahip çıkan, karşılıklı sevgi, saygı, anlayış gösteren bireylerden oluşan huzurlu, mutlu, müreffeh Büyük Türkiye’de.

Çetinoğlu: Anahtar, çanta, para gibi maddî unsurlar hâriç, kaybetmekten korktuğunuz şey ne olabilir?

Aksun: Aklımı, düşünme melekelerimi kaybetmekten ve de elden ayaktan düşüp birilerine muhtaç olmaktan korkarım. Allah’a hep, canımı almadan aklımı almaması ve dirimi de ölümü de kimseye yük etmemesi için yakarıyorum.

Çetinoğlu: Günümüz gençlerinin kendilerine rol-model olarak kabullenmelerinde fayda mülâhaza ettiğiniz şahsiyetlerden uygun gördüğünüz sayıda isim verebilir misiniz?

Aksun: Gençlere rol model olarak ilk aklıma gelen Sayın Başkanımız elbette.

Elif gibi dosdoğru oluşu, dik duruşu;

Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi oluşu;

Bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkışı;

Asla yılgınlığa, umutsuzluğa kapılmayışı;

Her zaman söylediklerinin arkasında sapsağlam duruşu;

Mazbut aile hayatı, tutarlı siyaset hayatıyla güvenilir oluşu;

Her halinde; öfkesinde, duyarlığında, vefasındaki vb. içtenliği, İNSAN oluşu;

Risk almadaki gözü pekliği, cesareti, haklı olduğunda tüm dünyaya korkusuzca meydan okuyabilen tek lider oluşu, onu sadece gençler için değil ama bence herkes için rol model yapmaya yeter.

Bunları söylediğim için, umarım kimse beni dalkavuklukla suçlamaya filan kalkmaz. Kimseden hiçbir beklentimin olmadığı şu yaşımda tek isteğim, Allah’ın rızasını kazanabilmek zira.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim.

 

 

 

 

 

 

ZİYA NUR AKSUN:

Orta halli ve kalabalık bir ailenin evladı olarak 29 Mayıs 1930 tarihinde Konya’da dünyaya geldi.

İlk, orta ve lise tahsilini burada tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ne imtihansız olarak kabul edildi. Türkiye’nin problemlerinin sosyal ilimlerle çözülebileceğini düşünerek daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bu dönemde Said-i Nursi ile tanıştı ve Osmanlı tarihine yöneldi.

1956 yılında da üniversite ders kitapları basan bir matbaa kurarak iş hayatına atıldı.

1976 senesinde de felç geçirerek konuşma ve yazma kabiliyetini kaybetti. Sol eliyle resim yaparak düşüncelerini anlatmaya çalıştı. Bunun yanında cami, medrese gibi dini yapıları resmeden yağlıboya tabloları yaptı. Öte yandan Aksun’un bakımını 34 yıl boyunca gazeteci kardeşi Belma Aysun üstlenmiştir.

2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından ”Yılın Kültür Adamı” seçilen Ziya Nur Aksun, 6 Eylül 2010 tarihinde ebedî âleme intikal etti. Cenazesi, sevenlerinin iştirakiyle Şâkirin Camii’nde kılınan namazın ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Eserleri

1-Osmanlı Tarihi (6 Cilt), 2-Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı, 3- İslam Tarihi, 4-Osmanlı Padişahları ve 20. Yüzyılda İslam Dünyası, 5-Darbe Kurbanı Abdülaziz Han, 6-İkinci Abdülhamid Han, 7-Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, 8-Dört Muzdarip Padişah (Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud,  Abdülmecid), 5-Cihan Padişahı Muhteşem Süleyman,6- Beylik’ten Cihan İmparatorluğu’na, 7-Zirvedeki Sultanlar: Üçüncü Murad, Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed), 8-Son Cihan Padişahları, 9-Osmanlı’nın Zirvede Kalma Mücadelesi: Düşüşler – Tutunuşlar (1703-1789), 10-Mezhebler ve Tarikatlar (Siyasi ve Sosyal Açıdan)

Hakkında Yazılan Kitaplar:

1-Ziya Nur Hakkında Dostlarıyla Bir Sohbet: Ömer Ziya Belviranlı, Mehmet Nuri Yardım, Necmettin Türinay (Mârifet Yayınları, 2013 / Ötüken Neşriyat, 2105)  2-Bir Millet Mistiği / Ziya Nur Aksun: Belma Aksun (Ötüken Neşriyat 2013)

 

 

 

Ziya Nur Aksun’u tanımamıza yarayacak birkaç cümlesi:

*Aslında bir devleti 600 küsur sene ayakta tutan sebepler araştırılmalı ve ortaya konulmalı. Eğer onların dayandıkları şeyler faydalı ise yine uygulanmalı. Menfi şeyler üzerinde fikir yürütmek kolaydır; asıl önemli olan olumlu şeyler yapabilmektir.

*Batılının biri, “Büyük imparatorluklar ölmez, intihar eder!” diyordu ki, çok doğru ve enteresan bir tespittir. Aslında bizi de intihara teşebbüs ettirmişlerdir.

*Batılıların, Hıristiyanların sopayla, yağma ile çapulla girdikleri yerlere biz medeniyet götürmüşüz! Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar hâlâ ‘Siz gittiniz, huzur gitti!’ diyorlar.”

*Aslında bu, muhteşem imparatorluğun madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşadığının bir ispatıdır. Hâlâ sökülüp atılamamıştır; ortada olan bir vakıa bu…”

*Osmanlı padişahlarına ‘deli‘ sıfatı Tanzimatçıların hediyesidir; bu sırf Hanedana kara çalmak içindir. Açın Tanzimat’tan önceki tarihleri, hiç birinde bu gibi sıfatlara rastlamazsınız.”

 

 

(BİTTİ)

 

 

Tahlil Laboratuvarlarındaki gelişmeler ve Yenilikler;

Mesleğimde 35 yılı geride bırakırken zaman içinde olan gelişme ve yenilikleri yazmak istedim. Bu süre içinde yaşadığımız gelişmeleri değerlendirdiğimde, Anatomi dersimizi veren Kaplan hocamızın unutamadığım bir tembihini hatırladım. O bize, ‘aman çocuklar iyi bir doktor olmak istiyorsanız ömür boyu okumayı ve mesleğinizle ilgili yenilikleri takip etmeyi ihmal etmeyiniz. Çünkü bu meslek her 30 yılda bir kendini yeniler ve okumayan-yenilikleri takip etmeyen bir hekimseniz 30 yıl sonra diplomalı, fakat cahil biri olarak kalırsınız. Unutmayanız! 30 yıl sonra femuru, humerusu bile unutur, kol kemiğinizi tutarak, ah!  bu femurum, der ve çok mahcup olursunuz’ demişti. Şimdi bu süre kanaatimce çok daha kısalmıştır. Çünkü ben, laboratuvarımda her on yılda bir yeni bir teknolojiyi getirip uygulamak durumunda kaldım.

