23.3 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 590

Andımız, Sağcı ve Milliyetçi Farklılaşması

Türk’ü milli kimlik ve milliyetin adı olarak değil de, etnik guruplardan biri olarak düşünmek; Türk Milleti gerçeğinin ve milli devlet anlayışının reddidir. Etnisiteleri kültürel ve sosyal açıdan ele almalıyız. Siyasi anlamda tanıma, milli devleti ve üniter yapıyı zaafa uğratır. Farklılıkların ve ayrılıkların hukuken tescil edildiği federal bir yapıya yol açabilir. Bu bakımdan bu yanlışı yapanların, malum etnik tekerlemeye ve yanlış ezbere takılanların tek devlet ve tek millet tezleri de temelsiz kalır.

T.C. Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce kurulmuş, kurucu unsuru Türk olan milli bir devlettir. Kendi kendilerini ötekileştirip ayrı görenler zaten Milli Mücadelede ülkeyi terk etmişler, Milli Mücadeleye karşı kullanılmışlar, ortak milli değerleri paylaşmamışlardır.

Günümüzde yapılan araştırmalarda milli kimliği ve milli kültürü reddedenlerin, paylaşmayanların oranı %5 ile %6 arasında değişmektedir. Az da olsa ana dili Türkçe olmamasına rağmen, milli kimliğe ve vatanlarına sahip çıkanların oranı %90’ı aşmaktadır.

Bir dönem çok kültürlü politikaları çözüm olarak gören Batılı ülkeler, artık sosyal bütünleştirici politikaları uygulamakta, milli kimlik kaybını ve gettolaşmayı önlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de ise; bunun tam tersi yapılmaktadır. Bütünden parçaların siyasi varlığını kabul ve korumaya gidilmektedir. Hayali AB üyeliği sürecinde etnik taassup hortlatılmıştır. Bütünün reddedildiği yerde parçanın değeri ve varlığı kalamaz.

Andımızın Yargıtay kararına uyularak tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin çocuklarımıza önemli bir mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu pekiştirir. Çocuklarımız andımızı okumalı ve başarı yolunda şartlandırılmalıdırlar. ABD ve Japonya dahil birçok ülkede antlar vardır. Farklı milletlere mensup olanlardan yeni bir Amerikan milleti ve kimliği yaratan ABD’de, ABD’ye sadakat, bayrağa bağlılık ahidi, yemini okullarda 1892 yılından beri okutulmaktadır. Hiçbir ciddi ülke tek tipçiliktir diye ideallerinden ve eğitimin temel ilkelerinden vazgeçmez. Milli marş mı; yoksa and mı tartışması son derece yersiz bir tartışmadır. Birçok ülkede her ikisi de mevcuttur. Her ciddi ülke geleceğinin teminatı olanlara sahip çıkarak genç nesillerini açık artırmaya çıkarmaz; ileride beyin göçüne sebep olmaz.

Vatandaşa rağmen, etnik taassup ve yobazlığa sapanlar silahsız terör örgütü gibidirler. Türkiye’deki asıl terör, milli kimliği hedef alan terördür. Türkiye’nin Balkanlarda Ortadoğu’da ve Türk Dünyasındaki kültürel ve siyasi tesirliliği zayıflatılmak ve kardeş ülkeler yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir millet içinde farklı milletler değil; farklı etnik guruplar bulunabilir. Bunlar milli kimliğin rakibi de değildirler. Etnikliğin ırki, dini ve etnik gerekçelere dayalı olarak ayırımcı, husumet ve nefrete, şiddeti tahrik eden eylemleri Batılı hukuk sistemlerinde reddedilmektedir. Devletlerin milli birliklerini, toprak bütünlüklerini korumak için gerekli yasaları çıkarmaları ve tedbirleri almaları esas kabul edilmektedir. Bir etnik gurubun veya o gurubu kullanmak isteyenlerin doğrultusunda gurup üyelerinin ülkeleri ile sözde demokratikleşme adı altında adeta savaşması kabul edilmemektedir.

15 Temmuz 2016’daki hain işgal ve darbe teşebbüsünün ekmeğine yağ sürmenin ve hedeflerine hizmet etmenin gereği yoktur. Malum ırkçı, bölücü ve terörle iç içe olan partinin talepleri benimsenmemelidir. Türkiye’nin yeni açılımlara ve sözde barış süreçleriyle oyalanmasına fırsat verilmemelidir.

Türk Milleti neseb-i gayri sahih bir kalabalık veya sürü değildir, Anayasalarımızda devletin kurucu unsuru olan Türk kimliği birleştirici ve kucaklayıcı olmuş, kimseyi ötekileştirme ihtiyacı da duyulmamıştır. Sık sık II. Abdülhamid’den bahsedenler ve ona sığınanlar, 1876 Teşkilat-ı Esasiye’yi incelemelidirler.

Bir zamanlar aşırı sol kendinden olmayan ve amaçlarına hizmet etmeyen herkesi faşistlikle suçlardı. Şimdi ise; bu suçlama sağ eğilimli bazı çevrelere geçmiş gözüküyor. Dünyadaki değişim Türkiye’ye de yansımaktadır. Türkiye’de sağcı ile milliyetçi arasındaki fark birçok konuda olduğu gibi andımız konusunda da ortaya çıkmaktadır.

 

 

Devasa Borç Kimin Eseri, Sirmen’in mi, Karaosmanoğlu’nun mu?

Önceki yazımda, Türkiye’nin en borçlu belediyesi olan, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 6 milyar TL borcunun kaynağının Yuvacık Barajı olup olmadığını anlamaya çalışmıştık.

Yuvacık Barajının maliyetinin emsallerinden çok fazla olduğu, bunun “gelir garantili Yap İşlet Devret” finansman modeli yüzünden olduğu kanaatimi paylaştım.

Zaten Sayıştay Raporunda, İzmit Su Projesi’nin isale hattı ve su arıtma tesisi maliyet bedellerinin benzer projelere nazaran 3 ila 9 kat daha yüksek olduğu iddia edilmişti.

Proje için alınan 860 milyon USD kredinin KDV ve faizler dâhil maliyeti: 2 milyar 300 milyon USD oldu.

Aynı finansman modeliyle yaptırılan Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, Şehir Hastaneleri, 3. Havaalanı gibi dev projelerin maliyetlerinin emsallerinden aynı şekilde 3 ila 10 kat fazla olması tesadüf değil.

Maliyeti yüksek de olsa, bugünkü 6 milyar TL borcun 2004 öncesi Sefa Sirmen’in başkan olduğu CHP’li belediyeden kaldığını açıklamaya yetmiyor.

2014 yılında yazdığım yazıdan alıntı yaparak, bu konuda Sefa Sirmen’in iddialarını hatırlayalım:

CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Sefa Sirmen bana bir belge verdi.

İbrahim Karaosmanoğlu Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra oluşturulan 23.12.2005 tarihli bu belge “Uzlaşma Komisyonu Kararı“. Başta İbrahim Karaosmanoğlu olmak üzere, Hazine, İller Bankası, Sayıştay, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları, DPT ve SSK yetkililerinin imzası var.

“Uzlaşma Komisyonu Kararı” ile Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile yan kuruluşlarının (İzgaz, Kent Konut, Belde A.Ş., İzaydaş, Kent Sigorta, Altınnal, Antikkapı) devlete olan borçlarının dökümü çıkarılmış. Yani Karaosmanoğlu’na devredilen borç tespit edilmiş.

Buna göre Karaosmanoğlu’nun devraldığı borç tutarı 3,11 milyar TL. (1,7 milyar TL anapara + 1,4 milyar TL yeniden değerleme tutarı)

2005 yılının döviz kuruna göre (1 USD = 1,35 TL) 3,11 milyar TL toplam borç 2,3 milyar USD‘ye tekabül ediyor.

