19.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 586

Benlik Dürbünü (1)

0

“Benlik” insanın şahsiyet kitabından bir eliftir, bir harftir. Ki bu elifin, bu harfin iki yüzü vardır: Biri iyiliğe ve varlığa bakar, onları gösterir. Bu yüz ile yalnız bağış ve keremi kabul etmeye kabiliyetlidir. Vereni kabul eder. Kendisi ortaya bir şey koyamaz. O yüzde yapıcı değildir. Ortaya bir şey koymaktan eli kısadır. Demek ki, yaptığını sandığı şeyler; âlet yapar el öğünür kabilinden. Çünkü kendisi madde ve manasıyla Yaratandan bir emanetler silsilesidir. Dolayısıyla yaptıklarını da, görünüşte kendisi yapıyor gibiyse de, aslında O’nun tüm yaptıkları Tanrı hesabına geçer. Bir bakıma “Attığın zaman sen atmadın!” anlamındaki ilâhî sözü tecelli ediyor, insanın her yaptığında, her işlediğinde…

Bir yüzü de kötülüğe bakar. Evet, benliğin bir yüzü kötülüğe bakar ve yokluğa gider. Şu yüzde o işi yapandır. Yaptığı hareketin sahibidir. Hem onun özelliği harfiyedir. Harfîdir. Yani tek başına bir mâniası yoktur. Başkasının anlamını gösterir. Benliğin Rablığı yani idare ediciliği, sahibiyet ve tasarruf hakkı hayalîdir. Hayâle dayanır. Varlığı o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki benlik; şeylerin, varlıkların derecelerini ve miktarlarını bildiren bir âlettir. Isı ölçen âlet gibi. Tıpkı havanın durumunu ölçen âlet misali. Ölçüler türünden bir ölçüdür.

Öyle ki, Allah’ın varlığı zorunludur. Var olmak için hiçbir sebebe, nedene ihtiyacı yoktur. Sıfatları, özellikleri kayıtsızdır. Sınırsızdır. Kapsamlıdır. Her tarafı kuşatmıştır. Hudutsuzdur. İşte benlik ya da ben duyusu; Allahın bu gibi sıfatlarını bildiren bir ölçüdür. “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems: 9) anlamına gelen ayetin müjdeli kapsamına girer. Bir bakıma denmek isteniyor ki: Benliğini, nefsi hesabına değil de Rabbi adına kullanan ancak kurtuluşa erer. Gerçeği görür. Hakikati anlar. Her şeyi yerli yerine koyar.

Benlik denen duygu ve his; ilâhî bir emanettir. Başka varlıkların yüklenmekten, yerine getirmekten korkup da, insanın yüklendiği ilâhî görevlerdir. İlâhî misyondur. Bu benlik, ilâhî görevleri hakkıyla, gerçek anlamıyla ifa eder. Yerine getirir. Benlik, bir çeşit dürbündür. Uzakları yakın eder. Uzak olduğu için, büyük olduğu hâlde, küçük olarak görünenleri büyültür.

Benlik dürbünü, kâinatın ne olduğunu gösterir. İnsan ancak benlik dürbünüyle kâinatın, evrenin ne olduğunu görür. Benlik dürbünü âlemin nasıl bir görev üstlendiğini gösterir. İnsan ancak benlik dürbünüyle baktığında, evrenin nasıl bir görevle yükümlü olduğunu anlar. Kâinatın nasıl bir görevle görevlendirilmiş olduğunu görür. İşte kulda benlik dürbünü; bütün bunları göstermeye yarar. Kul ancak benlik dürbünüyle bu gerçekleri görebilir.

Dış dünyaya ait bilgiler, kişinin nefsine, kişinin kendisine geldiği ve ulaştığı zaman; benlikte bir tasdik edici bir doğrulayıcı görür. O ilimler, nur ve ışık olarak kalır. Her şey belirli gayelere yönelik olarak bulunur. Her şey anlamlı, faydalı ve tam yerli yerine oturur. Artık karanlığa dönüşmez. Faydasız olmaz. Gayesiz duruma düşmez. İşte benlik dürbünüyle dış dünyaya bakış; gördüklerini böyle bir çerçeve içinde değerlendirmesine yol açar. Böylece insan, benlik dürbününün göstermesiyle her şeyi, yerli yerine koyar.

Ne zaman ki benlik, görevini bu şekilde yerine getirdi. Bu takdirde aslında ölçü birimi hükmünde olan Rububiyetini yani idare edicilik, sahibiyet ve kullanım hakkı gibi vasıflarını terkeder. Onlarda hak iddiasında bulunmaz. Çünkü bu mânialardaki rububiyeti gerçekte yoktur. Ama  var kabul ederek, varlığını ölçü birimi olarak mevcut bilerek; onun mevhum / kuruntu varlığıyla, yaptığını sandığı fiil ve hareketlerin ve dış âlemde olup bitenlerin, neyin nesi olduğunu böylece anlamış olur. Evet, benlik; görevini bu şekilde yerine getirince, o vakit gerçekte olmadığı halde yine var saydığı ve ölçü birimi olan sahipliğini terkeder. Sahipliğini; asıl sahibi anlamaya bir vesile sayar. Çünkü bir an için sahipliğini düşünmeseydi; her şeyin asıl ve gerçek sahibi olan Allahın sahipliğine yol bulamayacaktı.

İşte bu anlayış ve sonuca gelen insan artık gönül rahatlığı içinde der: “Mülk O’nundur. Hamd O’nadır. Hüküm O’na aittir. Siz de O’na döndürüleceksiniz.” Böylece asıl kulluğunu takınır. Yaratılışın en güzel kıvamında olma derecesine çıkar.

 

 

Tarih Bu Dönemi Nasıl Yazacak?

Türkiye çok ilginç yılları yaşıyor… Bu yıllar geçecek yeni insanlar ve yeni günler gelecek! Ancak yeni insanlar ve yeni yıllar bugün yapılanlardan etkilenecek. O zaman oturup bugünleri irdelemeye başlayacaklar ve bugünün tarihini yazacaklar. Ellerinde dokümanlar, belgeler, arşivler, görseller, görüntüler, tanık anlatımları onların önünü aydınlatacak…

Bu dönem için neler yazılacak?

Hukuksuzluklar, adaletsizlikler, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkûmiyet kararları en başta olacak! Ergenekon, Balyoz, Casusluk başta olmak üzere uyduruk kumpas davaların, insanların hayatını tarumar ettiği anlatılacak…

Fetö terör örgütünün nasıl Türk Ordusunun ve devletin içinde örgütlendiği ve buna siyaset tarafından nasıl destek verildiği yazılacak… Dünyanın sömürgeci ve emperyalist güçleri ile işbirlikçilik yapanlar ortaya çıkacak

Türk Milletinin Cumhuriyet ile birlikte yaptığı dev kuruluşların özelleştirme adı altında nasıl üç kuruşa peşkeş çekildiği ortaya çıkacak…ülkenin nasıl bir beton cehennemine dönüştüğü tüm çıplaklığı ile anlaşılacak…

Halkın uygulanan ekonomik politikalarla nasıl borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacak…koskoca ülkenin topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme serüveni yazılacak.

Yabancılara toprakların nasıl kolayca satıldığı, madenlerin nasıl küreselcilere kaptırıldığı anlatılacak! Ülkenin Ege’deki adalar gibi işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacak.

Göçlerle demografik yapının nasıl değiştiği ve ülkenin Türklerin elinden nasıl alındığı yazılacak! Türk Milletinin cemaatler ve tarikatlar eli ile uydurulan din eli ile nasıl iğdiş edildiği tartışılacak…

Siyasetin aynı odakların kontrolünde olduğu ve bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacak…

Tarih bugünleri mutlaka yazacak… ancak tarih objektif ve milli bir bakış açısı ile yazılabilirse gelecek nesiller bugünleri anlayabilecek… yoksa kısır döngü onlar üzerinde de bugün olduğu gibi devam edecek… çünkü bugün dünü anlayamadığımız için başımıza gelenleri sadece seyrediyoruz.

Biz bu filmi 1800’lü yılların başından 1923’e kadar görmüştük! Bize yine aynı filmi değişik oyuncularla ve benzer bir senaryo ile yeniden gerçekmiş gibi izletiyorlar…

O zaman, Mustafa Kemal gelip sinema salonunda ışıkları açıp bize gerçekliği göstermişti. Biz de onun için ona “Atatürk” adını verdik…

Ümit ederim ki, tarih bu dönemi tüm çıplaklığı ile Türklerin lehine yazsın ki, gelecek nesiller başımıza neler geldi ve biz nasıl direndik öğrensin, bunlar ortaya çıksın…

Tüm kalbimle bunun gerçekleşmesini diliyorum…

Özcan PEHLİVANOĞLU

 

 

Andımız Yasak, Yunan Milli Marşı Serbest!

