19.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 585

Tarık Buğra İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi

0

Prof. Dr. Mehmet Tekin,  14,2 X 21,6 santim ölçülerinde birinci hamur Ivory kâğıda basılı iplik dikişli ve sert kapak ciltli, 686 sayfalık eserinde; hikâye, roman ve tiyatro gibi yayın dünyasının pek çok sahasında muhteşem eserler vermiş, gazete ve dergi yöneticiliği ile köşe yazarlığı yapmış olan Tarık Buğra’yı anlatıyor. ‘Tahlil ustası‘ olarak bilinen Tarık Buğra’yı, bir başka tahlil ustası olan Prof. Tekin’den öğrenmek okuyucuyu pek çok bilinmeyene ulaştırıyor.

Üslûpta ve ifadelerde samimiyet ve sıcaklık var:

Kitabın dokuma tezgâhında günden güne, yıldan yıla, güzeller güzeli Türkçemizin himmet ve desteğiyle ete kemiğe bürünüp vücut bulan bu güzel insanla, ister istemez ‘hemhâl/hem nefes’ oldum; tanıdım mutlu oldum, anlattım mutlu oldum, yazdım mutlu oldum. Böyle bir hâlin tatlı yorgunluğuyla anlatma/yazma faslında, ulular ulusu Yunus’un, kulağından tutup hizaya çektiği ‘akıl casusunun had ve hakkını inkâr etmeden, ucun ucun Hölderlin’in ‘lirik Peri’sinin uysal kanatlarına sığındığımı, haddimce ve -varsa- hakkımca itiraf etmek isterim: İşin anlatma, yazma faslında söylediklerim, bilgece olmasa bile (çünkü beceremem); gücüm nispetinde güçlü, becerim nispetinde sıcak, dilek ve muradımca lirik olsun istedim. Yani, çetin yolların yolcusu Buğra’nın hayat hikâyesini, akıl merceğiyle rasat edip kalp gözüyle anlatayım dedim: Yunuslara, Hölderlinlere borçlanarak…   (s: 28)

Yazarın iaresiyle eser, ‘biyografi Kitabı‘dır.  Fakat alışılagelmiş biyografilerin hayli dışında ve yukarılarındadır. Derinlikli ve engin… Daha da önemlisi samimi…

Prof. Tekin, Tarık Buğra’nın bir sanat adamı olduğunun şuuru ile yazıyor. Bu sebeple sanatı hayata, hayatı sanata feda etmiyor. Buğra’nın çevresinde cereyan eden sosyal ve siyasi hâdiseler hatta o dönemle ilgili tarihî olaylar da ihmal edilmiyor:

Birinci Dünya Savaşı’nın serpintileri, Mütareke trajedisi, Osmanlının yıkılışı, Millî Mücadele, Cumhuriyet’in kuruluşu, Millî Devlet olabilmenin sancıları, inkılâplar, Tek Parti dönemi, çok partili sürece geçiş, 1960 darbesi, Yassıada yargılamaları, Menderes ve iki bakanın idamı, 68 Olayları, öğrenci hareketleri, 12 Mart 1971 Muhtırası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, akla ziyan siyasî tasarruflar (9 yılda: 1971-1980 11 hükümet kurulup bozulması), 70’lerin kanlı anarşi olayları, 1980 darbesi, Özal hükümetleri, liberalizm esintileri, Güneydoğu meselesi…

Türkiye, pek az milletin tahammül edeceği bunca acı ve ibretlik deneyimi, hepi topu 80 yılda yaşar; daha doğrusu yaşamak mecburiyetinde kalır. Nereden bakılırsa bakılsın, yaşanan; sosyal, siyasi mâniada derin ve telâfisi zor bir travmadır. Buğra’nın hayatı, baştan sona bu ‘netameli’ ve o ölçüde uzun sürmüş sancılı, aynı zamanda içinde umudu barındıran bir sürece tesadüf edecek ve o, bu netameli sürecin terbiyesinden geçerek kendini bulmaya, ayakta durmaya çalışacaktır.

