17.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 588

İstanbul’da Aşk Başkadır

Esasında bu isim İlhan Engin’in 1960’lı yıllarda yayınladığı bir romanın adı. Aynı isimle  bir müddet sonra Fikret Hakan, Gisella Dali, Suphi Kaner, Yılmaz Gruda’nın başrolü oynadığı Yeşilçam’da filme de alındı. Yalçın Tura müziklerini yaptı, Bülent Oran senaryolusunu yazdı, Süreyya Duru da yönetmenliğini üslenmişti. Neticesi itibariyle de bir aşk romanı ve filmi idi.

Benim sevdam ise İstanbul’da aşk ile beraber örtüştürdüğüm kültür, tiyatro, konserler, müzikaller, konferanslar, sergiler, eğitim kurumları, tarihi mekanlar, kadim medeniyet ve çağdaş uygarlıkla bilgiyi de içine alacak evrensel yapıdır. Hepsi bunların birer kara sevda, geri dönüşü olmayan sevgidir, aşktır. Taşrada bunun hepsini aynı anda yaşayamazsınız. Mevsim sonu itibariyle gelir etkinlikler, yahut yerel özellikleri taşır. Dolayısıyla İstanbul’da aşk başkadır.

 

Her Meşke Bir Adım Daha

Son ayda birbirini izleyen etkinliklere katıldım. TURİNG Kurumu’nun düzenlediği Çiğdem Yarkın(Giresun 1973) konserine iyi ki eşimle birlikte iştirak etmişim. Allahtan erken gitmiştim Seyrantepe’ye de yer bulmakta zorlanmadım. TURİNG Başkanı Bülent Katkak’ın açıklamasına göre; o gün 140 özel konuk varken, bu sayı birden bire konukların konuklarıyla 185’e varınca salonda yer bulmak mümkün olmamış.

Çiğdem Yarkın önce Giresun’da müzik eğitimi alıyor. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarını bitiriyor. Bekir Sıtkı Sezgin, Alaattin Yavaşça, Tülin Yakar Çelik, Güher Güney ve Şehnaz Rizeli’den dersler görüyor. TRT’nin açtığı imtihanları kazanıyor. Sonra yurtiçi ve dışında konserler dönemi başlıyor. Akabinde hala devam eden Haliç ve Medipol Üniversitesi’nde üslup ve repertuvar dersleri veriyor. Kendisi gibi sanatçı, ritim üstadı Ferruh Yarkın ile evli ve Deniz’in de annesi.

Konser Zaharya Efendi’nin Hicaz makamında yürük semaisiyle başladı. Saz arkadaşları Ferruh Yarkın, Çağlar Kırömeroğlu (viyolonsel), Baki Kemancı (keman), Gökhan Filizman (tanbur) ve Onur Cicin(kanun) olunca dünün güfte ve bestelerini dinlemek bir ayrıcalık oldu. Mehmet Sadi Bey, Nazım Hikmet Ran, Turhan Oğuzbaş, Ümit Yaşar Oğuzcan, Baki Süha Edipoğlu, Osman Nihat Akın, Mustafa Nafiz Irmak, Vecdi Bingöl, Doğan Işıksaçan, Necdet Rüştü Efe ve Orhan Seyfi Orhan gibi ustaların dizelerini Mesut Cemil, Avni Anıl, Alaattin Yavaşça, Osman Nihat Akın, Muzaffer İlkar, Selahattin Pınar, Yusuf Nalkesen, Kamuran Yarkın, Refik Fersan ve Nazmi Altığ gibi muhteşem ustaların bestelerinden dinlemek, meşk etmek büyük bir keyifti.

 

Duyarak ve Yaşayarak Yansıtmak

Çiğdem Yarkın uzun siyah eteğinin üzerine beyaz bir bluz giymiş, Sağ şehadet ve sol orta parmağında iki değerli yüzük takmıştı. Her eseri okuduğunda salon alkıştan çınladı. Kendisi istemedikçe de sanatseverler hiç bir şarkıya eşlik etmediler. Nazım Hikmet’in İstanbul Şehri dizelerini Mesut Cemil’in hicaz makamında bestelemiş eseri, ilk kez dinledim.

“Pencereden kuş uçtu/ Yandı yürek tutuştu” hicaz nim sofyan usulündeki şarkıyı birlikte söyledik. “Benim gönlüm bir kelebek/Dolaşıyor çiçek çiçek” de öyle.  “Akşam güneşi kalkmalı/ Saçlara güller takmalı” da öyle. Sanatçı her eseri duyarak, yaşayarak söylüyordu. Demez mi “sıkıldınız mı?” diye. Salon bir alkış tufanı daha gönderdi. Meğer içimizde sıkılan biri varmış, sanatçı Çiğdem Yarkın deşifre etti; ” Oğlum Deniz de aranızda. O çok sıkılıyor. Çünkü yanında akılı telefonu yok, alpeti yok! Nasıl sıkılmasın?” Bir alkış da bu itirafa geldi. Deniz sadece tebessüm etti, suratını asmadı bile.

Çok genç yaşta hakka yürüyen Necdet Rüştü Efe’nin şiirinden yola çıkarak Refik Fersan’ın nihavent bestesi “Beni bir lahza dinle ey kara gözlü kuzu/ Nedir sana söyleyeyim yüreğimdeki arzu” isimli eserin tadı hala damağımızda, bütün lezzetiyle duruyor.

16 eserin icra edildiği konser sonunda sanatseverler alkışlarla ayağa kalkınca Çiğdem Yarkın bir de son olarak tango söyledi “Cici Bey sev beni, sar beni!”

İyi ki Çiğdem Yarkın’ı tanımış, naif şarkıları ve güfteleri seslendirdiği eserleri dinlemişim. Yoksa duyduğumda çok üzülecektim. İstanbul’un bir başka nimeti de sanatçılarımızdır.

 

Darülbedayi 104 Yaşında

Dersaadette tiyatro da öyledir. Benim bir başka sevdam.

Her ayın biletleri, 10 gün önceden saat 11.00’de satışa çıkarılıyor. Saat 11.10’da Kadıköy Haldun Taner Tiyatrosunun gişesinin önündeydim. Aylık bilet aldım. En arka sıralar kalmıştı!. Yine de rica ettim. Nasıl oluyor bilmiyorum İstanbul’daki bütün şehir tiyatrolarının biletleri 10 dakikada tükeniveriyor. İyi bir şey!. Ama sanatseverlerin gitmesi için bir şeyler de yapılması gerekiyor. Mesela matine sayısını artırmak, bazı günler suare öncesinde saat 15.00’de aynı oyunu sahnelemek gibi falan. Ama mevcut yönetimler bundan mutlu; zaten kültüre falan da bu kadar kaynak ve kadro ayırdıklarına şükretmek gerek. Yoksa bunlar da yola, taşa, toprağa, havaya yatırılabilirdi.

Ay Işığında Şamata müzikli güldürüydü. Gülmeyi bırakın tebessüm etmeyi bile unuttuğumuz günümüzde bu güldürü iyi geldi. Motivasyonlar yükseldi. Doğumunun 101. Yıldönümü dolayısıyla Haldun Taner’in eserini Naşit Özcan yönetmiş. Müzik düzenleme ise Hakan Elbir’in. Yıllardan beri sahnelenen Ay Işığında Şamata’da sahne, kostüm, koreografi, ışık ve efekt dört dörtlüktü. Günümüz ile de örtüşen eleştirileri, kara mizah esprileri pek tuttum doğrusu.

 

Bir başka gittiğim oyun ise Pervin Ünalp’ın yazdığı Geç Kalanlar’da ise dünyanın ve özellikle insanların terapiye ihtiyaç olduğu vurgulanmış. İnsan ilişkileri önde tutulmuş. Bencillik, zaaflar, kıskanmak, zamanın kıymetini bilmek, anı yaşamak, pişmanlık, üzüntü, sevinç ve hayatın değeri anlatılmış. İletişim değişmiş ama günümüzde insan özellikleriyle hala yerinde duruyor.

Üç kadın ve bir erkek bir mekanda buluşunca sorular, cevaplar birbirini takip eder, yaşanan hayat ortaya çıkar, şekillenir, konuştukça kapanan yaralar yeniden açılır. Sakladığımız, görmek istemediğimiz, üzerini örttüğümüz, farkında olmadığımız veya unuttuğumuz her şey yeniden hatırlanır.

 

Ayakta Durabilmek İçin Ölüme Yürümek

Matruşka Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı bir tiyatro eseri. Bora Seçkin yönetmiş. 65 dakikalık tek perdelik oyunu Cem Karakaya ve Derya Yıldırım çok iyi götürüyorlar. Güçlü bir konuşma ve yansıtma tekniği var hem eserde, hem oyuncularda. Mesela acı, bu acı aşktaki gibi küçük yalanlarla besleniyor, ağlanıyor mu yoksa ağlanır gibi mi yapılıyor, usandıran espriler, bıktırıcı yaklaşımlar, erkeklerin ömürleri boyu anneleri gibi bir kadın aramaları ezikliği, yalan üzerine kurulu bir düzen, hayatın avuçların içinde kayıp gitmesi, mutsuzluk, her türlü ilişki gibi açıldıkça küçülenler, ortaya dökülenler, mutsuzluk için sebep arayanlar Matruşka’da iyi özetlenmiş. Zaten sanat ve sanatçılık da böyle bir şey.

Can Yeleği Gönül Kıvılcım’ın kaleme aldığı, Nihat Alpteki’nin yönettiği bir eser. Muhteşem oyunuyla Elgin Atamgüç tek başına götürüyor 75 dakikalık oyunu. Mülteci sorununu anlatıyor Can Yeleği. Bu eserle mülteci, sığınmacı, göçmen ve bu konunun dalgalanmaları gündeme geliyor acılı bir hayat örneği içinde.

Nihat Alpteki’ye göre; insanoğlu varoluşundan beri kendi trajedisini yaşıyor ve bu trajedinin ortaya çıkardığı sonuçların toplamı hayat oluyor. Çoğunlukla kendi yargılarımızla bir önyargı oluşturuyor ve onun adına bir hikaye kuruyoruz. Oysa bir dinlense! Dünyada hep birlikte yaşıyoruz. Dünya bizim evimiz. Bu evde farklı dilleri konuşuyoruz. Farklı dinlere inanıyoruz ama aynı havayı soluyoruz. Aynı duaları ediyoruz; o zaman niye ötekileştiriyoruz. Bir zamanlar dünya hepimizin değil miydi? Ya merhametimizin ve vicdanımızın sınırları; sahte can yeleği üretenler, insan kaçakçıları, göçmenlere çelme atan gazeteciler, kıya vuran çocuk cesetleri.. ölümün ve acının dili yok.

 

Yaşasın! Kim Yaşasın?

Can Yeleğinde  böyle mesaj var algılayabilen için. Mültecilik, sığınmacılık, düzenli veya düzensiz göçmenlik yüz yıllardır yaşanıyor. Bunlar bazen unutuluyor, bazen de kanıksanarak duyarlığını yitiriyor. Göç, mülteci, sığınmacı sorunu Can Yeleği’nde bir annenin yolculuğuna ortak edilerek anlatılıyor.  Yaşamak için ölüme yürüyenlerin yolcuğu diye özetliyor eserin temasını Nihat Alpteki.