Sirmen’in Belediye Başkanlığından sonra görev yapan CHP’li Hikmet Erenkaya (2002-28.03.2004) ve AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu’nun (29.03.2004-23.12.2005) arası SGK, Stopaj ve Şirket borçları da bu rakama dâhil edilmiş. Sirmen AKP’nin bu döneminin borçlarının 300-400 milyon USD olabileceğini düşünüyor.

Sirmen çok kabaca bir hesap yaparak kendi döneminde yapılan ve yeni yönetime devrettiği İzgaz’ın satışından 559 milyon USD gelir elde edildiğini ve İSU‘nun 2004-2014 arası yaklaşık 1 milyar USD gelir elde ettiğini, bu gelirlerin bıraktığı borçlardan düşülmesi gerektiğine işaret ediyor. (2014-2018 arasında da İSU’nun ne kadar gelir sağladığını da Karaosmanoğlu açıklarsa iyi olur.)

Böylece Sirmen, Karaosmanoğlu’na sıfıra yakın bir borç bıraktığını iddia ediyor.

Dahası Sefa Sirmen “artık Belediyenin en önemli gelir kaynağı Yuvacık Barajıdır, (2014 rakamlarıyla) yıllık geliri 400 milyon USD ve barajın değeri 8 milyar USD‘dir” diyor.

Yani Sefa Sirmen, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 6 milyar TL’lik devasa borcunun tamamının, AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu tarafından yapıldığını iddia ediyor.

************************************

Karaosmanoğlu Bu İddiayı Cevaplamalı

2014 yılındaki yazılarıma KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu veya KBB yetkililerinden bir cevap verilmedi. Bu defa cevap vereceklerdir ümit ediyorum.

Marmaray yapımına yetecek kadar müthiş bir borç yapıldığı halde, Kocaeli’de bu çapta büyük eser veya eserler yapılmadığını biliyoruz.

O halde tekrar soralım: 6 MİLYAR TL NEREDE?

***

Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi. Hoca aldığı bir kilo eti “kedi yedi” diyen eşine inanamaz. Kediyi tartar bir kilo gelir. “Hanım bu kediyse et nerede, bu et ise kedi nerede?” dediği gibi bir durum var.

Eğer Sirmen’in açıklamaları doğruysa, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu “6 milyar lira ile ne yaptınız?” sorusuna anlaşılır net açıklama yapmak zorundadır.

Yapılanlar borcu izah etmiyorsa, cevabı aranan soru şu olacak: Eti kim yedi?

Biz bu tartışmanın siyasi tarafı değiliz. Yazıda ismi geçenlere karşı olumlu veya olumsuz bir ön yargımız bulunmamaktadır.

Maksadımız seçim öncesi böylesine temel bir konunun aydınlatılmasına yardımcı olmaktan ibarettir.

Seçim öncesi bunu öğrenmek seçmenlerin en tabii hakkıdır.

Dilerim mantıklı ve makul açıklamalar yapılır. Biz de yayımlarız.

************************************

Bugünkü Borç Karaosmanoğlu’nun Harcamalarının Eseri

İbrahim Karaosmanoğlu “2004 tarihinden itibaren hiçbir hizmet ve yatırımı için Belediye olarak borç almadık” diyor.

Demek ki, Karaosmanoğlu 14 yıl içinde önceden devraldığı borçları ödememiş, o dönemde yapılan yatırımlardan İZGAZ’ın satışından elde edilen gelir ile İSU’nun Yuvacık Barajından su satışından elde edilen paraları harcamış.

Önceliği 2004 öncesinin borçlarını ödemek olsaydı, sonraki harcamaları için yine 6 milyar TL civarında bir borç almış olacaktı. Yani bugünkü borcun tamamı Karaosmanoğlu’nun harcamalarının eseri.

Ben olayı böyle anladım.

Taraflar farklı iddialara sahipse açıklamalarını yayımlamaya hazırım.

 

 

Avrupa Nedir Ne Değildir? (2)

Çünkü Endülüs İslâm Devleti ve kalıntı ve uzantıları, bugünkü İspanya’da yedi yüz yıl kaldı.

Sicilya’da Müslüman Arap Devletleri asırlarca hükmetti.

Haçlı seferleriyle Avrupa İslâm’la tanıştı. Onu tanıdı. O’ndan çok şeyler aldı.

En son Osmanlı-Avrupa ilişkileri Avrupa’ya çok şeyler öğretti.

Kısaca demek lâzımsa:

Onlarda görülen gerçek medeniyet kırıntıları; İslâm Medeniyeti’nin kalıntılarıdır.

Unutmayalım ki, isim değişmekle hakikat değişmez.

Şüphesiz bu anılan gerçekleri görmek istersen, hayâlen bir Anadolu köyüne git.

Görmüş geçirmiş yaşlı nuranî zatların sohbetlerine katıl.

Orada görülen İslâm Medeniyetinin sergilendiği sahneleri bir bir temaşa et ve gör.

O kerîm zatların ârifane konuşmalarına şahit ol.

Fukara elbiselerine ve yüksek hasletlere bürünmüş; o manevi sultanları ibretle seyret.

İnsan giysisi giymiş melek hükmündeki, o ete kemiğe bürünmüş, mütevazi birer Anadolu insanı olarak görünen pîr-i fânilerle hem-hâl ol.

Sonra bu gerçeği karşılaştırmak üzere Paris, Londra, Berlin, Viyana, Atina, Roma, Washington ve Telaviv’e git.

Onların resmî büyüklerinin, halklarına yol göstericilerinin ekseriyetinin bulunduğu localarına gir bak.

Göreceksin ki, onlar insan elbisesine bürünmüş birer akrep veya insanoğlu suretine girmiş birer ifritler / cin taifesinden çok korkunç ve zararlı birer mahlûklar gibidir.

Burada yeri gelmişken; Hz. Mevlânâ’nın gerçek insanla, gerçek olmayan insanın farkını belirten veciz / özlü bir sözüne yer vermeden geçemiyeceğim.

Diyor ki o kutlu kişi Hz. Mevlânâ:

“Öyle insanlar gördüm ki, üzerlerinde elbiseleri yok.

“Öyle elbiseler gördüm ki, içlerinde insan yok.”

Konuyu toparlarsak sevgili okur, denildiği gibi:

“Biz müslümanlar ferec ve ferah / sıkıntılardan kurtuluş ve rahatlık isteriz.

“Sürûr ve fütûhât / sevinç ve galibiyetler bekleriz.

“Fakat kâfirlerin kılıç ve yardımlarıyla değil.

“Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin.

“Kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil.”

Söz bu noktaya gelmişken;

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden adâlet umanların kulakları çınlasın demekten kendimi alamıyorum.

Hoş görün canlarım!

Nitekim bazı haklı başvuruların; aksiyle tokat yedikleri acı bir gerçektir.

Zaten İslâm’a hiç bitmeyen kinleri yüzünden, o İslâm düşmanı yabancılar; inananların başına iki yüzlü münafıkları tebelleş ettirmediler mi?

İslâm ülkelerindeki din düşmanlarını yetiştirmediler mi?

Fakat bütün bunlar bizleri asla umutsuzluğa; sakın ola ki düşürmesin!

Allah’ın her şeye kudreti yeter.

İsterse bir dakikada, bulutlarla dolmuş hava boşluğunu bulutlardan süpürüp temizler.

Semanın berrak yüzünde ışık saçan güneşi gösterir.

Ancak bunun gibi, isterse manevî havayı karartan yağmursuz bulutları da yok eder.

Dinsel gerçekleri güneş gibi gösterir. Ucuz ve dağdağasız, gürültüsüz verebilir.

O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın.

Baştakilerin başlarına akıl, kalplerine iman versin yeter.

O zaman işler, kendi kendine düzelir a benim canlarım.