AKP Hükümeti, Danıştay’ın, “Andımız yeniden okutulsun” kararına jet hızıyla itiraz etti. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da Andımız’ı savunanları sert sözlerle eleştirdi. Erdoğan, 03 Kasım 2018‘de, Yıldız Teknik Üniversitesi Türkiye Gençlik Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, “Vesayet özlemiyle yanıp tutuşanlara müsaade etmeyeceğiz. Danıştay’ın Andımız kararı sonrasında şahit olduğumuz manzara kararlığımızı artırmıştır. Bu metin bu ülkede ezanı Türkçe okutmak isteyenlerin eseridir. Bizim andımız, İstiklal Marşımızdır ve bu marşla yolumuz devam ediyor” dedi.

Andımız, 2013 yılında, sözde Barış Süreci döneminde yasaklandı. Andımızı yasaklayan ve yasağın devam etmesini isteyen, “Bizim andımız, İstiklal Marşımızdır” diyen Tayyip Erdoğan, Türk topraklarında 14 yıldır Yunan Milli Marşı okutulmasını nasıl izah edecek? Türkiye’de Andımız’ı okumak 5 yıldır yasak ancak Yunan Milli Marşını okumak 14 yıldır serbest !…

TÜRKİYE’NİN BATISINDA 14 YILDIR YUNAN MİLLİ MARŞI OKUNUYOR !…

Türkiye’nin batısında, İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içinde bulunan ve Yunan işgali altında olan adalarımızda tam 14 yıldır Yunan Milli Marşı okunuyor. İşte somut örnekler ve belgeler;

Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis, 13 Nisan 2017 Perşembe günü Muğla Kalolimnoz Adası‘nı ziyaret etti. Ziyaret ile ilgili haber, resim ve video görüntüleri Yunan internet haber sitesi kalymnos-news.gr‘de yayımlandı. Korgeneral Stefanis, Muğla Kalolimnoz Adası‘ndaki işgalci Yunan askerlerini denetledi.

Geceyi Muğla Kalolimnoz Adası‘nda geçiren Stefanis, 14 Nisan 2017 Cuma sabahı yapılan bayrak çekme törenine katıldı. Törende, Korgeneral Stefanis ve Yunan askerleri hep birlikte Yunan Milli Marşını okudular. Yunan Milli Marşı’nın okunduğu bayrak çekme töreninin video görüntüleri hem kalymnos-news.gr‘de hem de youtube‘da yayınlandı. 1823 yılında yazılan ve Nikolaos Mantzaros tarafından bestelenen Yunan Milli Marşı’nda; “Tanırım seni o korkunç keskinliğinden kılıcının / Tanırım seni o şiddetle sarmalayan bakışından / Kutlu kemiklerinden dirilmiş Yunanların / O eski yiğitliğinle yeniden çok yaşa, çok yaşa ey özgürlük” sözleri yer alıyor.

Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis, 05 Ağustos 2017‘de de Aydın Bulamaç Adası‘nı ziyaret etti. Ziyaret ile ilgili haber, resim ve video görüntüleri Yunan internet haber sitesi kalymnos-news.gr‘de yayımlandı. Korgeneral Stefanis, Aydın Bulamaç Adası‘ndaki işgalci Yunan askerlerini denetledi.

Cumartesi gecesini Aydın Bulamaç Adası‘nda geçiren Stefanis, 06 Ağustos 2017 Pazar sabahı yapılan bayrak çekme törenine katıldı. Törende, Korgeneral Stefanis ve Yunan askerleri hep birlikte Yunan Milli Marşını okudular. Yunan Milli Marşı’nın okunduğu bayrak çekme töreninin video görüntüleri hem kalymnos-news.gr‘de hem de youtube‘da yayınlandı. Erdoğan, “Bizim andımız, İstiklal Marşımızdır” diyor ama Türkiye’nin batısında 14 yıldır Yunan Milli Marşı okunuyor.

 

ERDOĞAN, YUNAN ASKERLERİNİ VE YUNAN MİLLİ MARŞINI KANUNLA KORUMA ALTINA ALDI !…

Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi, 13 Temmuz 2013 tarihinde değiştirildi. Yapılan değişiklikle Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmaktır” şeklinde yeniden düzenlendi. TSK’nın, yurt içinden gelecek tehdit ve tehlikelere karşı vatanı savunma görevine son verildi.

Hâlihazırda 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını işgal eden 5 binden fazla Yunan askeri İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içinde yani yurt içinde bulunuyor. Yunan askerleri yurt içinde olduğu için TSK’nın Yunan askerlerine müdahale etmesi mümkün değil. Bu durumu bilen Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis, hem Bulamaç Adası’nda hem de Kalolimnoz Adası’nda gece yatısına kaldı. Verilen somut örnekten anlaşılacağı üzere Tayyip Erdoğan, Türk topraklarında elini kolunu sallayarak dolaşan Yunan askerlerini ve Türk topraklarında okunan Yunan Milli Marşını kanunla koruma altına aldı. Türkiye’nin batısında 14 yıldır İstiklal Marşı yerine Yunan Milli Marşı okunuyor. Hem de Tayyip Erdoğan’ın himayesi ve koruması altında.

TÜRKİYE’NİN BATISINDA 14 YILDIR EZAN DA OKUNMUYOR !…

Erdoğan, Andımız’daki metin için, “Bu metin bu ülkede ezanı Türkçe okutmak isteyenlerin eseridir” diyor ama Yunanistan’a alenen teslim edilen adalarda bir tek cami bile yok, ezan sesi hiç yok.

İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içindeki adalarımıza Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetlerinin himayesinde onlarca kilise inşa edildi. Vatan toprakları tam 14 yıldır çan sesleri ile inim inim inliyor. Erdoğan ve AKP Hükümetleri marifeti ile Türkiye’nin batısında 14 yıldır ezan okunmuyor.

 

 

Aramızdan Ayrılışının 80. Yılında Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı

0

Aramızdan ayrılışının 80. doğumunun 137. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Atatürk’ün en belirgin yönü, milliyetçiliğidir. Atatürk’ün şu sözü milliyetçiliğinin en açık ifadesidir: “Benim fıtratımda bir farklılık varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.” Bu yüzden Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni milliyetçilik temeli üzerine kurmuştur. İlkeleri ve inkılaplarının da temel felsefesi, Türk milliyetçiliğine dayanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran İstiklal Savaşı’nın önderleri Atatürk ve silah arkadaşları, İkinci Meşrutiyet yıllarında bütün aydınları saran Türkçülük akımı içinde yetişmiş Türk milliyetçileridir. Atatürk, milli heyecanını Namık Kemal’den, milliyetçilik fikrini Ziya Gökalp’ten almıştır. 26 Mart 1923 tarihli Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yer alan Atatürk’ün şu sözleri, milliyetçiliği bir fikir sistemi olarak benimsediğini açıkça ifade etmektedir: “Milliyet mefkûre ve nazariyesini, yani milliyetçiliği ortadan kaldıracak bir tatbikat bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar, hadiseler ve gözlemler hep insanlar ve milletler arasında milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir.”
Yıllarca Atatürk’ün yakınında bulunan ve Türk Dil Kurumu’nun dört kurucusundan biri olan ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk Devrimleri I. Milletlerarası Sempozyumu’nda sunduğu “Atatürk ve Atatürkçülük” başlıklı bildiride, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Atatürk’ün çeşitli yönlerinden birini diğerlerine bağlayarak bir sentezini yapmak istediğimiz vakit, bulabileceğimiz en hâkim vasfı, Türkçülüğü ve milliyetçiliğidir. Millet, gene millet, daima millet, millî mücadele, millî kurtuluş savaşı, millî irade, millet egemenliği ve nihayet millî eğitim ve millî kültür davranışı. İşte Atatürk’ün dilinden hiç düşmeyen ve ölümünden beş yıl önce O’nu ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye sesi kısılırcasına haykırtan slogan hep bu.” 
Atatürk, bütün mücadelesinde gücünü, mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinden almıştır. Bunun için, Türk milletinin birlik ve beraberliğini ve Türk vatanının bütünlüğünü, her türlü endişenin üzerinde tutmuştur. Bu yüzden, Türk milletinin ortak bir dil, kültür, sanat ve tarih etrafında bütünleşerek “Türk’üm” diyebilmenin mutluluğunu yaşamasını istemiştir. Vatan savunmasında, bu ülkenin doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi birlikte savaşmış, vatan toprağına birlikte kanlarını dökmüşlerdir. İstiklal Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti devletini birlikte kurmuşlardır. Bu gerçeklerden hareket eden Atatürk, Türk olmayı, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” diyerek etnik değil, vatandaşlık bağı bağlamında ifade etmiştir. 
Son günlerde okutulup okutulmaması tartışılan Andımız, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle sona erer. Bu sözde geçen “Türklük”, bir ırka mensubiyeti değil, hangi etnisiteye ait olunursa olunsun, herkesin kendini Türk milletinden hissetmesini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şuurunu ifade eder. Ant karşıtlarının bu asılsız iddialarına en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda vermiştir: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)”, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)” 
Kısacası, Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi, birleştirici ve bütünleştirici yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak tek düşüncedir. Kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve milli devlet yapısını bozmak, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü parçalamak için çok sinsi planlar yapılmakta, haince saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bunun için, Atatürk, Türk vatanı, Türk kimliği, üniter yapı, milli devlet, Türkçe, İstiklâl Marşı, Andımız, Türk bayrağı hedef alınmaktadır. Bu yüzden, bugün milletçe daha çok birbirimizi sevmemiz, birbirimize sarılmamız ve kenetlenmemiz gerekmektedir. 
“Andımız”dan rahatsız olanlar, son günlerde tartışmayı çok tehlikeli boyutlara taşımışlardır. “Bizim tek Andımız vardır, o da İstiklâl Marşı’dır. Andımız’ın okunmasını, ezanın Türkçe okunmasını isteyenler istiyor” diyorlar. İstiklâl Marşı ile Andımız’ı karşılaştırmak çok yanlıştır. İkisi de bizim milli değerlerimizdir. Ayrıca şu anda ezanın Türkçe okunmasını isteyen bir tek vatandaşımız yoktur. Bunlar çok tehlikeli söylemlerdir ve gündem saptırmadır. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın içinde ”kahraman ırkıma bir gül” ve “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl” sözleri geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, İstiklâl Marşı’nın da, kaldırılmasını veya değiştirilmesini isteyebilirler.
“Andımız”a, Türklüğe, Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı olan ve bu değerleri unutturmak isteyen zihniyet, artık bunu başaramayacaklarını anlamalıdırlar. Çünkü bu zihniyet, Türklüğe, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı tavır koydukça, Türk milletinin bu değerlere daha çok sarıldığını görüyoruz. Millî bayramlarda ve 10 Kasımlarda Anıtkabir’e koşan milyonlar, meydanları, caddeleri, evleri Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle süsleyenler, bunun en açık göstergesidir. Halkımız, 2018’in Cumhuriyet Bayramı’nda Edirne’den Ardahan’a kadar bütün şehirlerimiz ve kasabalarımızda “Andımız”ı okumuş ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye haykırmıştır. 
Görüldüğü gibi, Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk Türk milletine asla unutturulamaz! Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı’nın Danıştay’ın kararına uyarak bir an önce “Andımız”ın okullarda çocuklarımıza okutulmasını sağlamasını bekliyoruz.

