17.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 587

Vah Benim Kıbrıslım! (2)

Sen nelere muktedirsin ey propaganda diyorum.

“Söz sihir gibidir.” anlamına gelen Hz. Peygamber’in sözünü hatırlıyorum.
Aynı ritimde tekrarların nasıl mâkes ve yankı bulduğunu anlıyorum.
“Kafalarına girilen kimselerin, topraklarına haydi haydi girilir!” hükmü beymimi zonklatıyor.
Şaşkınlıktan afallıyorum.
Sivrisinek ısırmasından rahatsız olanların, yılan ısırmasına nasıl râzı olduklarını düşünüyorum.
Hâfızayı beşerin nisyanla, unutkanlıkla mâlûl ve hasta olduğunu bir kere daha akıl ediyorum.
Evet diyorum. Türkiye’yi tenkit edenler büsbütün haksız olamazdı.
Merhum Denktaş’ı yerden yere vuranlar; bu kadar vicdansız sayılamazdı.
Yerilen Kıbrıs hükümetleri tamamen hatasız bulunamazdı.
Öyleyse diyorum, acı tenkitler yapan Kıbrıslım kısmen haklıydı!
Bir bakıma doğru söylüyordu diye düşünüyorum!
Fakat o zamanki bütün bu eleştirilerinde biraz haklı olsan da, sevgili Kıbrıslım!
Türkiye’nin varsa tüm bu eksiklikleri; merhum Denktaş’ın varsa, o zamanki bütün bu yanılgıları;
Kıbrıs hükümetlerinin varsa, o zamanki olanca yanlışları; inanın ki, Rumun sana ilk fırsatta yaptığı ve yapacakları yanında hiç hükmünde kalmış ve kalacaktır.
O zamanki yanlış ve hatâlar; yılanın ısırması yanında sivrisinek ısırması gibiydi.
Evet sivrisinek ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasına razı olunması;
İnanın ki, bile bile intihardan farksız olmuştur. Göre göre zarara girilmiştir.
Bunun böyle olduğuna, bırakın uzak tarihi; yakın tarih, daha dünkü tarih de şahittir.
Kaldı ki, o tarihi yaşayanlar henüz aranızdaydı. Aramızdalardı.
Unutma ki “Ulu sözü dinlemeyen uluya kalır.”
Basîret odur ki, olacağı olmadan önce görmektir.
Basîret öyle bir gözdür ki, ancak tarih aydınlığında görür ve geleceği gösterir.
Sevgili Kıbrıslım! Zamanla iş de bulunur, aş da.
Zamanla mutlu da olunur, kutlu da.
Ama kaybedilecek vatansa, yitirilecek hakimiyetse, egemenlikse, eğer inecek olan bayraksa,
Şayet susacak olan -Allah göstermesin- ezan ve marşınsa; bunlar kolay kolay bir daha geri gelmez. Hattâ hiç geri dönmez.
Senin eksikliklerin vardı elbet. Ama bu eksiklikler, tekrar tuzağına düşmek istediğin Rumların, sana tatbik ettikleri tecrit, soyutlama politikaları sonucu değil miydi?
Senin bu eksikliklerin, sana sözde hak-hukuktan bahseden, tekmil AB ve ABD devletlerinin, sana uyguladıkları ambargolar neticesi değil miydi?
Eksiklilerin vardı elbet! Ama bütün bunlara rağmen, tüm dünyaya karşın sen hâlâ ayaktaysan;
Bu hâlin; bunu kıt imkânları, olanca sıkıntıları olsa da, senden yardımını esirgemeyen ve asla esirgemeyecek olan, anavatan Türkiye sayesinde değil miydi?
Öyleyse ayağını denk al. Türkiyesiz, orada barınamazsın.
Türkiyesiz, orada korunamazsın.
Türkiyesiz orada kalamazsın.
Unutma! Türkiye de sensiz yapamaz. Sensiz olamaz.
Unutma! Her varlık birlik sayesinde var olur.
Unutma! Her birlik varlık sayesinde korunur.
Unutma! Ne sen Türkiyesiz olabilir, ne de Türkiye sensiz kalabilir.

 

 

 

 

Gençliğin Yetişmesinde Etkili Olan Kurumlar

Gençliğin yetişmesinde ailenin çok büyük rolü vardır. Aslında aile gencin yetişmesinde ilk sosyal çevre olduğundan çocuğun şekillenmesine yardımcı olabilir. Anne ve babanın mesleği ve eğitim seviyesi, yaş durumu gencin sosyal hareketliliği üzerinde bazı etkiler oluşturur. Yapılan eğitim durumuna göre toplumda sosyal bir statüye kavuşmak yaygın ise de; çocuk anne ve babasından öğreneceği müspet bilgileri başarı yolunda kullanabilir. Hızlı sosyal değişme süreci içinde bulunan ülkemizde, çekirdekleşen aile tipi çoğunluktadır. Yani, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aile tipi. Nüfusun özellikle şehirlere kayması, aile yapılarındaki değişme ve dolayısı ile aile içi ilişkiler yeni şekiller almakta, otorite ve itibar farklılaşması doğmaktadır. Çocuk baba ve annesinden daha fazla para kazanmaya başladığı andan itibaren aile içi rollerin ve statülerin değişmesi kaçınılmaz olmaktadır. 
Bir başka husus; gencin akranları veya yaşıtları arasındaki beşeri ilişkiler zaman zaman aile içine de yansıyabilmekte. Genç, ebeveynlerinden daha çok sevgi, hoşgörü, ilgi, şefkat bekler. Sorumluluk duygusu taşıma ve bağımsız hareket etme arzusu ön plana çıkar. Bu durum bazı hallerde aile içi çatışmalara sebep olabilmektedir. Ancak, Türk ailesinde mesela, farklı müzik anlayışı ve buna benzer konularda ihtilaflar görülüyor diye gençliği mutlaka aile ve toplumla çatışan veya çatışması gereken bir grup olarak değerlendiremeyiz.
Gencin yetişmesinde aile kadar okulunda büyük bir önemi vardır. Burada da bir takım yeni bilgiler öğrenerek daha da sosyalleşir. Daha sonra iş hayatı başlar ve burada da iyice tecrübe kazanır ve yaşadığı sosyal çevre içinde sosyal statü sahibi olur ve böylece dünyaya bakış açısı değişir. Gencin yetişmesi bir bakıma kitle haberleşme araçları ile ailenin eğitiminden de geçmektedir. Zira kitle iletişiminin tesirliliği ve yönlendireceği ortadadır. Kitle iletişimi iyiye organize edilir ise müspet neticeler alınabilir.
Gençlik oldukça canlı, dinamik ve enerjik bir topluluktur ve milletlerin geleceğinin teminatıdır. Gençlikteki çağdaş düşünme ve davranış şekli milli ve manevi değerlerle ters düşmediği sürece yararlı olabilir. Medeniyet ve kültür tarihini bilmeyen genç insanın başarılı olması mümkün olmadığı gibi kimlik krizini de aşamaz.
Gençliğin ilme yönlendirilmesi, Avrupa Topluluğuna girecek olan Türkiye için şarttır. Bunun için teknolojinin bilimle desteklenmesi gerekir. İlim ve teknoloji politikasının en önemli bir unsuru olan bilgi bankalarının mutlaka kurulması gerekir. İlmi zihniyetin oluşması ve gelişmesinde en büyük destek ise milli şuur ve idealler olmalıdır. Gençleri ezberden ve sloganlarla düşünmekten kurtararak, onlara doğru yazma ve doğru düşünme alışkanlığı kazandırılmalıdır.
Sağlam kafa sağlam vücutta olur sloganından hareketle; gençleri zararlı ve bağımlılık yapan her türlü madde ve unsurdan mutlak surette korumak gerekiyor.