 

 

Yaratıcı Yıkım

Daren Acemoğlu (tam adıyla Kamer Daron Acemoğlu) bu coğrafyanın yetiştirdiği dünya çapında akademisyenlerden biridir. İstanbul doğumlu ve Galatasaray Lisesi mezunu olan Acemoğlu, şu an dünyanın bir numaralı teknik üniversitesi olan Massachusetts Institue of Technology’de (MIT) ekonomi dersleri vermektedir. IDEAS/RePEc araştırma veri tabanına göre dünyada en çok alıntı yapılan 10 ekonomistten biridir.

Bu yazının başlığına konu olan “yaratıcı yıkım” kavramı ekonomist Joseph Schumpeter’e aittir. Daron Acemoğlu ve James Robinson birlikte yazdıkları Ulusların Düşüşü adlı kitabın bir bölümünde Schumpter’e atıfla bu kavram üzerinde durmaktadırlar.

Yaratıcı yıkım bilimin ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Bu teknoloji eskiyi yeniyle değiştirir. Yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. Yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. Yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. Ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. [Acemoğlu&Robinson, Ulusların Düşüşü, Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri (Why Nations Fail, The Origins of Power, Prosperty and Poverty), s.84, Doğan Kitap, İstanbul, 2018]

Dokunmatik ekran (akıllı) telefonların ortaya çıkmasıyla ilk nesil tuşlu cep telefonlarının piyasadan çekilmesini; Apple yükselirken Nokia’nın gerilemesini; yine digital fotoğrafların yaygınlaşması nedeniyle 24’lük ve 36’lık pozların ve karanlık odalarda film tab etme işleminin tarihe karışmasını yaratıcı yıkımın güncel örnekleri olarak sayabiliriz.

Yaratıcı yıkım, her zaman yukarıda anlatıldığı kadar kolay gerçekleşmiyor elbette. İngiltere’de Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi ve ilk üretim tesislerinin kurulmaya başlaması sebebiyle, geçimini el becerisiyle gerçekleştiren zanaatkârlar ile ekonomik gücün el değiştirmesi sonucu siyasi güçlerini de kaybedeceklerini anlayan toprak sahibi aristokratlar bu değişime karşı oldukça sert tepki vermişlerdir. Luddistler olarak adlandırılan bu topluluk, kendi ekonomik gerilemelerinden sorumlu tuttukları makinaları tahrip edecek kadar işi büyütmüşlerdir.

Bir toplumun ve/veya ülkenin gelişmeye “yaratıcı yıkımla” başlayacağı açıktır. Yaratıcı yıkımın gerçekleşebilmesi için güçlü bir “sivil” teşebbüsün varlığı elzemdir. Sivil teşebbüs ise, özgür düşüncenin var olduğu, fikirlerin baskı altına alınmadığı, en aykırı fikirlerin bile ciddiye alınıp değerlendirildiği toplumlarda güçlenebilir. Daha açık bir ifadeyle, siyasi otoritenin aykırı fikirlere düşmanlık etmediği, bilakis yeni fikirlerin ortaya çıkması için uygun ortam ve zemin hazırladığı ve ortaya atılan fikirlerin hayata geçirilebilmesi için gereken tüm katkıyı sağladığı toplumlarda güçlü bir sivil teşebbüsten bahsedebiliriz.

Siyasi otoritenin fikirlere ceza verdiği, ceza vermese bile o fikrin geliştirilip pratik hayata uygulanabilmesi için gereken desteği sağlamadığı ülkeler birer yetenek çöplüğünden başka bir şey olamazlar.

Yüzyıllardır, aralarında yüzlerce kilometre olduğu halde birbirlerinin yüzlerini görerek görüşen insanlardan, su üzerinde yürüyen adamlardan, Belkıs’ın tahtını bir anda Yemen’den Kudüs’e getiren adamdan bahseden evliya menkıbelerinin anlatıldığı bir toplumda, bu anlatılanlar üzerine hiç kafa yorulmaması ve bu anlatılanların yüzyılar sonra başkaları tarafından gerçekleştirilen teknolojik gelişmeler olarak karşımıza çıkması, özgür düşüncenin ne kadar kıymetli olduğunun en somut göstergesi olsa gerek.

Lozan Antlaşması’nın 2023 yılında hükümsüz hale gelecek gizli hükümleri (!) gereği Anadolu’daki petrolü çıkartmayacaksak şayet, Türkiye ekonomik değeri olan yer altı kaynaklarına sahip olmayan bir ülke. Türkiye’nin ekonomik sıçrama gerçekleştirmesinin tek çaresi kendi yaratıcı yıkımını sağlamasına bağlı. Onun da yolu fikirlere önce serbestiyet, sonra değer ve nihai olarak da destek vermekten geçiyor.

 

 

Avrupa Nedir Ne Değildir? (1)

 

İyi bilelim ki: “Kâfirler; özellikle Avrupalılar ve bilhassa İngiltere şeytanları ve Frenk yani Fransız iblisleri; Müslümanlara ve Kur’an ehline ebedî can düşmanı, daimî inatçı hasımlardır.”

Fakat hemen belirtelim ki, bu ağır ithamlar sizleri şaşırtmasın. Tepkinize yol açmasın. Çünkü bu cümleler; Avrupa resmiyeti, onların resmî hükümet politikaları için geçerlidir. İslâm’a, Kur’an’a düşman olan kâfir Avrupalılar hakkındadır. Yoksa müspet, olumlu ve İslâm’a dost ve hatta hidayete, doğru yola, İslâmiyete gelen Avrupalılar için sarfedilmiş değildir.

Bu böyle biline aziz dostlar. Çünkü sözleri soyut olarak algılamak bizleri yanıltır. Sözleri benimserken “Nerede, ne zaman, ne makamda, ne için kim söylemiş ve bu söyleminden ne murat etmiştir?” şeklindeki soruların cevabını bulmadan; her fikre, her söze gönülde yer vermemeliyiz. Yazılanları lütfen bu çerçeve içinde düşünelim sevgili okur!

Avrupa konusunda şu anlamda sözler de söylenmiştir:

“Bil ey müslüman! Kâfirlerin medeniyetiyle müminlerin / inananların medeniyeti arasında fark budur ki: Kâfirlerin medeniyeti; iç dışa dış içe çevrilmiş olarak görünürse, korkunçluğun ta kendisidir. Dışı süslü püslü; içi çirkin ve pistir. Dış görünüşü güzel, içyüzü korkunçtur.

“Ama mü’minlerin medeniyeti ise, içi dışından yani içyüzü görünüşünden daha yüksek ve güzeldir. Manası; suretinden daha tam ve mükemmeldir. İçinde bir alışıklık, bir sevgi, bir yardım saklıdır.”

Bu fark nerden geliyor derseniz aziz dostlar derim ki: Bunun sırrı şudur: İnanan, inanç sırrı ile Allah’ı bir bilme sayesinde, kâinatın bütün varlıklarını birbiriyle kardeş ve tanış görüyor. Kâinatın / evrenin içinde yer alanların; birbirlerini tamamladıklarını, birbirlerine sırt verdiklerini, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde olduklarını görüyor.

Özellikle insanların, insan olarak birbiriyle kardeş olduklarını görüyor. Bilhassa müslümanlar arasında bir Allah’ın kulu olduklarından kaynaklanan bir kardeşlik olduğunu görüyor. İnananın inananla kardeş sayıldığını görüyor.

Bu yüzden, “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” hükmünden hareketle; aralarında bir sevgi bağı olduğunu görüyor. Tabiatıyla güzel gördüğü için güzel düşünüyor. Güzel düşündüğü için de hayattan lezzet alıyor.

İnanan herkes; her şeyin bir Allah’tan geldiğini biliyor. Her şeyin sonunda onun huzurunda buluşacağını biliyor. Bu biliş onu dünyadaki geçici ayrılıklardan ötürü aşırı derecede kederlendirmiyor. Sonunda kesinlikle kavuşma, görüşme olacağını bildiği için, sabırlı ve katlanıcı oluyor. “Bu da geçer ya hu!” diyerek ne aşırı sevince dalıyor, ne de aşırı üzüntüde kalıyor.