Kurbağa testi yaptırmaya gidiyorum!

60’lı, 70’li yıllarda hamilelik şüphesinde iken vatandaş bu cümleyi kullanıyordu. Çünkü hamilelik testi laboratuvarlarda erkek kurbağa üzerinde yapılan bir test idi. Laboratuvarlara erkek kurbağa temini yapan insanlar vardı ve bu kurbağalar üzerinde hamilelik şüphesi olan hastanın idrarı ile yapılan bir uygulama idi. Galli Maini adlı bu test, (+) likte %5 ,(-) likte ise %30 hata payı olan özellikte kabul edilirdi. Daha sonra idrarda Latex testleri geliştirildi. Bu testler, hamilelik hormonunun idrarda varlığını gösteren,  gözle görülebilen bir aglutinasyon olayına dayanan testlerdi. Şimdi ise hamilelik hormonunun varlığında kontrollü çizgi şeklinde kendini gösteren, uygulaması kolay kart testler kullanılmaktadır. Hatta bu testleri vatandaş kendisi bile eczaneden temin ederek yapabilmektedir. Laboratuvarlarda ise kanda hamilelik hormonu tespiti ve miktarını ölçerek daha güvenli değerlendirmeler yapılmaktadır. Şimdi ayrıca hamileliklerde bebeğin sağlık durumu ile ilgili bilgileri gösteren ve son 15 yılda geliştirilen kan testleri hekimlerimizin başvurduğu yeni hizmetlerdir. Son 5 yılda ise anne kanında bebeğin kan hücrelerini tespit edebilme teknikleri bulunmuş ve bu sayede amniosentezin risklerini taşımayan ve bebekte kromozom anormalliğinin varlığı hakkında bilgi veren yeni tetkikler geliştirilmiş, bu gün pahalı da olsa uygulanabilmektedir.

İdrar tahlili deyip geçmeyin:

Muayenede hekime yol gösteren önemli bir tetkik de şahıs tarafından kolayca verilebilen idrar tahlilidir.24 saatlik idrarın miktarından tutun da idrardaki glikoz, protein, bilirubin, ürobilinojen, nitrit ve mikroskobik bulgular teşhiste önemli yer tutar.Laboratuarlarımız bu tetkiki daha önceden kendine özel ayraçlar ile tüplerde çeşitli kimyasalların eklenmesi, ısıtılması, santrifüjle elde edilen çöküntünün mikroskopta değerlendirilmesi şeklinde,  çok daha zaman,  zahmet ve riskli uygulamalar ile yapardık.Daha sonra   bu kimyasalların emdirildiği veya onun yerini tutan reaksiyonların okunabildiği stripler geliştirildi ve idrar tetkiki bunların gözle değerlendirilmesi şeklinde  kolaylaştırılmış ve hızlandırılmış şekilde yapıldı.  Şimdi ise bu stripleri okuyan otomatik, bilgisayar uyumlu aletler ve fotometrik sistemle ekrana aktarılan görüntülerin yorumlanması ile ve de barkotlamanın getirdiği güvenilirliğin de yardımı ile çok daha çabuk ve kolayca yapılıp raporlanabilmektedir.

Kan sayımı ve formül lökosit, sonucunuzu yarın vereceğiz! :

Ülkemizde kan sayımı cihazları 1995’de gelmeye başladı.2000’li yıllardan sonra ise yaygınlaştı. Şimdi ilçe hastanelerimizde bile kan sayımı cihazları mevcut. Daha önce çoğunlukla lökosit pipeti eritrosit pipeti, hemoglobin pipeti, hematokrit kapiller tüpüne parmaktan aldığımız kan ile göz, mikroskop ve hematokrit santrifüjünün yardımı ile kan sayımını yapardık. Formül lökosit de istendi ise bu formül lökositli kan sayımı testinin sonuçlarını çoğunlukla ertesi günü verebilirdik. Şimdi ise elektromekanik bilgilerin, lazer teknolojisinin kullanıldığı ve bilgisayar sistemleri ile bütünleşmiş edilmiş kan sayımı cihazları bu tahlili de kısa sürede, çok daha güvenilir ve de laboratuar çalışanları için de risk ve zahmeti çok azalmış olarak yapabilmekteyiz.

Koyun kanını nereden bulacağız?

Mikrobiyoloji laboratuvarımızın önemli bir işlevi bakteriyolojik kültürlerdir. Kültürlerde kullanılan kanlı agar vasatının koyun kanı ile yapılması, hemolizlerin daha belirgin olması sebebi ile gereklidir. İşte bu koyun kanının temini laboratuar için ilgi çekici ve eğlencelidir. Cam boncuklu balonla mezbaha neye gidilir, daha önceden razı edilmiş kesicinin yardımı ile boyun bölgesi temiz bir koyunun kesiminin hemen peşinden hayvanın fışkıran arter kanı balona alınıp, bu cam boncuklu balonun çalkalanması ile defibrine edilmesi sağlanır. Bu kan, koyun kanlı agarımız için kaliteli ve uygun bir malzeme olup özellikle hemolizlerin değerlendirmesinde çok iyi sonuçlar almamızı sağlar. İşte bu ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarla zahmetli, zaman alıcı metotlar yapılan bakteriyolojik metotlar şimdi peyderpey yerine otomatik okuyuculu sistemlere bırakmaktadır. Özellikle bakteri tiplendirmesinde kullanılmaya başlayan PCR(polimeraz zincir reaksiyonu) bilgisi bu alanda çok hızlı ve güvenli sonuçlar veren cihazları laboratuvarlara getirmiş ve kullanılmaktadır.