Bir Şaman öğretisine göre doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz, her şey birbiri için yaşar. Birbiri için yaşamak doğanın kanunudur.” Rus yazar bunu nereden biliyor” diye sakın düşünmeyin; Dostoyevski de yüzyıllar öncesinden “Dünyanın en zor hissi, ait hissetmediğiniz bir yerde bulunma zorunluğudur.” diyor. Toron Karacaoğlu Sezonu(2018-2019) dolayısıyla bir kere daha hatırlatmakta fayda var herkes gibi Yaşasın hayat ve yaşasın tiyatro.

Ah bir de bu tiyatrolara bilet bulabilse sanatseverler ve sokaktaki insanlar; kapalı gişe de oynasa, yok da satsa.

Sonbaharda ağaçların sarı yapraklarının toprağa düştüğüne bakmayın, Ekim ayı içinde tercih yaparken etkinliklere zorlanıyorum; Dersaadet Platformunda Prof. Dr. Mehmet Saraç fıtrata uygun dengeyi bulmaya çalıştı, Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Yeni Dünya’da öyle bir Babıali Enderun sohbeti gerçekleştirdi ki muhteşem yüzyılın şeyhülislamı Ebussuut Efendi’nin Kanuni’nin imzaladığı insan hak ve hürriyetiyle, hukuk devletine ters düşen kararnameyi iade ettiğini duyunca  nasıl düşüneceğimi şaşırdım. Kültür Konseyi’nde Prof. Dr. Nabi Avcı, iki bin nüfuslu ilçelerde bile siyasilerin beldelerine büyük şehirlerdeki gibi özel müfredatı lise veya fakülte talepleri karşısında eğitimde ve politikada kimlerin nasıl sorumluluk taşıması gerektiğini bir kere daha düşünmek gerektiğini hepimizin aklına kazıdı. Birlikte hayretler içinde dinledik. Ah siyaset, ah kültür ve eğitimin dibe vurduğu dönem.

İstanbul’da aşk başkadır inan olsun. Hangi zili çalsan mutlaka karşınıza bir aşk, bir sevgi, bir kara sevda  çıkıyor. Filme almak., romanını yazmak mı gerek yoksa karalar mı bağlamak icap ediyor buna siz karar verin.

 

 

Konaklar Mahallesi Muhtarı ASLI AKYÜZ Hanımefendi ile ülkemizin sorumlu ve fakat yetkisiz mülkî âmirlerinin meselelerini konuştuk. Çok önemli iki teklifi gündeme getirdi.

Oğuz Çetinoğlu: Konaklar Mahallesi Muhtarlığı, rahmetli annenizden babanıza, babanızdan da size seçim yoluyla intikal etti. Benzerine ender rastlanabilecek bir durum…

Vazife süreniz içerisinde siz de benzerine ender tesadüf edilecek bir hizmet gerçekleştirdiniz.  Belediye ek hizmet binası ve muhtarlık binasında mahalle kütüphanesi kurdunuz.

Bu fikir nereden doğdu, nasıl gelişti?

Aslı Akyüz: Önce muhtarlık vazifemin oluşumunda başlayayım: Seçimle görevlendirilmek suretiyle anne ve/veya babadan sonra evlâdın muhtar seçilmesinin başka ve bolca örnekleri var.

Kütüphane kuruluşu fikri mahalle sakinlerimizin profilinden doğdu diyebiliriz. Mahallemiz sakinleri, okumayı çok seven, eğitim seviyesi yüksek, aydın, bilgili kişilerden oluşuyor.  Çok çeşitli ve çok değerli kitaplar geldi. İlk basım romanlar, çocukluğumuzdaki cep fotoromanlar, artık nostalji olan ansiklopedi çeşitlerine varana kadar her türlü kitap var. Bazısı çok zor vedalaştı kitaplarıyla ama burada bir kütüphane fikri ve faydalanılacak olması onlara çok cazip geldi.

Çetinğlu: Ne kadar kitabınız oldu?

Akyüz: Yaklaşık 10.000 kitabımız var. Bu sayı yerimizin izin verdiği ölçüde daha da artacak. Ancak 1,5 yıl içinde bize ulaşan kitap sayısı 20.000 civarında idi. Kitapların bir kısmı bizim kütüphanemizdekilerle aynı idi. Mükerrer olan kitapları köy, ilçe veya il kütüphanelerine bağışladık.  Birçok yerde kütüphane oluşumuna büyük katkı verdik. Yabancı dilde romanlarımız, çocuk kitaplarımız, kısacası bir kitapçı dükkânına girdiğinizde ne varsa aynısı ve hatta daha da fazlası bizim kütüphanemizde mevcut.

Çetinoğlu: Kitapları nasıl ve ne şartlarla veriyorsunuz?

Akyüz: Kitaplarımızı verdiğimiz kişileri ve kitabı, özel defterimize kaydediyoruz.  Okuyup getirince kayıttan düşüyoruz. Ancak bu kış daha profesyonel bir sisteme geçeceğiz, kitaplarımızı kayıtlayıp, bilgisayar ortamında sistem kuracağız. Ama tabii isteyen burada da okuyabilir. Okuma bölümümüz mevcut.

Çetinoğlu: Kitap bağışları bu şekilde devam ederse, yakın bir gelecekte muhtarlık konağı kâfi gelmeyecek. Müstakil bir kütüphane binası düşünülüyor mu?

Akyüz: Şu an da mahallemizde bina yapmaya müsait bir alanımız yok.  Mevcut yerimizde içerde sürekli eklemelerle kütüphanemizi büyütüyoruz. Hem ayrıca bu kütüphaneden ve kitaplarımdan ayrılmak istemem. Seçimi, kaydedilmesi, gruplandırılması, yerleştirilmesi. Hep ben yaptım. O yüzden benden başka bir yerde olmasını istemem açıkçası. Çok ilgileniyorum ve elim sürekli kütüphanemizdedir.

Çetinoğlu: Kütüphane dışında faaliyetleriniz de var… Neler yapıyorsunuz?

Akyüz: Neler yapmıyoruz ki. Sürekli mahalle sakinlerimden fikirler geliyor. Sık sık toplantılar yapıyoruz, farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Meselâ sakinlerimizle toplanıp sokaklara çıkıp çöp topluyoruz, mesela ‘kadına şiddete hayır!’ diyoruz, mesela düzenli olarak ‘Mahalle Buluşmaları‘ adı altında mahalle sakinlerini bir salonda toplanıp bir konu üzerinde harika söyleşiler yapıyoruz. Gıda malzemesi ve 2. el giyecek topluyor, ihtiyaç sâhiplerine dağıtıyoruz. Atık kâğıt, pil ve yağ topluyoruz, mahallemize kendimizin aldığı çok sayıda ağaç fideleri dikiyoruz hem de çocuklarla birlikte ve o fidelere çocukların adını vererek, bize gelen talep doğrultusunda köy okullarına devamlı olarak kütüphanemizden kitap bağışında bulunuyoruz. Mahallemizde eğitim ve hobi kursları açıyoruz, eğitim seminerleri düzenliyoruz. Bütün bunları sanal medya aracılığı ile mahalle sakinlerimize gönderiyoruz. Böylece hem mahalle sakinlerimize hizmet sunuyor, Konaklar Mahallesi’nin diğer mahallelerden farkını ortaya koyuyoruz. Mahalle sakinlerim muhteşem. Bu birliktelikle yapamayacağımız hiçbir şey yok gibi. Biz mahalle kültürünü en iyi yaşatan sayılı mahallelerdeniz.

Çetinoğlu: Henüz uygulamaya koyma fırsatı bulamadığınız, tasarı hâlindeki yeni projelerinizden bahseder misiniz?

Akyüz: Henüz netleştiremediğimiz, üzerinde çalıştığımız bazı düşüncelerimiz var. Son şeklini alınca mahalle sakinlerimize duyuracağız ve onların katılımı ile gerçekleştireceğiz.

Çetinoğlu: Belediye ve kaymakamlık gibi resmî kuruluşların bu hizmetlerinize yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akyüz: Belediyemiz elindeki imkânlar dâhilinde bize yardımcı olmaya çalışıyor. Ama sosyal etkinliklerimizi sakinlerimizle birlikte kimseye ihtiyaç duymadan gerçekleştiriyoruz. Kaymakamlığımız ise resmî işlerimizde ve problemlerimizin halli hususunda her zaman yanımızda.

Çetinoğlu: Bahsi geçen kuruluşlardan, devam ettirdikleri yardım ve desteklerinin dışında beklentileriniz nelerdir?

Akyüz: Destekleri bu şekilde devam ederse, yeterlidir. Yeni durumlarla karşılaştığımızda da aynı desteklerinin devamı bizi memnun eder.

Çetinoğlu: Mahallenin bir şakini olarak tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum. İnşallah bu örnek teşebbüsünüz ve çalışmalarınız, yurdumuzun dört bir tarafında yaygınlaşır. Bu röportajı, bu ümidin gerçekleşmesi maksadıyla yapmak istedim. Lütfedip kabul ettiniz. Sağ olun.

Şimdi, mahallemizden ve umumi olarak muhtarlık hizmetlerinden konuşalım.

Konaklar Mahallesi’nin envanteri hakkında okuyucularımıza bilgi verir misiniz?

Akyüz: 1958 yılında 4. Levent adı altında yerleşime açılan mahalle, 1960’larda Ordu Yardımlaşma Kooperatifi’nin kurulmasıyla oluşan Yeni Levent Mahallesi adı ile gelişimini devam ettirmiş, askerî lojmanlar ve site inşaatlarıyla yaklaşık 16.000 nüfusu barındırır hâle gelerek, ‘Konaklar Mahallesi’ ismini almıştır. Mahallemizde, 2 adet camii, 12 adet park, 4 adet okul, 2 adet Metro çıkış-giriş istasyonu, konsolosluklar, plazalar, çarşı ve esnafı bulunmaktadır. Ayrıca 57 sokağımız ve 6200 hanemiz var.

Çetinoğlu: Muhtarlık olarak hangi hizmet taleplerine muhatap oluyorsunuz? Bu talepleri nasıl karşılıyorsunuz?

Akyüz: Muhtarlık olarak genellikle mahallemizdeki eksik ve yapılması gereken işler talep ediliyor. Bunları Belediye ile birlikte çözüme kavuşturuyoruz. İşlerimizi sonuna kadar takip edip, mahalle dokumuzu bozmadan, yeşilimizi koruyarak tadilat veya yapılacak işlerimizi yaptırıyoruz. Ayrıca muhtarlığa gelip sosyal faaliyet talep eden de oluyor, onları birlikte çalışarak yapıyoruz.

Çetinoğlu: Ne gibi faaliyetler?

Akyüz: Mahallemizde oturan yazarlarla ve sahne sanatkârlarıyla sohbet toplantılarımız oluyor.

Çetinoğlu: Muhtarların sosyal hakları tatminkâr mı?