Kâfir yani inanmayan ise, inançsızlığı gereği her şeye karşı yabancılık duyuyor! Her şeyi kendisine düşman biliyor! Hatta kardeşinde bile, kendisi için herhangi bir yarar olmadığını düşünüyor! Çünkü inançsız kişi, uzanıp giden ebedî bir ayrılışın var olduğunu sanıyor! Ebedî / sonsuz bir ayrılığa düşeceğini zannediyor!

Bir arada oluştaki geçici bir kardeşlikten başka bir birliktelik yok sanıyor! Sadece vatanseverlik veya hem cinsine karşı ilgi duyuş cihetiyle; o az zamandaki kardeşliği belki artar. Hepsi o kadar. Kaldı ki aziz okur! İnançsız adam görünüşte sevdiği kimseyi de, samimi ve kardeşçe bir sevgiyle sevmez! Belki ancak nefsinin ondaki yararı için sever!

Fakat haklı olarak diyeceksiniz ki, onlarda da insancıl bazı güzellikler var. Buna ne diyeceksin derseniz, derim ki:

İnançsızların medeniyeti içinde bazı insancıl güzellikler var.

İnançsızların medeniyeti içinde kimi ruhsal yücelikler mevcut.

Ama aziz dostlar!

İnançsızların medeniyetinde görülen o insancıl güzellikler ve ruhsal yücelikler, aslında;

İslâm’ın malıdır. İslâm medeniyetinin sızıntılarından, Kur’an’ın ortaya koyduklarından,

Kur’an’ın yol göstermesinin yansımalarındandır.

Ya da semavî / göksel hak dinlerin kalıntılarının parıltılarından başka bir şey değildir.

 

 

Yasemin Kokulu Sevdam, Kıbrıs’ım

”Kıbrıs’ım asırlardan beridir Türk’tür, yasemin kokar. Kimi zaman sevdası olur vatan özleminin, kimi zamansa nice sevdalara destanlar yazar…”

Tam 44 yıl olmuş,

O ilk günün ardında kalan zaman…

Sanki dün gibi!

Önce vatan,

Sonra vazife,

En nihayetinde;

Ne varsa hatıralarda kalan…

Yazmakla bitmez Kıbrıs’ım;

Limonlarıyla

Portakallarıyla

Süslü ovaların…

Unutulması mümkün mü?

Yaseminler kokar sokakların…

Nasıl anlatsam

O İpekimsi görüntüsüyle

Sahillerine vuran dalgaların

Sesini…

Baharına;

Ne güzel eşlik eder,

Gelinciklerle,

Kır çiçekleri…

Kaplayınca adanın her yanını,

Papatyaların sarısıyla,

Beyazı…

Süslenir;

Adeta bir gelin olur,

Boğaz ile Lefkoşa arası…

Hasat mevsimi geldiğinde;

Başakların altın sarısı kaplar,

Meserya ovasını…

Mevsimlere ayrıcalık tanımaz,

Beşparmakların alıyla moru!

Toroslara sevdalıdır;

O dağların her zirvesi,

Her yolu…

Yıllar öncesi,

Oralarda duyuldu;

Mehmetçiğin sesi,

Yiğitlerin dinletisi oldu,

Özgürlüğün her hecesi…

Vatana,

Millete,

Ay yıldıza

Simge oldular.

Bir güneş gibi

Beşparmaklara doğdular…

Analara,

Evlatlara,

Yavuklulara,

Sevgiyle,

Hasretle seslendiler;

Kimileri, özgürlük,

Kimileri, ‘önce vatan’ dediler…

Ya yıllarca direnen,

Hiçbir zaman,

Ne Rum’a,

Ne İngiliz’e diz çökmeyen,

Ömürleri mevzilerde geçen,

Kıbrıs Türk’üne ne demeli?

Onlar nasıl nitelenmeli?

Yılmadılar çalıştılar,

Gece, gündüz demeden…

Vatanlarını savundular.

Mücahit,

Mücahide,

Şehit,

Gazi oldular

Ama her daim;

Bu topraklar;

”Vatanımız” dediler;

Ne o toprakları verdiler,

Ne de Türkiye’den vazgeçtiler.

Yıllar sonrasına,

Işık tutar o sayfalar.

Tarihe kazılıdır gerçekler;

Unutulabilir mi?

O Şehitler,

Nice Gaziler…

Türbedarıdır onlar

O toprakların…

Tarih bunu böyle yazdı

Böyle belledi.

Türk Milleti,

Kıbrıs denince;

Daima,

Milli Davamızdır dedi…

Gün batımı geldiğinde;

Yaz akşamlarının serinliği düşer,

Ada üstüne…

Bir hasret bulutu kaplar her yanı;

Baf’tan, Larnaka’ya

Limasol’dan, Erenköy’e…

Dile gelir Şehitler;

Şehitliklerden yükselir,

İnceden, inceye o acılı sesler…

Gecelerin ıssızını,

Islak kokusu sarar,

Ekin, ekin kokar;

O Gazi topraklar…

Bir de;

Mehtabın sihri yansımışsa;

Sahillere,

Lefkoşa’ya,

Gazimağosa’ya,

Güzelyurt’a,

Girne’ye;

Hüzzam makamına döner;

O dalgaların sesi…

Kuytularda yankılanır,

Aşkın,

Sevdanın her hecesi…

Bilmem ki;

Sana daha ne diyeyim?

Yasemin kokulu sevdam, Kıbrıs’ım.

Bitmeyen sevgimin,

Dinmeyen hasretimin sesi…

 

 

 

Piramitlerin Gölgesinde

Nedim Gürsel okuyucusunu firavunlar ülkesi Mısır’a götürüyor. Ancak, eser yalnızca bir gezi kitabı değil. Mısır’ın ve piramitlerin geçmişi itibariyle tarih kitabı;  ölümü ve dini anlatması sebebiyle bir felsefe kitabı. Yazar, okuyucuyu Nil kıyılarında dolaştırırken turist rehberidir. Mısır’ın eski ve yeni yazarlarını anlatırken edebiyatçıdır. Eski medeniyetleri incelerken, medeniyet tarihçisi, arkeoloji uzmanı de diğerleri…

 

Gördükleriyle, gördüklerinin çağrıştırdıklarını harmanlayarak, kâh günümüzden kâh eskilerden bilgi buketleriyle süslü bir kitap…

 

Mısır medeniyeti, dünyanın en eski medeniyetlerinden biri. Buna rağmen bütünüyle keşfedilebilmiş değil.

 

Firavunlar tanrı ile özdeşleştiriliyordu. Yazar, günümüz diktatörleriyle bağlantı kurmaya çalışıyor.

 

13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki kitap 152 sayfadır.

 

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

 

 

 

NEDİM GÜRSEL:

5 Nisan 1951’de Gaziantep’te doğdu. 1970’te Galatasaray Lisesi’ni, 1974’te Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı yerde karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptı.

 

Hâlen Sorbonne Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersleri veriyor ve Fransa İlmî Araştırmalar Millî Merkezi’nde Türk Edebiyatı üzerine araştırma başkanı olarak çalışıyor.

 

Yayınlanmış eserlerinden bâzıları:  *İlk Kadın (1983), *Boğazkesen (1998), *Resimli Dünya (2000), *Uzun Sürmüş Bir Yaz (1975), *Kadınlar Kitabı (1979), *Sevgilim İstanbul (1986), *Son Tramvay (1991), *Öğleden Sonra Aşk (2002), *Balkanlara Dönüş (2002) *Pasifik Kıyılarında (2002).