Unutulan bilgiler-kaybolan beceriler:

Yakın zamana kadar kanda üre ölçümünde kullanılan Kowarsky cihazını kullanmak ciddi bir beceri ister ve bunu iyi yapanlar laboratuvarların seçkin elemanları olurlardı. Diğer biyokimya testlerinde de değişik özellikte, ağız üflemeli pipetler hem dikkat, hem de beceri isteyen işlerdi. Laboratuvarlar çeşitli şekil ve büyüklükteki pipet, tüp, balon ve ölçü kapları ile bilinen yerlerdi. Kullanılan kimyasalların yan etkileri buralarda çalışanlar için önemli risk faktörleri idi. Nitekim benim bir teknisyenim önce brom alerjisi, sonra da muhtemelen onun etkisi ile kansere yakalanıp 62 yaşında vefat etmiştir. Hastanemizin biyokimya uzmanı Bahattin beyin akciğer sorununda laboratuvarlarda maruz kaldığı asit buharlarının mutlaka etkisi vardır.  Şimdi ise,  bu birebir teknisyen çalışmaları ile uygulanan açık kolorimetrik metotların yerini; bilgisayar sistemi ile entegre edilmiş eliza, kinetik U.V okuyucusu kapalı ve tam otomatik cihazlar geliştirilmiştir. Otoanalizör dediğimiz bu cihazlar ile  biyokimya testleri, hormonlar, tümör belirteçleri ve serolojik testler  çalışılmaktadır. Tekniker, teknisyenlerimiz bu cihazlara barkodlanmış numuneleri yerleştirip bilgisayarları üzerinden istenen tetkikleri komutlayarak sistemi kurmakta ve cihazı çalıştırarak,  aynı anda birçok hastanın numune örneğini çok hızlı şekilde sonuçlandırıp raporlayabilmektedir. Yetkili uzman ise gerek kalibrasyon, gerek kontrol numuneleri üzerinden sonuçların güvenilir olmasını takip ederek sistemin doğru çalışmasını sağlamaktadır.

Laboratuarlar gelişen ve uygulanan teknolojiler sayesinde düne göre hem teşhiste hem de tedavi takibinde hekimlerimize çok daha fazla yardımcı olmaktadır. Aynı olay görüntüleme ve endoskopik tetkikler için de geçerlidir. Bu durum hekimliği daha çok tetkik-röntgen ve endoskopik raporları değerlendiren bir meslek haline dönüştürmektedir. Hekimliğin aynı zamanda bir sanat özelliği olduğunu unutmadan, biz hekimlerden şifa bekleyen hastanın anamnezini ve bizzat muayenesini ihmal etmeden istifade edeceğimiz bir laboratuar tercihi hasta memnuniyetini ve mesleki tatmini artıracağı düşüncemi paylaşmak isterim.

 

 

Filistin Nasıl Kurtulur? (2)

“Hiçbir kimse diğerinin günahı (suçu) ile günahkâr (suçlu) olmaz.” (İsra: 15)

Anlamına gelen: “Ve la teziru vaziretün vizre uhra.”

Âyetine zıt bir anlayışla haklıyken,

Kendilerini haksız duruma düşürmüşlerdir.

Çünkü İslâm’da gaye için her şey meşru değildir.

Mesela, babanın suçundan oğul;

Oğulun suçundan baba, sorumlu tutulamaz.

Nerde kaldı ki, İsrail askerlerinin katlinden dolayı;

Sıradan bir İsrail vatandaşı suçlu sayılsın da, hayatına kastedilsin!

Hayır değerli okur, hayır! Bu davranış İslâm’a uygun değildir. İslâmi olamaz da.

Çünkü dava İslâmi olduğu gibi, ona götürecek, ona ulaştıracak yol da hak olmalı.

Yani hem haklı, hem de hak yolda olmalı.

Aksi takdirde dava akîm ve sonuçsuz kalır.

Hem de dava, kendi elimizle zora sokulmuş olur.

“Gaye için her şey meşrudur! Her şey mübah ve her şey yapılmalıdır” düşüncesi;

Makyavelist ve Materyalist bir bakış açısıdır.

Kesinlikle İslâmi değildir.

İslâm’da böyle bir anlayış tarzı yoktur.

Nitekim:

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir.

Göz ise maneviyatta kördür.” denilmiştir.

Filistinli kardeşlerimiz, bu yanlış metot ve usûlü uygulamakla;

İsrail’e istediği fırsatı vermiş oluyorlar.

Zaten maddeten çok kuvvetli bir orduya ve imkânlara sahip olan İsrail’in;

Ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar.

Âdeta kendi bindikleri dalı kesmiş bulunuyorlar.

Mazlum ve masumken, dünyada terörist damgasını yiyerek gözden düşmelerine;

Bizzat kendileri önayak olmuş oluyorlar.

Öncelikle bu yanlış metottan vazgeçip caymalılar.

Nitekim Arap devletlerinin, Filistin davasında geri durmalarının sebeplerinden biri de,

Filistinlilerin bu yanlış davranışları yüzünden olsa gerek.

Bir an evvel haklı davalarını içinden çıkılmaz hâle dönüştüren;

Bu İslâm dışı terör hareketlerini ve intihar eylemlerini bir tarafa bırakmalıdırlar.

Çünkü hayırlı amaçlar yolunda, haram araçlar kullanılmaz.

Kullanılsa, amaçlar hayırsız ve sonuçsuz kalır. Unutmayalım ki:

“Kem âletle, kemâlât olmaz.” Evet:

“Bütün (bu) felâketlerin, helâketlerin (yok oluşların) menbaı (kaynağı);

Cehalet (ve bilgisizlik)dir.

Cehaletin menbaı da dalâlet (sapkınlık)tır.”

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Filistin’in kurtuluşu;

Öncelikle, Filistinlilerin bazı Filistinlilerden kurtuluşundan geçiyor.

Demek ki,

Filistinlim kurtuluşa, hak davasına, ancak;

Hak yoldan gitmekle ulaşacaktır inşâllah.

Kaldı ki,

Filistinlilere düşen sadece Hak yolda olmaktır.

Başarıya ulaştırıp ulaştırmamak ise,

Hakk’ın bileceği bir iştir vesselâm.

 

 

Ücretliler İçin EŞEL MOBİL Sistemi Uygulanmalı

Başlıktaki bu söz İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın tarafından Kocaeli’de söylendi.

“İyilik Kervanı Yollarda” projesi kapsamında Kocaeli’de bir dizi ziyaretlerde bulunan Koray Aydın‘ın basın toplantısında ve meslek kuruluşlarını ziyaretlerinde dile getirdiği bu teklif basında yeterince yer almadı.

Oysaki sabit gelirli (genellikle ücretli veya maaşlı) işçi, memur ve emeklilerin çok yoğun olduğu ilimizde (ve Türkiye’de) bu sistemin uygulanması halinde geniş kitlelerin hayatında çok önemli sonuçları olacak.

Enflasyonist ortamlarda satın alma gücü en çok düşen ücretli/maaşlı olan kesimdir. Bu durumu kısmen önleyebilmek için eşel mobil (oynak merdiven) geçmişte Türkiye’de de uygulanan bir sistem.

“Eşel mobil sistemi hayat pahalılığının belirli bir oranda artması halinde, işçi ücretlerine de hiçbir pazarlık veya mücadeleye başvurmadan aynı oranda zam yapılmasıdır.”

Sendikaların yaptırım gücünün kalmadığı, işçi ve memur sendikalarının Saray’dan esen rüzgâra göre tavır aldığı ülkemizde bu ihtiyaç daha kuvvetlidir. Hayat pahalılığının ciddi rakamlara ulaştığı ekonomik şartlarda ücretlilerin hızla fakirleşmesini bu sendikal yapı ile önleyemeyiz.