Akyüz: Muhtarlık artık eski görev tanımından çıkarıldı maalesef.  Mahalle bilgileri artık Nüfus Müdürlüklerince tutulmakta, kayıt ve nakil işleri Nüfus Müdürlüklerince yapılmakta. İkametgâh, Nüfus Sureti, kimlik kayıp belgeleri artık birçok kurum tarafından talep edilmemekte, bilgisayar ortamında bütün resmî kurumlar Nüfus Müdürlüğü sisteminden faydalanıyorlar. E-devlet sistemine bilgi-belge yüklenmiş olduğundan muhtara pek fazla iş kalmadı zaten. Dolayısıyla da maddî olarak kazanç sıfır noktasındadır. Asgarî ücretin altında verilen bir maaşımız var ve bu yıl hükümetin aldığı kararla Sosyal Güvenlik Kurumu primlerimiz devletimiz tarafından ödenmekte. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin biz İstanbul muhtarlarına verdiği bir kart ile toplu taşıma vâsıtalarını ücretsiz kullanabilmekteyiz. Faturalarımızın bir kısmında ise belediyemizden yardım alıyoruz. Ancak bu bahsettiğim kendi ilçemle alakalı, Türkiye’de ki bütün muhtar arkadaşlarımın durumu aynı olmuyordur.

Çetinoğlu: Kamu kuruluşlarının mahallenize verdiği hizmetler tatmin edici mi?

Akyüz: Geçmiş yıllara baktığımda, bugün bu işler daha çok hızlandı. Meselâ elektrik kurumu, İSKİ ve İGDAŞ gibi kuruluşlar, kendilerine duyurduğumuz problemlere anında müdahale ediyorlar. Sosyal medya ve akıllı telefonlarla mahallelerimizle bağlantıyı çok çabuk sağlıyorlar. Belediye hizmetleri de aynı şekilde, ellerindeki imkânları hizmetimize sunuyorlar. Güvenlik konularında Emniyet güçlerimiz benimle sürekli bağlantı halinde, 7/24 kendilerine kolaylıkla ulaşabiliyorum. Canla başla güvenliğimiz için çalışıyorlar. Hizmet veren bütün birimlerin anlayışlarında eskiye göre iyi yönde çok büyük değişim var.

Çetinoğlu: Konaklar Mahallesi’nde gecekondu gibi meskenler ve çarpık yapılanma yok. Sakinlerinin eğitim ve kültür seviyesi, muhtemelen il ve ilçe ortalamasının üzerindedir. Bu durumun sağladığı kolaylıklar ile beraberinde getirdiği zorluklar nelerdir?

Akyüz: Bu durum bize çok artılar getiriyor, bahsettiğim sosyal faaliyetler hep bu sâyede karşılık buluyor, anlıyorlar, anlatabiliyorum ve karşılıklı çok güzel işler ortaya çıkarıyoruz. Zorluğu pek yok ancak tabii bu kadar yüksek eğitim düzeyine sâhip olunca ne istediğini bilen işten anlayan o zaman karşımızdaki kurum zorlanıyor. Biz hep en iyisini ve en güzelini, kalitelisini arıyoruz. Böyle bir mahalle şakini profili benim için büyük şans. Muhtarlığım süresince sürekli öğreniyorum, hep araştırıyorum, hep beğendirmeye çalışıyorum. O kadar değerli insanlar ki, her sohbetimiz benim için bir ders şeklinde geçiyor. Mesela siz. Sizinle konuştukça ufkum genişliyor. Gerçekten şanslı bir muhtarım.

Çetinoğlu: Kapalı Pazar alanı, okul ve işyeri servis araçlarının mahallenin cadde ve sokaklarını işgal etmeleri, aydınlatma, ulaşım, sosyal tesis… Ve diğer hizmet ortamları ile alakalı ihtiyaç, şikâyet ve görüşlerinizi, buradan ilgili makamlara intikal ettirmek ister misiniz?

Akyüz: Evet, tabii ki. Şu güzel ve yaşanası mahallemin kurulduğu gündeki yerleşim düzeni, sokakları hiç değişmedi. Araç sayısı arttı. Ancak, bize ait sokaklarımız yıllardır plazaların personelini taşıyan servis arabalarının işgali altında. Yıllardır yazmadığım kurum, kuruluş kalmadı. Resmî veya gayrı resmi, yazılı ve sözlü her bulduğum kişiye kuruluşa şikâyette bulundum, hâlâ da bulunuyorum. Ancak tek bir aracın bile park etmesi engellenemedi. Bu durumun, bütün İstanbul’un büyük problemi olduğunu biliyorum ama bu mahalle bunları kaldıracak alana sâhip değil. Sokaklarımız caddelerimiz müsait değil. Yollarımız çift yönlü olarak trafiğe açık durumda. Sakinlerimiz perişan. Burunlarının dibinde sabahtan akşama kadar bu araçların ve türlü çirkinliklerini seyredip duruyorlar.

Salı günleri mahallemizde kurulan Semt Pazarı ve bu pazarın bizde yarattığı olumsuzluklar; trafikle alakalı sıkıntılar, gürültü kirliliği, çevre kirliliği, yolu kapatmalarından dolayı ambulans, itfaiye girememesi, güvenlik hizmetlerinin aksaması, hırsızlık vs gibi sebeplerle Salı günleri çok sıkıntılı yaşanıyor.

Buradan yetkililere sesleniyorum. Lütfen bu problemlerimize çare bulunuz. Bizleri özellikle servis arabalarının işgalinden kurtarınız.

Çetinoğlu: Osmanlı döneminde muhtarlık mühürleri darphanede yapılıyor, padişah onayı ve beratı ile muhtarlara veriliyormuş. Denilebilir ki değer verilen bir makam imiş. Günümüzde durum nedir?

Akyüz: Günümüzde de Muhtarlık kuruluşları gerçekten çok önemli. Muhtar demek, mahallenin, köyün yönetimi demektir. Muhtar mahallesinde yaşayanların problemlerini, taleplerini, şikâyetlerini bilen sorumlu demektir. Muhtar sorumluluğu altındaki bölgenin âmiri demektir. Seçimle geliyoruz düşünün. Hiçbir partinin ve siyasetçinin desteğini almıyoruz. Tek tek oy alarak seçiliyoruz. Tamamen halkın iradesi ile seçtiği kişiyiz. Mühürcümüz resmîdir. Devletin darphanesinde basılır. Muhtarlık kapısı, bir mahallede veya köyde herhangi bir iş için, ne olursa olsun, ilk çalınan kapıdır. Vatandaş, belediyeye, kaymakama, valiye gitmez; işini, önce muhtarı ile haletmenin yollarını arar. Gerçekten değer verilen bir makamdır. Ve bana sorarsanız yetkilerimizin daha da arttırılması gerekir.

Çetinoğlu: Muhtarlar birçok kurum ile bağlantılıdır. Mahallî idareler, emniyet, adliye, nüfus idaresi, askerlik şubesi ve benzerleri gibi… Mahallesinde çok sayıda görev hizmeti üstlenmiştir. Mahalle sakinleri ile devlet kurumları arasında köprüdür. Kanunda belirtilmiş görev alanlarının çok olmasının yanında belirtilmiş görevlerin dışında birçok işi de kendilerine vazife edinmeleri gerekiyor. Buna rağmen yetkileri çok sınırlıdır. Dışarıdan bakılınca muhtarların ‘yetkisiz sorumlu oldukları‘ söylenebilir.

A-Muhtarların sorumluluk ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesine ihtiyaç var mı?

B-Ülkemizde muhtarlık kuruluşunun 190 yıllık mâzisi var. Yâni köklü bir kuruluş. Mevcut yapısı, köklü mâzi ile tatminkâr bir uyum teşkil ediyor mu?

C-Hâli hazır durum itibariyle giderilmesinde fayda mülâhaza ettiğiniz eksiklikler ve aksaklıklar nelerdir?

Akyüz: Evet! Muhtarlar için ‘yetkisiz sorumlu‘ ifadesi kullanılabilir.  Fakat bu durum, hizmetlerin yapılmasına engel teşkil etmiyor. Mahalle sakinlerimiz durumu biliyorlar ve bizden, yetkimizi aşacak hususlarda istekte bulunmuyorlar.

Sorunuzun diğer maddelerini de şöyle cevaplandırabilirim:

A-Muhtarlıkların sorumluluk ve yetkilerinin düzenlenmesine kesinlikle ihtiyaç var. Sorumluluk çok. Daha çok sorumluluklar da üstlenilebilir. Fakat yetki de mutlaka olmalı ve artırılmalı.

B-Eskiden öyle idi. Ancak şimdiki yapısı gereği bir hayli azaltılmış görevler içeriyor.

C-Öncelikle seçimlerde, birleşik oy pusulasına geçilmeli. Sosyal yardımlar muhtarlar aracılığı ile dağıtılmalı, çünkü muhtar mahallesinde kimin ihtiyaç sâhibi olduğunu en iyi bilendir. Ve en önemlisi Muhtar mutlaka Belediye Meclisinin tabii üyesi olmalı. Muhtar, bir mahallede neye ihtiyaç var veya yok, en iyi bilen kişidir. O yüzden Belediye Meclisinde üye olarak bulunmalıdır. Esasen bazı siyasi partilerimizin seçim beyannamelerinde vaat olarak yer almıştı. Seçimden sonra unutuldu. Buradan hatırlatmış olayım.

Çetinoğlu: Birleşik oy pusulası‘ meselesini açıklar mısınız?

Akyüz: Mahalle ve köy muhtarının seçimi sırasında kullanılacak oy pusulalarındı bütün muhtar adayların isminin bulunmasını faydalı ve hatta şart olarak görüyorum.

Çetinoğlu: Sebeplerini açıklar mısınız?

Akyüz: Muhtar adaylarının her biri, kendileri için oy pusulasını kendi imkânlarıyla hazırlıyorlar. Ve oy verme kabinine koyuyorlar. Kötü niyetli insanlar ve rakipler, oy verme kabinindeki oy pusulalarını alıp götürüyorlar. Her muhtar adayı, oy verme kabinini sık sık kontrol etmek mecburiyetinde kalıyor. Kendisine ait oy pusulası bitmişse veya yeterli sayıda değilse, oy pusulası ikmali yapıyor. Bu sebeple fazla miktarda oy pusulası bastırmak mecburiyetinde kalıyor. Bu durum, muhtar adayları için maddî fedakârlık gerektiriyor. Ayrıca aşırı ölçüde kâğıt israfına yol açıyor. Birleşik oy pusulası, seçim kurulları tarafından hazırlanır ve sandık kurullarına teslim edilir. Muhtar adayları, oy pusulası basımı için paylarına düşen meblağı öderler. Oy verme gününde muhtar adaylarının hiçbiri, başka bir muhtar adayının oy pusulasını yok etmeye teşebbüs edemez.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Aslı Hanım. Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

Akyüz: Ben teşekkür ediyorum. Sizinle olmak ve sohbet etmek büyük zevkti.

ASLI AKYÜZ:

1971 İstanbul doğumluyum. Cumhuriyet çocuğuyum. Ailemle beraber yaklaşık 40 yıldır bu mahallede yaşamaktayım. 2 dönemdir saygıdeğer mahalle sakinlerimin güven ve sevgi oyları ile seçilerek Muhtarlık yapmaktayım. Kitaplar, spor, gezilerim ve mahallem hobilerim arasında.