Bütün bu hâdiseler Buğra’nın hayatına ve sanatına fon teşkil ediyor.

Kendisi de iyi bir biyografi yazarı olan merhum Altan Deliorman, Yılmaz Öztuna’ya biyografi yazarlığının zirvesinde yer vermişti. Hayatta olsaydı zirveye, muhtemelen taht tarzında bir koltuk daha koyardı. Böylece eserine ve dolayısıyla biyografi yazarlığına edebiyattan tarihe, psikolojiye, sosyolojiye köprü kurmak suretiyle yeni bir boyut kazandıran Mehmet Tekin’in hakkını Mehmet Tekin’e verecekti.

Tarık Buğra, çok yönlü bir sanatkârdır. Kuşatılmışlığına, yoksulluk ve yoksunluğu rağmen… Kendi ifadesiyle arkası artık yama tutmayan pantolonla dolaşmasına rağmen diklenmeden dik durarak kendini nasıl inşa ettiğini öğreniyoruz. İşin sırrı, Buğra’nın mizacındadır. O mizacın nasıl oluştuğu, kitabın sonraki bölümlerinin konusudur.

Tarık Buğra, taşradan gelmiştir. İstanbul’dadır ve İstanbul’da bir ‘edebiyat cumhuriyeti’ vardır ki kendinden olmayana tepeden bakar. Daha da ötesi, hoyrat ve nobrandır. Diğer taraftan büyük ideallere sâhip, aklında ve gönlünde sanatkâr olma kararlılığı olanlar, Thomas Mann’a göre biraz megaloman olmalı, komplekslerini gizlememelidir. Çünkü bunlar, ihtirasları tetikleyen özelliklerdir. Normalleşen sanatkârlar, sanatkâr olma imkânını kaybeder. Kendini yalnızlıklara mahkûm etmeli ki yükselebilmek daha büyük bedeller ödemenin talimini görmeli.

Tarık Buğra’nın sayısı 20’yi aşan kitaplarını, binlere ulaşan makalelerini okuma fırsatını kaçıranlar, en seçme yazılarını Prof. Tekin’in hazırladığı ‘İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi‘ isimli eserinden okuma şansını elde edebilirler. Meselâ 61-62 sayfadaki yazısı…

 

Prof. Tekin’in eseri, masa başında yazılmış bir biyografi değildir. Taşralının yetiştiği yerleri yâni (Buğra’nın ifadesiyle) ‘yapıcı elini, Türkiye’yi kurtaracak gayretlere maya çalmak için uzatan Akşehir‘de Buğra’yı tanıyanlarla, bilenlerle konuşarak, şehrin fotoğrafları ile zenginleştirilerek hazırlanmıştır.

Eserde yalnızca bir sanatkârın hayatı anlatılmıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin zorlukları da okuyucuya sunuluyor. (s: 100-117)

Prof. Tekin’in selis Türkçesiyle üstat Buğra’dan iktibas edilmiş bazıları 3-5, bazıları 20-30 satırlık bölümlerdeki sımsıcak ve muhteşem ifadeler, âdeta yarış hâlindedirler. Bu yarış okuyucuyu, kitabı kelime kelime okuma mecburiyeti ile karşı karşıya getiriyor.

Buğra’dan tadımlık bir bölüm: (Aynı zamanda ‘sanatkâr-yazar’ olmak isteyenlere altın tepside sunulan zümrüt tavsiyeler)

Aradığım Türkçenin membaı olsa olsa halk edebiyatımız ve folklorumuz olurdu. Bu düşünceyle tekke ve halk edebiyatlarına başvurarak, Yunus’u, Karacaoğlan’ı okudum; onların şivesine intibaka, onlar gibi düşünmeye, onlar gibi hissetmeye çalıştım… bu arada İncil’in tercümesini de okuyordum. İşte bir dil denemesi olan Erenlerin Bağından böyle bir niyetin ve böyle bir çalışmanın mahsulüdür. Erenlerin Bağından ile Garp tesirinden kurtularak kendi kendime döndüm. O zamanlar lisanda bir yenilenme hareketi vardı. Düşündüm ki, bu yenileşme yalnız şekilde kalmamalı, mevzulara da girmeli. Yunus’un ve mutasavvıfların dilinde bir özlük, bir temizlik buldum. Bunu şekil ile beraber mevzularda işledim. Bu dönüş beni tasavvufa götürdü.