Türkçe Ezan ve Laisizm

Türkiye yerel seçimlere doğru giderken, gündeme CHP Ardahan milletvekili Öztürk Yılmaz’ın “Ezanın Türkçe okunması gerektiği” yönündeki açıklaması damga vurdu. Öztürk Yılmaz bu sözleri nedeniyle partisi tarafından disipline sevk edildi.

Türkçe ezan tartışması bu ülkede on yıllardır yapılıyor. Ve her tartışmada olduğu gibi ezan konusunda da konunun uzmanından (ehlinden) ziyade, konu hakkında yetkinliği olmayan kişiler görüş beyan ediyorlar.

“Ezan Türkçe mi okunmalı Arapça mı?” sorusuna cevap vermek beni aşar. Bu soruya işin ehli olan din adamları cevap versin. Ama illa bir görüş beyan etmem gerekiyorsa, şahsen ben düz bir vatandaş olarak her şeyin orijinalinin güzel olduğunu düşünenlerdenim. Dolayısıyla da ezanın aslına uygun olarak Arapça okunması taraftarıyım.

Türkiye garip bir ülke. Bu ülkede din adamları iktidar partisinin sözcülüğünü yapmaktan, insanlara Allah’ın kurallarını ve Hz. Peygamber’in güzel ahlakını anlatmaya fırsat bulamıyorlar. Aynı şekilde siyasetçiler de insanların binlerce gerçek problemine çözüm üretmek yerine, din sahasında ahkâm kesmeyi tercih ediyorlar. Siyasal İslamcısı da aynı seküleri de…

Türk siyasetinin dini alana müdahale etme arzusu laikliğin yanlış yorumlanmasıyla alakalı aslında. Yargıtay Onursal Başkanı Prof.Dr. Sami Selçuk bir makalesinde “laiklik” ve “laisizm” olarak iki ayrı kavramdan bahseder ve ikisi arasındaki farkı şu şekilde izah eder; ‘…laiklik ile laisizm ayrı ayrı kavramlardır ve ayrı kurumsallaşma ve uygulamalara yol açmışlardır. Laisizm, “rejime göre din” ister ve dini belirler, güdümler. O yüzden çatışmalara gebedir. Oysa laiklik “dine göre rejimi” ve “rejime göre dini” reddeder. Bu nedenle Akoun’un da belirttiği gibi, belki de, “laiklik kavramını, bugün hâlâ kullanılabilir kılabilecek biricik şey, laiklik ile laisizm arasındaki ayrımdır”.’ (SELÇUK, Sami, Laiklik ve Laisizm Kıskacında Türkiye)

Sami Selçuk özetle şunu söylemek istemektedir, laiklik (sekülerizm) dine karşı nötrdür. Laik anlayışta din devlete müdahale etmediği gibi devlet de dine müdahale etmez. Laisizm ise dine doğrudan müdahaleler yapar. Laisizm anlayışında devletin dine bir müdahalesi söz konusudur. Devlet bu müdahaleyi bazen dini eylem ve/veya söylemi yasaklayarak, bazen de dini şekillendirmeye çalışarak gerçekleştirir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ezanın ve bir dönem ibadetin Türkçeleştirilmesi ve bu yazının boyutunu aşan bir takım başka uygulamalar işte bu laisist anlayışın yansımasıdır. Dolayısıyla, Sami Selçuk’un yazısında da ifade ettiği gibi Türkiye’de en baştan beri uygulanan sistem laiklik (sekülerizm) değil, laisizmdir.

Bu durum sadece Cumhuriyetin ilk yıllarına has bir uygulama da değil ayrıca. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yaptıkları da laisist uygulamadan başka bir şey değildir. İktidar partisi bugün İslam dinini sadece kendi iktidarının devamı için kullanmanın ötesinde, partiyi ve liderini kutsallaştırmak için dinin bizzat kendisine müdahalede bulunuyor. Ak Parti mensuplarının Tayyip Erdoğan’ı kutsallaştırmak için sarf ettikleri sözleri ve gayreti hatırlarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Bu nedenle Ak Parti politikaları laisizmin güncel yansımasından başka bir şey değildir.
Din siyasetin dışında kalması gereken bir kurum. Siyasetin öyle dışında kalmalı ki, ne din siyasete müdahale etmeli ne de siyaset dine…

Siyasetçiler asli görevleri olan toplumun sorunlarına çözüm üretme üzerinde yoğunlaşmalı. Siyasetçilerin görevi, insanların inançlarını özgürce yaşamalarını sağlamaktır. İnançlarını ne şekilde yerine getirecekleri konusunda söz söylemek değil… Siyasetçinin dini alanda ahkâm kesmeye hakkı da yoktur, haddi de

 

 

Çıldır’lı Âşık İrfânî

0

‘Çıldır’lı Âşık İrfânî’ isimli yeni bir derlemeyi, Bakü’de 2016 yılında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü bastırmış. Derlemeyi Ali Şâmil yapmış. Kitabın hazırlanmasında sevgili dostum Seyfeddin Altaylı da çalışmış.

Âşık İrfânî isimli kitabı dikkatle ve zevkle okudum. Önce bir hususu özellikle belirtmek istiyorum: Âşık İrfânî, bizim Ahıska şehrimizden biri. Ben 1980 ve sonrası yıllarda; Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan gibi Türk Cumhuriyetlerine birkaç defa gittim. Bu yeni Türk Cumhuriyetleri üzerine tam 101 televizyon programı hazırladım ve sundum. Hayretle ve tabîi dehşetle gördüm ki Sovyet Rusya’nın Türk Cumhuriyetlerinde uyguladığı yeni kültür siyâseti yüzünden, onlara özellikle Türklüklerini unutturmuştu. O cumhuriyetlerde yaşayan soydaşlarımız, bulundukları coğrafyanın veya mensup oldukları boyun ismiyle kendilerini tanıtıyorlardı. Mesela: ‘Ben Azerbaycanlıyım, Azerbaycan diliyle konuşuyorum‘. Veya ‘Ben Türkmen’im‘, ‘Ben Kırgız’ım‘, ‘Ben Özbek’im‘, ‘Ben Kazak’ım‘. ‘Ben Türkmence…’, ‘Ben Kırgızca…’, ‘Ben Özbekçe konuşuyorum.’ ‘Ben Türk değilim‘ Diye söze başlıyorlardı. Türk Cumhuriyetlerinde nereye gittimse, sâdece Ahıska Türklerinin büyük bir gururla: ‘Ben Türk’üm.’ ‘Biz Ahıska Türkleriyiz.’ Diyerek konuştuklarını gördüm. O bakımdan Ahıska Türklerini çok sevdim. Âşık İrfânî de Çıldırlı yâni Ahıska bölgesi Türklerinden.

Gençlik yıllarımda, ezberimde sâdece Âşık Şenlik’ten, Âşık Sümmânî’den birkaç şiir vardı. Âşık Şenlik’in:

İsterse Uruset nesi varsa gelsin / Can sağ iken yurt vermeniz düşmene!’ Diye haykırışını, ben de çeşitli toplantılarda bağıra bağıra okuyordum.

Âşık İrfânî, Çıldır’ın Kunduzev köyünde doğmuş. Doğum ve vefat târihleri hakkında kesin bilgimiz yok. Yalnızca günümüzden 150 – 170 yıl önce yaşadığını biliyoruz. Asıl ismi Süleyman’dır. İrfânî, O’nun lâkabıdır. Köyünde imam olarak çalışmıştır. 17 – 18 yaşlarından itibâren halk tarzında şiirler söylemeye başlamıştır.