 

 

Yol Varsa Budur (2)

0

O gün bu gün Kıbrıs, Anavatan’ın desteği ve elinden tutması sayesinde, kendi yağıyla kavrularak bugünlere erişti. Bütün engellere rağmen bugünlere gelen, elbette yarınlara da ulaşacaktır.

Çünkü mâzi; istikbâlin aynasıdır. Dün, kendi ayakları üstünde durmasını bilen Kıbrıs; yarınlarda kendi başının çaresine bakmasını da bilecektir.

Yeter ki, ay-yıldızlı bayrağı göklerde dalgalansın.

Yeter ki, Mehmetçiğin gölgesi üstüne kanat gersin.

Yeter ki, Ezan-ı Muhammedî kulaklarda yankılansın.

Elbette, biz sağlam durdukça dış engeller kırılacak.

Elbette, azmimiz karşısında bir gün el-pençe divan durulacak.

Unutmayalım ki, zafer, hasmından bir saniye fazla dayananındır.

Durum bu merkezdeyken, bize ne oluyor ki, telaş içindeyiz. Bizim için mesele çözülmüştür. Herkes yerini yurdunu bilmiş ve benimsemiştir. Herkes işinde gücündedir. Eksikler varsa da zamanla düzelecektir. Zira zaman en iyi ilaç, en güzel sakinleştiricidir.

Bizce, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Devleti açısından her şey genelde süt liman iken; Yunan’ın, Rum’un ve onların şahsında İsrail, İngiliz, ABD ve AB’nin rahatsızlığı ve tahammülsüzlüğü var diye, niye bu kadar telaş ediyoruz?

Biz suçlu değiliz. Biz gâsıp değiliz. Biz saldırgan değiliz. Biz barıştan yanayız. Kendi sınırlarımız içinde yaşayıp gidiyoruz. Durum bu merkezde iken; ne oluyor bütün bunlar derken; işte burada duralım biraz sevgili okur!

Duralım ve iyice düşünelim. Mesele Rum’un (hâşâ) haklı oluşu, hakkını koruma ve kollaması değildir. Bütün mesele, bütün sorun Kıbrıs gibi stratejik bir konumdaki adada Türk varlığının; ilerde potansiyel bir tehdit olarak görülmesi ve algılanmasıdır.

O Kıbrıs ki, İskenderun’un kontrolü oradan yapılışı. Yakın Doğu’ya atlama taşı oluşu. Mısır’ın yolu üzerinde bulunuşu. Süveyş’in emniyeti gibi sebeplerden ötürü çok büyük bir önem taşıyor.

Türkiye’yi bile Türklere bırakılamayacak kadar kıymetli gören güçler; Kıbrıs gibi hayatî değerde bir adayı, Kıbrıs gibi bir sıçrama noktasını, Kıbrıs gibi tabii ve doğal bir uçak gemisini; hiç Türklerin elinde bırakmak isterler mi? Hiç Türklerin elinde kalsın derler mi? İstemezler tabii!

Türkiye’nin geleceğinin parlaklığı karşısında gözleri kamaşan şer güçler; sulh ve sükûnun dayanağı olacak bir Türkiye’nin; Kıbrıs da elinde olarak; nasıl bir başka türlü güçlü olacağının bilinci içindedirler.

İşte bu yüzden, bizce çözülmüş olan, problemini halletmiş bulunan Kıbrıs’ı tekrar bir düğüm noktası haline getirmek istiyorlar. Eli kolu bağlanmış Türkiye’nin şaşkın bakışları arasında Kıbrıs’ı, -hiç şüpheniz olmasın- ilk fırsatta yutmak isteyeceklerdir.

Fakat onların bu hırsları; onları mahrum, zelil, mağlup, mahcup ve perişan edecektir. Çünkü zalimdirler. Daha akıttıkları kanlar bile henüz kurumadı. Hedefleri bayındır ve âbâd yerleri yıkmak olanların sonları berbat olacaktır.

Efendiler!

Sıkı durmanın,

Şaşkınlığa prim vermezliğin tam zamanıdır.

Korkmayalım.

Haklıyız.

Haktan yanayız.

Hakkın yanındayız.

Hak bizden yana.

Öyleyse:

 

“Allaha dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum, başka çıkar yol.”

 

 