 

 

 

 

Kız Babasından Kızına İbretlik Masallar

0

Erdem Oktar benim bir arkadaşım. İzmir’de avukatlık yapıyor. Daha önce hiç bir araya gelmedik, oturup çay içmişliğimiz sohbet etmişliğimiz yok. Sosyal medya sağ olsun, artık Facebook ve emsali sosyal medya platformları sayesinde daha önce hiç tanımadığımız insanlarla kırk yıllık ahbapmış gibi dostluklar kurup sohbet edebiliyoruz. Erdem de bu dostlardan biri işte.

Erdem, bir kız babası. Henüz bir buçuk yaşında bir kızı var ve her kız babası gibi çocuğuyla arasında harika bir bağ oluşmuş. Fakat Erdem’i diğer kız babalarından ayıran şey, kızı İpek için yazdığı harikulade masallar. Hem de öyle böyle değil.

 

Aşağıda bu masallardan bir kaç tanesini derledim. Çok beğeneceğinize eminim. Daha fazlası için twitter’dan Kız_Babası (@babayim_ben) adlı hesabı takip edebilirsiniz.

 

***

 

Uyuyan Güzel ve Babası

 

Zamanın birinde halkın sevgilisi kral ve kraliçenin çok güzel bir kız bebekleri olmuş. Tüm ülke buna çok sevinmiş ve kutlama törenleri düzenlenmiş. Herkes sarayın geniş salonlarında şenliklere katılmış. Ama yaşlı bir periyi şölene davet etmeyi unutmuşlar.

Duruma çok kızan tiridi çıkmış bunak peri bebeğin beşiğine yaklaşıp, ’16 yaşına geldiğinde

parmağına bir iğne batacak ve yüz yıllık bir uykuya dalac…” diyemeden beline tekmeyi yemiş. Çok öfkelenen kızın babası perinin kanadını manadını yolmuş, saraydan defetmiş.

Ama güzel prenses 16 yaşına geldiğinde gerçekten de parmağına iğne batmış ve uykuya

dalmış. Sanki bu günü bekliyormuş gibi sarayın etrafında dolaşan bir İT HERİF prens de, “Öpersem düzelir” diye çıkmış gelmiş. “Ulan tıp var, bilim var. Narkolepsi falandır. Öpücükle insan mı iyileşir gerizekalı! Biz kaçın kurrasıyız!” diyen baba İT HERİF’i önce ejderhalara yaktırmış sonra da mancınıkla komşu ülkeye fırlattırmış ve kızını doktorlara tedavi ettirerek uyanmasını sağlamış. İT HERİF!

Sonra Uyuyan Güzel’le babası patates kızartıp yemişler.

 

***

 

Külkedisi ve Babası

 

Külkedisi bir gün evde babasıyla oturuyormuş. Aşırı güzel takılırlarken Külkedisi yine aynı semtte, eve çok yakın olan bir salondaki baloya BABASIYLA BİRLİKTE katılmak istemiş. Babası da bu teklifi reddetmemiş ve güzelce giyinip, arabalarına binip baloya gitmişler. Külkedisi baloda kimselere yüz vermemiş, hep babasıyla dans etmiş canım kızım benim. Nasıl seviyorum yarabbim. Neyse… Derken Külkedisi, hiç babasının uyarmasına gerek kalmadan ‘Baba geç oldu eve gidelim mi’ demiş. Eve gitmiş, patates kızartıp yemişler.

Ertesi gün baloda sırtlan gibi Külkedisi’nin etrafında dolaşan ama hiç yüz bulamayan bir it,

elinde bir ayakkabıyla evlerinin kapısını çalmış ve Külkedisi’ne ‘ayakkabısını kaybeden güzeli arıyoruz, ayakkabıyı dener misiniz’ diye sormasıyla kafasına sopayı yemesi bir olmuş. Külkedisi, ‘İnsan ayakkabısını unutur mu gerizekalı… Git evimizden’ diyerek iti kovmuş ve hemen babasının yanına gelmiş. İt bir daha eve gelmemiş.

 

Külkedisi ile babası patates kızartıp yemişler.

***

 

Kırmızı Başlıklı Kız ve Babası

 

Babasını hiç üzmeyen Kırmızı Başlıklı Kız bir gün babaannesini ziyarete gidiyormuş. Tam ormana girmiş ki, çalıların arasından bir it herif çıkıp, ‘Nereye gidiyorsun küçük kız’ diye sormuş. Kırmızı Başlıklı Kız’ın aklına hemen babasının öğütleri gelmiş ve ‘Seni ilgilendirmez, beni rahat bırak yoksa kötü olur’ demiş ve durumu derhal babasına mesajla bildirmiş.

Mesajı alan Kırmızı Başlıklı Kız’ın babası 17 saniyede olay yerine gelip it herifin ağzını

burnunu kırmış. Böylelikle it herif ne babaanneyi yiyebilmiş ne de Kırmızı Başlıklı Kız’a vay gözüm büyük, vay kulağım kocaman, vay dişlerim sivri diye tiriviri yapabilmiş.

Sonra Kırmızı Başlıklı Kız’la babası eve gidip patates kızartıp yemişler.

 

 

Şehrimize Yeni Bir Tabiat Parkı

Şehirleri daha yaşanabilir yapan yerler ortak kullanım alanlarıdır. İşte bu yazımda yeni bir parktan, hem de içinde birçok türden hayvanları olan bir yerden bahsedeceğim.

Özellikle son 10 yılda, yaşadığımız bu şehirde, insanlarımıza daha fazla ve kolay kullanabilme imkânı sunan çevre ve sosyal donatılarda çok önemli yenilikler olmuştur. SEKA fabrikasının kapanıp SEKA park olarak, endüstüriyel dönüşümle yeni bir hüviyet kazanması ile başlayan bu değişimler şehrimiz insanına daha yaşanabilir bir şehirde yaşama şansı sağlamaktadır. Doğal güzellikler bakımından oldukça zengin olan şehrimiz, bu alanların ziyarete, gezmeye uygun hale getirilmesini sağlayan çalışmalar sayesinde daha çok istifade edilen yerler haline gelmektedir. Kartepe,  Maşukiye, Yuvacık barajı Havzası, Gebze’deki,  Darıca’daki parklar, Başiskele sahil şeridimiz, Kandıra-Karamürsel’deki denizden daha fazla istifade edebilme imkânlarının sağlanmış olması  bunlara örnektir.

Şehrimizin Gazetelerinden öğrendiğim Ormanya haberi,  kelimenin Türk dil kurallarına da uymayan ve neyi ifade ettiği de belli olmayan şekli ile dikkatimi çekmişti. Tabiat parkı olduğunu düşündüğüm buraya 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sebebi ile okulları tatilde olduğu için, torunlarımı gezdirmek düşüncesi ile görmeye- gezmeye gittim. Adapazarı yolu üzerinde, Uzuntarla ışıklarından hemen sonra tabelasını görüp, E5 i alttan karşıya geçerek gidebiliyoruz.

Girişin sağındaki Uzuntarla Tabiat Parkı yazısı Ormanya’nın ne olduğunu gösteriyordu. Burası meşe ormanlığı içinde,  doğal dokuyu bozmadan yapılan yürüme yolları, tek katlı ahşap yapılar ve işaret levhalarından öğrendiğimize göre bazı hayvanları da görebileceğimiz bir tabiat parkı idi. Parktaki, sonradan yapılmış olduğu belli olan fakat doğal dokuya zenginlik katan gölet ve içindeki kaz-ördek -kuğu gibi hayvanlar ziyaretçilere görsel bir zenginlik sunuyorlardı. Biz önce çocuklar için hazırlanmış hayvanat bahçesi bölümüne yöneldik. Henüz yapımı devam eden yaban hayatı görüp-öğrenmemizi sağlayacak tahnit edilip içi doldurulmuş hayvanların bir kısmının konulduğu müze olacak yeri görüp canlıların olduğu bölüme geçtik.

İşaret levhalarının yardımı ile burada bulunan hayvanları görerek, bölüm girişlerindeki tanıtıcı levhaları okuyup bilgilenerek zevkli bir gezi yaptık. Tavus kuşları, cins cins tavuklar, at-eşek-deve-kuzu-lama-muhtelif cinsten keçi ve koyunlar buraya bir zenginlik sağlamıştı. Bu bölümdeki doğal doku ile uyumlu çeşmeler, muhtelif şelale ve suyolları alana ayrı bir görsel güzellik katıyordu.

Daha sonra doğal hayatın içinde tel örgülerle ayrılmış fakat hayvanların serbest yaşadığı bölgeyi gezmeye başladık. İnsanlara alıştıkları için tel örgülere kadar gelmiş olan geyikler, uzaktan gördüğümüz güzel yılkı atlar… Bütün bunlar ve doğal ortamda sağlanan yürüyüş parkurları bize mutlu bir gün geçirmemizi sağlamıştı.

Şehrimize bir marka değer katacak kadar önemli ve güzel olan bu yeri akıl eden ve hizmete girmesi yönünde gerekli iradeyi koyan başta Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlu ve çalışma arkadaşlarını tebrik etmek,  teşekkür etmek gerekir. Ülkemizin sayılı bir parkı olmaya aday KOCAELİ TABİAT PARKI’mız ve UZUNTARLA HAYVANAT BAHÇE’mizi konusuna ve adresine uygun adlandırmalar varken yer ve mana bakımından uyduruk Ormanya kelimesinin ise buraya hiç de yakışmadığı kanaatimi paylaşmak isterim.

Önümüzdeki yerel seçimlerde hizmete talip olanların, şehrimizi bu ve bunun gibi hizmetleri daha da ileriye taşıyacak bilgi, birikim ve bakış açısına sahip olmaları dilek ve temennisi ile.

 

 

Bu Telâş Niye? (2)

Evet, Kıbrıs meselesi yok değil vardır. Ama kimin için vardır?

Yunan için vardır. Rum için vardır.

Aslında Kıbrıs meselesi onların şahsında başta İngiltere için vardır.

Sonrası ABD için vardır. Dahası Avrupa Devletleri için vardır.

Yoksa onlar da biliyor ki, Kıbrıs’ta artık huzur vardır. Kıbrıs’ta artık barış vardır.

Kıbrıs’ta artık Türk ordusu sayesinde emniyet ve asayiş tamdır.

İçte güven, dışa karşı tetikte oluş berdevamdır.

Peki ama öyleyse nedir bu Avrupa’nın telâşı?

Nedir bu ABD’deki panik?

Nedir bu İngiltere’nin yangından mal kaçırışı?

Ne demek oluyor, bütün bu ayağa kalkışlar?

Ne demek oluyor, bütün bu Türkiye’yi köşeye sıkıştırmalar?

Neydi bu -geçmişte- B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, Kıbrıs için hazırladığı ve el altından Rumlara ve Yunanlılara sızdırdığı, Son Barış Plânını Türkiye’ye dayatması?

Neydi bu, Barış Plânını kabule zorlayışlar?

Ne mi idi bütün bunlar sevgili okur?

Söyleyeyim:

Kıbrıs’ta Türk varlığı göze batmaktadır.

Kıbrıs’ta Türk askeri rahatsızlık doğurmaktadır.

Kıbrıs’ta yeni bir Türk devletini kabullenemez bulmalarıdır.