Âşık İrfânî de bizim bâdeli şâirlerimizdendir. Yâni anlatılanlara göre gece rüyâsında, İrfânî’ye, yaşlı başlı bir kimse tarafından bir kızın resmi gösterilmiştir ve denilmiştir ki; ‘İşte bu Senem isimli Türkmen kızı, senin sevgilindir. Sen O’nu arayıp bulmaya çalış. O’nun için çal söyle.’ Aynı şekilde Türkmen kızı Senem’e de İrfan’ın resmi uzatılmıştır. Senem de rüyâsında İrfâni’ye âşık olmuşturr.

Doğrusu ben, âşıklarımızın, bu rüyâ meselelerine, içirilen bu bâde konusuna inanmıyorum. Çünkü bir halk şâirimizin, rüyâsında kendisine bir kız gösterildiğini, bâde içirildiğini, o kıza rüyâsında âşık olduğunu, Sivas’ta bir halk şâirimizle birlikte konuşarak uydurduk. Ama doğrusu, Âşık İrfânî’nin bâde konusunu da hiçbir kitapta yazıldığını okumadım, duymadım. .  da hiçbir şâirimiz için uydurulduğunu, hiçbir kitapta okumadım.

Âşık İrfânî derlemesinde anlatıldığına göre İrfânî ve Türkmen kızı Senem’e içirilen bâdeden sonra, (taraflar) birbirine âşık olurlar. Bir süre sonra Türkmen kızının babası, kızını bir arabaya bindirir, yanına da birkaç kişi katar ve O’nu Âşık İrfânî’nin köyüne gönderir. Senem, yanındaki falcının yardımıyla, İrfânî’nin yaşadığı köyü bulur. Sevdiği adamın kapısını çalar. O esnâda İrfânî, tarlasında, bir ot yığınının altında uyumaktadır. İrfânî’nin anası, Senem’den rüyâ konusunu dinleyince, İrfânî’nin öldüğünü söyler. Senem çâresiz olarak köyüne döner.

Akşam evine dönen İrfânî, durumu annesinden öğrenince çok üzülür. Bir ata binerek Senem’in arkasına düşer. Yolunun üzerindeki köylerden birinde, bir çeşme başında gördüğü kızlardan birini Senem’e benzetir. O’nu terkisine alarak kendi köyüne kaçırır.

Şimdi burada, bizim örfümüzde, âdetimizde kat’iyyen olmayan iki adet garip durumla karşı karşıya kalıyoruz:

A-Bizim millet hayatımızda, hiçbir baba, kızını bir arabaya bindirerek, hiç bilmediği, tanımadığı, oturup konuşmadığı bir erkeğin evine göndermez. Peki, Senem’in babası, kendi kızını nasıl gözden çıkararak, etrafın dedikodusunu, ayıplamasını bir tarafa iterek, hareket eder? Kızını sözsüz nişansız, düğünsüz nasıl bir erkeğin evine gönderir?

B-İrfânî, bir köyde, bir çeşme başında gördüğü kızı, rüyâsında görüp deli divâne âşık olduğu Senem’e nasıl tercih eder? Senem’i aramaktan nasıl vazgeçerek bir kızı kaçırarak kendi köyüne getirir? Bu kızın babası, kaçırılan kızını, nasıl olup da alarak kendi köyüne götürür? İrfânî bu kızı, ikinci bir dafa, üçüncü bir defa daha kaçırır. Onunla karı-koca hayatı yaşar. Bu kızın babası, hiçbir şey olmamış gibi, ikinci ve üçüncü defa kızını nasıl olup da yanına alarak evine döner? Bu hâl, geleneklerimize kat’iyyen uymaz. İrfânî bu kızı, dördüncü defa kaçırdıktan sonra kızın babası artık şikâyetçi olmaz. Kızını İrfânî’nin yanına bırakır. İrfânî de ölünceye kadar bu kızla berâber olur.

Doğrusu, İrfânî’nin bâde yüklü rüyâ konusuna ve Senem’e rüyâsında âşık olmasına inanmadım. Benim için önemli olan, İrfânî’nin rüyâsında Senem isimli bir Türkmen kızına âşık olması değildir. Kendisine bâde sunulması, halk şiirimizdeki bir geleneğe uyularak ileri sürülen bir yakıştırmadır. Önemli olan İrfânî’nin şiirleridir.

Ben İrfânî’nin şiirlerini zevkle okudum. O’nun Çıldır bölgesinde yaşayan soydaşlarımın ağzıyla yazması da çok hoşuma gitti. O’nun bâzı koşmalarında, bir Karacaoğlan yüreği gördüm:

Ezel bahar, yaz ayları gelende

Açılır bağçada gülü gızların

Terlemiş, terlemiş tökülmüş üzden

Akar leblerinden balı gızların

Hurilerin, perilerin eşisin

Bu divâne könlümün güneşisin

Elli gızın, yüz gelinin başısın

Sarmağa gelüşür beli gızların

İrfânî der, öldüğümü bilseler

Yığılıp da cenâzemi kılsalar

Mezarımı yol üsdüne gursalar

Üstünden uğrasa yolu gızların

Haydi İrfânî’yi bir kere daha dinleyelim. Diyor ki:

Ay ağalar, bu derd meni öldürür

Arayıb dermânın bulana geder

Könül vaz geçemir eski yârından

Çekerem hasretin ölene geder

Çeşm-i yaşdan nâme yazdım gelündi

Eğer loğmanısan, derdim bilindi

Demir çaruh geydim o da delindi

Könül sevduyunu bulana geder.

İrfânî der: bu bağımız talansun

Heste könlüm yar boyuna dolansun

Sen âşıhsın, yar gadrini bilensin

Yarı canım getdi gülene geder.

Yeni genç şâirlerimizin serbest vezinle yazdıkları aşk şiirleri, İrfânî’nin ve bütün halk edebiyatı şâirlerimizin şiirleri yanında ne kadar yavan, ne kadar kuru, ne kadar basit kalıyor.

Âşık İrfâni’nin şiirleri, çeşitli cönklerden derlenerek bir araya getirilmiş. O cönkleri kimler hazırlamış, o cönklerden kimler İrfanî’nin şiirlerini bularak yeni sâhifelere almış? Bunları kesin olarak bilmiyoruz. Ama gördüğümüz bir gerçek var: Şiirler cönklerden toplanırken, yeniden yazılırken, bâzı yanlışlar yapılmış. Bunlar yanlış okumalardan, yanlış yazmalardan meydana gelmiştir. Bu yanlışları, şundan anlıyoruz: İrfânî ve diğer halk şâirleri, hece vezniyle 6+5 ölçüsünde şiirler yazmışlardır. İrfânî gibi hece veznini çok iyi bilen âşıklarımız, 6+5 vezniyle yazdıkları şiirlerin bâzı mısralarını 6+4 veya başka bir vezinle söylerler mi? Söylemezler. Ama biz, İrfânî’nin şiirlerini okurken, bâzı vezin bozukluklarıyla karşılaşıyoruz. Bu ikinci, üçüncü kişilerin okumalarda veya yazmalarda yaptıkları yanlışlardan kaynaklanıyor. Ben Çıldırlı Âşık İrfânî’nin derlemesini okurken aşağıdaki vezin bozukluklarını gördüm ve onları 6+5 veznine göre yeniden şöyle değiştirerek okudum:

1-Sırr-ı yar ile mülk-i fenada – Hep sırr-ı yar ile mülk-i fenada

2-Hal-i heraç gör Çin-i Maçin’den – Sen hal-i heraç gör Çin-i Maçin’den

3-Hal-i heraç olur Çin – Maçin’den – Hal-i heraç olur Çin-i Maçin’den

4-Bu eşg, bu sevda indi ganımda – Bu eşg, bu sevdadır indi ganımda.