Fanatik Ermenilerin Yalanlarını Araştıran Kenan Mutlu Gürses Sözde Ermeni Soykırımını Tanımaya Soyunan Yeni Zelanda’yı Anlattı.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Sosyal medyadaki tâkipçileriniz, sizin [SÖZDE] Ermeni Soykırımını tanımaya soyunan Yeni Zelanda’nın teşebbüsü ile alakalı çalışmalarınızı biliyorlar.
Okuyucularımız için yapacağınız genel bir değerlendirme ile röportajımıza başlayabilir miyiz? 
Kenan Mutlu Gürses: Türkiye’nin içine düşürüldüğü girdaptan nasıl çıkacağı konusunda, hep birlikte düşünmemiz, var gücümüzle çabalayarak, siyâsî ve ekonomik kuşatılmışlıktan kurtulmamız gerekmektedir. Doğrusu şu ki dış politikada yapılanlar, yapılmayanlar ve dahası yapılamayanlar insanı karamsarlığa sürüklemektedir.
Çetinoğlu: Bütün bu dertler içerisinde siz çoğunlukla Ermeni Meselesi hakkında yazıyorsunuz… Vatan meselesi söz konusu olunca, toplumu bilgilendirmek, bilgileri şuur hâline getirmeye çalışmak, her vatansever için farz-ı ayın kabilinden vazifedir. Yazmaya devam etmelisiniz…
Gürses: Yazıyorum da… Kim ve kimlerin ne kadar umurundadır, bilmiyorum! Bazen, Ermeni meselesini, târihin derinliğinde yaşanmış olayları, bir tarafından araştırıp yazmanın ne mânâsı var diye kendi kendime soruyorum! Ermenilerin ihânetini, sözde Ermeni soykırımı yalanı ile çıkarılan ‘patırtı’yı, yeterince bilmeyenlere, bu yersiz ve gerçekten tamamen kopuk iftirayı anlatmak, acaba boş bir çaba mı diye düşünüyorum… Memleket özlemi gidermek, yakınlarınla, sevdiklerinle, dostlarınla günü gün etmek varken…
Çetinoğlu: Bir tek kişiye bile tesir edilebilmesi kazançtır… 
Yeni Zelanda’nın teşebbüsüne geçmeden önce, söyleyeceklerinizin dikkate değer bulunması bakımından Yeni Zelanda hakkında bilgi vermeniz faydalı olur…
Gürses: O Yeni Zelanda; Avustralya Kıtası’nı, başkenti Canberra’yı, Newcastle, Sydney ve Melbourne şehirlerini bilmeyen, duymayan herhalde yoktur. Yeni Zelanda ki bu kıtadan 451 Km. uzaklıkta, Güney Batı Pasifik’te, Tasman Denizi olarak isimlendirilen bölgede, başkenti Wellington olan ve birçok adacıktan oluşan bir ülkedir. Yüzölçümü 268.021 Km2, nüfusu 5.000.000 civarındadır. Nüfusun yarıdan fazlası Avrupalıdır. Geri kalanı ‘Maori’ denilen yerlilerdir. Ülkede resmî dil İngilizce ve Maorice’dir. Meşrutî Monarşi ve parlâmenter demokrasi ile yönetilir. İngiliz milletler topluluğu üyesidir.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Türkiye-Yeni Zelanda ilişkileri hakkında da bilgi verir misiniz?
Gürses: Çanakkale/Gelibolu Savaşı’nda, o târihte İngiltere’nin sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda’dan (ANZAK)* denilen askerler, İngiliz ordusunda, Osmanlı Devleti’ne karşı savaştılar. Söz konusu savaşta verdikleri kayıp; 26.094’ü Avusturyalı, 7.571’i Yeni Zelandalı olmak üzere 33.665 kişi olmuştu. Gelen 13.000 Yeni Zelandalı askerin ancak 5.429’u vatanına dönebildi. Ve biz Türkler, hayatını kaybeden o askerlere saygı duymuşuz. Hayatını kaybeden Yeni Zelanda askerlerine anıtlar dikip, her yıl törenler düzenleyerek saygıyla anmaya devam eden bir millet olduğumuzu dünyaya ispat etmişiz. 
Çetinoğlu: Neler oldu? 
Gürses: Şimdi, o saygının öncesine, kısaca da olsa yaşananlara ve karşılığında, hangi saygısızlıkla karşı karşıya olduğumuza bakalım: Yeni Zelandalılar 103 yıl önce geldikleri Çanakkale’de, Türk askerinin gücü karşısında 25 Nisan 1915 târihinde şafak vakti teslim bayrağını çekmişlerdi. Bu teslimden, Türk askerinin vakur davranışından ders çıkaran Avusturyalılar ve Yeni Zelandalılar, Türkleri düşman değil, dost olarak görmeyi tercih ettiler. O günlerin anlamından hareketle, âdeta bir bayram gibi karşılıklı millî duyguların birleştirildiği, acı hâtırâların kardeşliğe dönüştürülmesi kabul edildi. 
Mustafa Kemal Atatürk; ‘Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.’ Diyerek Türk Milleti’nin asil duygularını ortaya koyuyordu. 
Çetinoğlu: Bu samîmi ifâdeler üzerine iyi ilişkiler kuruldu… 
Gürses: Evet! Yeni Zelanda’nın başşehrinde Atatürk anıtı dikildi. Dünyada örneği görülmeyen dostluk köprüleri kuruldu. 
Çetinoğlu: Bu dostluğun evveliyatı da olmalı…
Gürses: Târihin derinliğinde meseleye bakarsak; Osmanlı-Avustralya ve Yeni Zelanda ilişkileri 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanmakta, Osmanlı Devleti’nden göçlerin başlamasıyla söz konusu ilişkinin yaşandığı bilinmektedir. Osmanlı Devleti, devam eden göçler sonrasında tüccar ve vatandaşlarının haklarını korumak için bu ülkenin bazı şehirlerinde konsolosluklar açmıştır. Bu ilginin neticesinde, Avustralya’daki Osmanlı vatandaşı ve tüccarlarının Balkan ile Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’ne maddî yardım gönderdikleri, kaynaklarda kayıtlıdır. 
17 Mayıs 1893 târihinde Avustralya Kıtası’nda yaklaşık 2121 Osmanlı vatandaşının yaşadığı bilinmektedir.
Çetinoğlu: Günümüzdeki ilişkilere gelirsek… 
Gürses: Önce Avustralya, (Sözde) Ermeni Soykırımını tanıyan karar aldı. Bilindiği üzere YENİ ZELANDA’da ‘YENİ ZELANDA ERMENİ DÂVÂSI KONSEYİ’ ve ‘YENİ ZELANDA -YEŞİLLER PARTİSİ’ adını taşıyan kurum ve kuruluşlar var. Söz konusu gelişmeden sonra Yeni Zelanda’da; Bu kuruluşlar, birçok ülkenin (Sözde) Ermeni Soykırımını tanıyan kararlar aldığını, Yeni Zelanda’nın hiçbir şey yapmamakla batıdan koptuğunu söylediler. 
Yeni Zelanda Yeşiller Partisi milletvekili Gareth Huges de Sözde Ermeni Soykırımı’nı tanıyacak tasarıyı parlamentoya sunmaya hazırlanırken, ‘Parlamentoyu kendisine destek vermeye’ çağırdı. 
Çetinoğlu: Hükümet mensuplarının meseleye bakış açıları nedir?
Gürses: Daha önce Wellington’da düzenlenen bir basın toplantısında Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern ‘1915’te yaşanan olayların her zaman ülkesi tarafından tanındığını’ vurgulamış, fakat olayları değerlendirirken; ‘Somut terimlerden (SÖZDE soykırım ifâdesinden) kaçınılması ve konunun ihtilaflı taraflara bırakılması gerektiğini’ dile getirmişti.
Bahsi geçen Yeni Zelanda Ermeni Dâvâsı Konseyi, son dönemde sesini yükselterek, Başbakan Jacinda Ardern’i, (Sözde) Ermeni Soykırımı konusunda tutumunu değiştirmesi çağırısında bulunuyor.
Faaliyetler bununla kalmıyor, bir ucu sözde târihçilere, bir ucu, her ne kadar düşünce yapısına, yaptığı hizmete daima saygı duysak da, Agos Gazetesi’ne* uzanıyor. Agos, özellikle yaptığı röportajları ile (Sözde) Ermeni Soykırımı’na bilerek veya bilmeyerek çanak tutmakta tâbir câizse kaşımaktadır.
Çetinoğlu: Agos Gazetesi ne gibi faaliyetlerde bulunuyor? 
Gürses: Ermenilerin yabancı güçlerce kullanılarak isyan etmiş oldukları, bu isyanların sonucunda bulundukları yörelerden güvenli bölgelere nakledildikleri, nakil sırasında istenmeyen olayların yaşandığı bilinmektedir. Nakil ve yerleştirme işlemlerinin, hiçbir zaman Ermenilerin topluca imhâsını hedeflemediğini, kesinlikle soykırım olmadığını bildikleri halde bir türlü kabullenmek istemiyor ve meseleyi çarpıtıyorlar.
12 Mayıs 2016 târihli Agos Gazetesi, ‘Anzaklar 1915’i Anlatıyor’ başlığı ile ve Fatih Gökhan Diler imzâsıyla, sözde Yeni Zelandalı târihçi ve gazeteci James Robins ile yaptığı röportajı yayınladı. James Robins’in söylediklerinin doğru olup olmadığına zerre kadar hassasiyet göstermiyor, meseleyi araştırıp doğrusunu yazmıyor.
Çetinoğlu: Demek ki söylemek isteyip de korkudan söyleyemediklerini, başkalarına söyletiyor… Röportajda hangi ifâdeler var? 
Gürses: Özetle, gazeteci soruyor; … ‘Anzakların soykırıma ne ölçüde tanıklık ettiğini, katliamları ve tehciri ne kadar görüp duyduğunu anlatabilir misiniz? 
Sözde târihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); ‘Yeni Zelanda ve Avustralya için konunun yeni’ olduğunu söylüyor. Yüz bir yıl sonra… Yeni Zelanda ve Sözde Ermeni Soykırımı’nı birbirine bağlayan ilk kişi olarak, ‘Morgenthau’nun* ABD’ye yolladığı telgraflar’ dedikten sonra, Alman arşivlerini gösteriyor. 
Çetinoğlu: Morgenthau meselesini özetleyebilir misiniz? 