Ekonomik krizin faturası en ağırlıklı olarak sabit gelirli kesime ödetilir. Ama bu durumda hem sosyal problemler ve hem de ciddi bir ekonomik durgunluk riski ortaya çıkar.

Bu sebeple ekonomi yönetiminin bir yandan ücretlileri hayat pahalılığına karşı koruması, onların satın alma gücünün düşmesini engellemesi, diğer taraftan sistemin enflasyonist bir tesir yaratmaması için gerekli tedbirleri alması gerekir.

Nitekim “bazı ülkelerde eşel mobil sistemi kanunla sağlanmıştır. Mesela Fransa’da 24 Temmuz 1952 tarihinde kabul edilen bir kanun, kanuni asgari ücretleri hayat pahalılığına göre ayarlama mecburiyetini hükümete yüklemiş bulunmaktadır.”

Üretici fiyat endeksinin (ÜFE) yüzde 46’yı geçtiği Türkiye’de, ücretliler için eşel mobil sisteminin uygulanması zaruri bir ihtiyaç gibi gözükmektedir.

***************************

Akaryakıtta EŞEL MOBİL Kalkarsa Ne Olur?

Döviz kurlarındaki artış akaryakıt fiyatlarında da yükselişe sebep oluyor. Mayıs ayından bu yana akaryakıt fiyatları için uygulanan eşel mobil sistemi ile benzin, mazot fiyatlarında bir istikrar sağlandı.

Türkiye, dünyada akaryakıt fiyatları içinde en yüksek vergi oranını uygulayan ülke. Bir litre Benzin aldığımızda 2 lira 37 kuruş vergi ödüyoruz.

Bu vergilerin içinde en önemlisi ÖTV (Özel Tüketim Vergisi).

17 Mayıs 2018’den bu yana eşel mobil uygulaması olduğu için, akaryakıta yapılan zamlar ÖTV’den düşüyor ve vatandaşa yansımıyor.

Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) yüzde 46’ya fırlamışken bir taraftan da benzin, mazot fiyatları döviz kuru ile aynı oranda yükselseydi, enflasyon / hayat pahalılığı daha kontrolsüz bir şekilde artacaktı.

Çünkü bizdeki mevcut fiyat artışlarının ana sebebi yüksek ithal girdi oranı ile yapılan üretimdir. 100 TL’lik üretim için ortalama 70 TL değerinde ithal girdi kullanıyoruz.

Maliyet enflasyonu varsa üreticinin bu artışı fiyatlarına yansıtmaması düşünülemez.

Burada önemli olan bu uygulamanın ne kadar sürdürebileceğidir. Çünkü devletin vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı çok yüksektir. Dolaylı vergilerin başında da akaryakıttan alınan ÖTV gelir. Türkiye’de benzin istasyonları adeta birer vergi dairesi gibidir.

Uygulanan sistem devam ettikçe, fiyat artışının vergiden karşılanması ile ciddi bir vergi kaybı söz konusu.

Akaryakıta uygulanan eşel mobil uygulamasının yılsonuna kadar devam etmesi öngörülüyor. Belki de seçimler düşünülerek Mart ayına kadar uzatılır.

Ancak bu uygulama birden kaldırılırsa akaryakıt fiyatlarında ani bir sıçrama olması kaçınılmazdır. Bu da enflasyonda ani bir sıçrama olacak demektir.

Şu sıralarda üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasında (ÜFE ve TÜFE arasında) yüzde 20’lik fark var. Yani maliyetlerdeki yükseliş henüz tüketiciye yansıtılamamış durumda.

Yerel seçimlere kadar üreticilerin üstlendiği maliyet artışı tüketiciye yansıtılamazsa üreticilerin işi zor. Yansıtılırsa tüketici perişan olacak.

Hele bir de yerel seçimlerden sonra, akaryakıttaki eşel mobilin kalkması halinde, ÜFE’deki artış ve kısa bir zaman sonra da bunun tüketiciye yansımasıyla, 2019 tüketici için çok zor geçecek.

Bu durumda ücretlerde eşel mobile geçmek, hem ekonomik sıkıntıların yarattığı sosyal problemlerin en aza indirilmesi ve hem de stagflasyon (enflasyon içinde ekonomik durgunluk) girdabına girmemek için kısmi bir çare olabilir.

 

 

Ya devlet Başa Ya kuzgun leşe!

Efendim 1970’lerde Almanya da yaşanmış bir hikâyedir. Bizim gurbetçilerden birisi, her gün iş çıkışı bir birahaneye gider, tek başına en dipteki bir masaya oturur, paltosunun iç cebinden bir şişe çıkarır ve başlar yavaştan yavaştan içmeğe.

Bir gün böyle iki gün böyle derken olay, Alman garsonun dikkatini çeker, bizimkinin yanına gider ve ne içtiğini sorar:

Gurbetçi: “Rakı” der.

Garson: “Bende içebilir miyim” der ve bizimkisi bir duble rakıyı doldurur ve kendisine ikram eder.

Garson bir duble üzerine bir duble daha derken elini kulağına atar başlar düşünmeye.

Garson neden sonra masadan kalkıp giderken bizimkine döner ve: “Ne olacak Almanya’nın bu hali” der.

Şimdi Türkiye siyasetinin son yıllarına bakıyorum da bende, “ne olacak bu Türkiye’nin hali” demekten kendimi alamıyorum.

Ekonomi derseniz berbat, iç siyaset evlere şenlik, dış siyaset ise: “var mı ki” diye size soruyorum.

Gerçekten var mı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir dış siyaseti? Eğer olmuş olsaydı 16 yıl evvel komşularımızla sıfır sorun diye başladığımız serüven bu günkü noktada mı olurdu?

Milletler arası arena da Türkiye’nin bu günkü durumundan TC. Vatandaşı olarak memnun aklı başında bir Allah’ın kulu var mıdır, yoksa gelişen olaylara biz mi yanlış pencereden bakıyoruz?

Savaşta olabilirsiniz, hatta girmiş olduğunuz savaşı kaybedebilirsiniz de. Topraklarınızın bir kısmı işgal edilmiş olabilir ve geçmiş tarihte olduğu gibi.

Hatırlayın Osmanlı imparatorluğunun son yıllarını; Balkanlardan, Kafkasya’dan Ortadoğu’dan çekildiğimiz yılları.

İki ayyaş diye bu gün dalga geçtiğimiz insanlar, çökmüş bir imparatorluğun küllerinden gencecik bir devlet kurdular, hem de hiç eğilip bükülmeden; hem kendi onur ve şereflerini, hem de Türk Milletinin şerefini koruyarak.

