23.3 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 589

AK Parti’nin Ekonomi Anlayışı İşte Böyle

Türkiye Ekonomisinin çıkmaz sokağa girdiğini görmeye başladığımız günlerdeyiz. Neden bu hale geldiğimizi gösteren canlı bir örneğini Malatya’da gözlemledim.

Aydınlar Ocakları’nın 47. Büyük Şurası için bir grup arkadaşımızla birlikte hafta sonu Malatya’ya gittik. Ev sahibi Malatya Aydınlar Ocağı, Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen Aydınlar Ocaklılar ile yapılan görüşmelerimizin,  istişarelerimizin yapılacağı ve ikamet edeceğimiz yer olarak Hilton DoubleTree otelini seçmişti.

Malatya’da ikamet eden dostlarımızdan öğrendik ki bu otel, yakınında bulunan AVM ve arkasında yapılmakta olan rezidans kulesi özelleştirilip kapatılan ve sonra yıkılan Sümerbank fabrikasının arsasına yapılmış.

Fabrikanın tarihçesi için hemen kısa bir araştırma yaptım. Bilgiler ilginçti.

Sümerbank Malatya Pamuklu Sanayii Müessesesi‘nin temeli 1936 yılında atıldı ve fabrika 14 Aralık 1939 tarihinde işletmeye açıldı.

Uzun yıllar Malatya ekonomisine gerek istihdam ve gerekse yarattığı katma değerle ciddi katkılar sağladı. Mesela 1985 yılında fabrikada 2222 işçi ve 106 memur çalışıyordu.

Fabrika, 1998 yılında özelleştirilmek istendi. 11 milyon dolar teklif edildi. İhaleyi kazanan firma burayı fabrika olarak işletmeyi, yeni yatırımlarla geliştirmeyi taahhüt etmişti. Devlet teklifi az bulduğu için özelleştirme gerçekleşmedi.

Aradan yıllar geçti. AKP hükümetlerinin “babalar gibi satma” anlayışı hâkim oldu. İşletme 27.2.2004 tarihinde 6.4 milyon dolara özelleştirildi.

Satın alan ise “Malatyalı 30 işadamının bir araya gelerek oluşturduğu Malatya Girişim Grubu (MGG)” idi. Öğrendiğimiz kadar bu kişiler arasında AKP eski milletvekilleri ve partiye destek veren iş adamları vardı.

Önceden 11 milyon dolara satılmasına rağmen, sonradan gerçekleştirilen ikinci ihalede 6.4 milyon dolara alınması nedeniyle ve “ranta kurban edileceği” şeklinde eleştiriler dile getirilmeye başlanmış.

Bunun üzerine Girişim Grubu 25 Şubat 2004 tarihinde yapmış oldukları açıklamada; “Burasını fabrika olarak aldık, fabrika olarak çalıştıracağız” açıklaması yapmış.

O tarihli basında yer alan açıklamada, “En son teknolojik yatırımların yapılması sağlanacak, fabrika en kısa zamanda çalıştırılarak Malatya’ya yeniden üretim ve istihdam alanı olarak kazandırılacaktır. Mevcut arazisinin dokusu bozulmayacak, yeşil alanlar korunacak eski binalara gerekli restorasyon yapılacak ilimize yakışır hale getirilecektir..” diye söz verilmiş.

Ancak “alıcılar 129 dönüm arazisi ve işler durumdaki bölgenin en büyük tekstil ve sosyal tesislerine sahip olan fabrikanın bir an önce tapusunu almak istemişler. 5 yıllık taksitle ödeme süresini beklemeden 900 bin dolarlık peşin ödeme iskontosu da yaptırarak, 5 milyon 500 bin dolar peşin ödeyip Malatyalı’nın bu tesisini ‘yok pahası’na kapatmışlar.”

Sonra sadece fabrikanın makinelerini, 5 milyon 500 bin doların üzerinde paraya satmışlar. 129 dönüm arsa bedavaya kalmış.

Arazinin bir kısmına, İsraillilerle anlaşma yaparak Malatya Park isimli büyük bir AVM yapmışlar. İddialara göre, “İsrailli yatırımcı Türk ortaklarından Malatya’nın ilk AVM’nin izin ruhsat işlerinin aksatılmaması ve en az on yıl başka AVM yapılmamasını sağlamalarını rica etmiş. Bunun karşılığı kârdan pay vermeyi” kabul etmiş.

Arazinin diğer bir kısmına Hilton Oteli yapılmış. Gerçekten güzel ve iyi otelcilik hizmetleri veren bir otel olmuş. Burası gelişince otelin arkasında halen devam eden kule (rezidans tower) inşaatı ilerlemiş.

Sümerbank arazisinin Belediye’ye devredilen bir bölümü de park şeklinde korunmuş. Burası Malatya’nın yegâne yeşil alanı olarak dikkati çekiyor.

*******************************

Tekel Sigara Fabrikası da AVM Olmuş

Malatya’da özelleştirilen diğer bir kurum olan Tekel Sigara Fabrikasının da yerinde şimdi sıra sıra mağazalar kondurulmuş durumda.

TEKEL’in Malatya Sigara Fabrikası 1925 yılında kurulmuştu. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Yüksek Kurulu’nun kararı ile TEKEL Sigara Fabrikaları’nın satışı kapsamında elden çıkarılan Malatya TEKEL Sigara Fabrikası’nın yeni sahibi olan British American Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. (BAT) fabrikayı çalıştırmadı. Tüm makine ve teçhizatlarını söktürerek il dışına götürdü.

Sonra da 2011 yılında, BAT burayı 20 milyon dolara özel bir firmaya sattı. Satın alan firma TEKEL fabrikasını yıktı. 43 dönüm üzerine AVM yaptı.

Bölgede üretilen tütünün işlendiği ve bölge insanını istihdam eden bu fabrika yıkılınca bölgede (özellikle Malatya ve Adıyaman’da) tütün üretimi yapılmaz oldu.

Sigara içen insanlarımızın sayısında azalma olmadığına göre Malatya ve diğer tekel sigara fabrikaları kapatıldığı için herkes ithal sigaraya mahkûm oldu.

*******************************

Hep İnşaat Yaptılar, Üretim Yok Oldu

AKP hükümetleri şehirlerimizin çehresini değiştiren, gördüğümüzde çoğumuzu mutlu eden binalar yaptılar.

Malatya’da da son on senede hayli önemli ve modern binalar yapılmış. Diğer şehirlerimizdekilerin benzeri binalar, AVM’ler ve ülkemizin her yerindeki belli başlı markaların oluşturduğu mağazalar hangi şehirde olduğumuzu unutturuyor.

Malatya, birçok şehrimiz gibi, özel kimliği olmayan bir şehir haline gelmiş. Halk bunu belki gelişme olarak algılıyor.

Fakat Malatya da modern bir şehircilik anlayışından çok uzak. Tepeden baktığınızda bir tek ana cadde dışında doğru dürüst yol yok. Binalar düzensiz. Yeşil alan çok yetersiz.

307 bin nüfuslu Battalgazi Belediyesi muhteşem bir Belediye binası yapmış. Büyükşehir Belediyesi‘nin hizmet binası ve sosyal tesisleri de görkemli. Belediyelerin hizmetlerini anlattıkları kuşe kâğıtlara basılmış kitaplarını inceledim. Şehri güzelleştirmeye yönelik işlere öncelik vermişler. Ama istihdam ve üretime dayalı yatırımlara rastlayamadım.

Tabii bu tercih sadece yerel belediyelerden kaynaklanmıyor. AKP hükümetlerinin politik tercihlerinin yerele yansıması bu.

Türkiye’nin dışarıdan aldığı trilyon dolarlık (halen 450 milyar doları ödenmemiş) borç ile hep tüketime ve gösterişe dayanan yatırımlarla ekonomi bu noktaya geldi.

Yediğimiz hurmaların bedelini ödemenin bir zamanı gelecekti, geldi.

 

 

Olumsuz Avrupa Medeniyeti (1)

İkinci Meşrutiyet (1908 – 1918) zamanında, Osmanlı’daki Hürriyet / Özgürlük havasından çok ümitlenilmiş. Bu meşru / yasal Hürriyet’ten, İslâm Âlemi’nin müspet / olumlu yönde etkileneceğine kimileri kalpten inanmıştı. Bu bakımdan bütün Müslümanların bu devrede yaşananlardan alacağı çok mühim dersler, öğütler ve nasihatler vardır.

Fakat 1950’lerden sonra bu eski durumla ilgili olarak, şöyle bir soru sormaktan kendini alamayanlar çıktı.

1910’lu yıllarda, doğudaki göçebe aşiretler arasında seyahatler ediliyor. Onlar medeniyet ve ilerlemeye teşvik edilip yönlendiriliyor ve heveslendiriliyordu.

Fakat 1950’li yıllarda, şimdiki medeniyetten “Mimsiz Medeniyet” diye bahsedilerek; toplum hayatında bir dönüm noktası başladı!

Çünkü o zaman ve hatta şimdi yaşanan Menfi Batı Medeniyeti; Allah tarafından gönderilen kitapların esaslarına aykırı olarak hareket ediyor! Bu yüzden kötülükleri ve zararları, iyilik ve güzelliklerine üstün geldi ve geliyor! Hataları ve zararları, faydalarına baskın çıktı ve çıkıyor!