 

 

DERKENAR:

 

Seyahat

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

Türkçemize Arapçadan gelen ‘seyahat‘ kelimesinin aslı ‘siyâhat‘dir. Günümüzde, seyahat kelimesinin yerine ‘gezi‘ kelimesi kullanılıyor. Gerçekte ise uzak yerleri gezip dolaşma fiili için ‘seyahat‘; dar bir çevredeki, meselâ park içindeki dolaşmaya ‘gezinti‘; şehir içinde yapıldığında ise ‘gezi‘ kelimelerinin kullanılması daha uygun olur.

 

Seyahat, çeşitli maksatlarla gerçekleştirilir. Tabiatı, şehirleri ve ülkeleri görmek, coğrafya ilmine hizmet ekmek, kültürel araştırmalar yapmak, ticârî maksatlar gütmek, keşif ve merak ile diğerleri, seyahatin önde gelen sebepleridir. Eskiler, ilme hizmet maksadıyla gerçekleştirilen seyahatler için ‘rıhlet‘ kelimesini kullanırlarmış.

 

Seyahat, insanlara pek çok alanda sayısız faydalar sağlar. Bölgeye veya bölge insanlarına maddî ve manevî zenginlikler kazandırır. İnsanlar ve ülkeler arasında bağlar oluşturur. Bu bağlar, insanlar arasında dostluğun, milletler arasında barışın temellerini atar. Dostluk ve barış, insanları huzura kavuşturur.

 

Seyahat, öğrenmeyi ve hayatı kolaylaştırır. Bir yerde devamlı oturmaktan sıkılan insanlara ferahlık sağlar. Yeni dostlar kazandırır.

 

Seyahatlerde insanlar; alıştıkları rahatlıktan, kurulu düzen ve emre hazır konfordan, yaşadıkları ortamdan, sevdiklerinden uzak kalırlar. Bu uzaklık, mahrumiyetlere katlanma alışkanlığı kazandırır, sâhip olunan değerlerin kıymetini artırır. Böylece insana mücâdele azmi verir. Sabırlı olmayı, sevdiklerine sâhip çıkmayı öğretir. Özetle insanı olgunlaştırır.

 

Seyahat bir mihenk taşıdır. İnsanların dosta sadakatini artırır, yardımlaşma ve paylaşma hasletini geliştirir. Genel anlatımla seyahat, insandaki gizli cevherleri ve saklanmaya çalışılan kötülükleri ortaya çıkarır.

 

Seyahatnâme

Seyahat fiilini gerçekleştirenler ‘seyyah‘; seyyahın, gezdiği yerleri anlattığı yazılı eserler ise ‘seyahatnâme‘ olarak adlandırılır. Bu eserlerde yazarlar, gezip gördükleri yerlerden edindikleri intibaları anlatır, bilgileri naklederler. Temel maksat; gezilen-görülen yerlerin güzelliklerini, o bölgedeki insanların yaşayış, örf ve âdetlerini okuyucuya aktarmaktır. Seyahatnâmeler, tarihî belge özelliğine sahip olmakla birlikte; yazarın, intibalarını belli bir üslûpla anlattığı için aynı zamanda bir edebiyat türüdür.

 

Dünyanın en çok bilinen seyahatnamelerini: Marko Polo (İtalya, 1254-İtalya, 1324), İbn-i Battûta (Fas, 1304-Fas, 1369), Seydi Ali Reis (Galata, 1498-İstanbul, 1562)  Evliya Çelebi (İstanbul, 1611-İstanbul, 1682),  yazmışlardır. Seyahatnameler birer kültür ürünüdür. Yazarının da kültürlü olması gerekir ki, gördüğü kültürleri ve kültür eserlerini anlatabilsin. Zaman içerisinde, bir seyahat kültürü de oluşmuştur. O kültürle bütünleşemeyenler, seyahatlerden haz duymazlar Seyahat kültürünü, dünyanın ilk göçebe insanlarından olmaları ve çok göç etmeleri sebebiyle insanlığa Türkler kazandırmışlardır. İslamiyet’teki ‘sıla-ı rahim‘ kavramı da seyahat fikrini geliştirmiştir.

 

Seyahatler, hayatın paylaşıldığı ortamlardır.

 

Hayatın kendisi de bir seyahattir. O’ndan gelip O’na giderken yaşadığımız hayat; ülkemizden şehrimizden, köyümüzden ve hatta evimizden dışarı çıkmasak bile bir seyahattir.

 

Seyahatler, her meslekten, her meşrepten insanları bir araya getirir. Yalnız insanlar; kendi iç dünyasından bulunduğu ortama, o ortamdan hayâl âlemine gidip gelirler. Bu gidiş-gelişler de birer seyahattir. Bu seyahatlerle insanlar, kendilerine yaklaşma, hakikate ulaşma imkânı bulurlar.

 

Gidemediğin yer, senin değildir!

Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde seyahat ihtiyacı ve alışkanlığı, doruk noktalardaydı. Osmanlı vâli ve sadrâzamlarından Halil Rıfat Paşa (Selânik, 1827-Selânik 1901): ‘Gidemediğin yer senin değildir!’ diyordu.

 

O dönemlerde devlet yöneticileri, Anadolu’yu bir baştan bir başa geçen geniş veya duble yollar, otobanlar yapmadı. Çünkü ihtiyaç yoktu. Çünkü atlar, asfalt yolları sevmezler. Fakat tabîi yolların kenarlarına hanlar ve kervansaraylar, nehirler üzerine köprüler inşa ettirdiler. Bunların her biri birer sanat eseri idi. Bir kısmı, Mostar Köprüsü gibi…  vahşi batının vandalist saldırıları ile yok edildi.

 

Türk-İslâm kültürünün eseri olan kervansaraylar, birer külliye olarak inşa edilirdi.

 

Fâruk Nâfız Çamlıbel (İstanbul, 1889-İstanbul, 1973), ‘Han Duvarları‘ isimli şiirinde o yollardan geçip o hanlarda konaklayan insanların sır dolu hayatını anlatır:

 

Maraşlı Şeyhoğlu Satılnış’ım ben,

Huduttan hududa atılmışın ben.

 

Nice Satılmış’ların ömrü seyahatlerde geçti. ‘Ömür biter, yol bitmez.’ Denildi.

 

Yahya Kemal Beyatlı’nın (Üsküp, 1884-Paris, 1958) Ak tolgalı beylerbeyi, Bir yaz günü Tuna’dan kafilelerle… geçmişti. Bin atlı o gün, çocuklar gibi şendi.

 

Genç Türkiye, demir ağlarla ördü Anayurdu dört baştan. Demek ki seyahat, Cumhuriyet döneminde de gözde idi.

 

Günümüzde Tuna’yı. Sirkeci’den kalkan trenlerle geçiyoruz. Yeşilköy’den havalanan uçakların altında Tuna, ince bir sicim görünümündedir. Her şey küçülmüştür. Küçülmüş ve hızlanmıştır: ‘Yüksek Hızlı Tren’lerle çağa ayak uyduruyoruz.

 

Dünya küçüldü. Yolları gurbete bağlayan dağlar… çelik kanatlı kuşların altında birer küçük tepecik oldu artık. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yollar onun üzerinden aşardı. Artık dağlar yüce değil. Yollar, dağları delip geçiyor. Delik-deşik olan dağların yüceliği kalmadı.

 

Zoraki seyahatler

Demokrasinin hiçbir kurum ve kuralının işlemediği totaliter rejimlerde insanlar, devletin belirlediği mekânlara çivilenmişlerdi. Komünist Rusya döneminde her ne sebeple olursa olsun, bir şehirden bir başka şehre gitmek, o iki şehrin yöneticilerinin iznine bağlı idi. Hele hele, komünizme yürekten bağlılığını ispatlayamamış olanların ülke dışına çıkmaları kesinlikle yasaktı.