5-Şuh didelerin demde olmasa – O şuh didelerin demde olmasa

6-Tığ gezmelerin gemde olmasa – Tığ gezmelerin heç gemde olmasa

7-Gem hicran kesdi muradımızı – Gem hicranı kesdi muradımızı

8-Hem ebr kamanım sen safa geldin – Hem ebr-i kamanım sen safa geldin

9-Hali haraç olur Çin Maçin’den – Hali haraç olur Çin-i Maçin’den

10-Bir kez hıfzın bulmuş laçından – Bir kez hıfzın bulamamış laçından.

11-Bir sevdanın cununyam ezelden -Bir sevdanın cununuyam ezelden

12-Şükür Yaradan çok şükür – Şükür Yaradan’a hem de çok şükür

13-Kebab olcag tenim eşk közüne – Kebab olcag tenim eşkin közüne

14- Baran tükenmiş bağçadaki hezelden – Baran da tükenmiş bağdan hezelden

15-Merhametin yok sinemdeki yaraya – Merhametin yoktur yürek yarama

16-İrfânî der mühennet yetişmez yâda – İrfânî! mühennet yetişmez yâda.

17-Aşınanın sir sözün tez verme yâda -Aşina sır sözün tez verme yada.

18-Dedim hercayiden el çekmedin – Dedim hercaiden el çekemedin.

19-İkimiz birbirimize oldug muttasıl – Biribirimize oldug muttasıl.

20-Bunaldım gayret yandın ar ile – Çok bunaldım, gayret yandım ar ile

21-Yayla sende vefa olsaydı – Yayla sende birez vefa olsaydı

22-En sonunda bir kötüye kül olur – En sonunda bir kötüye kul olur

23-Gurlayınca benzerdim aslana -Gurlayınca benzerdim bir aslana

24-Belke bu günlerde gelesen yarımdan bir – Belke bu günlerde gelesen durnam

25- Şükür Yaradan çok şükür – Şükür yaradan şükür çok şükür

26-Sakın deme bir Türkmen kızıdır – Sakın deme bir Türkmenin kızıdır

27-Dedim hercayiden el çekmedin – Dedim hercayiden hiç el çekmedin.

İrfânî gibi bir halk şâiri, şiirlerinde bu vezin bozukluklarını yapar mı? Yâni 6+5 vezni yerine 6+4, 5+5, 6+6 vezinlerle yazar mı? Bana göre kat’iyyen yazmaz.

Bana göre bu vezin bozuklukları, O’nun şiirlerini cönklerden veya bazı kaynaklardan kopya edenlerin yanlışlarından kaynaklanmıştır. Keşke sevgili dostum Seyfeddin Altaylı, bu vezin bozukluklarına dikkat etseydi.

Bir de İrfânî’nin şiirlerinde redif bozuklukları var ki, ayrı bir yazı konusudur.

Bütün bu noksanlıklara rağmen derleyici Ali Şâmil’i, yaptığı çalışma ve meydana getirdiği eser için gönülden tebrik ediyorum.

İlmî redaktörlüğünü Akademisyen Nizâmî Cafarov’un yaptığı 13,5 X 20,5 santim ölçülerinde, 288 sayfalık kitap,  Bakü’de NURLAR Neşriyat Baskı Merkezi tarafından yayınlandı.

 

ALİ ŞÂMİL

1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ (şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk) köyünde doğdu.

1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı‘, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları‘ Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru‘ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yıldan bu yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Ali Şâmil’in yayınlanmış 10 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur.

Kitaplarından bâzıları:

1- Küzey Kıbrıs: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 2- Burulğandan (*) Çıkmak Mümkün müdür?: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 3- Dastanlaşmış Ömürler: (2000), Seda Neşriyat, Bakü. 4- Âşık İsgender Ağbabalı: (2006), Seda Neşriyat, Bakü. 5- Uyğur, Gagauz, Küzey Kafkas Türklerinin Edebiyatı Tarihi: (2008) Seda Neşriyat, Bakü.

(*) Burulğan: girdap, su çevrintisi, hortum, rüzgâr çevrintisi, anafor.

Ali Şâmil hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler aşağıda adresi verilen internet sitesine başvurabilirler:

http://ali-shamil.tr.gg/Ana-s%26%23601%3Bhif%26%23601%3B.htm

 

KUŞBAKIŞI:

KOSOVADAN ANADOLU’YA ŞURALAR:

Vatan Coğrafyamızdan:

•Çanakkale geçilmezle başlayıp,

•Kosova kültür gezisiyle Balkanları selamlayıp… Sarı Saltuk’un bağlılarınca 1289’da yapılan câmiyi hatırlatıp,

  • Çukurova’nın kalbi Adana’da Ermeni katliamını, Kurt Boğazında 44 vatanseverin Fransız birliğini esir alışını,
  • Manisa; şehzadeler ve acılar şehrinde, Çanakkale Şehitlik Anıtı ve Atatürk Sergi Sarayı’na ses verdik.
  • Iğdır, Serhat şehrimizden,
  • Sivas, İstiklâl Savaşı’nın 108 günlük Başşehrinden,
  • Samsun, İstiklâl Savaşı’nın fitilinin ateşlendiği şehrimizden,
  • Ankara, Türk Milleti’nin İstiklâl Savaşı döneminde Ankara Antlaşması’yla noktaladık.

(Tanıtım bülteninden iktibastır)

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

HER ŞEYİN BİR ANLAMI VAR:

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Kemal Sayar soruyor: İnsan varoluşa sinmiş olan o güzelliği nasıl ortaya çıkarabilir?

Kendinde saklı duran ve modern medeniyet tarafından âdeta baskılanan merhamet, şükran, cesaret gibi olumlu özelliklerini bilince nasıl taşıyabilir?

Her Şeyin Bir Anlamı Var isimli, Eylül 2018’de yayınlanan 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 304 sayfalık eserde hem bu soruların cevapları bulunmaya çalışılıyor hem de okurların iç dünyasına ayna tutuluyor.

KAPI YAYINLARI:

Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03  e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com www.kapiyayinlari.com

 

ALMILA / Al Yanaklı Kızıl Elma:

Almıla‘ ismi, Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtların Ölümü‘ isimli romanında ‘Almila‘ olarak geçer. İşbara Alp’ın kızıdır. ‘Elma gibi kırmızı yanaklı güzel‘ demektir. Evlatlarını internetin kirli ortamındaki şiddet içeren çocuk oyunlarından veya batı kökenli Barbi hikâyelerinden uzak tutmak isteyenlere yerli ve millî bir çocuk kitabı… Çocuklarını kültürümüzden, ahlakî ve insanî değerlerimizden ve târihimizden haberdar etmek isteyenler için…

Gökçe Ayaydın Sucu’nun 20 X 20 santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 16 sayfalık eseri, Ağustos 2018’de yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

 

1- ALÎ ŞÎR NEVÂYÎ MUHÂKEMETÜ’L-LUGATEYN: F. Sema Barutçu Özönder. Türk Dil Kurumu Yayınları.

2- ORADA DA YILDIZLAR KAYAR MI? Ahmet Günbay Yıldız. Timaş Yayınları.

3- EDEBİYAT VE KURAMLAR: Fatma Erkman-Akerson. İthaki Yayınları.

3- ANLAYARAK HIZLI OKUMA: Nurettin Cengiz- Musa Yıldız. Akçağ Yayınları.