Nitekim Batılı Devletleri’n bilhassa Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmeleri ve âdeta koçbaşı olarak gördükleri İsrail’in yaptığı terörü görmezden gelmeleri! Batılı Resmiyetlerin yapılan insanlık dışı vahşete göz yummaları hepimizin malumu.

Medeniyetteki insanca yaşamada güdülmesi gereken doğru bir gaye olan çoğunluğun rahatı kaçtı! Dünya hayatının saadeti yok oldu! İktisat, kanaat ve yetinme kalmadı! Bunların yerini israf ve ahlâksızlık aldı! Çalışma ve hizmet; yerini tembelliğe bıraktı! Rahata düşkünlük arttı! Zavallı insanı hem çok fakir, hem de çok tembel etti!

Kısaca demek lâzımsa, şimdiki Batı Medeniyeti semavî / göksel dinleri tam olarak dinlemedi! İnsanı fakirleştirdi! İhtiyaç ve gereksinimlerini çoğalttı! İktisat ve kanaat esaslarını bozdu! İsraf, hırs ve tamahı ziyadeleştirdi! Zulüm ve harama yol açtı!

Evet, şimdiki Menfi / Olumsuz Batı Medeniyeti; insanı ahlâksız yapacak aracılara heveslendirmiş; zavallı muhtaç insanı tam bir tembelliğe atmıştır! Gösterdiği kanunsuz, meşru / yasal olmayan kolaycı yollarla çalışma ve gayretin şevkini kırıyor. Pis heveslere, ahlâksızlığa yönlendiriyor! Ömrünü faydasız geçirmesine sebep oluyor!

Olumsuz Batı Medeniyeti; hem o muhtaç ve tembelleşmiş insanı, hasta etmiş! Kötü ve aşırı tüketimle yüz çeşit hastalığın bulaşmasına, insandan insana geçmesine ve yayılmasına sebep olmuş! Ahlâksızlığa olan meyil; Olumsuz Batı Medeniyeti içine iyice yayılmıştır!

Ölümü her zaman hatıra getiren sayısız hastalıklar; Olumsuz Batı Medeniyetinin içinde dal budak salmış! Dinsizlik, inançsızlık akımı Olumsuz Batı Medeniyetinin içine fazlasıyla sızmıştır!

Tabii bütün bunlar insanın gözünü de açmıştır. Fakat ne yazık ki, Olumsuz Batı Medeniyeti ölümü; dirilmemek üzere bir yok oluş suretinde göstermiş ve gösteriyor!

Ölümü bu şekilde algılayış ise, her an insanı tehdit ediyor. İnsana daha dünyadayken cehennem azabı / ezinci veriyor.

Aziz okur! İşte insanın karşılaştığı bu dehşetli musibetlere karşı yine Kur’an-ı Hakîm;

İnsanlığın yardımına -her zaman olduğu gibi- yetişiyor.

Zaten İslâm; doğuşundan beri insanları doğrulta gelmiştir.

Şimdi ise bir buçuk milyarı bulan İslâm Dünyası’nın tam uyanıklığına vesile olmuş ve olmakta.

Ve o İslâm ki, içinde semavî / gökten inen kutsal temel kanunlar olup,

1400 senedir insanlığa yol göstermekte.

Yine bir buçuk milyarı bulan Müslümanı; Olumsuz Batı Medeniyetinin zararlarına karşı korumakta ve kollamakta.

Bunu da, bildiğiniz üzere evrensel Kur’an ve Sünnet prensipleriyle gerçekleştirmektedir.

Eğer yakında bir Kıyamet kopmazsa;

İslâm, insanın dünya hayatındaki mutluluğunu yine sağlayacak.

Dahası, Öteki Dünya Saadet’ini de -zamanı gelince- inşallah yerine getirecektir.

 

 

Türkiye A.Ş. Gibi Yönetilseydi

Fikir bana değil, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bizzat kendisine ait. 2015 yılının Mart ayında Balıkesir’de katıldığı bir programda “Türkiye anonim şirket gibi yönetilmeli” demişti. Bu beyanını daha sonra değişik zamanlarda tekrar tekrar dile getirdi. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı’yla birebir aynı düşünüyorum ve yine bu konu kendisiyle birebir aynı düşündüğüm istisnai konulardan biridir.

Ülkenin anonim şirket gibi yönetilmesi son derece ideal bir yönetim anlayışıdır ve fakat böyle bir yönetim anlayışının gerek Sayın Cumhurbaşkanı, gerekse birlikte siyaset yaptığı yol arkadaşları bakımından bir takım mahzurları vardır.

Detaya girmeden ve sizleri sıkmadan anonim şirketler hakkında kısa bilgi aktarımında bulunayım. Anonim şirketler, dernek, vakıf vb. diğer bütün tüzel kişilikler gibi üç ana organdan meydana gelir; genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kurulu. (2011 yılında yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunuyla anonim şirketlerde denetim kurulu zorunlu organ olmaktan çıkartılmıştır)

Genel kurul (ortaklar kurulu da diyebiliriz) şirket ortaklarından oluşur ve devletteki karşılığı parlamentodur (meclis). Yönetim kurulunun devletteki karşılığı kabine (hükümet), denetim kurulunun ise yargıdır (hukuk).

Anonim şirketin yönetim yetkisi adından da anlaşılacağı üzere yönetim kurulundadır. Ancak, bu yetki sınırsız değildir. Yönetim kurulu, hem idari hem de mali olarak genel kurula yani ortaklara karşı sorumludur.

Anonim şirketi temsil ve yönetme yetkisini, yönetim kurulu adına Yönetim Kurulu Başkanı kullanır. Yönetim Kurulu Başkanının devletteki karşılığının Cumhurbaşkanı olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Yönetim Kurulu Başkanı, anonim şirketi yönetirken özenli davranmak zorundadır. Başkan, yaptığı her faaliyette, attığı her adımda şirkete kar ettirecek şekilde hareket etmelidir. Başkan, şirkete zarar ettirecek faaliyetlerde bulunamaz. Şirketin parasını keyfine göre harcayamaz. Yönetim kurulu başkanının şirketin parasıyla kendisine ultra lüks otomobil aldığını veya ultra lüks bir ev inşa ettirip orada yaşamaya başladığını ve bütün bunları “şirketin itibarı” için yaptığı şeklinde bir beyanda bulunduğunu göremezsiniz.

Yönetim kurulu başkanı, şirkete personel alınacağı zaman liyakat esasına göre personel alımı yapar. Hangi alanda faaliyet gösterecekse o alanda en iyi eğitimi almış en kaliteli elemanlarla çalışır. Yine, başkan şirketin iş yapacağı firmaları belirlerken bu firmaları yandaşlık esasına göre değil, kaliteli ve ekonomik iş yapma esasına göre belirler. Şirket adına mal ve / veya hizmet satılacağı zaman da şirkete azami kar sağlayabilecek şekilde hareket eder. Şirkete ait malvarlığını kendi yandaşlarına değerinin çok altında fiyata satamaz. Şirket için yapılacak olan projelerde, projeyi yapacak olan firmaya şirketin kasasından borç para verip, bir de üstüne hizmet bedeli ödemez, belli bir kullanım taahhüdü de vermez.

Hepsinden daha önemlisi, yönetim kurulu başkan ve üyeleri şirketin kurumsal kimliğine ve kültürüne aykırı hareket edemez, şirketin marka değerini düşüremezler.

Yönetim kurulu başkanı yukarıda özetleyerek saydığım bu olumsuz fiillerden birini veya birkaçını gerçekleştirirse şayet, genel kurul yani ortaklar hem başkandan hem de diğer yönetim kurulu üyelerinden yapılan tüm bu yanlışların hesabını sorar. Bedelini de ödetir.

Böyle bir hesap sorma sonucunda, yönetim kurulu başkan ve yardımcıları kusurları sebebiyle şirketin uğradığı tüm zararı kendi malvarlıklarından tazmin etmek zorunda kalacakları gibi, daha ağır cezai yaptırımlara da maruz kalabilirler. Ayrıca profesyonel yöneticilik yaşamları da sona erer, çünkü bu kadar büyük hatalar yapan kişilere artık ne kendi şirketleri ne de başka şirketler asla iş vermezler.

Görüldüğü üzere, Türkiye’nin tıpkı bir anonim şirket gibi yönetilmesi objektif olarak son derece ideal bir durumdur. Türkiye anonim şirket gibi yönetilseydi, hükümet erkânı, attığı her adımda ölçülü ve dikkatli davranmak zorunda kalırdı.

Türkiye anonim şirket gibi yönetilseydi, ülkenin asli sahibi ve ortağı olan 80 milyon vatandaş, ülkenin kötü yönetilmesinin hesabını sevgili hükümetimizden sorardı.

Türkiye anonim şirket gibi yönetilseydi, mevcut hükümetimizin başkan dâhil tüm üyeleri ülkeyi kötü yönetip zarara uğratmanın hesabını verir ve bedelini öderlerdi. Hem de öyle bir bedel öderlerdi ki, ailelerinin tüm malvarlıklarını ortaya koysalar asla karşılayamayacakları bir tazminat sorumluluğuyla yüzleşirlerdi.