Yarınki yüz milyonluk Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcudiyeti; İngiltere’yi, ABD’yi ve öteki Avrupa devletlerini tedirgin ediyor. Ürkütüyor, daha doğrusu korkutuyor. Üstelik bu devlet yani Türkiye, çok yakın bir gelecekte, her yönden kalkınmış. Her türlü sanayisini kurmuş. Borç batağından ve borç yükünden kurtulmuş olacak.

İşte, aslında Kıbrıs’ta istenmeyen böyle bir Türkiye’nin varlığıdır.

Çünkü böyle bir Türkiye; güneyden kuşatılmışlık çemberini kırıyor. İskenderun’un Akdeniz’e çıkışını emniyet, koruma ve kontrolü altına alıyor. Bakü-Ceyhan petrol boru hattının dünyaya açılan kapısını açık tutuyor. Ortadoğu’ya -sırasında- müdahale imkânına kavuşuyor. Ortadoğu’ya karışma hakkını elde ediyor. Süveyş kanalının emniyetini elinde bulunduruyor. Kutsal Hacc’ın deniz yoluyla yapılmasını da temin ediyor.

Kısaca Akdeniz’de Türkiye hem kendi, hem de dost ülkelerin güvenliğini sağlıyor. Ortadoğu petrollerinin geleceğinde söz sahibi oluyor. Ortaasya Türk Devletleri’nin Akdeniz’e, bir bakıma dünyaya açılımına imkân veriyor.

Bütün bu müdahil yani gerektiğinde işe karışma yetkisini kendisinde gören niteliklerle donanmış bir Türkiye; kimin işine gelir a dostlar? Elbette ne İngiliz’in ne ABD’nin ne de öteki Batılı güçlerin işine gelir.

Yoksa Kıbrıs’ta savundukları ne Yunanlıdır ne de Rum! Varsa yoksa kendi haksız çıkar ve menfaatleridir. İşte bu yüzden âdil ve kuvvetli bir Türkiye’yi, çıkarları önünde yakın bir engel olarak görüyorlar.

Ve bunu şimdiden önlemeye çalışıyorlar.

Onlar bu düşüncelerinde, kendi açılarından belki haklıdırlar!

Fakat bize ne oluyor? Bizdeki bu telâş niye?

O Batı ki, beşyüz yıldır İstanbul’un Türklerin elinde oluşunu bile hâlâ hazmedebilmiş değil!

Hâlâ bunu mesele ediyor! Her fırsatta bu hislerini açığa vurmaktan çekinmiyorlar!

Bu mantıkla biz de bunu mesele yapıp! “Gelin oturalım masaya!

Karşılıklı taviz ve ödün ile çözelim bu işi; siz de rahatlayın artık biz de!” mi diyelim?

Yoksa “…Kervan yürüyor. Bizim sizin açınızdan bakabileceğimiz bir Kıbrıs meselemiz yok.” deyip işimize mi bakalım?

 

 

Bu Telâş Niye? (1)

Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi, bir sorunu yoktur.

Türkiye Kıbrıs problemini; Yunanistan ve Rumlar yüzünden mecbur kaldığı, zorunlu bırakıldığı, 1974 Kıbrıs harekâtiyle kökünden çözmüştür.

Artık Rumlar kendi yerindedir. Türkler kendi yöresinde.

İki taraf da çatışmalardan uzak. Sürtüşmelerden ırak. En küçük bir kaostan kurtulmuş bir durumdadır.

Asude ve rahat, güven ve emniyet içinde bir hayat sürmektedir.

1974 Kıbrıs harekâtından beri Kıbrıs’ta kan dökülmemektedir.

Bir kaos, bir karışıklık hâli yaşanmamaktadır.

Türk de Rum da kendi köşelerinde yarınlarından emin bir şekilde varlıklarını devam ettirmektedir.

Bu güzel sonucu, önceki Kıbrıs Cumhuriyeti’nden sorumlu, garantör bir devlet olarak müdahale etmek zorunda kalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri sağlamıştır.

Bu hoş neticeyi, Şanlı Türk Ordusu gerçekleştirmiştir. Hem de bir gül bahçesine girercesine, toprağın kara bağrına girerek; üstelik bunca şehit vererek. Onca gazi olarak.

Bundan dolayı Türkiye için Kıbrıs diye bir mesele yoktur.

Kıbrıs diye çözülecek bir problem kalmamıştır.

Evli evine, köylü köyüne çekilmiş, ortalık barış ve sükûna kavuşmuştur.

Anavatan Türkiye ve onun maddî-manevi desteği sayesinde, dünya devletleri arasında şerefli yerini almıştır.

Kısaca Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kendi yağıyla kavrulmakta.

Kendi ayakları üstünde dikilmesini bilmekte.

Kendi yolunda emin adımlarla yürümektedir.

Tek sıkıntısı, Güney Kıbrıs Rum Devleti’nin kendisini Uluslararası arenada Kıbrıs’ın tek temsilcisi görmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ne ambargo uygulamasıdır. Fakat bunu da Kuzey Kıbrıs Türk Devleti zamanla aşacaktır.

Evet, işte bütün bunlardan ötürü Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktur.

Fakat bu sonucu, başta Yunan sonra İngiltere ve ABD ve diğer Batılı devletler, bir türlü hazmedememiş. Asla benimsememiş. Ne hazindir ki kabullenmemiştir.

Oysa müdahalenin başlarında pekâlâ, hoş görücü bir tavır bile sergilemişlerdi.

Hatta Rumlar ve kimi Avrupa devletleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a zorunlu çıkartma yapmasını yerinde bir müdahale olarak görmüşlerdi.

Çünkü Türk Ordusu’nun müdahalesi; hem Yunanlıların hem Rumların hem de Türklerin yararına idi. Nitekim Yunanistan’a demokrasinin yeniden gelişi, Türk Ordusu sayesinde mümkün olmuştur.

Kaldı ki, Türkiye müdahaleyi, İngiltere ile birlikte yapmak istediği hâlde, yazık ki, İngiltere buna yanaşmamış. Türkiye tek başına adaya çıkmak zaruretini duymuştu.

İşte o gün bugün adada barış var. Sükûnet var. Can ve mal emniyeti var. Irz ve namus selâmeti var.

Artık eski hâl geride kalmıştır. Artık eski hâl muhaldir, imkânsızdır. Bundan böyle ya yeni hâl veya izmihlâl. Elbette eski hâl muhal. Ya yeni hâl, ya yeni hâl. Zira yeni hâlin alternatifi yok. Varsa bu tercih izmihlâldir.

Çöküşü tercihtir. Yok, oluşu yeğlemektir.

Tekrar ediyorum: Bütün dünya bilsin ki, Kıbrıs’ta eski hâl muhal ve imkânsızdır.

Yeni hâl asıldır. Aksi takdirde izmihlâl ve çöküş mukadderdir.

Buna hiçbir Türk hükümeti cevaz vermez.

Bunu hiçbir Türk hükümeti caiz görmez.

Türk Devleti ise asla böyle bir zilleti kabul etmez.

 

 

Çekimser

Geçtiğimiz günlerde Meclis’te iki tane önemli oturum yapıldı. İlki, kamuoyunda emeklilikte yaşa takılanlar olarak bilinen ve ilk sigorta girişi 1999 Eylülünden önce olan kişilerin yaşı beklemeksizin emekliliğe hak kazanmalarına dairdi. İkincisi ise, Tunceli’de iki askerimizin donarak şehit olmalarıyla alakalı araştırma önergesinin oylanmasıyla ilgiliydi. MHP, her iki oylamada da “çekimser” oy kullandı.

Bir yanda milletin menfaatinin, diğer yanda Ak Parti’nin siyasi geleceğinin söz konusu olduğu her iki oylamada da, MHP çekimser oy kullanarak aslında zımnen Ak Parti’ye destek verdi.

Yarım asra yakın bir mazisi ve hali hazırda Mecliste 50 tane milletvekili bulunan köklü bir partide, bu yanlış karara karşı çıkacak veya en azından bu kararı eleştirecek tek bir kişi bile çıkmadı. Ama hakkını yememek lazım, Türkiye’de siyasi partiler genel başkanlarıyla özdeşleştiği ve parti içi demokrasi dediğimiz kavram söz konusu olmadığı için bu durum sadece MHP’ye has bir durum değil. Türk siyasetinin kronik bir sorunu bu.

Türkiye’de siyaset tamamen parti genel başkanının şahsi rüzgarına göre yönleniyor. İstişare, ortak akıl, beyin fırtınası gibi kavramlar Türk siyasetine oldukça yabancı. Çok ilginçtir lider sultasının en yoğun göründüğü parti olan Ak Parti, bu konuda diğerlerine göre bir kaç adım önde. Kısmen de olsa konuların MKYK’da tartışıldığını, seçim öncesi aday belirleme sürecinde teşkilat içinde bir temayül yoklaması yapıldığını Ak Parti’de görebiliyoruz.

Siyasi partiler ordu-millet olma özelliğimizi son derece yanlış anlayıp Türk Silahlı Kuvvetleri’nde fevkalade kusursuz işleyen ve başarı getiren koşulsuz itaat kavramını sivil kurumlarda da hakim kılıyorlar. Bu koşulsuz itaat meselesi sivil siyasette sorgulanmayan liderler, beyin fırtınası yapılamadan alınan yanlış kararlar, makamlarda yanlış isimler ve ülkenin sorunlarına çözüm üretmeyen bilakis kendisi artık sorun haline gelen siyasetçiler olarak karşımıza çıkıyor.

MHP’ye dönecek olursak, MHP’nin genel olarak pozitif siyaset üretemeyen tamamen protest bir yapısı var. Bu durumun birinci sebebi yukarıda kısaca bahsettiğim Türkiye’deki siyasi partilerin genel mantalitesi. İkinci sebep ise Devlet Bahçeli’nin bizzat kendisi.

Ülkücü gelenekten gelen Sabahattin Önkibar, sonradan yasaklanan “Devlet Bahçeli ve Ülkücüler Hakkinda Her Şey” adlı kitabının 151. sayfasında Bahçeli’yi şöyle anlatıyor; “Devlet Bahçeli’nin bütün hayatı boyunca tek bir yakın arkadaşı olmamıştır. Kendisi gibi bekar olan kız kardeşi yegane sırdaşıdır. Hiçkimse Bahçeli’yi tavla, briç veya konken oynarken görmemiştir. Sinemaya gitmez… Tiyatroya gitmez… Maça gitmez… Konsere gitmez! Fasıla ya da aleme zaten gitmez! Rakı şarap içmez! Vakit namazına gitmez… Teravih namazına gitmez… Mevlide gitmez… Hatim duasına gitmez… Zikir ve dua ayinlerine katılmaz… Protokol dışında düğün ve ölümlere gitmez! Gençliğinden beri zamparalığı ve uçarılığı görülmüş duyulmuş şey değildir! Tek bir kız arkadaşının bile olmadığı yakın çevresinin ifadesi.”

Sabahattin Önkibar’ın bu ifadelerine bakınca Bahçeli’nin herhangi bir yaşam emaresi göstermediğini düşünebilirsiniz. Özel hayatı kendisine kalsın. Fakat Bahçeli’nin özel hayatında son derece çekimser olduğu ve bu çekimserliğinin siyaset hayatına da fena halde yansıdığı ortada.