5- İSTANBUL MEKTUPLARI: Basiretçi Ali Efendi. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

DERKENAR:

İNSAN TOPLULUKLARINI MİLLET HÂLİNE GETİREN DİLDİR.

 

Bahtiyar Vahabzade Lâtince hakkında diyor ki: ‘Ölü dil. Halk yoktursa dili de ölmüştür.’ Buradan hareketle; ‘Dil ölürse, o dili konuşan millet de ölür‘ hakîkatine ulaşılır. Dil ve milleti bir birinden ayırmak olmaz. Millet kendini yaşatmak için dilini koruyacak.  Dilin elden giderse,  sen de yok olacaksın… Milletin dilini al veya milleti öldür… Fark etmez. İkisi de aynı kapıya çıkar. Diyorlar ki: ‘Bir milleti târih sahnesinden silmek istiyorsan, dilini yasakla. Millet tedricen eriyip yok olacaktır. Evet, İnsan topluluklarını millet hâline getiren dildir.’

Prof. Dr. TAMİLLA ALİYEVA

 

Diyanet İşleri ?

Oda Tv haber sitesinde 5 Kasım’da yayınlanan ve Milliyet’ten Ayşegül Kahvecioğlu’nun yaptığı ifade edilen habere göre; Diyanet Hukuk Müşavirliği 9-12 Ekim’de Ankara Kızılcahamam’da hukuk müşavirleri, avukatlar, Diyanet İşleri uzmanları ve müşavirlik çalışanlarının katılımı ile bir Hukuk Çalıştayı düzenledi. Çalıştayda siyaset yasağının da aralarında bulunduğu teşkilat yasasındaki disiplin hükümlerinin gündeme geldiği belirtildi. Çalıştayda; kanundaki siyaset yasağı kavramının “yeniden tanımlanması” kararının alındığı ifade edildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkenin en tartışmalı kurumlarından biri. On yıllardır kaldırılmalı mı, kaldırılmamalı mı tartışmalarının gölgesinde vazife yapıyor. Şahsen, Diyanet’i varlığı gerekli bir kurum olarak görüyorum. Diyanet kurumu olmasaydı, ülkede her mahallede birbirinden farklı ve pek çoğu sapkın eğilimli binlerce tarikatın / cemaatin türediğini görürdük. Din hizmetlerinin belli bir standartta verilmesi konusunda Diyanet çok önemli bir vazife görüyor. Ancak bu durum Diyanet’in son derece büyük kusurları ve eksikleri olduğu ve ciddi yapısal reformlara tabi tutulması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Şüphesiz ki Diyanet’in en büyük kusuru, fazlasıyla siyasetin güdümüne girmiş olması. Kurum siyasetten arınmak bir yana, gün geçtikçe daha çok siyasete bulanıyor. İşin acı tarafı, bu siyasete bulanma meselesi siyasetçilerin zoruyla değil bilakis Diyanet görevlileri tarafından gönüllü olarak gerçekleştiriliyor. Zaten yazının başında bahsettiğim haberde anlatılan da, kurumun daha fazla siyasette yer alma isteğinden başka bir şey değil.

Halbuki din, siyasetten çok daha üstün ve çok daha kıymetli bir kavram. Diyanet, siyasete bulaştıkça asli misyonu olan dine hizmet etme vazifesine aykırı hareket ediyor. İnsanlar dine karşı daha mesafeli oluyor. Diyanet, siyasete bulaştıkça kendi varlık gayesine ihanet ediyor.

Sünni Müslüman olarak adlandırılan ortalama bir Türk vatandaşı olarak belirteyim ki, Diyanet’in diğer bir büyük eksiği başka inançların ve özellikle de Alevi inancının Diyanet’te temsil edilmemesidir. Bu husus siyasi konjonktürle alakalıdır, ancak Diyanet’in gerek yönetiminin gerekse personelinin kahir ekseriyetinin bu durumdan rahatsızlık duyduklarını zannetmiyorum.

Diyanet’in bizzat kendisine atfedilebilecek diğer bir büyük kusuru da müezzin, imam, vaiz, hatip, müftü ayırt etmeksizin personelinin donanım eksikliğidir. İçlerinde istisnalar olmakla birlikte, bu saydığım Diyanet personelinin büyük kısmı tefsir, hadis, fıkıh gibi dini ilimlerde son derece eksikler. İlmi donanımı geçtim, müezzinlerin, imamların pek çoğunun kıraatları çok kötü. Ezan veya Kur’an okurken tabiri caizse kafasını gözünü kırarak okuyorlar. Üsküdar meydanda okunan ezanın veya Beyazıd Camii’nde okunan Kur’an’ın verdiği huşu ve huzuru -birkaç istisna hariç- maalesef başka yerlerde bulamıyorsunuz.

Diyanet personelinin bu donanım eksikliğinin doğal sonucudur ki, tek bir kişinin bile Diyanet’in faaliyetleri sonucu Müslüman olduğunu veya daha mütedeyyin bir hayat yaşamaya başladığını şimdiye kadar duymadım. Eğer böyle birileri varsa ve ben duymamışsam Diyanet’ten peşinen özür diliyorum.

Diyanet’in siyasete soyunmaya kalkmadan önce kendi personelinin kalitesini yükseltmesi gerekir. Çünkü personel kalitesi ne kadar yüksek olursa, din hizmetlerinin kalitesinin de aynı oranda yüksek olacağı açıktır.

Diyanet’in, aziz mukaddes bir dini, siyasetçilerin elinde oyuncak yapmaya hakkı yok. Diyanet, siyasete soyunmayı bir kenara bırakıp asli vazifelerine yoğunlaşırsa gerçekten bütün insanlığın hayrına olacak neticeler alabilir. Aksi durum Diyanet’in boynunda vebalden başka bir şey değildir.

 

 