Gürses: Meselenin özetini yapmak için ABD Başkanı Woodrow Wilson, Haham Stephen Wise, Hagop S. Andonian, Arshag K. Schmavonian, Johannes Lepsius, Lord Bryce, Arnold Tonybee, Burton J.Hendric, Robert Lansing ve Heath W. Lowry’nin yaptıklarına ve yazdıklarına bakmamız gerekir. Hatta o dönemde Yahudilerin fuhuş sektöründeki etkinliğine, Morgenthau’nun bu konuda eşiyle birlikte üstlendiği çalışmayı anlatmamız gerekir ki, bu defa karşımıza başka konular ve başka isimler gelir. W.A. Coote, Rahip Frew, Marki Garroni, Oskan Efendi, Samuel, Haim Nahum, Aşkenaz Başhahamı Dr. David Markus, Dr. Israel Auerbach, Madam Fucks, Dr. Stchepotiew, Graff Von Luttichau, Samuel Cohen, gibi isimlerin İstanbul da Yahudileri ve Yahudi kızları fuhuş sektöründen uzaklaştırmak çabalarını birlikte anlatmalıyım ki, o mesele oldukça uzar!
Çetinoğlu: O halde asıl meseleyi konuşmaya devam edebiliriz. 
Gürses: Kısacası, Morgenthau’nun mesnetsiz, yalan ve düzenbazlıkları bilinmektedir. Gerisi ise internette erişime açık ‘Morgenthau Diary’ hâtıra kitabında günü gününe verilmiştir. Morgenthau’nun anlaşılmaz husumet ve siyasî etkisizliği akademik olarak ispatlanmıştır. Morgenthau’nun hiçbir yazısında ‘ANZAC’ kelimesi yoktur, demekle yetineyim… 
Çetinoğlu: Belgesi var mı? 
Gürses: Var. (https://www.researchgate.net/…/321487042_MORGENTHAU_SHENANI….) adresinden görülebilir. 
Sayın Çetinoğlu, benim Ermenilerle bir husumetim yok. Ermeni arkadaş ve dostlarım var. Ben Ermeni Diasporasının YALANLARINA karşıyım. Kaynaksız ve belgesiz yazmam.
Çetinoğlu: Meseleyi derinlemesine araştıran kişi olarak siz bu işe ne diyorsunuz? 
Gürses: Ey sözde târihçi ve gazeteci, ey zekâdan mahrum kişi James Robins, sen târihle ilgili bir şeyler uyduracaksan, hiç değilse, o dönemde emir kulu olduğun İngiltere’nin The National Archives’ ine baksana… ‘Askerî Hizmet Evrakları 1914-1920’, ‘Britanya Askerî Birliği Savaş Jurnalleri 1914-1922’ ve ‘Savaş Kabinesi Evrakları 1916-1919’ dokümanlarını bir incelesene… Hiç değilse hâfızanda, bir-kaç bilgi kırıntısı kalıverirdi. ‘Araştırdığım konu’ dediğin bu ise, araştırmadığın, ağa babalarının kulağına üflediklerinin çarpıklığı, kim bilir nasıl olur? Şeklinde sormaktan başka ne diyebilirim ki?
Çetinoğlu: ‘Kimbilir nasıl olur?’ Demekle neyi kast ediyorsunuz? 
Gürses: Mesela; Wellington, Aucklander ve Otago taburlarından, esir düşen 23 Anzak askerinin isimlerini verebilir misin? Diye sorarım. ‘Onların tanıklığı’ nerede, nasıl ve ne zaman yazılmış? Diye sorarım… Bunu açıklayamaz, belgesini veremez. Yalancılığı ortaya çıkar. 
Batılıların sözlerini tutmadıklarına dair binlerce belge bulunmaktadır. ‘Nakil ve iskân sırasında yalnız çok az kafile Kürt-Çerkez ve benzeri çeteleri tarafından soyulmuştur.’ ‘Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Sir Eric Drummond 1 Mart 1920 târihli resmî notasın da Türk Hükümetlerinin vuku bulan haydutluklarda bir iştirakinin olmadığı belgelidir. Bugüne kadar ‘soykırım veya toplu öldürmeye ait’ bir tek resmî belge bulunamamıştır.’ Deniliyor ve de biliniyor. 
Çetinoğlu: Agos’taki röportajı konuşuyorduk. Başka neler var?
Gürses: Gazeteci soruyor; … ‘Çalışmalarınıza baktığımda Anzaklar ile soykırım arasındaki bağlantıyı Conk Bayırı Muharebesi’yle başlattığınızı görüyorum’
Sözde târihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); ‘Yeni Zelanda ve Avustralya’dakilerin Çanakkale’den gelen raporlardan sâdece savaşla ilgili değil Ermenilere yapılan katliamlarla ilgili haberleri de okuduklarını bugün biliyoruz.’ diyor ve zırvalamaya ‘Conk Bayırı’, ‘760 Anzak askeri’ ve esirleri anlatarak devam ediyor.
Bu sebeple fazlaca uzatmadan, gazeteci arkadaşımıza ve sözde târihçi- gazeteciye, öncelikle aşağıda ki fotoğrafa bakarak, Adana, Adapazarı, Afyon, Çankırı, Gediz, Haydarpaşa, İstanbul, İzmit ve diğerleri…23 esir kampını iyi incelemelerini tavsiye ederim.
Çetinoğlu: ‘Sahibinin Sesi’ gibi konuşuyor. Târihî hakîkatlerden çok uzak. Dürüstlükten çok uzak…
Gürses: Düşünmeden, araştırmadan, çamur atmak, safsatayı çarşaf, çarşaf yazmanın dürüstlüğü nerede? Bu kişiler, Avustralya New South Wales (NSW) Eyâleti Eğitim Bakanlığı Târih Müfredatı Sorumlusu Jennifer Lawless’in ismini hiç mi duymamışlar? “Gelibolu Savaş Esirlerinin Tecrübeleri” konulu projeden hiç mi haberdar olmamışlar? Türkiye’ye 18 kg. ağırlığında târihi belgeyle gelerek, araştırma yaptığını hiç mi bilmezler? Kızılhaç raporlarından hiç mi haberleri yoktur?
Peter Fawns, Charles Suckling, John Pitt Cary, Harry Abbot, S.T. Bell, Henry Stoker, Hugh Gordon Dacre, Fitz, T.S. Brodie, Amiral de Robeck, Ian Hamilton, Birdwood, Primrose Stoker’in yazdıklarını hiç mi okumamış hiç mi duymamışlar?
Gazeteci soruyor; … ‘Bu günlüklerde yazanlardan bahsedebilir misiniz?’
Sözde târihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); ‘Yüzbaşı Thomas Walter White kendilerine yer açmak için Ermeni Kilisesi’ne sığınanların zorla sürüldüğünü yazıyor.’ Çavuş John Halpin, ‘bir kutsala saygısızlık’ demiş, Afyon’daki bir başka esir kampında bulunan askerlerse, ‘soykırıma bizzat tanık olmuşlar” diye anlatıyor.
Fakat; Henry Hugh Gordon Dacre Stoker, Arthur Gordon Haggard, John Pitt Cary, Harold Abbott, Charles Vaughan, Harry Burton Broomhead, Charles Varcoe, Arthur Bray, Stephen John Gilbert, Peter Fawns, Charles Holdernes, George Henry Nash, Albert Norman Charles Thomson, John Kerin, John Harrison, Benjamin Talbot, Alexander Charles Nichols, Albert Edward Knaggs, William Thomas Cheater, Lionel Stanley Churcher, William Wolseley Falconer, James Cullen, James Harding, William Brown Jenkins, Charles George Suckling, Thomas Henry Walker, Michael Williams, Thomas Wishart, James Henry Gibson, Stephen Thomas Bell, Herbert Alexander Brown, Henry James Elly gibi askerler, neden hiç bir şey görmemiş, duymamış ve yazmamışlar? Bunu anlatmıyor!
Bu sözde gazeteci ve sözde târihçi-gazeteciye sormak isterim; ‘Avustralyalı iki Ermeni Akademisyenin nakil ve iskân devresindeki basın haberlerine ait 1994 târihli doktora çalışmasından, o çalışmada, Mayıs-Ekim 1915 arası gazete başlıklarından örnekler verildiğinden, bunların hiç birinde ‘soykırım-katliam’ haberi olmadığından, Ermenilerin Ruslarla birlik olarak (17.6.1915) savaştıklarından neden hiç haberleri yoktur? Bildikleri halde, yalan mı söylemektedirler?
Gazeteci soruyor; … Anzak askerlerinin bazı yörelerde Ermenileri ve Süryanileri katledilmekten kurtardığını söylediniz. Böyle başka hikâyeler var mı? 
-Öncelikle belirtmeliyim ki hiçbir şeye dikkat edilmiyorsa, lütfen içerisinde Süryani ve Kürt kelimesi geçen metinlere çok dikkatli bakmak gerekir. Bunlar sözde konuya, genellikle yama yapmak için kullanılmaktadır. 
Sözde târihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Avustralyalı Yzb. Stanley Savige Urmiye’den çıkarılan Ermenileri ve Süryanileri korumaya çalışmış.”, “Yzb. Robert Nicol ve Çvş. Alexander Nimmo, soykırım kurbanlarını kurtarmış…”, “Kürt birliklerini uzak tutmayı başarmışlar.” Diyor…! 
Ancak, Yzb. Stanley Savige’nin Eylül 1915 de Gelibolu’ya geldiğini, 9 Kasım 1915 de Lone Pine’da görevlendirildiğini, Mart 1916 da Fransa’ya, Mart 1918 de İran’a yine görevli gönderildiğini, unutarak, 1915 nakil ve iskân meselesi ile güya bağ kurmaya çalışıyor…
Gazeteci soruyor; … ‘Savaş sırasında Ermeniler hakkında haberler yapan kaç gazete saydınız.’
Sözde târihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “O zamanlar Yeni Zelanda gazetelerinde soykırıma geniş yer verildi. Nerdeyse bütün Ermeni katliamları büyük küçük veya yerel gazetelerde yayınlandı. Gelibolu’dan veya Yeni Zelandalıların görevde oldukları diğer yerlerden savaş haberleriyle birlikte veriliyordu. Çoğu Londra’dan ya da Ermenilerin kaçtığı Rusya bürosundan gelen telgraflardı. Aralık 1915’te bile büyük bir gazetede Ermeni Holokostu* ve Jön Türkler’in* insanlığa karşı suçlarından bahseden uzun bir makale yayınlanmıştı.” Diyor. 
(DEVAM EDECEK)