Ama son yıllardaki perişan halimize bakar mısınız? Beceriksiz korkak ve pısırık siyasetçiler sayesinde, Tür dış siyaseti yerlerde paspas ediliyor. Bozkurt soyundan gelen Türk Milletinin onuru şerefi beş paralık oluyor.

1992 yılında Ege de Muavenet zırhlısının vurulmasıyla irtifa kaybettik, Irak’ta askerimizin başına çuval geçirildi; müzik notası mı vereceğiz diye yetkililerce dalga geçildi. 2004 – 2018 Yılları arasında Yunanistan Ege de 18 Türk adası ve bir kayalığı işgal etti hiçbir tepki gösterilmedi.

En son Papaz Brunson olayı.

Biz içerden ey Amerika, ey Almanya diye nara atarken, ABD’nin manyak başkanının bir twitiyle baktık ki, ev hapsinde olan papaz Brunson, ertesi gün salıverilmiş.

Yetsin artık bu pısırıklık, Türk Milletinin titreyip topyekûn ayağa kalkması gerekiyor.

Yeter artık millet olarak biz bu yapılanların hiç birisini hak etmiyoruz ve son söz olarak ta:

“Ya devlet Başa Ya kuzgun leşe” diyorum.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Büyücüler (Sorcerers) Görev Başına!

Futbol ilkel bir kabile dinidir. Bu dinin azizlerine futbolcutapınaklarına stadyummüritlerine taraftarayinlerine tezahürat ve cezbe/trans anına da ‘gol‘ denir.

Karl Marks olsaydı; Futbol kitlelerin afyonudur, derdi. Dekart yaşasaydı; Seyrediyorum o halde taraftarım, derdi. Bazen ipte sallanan küçük bir topa baktırıp uyuturlar, bazen meşin yuvarlak‘a.

Portekiz‘i 30 yıl diktayla götüren Soares‘e sormuşlar: Nasıl başardın? 3 F Sistemiyle demiş. FutbolFadu (Müzik), Fiesta (Eğlence). Ve sonra eklemiş: ‘Ah, âh.. 2 tane daha 50 binlik stad yaptırsaydım 20 sene daha gitmiştim.

Adamın biri Paris‘te Sen Nehri‘nde balık tutmaya gitmiş. Polis gelmiş; ‘Burada balık tutmak yasak‘ demiş. Bizimki: ‘Ben balık tutmuyorum‘ demiş; ‘Solucanımı gezdiriyorum.’

Futbol bir oltadırmüzik – eğlence – magazin dip oltasıdır. Bakarsınız her birinin ağlarında milyonlarca sazan. Ondan sonra herkesin kafasında, ‘ben “özel”im‘ tripleri. Sürüdenlik ve sıradanlık hiç bu kadar köle biriktirmemişti.

Ortalama Türk insanı; en çok seyredilen kanalı izler, gazetelerin resim ve manşetlerine bakar, 3 İstanbul takımından birini tutar ve futbol ile din hakkında ya müfessir ya muhaddis ayarındadır.

“İlim öğrenmek kadın – erkek her Müslümana farzdırSpor ise olsun olsun sünnet. O da seyir sporları değil. Amatör ve bizatihi aktif katılımcılık gerektiren sporlar.

Hele hele ülkenizdeki kadim spor kulüplerini ecnebiler ve gayrimüslim azınlıklar kumuşsa. Biz 1900‘lerin başlarında isyanlar, savaşlar ve yokluklarla boğuşurken beyzadelerin cicili – bicili çocukları ‘black socks‘ vesair gâvurca isimlerle Papazın Çayırı‘nda ‘fitbol‘ oynuyorlardı.

Bizim bağrıyanıklarımız ise İzmir‘in Çeşme İlçesinde olduğu gibi açlıktan ölmemek için süpürge tohumları yiyip hayatta kalmaya çalışıyordu. Sonra gelir bu İstanbul takımları, ne gazi ne kahraman olduklarını anlata anlata bitiremezler.

Ne demiş şair: “Ben sokak kedisi, sen ciğercinin kedisi. Dünyalarımız farklı“. Bir de şu meşhur ‘ezelî‘ rekabet yok mu? Sanki Habil‘le Kabil‘den kalma. Sıfata bak, ilahiyattan hizaya gel.

Osmanlı‘nın Tatlısu Frenkleri dediği Levantenler ile avdeti Sabataycılar arasındaki basit ailevi rekabetlerdir bunlar. Halen seçtikleri başkanlar da bu familyaların arpalıklarındandır.

Kemal Sunal der ya; ‘Sıfata bak, neye benziyor?‘. FB‘nin, GS‘nin, BJK‘nin başkanı oldun mu Bakandan ötesin. İster Başbakan‘la görüş ister Genelkurmay Başkanıyla. Falana gider yap, filandan ihale kap. Oh, ne güzel İstanbul be!

Diyecekseniz; Benim dinim bana, senin dinin sana, mesele yok. Bize düşen ancak bir tebliğdir. Neticede amatör futboldan ve  – Allah affetsin – sarı/lacivert kulüp manyaklığından gelen bir nâdim kardeşinizim.

Final sloganımız: Gölgelerin gücü adına! Büyücüler görev başına!

Ve son sorumuz: 40 bin kişinin bir anda uyutulabildiği beşiklere ne denir?

 

(NOT: Keşke okumasaydınız; Ağustos 2009’den günümüze gönderilmiş bir nottu)

 

 

Müslüman Milletlerin Geri Kalış Nedenleri

Müslüman Milletleri İslâm Dini mi Geri Bıraktı?

Ekonomi tahsili gören iş adamı ve sivil toplum kuruşları gönüllüsü Ali Erat, 2017 yılında yayınlanan 15 X 21 santim ölçülerinde, 86 sayfalık eserinde sıkça ve menfi maksatlarla sorulan bir soruyu cevaplandırmaya çalışıyor.

7 bölümden meydana gelen muhtevası hacminden büyük kitapta, Hz. İdris’in terziliği, kâğıt üretiminin tarihçesi, medeniyetin gelişmesinde coğrafya ve iklimin önemi, dünya ticaret yolları, Süveyş ve Panama kanalları, Avrupa’da matbaacılık, Rönesans ve sanayi devrimi, Elizabeth’in som altından saltanat arabası, Merkantilizm, medeniyetlerin gelişmesinde yazının, kâğıdın, pusulanın, barutun ve matbaanın önemi, Amerika’nın keşfi, Uluğ Bey rasathanesi, İslam’ın ilme verdiği önem, Ortaçağ karanlığını aydınlatan İslâm âlimleri, Ridâniye Savaşı, Ahîlik teşkilatı, Bayezid-i Velî, Selefiyye, Eş’ariyye ve Mâtüridiyye, Süleyman Çelebi ve Mevlid, Ebu Leheb-Ebu Cehil, Mecelle, Dârü’l-Fünûn, Mehmed Âkif’in Avrupa yorumu, İzmir Birinci İktisat Kongresi, Duyun-u Umûmiye, Riba, Zekât, Adalet gibi pek çok konular hakkında efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde bilgiler de veriliyor.