 

O dönemlerde ve o coğrafyada seyahatler bazen ideolojik maksatlarla ve zoraki olarak yaptırılıyordu. Kırım, Karaçay, Ahıska, Dağıstan Türkleri, Çeçenistan Müslümanları; baba ocağından adetâ sökülerek alındılar, yük ve hayvan taşımaya mahsus vagonlarla Sibirya’ya ve Asya’nın doğusuna sürüldüler.

 

Yarım asır sonra aynı ideolojik seyahatler. Doğu Türkistan’da gerçekleştiriliyor. Milyonlarca Çin köylüsü, Turfan’a dolu gidip boş dönen trenlerle mecburî seyahate tâbi tutuluyor. Maksat Doğu Türkistan’da, vatan olmuş toprakların asıl sahibi olan Türkleri azınlığa düşürmek. Aynı trajedi Filistin’de de yaşanıyor.

 

Rejimin adı ve rengi ne olursa olsun… insanlar seyahat ediyorlar. Kimi kendi istekleriyle, kimileri de mecburen, mecburiyetten…

 

Vazgeçilmez tutku

Çağın teknolojisi mesafeleri öldürdü. Sınırları geçirgen hâle getirdi. Artık kervansaraylar yok. Türk-İslâm kültürünün gereği olarak ücretsiz sunulan hizmetler de târihe karıştı. Yine de seyahat edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İletişim imkânlarının gelişmesi, görüntülü telefonların kullanıma girişi, ulaşım ihtiyacını ortadan kaldıramadı.

 

İstatistiklerden edinilen bilgilere göre 2016 yılında, telefon, televizyon, belgegeçer, elektronik posta ve internet gibi iletişim araçlarının sayısı yedi milyar adedin üzerinde. 1990’lı yıllarda, çapı bir milimetre olan kablo üzerinden aynı anda, yalnızca bir telefon görüşmesi yapılabiliyordu. Daha 1995’e gelmeden, fiber optik kablolar kullanıma alındı. Çapı yarım milimden daha ince kablolarla aynı anda 100 görüşme yapılabiliyordu. Günümüze gelindiğinde kuşlar, artık konabilecek telgraf ve telefon telleri bulamıyorlar. Haberleşme, uzaydaki uydularla gerçekleştiriliyor. Hem de konuşulan mekânların görüntüsünü karşı tarafa iletebilecek şekilde… Görev süresi biten uydular, boş bir gazoz kutusu gibi çöplüğe atılıveriliyor. Haberleşme ve iletişimin kolaylığına rağmen seyahat etme ihtiyâcı azalmadı, arttı. Dünya nüfusunun % 45’i, bir günde bir şehirden, yurt içinde veya yurt dışında bulunan bir başka şehre seyahat ediyor.

 

Âşık Veysel:

Uzun ince bir yoldayım,

Gidiyorum gündüz gece…’

 

Diyordu. Gittiği yolun adı ‘hayat‘ idi.

 

Hayat bir seyahattir.

İyiye, güzele, doğruya, insana ve Hakk’a ulaşmak için yola çıkanlar: Seyahatiniz bereketli, yolunuz açık olsun!

 

 

KUŞBAKIŞI:

İSMAİL HAKKÎ BURSEVİ:

İsmail Hakkî Bursevî, Arapça ve Farsça dillerini bilmesine rağmen binlerce manzumesini Türkçe kaleme almış; Türkçeyi işleyip, mâmur etme gayesinde bir şiir ustasıdır. Böyle olmasaydı, O’nun şiirinin Yûnus’unki kadar yalın, Mısrî’ninki kadar heyecanlı olduğunu fark edemez ve şiirdeki dehâsına hayran kalamazdık. Her konuda ve yüzden fazla eser vermiş olmasına rağmen, bize gönül dünyasının kapılarını  açan, sıcaklığını hissettiren ve kendisini daha çok sevdiren onun Türkçe şiirleridir.

Hakkî’ye göre şiir, letâfeti ve tarâveti değil, şifâyı ve devâyı gaye edinmelidir. Her bir beyit dünya görüşümüzü, dünya görüşümüz de hayat tarzımızı belirlemelidir. Bu ilkeden hareketle Hakkî, düşünce ve duyguyu en güzel hâliyle ifâde edecek şekilde Türkçe şiir dilini bulmuş, bunu da şiirin mükemmel kalıpları içinde bizlere sunmuştur. Günlük konuşma dilinin anlatım zenginliği içinde, tâbiî, sâde ve zahmetsiz; ancak bir o kadar da tesirli bir üslûp kullanmıştır. Bu sâyede O’nun şiiri kurucu metinler arasında yer almış, kendisi de ‘Türkçeyi Kuran‘ şâirler arasında sayılmıştır.

Dr. Murat Yurtsever’in hazırladığı 13,5 X 21 Santim ölçülerinde 88 sayfalık kitap, Temmuz 2018’de yayınlandı.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

 

SON İSTASYON, TOLSTOY’UN SON YILI

Anna Karenina‘, ‘Harp ve Sulh‘ gibi eserlerin yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy(Yasnaya Polyana – tula 1828 – Astapovo, 1910), hayatının son günlerini huzur içinde geçirmek maksadıyla 1910 yılının soğuk bir sonbahar günü, trenle yola çıkar. Evinden, kırk sekiz yıllık hanımından, on üç çocuğundan ve gazetecilerden kaçarken yanına sadece en sevdiklerini almıştır. Bu zorlu ve sıkıntılı yolculuk Astapovo İstasyonu’nda son bulur. Son İstasyon, Tolstoy’un eşi Sofya Andreyevna’nın, doktorunun, çocuklarının, can yoldaşı Çertkov’un ve sekreteri Bulgakov’un günlüklerinden ve mektuplarından yararlanılarak, târihî gerçeklere dayandırılarak Jay Parini tarafından yazıldı. Kendisini hüzünlü bir son bekleyen dünyaca tanınmış yazarın hayatının son yılına, başarılı bir kurguyla, bu kişilerin gözünden bakan roman, Tolstoy’un dünya görüşünün, ideallerinin, aşklarının ve hayal kırıklıklarının derinine iniyor. Yalnız yazar Tolstoy’u değil, ‘insan Tolstoy’u da acıklı ama gerçekçi biçimde tanıtıyor.

Son İstasyon, başrollerini Christopher Plummer ile Helen Mirren’ın paylaştıkları iddialı bir film olarak beyazperdeye de aktarıldı.

İlknur Özdemir’in Türkçeye çevirdiği eser, Ağustos 2018’de, 12 X 20 santim ölçülerinde 320 sayfa olarak okuyucuya sunuldu.

ALFA YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Ticârethane Sokağı Nu:15 Eminönü, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-511 53 03, Belgegeçer: 0.212-519 33 00, e-posta: info@alfakitap.com //  www.alfakitap.com.tr

KAVGAM:

Alman lider Adolf Hitler diyor ki:

‘İşgal altındaki topraklarımız anavatana ateşli protestolarla değil, kılıcın indirdiği zafer darbeleriyle katılabilir. Daha önce de değindiğim gibi dünyanın altını üstüne getiren büyük olayların tamamı yazı ile değil, sözle meydana getirilmiştir. Siyâsî kuruluşlar farklı çıkarlarından dolayı birbirleriyle göstermelik olarak anlaşırlar. Benim felsefi doktrinim dünyayı tekrar mutlu bir şekilde yaşatacak güce sâhiptir. Böyle bir idealde elbette ki geçici anlaşmalar söz konusu olamaz. Beceri ve yetenek eğitimi bir ürünü değildir. Bu yetenek kişide doğuştan vardır. Yani bu Tanrı’nın bir lütfudur.’

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 629 sayfa hacimli eserde, Adolf Hitler’in düşünce ve uygulamaları anlatılıyor.