 

Bahçeli’nin MHP’yi iktidara taşımak isteyip istememesi, pozitif politika üretip üretmemesi tamamen kendisinin ve MHP’nin sorunu. Ancak, mevcut iktidar tarafından son derece kötü yönetilen bir ülkede, Bahçeli’nin milletin zararına olarak iktidara destek veren bu “çekimser” tavırları ülkeyi daha da kötü hale sokmaktadır. Fakat ne Bahçeli ne de iktidar partisi ülkeye yaptıkları bu kötülüklerin vebalini kendi boyunlarında hissetmemektedirler.

Zamanında Bahçeli için Sayın Cumhurbaşkanı söylemişti, şimdi de ben söyleyeyim; Bahçeli, çocukları olmadığı için ülkenin geleceğini umursamıyor olabilir. Ama bu ülkede milyonlarca çocuk var ve hem Bahçeli hem de omuz verip koşulsuzca desteklediği iktidar, bu ülkenin çocuklarının geleceğini organize bir şekilde heba ediyorlar.

 

 

 

Fetvacı Rektör Yalnız Değilse

Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın, Akit TV’de sarf ettiği akla ziyan fetvaya AKP kanadından sadece Naci Bostancı bir cevap verdi.

Rektör Taşaltın “Erdoğan yalnız mı” sorusuna cevap verirken, “İslami olarak şu anda Cumhurbaşkanına itaat etmek farz-ı ayn’dir, karşı gelmek de harpten kaçmak manasında haramdır” demişti. (Farz-ı ayn: Dinimizin her Müslüman’ın bizzat kendisinin yapmasını açık ve kesin olarak emrettiği şeylerdir.)

AK Parti Grup Başkanı ve Ankara Milletvekili Naci Bostancı, Twitter’dan yaptığı açıklamada,

“Harran Üniversitesi Rektörü’nün Cumhurbaşkanımızla ilgili sözlerinin,

a. Cumhuriyetimizle, b. İslamla, c. Cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla, d. Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yok” ifadelerini kullandı.

Naci Bostancı’nın bu sözlerini takdir etmekle beraber kendisinin siyasi hayatı açısından endişelenmeden de edemedim.

Ben Rektör Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın yalnız olmadığını, böyle İslam’la ve bilimle hiç uyuşmayan, adına ister ölçüsüz sevgi, isterseniz yalakalık deyin böyle cümleleri dile getirmeye hazır hayli “kifayetsiz muhteris” bulunduğunu düşünüyorum.

Bunlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisini beklemeden, rüzgârın yönünü görmeden bir açıklama yapmazlar. Naci Bostan böyle net bir açıklama yaparak kendi siyasi hayatı açısından riskli bir çıkış yaptı. Fakat partisi ve Türkiye açısından doğru olanı yaptı.

Bu seviye kaybını önleyebilecek tek kişinin CB Tayyip Erdoğan olduğu açık. Erdoğan Rektör Taşaltın’a haddini bildiren birkaç söz eder ve rektörü görevden alırsa, meydan bu tür garip fetvacılara kalmaz.

Ancak Erdoğan’ın böyle bir müdahalesinin olacağından emin olamıyorum. Çünkü geçmişte de böyle patavatsız ve münasebetsiz laflar eden olmuştu. Erdoğan tepki vermemişti.

***************************

Neler Demişlerdi?

AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Başbakan Erdoğan için “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” tanımını yapmıştı.

AKP İstanbul Milletvekili Oktay Saral (Of Belediye Başkanlığı görevini yapmakta iken): “Erdoğan için her gün 2 rekât şükür namazı kılınmalı” demişti. Bu açıklamaya karşı Trabzon Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy “Kişi için ne şükür, ne de başka namaz olmaz. Namaz Allah için, Allah rızası için kılınır” diye tepki göstermişse de Erdoğan’dan bir cevap gelmedi. Üstelik Oktay Saral milletvekili yapıldı.

AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin: “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir” dedi. Tepki görmek şöyle dursun çok takdir görmüş olacak ki, 2011 yılında Bursa’dan tekrar aday gösterilerek milletvekili yapıldı.

Erdoğan’ı ilahlaştıran tuhaf cümleleri kuran bu milletvekilleri kadar olmasa da O’nu yüceltmekte sınır tanımayan başkaları da vardı:

AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser “Başbakanımız Erdoğan bizim için adeta ikinci peygamber gibidir” diye tuhaf bir açıklama yaptı. İlk etapta kimseden itiraz gelmedi. Hatta Merkez İlçe Kongresi’ndeki AKP’liler büyük bir heyecanla alkışladılar. Ancak MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural gündeme taşıyınca görevden alındı.

Tabi bunların yanında çok hafif kalan “Erdoğan İkinci Atatürk olacak” diyen Egemen Bağış, “Erdoğan benim Atam” diyen jöleli Yiğit Bulut, “Erdoğan ümmetin lideri” diyen Çorum milletvekili, “Halife-i ruyi zemin” diyen Atılgan Bayar, “dünya lideri” diyen Şamil Tayyar gibi “ölçüsüz sevgi” dolu Erdoğan muhiplerini de hatırlamak gerekiyor.

Erdoğan kendisine duydukları sevginin cezbesine kapılarak (bazıları bunları yalakalık olarak tanımlıyor) dinen ve bilim açısından son derece sorunlu lafları edenlere karşı bugüne kadar bir tek kelime ile bile uyarı yapmadı, yaptırım uygulamadı.

Oysaki O’nun herkese haddini bildirecek kadar konuşma imkân ve kabiliyeti vardır.

Şimdi yukarıdaki örnekleri hatırladıktan sonra, Erdoğan’ın Rektör Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın “CB Erdoğan’a itaat etmek farzdır” sözüne karşı kükremesini ve haddini bildirmesini beklemek fazla iyimserlik olmaz mı?

Önceki örnekler gibi, Erdoğan bu rektöre de cevap vermez ve rektörlükten almazsa, AK Parti Grup Başkanı ve Ankara Milletvekili Naci Bostancı yalnız kalmaz mı?

Naci Bostancı gibilerin yalnız kalması Ak Parti ve Türkiye açısından yanlış olmaz mı?

NOT: Son dakika haberi olarak Rektör Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın istifa ettiğini okudum. İyi olmuş.

****************************

Özrü Kabahatinden Büyük, Övgüsü Yergiden Beter

Padişah bir gün İncili Çavuş’a şöyle demiş:

-Öyle bir iş yapacaksın ki, özrün kabahatinden büyük olacak. Bunu becerebilirsen, ben de sana bu elimdeki altıntopu veririm.

İncili düşünmüş, taşınmış, sonunda çıkar bir yol bulmuş. Sarayın merdivenlerinden Sultan önde, o arkada çıktıkları sırada, hükümdarın makatına parmağıyla dokunmuş. Böyle küstahça bir davranışla karşılaşmış bulunan Padişah, öfkesinden küplere binmiş. İncili Çavuş da hemen özür dilemiş:

-Bağışlayınız şevketli Sultanım. Bir yanlışlıktır oldu; sizi Hanım Sultan sandım…

-Hele şu küstaha bir bakın!.. diye öfkelenen Sultan’ı İncili Çavuş şu sözle yatıştırır:

-Özrümün kabahatimden büyük olmasını siz irade buyurmuştunuz…

Erdoğan hakkında yukarıda bahsettiğim tanımları yapan yalakaların övgüleri de rakiplerinin yergilerinden beter.

Ancak dalkavukların bu patavatsızlıklara cesaret etmelerine izin veren kim bilemiyorum.

 

 

Türklerin Hataları

Kirpi Yayıncılık Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin Markası olan Lutka Kitap, çok az işlenen farklı pek çok meseleyi okuyucusunun dikkatine sunuyor. Okunup üzerinde döne döne düşünülmesi, tekrar okunarak ders alınması gereken meseleler…

Tarih kitaplarımızda 10.000 kişiyle 100.000 kişilik düşman ordularını perişan etmemiz, kahramanlığımız, insaniyetimiz, zaferlerimiz anlatılır. Gurur duyar, iftihar ederiz. Yusuf Has Hâcib (1017-1070) Kutadgu Bilig isimli ölümsüz eserinde; ‘İster şeker ve helva, ister darı ve arpa yemiş olsun, doyup yatan insan, sabah yine aç kalkar‘ Diyor. Evet! Vaktiyle savaş alanlarında büyük zaferler kazandık. Şimdi savaşlar er meydanlarında değil, kültür ve iktisat sahalarında yapılıyor ve biz zafer hasreti ile yaşıyoruz. Yenilerini ve daha büyüklerini kazanmak arzusunu, azmini geliştirmiyorsa, dünkü zaferlerimizin, bize hiçbir faydası yoktur.

Geçmişteki zaferlerimizi elbette okumalı ve bilmeliyiz. Bununla birlikte ve daha mühimi, yapılan hataları da bilmeliyiz ki tekrar etmeyelim. Hataları bilmek, sebeplerini araştırmak; geçmişi kötüleme ve inkâr etmek için malzeme olarak değil de geleceğimizi inşa etmek için kullanılırsa, kârlı çıkarız.

13,7 X 21 santim ölçülerinde, 383 sayfa hacimle 2016 yılında yayınlanan eserin sunuş yazısında şu bilgiler veriliyor:

Yıl 2016… Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Ülke içinde oynanan oyunlar, komşularımızdaki gelişmeler, değişen dünyaya ayak uydurma çabaları, içerideki ve dışarıdaki düşmanlarla amansız mücadele… Tarih, bugünleri nasıl yazacak? Bütün bu mücadelelerin sonunda neler olacak? Çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor? Bu problemlerin mutlu sonla biten cevapları, en az hatayı yapmaktan geçiyor. En az hata ile kurtulmak için de geçmişimizi, başka bir deyişle tarihimizi iyi bilmemiz ve kararlarımızı bu doğrultuda vermemiz gerekiyor.

Birlik ve beraberlik meselesi, yüzyıllardır Türklerin olduğu gibi artık Müslüman milletlerin de varlık meselesi hâline gelmiştir. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde neredeyse bütün Müslümanlar, Türklerin liderliğinde bir ve beraber olmuşlar; güç ve savlet sergilemişlerdir. Türklerin güç kaybetmesi ve devletlerinin yıkılması ile Müslüman coğrafya da parçalanmış, dağılmış; (Batı’nın, özellikle İngiltere’nin başa getirdiği) kukla yönetimlerle Batı’nın oyuncağı hatta sömürgesi olmuştur. Hâl böyle olunca birlik ve beraberlikten uzak Türk ve Müslüman dünyası şimdi daha küçük parçalara ayrılıp, bir defa daha yutulmak istenmektedir. Coğrafyamızda bunlar yaşanırken, Batı dünyası tarihten derslerini çıkarmış; geçmişteki kırgınlıklarını, aralarında yaşadıkları savaşları bir kenara bırakmış, dünyayı yeniden nasıl sömürecekleri konusunda ortak bir karara varmış ve birlik olmuşlardır. Çok uzaklara gitmeden; İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Fransa’yı işgali, Londra’yı yakıp yıkmaları ve Avrupa’yı ezip geçmeleri sanki hiç olmamış gibi bugün bütün Avrupa, lokomotifinde Almanya’nın olduğu, uyumlu ve herkesin yerini bildiği, hızla yol alan yekvücut bir yapıya dönüşmüş ve ‘Avrupa Birliği‘ adı altında dünyaya yön verir olmuştur. Avrupa daha elli küsur sene önce kendisini yakıp yıkan Almanya ile tek vücut olurken, Fransızlar yüzyıllarca savaştıkları İngilizlerle ortak hareket edebiliyorken, biz neden geçmişe takılıp birlik olamıyoruz? Neden bugün Irak, Suriye, Libya ve Mısır kan gölüne döndü? (s: 9-10)

(Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleriyle, mümkün olan dayanışmanın sağlanamayışı da bugün içerisinde bulunduğumuz olumsuzlukların sebepleri arasında belirtilmesi gerekirdi.)