 

 

Yol Varsa Budur (1)

0

Kıbrıs’ta çözüm için kraldan çok kralcı kesiliyoruz! Problem var mı ki çözülsün. Çözümü istensin. Çözüm için önce problem, mesele ve sorun olması gerekmez mi?

Evet, sorun var ama bizim değil, Yunanın sorunu var. Hâlbuki bir savaş olmuş, bir bedel ödenmiş. Bir realite oluşmuş. Artık bütün hesaplar, bundan sonrası için yapılmalı. Her şey bundan sonrası için düşünülmeli.

Çünkü savaş, keskin bir kılıç gibi, ihtilâfı ortadan kaldırmış; iki toplumun kanlı bıçaklı hâlini gidermişti. Rum’un Türk’e hayat hakkı tanımamak için gösterdiği insanlık dışı, bindir vahşetine kesin şekilde son vermişti. Kanayan yarayı, akmamacasına durdurmuş. Dâvayı kökünden çözümlemişti.

Artık geriye dönülemez. Çünkü savaş, savaş öncesi iddia edilen bütün hakları iptal eder. Zaten bunun için savaşa başvurulmuş. Savaş bunun için yapılmıştır. Artık eski hâl muhal, imkânsız. İster istemez yeni hâli kabullenmek gerek.

Çünkü bir büyüğün dediği gibi: “Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yakılsa, külü havaya savrulsa, o külden yeniden çadır yapıp içinde oturmak kabil midir?”

Bu yeni fiilî durum hazmedilmiyorsa; tek çare yine savaştır. Yeni duruma nasıl gelinmişse, eski duruma da aynı yoldan dönülür. Yani savaşla. Çünkü alınan şey, verilen fiyata karşılıktır. Verelim isteyene ama bir şartla, aldığımız fiyata. Bu fiyat ise kandır, candır. Sayısız şehit ve gazi oluşlardır.

Kaldı ki bu durumu Rumlar ve Yunanlılar istemişlerdi! Kendi bindikleri dalı, kendi elleriyle kesmişlerdi! Bir milleti yok yere imha etmek istemişler! Soykırım yapmaya kalkışmışlar, yüzlerce cana kıymışlar! Bu uğurda çoluk çocuk dememişler! Kadın kız, genç ihtiyar ayrımı yapmamışlar! Vahşice, hunharca, adice, gözleri dönmüş bir şekilde davranmışlar! Dünyanın gözü önünde üstelik kalleşçe Türklere kurşun sıkmışlar! Evleri ateşe vermişler! Kıbrıs’ı bir yangın yerine çevirmişlerdi!

Üstelik garantör devletler; özellikle Türkiye’nin müdahalesini engellemek için, her türlü tedbiri alarak; adaya çıkmayı imkânsız bir hâle getirmişlerdi! Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Türk Ordusu; verilen, verilmek zorunda kalınan müdahale emri gereğince Kıbrıs’a çıkmış. Daha doğrusu çıkabilmişti.

Çünkü aziz okur! Kıbrıs öyle tahkim edilmişti ki, adaya çıkmak, çıkarma yapmak mümkün değildi. Çıkanlar bir şartla çıkabilirlerdi. Yüzde doksan dokuz ölü vermek zorunda kalarak. Fakat Allah’ın inayetiyle bütün dünyanın şaşkın bakışları arasında Türk Ordusu Kıbrıs’a çıkmış; mazlumların imdadına yetişmişti.

Emin olun, dünyanın hiçbir ordusu böyle bir çıkarmayı göze alamazdı. Neyse bu ayrı bir konu. Biz sadede gelelim. Evet, Kıbrıs’ta bir savaş olmuştu. Savaş ise eskiye bir hâtime, eskiye bir çizgi çeker. Ondan önceki bazı hakları hak olmaktan çıkarır. Artık “Eski hâl muhal. Ya yeni hâl. Ya izmihlal.” düşüncesi ağır basar. Geri dönüşe fırsat vermez.

Çünkü dönülecek idiyse, niçin savaş yapılmıştı? Öyleyse ölenlerin suçu neydi? Bundan dolayıdır ki, meydanda alınan, masada verilmez. Kaldı ki, alınan bir şey yok. Sadece gasbedilen hakların savunulması söz konusuydu. Tavizin ise sonu yoktur. Vereni er-geç yer bitirir. Ta ki artık verilecek bir şey kalmasın. Yani istenecek kimse karşısında kalmasın. Hepsi yok olsun. Bu yol bataklık yoludur. Oraya gireni, oraya düşeni, oradan geçeni yer yutar, yok eder, öğütür. Geriye bir şey bırakmaz.

Kaldı ki, “Aç canavara tahabbüb / ona karşı sevgi beslemek; onun bize karşı iştihasını daha da kabartır. Bir de dönüp bizden diş kirası ister!”

İşte o yapmak zorunda bırakılan savaştan sonra, o gün bu gün Kıbrıs’a huzur geldi. Barış geldi. Emniyet geldi. Gülmeyen yüzler güldü. Ağlayan çocuklar sustu. Kıbrıs’ta, Türk Ordusu’nun gelişinden sonra güneş bir başka doğdu. Rüzgâr bir başka esti. Çiçekler bir başka açtı. Deniz bir başka çırpındı. Bakıp Türkün bayrağına, selâm Türkün bayrağına diyerek.

Herkes, her şey coştu. Cuş u huruşa geldi. Artık geceler şakin, gündüzler cıvıl cıvıl, sokaklar kıpır kıpır oldu. Kısaca Kıbrıslı Türk’ün yüzü güldü. Yüzüne kan, vücuduna can geldi.

 

 

Ya K.K.T.C Kurulmamış Olsaydı?

15 Kasım 2018 tarihinde KKTC’nin 35’nci kuruluş yıl dönümünü kutlayacağız. 44 yıl önce 1974’te Kıbrıs adasında temeli atılan bu son Türk Devletinde yaşayan soydaşlarımız; ne yazık ki yaşadıkları bu devletin diğer ülkelerce tanınmamış olmasının bedelini pahalı bir biçimde ödemeye devam etmektedir.