OLYMPİA YAYINLARI:

Telefon: 0 212-604 10 00 Belgegeçer: 0.212-651 43 43 e-posta: info@finalpazarlama.com www.finalpazarlama.com

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- İSTANBUL’UN UNUTULMAYAN GEMİLERİ: Eser Tutel. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2- KAYGILI YILLAR / GİZLİ BELGELERLE KURTULUŞ SAVAŞI’NIN PERDE ARKASI (1918-1923): Prof. Dr. Salahi R. Sonyel. Remzi Kitabevi.

3- MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET7E DİN VE SİYÂSET: Dücane Cündioğlu. Kapı Yayınları.

4- OSMANLI AVUSTURYA MüNÂSEBETLERİ: Selahaddin Çelebi. Osmanlı Araştırmaları Vakfı.

4- AVRASYA’DAN MAKALELER: Lev Nokolayeviç – Dr. Ahsen Batur / Selenge Yayınları.

 

 

‘Andımız’ Bir Turnusol Kâğıdı

Hep dediğim, bu milletin kendi içindeki husumetlerinin dış düşmana ihtiyaç bıraktırmadığıydı. Sağ & Sol ve Alevî & Sünnî’den önce Türk & Kürt‘e, sonra Laik & Dindar‘a; oradan Evet‘çi & Hayır‘cıya; oradan da Suriyeli & Biz ve Cumhur‘cu & Millet‘çiye kumbarada bayağı bir ayrılık – gayrılık biriktirmişiz.

Oysa 15 Temmuz Travması, 7 Ağustos Ruhu ve hatta akabindeki Ak Parti – MHP yakınlaşması İslamcı cenah ile milliyetçi cenahı orta bir yerde epeyce buluşturmuştu. Hatta ikinci cenah ikiye bölünmüş, buna rağmen 24 Haziran Seçimleri‘nde özellikle Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanlığı kampanyasında yüksek dozlu milliyetçilik yüklemesi yapılmıştı.

MHP Lideri‘nin seçim öncesinden bu yana ‘Af‘la ilgili taleplerinin karşılanmaması hiç beklenmedik bir yerden, Danıştay‘ın 5 yıl önce kaldırılan Andımız‘la alâkalı Türk Eğitim Sen‘in açtığı davada olumlu karar vermesiyle ilişkileri sarstı. Herkes bir anda 5 yıl önceki cephedeki mevzilerine geri döndü.

Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.“la başlayan Andımız’ın farklı toplumsal katmanlarda çok farklı yorumlanması söz konusu. Milliyetçi – Ulusalcı camia memnun zira millî ruhlarını iyiden iyiye ırgalayan Çözüm Süreci‘nin son kayıpları böylelikle simgesel olarak da iade edilmiş olacaktı. Böylece PKK‘nın yerine getirilen bir talebi daha boşa çıkarılmış oluyordu. Bekleyelim, belki YİBO’lar da geri gelir.

Memnun olmayan kesim ise adeta 5 benzemez kâğıt gibi. Öncelikle İktidar sözcüleri / temsilcileri, eski FETÖsever yazar-söyler tayfası, klasik HDP mihveri, Millî Görüş‘ün bir kısmı ve Millet ile Cumhur İttifaklarındaki dinî guruplar

Arvasî‘nin dediği türden; “Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var.” Nerdeyse hepsi bu kelime üzerinde ırkçılıkta birleşmiş durumdalar. Ne Atatürk‘ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir” sözü, ne Anayasa‘mızdaki “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” maddesi onlar için bir anlam ifade ediyor.

İronik olansa ulusal ve millî değerler cephesindekilerin bunu Türk kültürüyle ilgili bir aktarım olarak görmesi mevzubahisken dinci, uç solcu ve etnikçi gurupların bunu ırkçılık olarak görüp ifadelendirmesi. Hatta dinci yani kendini din temsilcisi gibi görenlere göre resmen bir “sapık hedeflerin küfür yemini.” Bunun aksini iddia etmenin bile küfür olduğunu söylemekteler. Din arkadaşın tapulu arazisi ya, İmar Barışı’ndan gecekonduyu da o yapacak.

Dahası “Elhamdülillah Müslüman’ım, doğruyum, çalışkanım..” diye alternatif marşlar yazanları mı ararsınız, “Ben Arabım, ben Boşnağım, ben Bulgarım, ben Sırpım, ben Azeriyim, ben İngilizim, ben Almanım, ben Kürdüm, ben Türk’üm, ben Çerkezim, ben Romenim, ben oyum, buyum, şuyum. Ne Mutlu Elhamdülillah Müslümanım! Ne Mutlu İnsanım Diyene!” diye zırvalayanları mı ararsınız?

Hayır, seçmeli olmasını veya çocuğuna söyletilmemesini isteyebilirsin. Yada hergün olmasın, haftada bir olsun da diyebilirsin. Veyahut metnin içeriği güzel ama sözlü söylem pratik yaşantımıza yansımıyor tespitinde de bulunabilir; işin pedagojisini ve usulünü de tartışabilirsin. Fakat böyle cibillî tavırlar hem de düzenli bir şekilde çemkirdiğin guruplarla hemen isimsiz bir ittifaka girmen sorunun psiko-sosyal hatta bilinçaltı olduğunu imliyor.

Ne diyelim: Türkiye‘nin beka sorunu olduğu dillere pelesenk edilirken bile “Varlığımız Türk varlığına armağan ol“mayacaksa varsın turnusol kâğıdına armağan olsun.

 

 

Hatırlanmak ve Yeni Bir Anma Toplantısı;

Kocaeli Aydınlar Ocağımızın gazeteci yazar Mustafa Yazgan için 90 lı yıllarda ilkini yaptığı vefa toplantılarının doğru ve yerinde bir çalışma olduğunun düşünüyorum. Bu anmaların şahsın sağlığın da yapılmasının ise ayrı bir zenginlik oluşturduğunu görüyorum.  Topluma hizmet yolunda fedakârlıkları olan bir insanın hatıraları ve hayatının sağlığında paylaşılması, bunların örnek alınmasını teşvik edeceği gibi bu şahıslara da güzel bir vefa gösterisidir. Böyle bir toplantıyı 20 Ekim’de Emex Otelimizde yaptık. Dr. Alaaddin Büyükkaya için yapılan bu çalışma,  Kocaeli Aydınlar Ocağı başkanlarımızdan Ahsen Okyar’ın müşavirliği ve Hasan Uzunhasan başkanlığındaki arkadaşlarımızın oluşturduğu Akçakoca Kültür Platformu tarafından tertiplenmişti. Toplantı Alaaddin Bey’in Kocaeli dışından gelen 50 ye yakın misafirleri ve şehrimizden katılan arkadaşlarımızla icra edildi.

Eski Sanayi Bakanımız Sn. Ali Coşkun, Nevzat Hocamızın oğlu Doç. Murat Yalçıntaş, Nihat Gürer başkanımızın kızı Doç. Banu Gürer ve ona yakın konuşmacı Alaaddin Bey ile ilgili hatıra ve duygularını paylaştılar. Bende kendisi ile ilgili yaptığım konuşmada :’ Eşim Fatma Kahraman’ın tabiri ile bir kayı beyi Alaaddin Büyükkaya için buradayız. Bu toplantıyı tertip edenlere teşekkür ederken, Alaaddin beye eş ve çocukları ile mutluluklar dilerim. Birisini tam tanımanın bir ölçüsünün de onunla seyahat etmek olduğu söylenir.1997 yılında Kocaeli Aydınlar Ocağımızın tertiplediği, çoğunluğu bizlerden olan ve Nevzat hocamızın, Asaf  hocanın, Nihat Gürer başkanımızın(Allah onlara rahmet eylesin),Abdulkadir Aksu, Alaaddin bey ve eşlerinin de  aramızda bulunduğu bir heyetle  İstanbul’dan   başlayıp Yunanistan’ın Arnavutluk sınırındaki Yanya şehrine kadar gittiğimiz  bir seyahatimiz olmuştu. Aydınlar Ocağı’mızın faaliyetlerinden kaynaklanan tanışıklığımız, bu gezimiz ile daha pekişmiş ve O, bizim için iyilik, güzellik ve faydalılık yönleri ile örnek aldığımız bir dosta dönüşmüştü.