Eserin müellifi Ali Erat, son yüzyıl içerisinde Müslümanların zelil duruma düşmelerinin sebebini; ‘Avrupa sanayi toplumunu yaratacak bir zihniyet devrimini gerçekleştirirken; ilimde, fende, felsefede dünya çapında isimler yetiştirmiş olan medreselerin, yeni gelişmeleri okumakta yetersiz kalması‘ olarak açıklıyor. ‘Müspet ilimler yanında Medreselerden felsefe derslerini bile kaldıran bir zihniyetle dünyayı okumak elbette mümkün olamazdı.’ Diyor. Bu görüşlerini, yukarıda bir kısmı verilen ana ve ara başlıklar altındaki metinlerle temellendiriyor.

Bilindiği gibi İslâmiyet’in fütuhat yoluyla gelişme dönemi, Emevilerle sona ermiştir. Karahanlılar ve Gazneliler döneminde yetişen İmam-ı Azam Ebu Hanife, Serahsî, Mâtürîdî, Zemahşerî ve diğer büyük Türk-İslâm âlimlerinin de desteğiyle ilim alanında İslâmiyet Hıristiyan batıdan çok önde idi. Museviliğin adı bile geçmiyordu.

İslam Devleti’nin yüzölçümü Hulefa-i Râşidin döneminde 8.500.000 Km2 idi. Emevîler döneminde 13.400.000 Km2 oldu. Osmanlı Cihan Devleti, Sultan Üçüncü Murad Han (1546-2595 / Saltanatı: 1574-1595) döneminde 19.900.000 Km2 ile en geniş sınırlara ulaştı. (Dünyanın yüzölçümü, toprak olarak 148.600.000 Km2 olduğuna göre dünyanın sekizde biri Osmanlı Devletinin idi.) İdare güçlükleri yaşamasına rağmen medeniyette ve teknikte olduğu kadar halkının refahı bakımından da çok iyi durumdaydı. Müslüman Türk âlimler ilim, Osmanlı yönetimi altındaki topraklarda da bağlı milletler gıda mahsulleri üretiyor, himâyesi altındaki küçük devletlerden vergiler alınıyordu.

16. yüzyıla kadar Müslüman Türkler, fıkhî (amelî) mezheplerden Hanefî, itikad mezheplerinden Mâtürîdîlik mensubu idi. Mâtürîdî mezhebi naklî ilimleri (Kur’ân-ı Kerîm ve hadis) esas almakla birlikte aklî ilimlere de büyük ölçüde değer veriyordu. İran ve Mısır seferleri ile oralardan İstanbul’a getirilen İslâm âlimleri, Eşârî mezhebine mensuptu. Naklî ilimlere daha fazla değer veren Eş’âriler, Mâtürîdî mezhebini geri plana ittiler. Ali Erat Bey’in de ifâde ettiği gibi medreselerden felsefe dersleri kaldırıldı. Oysaki felsefe bütün ilimlerin anasıdır. Ana ihmal edilince, ilmî doğurganlık kısırlığa mahkûm edildi. Öyle ki, medrese talebeleri değil, müderrisleri bile üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olduğunu bilmiyorlardı.

Böylece Müslüman milletler, ilim sahasında olduğu kadar refah bakımından da gerilerde kaldılar. Ancak bunu bütün Müslüman milletlere teşmil etmek hatalı olur. Daha da mühim olanı, Müslüman milletlerden bazılarının ilimde geri, refahta mağdur olmalarının sebebi asla ve kat’a İslamiyet değildir. Kesinlikle değildir, çünkü İslâmiyet fakirliği emretmiyor, ilmî çalışmaları lüzumsuz görmüyor. Aksine, ‘İlim, Müslüman’ın öz malıdır. Çin’de bile olsa, gidip almalı, kullanmalıdır‘ Emrini veriyor. Evet! Günümüzde dünyadaki nüfusları 300.000.000’a yakın olan Müslüman Türklerin, Türkiye’de yaşayanları hariç tutulursa, ilim yönünden de refah bakımından da hayli gerilerdedir. Bunun sebebi Müslümanlık değildir. Yaşadıkları coğrafya da değildir. Yönetimleri altında bulunan devlet idarecilerinin Müslüman Türklere tatbik ettikleri âdil olmayan yönetimdir. Türkiye Türklerinin hayat seviyelerinde bir noksanlık izafe edilecekse bunun suçunu da Cumhuriyet döneminin bazı devrelerindeki yöneticilerinde aramak gerekir.

Ali Erat’ın seçkin eserinden alınacak mesajlar bunlardır. Sayın Erat, herkesin anlayabileceği bir dille hedef de gösteriyor: ‘Geçmişimiz övünme vesilemiz değil, ders alınacak hazinemizdir.’

Mehmet Aksoy’un editörlüğünde yayına hazırlanan eser; vatanını, milletini seven İslâmiyet’i özümsemiş insanların okuması, okuduklarını derhal tatbike koyması gereken bilgiler ihtiva ediyor.

Ali Erat Bey’in kendi yayınıdır. Osmaniye’de Hasret Matbaası’nda basılmıştır. Telefon: 0.328-814 78 79, 812 40 83

 

ALİ ERAT:

01.01.1939 tarihinde Osmaniye’de doğdu. İlk ve ortaokulu Osmaniye’de, liseyi Adana’da bitirdikten sonra Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden 1963 yılında mezun oldu. Askerlik görevini yaptıktan sonra 1965 yılında Osmaniye’de Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir olarak çalışma hayatına başladı.

Mesleğinin yanı sıra sivil toplum ve siyasi kuruluşlarda vazifeler üstlendi. 1965 yılında, o günkü ismi ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’nin Osmaniye İlçe Teşkilatını ve Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin Osmaniye Şubesini kurdu.