Akdeniz’in orta yerindeki bu ada parçasında 50’li yıllardan beri tarafların adanın yönetilmesi açısından yaşadıkları sorun öyle anlaşılıyor ki, özellikle Rumların uzlaşmaz tutumu nedeniyle önümüzdeki süreçte de devam edecek! Ama yıllar öncesine döndüğümüzde yaşanan gerçekleri de unutmak ne mümkün!
O nedenledir ki, o gerçekleri hatırlayarak günümüz Kıbrıs’ına baktığımızda; ”İyi ki K.K.T.C ilan edilmiş, iyi ki hala dimdik ayaktadır”, demek de bugünün gerçeğini anlatmaktadır.
Şöyle bir düşünelim: ”Ya K.K.T.C Kurulmamış Olsaydı”, bugün adada neler yaşanacaktı? Ya Türkiye Akdeniz’e bakan yüzünde neleri yaşayacaktı? 
İşte olası yaşanacaklar:
. 20 Temmuz 1974 tarihinde soydaşlarımızın Rumlar tarafından topyekûn öldürülmelerine, adanın Yunanistan’a bağlanmasına mani olmak için yasal garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale eden Türkiye ve Türk askeri; 13 Şubat 1975’te kurulan KKTC Federe Devleti ile sonrasında 15 Kasım 1983’te ilan edilen KKTC’nin yapısal özellikleri olmasaydı, hala Kıbrıs Cumhuriyetini adanın yasal hükümeti olarak tanıyan BM’in bu akıl almaz tutumu nedeniyle çoktan adayı terk etmiş olacaklardı! Çünkü emperyalist güçler, ne yapıp, edip bir şekilde Türkiye’yi adadan çıkartacaklardı!
. 1974 yılında Kıbrıs’ta ölümün kıyısından dönen Kıbrıs Türk’ü geride kalan 44 yıl içerisinde adada onları temsil eden bir siyasi yapı olmadığından; yaşam hakkının, hukukunun nasıl yürütüleceğinin bilinmezliği içinde bocalayacak! En nihayetinde yasal hükümetmiş gibi muamele gören Rum’un insafına sığınmak zorunda kalacaktı!
. Adada yaşayan Türkler, özgürlüklerine kavuşmalarının tadına varamadan, yıllar içinde tıpkı 1963 sonrasında Rumlardan gördükleri baskıyı yeniden görmeye ve hatta toplu katliamları yaşamaya devam edecekler. Bu nedenle de adadaki topraklarını, evlerini, mallarını Rumlara satarak bir başka ülkeye göç etmenin yollarını arayacaklardı… 
. Günümüz Kıbrıs’ında kendi yönetim biçimi ile kendi seçtikleri temsilcileri ile yönetilen Kıbrıs Türk Halkının böylesine bir yönetim yapısı olamayacağı için; adada azınlık hakkından başka hiçbir hakkı da olmayacaktı!
. Adadan ayrılmasıyla birlikte garantörlük hakkı sona eren, hele ki AB’ye giriş müzakereleri başlayan Türkiye’nin adaya bir kez daha müdahale etmesi asla mümkün olmayacaktı!
. Şimdilerde adadaki yaşam garantisi Türkiye’nin desteğini alarak her geçen gün biraz daha güçlenen, ekonomik refah seviyesi artan, en azından evi, aracı, işi olan Kıbrıs Türk’ü böylesine büyük bir güçten mahrum kalacağından, 1974 sonrasında yıllar içinde yeniden Rum’un yanında çalışan, 2’nci sınıf insan muamelesi gören bir durum ile karşılaşacaktı. Tıpkı 1963 sonrasında olduğu gibi! 
. Ayrıca Türkiye bugün Akdeniz’de petrol arayabiliyorsa, uluslararası sulara hiçbir devletten izin almadan hala çıkabiliyorsa eğer, bunu adanın kuzeyinde kurulu K.K.T.C’nin varlığına borçlu olduğunu unutmamak gerek,
Yukarıda sıralamış olduklarım; K.K.T.C’nin kuruluşu ilan edilmemiş olsaydı, Kıbrıs Türk’ünün yaşayacağı gerçeklerdir. Çünkü bunların her birisinin izleri adanın geçmişteki tarih sayfalarına kazılıdır.
Ama bütün bunların yanı sıra hepsinden de önemlisi bugün adanın kuzeyinde yaşanan özgürlüğün doyum olmaz tadıdır, değeridir. Kıbrıs Türk Halkı 44 yıldan beri yaşadıkları topraklarda özgürce soludukları, Rum’un baskısı, mezalimi olmayan bir yaşamı teneffüs etmektedir. 
Tarih sayfalarını çevirdiğimizde;
”Girne’ye, Gazimağosa’ya- Güzelyurt’a Rumların izniyle gidebilen, evine çivi dahi çakamayan, geceleri sokağa dahi çıkamayan, ömrünün neredeyse çoğunu barikat nöbetlerinde geçiren, adayı terk etmesi için bir sürü dalavere ile karşılaşan, Lefkoşa Türk kesimi-Gönyeli-Boğaz üçgenine sıkışıp kalan, Hamitköy ovasına kurulan Kızılay çadırlarında 11 yıl boyunca yokluk, açlık ve sefalet içinde yaşayan soydaşlarımızdan bugün adanın kuzeyinde yaşayan kaç kişi kaldı bilinmez! İşte tam bu noktada yaşanan bu gerçekleri de genç kuşakların bilmesi gerek…” 
Ancak yukarıda sıraladığım gerçekleri bir kez daha okursak; ”Ya K.K.T.C kurulmamış olsaydı?”, ”Bunlar mı başımıza gelecekti” demek, yazımın başlık sorusunun da cevabı olacaktır.
(K.K.T.C’nin 35’inci kuruluş yıldönümünü kutluyor, devletimizin kuruluşuna kadar geçen süreçte canlarını seve, seve feda eyleyen tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, gazilerimizi sevgiyle selamlıyorum.)

 

 

 

 

Kedicikli Adnan’ı Eskittik, Fesli Kadir’i Konuşalım Artık

Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” demiş ama I.Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğumuz millî ve medenî birliği II.Dünya Savaşı sonrasının çifte kutuplu statükosunda ikiye bölünerek kaybetmişiz. Sağ & Sol diye, Alevî & Sünnî diye, Türk & Kürt diye, Laik & Dindar diye, Evet & Hayır diye iç savaş provokasyonlarına iyi – kötü gelmişsek ve hâl-i hazırda toplum, Andımız gibi birlik sembolü bir metinde bile Real Madridlilerin Barselonalılara bile söyleyemeyeceği tonda şeyler söyleyebiliyorsa birbirine; biz hâlâ Türkiye halkıyız, Türk Milleti olamamışız – maalesef – demek zorunda kalırız.

Biz tarihçilere son yıllarda öğrenci fiks menüsünden sorulan iki soru; “2023’te ne olacak Hocam, Lozan’dan kurtulacak mıyız?” ve “Kadir Mısıroğlu nasıl biri Hocam, okunur mu?” Bir: Hiçbir şey olmayacak, yaşarsak yaş günümüzü kutlarız; Lozan da varlığımızın ve yaşantımızın resmî belgesi. İki: Bırakın şu Bakırköy kaçkınını!
32-33 yıl önce “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?”nin 2 cildini, Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın”larından 4-5 ciltle birlikte okumaya başlayan bir lise 2 talebesi olarak son sınıfta Sosyoloji sözlüsünde ve İnkılap Tarihi yazılılarında ne yaşadığımı ben bilirim. Sonrasında da İstanbul Tarih’in meşhur hocalarının (Mehmet Saray, Abdülkadir Donuk, Mehmet İpşirli, Erdoğan Merçil, Hakkı D. Yıldız, Mübahat Kütükoğlu, Kemal Beydilli, A. İhsan Gencer, Feridun Emecen..) bir tanesinin bile bahsetmediği bir adamdı ama adam şimdilerde aynı herzelerle iyi biliniyor, bizim ilim ehli hocaları tanıyan beri gelsin.
Bu ülkede Kadir Mısıroğlu gibilerin 40-45 yıl, Adnan Oktar gibilerin 30 yıl aynı teraneleri tekellüm ederek kazanç ve kitle edinmesine müsaade ediliyorsa ‘dış servislerin koruması altındadırlar’ diye cevap arar benim mantığım. Komünal kapitalist yaşamın pîri, kaset ve şantaj sanayisiyle geçimini ancak yerli ve yabanî (CIA, MOSSAD) istihbaratlar izin verirse sağlayabilir. Üniversite yıllarıma denk gelen ve müstear isimle yayınlanan Yahudilik ve Masonluk kitabından İsrail muhipliği çizgisine geliş bir yana bu 30 yılda canı yanan, pâyimal edilen gençlerin – ailelerin vebali kimde kalacak?
Kadir Mısıroğlu’nun şeyhi Nazım Kıbrısî (A.Oktar’ın da sevgili Hocası) bir İngiliz ajanıydı; işi gücü İngiliz Kraliyet Ailesi’nin soyunu Hz.Muhammed’e bağlamak, Elizabeth’in seyid soyundan olduğunu ve Prens Charles’in gizli Müslüman olduğunu yaymaktı. Tabiî Atatürk’e ve Cumhuriyet’e de bolca söverek.. Talebesi de aynı yolun yolcusu.. İngilizlerin son yüzyılda canını en çok yakan kişiyse Mustafa Kemal ve kurduğu Demokrat Cumhuriyet “Çağdaş Uygarlığı Aşma” gibi büyük bir risk barındırıyorsa o kişiden sağlam intikam alınmak gerektir. O da içinden çıktığı Müslüman halkın gözünde onu dinsiz göstererek ve onunla birlikte devletin kuruluş ilkelerini de sürekli tartışma konusu yaptırarak eserini temelinden yıkmakla olurdu. Olan biten budur. 
DİB Başkanı Ali Erbaş’ın ziyaret provokasyonunu da bu minvalde değerlendirmek gerekir. Birileri 2023’e dek kötü sürprizler hazırlama telaşında.. Tek taşla çok kuş sadedinde bu ziyaret; mühim miktarda insanın Diyanet’ten soğumasını, Cumalara gitmeme kararındakilerin çoğalmasını, yüzde 5-6’larda olduğu söylenen ve bilhassa gençler arasında yaygın olan Deist oranının yükselmesini, yaklaşan Yerel Seçimler öncesinde oy vermenin aday bazlı değil ideoloji bazlı gerçekleştirilmesini, Abant ve F.Gülen üzerinde tezleri bulunan Ali Reis’le birlikte eski yol arkadaşlarıyla diyalog kurulabilme ihtimalini veyahut Siyasî İktidar’ı tam da Atatürk demeye başladığı sırada toplum nezdinde ‘eski klasik çizgisindeler’ düşüncesine getirebilme gayretini fehmettirmektedir.
Ne zaman dış siyasette önemli gelişmeler olsa bize meleklerin cinsiyetinin Adnan mı, Kadir mi olduğu tartıştırılır. İran yaptırımları nereye gider ve Adalarımızın çevresindeki deniz sondaj blokları / parselleri kimlerce kimlere veriliyor kısmıysa kamufle edilir. Poz verenlere değil servis edenlere bak!