Türkiye anonim şirket gibi yönetilseydi, ellerinden siyaset yapmaktan başka bir iş gelmeyen kabine üyelerimizin kariyerleri sona erer ve işsiz kalırlardı.

Nihayet, Türkiye anonim şirket gibi yönetilseydi, hükümetimiz bu ülkenin kurumsal kimliğine aykırı hareket edemez, ülkenin marka değerine zarar veremez, Cumhuriyetin kuruluş günü kutlamalarını değişik bahanelerle başka günlere çekemez ve hatta iptal edemezdi.

 

 

Yazar Oğuzhan Cengiz’le, ‘Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük’ İsimli Kitabı Hakkında Konuştuk.

‘Ülkücü Kadro, Fikir ve Düşünce Zemininde Yeniden Teşkilatlanmalıdır.’

Oğuz Çetinoğlu: ‘Türk Milliyetçiliği ve Ülkücük‘ isimli eseriniz yayınlandı. Hayırlı olsun. Kısa zamanda ikinci baskısı yapıldı. Tebrik eder, daha nice baskılara ulaşmasını dilerim.

Bu kitabı hazırlamaktaki muradınız ne idi?

Oğuzhan Cengiz:Aziz ve necip Türk Milleti’nde milliyetçilik duygu ve düşüncesi, ‘Bu denizler, bu ırmaklar, bu topraklar bize yetmez. Daha fazla deniz, daha çok ırmak, daha geniş toprak, daha büyük bir gökyüzüne ihtiyacımız var!’ Diyen Oğuz Han zamanında doğmuştu. Oğuz Han bir destan kahramanı olmakla birlikte, Mete Han (M. Ö. ?-174) ile özdeşleştirilir. Mete Han, dünyayı düşmanlarıyla paylaşmak istemiyordu. İnsanlar, ya Türklerin idaresi altına girip dost olmalılar veya yok edilmeliydiler. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi böyle doğdu. Türkler kendilerini dünyaya nizam vermek üzere yaratıldıklarına inanırlar. Nitekim gücün geçerli, güçlünün hâkim olduğu asırlarda dünyanın tamamına değilse bile büyük bir bölümüne hâkim oldular. Yönetimi altına aldıkları bölgelerde hangi dine, hangi ırka mensup olurlarsa olsunlar insanlar güven içerisinde yaşama hakkına kazandılar. Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar ile tarihin farklı dönemlerde hüküm sürmüş irili ufaklı diğer Türk devletleri hep bu düşünce içerisindeydi.  İslâmiyet’le şereflendikten sonra milliyetçilik düşüncelerine İ’lâ-yi Kelime-t’ullah kavramı ile güç kazandırdılar.

Türk milliyetçiliği düşüncesi, ‘Türkçülük’ adı ile Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı dönemde bir kurtuluş çaresi olarak görüldü. Türk Milliyetçiliği düşüncesinin gelişmesi, tabana yayılması ve güç kazanması için 29 Mart 1912’de Türk Ocakları kuruldu. Türk Ocakları, Türk Milliyetçiliği düşüncesini Türk milletine kabul ettirip sevdirdi. Yurdun dört bir köşesinde açtığı şubeler aracılığıyla vatanını, milletini seven gençlerin yetişmesine vesile oldu. Kurtuluş Savaşı bu şekilde kazanıldı.

Türk milliyetçiliği düşüncesi ve ideali, statik (durağan) değil, değişen, gelişen (dinamik) bir yapıya sâhiptir.

1969 yılında Başbuğ Türkeş, Milliyetçi Hareket Partisi bünyesinde, günün şartlarına göre tanzim edilmiş Türk Milliyetçiliği düşüncesini, kurulmasını teşvik ettiği Ülkü Ocakları çatısı altında uygulamaya koydu. Kendisi ve vazifelendirdiği partili şahıslarla Türkiye’yi şehir şehir, mahalle mahalle dolaşarak ülkücülük fikriyatını tanıttılar ve sevdirdiler. Hedef kütle, Türk gençliği idi. Türk gençliği, kendisine doğru hedefler gösterildiğinde ve kendisine hedef gösteren şahıslara inandığında vatan ve millet için her türlü fedakârlığa hazırdır.

Ülkücü gençlik, kabul etmek gerekir ki yaş itibariyle heyecanlarını, mucide azmini geride bıraktı. Kitap yazmak, konferanslar vermek suretiyle hizmetlerine devam ediyorlar. Genç kadroların yetiştirilmesi hususunda 1969-1980 dönemindeki azim ve hareketlilik görülmüyor. Şartlar da değişti. Günümüzde Türkçü – milliyetçi düşünceye karşı olanlar da vurucu-kırıcı eylemlerini bıraktılar. Kültürümüzü ve kültür unsurlarımız olan dilimizi, inancımızı, ahlâkımızı, Türk’ün örf ve âdetlerini, geleneklerini kemiren beynelmilel düşüncenin emrine girdiler. 1969-1980 döneminde varlığımızı korumak durumunda idik. Bu gün ise millî ve manevi değerlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Hazırlamış olduğum ‘Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük‘ isimli kitapla, Türk gençliğine karşı karşıya bulunduğumuz tehlikelere dikkat çekmeyi, dikkatleri artırmayı ve bu yönde çalışanlara karınca kararınca katkıda bulunmayı murad ettim.

Çetinoğlu:Kitabın farklı bir muhtevası var. Değerlendirmeleriniz, iktibas metinler, şiirler, anekdotlar, hatıralar, tarihî olaylar, kitapta bahsi geçen kavramlarla şahıslar hakkında bilgiler, yorumlarınız… 304 sayfaya sığdırılamamış gibi… İkinci cilt hâlinde devamı gelecek mi?

Cengiz: Kitabın ilk baskısı alâka gördü. Kısa zamanda tükendi. Acilen ikinci baskısı yapıldı.  Türk kültürü, zengin bir hazinedir. Hazinemiz, beynelmilelcilerin hedefindedir. İhtiyaç hâlinde yeni baskılar, yeni mevzularla yeni ciltlerle hizmete devam edilecektir.

Çetinoğlu: Ülkücü Hareket’in, 1968-1980 yılları arasındaki hareketliliğinin, canlılığının ve belki de heyecanlarının azaldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz? Günün şartları mı, Mamak Mahkemeleri’nin baskısı ile sindirilmişlik mi, genç kadroların yetiştirilememiş olması mı?

Cengiz: En büyük amil, günün şartları. Mamak Mahkemelerinin sindirme fonksiyonu denilebilir ki sıfır mesabesindedir. Mahkeme safahatı ve ‘taş medreseler‘ olarak anılan hapishaneler, ülkücü gençleri ideallerine daha fazla bağladı, olgunlaştırdı. Oralarda geçen yıllar bizlere hayat üniversitesi diploması kazandırdı.

Kadro meselesine gelince, günümüzde ülkücü gençlik, aysberg gibidir. Asıl büyük kütle, gözler önünde değildir.

Çetinoğlu: ‘Eski ülkücü‘ tabiri kullanılıyor. Ülkücünün eskisi-yenisi olur mu? Bu ifade, ‘eskiden ülkücüydü, şimdi değil‘ şeklinde de yorumlanabilir. ‘Ülkücü kökenden gelen‘ olgunluk yaşındaki bir kişi olarak sizin görüşünüz nedir?

Cengiz:Ülkücünün eskisi yenisi olmaz. Vatan-millet aşkı sönmeyen bir ateştir. Ülkü Ocaklarından yetişenler, sessiz sedasız ve değişik mecralarda hizmetlerine devam ediyorlar.

Çetinoğlu: 1968-1980 dönemi ülkücülerinin bir kısmı, 1980 sonrası oluşan siyasi yapılanmaların farklı kadrolarında yer aldı. Bu gün de aynı durumun söz konusu olduğu söylenebilir. Durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cengiz:Ülkücü dostların hiçbiri, sözünü ettiğiniz dönemdeki ideallerinden vazgeçmiş değillerdir. O günün ülkücüleri, Mevlânâ’nın ifadesi ile  ‘Sanılmasın ki kurudular. Sâdece, baharda yeniden açmak için yaprak döktüler.’

Çetinoğlu: Kitabınızın adı: ‘Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük‘ Bu isim, Türk milliyetçiliği ile ülkücülük arasında kimilerine göre çok büyük kimilerine göre nüans ölçüsünde farklılıklar olduğu düşüncesine yol açabilir. Bu hususu da efradını câmi, ağyarını mâni ölçü içerisinde açıklar mısınız?

Cengiz: Birinci soruya cevap verirken, milliyetçilik düşüncesinin değişken (dinamik) bir yapıya sâhip olduğunu ifade etmiştim.

Tarihin ilk çağlarında milliyetçilik, daha geniş topraklara sâhip olmak, daha kalabalık insanlara hükmetmek, hükmettiği insanlara güven, refah ve huzur temin etmek, savaşmak ve zafer kazanmak olarak algılanıyordu. Bunların hepsi ‘güçlü olmak, daha güçlü olmak, en güçlü olmak‘ ihtirasına dayanan düşüncelerdi. Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in, 1055 yılında Abbasî halifesi Kaim Biemrillah ile görüştükten sonra milliyetçilik düşüncesi İslâm’a hizmet düşüncesiyle birleşti. Osmanlı döneminde aynı düşünce, fetih mücadeleleriyle bir arada devam etti. Osmanlı Cihan Devleti’nin son dönemlerinde bilhassa, Balkan Savaşları’ndan sonra devletin bekası meselesi milliyetçilik düşüncesinin temelini oluşturdu. Milliyetçilik düşüncesini kültür kavramı ile birleştiren ilk kişi Ziya Gökalp oldu. Milliyetçilik, Türk kültürünü korumak ve geliştirmek olarak kabul edildi.