Diğer sosyal ve siyasi görevler ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdiği hizmetler:

*Rahime Hatun Kız Meslek Lisesi Yaptırma Derneği Başkanlığı. O dönemde okul binası yapıldı. *Osmaniye’de yayınlanan üç gazetenin kuruluş aşamasında bulundu, Çataloluk Gazetesi’nin kurucusu ve yöneticisi, Yeni Osmaniye Gazetesi’nin 3 yıl mesul yazı işleri müdürü oldu, yayınına devam eden Hasret Gazetesi’nin kuruluşu içerisinde bulundu, 7 yıl mesul yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu gazetelerde yazılar yazdı. *Osmaniye Meslek Yüksek Teknik Okulunu açmak için dernek kurdu, heyet başkanı olarak Osmaniye ve Ankara’da gereken çalışmaları yaptı. Okulun kuruluşu tamamlanıp hizmete açıldı. Bu okul, bugünkü Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi’nin nüvesini teşkil eder. *Osmaniye’de ilk olarak Anonim Şirket kurdu. *Osmaniye’de açılan Öncüler Tuğla Fabrikasında Yönetici, Kale Kireç Tuğla Fabrikasında hissedar ve İdare Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. *Ortağıyla birlikte Örnek Hayvancılık Çiftliği kurdu. *Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Lisans Üstü Master derecesi aldı. *1986 yılında, Osmaniye’yi il yapmak için ileri gelen insanların katılımı ile Osmaniye’yi Güzelleştirme ve Tanıtma Derneğinin kuruluş çalışmalarına katıldı. *Turizm ve Seyahat Acentesi sahibi olması sebebiyle Osmaniye’yi turizm yönünden tanıtmak için çalışmalarda bulundu. *Türk Hava Yolları’nın bir uçağına ‘Osmaniye’ isminin verilmesi çalışmalarına öncülük etti. *Milliyetçi Hareket Partisi kademelerinde seçim çalışmalarına katıldı. *Osmaniye Malî Müşavirler ve Muhasebeciler Odasını arkadaşlarıyla birlikte kurup başkan seçildi.

 

 

KUŞBAKIŞI:

ATEŞTEN KELİMELER:

Ömer Lekesiz’in yazdığı bu kitaptaki metinler, şiir çözümleme yazıları değildir; sekiz şiirde yer alan bazı imgelerden hareketle üretilmiş sekiz öznel şerhtir.

Metinlerdeki edebî niyet, her biri bir yıldız olan şerhlerin dünyasından uzakta olanları, taklidî bir dille de olsa, şerh dilinin arkeolojisine yöneltmektir.

Bu yüzden metinlerde zikredilen ayetler, simgeler, imgeler geniş bir coğrafya ve kültürden seçilmiştir.

Temmuz 2018’de yayınlanan eser, kitap kâğıdına basılı, karton kapak içerisinde 136 sayfa, 13,5 X 21 santim ölçülerindedir. (Tanıtım bülteninden)

ŞULE YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 2 Kat: 4 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-528 23 57 Belgegeçer: 0.212-528 25 89 e-posta: şuleyayinlari@yahoo.com www.şuleyayinlari.com

TÜRKİYE’DE DİN POLİTİKALARI VE DİN-SİYÂSET İLİŞKİSİ

Dr. Sinan Ateş, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 296 sayfalık eserinde; Osmanlı klasik dönemi din uygulamalarından Tanzimat dönemine, oradan da Cumhuriyet döneminde 1960 askerî darbesine kadar geçen zaman diliminde yaşanan lâiklik tartışmalarını teşrih masasına yatırıyor. Bu süreçteki din siyaset münasebetlerini o dönemin belgeleri üzerinde inceliyor.

Temmuz 2018’de okuyucu ile buluşturulan eserin adı, ‘Türkiye’de Din Siyaset…’ ise de; Rusya’da dinden uzak bir millet yaratma çalışmalarını da anlatıyor. Lenin ve Stalin’i örnek alarak; Kamboçya’da Kızıl Kmerler gerilla teşkilâtını kurup askerî idareye karşı harekât başlatan Komünist anarşist, sonra da başbakan olan Pol Pot’un, Çin’de Mao’nun, Küba’da Fidel Kastro’nun, Romanya’da Çavuşesko’nun, Çekoslovakya’da Dubçek’in din aleyhtarı çalışmalarını tahlil ediyor. (s: 97-99) Türkiye’deki uygulamaları, giriş mahiyetinde kısaca özetledikten sonra (s: 106), Demokrat Parti’nin muhalefet yıllarında din politikası ve din-siyaset ilişkisi geniş bir şekilde veriliyor. (s: 109-166)

Sonraki bölümde 1950-1960 yılları arasında Türkiye’de din-siyaset ilişkisi hakkında bilgiler yer alıyor.  (s: 170-266)  Bu bölümdeki alt başlıklar şöyle: *Arapça Ezan Yasağının Kaldırılması, *Radyoda Kur’ân-ı Kerîm Yayınları, *Din Eğitimi Alanında Yapılan Çalışmalar, *Demokrat Parti Döneminde Dinî Kurumlar ve Hareketler.

Bu bölümde ayrıca, İslâmî hareketler ve cemaatler, Nurculuk, Süleymancılık, Ticanilik ile dinî yayınlar olarak Sebilürreşad, Büyük Doğu, Hür Adam, Din Yolu, Müslüman Sesi, Ehl-i Sünnet isimli mecmualar ve gazetelerle diğer İslamcı yayınlar hakkında bilgiler var.

Temmuz 2018’de yayınlanan kitapta müellif, sâdece dinî hâdiseler hakkında geniş, faydalı ve arşivlik bilgiler vermekle kalmıyor; Cumhuriyet dönemine ait vergi-mâliye, sosyal, siyasi, askerî politikalar hakkında da okuyucuyu bilgilendiriyor. Dış politikamız da ihmal edilmiyor. Varlık Vergisi, sebep ve neticeleriyle birlikte; Demokrat Parti’nin doğuş ve gelişme sebepleri teferruatlı olarak tahlil ediliyor.  Ana meselenin dışına çıkılmadan geniş bir yelpâzede açıklamalarda bulunuluyor.

Kitabın, ‘Sonuç‘ başlıklı bölümünden dikkat çekici cümlelerden birkaçı: (s: 277-281)

v  İkinci meşrutiyet ile birlikte Türkçülük düşüncesi ön plana çıktı. Osmanlıcılık fikirlerinin hepsi ilmî ve teknik açıdan batılılaşmayı savunuyordu. Dolayısıyla bu fikir akımlarının hepsi modernist idi. Bu gruplar, Batı’da olan müesseselerin Osmanlı’ya ithal edilmesini savunurken, İslâmî terminolojiyi meşruiyet aracı olarak kullandılar. Meselâ Namık Kemal, meşrutiyet ve meclis düşüncelerini İslâmî terminolojide yer alan müşavere ve istişare kavramlarıyla tevil etmeye çalışmıştır. Batıcılık fikri ise bu akımların ötesine geçmişti ve toptan batılılaşma taraftarıydı. Ayrıca dinin devlet sahası dışına çıkarılmasını istiyordu. Türkçü akım ise dinde millîleşme taraftarı idi.