Sunuş yazısı temennilerle sona eriyor:

Yukarıda özetlenen düşünceler doğrultusunda, yayınevimiz ile Tarih ve Düşünce Dergisi ekibi bir araya gelmiş ve tarihten ders alınması gerekliliğini ‘Türklerin Hataları‘ isimli kitapta kronolojik olarak sıralamıştır. Böyle bir çalışmayı yayımlamakla belki suya bir taş atmış olacağız. İnsanların sâdece başarıyı değil, başarısızlığı ve sebeplerini de bilmelerine, kurulan tuzakları fark etmelerine vesile olacağız inşallah.

‘Önsöz’ başlığı altındaki satırlardan seçmeler:

*Kendimizi çok övdük, kendimizle çok övündük. Yanlışlarımızı hep ‘dış düşmanlara bağladık. Bunu değiştirmenin zamanı geldi. Kendimizi eleştirmek kötü bir şey değil: aksine ölçüsünde olursa mutluluk bile verir.

Kendimizi ancak tarihin ibret aynasında seyretmek ve tarihî hâdiseler içinde takip etmekle elde edilecek bilgidir.

*Türk milleti hissî, Türk milleti saf, ama bir o kadar da zeki ve pratik…

Teşkilatçı. Başa değil, emir komuta düzenine yakın…

Fena halde devletçi…

El boyunduruğuna girmesi imkânsız…

Şartlara uyum sağlamada olağanüstü…

Kazaya belaya ve zora mütehammil, sabırlı…

Doğuştan asker, savaşçı…

Göç şartlarının tevlid ettiği göçebe kültüründen neşet eden savaşmak, didişmek, hayatta ve ayakta kalma içgüdüsünün esiri; sömürme şehvetinin değil…

Bu özellikler, ona tarih sahnesinin baş aktörlüğünü kazandırır, onu arzın efendisi yapar.

Lâkin yine aynı vasıflar ona büyük yanlışların senaryosunu da yazdırır, utancını da yaşatır.

Başa bağlılıkta ifrat, iki ucu keskin bir kılıçtır; dikkat ister.

Türkler, yâni biz, tarihi akışımız içinde bu şartlar manzumesinde belirtilen terkip dengesindeki ayarı bazen tutturamadık.  Zirvelerden uçuruma yuvarlandık, kötülükte dip yaptık. Ne var ki toparlanmasını da bildik, hatta yeniden zirvelere kurulduk.

Eserin mündericatı, Mete Han ile başlıyor. Mete’nin hayat hikâyesi ‘Yapmaya değil yıkmaya güdümlü güç‘ kelimeleriyle özetleniyor.

Hunlara; Türk mü Moğol mu, Bulgar mı, Macar mı… Demek gerektiği tartışmasının varlığı hatırlatılıp kanaat belirtilip mesele vuzuha kavuşturuluyor. Ve ayrıca Hunların yapan değil, yıkan bir millet‘ olduğu belirtiliyor.

Ve dikkat çekici bir teşhis: Mete, Çin ordusunu mağlup edince korkuya kapıldı. Çin’e girerse, Çin kültürü ve medeniyeti içinde yok olacaktı. Onun için Mete, eşinin tavsiyesine uyarak Çin’i vergiye bağladıktan sonra çekildi. Öyle bir yok oluştansa, böyle bir geçiciliği tercih etti.

Eser; ‘Zafer benim olsun, dünya sana kalsın‘ diyen Batı Hunlarının lideri Atilla ile devam ediyor.

Sırada Avarlar var. Onlara uygun görülen sıfat: ‘Kiralık Kılıç‘tır.

Yazar; ‘tarihçiler arasında Avarlara Türk denilip denilemeyeceğinin çok tartışıldığını‘ belirtiyor, bir karara varamıyor.

Bir şahsiyetin veya insanlar topluluğunun hangi millete mensup olduğu hususunda genel geçer kaide şudur: Kesin hakikat belgelere dayalı olarak tespit edilememişse, bütün iddialar ve ihtimaller okuyucuya sunulduktan sonra, ‘Şu millete mensup olması ağırlıklı ihtimaldir‘ denilir. Bazı ülkelerdeki resmî görüşler, en küçük bir bağlantının bulunması hâlinde bile, kendileriyle aynı soydan geldikleri tezinin üzerine oturtulur. Böylece; köklü, kalabalık ve güçlü oldukları görüntüsü verilir. Bizde ise maalesef tamamen tersidir. Bir şahsın veya kavmin Türk olduğuna dair deliller göz ardı edilir, Türk olmadığına dair en zayıf işaret, en kuvvetli delil sayılır. Mâtüridî, Serahsî, Genceli Nizâmî, Mevlânâ gibi büyük değerleri, batılı dostlarını (?!) hayıflandırmamak için Türk olmadıklarını söyleyen çok bilmişlerimiz vardır. Onlar; ‘Sümerler Ankara’ya gelip Sümerbank’ı kurdular ve sonra geldikleri Mezopotamya’ya döndüler‘ diyerek alay etmekten büyük zevk alırlar.

Eserin 5. Bölümü, Göktürkler ve Bilge Kağan (683-734) ile alakalıdır. Alt başlıktan anlaşıldığına göre Bilge Kağan, ‘İslam’ı ıskalamakla suçlanıyor. Peygamberimiz (sav) Efendimizin (570-632), Türkleri İslam’a dâvet eden bir mektup yazdığı bilinmekte ise de, bu mektubun muhatabının Bilge Kağan olması, tarih açısından mümkün değildir. İslâm orduları, 642 yılında Nihavent Savaşı’nda Sâsânîleri yendikten sonra Türklerle sınır komşusu oldular. Bir grup asker, Ceyhun Irmağı’nın doğu kıyısındaki Türkler arasına girdi. Bunlar, Oğuzların kırıntıları ile Kalaçlardan küçük bir gruptu. Durumdan haberdar olan İslam Halifesi Hz. Ömer’in (581-644), sınırı geçen ordu komutanını; ‘Baban, cenazeni görmesin… Orada ne işin var?’ diyerek azarladığı söylenir. Türkistan içlerinde ilerleyen Kuteybe bin Müslim’in Türkistan valiliği döneminde (705-716) Göktürklerle ve Bilge Kağan (684-734) ile irtibat kurduğuna dair tarih kitaplarında herhangi bir kayıt bulunmuyor. O halde, Bilge Kağan’ı ‘İslam’ı ıskalamakla suçlamak hakkaniyete uygun düşmez. Bilge Kağan’ın Budizm’i kabul etmek istemesi, veziri Tonyukuk tarafından vazgeçirilmesi keyfiyeti ise, konumuzla alakalı değildir.

 

 

Hazar, Uygur Türkleri, Karahanlılar, Gazneliler’le devam eden eserin ‘Selçuklular’ başlıklı bölümünde ihtiraslı Terken Hâtun macerası, teferruatlı olarak anlatılıyor. Terken Hâtun, Türk tarihindeki ilk harem vakasıdır. Osmanlı döneminde Hürrem Sultan ve Kösem Sultan’ın, Cumhuriyet döneminde ise bazı hanımların ve hanımefendilerin rol modeli olmuştur. Onların hataları, (isabetli bir görüşle) kitap dışında bırakılmış.

11. Bölümü teşkil eden Harezmşahlar, Türk tarihinin az bilinen bölümüdür. Nâmık Kemal yazmasaydı, Celâlettin Harzemşah’ı ancak Orta Çağı tarihi meraklıları bileceklerdi.

12. ve 13. Bölümlerdeki Altın Orda, Toktamış Han ve Timurlular ile Emir Timur, Türk tarihinin en büyük hatalarının başrol oyuncularıdır. Rus Çarlığının ve devamı olan Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, bu hatanın acı meyveleridir. 13. Bölümün ikinci bahsinde 28 Temmuz 1402 tarihindeki, Türk tarihinin en trajik hatası irdeleniyor. Hüküm bölümünde Hatanın sebebi olarak Yıldırım Bayezid’ın, ‘belâya davetiye çıkarması‘ gösteriliyor. Özbek ve Timur’u seven Doğu Türkleri soydaşlarımız lehine büyük bir centilmenlik…  Bu husus, ‘kitabın noksanı mı hatası mı?’ diye sorulduğunda, cevap vermek zordur.

Tarih ilminin, ‘geçmişteki olayların kronolojik hikâyesi‘ olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu söyleyenler, olayların yorumunu ön plana çıkarırlar. Yanlış yorum yapmaktansa, kronoloji ile yetinmek ehven-i şer olsa gerek.

Yıldırım’ın zaaflarının büyük iki kalıcı hasarından birincisi: Doğu Türklüğü ile batı Türklüğünün enerjilerini biribirlerini yok etme uğruna heba etmesidir, İkincisi ise Osmanlı’da Fâtih Kanunnamesine bile girecek kadar devlet ve millet bekasını tehdit eden, insanî olarak dramatik neticeler tevlit eden şehzâde kavgalarına ve kardeş katline zemin hazırlamış olmasıdır. Her ne kadar Türklerde şehzâde konumundaki kardeş kavgaları çok daha önceleri başlamış ise de teşhis doğrudur. Ancak iki büyük hasar daha vardır ki o, sözü edilen iki hasardan daha mühimdir: Ankara Meydan Savaşı yaşanmasaydı, İstanbul 50 yıl önce fethedilecekti. Ayrıca; Türkler Avrupa’da daha fazla söz ve toprak sâhibi olacaklardı, Timur Doğuda, Rusya’nın önünde set olacak, Batı ve Doğu Türklerinden milyonlarca insan, 150 yıl boyunca kızıl Komünistlerce katledilmeyecekti.

Fiske: Bayezid-ı Veli babası Fatih Sultan Mehmed Han gibi, ‘Avni‘ mahlası ile şiir yazdı mı? Belki yazmıştır. Hatâ, bizi bilgilendirmeyenlerde…

Bayezid-i Veli’nin ve Kanuni Sultan Süleyman’ın diz boyunu aşan, göğüs hizasına yaklaşan hataları 148-157. Sayfalara zor sığdırılabilmiş.

Tarihî hâdiseler, bugünün mantığı ve şartları içerisinde değil, yaşandığı günün şartları içerisinde değerlendirilirse, acaba hangi neticelere, hükümlere ulaşılırdı?