Tarık Buğra’nın tahsil hayatı, yazarlığı ile sanatkârlığı yarıştıracak bir ustanın nasıl piştiğini gösterecek bir hikâyedir.  Önce, liseyi pekiyi derece ile bitirmesi sebebiyle imtihansız girilen Tıp Fakültesi, sonra Hukuk, daha sonra da Edebiyat Fakültesi… Mezuniyet tezini hazırlamadan yüksek tahsili terk…

Bu arada Prof. Tekin, doğru zannedilen bir fâhiş yanlışı dipnotta düzeltiyor:

Ortada kesinleşmiş bir terk hâdisesi var iken, internette yer alan şu bilgi, şaka gibi bir şey olmalı: Küçük Ağa 1963 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi ve 1964’te kitap olarak yayınlandı. Çok olumlu tepkiler alan roman, Mehmet Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edilmiş ve böylece yazar, Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nden diploma almıştır.  Akla ziyan bilgiler… (s: 258)

Prof. Tekin’in kitabında neler yok ki? Türkiye’de, matbuat hayatının pek de temiz olmayan iç yüzü: kıskançlıklar, traji-komik hâdiseler; zalimler ve haysiyet cellatlarının sık sık gerçekleştirdiği infazlar. Bunlardan biri, bir kurban bayramı öncesinde yaşanır: Çalışmakta olduğu gazetenin patronundan, Tarık Buğra’ya arife günü, bir zarf gelir. ‘Bayram ikramiyesidir‘ diyerek zarfı ümit ve heyecanla açar. Hizmetleri için teşekkür edilip işine nihâyet verilmiştir. Maaş yok, tazminat yok. Aile reisi bayrama 5 parasız ve işsiz olarak girecektir. Adâlete saygılı olunduğu belirtilerek mahkeme yolunun açık olduğu ima edilmektedir. Gazeteci olmak isteyenler! Duydunuz mu?

Kitap, Tarık Buğra’nın hikâyelerinden özetler, makalelerinden örnekler, akıbetini sezmişçesine ‘Allahaısmarladık Bâb-ı Âli!’ başlıklı elveda yazısı… Ve eşinin, okuyucunun göz pınarlarına davetiyeler gönderen satırları…

 

Ölür ise ten ölür. Canlar ölesi değil…

 

TARIK BUĞRA:

2 Eylül 1918 tarihinde Konya’nın ilçesi Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Lisesi’nin yatılı kısmında okurken, bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine, kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada, 1936 yılında bitirdi. Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hikâye ve şiirler yazmaya başladı.

Cumhuriyet gazetesinin açtığı ve sonrasında çok tartışılan yarışmada Oğlum(uz) adlı hikâyesiyle 1948 yılında ikincilik armağanını kazandı. Bu ödül neticesinde aldığı çok sayıda iş teklifleriyle, basın hayatına atıldı. Akşehir’e dönerek Nasrettin Hoca gazetesini çıkardı. (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet, Vatan, Yeni İstanbul gazetesinde (1952- 1956) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Yol Dergisi’ni yayınladı. (1968) Son dönemlerinde Türk Edebiyatı ve Hisar dergileri ile Türkiye gazetesinde yazdı. 26 Şubat 1994 tarihinde, kanser tedavisi görmekte olduğu Çapa Tıp Fakültesi’nde, İstanbul’da vefat etti.