Bedenimim babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Nâmık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır.’ Diyen Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliği kavramına yeni bir anlayış getirdi.

Başbuğ Türkeş, ‘Dokuz Işık‘la, Seyyid Ahmet Arvasi ‘Türk İslâm Ülküsü‘ ile derin ve engin ufuklara taşıdılar.

Ana nüve ise daima; ‘Milliyet duygusunu bütün davranışlara temel yapmak ve her işte, millî varlıkla birlikte, millî varlığın ana unsurlarını korumak ve geliştirmek‘ oldu.

Her milletin kendine has milliyetçilik anlayışı vardır. İsrail milliyetçiliği Yahudiliktir, Siyonizm’dir. Rus milliyetçiliği (1990 yılına kadar) Komünizm idi. Bu günkü Rus milliyetçiliğinin (şayet öyle bir şey varsa), adı konulmamıştır.  Amerikan milliyetçiliği (şayet varsa) ‘Emperyalizm‘ olarak isimlendirilebilir. Şu halde yalnızca’milliyetçilik‘ kelimesi, beynelmilel bir kavramdır. ‘Türk milliyetçiliği‘ ifadesi ile beynelmilel kavrama millî bir ruh ve şekil verilmiş oluyor.

Türk milliyetçiliği; Türklerin ülke içinde ve milletlerarası arenalarda daha güçlü olabilmeleri için birlik oluşturma çalışmalarıdır. Türklerin kültür zenginliklerini öğrenmek ve daha geniş kütlelere tanıtmak ve yaşamasını sağlamaktır.   Dünya üzerindeki bütün Türklerin hür ve bağımsız olmalarını sağlama ülküsüdür. Özetle Türkçülük; dünyanın neresinde olursa olsun, Türklerin fert olarak hür ve bilgili, millet olarak bağımsız, iktisaden güçlü ve diğer Türklerle işbirliği ve dayanışma içerisinde olmaları idealine hizmet etmektir. Türkçülük; kabileciliği, mıntıkacılığı reddeder. Kendisinden olmayanların da yaşama hakkına saygılıdır. Türkçü; milletinin kültürüne ve bağımsızlığına yönelik tehlikeleri sezebilen, tedbir alabilen ve kendisini bu yönde geliştiren insandır. Türkçülüğün, Türk milletinin esaretten, zulümden, fakirlikten, geri kalmışlıktan ve cahillikten kurtulup kültürlerinin ve inançlarının gereğini yapabilme haklarına sâhip olarak, hür ve müreffeh yaşamalarını istemekten başka bir maksadı yoktur. Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük‘ kavramının, ırkçılığı çağrıştırabileceğini bu sebeple ‘Türk Milliyetçiliği‘ kavramının kullanılmasını uygun olacağını ifade etmiştir.

Türk milliyetçiliği‘ ve ‘Ülkücülük‘ idealleri, anlayışları arasında; hedef, mânâ ve metot itibariyle hiçbir fark yoktur. Başbuğ Türkeş; Türk milliyetçilerinin genç kuşağına yeni bir ruh, şevk ve dinamizm kazandırmak maksadıyla ‘ülkü‘, ‘ülkücü‘, ‘ülkücülük‘ isimlerini tercih etmiştir. Ülkücülük, milliyetçilikten ayrı ve üstün bir kavram olsaydı, Genel Başkanı olduğu partinin adını ‘Ülkücü Hareket Partisi‘ olarak değiştirirdi. Buna da kimsenin itirazı olamazdı.

Çetinoğlu:Bir de ‘Türkçü‘ kavramı var. O kavramı nereye yerleştiriyorsunuz?

Cengiz:Türkçülük; Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının hayal kırıklığı yaratması üzerine İttihat ve Terakki Partisi’nin Osmanlı sınırları içinde yaşayan Türkleri dil ve kültür birliği etrafında birleştirmek isteği ile ortaya atılmıştır. Yeni Türk devletinin kurulmasında ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik ilkesinin oluşmasında etkili olmuştur.

Türk Mecmuası‘ Kahire’de 1903 yılında yayınlanmaya başladı. ‘Türkçülük‘ kelimesi de bu yıllarda kullanılmaya başlandı. 1913 yılına gelindiğinde Türkçülük; sosyoloji, iktisat ve kültürle alakalı tezleri-iddiaları olan bir ideoloji hâline geldi. Çok milletli, çok dinli, çok kültürlü bir cihan devleti olan Osmanlı Devleti’ni Türkçülük ideolojisi ile yönetmek problem olduğundan, İttihat ve Terakki mensupları, Türkçülükle Osmanlıcılığı bağdaştırmaya çalıştılarsa da gayri Türk unsurları ikna edemediler. Böylece ‘Türkçülük‘ kavramı yıprandı.

Çetinoğlu:Milliyetçi‘ sıfatını kullananlar veya kendisine bu sıfat izafe edilenler arasında İslâmiyet’le mesafeli olduğu bilinenler var. ‘İsteyen istediği kadar milliyetçi, isteyen dilediği kadar dindar olsun. Fikir yapısı ve inanç yapısı, ayrılıklara yol açmasın‘ düşüncesi veya hoşgörüsü… Her ne şekilde isimlendirilirse isimlendirilsin… Birliği sağlamak zor mu? (Tabii ki emir yoluyla değil, eğitim, tavsiye ve telkin yoluyla…)

Cengiz: Söz konusu mesele, sosyolojik bir olaydır. Sosyolojik olaylar emir-komuta yoluyla zaten halledilemez. Bir kuşun iki kanadı gibi aynı bedende bulunması çok tabiî olan Türkçü ve İslamcı düşüncenin yeni nesillere benimsetilmesi, konferanslar, yayınlar yoluyla mümkün olabilir. Rahmetli Seyit Ahmet Arvasi bu çalışmaları başlatmıştı. Maalesef 12 Eylül 1980 askerî darbesi neticeye ulaşılmasını engelledi. Yeniden ve sıfırdan başlamak gerekiyor.

Çetinoğlu: Herkes ülkücü olamaz. 1960-1990 yılları arasında ‘genç‘ denilebilecek yaştaki Türkçü-milliyetçi gençlerin ağabeyi mesabesindeki Galip Erdem, yetiştirdiği gençleri de kendisini de ‘ülkücü adayı‘ olarak vasıflandırırdı. Gerekçesi de çok yerinde ve haklı bulunuyordu.

Ülkücü adaylarının vasıflarından önemli gördüklerinizi -önem sırasına göre değil, aklınıza geldiği şekliyle- 10 madde hâlinde toplar mısınız?

Cengiz: Kişilere ve düşünce kapasitelerine göre değişebilir. 10 maddeye sığdırılamaz. Sorunuza sadık kalarak şahsî düşüncelerimi arzedeyim:

1-Türk milletini tanımalı ve sevmeli.

2-Çok okumalı. Yabancı dil öğrenmeli. Alabileceği en yüksek diplomayı almalı.

3-Öğüt veren değil, örnek insan olmalı.

4-Aile bağları güçlü olmalı.

5-Büyüklerine saygılı davranmalı, küçüklerine sevgi ile yaklaşmalı.

6-Dostu, ülkücüye güvenmeli. Şayet varsa düşmanları için fikrî ve bedenî gücüyle caydırıcı olmalı. 7-Kalemini kullanmayı bilmeli.

8-Şahsî menfaatlerini devletin ve milletin menfaatlerinin önüne koymamalı.

9-Kıskançlık, kin, intikam ve hasetlik gibi kirli duygulara kalbinde yer vermemeli. Ancak gıpta edebilir. Gıpta ettiklerine yetişmeye, onları geçmeye çalışmalı

10-Tahsil hayatı ve askerliğini yaptıktan sonra geçimini dürüst yollardan ve kendi imkânlarıyla temin etmeli. 30 yaşına gelmeden mutlaka evlenmeli,  iyi bir aile reisi, iyi bir baba olmalı.

 

 

OĞUZHAN CENGİZ

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, 19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Ailesi Artvin’den göçtü, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücadelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezaevi, Paşakapısı, Edirne, Malatya Sakarya’da hapis yattı. Hapisten çıkınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

1991’de İzmit-Gebze’de kullanılmış ev eşyaları ticareti yapan şirket kurdu. 1993’te büro mobilyaları işine girdi. 1998’de iflas etti. 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin ‘genel yayın Müdürlüğü’nü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilge oğuz Yayınlarını kurdu. Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlanlamaya başladı.