Daha sonra, 2001  de Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde, o günün şartlarının gerekliliği, erdemliler hareketi olarak başlayan ve kurulan  Ak Parti deki çalışmalarında da kendisinin bu özelliklerini sürdürdüğünü bilmekteyiz. Nitekim 29 Mart 2002 tarihinde, Ak Parti İstanbul Kurucu İl Başkanı sıfatı ile  kendilerini burada misafir etmiştik. Bu toplantıyı Ak Parti İl Başkanlığı olarak organize etmiş ve şehrimizin bine yakın seçkin insanını bu otelde ağırlamıştık. Kendisi ile beraber bir önceki Cumhurbaşkanımız Sn. Abdullah Gül, eski Sanayi Bakanımız ve İstanbul Aydınlar Ocağı’nın önemli isimlerinden Sn. Ali Coşkun ağabeyimiz de bu toplantımızda bulunmuş, o günün şartlarında ülkemizin sorunlarından nasıl kurtulacağı yönünde tatmin edici konuşmalar yaparak bizlere umut vermişlerdi.

Organizasyon komite başkanı olduğum için kurucu il başkanımız ve eski Bilim Sanayi Bakanı Nihat Ergün Bey açılış konuşmasını bana bırakmıştı. Bu toplantıda yaptığım konuşmada, bilge insan Nevzat hocamızın bize şiar edinmemiz gereken husus olarak tembihlediği, başkalarından beklenen çözümler ve gayretlerin doğru bir davranış biçimi olmadığı tespitine işaretle, ümidin her birimizin doğru ve iyiye yönelik gayretlerimiz olması gerektiğini vurgulayarak gelen misafirlerden çalışmamıza destek istemiştik. Daha sonrası malum, Ak Parti ilk seçimlerde iktidar olmuştu.2004 yerel seçimlerinde de milletimiz Ak Partiye teveccüh ve güven göstererek yönetme yetkisini çok yerde arkadaşlarımıza vermişti. Bu süreçlerde Alaaddin beyin, İstanbul gibi metropol bir şehirde Ak partisinin başarılı olmasında katkısının çok olduğuna inanıyorum.

Bir hizmet insanı olan Sn. Alaaddin Büyükkaya, kendi işlerindeki başarılar yanında, Ak Partinin siyaset mutfağında, hükümet çalışmaları olarak yapılan hizmetlerde, bilgi, birikim ve gayreti ile önemli faydalar sağlamış,  umutsuzlukları umuda çeviren işlerde çok emeği geçmiştir. Bu örnek insana tekrar sağlık ve mutluluklar diler, saygılar sunarım. ‘ tespitlerimi paylaştım.

Toplantı Alaaddin Bey ve ailesinin teşekkürleri, hayatını anlatan Mehmet Çiftçigüzeli tarafından derlenen ‘YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN” adlı kitabının dağıtımı ve iştirak edenlerin kendilerine verdikleri muhtelif hediyelerin takdimi ile tamamlanmıştır. Özellikle il dışından gelen misafirlerin böyle bir toplantıya gösterdikleri ilgi bu tür çalışmaların bize önemini göstermiştir. Sivil toplum kuruluşlarımızın bu ve benzeri toplantılarla insanlarına değer vermenin önemini görmeleri ve göstermeleri gerektiğini bu etkinlikle de tekrar görmüş olduk.

Şehrimiz ve sivil toplum çalışmalarına itibar getiren bu ve benzeri etkinliklerin sürdürülmesi temennisi ile…

 

 

Andımız Milli Kimliğimizdir.

2012 yılında ülkemizde başlayan/başlatılan çözüm süreciyle ilgili yakın tarihimiz çok şeyleri anlatır. Bunlardan en önemlisi de 2012 yılında orta dereceli okullarda, 2013 yılında da ilkokullarda Andımızın okutulmasına Milli Eğitim Bakanlığı İlk Öğretim Kurumları Yönetmenliğinde yapılan bir değişiklik ile son verilmesidir.

O süreçte sadece andımızın okutulmasına son verilmemiş, aynı zamanda ”Ne Mutlu Türküm Diyene” seslenişimiz de yurdumuzun her yanından kazınmış, silinmişti…

Elbette ki, böylesine bir uygulama kendisini Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olarak gören, Türkiye Cumhuriyeti devletini vatan belleyen tüm vatanseverleri derinden yaralamış, ziyadesiyle üzmüştü.

Geçtiğimiz hafta içinde Danıştay 8’nci Dairesinde oy çokluğuyla alınan karar ile Andımızın okullarımızda okutulmasının önü açıldı. Yargı süreci henüz tamamlanmamış olsa da, okullarımızda andımızın okutulması mümkün hale gelmiştir.  Tabii ki bu kararın uygulanması sorumluluğu Milli Eğitim Bakanlığı’ndadır

Bu karar sonrasında öncelikle andımızı bir kez daha hatırlayalım:

”Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türküm Diyene.”

Andımız; Türk milletinin niteliklerine uyan, geçmişimizi anlatan, günümüzde yaşanan türlü teslimiyetlere karşı koyan, geleceğimize yöne veren gerçekler manzumesidir.

Andımız milli kimliğimizdir, Cevher-i Aslimize de uygundur. Cevher-i Aslî: Bir toplumu millet yapan ve ayakta tutan değerler bütünüdür. Aynı olaylar karşında gülen, aynı olaylar karşısında ağlayan, aynı değerler için şehit olmayı, can vermeyi bilen toplumlar, “Cevher-i Aslisi” olan toplumlardır.

Kendi tarihine, kültürüne, maneviyatına sahip çıkan, bunu milli eğitim programlarında çocuklarına aşılayan, mensubiyet duyduğu milletin ve insanlık âleminin her bir ferdini yaşatarak yüceltilmesini isteyen toplumlar, kısacası insanlığa medeniyet sunma amacını güden insanlar aslî unsurları ile bir millet olurlar.

Bunu sağlamanın en kestirme ve kesin yöntemi de; gelecek nesillerimize esas olarak Milletine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, TBMM’ne düşman olanlarla mücadele ve bu mücadelenin sebep ve vasıtalarını öğretmektir. Bu bilinç ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur. Türk’ü tanıyan dost ve düşman, bu cevherin ne anlama geldiğini de çok iyi bilir.

Bu cevher en son sınavını Fetö alçaklarını defetmekle vermiş, aziz vatan topraklarımızı bu ihanet çetesinde teslim etmemiştir.

Onun için andımıza dil uzatanlar da, okutulmasını yasaklayan kararın iptal edilmesini eleştirenler de, ”buyursun yüksek yargı Türkiye’yi yönetsin” cümlesini kuranlar da. Türk Milletinin Cevher-i Aslisini bilmelidir.

Andımızın hiçbir yerinde sorun yoktur. Okunan her kelimesi bizi anlatır. Vatanımızın adı Türk’tür, Milletimiz adı Türk’tür. Doğruluk, çalışkanlık, varlığını Türklüğe armağan etmek; Türk Milletinin en önemli nitelikleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Bu gerçekleri görmezden gelmek tarihi inkâr etmek demektir.

Ülkemizin zor bir süreçten geçtiği, milli değerlerimizin ön plana çıktığı bu dönemde; andımızla ilgili geçmişte yaşanan bir hatanın düzeltilmesi için alınan bu karar; ”Türk Milletinin ruh kökünden fışkıran çığlığa da ilgisiz kalmamış, kalamamıştır.”(Sn. Bahçelinin açıklamasından)