 

Eserleri:

Fıkra, Makale, Deneme: Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Düşman Kazanma Sanatı, Gençlik Türküsü.

Romanları: Yalnızlar, Siyah Kehribar, Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da, İbiş’in Rüyası, Firavun İmanı, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Osmancık.

Hikâyeleri: Oğlumuz veya Sabrın Acı Meyvesi, İki Uyku Arasında, Hikâyeler.

Tiyatro: Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı.

Gezi Yazıları: Gagaringrad.

 

Prof. Dr. MEHMET TEKİN:

1955 yılında Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okurken Ötüken Neşriyat ‘ta musahhih olarak çalıştı. 2 yıl Cemil Meriç’in sekreterliğini yaptı. Üniversite’den 1976 yılında mezun oldu. Edebiyat öğretmenliğini yaparken, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladığı Doktorasını 1986 yılında tamamladı. 1987 yılında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Yardımcı Doçent, 1992 yılında Doçent, 1998 yılında Profesör oldu. 2009 yılında tayin edildiği Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Ana Bilim Dalı’nda 3 yıl çalıştı. 2012 yılında emekliye ayrıldı. 2013’te İstanbul Üniversitesi Edebiyatı Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne tayin edildi. Hâlen bu bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Yazılarını; sırasıyla Kalem, Hisar, Kardaş Edebiyatlar, Konevî, Millî Kültür, Boğaziçi, Türk Yurdu, Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih, Kültür Dünyası, Metafor, Türk Edebiyatı, Erdem, Kitaplık, Dergâh ile çeşitli akademik dergilerde yayımladı.

Eserleri: Romancı Yönüyle Peyami Safa, Romancı Yönüyle Orhan Pamuk ve Yeni Hayat, Peyami Safa ile Söyleşiler, Cemil Meriç ile Söyleşiler, Tank Buğra ile Söyleşiler, Roman Sanatı I, Tarık Buğra (E. Burcu Yılmaz ile) başlıklı çalışmaları hazırladı.

 

KUŞBAKIŞI

SİYER-İ NEBİ // PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI-ŞAHSİYETİ-DÂVETİ:Ülkemizde, gerek örgün, gerekse yaygın eğitimde Siyer-i Nebî’ye olan ilginin artması, siyere dair eserlere olan ihtiyacı en üst düzeye çıkarmıştır. Bu ihtiyaç, Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmenlere siyer dersi için tertip ettiği,  Prof. Dr. Âdem Apak’ın da zaman zaman görev aldığı Hizmet İçi Eğitim seminerlerinde katılımcı öğretmenler tarafından da dile getirilmiştir. Prof. Apak’ın hazırladığı eser, bu konudaki talep ve beklentileri karşılamaktadır. 

Kitabın ilk üç kısmı Hz. Peygamber’in (s.a.s) tarihî şahsiyeti ve tebliğ mücadelesini incelerken, son iki bölüm O’nun şahsiyetine ve cihanşümul dâvetine tahsis edilmiştir ki, aslında O’nun siyeri bütün bunların toplamı olarak kabul edilmelidir. Buna göre, dördüncü bölümde O’nun şahsî özellikleri, ahlâkî hususiyetleri ve örnekliği, aile hayatı ile sosyal, siyasi yönü ve çocuklar ve gençlerle geliştirdiği münasebetleri esas alınmıştır.

Kitabın son bölümü ise, Hz. Peygamber’in (sav) bütün insanlığa hitap eden mesajlarını ihtiva etmektedir. Bunlar tevhit, adâlet, ilim, kardeşlik, insan hakları ve barış başlıkları altında incelenmiş, bu şekilde çalışmada Allah Resul’ünün hem sureti, hem de sîreti bir arada sunulmaya çalışılmıştır.

16 X 23,5 santim ölçülerinde, 388 sayfalık kitap, Ağustos 2018’de kitapçı raflarına yerleşti.

ENSAR NEŞRİYAT:

Düğmeciler Mahallesi, Karasüleyman Tekke Sokağı Nu: 7 Eyüpsultan. İstanbul.