Hapishane günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Eserleri: Yanıkkale (Cezaevi günlükleri, 2001; ekli 7. Baskı 2005), Kapıaltı (Cezaevi günlükleri, 2004; ekli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi Erhan Cengiz hakkında, 2005), Teşkilât Ercan (Ülkücü işçi Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında, Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak (2009) Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul il Başkanı Recep Haşatlı hakkında,2009. Devlet Bahçeli: 2013, Ekmelettin İhsanoğlu: (2014.) (Atilla (2016), Cengiz Han (2016), (Timur (2017), Mete Han (2017), İz Bıraktılar (2018), Zindan Okumaları (2018). Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018)

 

 

ÜLKÜCÜ’NÜN ÇİLESİ

GALİP ERDEM

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı şairin söylediği gibi: ‘Akl-ı şuur’ları vardır, güzel severler. ‘Bâde’ içerler ve nihâyet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimî bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sâhipleri ile de sık sık ihtilâfa düşerler. Çok defa, başları belâya girer; gene de sinmezler. Bu halleri, ‘kalabalık’a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka O’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde ‘zevksiz’ bir adamdır! O’nu küçümserler, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte…

Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, O’na hiç kimse ‘aferin” demez. Üstelik ‘böyle olacağı zaten belli idi‘ buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat ‘tır. ‘Yapma‘ derler, ‘hayatını heba etme‘ derler, ‘gününü gün et‘ derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.

Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. ‘Kalabalık’ O’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca ‘kalabalık’a acımıştır.

 

 

Andımız: Bir Bardak Suda Fırtına Koparmak

Nasrettin Hoca bodrumda yüzüğünü kaybetmiş, sokakta arıyormuş. Sormuşlar: “Hoca niye kaybettiğin yerde aramıyorsun?” “Ee orası karanlık, burası aydınlık.” demiş.

Hem fert hem toplum olarak, okumuş ve okumamışıyla, mürekkebi az veya çok yalamışıyla hepimiz Nasrettin Hoca gibiyiz. Hangi merhemin hangi yaraya derman olacağını, hangi hastalığın hangi yöntemle tedavi edileceğini bilmiyoruz. At gözlüklerimizi çok seviyoruz, onlardan bir türlü vazgeçemiyoruz.

“Andımız” denen yemin metni, şimdiye kadar millet bedenimizin hangi yarasına merhem oldu, bizi hangi uçurumdan kurtardı? “Andımız” olmasaydı biz, biz olmayacak mıydık?

Hiçbir derdimiz yokmuş gibi, “Andımız” dert olarak eğitim ve siyaset gündemimize servis ediliverdi. Kerli ferli, koca koca adamlar, avını bekleyen sırtlanlar gibi saldırıya geçtiler. Kimisi güzelleme, kimisi taşlama yapıyor “Andımız”a. Bu konuyu gündeme taşıyan, proje sahipleri de ellerindeki voltajı en yüksek projektörlerle ekranlardaki veya gazete köşelerindeki maçı avuçlarını ovuşturarak seyrediyor.

İlk ve ortaokullarda her sabah topluca, yemin niyetiyle, ibadet duyarlılığıyla söyletilen “And”ın sözlerini burada yazarak yazıyı uzatmak istemiyorum. Tartışma, bu metnin, bir kesimdeki iddia sahiplerine göre, toplumda ayrışmaya yol açtığı, diğer iddia sahiplerine göre de toplumu bir üst kimlikte birleştirdiği tezi üzerinde yoğunlaşıyor. Ben, “Def’-i mefsedet, celb-i menafiden evladır.” diye bir Mecelle kuralı hatırlıyorum. Yani, “Zararlıyı uzaklaştırmak, faydalıyı getirmekten öncedir.” Binde bir de olsa işin içinde “ayrıştırma” ihtimali gibi bir zarar varsa bu davranıştan kaçınmak gerekir.

Konuyu tartışanların, belli sloganlar ve kalıplar doğrultusunda mantık geliştirdiklerini, demagojiye yöneldiklerini, insan gerçeğiyle örtüşen bir fikir ortaya koyamadıklarını görüyorum. Ortaya konan tezlerin, sosyolojinin yasalarıyla, insan gerçeğiyle ve tarihi olgularla çeliştiğini gözlüyorum. Savunma sahipleri düşüncelerini önce gerekçelendiriyor, sonra da karşı tarafı tehdide yöneliyor. Mağdurun susmayı tercih etmesi, mütecavizi haklı kılmaz.

Toplum mühendislerine proje, siyasetçilere lafazanlık lazım. Özellikle eğitimcileri içine alan âkil insanlara da varlık bilinciyle üretecekleri, hesabını verecekleri uğraşlar lazım. Bir toplumu ayakta tutan harç, bireyi o topluma ait kılan duygu nedir, sorularını sorarak verecekleri cevaba göre eğitim sistemi oluşturmak eğitimcilerin işidir. Sahadaki kişiler onlardır, çocuk ve genç dediğimiz insanları en iyi onlar tanır. Eğitimin ideolojisi de dayatması da olmaz.

“Andımız”ın, söyleyen kişilere bir aidiyet kazandırdığını, ruh yüceliği verdiğini, mana derinliğine yönlendirdiğini hiç gözlemedim. Aidiyet, sağlanan özgür ortamlarda, sorumluluk ve vefa duygusu teneffüs ettirilerek kazanılabilir. Bu da sözlerle değil, yaşayarak ve yaşatılarak sağlanabilir. Okulda her sabah “Andımız” okutmak, tek tip insan yetiştirme amacını taşıyan, jakoben anlayışın egemen olduğu dönemde uygulanan bir eğitim yöntemi olarak tarih kitaplardaki yerini almalı, yeni çağın gereklerine göre daha özgür ruhla yetiştirilen evlatlarımıza dayatılmamalıdır.

Güven, vefa, paylaşma, özgürlük gibi temel değerler, kişiye aidiyet duygusu kazandırır ve kişide vatan sevgisi oluşturur. İçinde bulunduğumuz toplumun bir ve beraber olmasını, dirlik kazanmasını istiyorsak her bir toplum ferdine belli sloganları dayatmak yerine bu temel değerleri duyumsatmalıyız. Kişi yaşadığı toplumda, üzerinde hayat bulduğu coğrafyada kendini güven içinde hissetmiyorsa; kendisine vefa gösterilmiyorsa; kişi, sevincini, üzüntüsünü, varlığını, yokluğunu kimseyle paylaşamıyorsa; duygu ve düşüncelerini ifade hürriyeti bulamıyorsa o topluluk onun milleti değil, o toprak onun vatanı değildir. Tarihimiz, siyasi sebeplerle temel hakları ellerinden alındığı için, kişiye vatan ve millet sevgisi veren değerleri yaşayamamaları dolayısıyla kendilerini yabancı veya vatansız hisseden insan örnekleriyle doludur. 12 Eylül, 28 Şubat dönemlerinde yaşanan travmalar nasıl unutulur?

Şu an, toplumda bir ayrışmaya yol açan “Andımız” birlik, dirlik adına yeterli harç olsaydı bugün ülkemizde bir bölücülükten de söz edilmezdi. Çözümü Nasrettin Hoca’mız gibi yanlış yerde arıyoruz.

Dünya neyle uğraşıyor, biz neyle uğraşıyoruz? Akıllı olmak lazım. Zaman adlı rüzgâr, akıllılara her zaman destek, akılsızlara köstek olur. Sonuçsuz denemelerde ısrar etmek, zamanı tüketmek, rüzgâra göğüs germektir. Rüzgârı karşımıza değil, arkamıza alalım.

Yüzük, bodrumda kaybolduysa onu bodrumda bulup aydınlıkta takalım ve o yüzüğü bir daha parmağımızdan çıkarmayalım.

 

 

Yağmurun Yolculuğu

Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Bütün kirleri ve günahları temizleyeceğim inadına dercesine. Savuruyordu bereketini her bir yaprağın ve toprağın zerresine. Yaprak berraklığa toprak çamura kavuşuyordu yavaş yavaş. Tabiat, damlaların saflığında abdest alırken asıl günahkârlar sığınmışlardı taştan abidelerin ardına. Birkaçı yol kenarında kalmış, ısrarla sakınıyordu arınmanın nimetinden. Kimisi adımlarını sıklaştırıyor, kimisi yoldan geçen bir arabaya el kaldırıyordu. Yağmur şiddetini attırdıkça aklanma direnişi de şahlanıyordu.

Pencerelerin ardından yağmura bakış ise anbean bulutlarla kaplanan gökyüzü gibi değişim içindeydi. Günahkârlar içinde en masumlarından bir yazar, damlaların vuruşundan ilham ritmi arıyor ve sonunda birer birer kaybettiklerini döküyordu kâğıda. Balkonda bir çocuk elinde şemsiyesiyle yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyordu. Belli ki dışarıda şemsiyesiyle kendini damlaların saflığından korumaya çalışan büyüklerine özenmiş. Ama onlardan farklı olarak yağmurdan sakınmak yerine çocuk masumiyetiyle ona kucak açıyordu. Başka bir pencerenin köşesinde oturan Fatma ninenin zihni ise çok geçmişe gitmişti. O zamanlar yağmur damlalarını bile ayırt ederdi gözleri. Şimdi ise sesini bile zar zor duyabiliyordu. Gözünden düşen birkaç damla yaş, dışarıdaki yağmura eşlik etti. Ölen eşini, can yoldaşını hatırladı. Islanıyor muydu, üşüyor muydu şimdi? Onsuz ne kadar da anlamsızdı hayat. Yalnız başına yenen yemeğin tadı bile yoktu. Çoğu zamanlar güçten düşmeyene kadar yemek bile pişirmezdi kendine. Bir tek çocukları yanına geldiği vakit kaybolan neşesi yerine gelirdi. Onlar da bu aralar uğramaz olmuştu. Hıdır Bey olsaydı böyle bir başına kalır mıydı hiç?