Kanûnî’nin Osmanlı Sarayı’na dâhil ettiği Yozef Nassi’nin mâcerâları ile Türklerin Hataları isimli kitap, entrikalar romanı hâline dönüşmektedir: Hareketli, meraklı, sürükleyici ve kendini okutan, okuyucuyu, sayfalar arasına çeken…

Sultan Birinci Mustafa Han ile kitaba alaka daha da artar. (s: 163-168) Sonra Genç Osman’ın trajik hayatı ile heyecan doruğa çıkıyor. (s: 169-173) Sultan 4. Murad Han’ı tarihimizle mesafeli olanlar bile bilirler. Heyecan devam ediyor. Kaba softa ham yobazlar sahnede… Sultan Dördüncü (Avcı) Mehmed Han ve Sabetayizmin Osmanlı sarayında taht kurması… Artık hatalar değil, yüzlerce metre uzunluğunda hatalar zinciri boyunca sayfalar devam ediyor. Köprülü Mehmet Paşa ve oğlu Fâzıl Ahmet Paşa dönemi, aynı aileden gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana bozgununa kadar devam eden aydınlık ve parlak bir zaman dilimidir. (s:181-188)

Sonra, çorap söküğü gibi devam eden toprak kayıpları… Hatalar zinciri uzadıkça uzuyor. İsyanlarla mâcera romanı hâline dönüşen okumakta olduğumuz kitap, okuyucusuna uykuyu unutturacaktır. Islahat, Tanzimat, padişah katli derken Sultan İkinci Abdülhâmid Han… Yıkılmak üzere olan Osmanlı Cihan Devleti’nin sonunu 33 yıl geciktiren dehâ… Ve son padişah: Altıncı Mehmet (Vahidüddin) Han… Perde!

240. sayfada ‘Lozan Antlaşması‘ başlığı ile Cumhuriyet dönemi başlıyor.

Osmanlı döneminde 1699 yılında Karlofça Antlaşması ile başlayan türlü çeşitli sebeplerle devam eden toprak kayıplarına; Batı Trakya’nın Yunanistan’a, Batum’un Rusya’ya, Musul ve Kerkük’ün İngiltere’ye, Arabistan’ın Suud ailesine, Suriye’nin Fransızlara, kaptırılması, Kıbrıs ve 12 Adalara sâhip çıkılamaması ile Lozan etiketli hatalar belirtiliyor. ‘Lozan her ne kadar bir bağımsızlık sağlamışsa da Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu gelmez dertlerinin de kaynağını oluşturdu‘ cümlesi dikkat çekiyor. Sonra iç çekişmeler: Ali Şükrü Bey cinayeti, Hilâfet tartışmaları ve Hilâfetin kaldırılması, İstiklal Mahkemeleri, şapka ve harf inkılabı, Menemen hâdisesi, Üniversite Reformu, ‘Yeni Ulus‘ Oluşturma Projesi, Ayasofya, Kürt Meselesi, Doğu’da isyanlar ile devam eden eser, İsmet İnönü, Adnan Menderes, 1960 askerî darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Dilde ‘Uydurukça‘ Devrimi, 12 Eylül 1980 Darbesi, Turgut Özal, DYP-SHP Koalisyonu, 28 Şubat 1997 tarihindeki Post-Modern Darbe başlıklı bölümlerle, herkesin okuması gereken müthiş kitap sona eriyor.

Kitap; M.Ö. 220 yılından 28 Şubat 1997 tarihine kadar 2200 yıllık Türk tarihindeki hataları, bazı ufak tefek hatalar yaparak başarı ile özetliyor.

Türkçe dil hatalarını ise ulaştığı başarı sebebiyle hoş görmek… hatâ olsa bile, hem kitabın hem de bu satırların yazarı… Her ikisi de hoş karşılanmalı…

Hiç kimse hatadan münezzeh değildir. Ekip çalışmasıyla hatalar en aza indirilebilir.

Elde edilen bilgiye göre kitabın mevcudu kalmamıştır. Bir heyet tarafından gözden geçirilip eksiklerin giderilmesi, hataların düzeltilmesinden sonra yeniden basılması hâlinde, tarih severlere mükemmel bir armağan sunulmuş olacaktır.

LUTKA KİTAP:

Oruç reis Mahallesi, Tekstil Kent Caddesi, Tekstilkent Ticâret Merkezi, A 16 Blok Nu: 18

Esenler – İSTANBUL Telefon: 0.212-438 70 80 Belgegeçer: 0.212-438 70 93

 

 

Yunan-Rum İkilisi Ulusal Çıkarlarımızı Gasp Etmenin Peşinde!

Devletimizin ekonomik sorunlarla uğraştığı bu süreçte; ulusal çıkarlarımızı ilgilendiren konularla ilgili dış ilişkilerimizde önemli ama sıkıntılı bir süreç yaşanıyor!

Özellikle Yunanistan’la Kıbrıs konusu başta olmak üzere, Ege’deki kıta ve hava sahanlığı konusunun yanı sıra, son dönemde de Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerde bulunan enerji yataklarının kullanımına yönelik GKRY ile yaşanan anlaşmazlıklar, Türkiye’nin başını oldukça ağrıtacağa benziyor!

Çünkü ”Doğu Akdeniz’de Sular Isınıyor…” (Bk. 8 Temmuz 2018 tarihli yazım)

Geçtiğimiz hafta Yunan karasularının 6 milden 12 mile çıkarılması için hazırlanan Yunanistan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, Başbakan Çipras tarafından şimdilik ertelenmesi,

İki hafta önce Barbaros ve Hayrettin Paşa isimli araştırma gemilerimizin Kıbrıs adası açıklarında Türkiye’ye ait ekonomik münhasır bölge Güzelyurt sahasında araştırma yaparken Yunan donanmasına bağlı bir firkateyn tarafından taciz edilmesi,

Kıbrıs’ta 26 Ekim Cuma günü tarafları temsilen her iki toplum liderinin BM özel temsilcisinin gözetiminde bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapmaları ama öncesinde adada ”Gevşek Federasyon!” adı verilen bir yönetim biçiminin dillendirilmesi gibi konular; (Rum ulusal konseyi bu yönetim biçimine anında karşı çıkmıştır) önümüzdeki günlerde dış ilişkilerimizde sıcak gelişmelerin yaşanacağına işaret etmektedir.

Ulusal çıkarlarımız korunması açısından Türkiye’nin bir an önce bu konularla ilgili görüşlerini tüm dünyaya ilan etmesi, muhataplarımızın bu önemli konularda aleyhimize atacağı hak hukuk tanımayan her adımın karşılığının ne olacağını bilmeleri açısından oldukça önemlidir.

Yunanistan ve GKRY bugüne değin Türkiye ile ilgili hangi konu olursa olsun, türlü Bizans oyunları oynamış, uluslararası camiayı Türkiye aleyhine kışkırtmaktan geri durmamıştır.

Bu ikili; ülkemizin bu konularla ilgili barışçıl tüm çabalarına, uzlaşmak adına yapmış olduğu açıklamalarına, her konuda bir adım önde olmak için atmış olduğu olumlu adımlara hiçbir şekilde yanıt vermemiştir!

Ülkemizin AB müzakere süreçlerini engelleyen,  açıklanan her AB raporuna Kıbrıs sorununun kendi çıkarları doğrultusunda halledilmesi için maddeler ekleten Yunanistan ve GKRY’nin bu kabul edilmez dayatmalarına, fütursuz davranışlarına açık ve net bir şekilde yanıt vermenin zamanı gelmiştir.

Türkiye daha önce de açıkladığı gibi;

Ege’de kıta ve hava sahanlığının 6 milin üzerine çıkarılmasını savaş sebebi sayacağını bir kez daha tekrarlamalı,

Kıbrıs’ta, K.K.T.C devletinin bağımsızlığından, ada üzerindeki güvenlik ve garantörlük hakkından vazgeçmeyeceğini tüm dünyaya ilan etmeli,

Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının kullanımıyla ilgili, ”Münhasır Ekonomik Bölge Alanlarımızın” nereleri olduğunu belirterek, bu bölgelerde bulunduracağı Deniz Kuvvetlerimizin muharip unsurlarıyla kararlılığını göstermeli,

Bu konularla ilgili hiçbir oldubittiye müsaade edilmeyeceği, tüm dünyaya net bir şekilde açıklanmalıdır.

Aslında Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’la ilgili uzlaşmaz tutumlarına verilebilecek en iyi yanıt; ülkemizin Kıbrıs’ta en kısa sürede bir deniz üssü, sonra da bir hava üssü tesis etmesidir. Böylece onlara anlayacakları dilden yanıt da verilmiş olacaktır.

Öyle ya,  yıllar önce Fransa’nın kullanımı için Güney Kıbrıs’ta bu ülkeye askeri üs tahsisi yapan Rum tarafının sonrasında İsrail, yakın bir zaman önce de ABD ile benzeri üs pazarlığına girdiğine göre, Türkiye’nin böylesi bir hamle yapmasına kim dur diyebilir ki? Bu arada adadaki İngiliz üslerinin varlığını da unutmamak gerekir!

Ülkemizin uluslararası sulara açılış kapısı olan K.K.T.C’nin varlığı, ulusal çıkarlarımız açısından da önemlidir.

Bu nedenle önümüzdeki süreçte yeniden başlayacağı anlaşılan Kıbrıs müzakerelerinde:

. Tarafların siyasi eşitliğinin yanı sıra iki kesimliliğin muhafazası,

. Kıbrıs Türk Halkının 44 yıldır vatan bellediği KKTC topraklarının bir metrekaresinin dahi terk edilmemesi,

. Ada çevresinde mevcut enerji yataklarının kullanımının iki toplumu ilgilendirdiği,

. Adadaki Osmanlı-Türk vakıf arazilerinin sahiplerine iade edilmesi,

. Adada yabancı üsler, askerler olmayacak ise; başta İngiliz üsleri olmak üzere, diğer ülkelere ait askeri üslerinde adada olamayacağının olası anlaşma metnine girmesi gerekliliğinden asla taviz verilmemelidir.

Türkiye, Kıbrıs’ta Annan Planı referandumuyla AB ve ABD’den hiç de hak etmediği bir hukuksuzluk uygulamasına maruz kalmış, Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluş anlaşmasında mevcut:

”Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadıkları hiçbir uluslararası kuruluşa Kıbrıs Cumhuriyeti üye olamaz” maddesine rağmen GKRY AB’ye üye yapılmış, böylece Kıbrıs Türk Halkı da adada azınlık hakkı ile yaşasın adımı atılmıştır!

Ne yazık ki, dönemin Türkiye hükümeti de AB ile müzakere süreci aksamasın diye bu hukuksuzluğa ses çıkarmamıştır…

Günümüzde Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta yaşanan, yaşanacak olası gelişmelere bakıldığında; Yunanistan, anayurdumuz Anadolu’dan sökülüp atıldığı günden buyana hiç akıllanmamış, yukarıda sıralamış olduğum ulusal haklarımızı gasp etmenin planlarını yapmaktadır…

İşte tam da bu noktada uyanık olmak, gerektiğinde onların anlayacağı lisan ile konuşmak, hareket etmek zorunluğu vardır!

Son dönemde sınırlarımız içerisinde olduğu halde Ege’deki 18 adamızı elini kolunu sallaya sallaya zapt eden, yukarıda sıraladığım ulusal çıkarlarımızı gasp etmenin peşinde olan Yunan-Rum ikilisine haddini bildirmek ülkemiz için yasal bir haktır.