29 Ekim Kutlamasında, ‘’Yunan Kültürü Kıyafetleri!’’

Cumhuriyetimizin 95’nci kuruluş yıldönümü geçtiğimiz 29 Ekim 2018 günü tüm yurtta olduğu gibi; KKTC ve yurt dışı temsilciliklerimizde de büyük bir coşkuyla kutlandı.
Özellikle yurt genelinde milyonlarca yurttaşımızın sokaklara taşan coşkusunun yanı sıra, tamamlandığında dünyanın en büyük havalimanı olacak ”İstanbul Hava Limanının” o gün açılışıyla da bu coşku taçlanmıştı.
İşte bu törenler çerçevesinde ülkemizde böylesine büyük bir coşkunun yaşandığı o özel günde, Uganda’nın başkenti Kampala’da da bir tören yapılmış. Ancak bu törene ev sahipliği yapan Büyükelçimiz ve bir elçilik çalışanının verilen davette giydikleri kıyafet o özel güne damgasını vurmuş!
Geçtiğimiz üç günden beri ülke gündemini meşgul eden bu haberin içeriğinde; Kampala Büyük Elçimizin ve bir elçilik çalışanın Cumhuriyet Bayramımızın elçilikteki kutlama kabul töreninde; ”Yunan mitolojisindeki tanrıça Helen ile tanrıların kralı olan Zeus’u” çağrıştıran kıyafetlerle katılmış olmaları büyük eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur.
Böylesi bir haberin ülkemiz gündemine düşmesiyle birlikte pek tabiidir ki, Dış İşleri Bakanlığımız konuyla ilgili soruşturma başlatarak, büyükelçiyi de Türkiye’ye çağırmıştır.
Cumhuriyet Bayramımızın kutlandığı bu çok özel günde; büyükelçilik yetkililerinin ev sahibi olarak vermiş oldukları bu kutlama kabul töreninde, böylesi bir tercih ile tüm şimşekleri üzerine çeken Kampala Büyük Elçimizin yakın çevresine; 
”Kültür ve Turizm Bakanlığımızın bu yılı ”Troya Yılı” ilan etmesi üzerine bu kıyafetleri giydim. Kesinlikle art niyet söz konusu değil. Türkiye’nin Afrika açılımına turizm ve tanıtma boyutunda destek sağlamak ve Afrikalı dostlarımıza Troya’yı daha yakından tanıtmak istedim.” Demiş olması ne kadar kabul edilebilir? 
Bunun gereğini Dış İşleri Bakanlığımız mutlaka yapacaktır.
Ancak, bu kıyafet skandalında sorgulanması gereken husus, Cumhuriyet’imizin kuruluş yıl dönümü gibi çok özel bir günde ”geleneksel milli giysilerimiz” yerine neden Yunan kültürüne yönelik kıyafetlerin neden tercih edildiğidir? Ya da Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünün kutlandığı bu özel günde bu yılın ”Troya Yılı” olduğunu hatırlatmak mı gerekir?
29 Ekim’de verilen o kabul kutlama törenine, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın hazırlamış olduğu geleneksel milli kıyafetlerimizden yapılacak seçim ile davetliler kabul edilmiş olsaydı, ülkemizin tanıtımı açısından Afrika açılımına daha çok destek verilmiş olmaz mıydı? 
Nasıl olsa bir başka günde de ”Troya Yılı” için etkinlik yapılabilirdi.
”Geleneksel milli Kıyafet” tercihi ile ülkemizin tanıtımı açısından tarih sayfalarını araladığımızda; Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya’da askeri ateşe iken, Bulgarların 11 Mayıs 1914 tarihli ulusal kutlama günü davetinde giymiş olduğu ”Yeniçeri Kıyafetinin” o döneme nasıl damgasını vurduğunu görürüz.
Yarbay Mustafa Kemal’in giymiş olduğu bu milli kıyafetimiz o geceye damgasını vurmuş, geceye katılan tüm devlet temsilcileri Yarbay Mustafa Kemal’e hayran kalmışlar, orada bulunan Bulgar Kralı Ferdinand da kendisini yanına davet ederek iltifatlarda bulunmuş; kıyafet ve başarısından dolayı lütfen kabul etmesi dileğiyle gümüş bir tabaka hediye etmişti.
Ülkemizin hassas bir dönemden geçtiği bu süreçte, özellikle belli makamlarda hele, hele devletimizin temsilcisi olarak dış ülkelerde görev yapanların çok daha dikkatli olmaları, atacakları her adımı kılı kırk yararcasına ölçüp, biçmeleri gerekmektedir.
Uganda’nın başkenti Kampala’daki Büyük Elçimizin bu kıyafet tercihini, ülkemizin turizm zenginliklerinin Afrika’da tanıtılması için ve tamamen iyi niyet çerçevesinde yapmış olduğunu kabul etsek bile; Cumhuriyet Bayramımızın 95’nci yıldönümünün kutlandığı böylesine özel bir günde ”Yunan Kültürüne” ait kıyafetlerin giyilmesi, hiç de şık olmamıştır…
Özelikle de Yunan-Rum ikilisinin, Ege ve Akdeniz’de ülkemizin ulusal menfaatlerini gasp etmenin peşinde koştukları bu dönemde!

Şehircilikte Hiç Başarılı Değiliz

Türkiye Cumhuriyeti döneminde en başarısız olduğumuz alan bana göre şehirciliktir.

Türkiye emsali ve daha gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında son derece kötü şehirleşmiş bir ülke.
Herhangi bir yurtdışı gezisinden dönen Türk vatandaşlarının daha Türkiye’ye ayak basar basmaz veya uçakta ise havadan baktığında ilk gördüğü manzaradan rahatsız olduğunu bilirsiniz. 
Düzensiz yerleşen binalar, yan yana bloklarda farklı yükseklikler, dış görünüşte uyumsuzluklar, çatılarda, balkonlarda görüntü kirlilikleri oluşturan anten vb fazlalıklar, yeşil alan azlığı, yetersiz yollar, yollara park etmiş araçlar, trafik sıkışıklığı gibi olumsuzluklar hemen dikkatimizi çeker.
Bu işleri düzenlesin diye yıllardan beri T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı diye bir kurum olan bir ülkede şehirlerimizin bu kadar kötü düzenlenmiş olmasına şaşırabiliriz. 
Bu bakanlık adı Nafia Vekâleti, Bayındırlık Bakanlığı, İmar ve İskan Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve nihayet 2011’den beri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak Cumhuriyet tarihi boyunca görev yaptı. 
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Vizyonunu, “Yaşanabilir çevre, afetlere hazır kimlikli ve akıllı şehirler” olarak tanımlamış.
Misyonunu da, “Sürdürülebilir çevre ile uyumlu hayat kalitesi yüksek şehirler ve yerleşmeler oluşturmak üzere; planlama, yapım, dönüşüm ve çevre yönetimine ilişkin iş ve işlemleri düzenleyici, denetleyici, katılımcı ve çözüm odaklı bir anlayışla yapmak” olarak tarif etmiş.
Ama sonuç ortada.
Özal öncesi Türkiye’de her şey merkezi idare tarafından Ankara’da planlanırken, Özal’dan sonra yerel yönetimler güçlendirildi. İmar, planlama, denetleme ve bazı vergileri tahsil etme yetkileri Belediyelere verildi.
Ama bu defa da küçük rantlarda yerel, büyük rantlarda Ankara’daki siyasetçilerin müdahalesi hiç bitmedi.
Bu sözümün en açık delili, 25 Aralık 2013’de Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın Bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ederken yaptığı itirafıdır: 
“Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın (R.T. Erdoğan’ın) onayıyla yapıldı.”
Şehirlerimiz kocaman beton yığınlarıyla doldu. Boş alanlar talan edildi. Afetlerde toplanılacak boş arsa dahi bırakılmadı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu sözü İstanbul için söyledi ama bütün şehirlerimiz için söylenmiş sayabiliriz: “Biz bu şehre ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum.” 
Gerçekten şehirlerimizin kıymetini bilemedik, şehirlerimize ihanet ettik. 
Şehirlerimiz yaşanabilir bir çevreye sahip değil, afetlere hazırlıklı değil. 
Şehirlerimiz hayat kalitesi yüksek olmayan, kimliksiz ve kişiliksiz yerleşmeler durumunda.
*******************************
İmar Planları İle Servet Transferi
Rubil Gökdemir arkadaşımız hesaplamış. Sadece İstanbul’da 76 adet markalı inşaat projeleri sahiplerine kazandırılan servet dudak uçuklatan boyutta.
“Son 15 yılda sadece İstanbul’da imar planlarında Belediye, TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yapılan değişiklik ve ’emsal artışları’ ile 76 adet markalı inşaat projesi sahiplerine 12 milyon 400 m2 daha fazla inşaat yapma izni verilerek, toplam 240 MİLYAR TL haksız kazanç transferi yapıldığı anlaşılmıştır.”
Hadi bu servet transferi sağlandı. Bunun karşılığında yaşanabilir, içinde sağlıklı, huzurlu, mutlu olabildiğimiz şehirler yaratabilselerdi.
*******************************
Kötü Şehirleşmenin Ağır Maliyeti
Kötü şehirleşmenin başka maliyetleri de var. İnş. Müh. Halim Küçükali “Türk ekonomisinin en büyük kara deliği belediyelerdir” başlıklı bir yazıda bu maliyeti değerlendirmiş:
Nispeten doğru ve düzgün şehirleşme örneği olan (Ataköy ve Eryaman gibi) az sayıda semtlerimiz var. Buna karşılık çok sayıda plansız, denetimsiz, çarpık şehirleşme örneği olan semtlerimiz mevcut.
Bunların hepsinin de gelir kaynakları arasında emlak vergisi ve çöp vergisi önemli yer tutuyor. Ancak, “Çarpık ŞEHİRLEŞMENİN yoğun olduğu semtlerden toplanan paralar YETMİYOR, planlı semtlerden toplanan paralar üzerine ekleniyor, hatta onlar da yetmiyor, belediyeler YENİ İNŞAAT RUHSATLARI vererek bu AÇIĞI kapatmaya çalışıyor. Tabii ki bu yöntem de problemi ÇÖZMÜYOR, var olan problemlerin üzerine daha FAZLA YÜK daha getiriyor ve daha da karmaşık hale sokuyor.”
“Bu çarpık şehirleri ıslah etmek için harcanan ve harcanacak paralar ile eski konutlardaki ISI KAYBINI, sağlıksız koşullarda yaşayan vatandaşlarımızın SAĞLIK harcamalarını, trafikte harcanan zamanı ve fazladan tüketilmek zorunda kalınan AKARYAKIT gibi savurganlıkları da üst üste koyarsanız” müthiş bir ekonomik kayıp ortaya çıktığını görürsünüz.
Halim Küçükali bu şekilde oluşan yıllık kaybın 35 milyar dolar mertebesinde olduğunu söyleyerek, dehşet bir tespitte bulunuyor:
“Bizim çarpık şehirlerimiz; Dünya petrol, doğalgaz sektörünün iyi bir pazarıdır.
Dünya ilaç sektörünün iyi bir pazarıdır.
Dünya uyuşturucu, alkol sektörünün iyi bir pazarıdır.
Suç örgütlerinin yaşam alanıdır.
Yerel siyaset ağalarının GEÇİM kaynağıdır.
İktidarların UCUZ oy deposudur.
Onun için bu alanların düzelmesi kimsenin işine gelmez.”
Bütün bunları düzeltmek için “kentsel dönüşüm” bir çıkış yolu olabilirdi. 
Ama halen yürütülen “kentsel dönüşüm” uygulaması şehircilik açısından utanç vericidir. 
Çünkü bu uygulamayı da modern şehirler yaratma anlayışı ile değil, daha fazla para kazanmak hırsıyla yapıyorlar.