Yağmur hız kesmeden yağıyordu; ama günahkârlar hâlen ıslanmamıştı. Ne gözlerinde ne de üstlerinde tek bir damla yaş vardı. Kıyasıya bir rekabet, hırs, kıskançlık, intikam önüne geçilemez bir hızla ilerliyordu. Yağmurun ardındaki duvarlarda en iyi olma yarışı kafa kafaya gidiyordu. Bölüşülemeyen bir ego konulmuş masaya ve en büyük lokmayı alma mücadelesi başlamıştı. Neyin ispatı bu yarış? Peki, kime ve neye göre en iyi olma sevdası? İçine dönmeyi neden unutur insan? İllaki bir rakip lazımsa zatıalinizden iyi bir rakip var mıdır ki hayatta. Damdan düşer gibi düşmez kucağınıza başarı. Ona gidecek her yol da mübah değildir. Sabır ve emek ister. Kendine dönmeyi bekler. Aperitif tecrübelerle var oldum demek, vezir değil rezil eder insanı. Benlik sevdasıyla dokuz ay yerine üç ayda doğmuş ucube bebekler gibi ortada gezinmenin lüzumu var mı ki? Bırakın olgunlaşsın zihniniz, yumuşasın kalbiniz. Her daim kendinize kesin geri dönüş biletinizi.

Yağmura gelince o hâlen yağıyordu ve yağacaktı da. Temizlenmesi gereken tek bir günahkâr kalmayana dek dinlene dinlene bırakacaktı bereketini toprağa. İşi epeyce zordu yağmurun. Biter miydi ki günahkâr nesli? Onların daha çok işleri vardı küçük dünyalarında. Kümesi terk etmek olmazdı. Maazallah terk ederlerse sonra ne yaparlar. Gerçek dünya bütün heybetiyle ayan beyan dikilir karşılarına. Elleri, dilleri dolanır; yönleri, cihetleri sapar. Çıkmamak gerek kümesten. Görmemek gerek olanları bitenleri acıları, yıkımları. En çok da ne olmadıklarını…

 

 

Bir Söz, Bir Konu, Bir Yorum (2)

Bu iki güç ABD ve AB, her iki taraf da, taraftarlarının sayısını artırmakla meşgul.

Zahirde beraber gibi görünüyorlarsa da, aslında Almanya’nın ikinci olarak Fransa’nın başını çektiği AB; ABD’nin karşısındadır.

Ona muhtaç olmayacak bir duruma gelmek için mücadele ediyor.

Zaten Türkiye’nin Güneydoğusundaki terör örgütünün el altından, hem ABD hem de başta Almanya olmak üzere tüm AB ülkeleri tarafından desteklenmesinin altında yatan gerçek aynıdır.

ABD, Ortadoğu’daki petrolün başında oluşunu devamlı kılmak ve garanti altına almak için kukla bir devletin varlığını zaruri görüyor.

Bu yüzden elinden gelen örtülü ve açık desteğini esirgemiyor!

Her iki blok da; eğer kukla devlet kurulacaksa benim kanadım altında kurulmalı diye düşünmektedir.

Kaldı ki Almanya teknikte ne kadar ilerideyse, petrol kaynağına sahip oluşta o kadar geridedir.

İşte ABD ve Almanya’nın başını çektiği AB’nin Ortadoğu’da oyunlarını bozan -bütün ekonomik olumsuzluklarına rağmen- Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Bir kısım şuursuz aydınlarımızın bütün kötülemelerine, paylamalarına ve düşük göstermelerine rağmen; beğenmedikleri bu devlet, hor gördükleri bu Türkiye Cumhuriyeti Devleti; hem ABD’nin hem de AB’nin oyunlarını bozmuştur.

İnşallah bozmaya devam edecektir.

Çünkü “Bir şem’a (bir mum) ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”

Evet, Kohl’un da demek istediği gibi, AB Türkiye’yi istiyor.

İstiyor istemesine ama bölük pörçük olmuş bir Türkiye istiyor!

Eyaletlere ayrılmış, millî bütünlüğü kalmamış bir Türkiye istiyor!

Bir pazar niteliğinden başka korkulacak bir yanı olmayan bir Türkiye istiyor!

İşte ancak böyle bir Türkiye’yi, o da ancak içinde değil de yanında uydusu olmak kaydıyla istiyor!

Nitekim “Körfez krizini takiben 1992 Temmuz’unda eski ABD Ankara Büyükelçi’si ve CIA Ortadoğu uzmanlarından Abramowıtch’ın ‘On yıla kalmaz Türkiye’nin federasyonlara ayrılıp bölüneceği’ yolundaki ifadeleri gazetelerde bir haber olarak çıkması; Türkiye üzerinde oynanan plânlı bir çalışmanın olduğunu” göstermektedir. (Yakan Cumalıoğlu, Her Şarta Göre Değişebilen Senaryolar ve Kuzey Irak, Orkun, Mayıs 2002, s. 6)

Böylesi bir isteyişi alsınlar da başlarına çalsınlar.

Unutmasınlar ki, Türkiye AB’den önce de vardı, AB’den sonra da var olmaya -onlar istemeseler de- devam edecektir inşallah.

Türkiye olarak bizler, aslında AB’ye karşı değiliz.

Ama AB’de biz olarak, bütün olarak ve biz kalarak AB’de yer almak istiyoruz.

Yani Türkiye şerefiyle, haysiyetiyle ve onuruyla;

Her yerde olmak ister ve olmalı diyoruz.

Yoksa uydu bir Türkiye görmeyi hayâl edenler, ancak hayâl görüyorlar.

Aslında Türkiye, kendi coğrafî konumunda lider olan, liderliğe lâyık bir devlettir.

Türkiye her türlü kuruluşta sağında İslâm Âlemi, solunda Türk Dünyası,

Merkezde Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak yer almalı.

Zaten çok gözler böyle bir Türkiye’nin,

Hasreti ve bekleyişi içindeler.

Âdeta gün sayıyorlar.

Nitekim o büyük günün çok yakın olduğundan;

Asla şüphemiz yok aziz okur!

“Kim bilir belki yarın,

Belki yarından da yakın.”

 

 

Cambaz İpinde Dostluk ve Vefa

Benim nesil dâhil Fethi Gemuhluoğlu’ndan (1922-1977) peş peşe birkaç nesil etkilenmiştir. Gençleri hep el üstünde tutar, özellikle üniversitede okuyan talebelere her konuda hep öncelik ve ayrıcalık tanırdı. Tek şartı memleket sever olmasının yanında arif, sağduyulu, çalışkan, üretken ve ufkunun açık olmasıydı.

Kendisini sanırım 1965 yılında Ankara’da Milli Eğitim Bakanı Orhan Dengiz’in(1918-1985) kalem-i mahsusası-özel kalem müdürü olarak ziyaret etmiştim. Şikayetimi, müşteki tarafı da onore ederek gerçekleştirdi. Bana da sorular sordu herkese tevcih ettiği gibi “Sen hiç aşık oldun mu? Öyle dostların olmalı ki aileni onlara rahatlıkla teslim edebilmelisin!” Bu kadarla kalsa iyi; “Eski dostluğu devam ettirmek imandandır” dedi. Başka ne dedi hatırlayabildiğim kadarıyla ” İnsanı yol değil, yol arkadaşı yorar.” Bunları insanlar yaşamadan tecrübe edemiyor maalesef.

 

İnsan Mühendisi Bir Adam

Daha sonra Tercüman Gazetesinde çalıştığımız yıllarda rahmetli Yazar Avukat Ergun Göze’nin (1931-2009)yazıhanesindeki sohbetlerimizde de “Önce refik, sonra tarik” diyerek hatırlatmalar yapar, yeri geldiğinde taşı gediğine koyardı “Ahlak yaşatmakla olur.. aşksız insanlar görüyorum” diye de iki ucu  keskin bıçak gibi önce bizlere serzenişte bulunur, sonra topluma çağrı yapardı. Hepimiz de bundan nasibimizi alırdık. Dolayısıyla “insan mühendisi” tabiri de böylece aktivist, yazar, şair ve fikir adamı Fethi Gemuhluoğlu’nun hanesine yazılmış oldu. Dün de bugün de bir çok nesil; müellif, mütefekkir, akademisyen, sanatçı, yazar, şair, bürokrat, devlet adamı, müteşebbis, özel ve kamu sektöründeki başarılı insanlarımız üzerinde Fethi Gemuhluoğlu’nun nasibi vardır.

Alaattin Büyükkaya da onların biridir.

“Bir Sigorta Duayeni Dr. Alaattin Büyükkaya’nın Hatıraları” isimli kitap çalışmasını tamamlayınca Kapı Yayınları sıcak bakmadı, Hayat Yayınevi neşretti. Hayat Yayınları okuyucunun daha fazla dikkatini çekmek ve yeni bir pazar bulması için benden bu kitaba alternatifli birkaç isim daha istedi. “Asla Yalnız Yürümeyeceksin, Yalnız Yürümeyeceksin, Fethi Bey Kapıyı Aralıyor; Ufuk Gösteriyor, Su Akar Şırıl Şırıl, Bir Varmış Hep Varmış” isimlerini yayınevine ilettim. Yayınevi editörüyle telefonda tartışmalarımız olsa da Yalnız Yürümeyeceksin, Dr. Alaattin Büyükkaya tarafından da beğenilince  çalışma bu isimle yayınlandı. Sayın Dr. Büyükkaya’nın belirttiğine göre 20 bin basıldı, dünyada  değişik ülkelerdeki 200 kadar itibarlı kütüphane raflarında da yerini aldı.