 

 

Fesli Kadiri Ziyaret Etmek Meydan Okumadır

Diyanet İşleri Başkanının, “Fesli Kadir” denilen sözde tarihçi, hain meczubu (Kadir Mısıroğlu’nu) ziyaretinden önceki son yazım DİYANET VE SİYASET idi.

Atatürk tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının kurum olarak yaşaması gerektiğini ancak mutlaka ıslah edilmesi gerektiğini yazmıştım.

Çünkü biliyorum ki, “Diyanet itibarsızlaşırsa, siyasallaşırsa veya ortadan kalkarsa Almanya’daki gurbetçilerimiz ve Türkiye’de bazı örneklerini gördüğümüz gibi Müslüman halkımızın aynı Camiye gitmeyen cemaat, tarikat ve dini gruplara bölüneceğine inanıyorum. Ayrıca IŞİD gibi aşırı yorum ve yapılanmaların Türkiye’de de gelişmesine zemin hazırlanmış olur. Din eğitimi veren okullar ve camilerde İslami değerler öğretilmeli. İmam Hatipler ve Camiler parti seçim bürosu gibi olmamalıdır.”

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş yönettiği Camileri ve eğitim kurumlarını birer siyaset mekânı haline getirdiği yetmemiş olmalı ki, milletin sinir uçlarına direkt dokunan bir hamle yaptı.

Diyanet’in itibarını sıfırlayan ve kurumu tam olarak siyasetin emrine verdiğini ilan eden eylemi gerçekleştirdi.

Diyanet İşleri Başkanının 9 Kasım’da olduğunu söylediği ve 10 Kasım’da resimleri servis edilen Fesli Kadir ziyareti sıradan bir mesaj değildi.

Çünkü bu adam sıradan biri değil. Kutsal dinimizi kullanarak, dinimize en büyük hizmeti yapan devlet adamlarının başında gelen Atatürk’e ve Cumhuriyetimizin temel değerlerine saldırılarıyla tanınan bir cibilliyetsiz.

İstiklal Harbimizde “keşke Yunan galip gelseydi” diyebilecek kadar Atatürk ve Türk düşmanı…

Türkiye Cumhuriyeti devletimizin kurucusu Atatürk’e nefretini “10 Kasımda saat 9.05’de kenefe gidin” diye açıklayan bir terbiyesiz…

“30 Ağustos zafer değil, yenilgidir… Mustafa Kemal’in verdiği zararı Yunan vermezdi” diyen bir meczup…

“Atatürk’ü sevenler ahmak ya da sahtekârdır” diyen bir edepsiz…

“Bir kâfiri (Mustafa Kemal Atatürk’ü kast ediyor) beğendin mi namaz kılsan da kâfir olursun. Oruç tutsan da kâfir olursun. Hacca gitsen de kâfir olursun. İman hassas bir şeydir” diyen bir din istismarcısı…

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy hakkında “pezevenk, serserinin teki” diyen ortak değerlerimizin düşmanı bir çukur adam…

Atatürk, “İslamiyet’in doğru anlaşılmasına, doğru bilinmesine ve kutsal dinimizin din bilgisi olmayanların veya istismarcıların elinde zarar görmemesine özen gösteren” bir liderdi.

Diyanet İşleri Başkanlığını bunun için kurmuştu.

*******************************

ZİYARETİN ŞİFRESİ

Görevi İslamiyet’in doğru anlaşılması için çalışmak olan, Diyanet İşleri Başkanlığı makamını işgal eden zat, yurdumuzu Hıristiyan devletlerin işgalinden kurtaran ve başında olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran Atatürk’e salyalı ağzıyla hakaretler eden bu adamı neden ziyaret eder?

  • Ali Erbaş, üstünde makamını temsil eden cüppe ve sarığıyla, bu sefil adamı ziyaret ederek onu şereflendirmeye çalışmış olabilir. (Diyanet İşleri Başkanları sadece resmi törenlerde cübbesini ve sarığını takarlar, diğer günlerde normal kıyafetlerini giyerler.)

Ama bunlar rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ü sevmedikleri için okumamış olabilirler, biz hatırlatalım:

“Atatürk’e saldırmak daha kaliteli bir dindar olduğunuz için değil, daha kaliteli bir şerefsiz olduğunuz anlamına gelir.”

Bu ziyaret, her ikisine de şeref kazandırmamış, Ali Erbaş’ın şerefini sorgulanır hale getirmiştir.

  • Ali Erbaş, bu ziyaretiyle bu meczubu ziyaret eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve Meclis Başkanı İ. Kahraman’ın izinden gittiğini göstermek istemiş olabilir.

İslam’ın ülkemizdeki en üst temsil makamında bulunan kişinin görevi devlet başkanlarına yağcılık yapmak değil, yanlışlarını düzeltecek müdahaleler yapmaktır.

  • Ali Erbaş, bu ziyaretiyle ben de “bu adamla aynı görüşteyim” mesajı vermek istemiş olabilir. Bu görüşte olanlar için bizim taktığımız sıfatlar bellidir.

İşte bu en pervasız şekilde Milletin sinir uçlarına dokunma cüretidir.

Milletimize ve Müslümanlara bir meydan okumadır.

Böyle bir adam artık bir dakika bile bu kutsal makamı işgal edemez.

TÜRK MİLLETİNE VE MÜSLÜMANLARA MEYDAN OKUYAN ALİ ERBAŞ BENİM DİNİMİ TEMSİL ETMEMEKTEDİR.

*******************************

ATATÜRK’ÜN AMACI İSLÂM’IN DOĞRU ANLAŞILMASI İDİ

Atatürk’ün bir asker ve komutan olarak yaptıklarını saymaya lüzum yok. Türk direnişi kırılsaydı dünyada bağımsız bir Türk devleti, bir süre sonra da Müslüman Türk Milleti kalmazdı. Müslüman Türklerin tarihten silinmesi demek, dünyada Müslümanların varlıklarının esamesi okunmayacak hale gelmesi demektir.

Atatürk’ten önce ne Osmanlı’da ve ne de diğer İslam ülkelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri bir kurum yoktu. Cumhuriyetin en önemli kurumlarından biri Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Böylece farklı dini yorumlara inanan Müslümanlar, bu inançları ve siyasi görüşlerine bakmaksızın Camide toplanabilmiştir.

Atatürk, İslam dininin doğru anlaşılması için, Kuran tefsiri ve Kur’an Meali yazılmasını sağladı. Büyük âlim Elmalı Hamdi Yazır, hem Kur’an tercümesini yaptı, hem de “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsir eserini yazdı.

Bugün de faydalandığımız, İslam’ın özünü anlatan ve dinin yanlış anlaşılmasını ortadan kaldırmaya yönelik eserlerdir bunlar. Tarihimizde ilk defa dinimizi kendi dilimizden öğrenme imkânına kavuştuk.

Hadis kitaplarından en çok itibar edileni İmam Buhari’nin hadis kitabını tercüme ettirdi.

Atatürk’den önce, Osmanlılar döneminde Cuma ve bayram hutbelerinin tamamı Arapçaydı ve dinleyen cemaat bunu anlamazdı. Ama Cumhuriyetle birlikte hutbelerin vaaz kısmı Türkçeleştirildi. İyi ki de böyle oldu.

Medreseler kapatıldı. Yerine Ankara’da gerçek anlamda din bilgini yetiştirmek için İlahiyat Fakültesi ilk kez Atatürk tarafından kuruldu.

İslam’ın doğru anlaşılmasından rahatsız olanların, “Atatürk dinsizdi” suçlamasıyla Atatürk’e ve Cumhuriyetin temel ilkelerine saldırması hiç eksik olmadı.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, gönlümüze nüfuz edemediler. Müslüman Türk Milleti iki Mustafa’yı çok sevdi: Muhammed Mustafa ve Mustafa Kemal Atatürk’ü…