 

 

 

 

‘Tek’lerimiz Tekliyor; Bizans Bayrağı & Çan Sesi

Köhne Bizans’ın hem İstanbul koluna (1453), hem Trabzon koluna (1461) Fatih Sultan Mehmet son verdi. Mondros sonrası başlayan İngiliz işgalinin 8. ayında Fener Rum Patrikhanesi kapısına çifte kartallı Bizans ve mavi-beyaz haçlı Yunan bayrağını çekme cüretinde bulundu. Allah’tan Çılgın Türkler vardı da Bizans’ı diriltme hayalleri kurşunlandı. Zira Fatih’in ‘Gazi’ torunu M. Kemal Paşa da “Tek bayrak” demişti.

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi. / Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi. 
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın; / Galip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!”
Yahya Kemal’in bu niyazını Allah kabul etti. Kemalettin Kamu’nun “Madem ki gün gelecek / Herkes aynı meleğin / Önünde eğilecek / Niçin o güne değin / Çan sesleri duyayım? / Bugün de bir yarın da / Bırakın uyuyayım / İzmir kapılarında!” karamsarlığı Çanlıların / Yunanlıların aynı yerde denize dökülmesiyle yerini şehadet ezanlarına bıraktı. 
“Tek Vatan” dedik; yedi düvelle dövüşü göze aldık, ‘çakıl taşı’ kadar toprağı vermemeyi bugüne dek töre bildik. “Tek Millet” dedik; Osmanlı bakiyesi olarak “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti” dedik, and içtik. “Tek Devlet” dedik; isyana – örgüte, paralele – yamuğa izin vermedik. Şimdilere böyle geldik. 
De ne ara Yunanistan, 1932 İtalya – Türkiye Sözleşmesi’yle tescillenen ve 1947 Paris Antlaşması’nda ABD’nin bile tasdiklediği egemenliği Türkiye’ye ait 18 ada ile 1 kayalığı ülkemizden çaldı?! Hani vatan’ın tek’liği? Bu adalarda Yunanistan Devletinin atadığı belediye başkanları neyin nesi?! Bu bir paralel yapı değil mi? Hani devlet’in tek’liği?
İzmir İlimize bağlı Koyun Adası’nın belediye başkanı Evangelos Angelakos, Muğla İlimize bağlı Keçi ve Kalolimnoz Adası’nın belediye başkanı İonnis Galouzis, Aydın İlimize bağlı Eşek Adası’nın belediye başkanı Evangelos Kottoros ise biz önümüzdeki yerel seçimlerde bu kişileri mi oylayacağız? Veyahut İzmir, Muğla ve Aydın Büyükşehir Belediye Başkanları buralara pasaportsuz ve vizesiz girebilecek mi?
Yunan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos 7 Mart 2017’de, Keçi Adası’nı, Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis 13 Nisan 2017’de Kalolimnoz Adası’nı ve 5 Ağustos 2017’de Bulamaç Adası’nı ziyarete gittiklerinde sarı zemin üzerine siyah çift kartallı Bizans bayrağı göndere çekilmedi mi? Hani bayrak tek’ti? O bayrağı oraya kim, hangi cesaretle çekti?
Türk egemenliğinde olması gereken işgal altındaki adalarımızda Yunan papazlar kilise ayinleri düzenliyor; çan sesleri karşıdaki Türk kıyılarından duyulabiliyor. Yunanistan buralardaki askerî üsler ve karakollardaki 5 bin askeriyle tatbikatlar yapabiliyor. Yılbaşı noelleri, içkili ve kuzu çevirmeli eğlenceler artık fiks menü sayılır. Suya haç atma törenlerine Başbakan Aleksis Çipras da katılıyor. Ne kalmıştı; tek millet.. Tek mi, çift mi?
Tüm bunlarla ilgili emekli kurmay albay ve Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım’da daha ne ayrıntılı bilgiler var; bizimkisi sadece öğrendiklerimizin nefes ayarı. Kıta sahanlığımıza ait 42 bin km2’lik alanın Yunanistan’ca parsellenip yabancı şirketlere satılmasını mı istersiniz yoksa Kuzey Ege’de, Taşoz açıklarında 100 milyon varilden fazla petrolün Yunanistan ve İsrail işbirliğince çıkarılmasını mı?
Merhum Ecevit ile Erbakan Kıbrıs için, Tansu Hanım Kardak için o tek’il; devletin ve milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü, alternatifsiz bayrağıyla bağımsızlığını korumuş ve kollamıştı. Şimdiki Cumhurbaşkanımızdan da bu meyanda bir çıkış bekliyoruz. 
“Eyyy Yunanistan” desek gerisi gelecek de.. Yoksa o da 2023’te mi?//Süleyman Pekin

 

 

Vah Benim Kıbrıslım! (1)

Kıbrıs la ilgili olarak televizyonlarda program üstüne program yapılıyordu.

Her grup, her düşünceden siyaset adamı konuşturuluyordu.

Sivil cenahtan her çeşit düşünceye yer veriliyordu.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri’nden emekli birçok elçimiz fikir beyan ediyor,

Güzel açıklamalarda bulunuyordu.

Gerçi nadiren nahoş sözler sarf edenler de, olmuyor değildi!