 

Zor Günlerin Süper Çalışkanları

Her zaman büyük bir vefa ve dostluk ile kadirşinaslık gösteren Kocaeli Akça Koca Kültür Platformu Dr. Alaattin Büyükkaya için bir vefa toplantısı düzenledi. Söz konusu bu eser de bu toplantıda konuklara dağıtıldı. Özellikle gençlerimiz  kendi yağında kavrulan Tokat’taki muhacir Arabacı Mustafa ve Suriye Hanının oğlu Alaattin’in hayat hikayesini keşke okuma ve etüt etme imkanı bulsalar. İlk mektepten üniversiteye kadar  en zor şartların bile çalışılarak nasıl üstesinden gelindiğini görseler. Alevi ve sunni görüşlerin tuzağına düşmeden, ailenin yardımıyla mahalleyi ve okulu yeniden nasıl arkadaşlığa dönüştürdüklerini öğrenseler. Öyle ki toplantıda o günlerin hatırası Ömer Cirit ve Ömer Gürer ile yarım asır sonra yeniden birlikte olmak her şeyin fevkinde bir arkadaşlık gösterisi oldu. Daha talebe iken bile sosyal ve kültürel etkinliklerin bir parçası olarak sivil toplum kuruluşlarında bulunmak da ayrı bir deneyim ve birikime ufuk açıyor.

Günümüz gençleri bunu ve böylesi hayatları öğrensin diyorum. Çünkü bugün talebelerimizin çoğu birkaç yerden burs, kredi alıyor, odasında bilgisayarı, televizyonu, telefonu, sıcak-soğuk suyu olan konforlu yurtlarda kalıyor, öyle sınıf ve ders geçmek de hiç de zor olmuyor. Böyle olunca da hiperaktif, süper, asım veya diriliş nesli yetiştirmek, sonra kolaycılığa teslim olunca da Prof. Dr. Aziz Sancarlar ve Prof. Dr. Fuat Sezginler yetişmiyor, hep mazi ile gururlanarak teselli oluyoruz.

 

Dostlar Buluşması

Fethi Gemuhluoğlu iki arkadaş Alaattin Büyükkaya ve Alaattin Alak’ı önce kamu hizmetine yönlendiriyor devlet tecrübesi kazanmak ve kamuyu tanımak açısından. Sonrasında kazanımlar birbirini izliyor, unvan, makam, imkan peşinden geliyor; kazan kazanı hep önde tutan genç ve şık genel müdür, dinç müteşebbis, mütebessim politikacı, birikimli milletvekili ve donanımlı bakan yardımcılığı, sonra başarılı uluslararası sigorta, reassürans brokerliği sıraya giriyor.

Toplantıya Kadıköy’deki etkinlikten alelacele ayrılarak Kocaeli’ndeki dostlar birlikteliğine eşimle birlikte gittim. Nazik, kibar, mükrim işadamı Necati Pilavcı ailesiyle beraber İzmit’e giderken Mehmetçik Vakfı Tesislerinde yemek yedik, sohbet ettik ve zamanında toplantıya yetiştik. Epeyi süredir görüşemediğimiz dostlar kucaklaştık. Emeks Otel’deki toplantı Eczacı Selçuk Arslan dostumuzun açılış konuşması, takdimi ve Kenan Serhat İnce’nin sesi ve sazıyla başladı. Sanatçı mini konserinde üç parça söyledi. Sonra bir sinevizyon filmi izledik zaman zaman teknik arıza olsa da. Büyükkayaların kızı Betül, damadı ve torunları yerleştikleri ta Amerika’dan selamladılar. Oğlu Tolga konuklara hitap etti sonra. Dostluk üzerine Ali Coşkun, Doç. Dr. Murat Yalçıntaş, Doç. Dr. Banu Gürer, Ahsen Okyar, İbrahim Kahraman, Emire Başar, Fethi Beyin mahdumu Ali Gemuhluoğlu gibi 20 kadar dost, konuşmalar yaptılar. Bendeniz de konuşmamda gerek Kocaeli Aydınlar Ocağı döneminde ve gerekse Akça Koca Kültür Platformu programı içinde Ahsen Okyar ve Hasan Uzunhasanoğlu ile diğer sivil toplumda görev alan arkadaşlarının tümü birer vefa abidesi olarak anılacaklar. Toplantı da zaten bununla öne çıktı. Bugüne kadar onlarca vefa toplantısı yaptılar. İşsiz, parasız, yalnız bir döneminde Türkiye Yazarlar Birliği kurucusu müellif Mustafa Yazgan’a gösterilen vefa her şeyin fevkindeydi. Bunu hatırlattım.

 

Nikahlı Muhalefetin Ufku

Dr. Alaattin Büyükkaya’ya Vefa Toplantısının en güzel konuşmasını eşi Mujgan Hanım yaptı. Dostları bu değerli tespitleri olan konuşmayı nikahlı muhalefetin ufku diye değerlendirdiler.  Böylesi toplantılarda  daha iyi, daha görkemli, gereklilik için bardağın henüz dolmayan veya eksilen renkli tarafını da hatırlatmalıydılar. Rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın(1933-2016) Yürüyüş Yolu kitabını yazarken eleştirel yanı da olan hocanın da aziz dostu “Yavuz Bülent Bakiler ve  solcu Hürriyet Yazarı Özdemir İnce’nin tenkitlerini yayınlayabilir miyim” diye sorduğumda “elbette’ demişti. Sonra da kitabın içinde bu eleştiriler yer aldı. Bazı tecrübeler yarınımız için çök önemlidir. Merkez Sigorta’nın kuruluşu, büyümesi ve sonucu bunlardan biri. Diğer örnekleri de şöyle hatırlatabilirim; aktatil sigortası, paket sigorta, mikro kredi sigortası, sigortalı civcivler, göğüs ve bacak sigortası, Sibel Can sigortası, Ali Sabancı’nın saat sigortası, genelev sigortası, uyuşturucu kaçakçısının sigortası, Azerbaycan’a sigortacılığın girişi gibi. Hatıralar bu açıdan da önem arz eder. Çünkü bir daha yaşanmaz.

Rabbim Büyükkaya ailesine sağlık ve mutluluk versin, başarılarını artırsın. Toplantının finali görkemliydi. Duygusal konuşmasının ardından göz yaşlarını tutamayan Mujgan Hanım ile Alaattin Beyin birbirlerine sarılması, muhafazakar toplumun az gördüğün çok şık ve saadet dolu bir fotoğraftı. Dilerim bütün ailelerimiz birbirine böyle sımsıkı ve aşkla sarılır.

Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu “hiç aşık oldun mu, eski dostluğu devam ettirmek imandandır” demesini yeniden hatırlamanın tam zamanı galiba.

 

 

 

Cumhuriyetimizin Yaşı 95, kutlu Olsun.

5 yıl sonra tam bir asırlık koskocaman bir çınar olacak Cumhuriyetimiz. Cumhuriyete giden yolda İlk adımı 19 Mayıs 1919’da Samsun’umuzdan atmıştı Atamız,  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz.

Ne de çabuk geçmiş o kutlu yürüyüşün ardında kalan zaman…

Cumhuriyeti ilan edeceğim dediğinde en yakınında bulunan yol arkadaşları dahi inanmamış, kimi kader arkadaşları bile yanında yer almamıştı…

Ama O hiçbir zaman yılmadı.   Bu kutlu yürüyüşte,  Türk Milleti de onu hiç yalnız bırakmadı. Çünkü O milletinden aldığı güçle vatanımızı işgal eden düşmanı topraklarımızdan söküp atacağına ant içmiş, düşman işgal güçleri Sarayburnu önlerine geldiğinde: ”Geldikleri gibi giderler” demişti. Nihayetinde düşman denize dökülmüş, geldikleri gibi de gitmişlerdi…

O Büyük dâhinin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin 95’nci kuruluş yıldönümünü bir kez daha büyük bir coşkuyla kutlayacağız. Ülke genelinde türlü etkinlikler yapılacak;

. Konferanslar,

. Resim sergileri,

. Çocuklarımız için düzenlenen etkinlikler,

. Çelenk koyma törenleri,

. Coşkulu fener alayları,

‘Yaşasın Cumhuriyet’ diyerek hançerimiz yırtılırcasına haykırışlarımız,

. Horonlar, halaylar… Ve bu coşkuya ortak olan milyonlarca vatansever…

Bizleri en çok da gururlandıracak; bayram sabahı ellerinde sımsıkı tuttukları bayraklarımızla tören alanına gelen, çevresine pırıltılı gözlerle bakan, Atatürk’ün adını büyük bir heyecanla heceleyen o küçücük çocuklarımızın yüzlerindeki gülücükleri ile Atamızın anıtı önünde bağımsızlığımızın simgesi Bayraklarımız göndere çekilirken, İstiklal Marşımızı başımız dik büyük bir heyecanla söylerken hissettiklerimiz olacak…

Biliyor musunuz? O da, aramızda olacak. O masmavi gözleri, keskin bakışlarıyla bizi büyük bir gururla seyredecek. Türk Gençliğine emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş coşkusunu bizimle birlikte o da paylaşacak.