v  Laiklik, Fransa’da ortaya çıkmış bir kavram olup Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte resmen uygulanmaya başlanmıştır. Kısa bir müddet sonra da eğitim, kültür ve ekonomi başta olmak üzere hayatın her alanına dâhil edildiği görülmektedir. Ancak Türkçe ezanın mecburi tutulması, şapka inkılâbı gibi reformlar, toplumun belirli kesimleri tarafından benimsenmemiş ve beraberinde bazı tepkiler ortaya konmasına sebep olmuştur. Bu tepkiler, erken Cumhuriyet döneminin politikaları dairesinde bastırılsa da, bilhassa 1946-1950 yılları arasındaki çok partili hayata geçiş süreci ile birlikte, daha fazla tenkit edildiğinden bazı uygulamalar kaldırılmış; din dersleri okullara seçmeli ders olarak konulmuş, Kur’an kursları açılmaya başlanmış, Meşrutiyet döneminin tanınmış İslâmcılarından Şemsettin Günaltay, Başbakan olmuş, Sebilürreşad gibi İslamcı derginin tekrar yayınına izin verilmiştir.

v  Seçmen,  orta seviyede olsa bile, dinî hassasiyetlere sâhip olan bir topluluktu.

v  1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, liberalleşme sürecini hızlandırmıştır.

Yazar; ‘Sonuç‘ bölümünde; ‘Türk Milliyetçiler Derneği’nin irticai sebeplerle kapatıldığını ileri sürmektedir. Bu görüşün doğru olduğunu söylemek hayli zordur. Umumi kanaat, Türk Milliyetçiler Derneği’nin, İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi siyasi parti hâline dönüşüp Demokrat Partiye rakip olacağı endişesidir. İrticai faaliyetlerde bulunanlara hapis cezası verilirken, Dernek mensuplarının hiç birine hapis cezası verilmemiştir. Çok cüz’i bir para cezası verilerek kararın temyiz yolu da kapatılmıştır.

282-296. sayfalar arasındaki bölüm, ‘Kaynakça‘ başlığını taşıyor. Bu bölümde; ‘Arşiv Belgeleri‘, ‘Resmî Yayınlar‘, ‘Gazete ve Dergiler‘, ‘Kitap ve Makaleler‘, ‘İnternet Kaynakları‘ ara başlıkları altında, hamulesi bilgi olan yerli ve yabancı 360 adet kaynak yer alıyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

KONEVÎ’NİN KONYA’SINDAN FERYAT!

Erdoğan Aslıyüce, bu eserinde büyük bir mutasavvıf, âlim, edip, şair ve aynı zamanda ünlü bir tabip olan Sadreddin Konevî’yi anlatıyor. 1208 yılında Malatya’da doğdu. Muhyiddin Arabî’den dersler aldı. Şam, Halep, Kahire ve Bağdat’ta kalarak 35 yaşında iken Konya’ya geldi.

Çok zengin bir zat olan Hoca Cihan’ın, zamanın tabiplerinin deva bulamadığı saralı oğlu Ali Han’ı tedavi edince Hoca Cihan oturduğu konağı O’na verdi. Konak’ta 1274 yılında vefatına kadar öğrenci yetiştirdi., Kitaplar yazdı.

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-CEMİL MERİÇ’İN DÜNYASI Seçme Metinler: Hazırlayan Mustafa Armağan / Ketebe Yayınları

2- DÜŞMANLA OYNAMAK: John Carlin. Çeviren Elif Ersavcı. Ayrıntı Yayınları.

3- AŞK’TAN AŞK’A: M. Mustafa Emlik. Yakın Plan Yayınları.

4- NASREDDİN HOCA’NIN BİRİ BİR GÜN: İsmail Güleç. İz Yayıncılık.

5- KOCATAŞ YALISI ANILARIM: Yusuf Mardin. Boğaziçi Yayınları.

 

DERKENAR:

SEBEP YERİNE NEDEN… PEKİ, AMA NEDEN?

Sebep‘ kelimesinin yerine ‘neden‘ kelimesi kullanılıyor. ‘Ne’ zamirine isim hal eki olan ‘den‘  getirilmek suretiyle yapılan ve soru edatı olarak ‘niçin‘ ile beraber kullanılan ‘neden‘, bir isim olan ‘sebep‘ kelimesini karşılayamıyor.

Bu hususu örnekler üzerinde görelim: ‘Bu işin sebebini söyleyiniz‘ cümlesinde ‘sebebini‘ yerine ‘nedenini‘ getirebildiği halde, ‘bu işe sebep olanlar zalimdirler‘, ‘bu işe siz sebepsiniz‘, ‘ne sebepledir bilmiyorum, böyle oldu‘, ‘bu hâle kim sebebiyet verdi‘, ‘bu sebeple böyle yaptı‘ ‘bu şekilde konuşmanızın sebebi nedir‘ cümlelerinde ‘sebep‘ yerine ‘neden‘ kelimesi konulamamaktadır. Sebep kelimesini atarsak, çeşitli ifade şekillerinden mahrum kalıp sâdece bir şekle sâhip olacağız. Bu ise, dilin zenginliğini kaybetmesi demektir. Bu yüzden sebep kelimesinin atılmaması gerekir.

Ayrıca ‘nedeni nedir’ gibi dangul-dungul cümleler ortaya çıkacak, güzel Türkçemiz çirkinleşecektir.

Esasen ‘neden‘ kelimesi bir isim çekimi eki taşıdığı için, ‘nedeni‘ şeklinde ikinci bir çekim ekini alması tuhaf kaçmaktadır. Sebep kelimesinin muhafaza edilmesi şarttır. Ancak, ‘neden‘ kelimesi dilin şive ve selikasına aykırı düşmeyecek şekilde, yâni normal olarak ‘neden böyle düşünüyorsunuz‘, ‘neden gelmedin?’ ve benzeri cümlelerde kullanılabilir.  ‘Neden’ kelimesinin asıl ve uygun kullanım yeri de budur. Çünkü bu cümlelerde ‘neden‘ yerine ‘ne sebeple‘ kelimeleri kullanılamaz. Her ‘sebep‘ kelimesinin yerine ‘neden‘ kelimesini koyuvermek ise dil cinayeti değilse de tam bir dil zevksizliğidir.

Ayrıca ‘sebep‘ kelimesini başka bir şekilde de karşılamak, meselâ ‘bu sebeple‘ yerine ‘bu yüzden‘ demek de mümkündür. ‘Bu yüzden‘ daha çok menfi sebep için kullanılır: ‘Sis yüzünden vapur seferleri yapılamadı‘ gibi. Dil zenginliği değişik anlatış şekillerine sâhip olmaktır.

Türkçemiz zengin ve zarif bir dildir. Zenginliğine ve zarafetine halel getirmemeliyiz.

Türkçemiz, dil bayrağımızdır. Bayrağımıza gösterdiğimiz saygıyı Türkçemize de göstermek mecburiyetindeyiz.