Yazık ki, Yunan’ın, Rum’un, AB’nin ve ABD’nin ağzıyla konuşanlar da çıkıyordu!

Fakat genellikle Türk Dışişleri’nin çok değerli elemanlara sahip olduğu bir gerçektir.

Gerçekten Türk Dışişleri güvenilir, vazifeşinas, vatanperver, ağırbaşlı, ne dediğini bilen,

Ne yapacağını kestiren kişilerden oluşuyor.

Türkiye ve yavru vatan Kıbrıs’ın menfaat ve çıkarlarını savunan görüşlere sahip kimselerdir.

Türk Dışişleri ve Türk milleti bunlarla ne kadar övünse yeridir.

Tabii bu arada çeşitli yazar-çizer takımı da, ekranlarda boy gösteriyordu.

Umumiyetle gayet oturaklı, saygın, isabetli konuşmalar yapılıyordu.

Maalesef az da olsa, çatlak sesler çıkaranlar da olmuyor değildi!

Hemen belirteyim ki, sessiz çoğunluğun sesi, bütün seslerin üstündedir.

En doğru, en isabetli söz odur. Her zaman olduğu gibi son noktayı o koyar.

Çünkü o, halkın sesidir. Halkın sesi ise, Hakk’ın sesidir.

Hiç şaşmaz. Asla yanılmaz.

Bu rahatlatıcı hüküm bir yana değerli okur!

Zamanın son bir televizyon programında, özellikle Kıbrıs’taki muhaliflerden oluşan konuşmacıların;

Konuşmaları kanımızı dondurmuştu.

Hayretten hayrete düşürmüştü.

Dehşet içinde bırakmıştı bizleri.

Bu programda Türkiye yerden yere vurulmuştu (2002)!

Merhum Denktaş ağır tenkitlere maruz kalmıştı!

Çok yakışıksız sözler söylenmişti!

Annan plânı şöyle ya da böyle mutlaka kabul edilsin denilmişti!

Ne pahasına olursa olsun ille de barış sözleri sarf edilmişti!

Dehşetle irkilmiştim.

Aman Yarabbi, demiştim.

İşte asıl bozgun buydu.

Gerçek yenilgi böyle olurdu, diye düşünmüştüm.

Çünkü Kıbrıslımın bir kısmının yazık ki kafaları fethedilmişti!

Maalesef kafalarına girilmişti!

Sanki beyinleri yıkanmış! Dün unutulmuş!

Rum siyasîlerinin uğursuz çehresi mûnisleşmiş, sempatikleşmiş!

Sahte gülücükleri etkili olmuştu!

Tuzak davranışları lütuf sanılıyordu!

Birlik çağrısı kulağa hoş geliyordu!

Aklıma fareli köyün kavalcısı gelmişti.

Kavalcının sihirli kavalının sesine kapılan çocuklar gelmişti.

Kavalcının peşine düşmeleri gelmişti.

Vah benim Kıbrıslım diye var gücümle;

Bağırasım gelmişti.

Beşparmak dağlarından olanca gücümle

Haykırasım gelmişti.

 

 

Tenkit Değil Tebliğ Asıldır (2)

Bu açıklamadan sonra bir kere daha anlamış oluyoruz ki, tebliğin bu tarz ve üslûpta yapılması, her zaman için geçerli bir yoldur. Hakikaten başta bütün peygamberler ve bütün büyük zatlar bu yolu seçmişler. Bütün güçleriyle bu yolu hayata geçirmişlerdir.

Bu arada bir önemli ölçü de, bu şekil tenkitlerin yapılmasıyla bir kere daha kendini göstermiş, kendini hatırlatmış oluyor ki, o da bir ayetten esinlenerek ortaya konmuş olan şu prensip ve ilkedir.

“Muhataplarınızın rüesalarını tenkit etmeyiniz.”

Yani konuştuğunuz kimselerin; sevip saydığı kişilere ilişmeyiniz. Onları tenkit etmeyiniz. Eleştirmeyiniz. Çünkü söyledikleriniz doğru da olsa, söylemeniz doğru değildir. Çünkü yara açar. Çünkü, kimse demez “Ayranım ekşidir!”

Demek ki, meseleyle ilgili ve ilişkili kişi ve kurumlara dokunmamak en sağlıklı yoldur. Zira, bizim bütün iyi niyetimize rağmen şahısları nazara vermemiz iyi karşılanmaz.

Velev ki dediğimiz doğru bile olsa.

Bundan ötürü olsa gerek, şu hayat-bahş ölçüler söylenmiştir:

“Her söylediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.”

Bakın değerli okur! Doğru olanları söylememiz doğru olmuyor. Zaten doğru olmayanları söylemek, iftira olur ki, ona hiç mi hiç cevaz yok. Asla izin yok.

Daha ne diyor:

“Her söylediğin hak olmalı. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok.”

Peki diyeceksiniz ki, öyleyse yalan mı söyleyeceğiz? Hayır değerli okur! Yalana da kesin kes asla izin ve ruhsat yok.

Çünkü sıdk ve doğruluk imanın bir gereği olduğu gibi, kizb ve yalan da küfrün, inançsızlığın bir lâzımıdır. Şuursuz, bilinçsiz olarak söylenenler ise taklidî, yüzeysel ve zayıf bir iman ve inancın yol açtığı, istenmeyen durumlardır.

Bu vesileyle aziz dostlar! Genel olarak her gurup, cemiyet ve cemaatta olan, hepimizin müşterek ve ortak bir eksiğimizi, kusurumuzu ve hatamızı -affınıza mağruren / affınıza sığınarak- ortaya koymak istiyorum.

Lütfen iğneyi önce kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım. Yani iğneyi kendimize batırıp da nasıl dayanılmaz bir şey olduğunu görünce, artık başkasına değil çuvaldızı batırmak, onu iğneyle bile incitmek istemeyiz.

Ortak, hatalı bir bakış açımız var: Maalesef bazıları bildiği dışında yeni bir şey duymak istemiyor. Kimileri gördüğü dışında başka bir şeye bakmak istemiyor. Bir kısım insanlar, yürüdüğü yol dışında başka bir yol tanımak istemiyor.

Oysa bu durum, yerimizde saymak demektir. Elbette yeni bilgilerle karşılaşmak, hemen onu kabul etmek demek değildir. Şüphesiz yeni şeyler duymak, hemen onu benimsemek demek değildir. Kuşkusuz yeni şeyler görmek, hemen onun peşinde koşmak demek değildir.

Bu durumlarda istersek yeni bilgileri kabul ederiz, istersek etmeyiz. İstersek duyduğumuz yeni şeyleri benimseriz, istersek benimsemeyiz. İstersek gördüğümüz yeni şeyler peşinden koşarız, istersek koşmayız.

Karşılaştığımız yeni bilgilerin, duyduğumuz yeni şeylerin, gördüğümüz yeni görgülerin kalbe ve gönüle girmesine yol ve izin verip vermemek, kalbe kabul ettirip ettirmemek tamamen bizim elimizde. Öyleyse ne gam be dostlar! Öyleyse yeni bilgiler, yeni duyumlar, yeni görgülere açık olmak gerek be dostlar!

Çünkü bunların içinde kalbe yol vermemiz gerekenler de çıkabilir. Aksi davranış yerimizde saydırır. Aksi bakış ilerlememize engel olur. Aksi hareket gelişmemize set çeker. Bu durumda:

“Huz ma safa, da’ ma keder.”

Yani:

“Her şeyin iyisini al, keder vereni bırak.” ilkesine uymak lâzım. Zira bu bize yapıcı ve yararlı bir yol gösterir.