Nerden mi biliyorum?

Kaldırın başınızı bakın gökyüzüne; oradaki yıldızlar kümesinde parıldayan bir yıldız göreceksiniz. O yıldız aslında gece gündüz hep parıldar ama biz onu yalnızca geceleri görürüz.

O yıldızlar kümesinin en çok parlayanıdır. İşte ona dikkatle bakın. Orada onu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü göreceksiniz.

Bir kez daha bakın ona.  Bir kez daha hatırlayın 95 yıl öncesini.  Dinleyin! Bakın! Bu ülkenin topraklarında,  dağlarında, taşlarında hangi ses yankılanıyor, kimin eserleri görünüyor hala.

Duyuyor musunuz o altın saçlı, boz yeleli, mavi gözlü Atamızın sesini: ”Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar” dediğini, görüyor musunuz çağdaşlığa giden yolu açan eserlerini.

Neredeyse bir asır geçmiş o yolların, o seslerin, o devrimlerinin ardından. Ne çok şey değişti ülkemizde…

Belki daha da değişecek/dönüştürülecek!

Ama bilir misiniz? Ülkemizde değişmeyen,  değiştirilemeyecek şeyler de var!

İşte O büyük dâhinin devrimleriyle devletimizin kuruluş tarihine yazmış olduğu gerçekler ve en büyük eseri olan Cumhuriyet.

O gerçekler ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasını taşıyor, onun adıyla devam ediyor. Ne bu gerçekler değiştirilebilecek,  ne de milyonlarca yürekteki onun sevgisi silinebilecek.

Atamızı ve dava arkadaşlarını rahmetle, minnet duygularıyla anıyor; gösterdiği çağdaşlık yolunda ilerleyerek, daha güçlü bir Türkiye için var gücümüzle çalışmaya devam ediyoruz.

Cumhuriyetimizin yaşı 95, kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet.

 

 

Türkiye Yıllar Önce Kıbrıs’a Neden Gelmiştir?

Kıbrıs Milli Davamızın en önemli kaybı; 23 Mayıs 2008 tarihinde tarafların liderleri, Talat – Hristofyas ikilisinin aşağıdaki ”Ortak Vizyon ” açıklamasıyla yaşanmıştı!

”Türkiye ve Türk Askeri işgalcidir! Ada’yı terk etmelidir! Kıbrıs adasının güvenliğinden ve garantörlüğünden AB sorumludur…”

Bu ortak açıklama, sözde Kıbrıs Cumhuriyetinin devam edeceği yönünde kamuoyuna duyurulan en belirgin, en çarpıcı mesaj olduğu gibi, Kıbrıs Milli Davamızın aşındırılmasına yönelik önemli yanlışlardan da bir tanesiydi…

Hemen akabinde Yunanistan ve İngiltere’nin müşterek açıklamasıyla, bu ‘ortak vizyona’ verilen destek; Kıbrıs Türk Halkının, AB’ne hukuk dışı yollarla üye yapılan Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ne yama yapılmasının önünü açmaya yönelik siyasi bir oyundan ibaretti!

1960 anlaşmaları gereğince kurulan, hala bu anlaşma hükümlerine göre var olduğu savunulan ‘sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ üç garantör ülkesinden biri olan Türkiye; o süreçte bu gelişmeler yaşanırken ne yazık ki sessiz kalabilmiş, Kıbrıs Türk Halkının, ata yadigârımız bu topraklardaki hak ve hukuku, Türkiye’nin Kıbrıs adası üzerinde ki tarihsel, stratejik, jeopolitik menfaatleri yeterince savunulmamış!  İngiltere’nin, Yunanistan’ın bu densizliğine yanıt verilmemişti!

Yine o tarihte Fransa’nın Rum hükümeti ile imzalamış olduğu askeri ve stratejik ortaklık anlaşması, Güney Rum kesiminde Fransız donanmasına üs verilmesine de hiçbir tepki verilmemişti!

Türkiye’nin bu sessizliği, Kıbrıs’taki tarihsel ve hukuksal kazanımlarımızın adeta göz ardı edilir noktaya gelişi,  AB ile başlayan müzakerelerde yaşanabilecek kazaların önlenmesi için miydi? Bu gerçeklerin neden olduğu sonuçları, bir çözüm anlaşması ortaya çıktığında göreceğiz…

Ama artık Kıbrıs Milli Davamızın son virajında yaşanması olası tüm dinamikler belli olmuştur!

Kıbrıs Türk tarafını temsil eden KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncının hedefinde; mutlak surette çözüme ulaşmak vardır!

Ancak Rum tarafının hedefinde 23 Mayısta 2008 tarihinde açıklanan ”ortak vizyon” çerçevesinde Türkiye’nin ada üzerindeki Garantörlük hakkından, Türk askerinin adada ki varlığından kurtulmak vardır. Şu anki GKRY temsilcisi Bay Anastasiadis de bu ortak vizyonu gerçekleştirmenin peşindedir.

Bu noktada şu iki soru önemlidir!

Sn. Akıncı,  Anastasiadis’in peşinde olduğu bu ortak vizyona nasıl bakmaktadır?

Türkiye garantörlük hakkından vazgeçecek, Türk askeri adayı terk edecek midir?

Kaldı ki, çözümün anahtarı sayılan Rum tarafının toprak talebi, Rum göçmenlerin 1974’te terk ettiği evlerine geri dönüşü gerçekleşirse; buralarda yaşayan Kıbrıs Türk halkının olası göç riski nasıl halledilecektir?

Bu riskin, uluslararası finans kuruluşlarının devreye girmesiyle aşılacağı; göç, mal, mülk tazminatı sorunun çözülebileceği söylemi; sadece varsayımdan ibarettir.

Kıbrıs’ta AB zemininde oynanan oyunun bir benzeri, yıllar önce Girit’te de yaşanmış, sonuçta ata yadigârı Girit adası elimizden kayıp gitmişti…

Bir zamanlar ”Ne var canım Kıbrıs’tan bir karış toprak mı verdik? ” Diyenler, şu gerçeği de görmek durumundadır:

Evet, şu anda Kıbrıs’tan bir karış toprak vermedik, ada olduğu yerde duruyor. Girit adası da olduğu yerde duruyor. Ama şu anda Girit’in üzerinde Yunan bayrağı dalgalanmıyor…

Annan planı referandumunda Türk Milletine, Kıbrıs Türk Halkına büyük bir oyun oynanmış, bu sayede Rum’lar hukuk kuralları altüst edilerek AB’ye üye yapılmıştır. Böylece Enosis’e giden yolda önemli bir başarı sağlayan Rum’ların bundan böyle adada elde edebilecekleri yegâne şey; adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır. Rumların 1968 yılından bugüne, müzakere masasında ayak sürümeleri de bundandır.

Rumlar görüşme masasında, ”Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyetini” kendi şartlarına göre kabul ettirecek olurlarsa! Biliniz ki, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtının rövanşını da almış olacaklardır!

Türkiye; 1974 yılında Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanmasını şehitler, gaziler vererek önlemiş; ata yadigârı ada topraklarımıza sahip çıkarak, tarihi sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Ama adada son dönem müzakerelerinde yaşanan sürece, geride kalan yılların yaşanmışlıklarına, çözüm adına Rumlarla kol, kola girenlere, ‘verelim kurtulalım’ zihniyetine baktığımızda!

İşte,  tam bu noktada şu soruyu sormak gerekir:

Türkiye; Kıbrıs’ta yaşayan Türk’lerin Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesine mani olmak, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını, adanın Yunanistan’a bağlanmasını önlemek, devletimizin milli ve stratejik haklarını savunmak için uluslararası anlaşmaların kendisine vermiş olduğu garantörlük yetkisiyle 20 Temmuz 1974 müdahalesini gerçekleştirmemiş midir? Bu gerçeklerin bir kıymeti kalmamış, sorunun cevabı ”Hayır” ise!

O zaman, Türkiye yıllar önce Kıbrıs’a neden gelmiştir?

Annan Planı referandumu sırasında K.K.T.C’de ki hükümetin politikasını onaylayan, % 65 oranında ‘evet’ diyen Kıbrıs Türk Halkı, kendisine oynanan oyunların artık farkındaydı, K.K.T.C’den vazgeçilemeyeceğini seslendirmekteydi.

Onun içindir ki, mevcut siyasi yapı bu sese kulak vermek, bulmuş olduğu yeni çözüm modelini halkına sormak, yanıtını almak zorundaydı.

Kimileri gibi ‘ben yaptım oldu, doğrusu budur politikası’; Kıbrıs Türk’ünün adada ki aydınlık yaşam geleceğinin ufkunu karartacak, yok edebilecek nitelikteydi.

Hiçbir neden uğruna Kıbrıs Türk Halkının adadaki özgür ve egemen yaşam hakkından vazgeçilemezdi; kim olursa olsun, bu süreçte görevli olan hiçbir siyasinin böylesi bir teslimiyeti seçme hakkı olmamalıydı, olamazdı!