Telefon:  0.212-491 19 03, Belgegeçer:  0.212-438 42 04 e-posta:

bilgi@ensarnesriyat.com.tr //   www.ensarnesriyat.com.tr

NEHİR KUŞLARININ ŞARKISI:

Özgün Çelik’in Türkçeye çevirdiği Lisa Wingate’ın, yaşanmış bir olayı anlatan romanında; Foss Ailesi’nin hayatı yer alıyor. Aile, Amerika’daki büyük buhran döneminde Mississippi Irmağı üzerindeki yüzer kulübelerde yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmeyen polisler, beşkardeşi anne ve babalarının şiddetli itirazlarına rağmen alıp götürürler. Kardeşler kendilerini yürek dağlayan bir ortamda bulurlar. En büyüğü olan Rill, bir yandan küçük kardeşlerini bir arada tutmaya çabalarken, bir yandan da nehre ve ailesine, nehir kuşlarının şarkılarına mor salkımların ve okaliptüslerin o büyülü dünyasına geri dönmenin yollarını aramaktadır. Hayalinde yalnızca kardeşleriyle birlikte anne ve babasına kavuşmak düşüncesi vardır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 432 sayfalık kitap, Temmuz 2018’de yayınlandı.

NEMESİS KİTAP:

Gürsel Mahallesi, Alaybeyi Sokağı Nu: 10/2 Kâğıthane, İstanbul. Telefon: 0.212-222 10 66 Belgegeçer: 0.212-320 50 70  e-posta: info@nemesiskitap.com www.nemesiskitap.com

 

 

ERDEM BAYAZIT’LA SANA, BANA, VATANIMA DAİR KONUŞMALAR

Mâverâ Dergisi kadrosundan, 5 Temmuz 2008 tarihinde ebedî âleme uğurladığımız Erdem Bayazıt, grubun gür seslilerinden birisiydi. Bir nesle yaptığı ağabeyliği, şairliği ile gönüllere taht kuruşu ve hayat mücadelesi ile örnek bir şahsiyetti.

‘Sana, Bana, Vatanıma Dair Konuşmalar’ isimli eserde; kendisiyle yapılıp çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan röportajlar bir araya getirilmiş. Bazen hüzünlü, bazen de esprili bir dille kendisini ve Maveranın kurucuları ve yaşatıcıları olan Güzel Yedi Adam’ı ve onlardan bazılarının hayatını anlatıyor.

Eğitimci, yayıncı, şair, editör, dergi yönetmeni, muharrir ve siyasetçi olarak kazandığı tecrübelerinden istifade etmek isteyenler için…

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 216 sayfalık kitap, Ağustos 2018’de okuyucuya sunuldu.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

 

1- RESİMLİ TÜRKÇE KAMUS: (Tıpkıbasım): Raif Necdet Kestelli.  Türk Dil Kurumu Yayınları.

2- ŞEYHÜLİSLAM EBUSSUUD EFENDİ VE FETVÂLARI: Dr. Pehlül Düzenli. Osmanlı Araştırmaları Vakfı.

3-YALAN TÂRİH ÜZERİNE NOTLAR: Mehmet Ali Özkan. Semerkand Yayınları

4- TÜRK MÜSÜNÜZ? Murat D. Mirza. Yakın Plan Yayınları.

5- RAMAZAN KİTABI: Hazırlayan Özlem Olgun. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

 

DERKENAR:

SİZ DE Mİ ÜSTADIMIZ?

 

Yayın, kültür ve sanat çevrelerinin en eski, en itibarlı, en… her şeyi olan saygın yazardan bir cümle:

 

Bana anımsatan dostuma teşekkür ediyorum, eksiğimi düzeltiyorum.’

 

Anımsatmak‘ kelimesi O’nun olsun. Gözümüz yok.

 

Eksiğini ‘düzeltmek‘ yerine ‘tamamlasa‘ saygınlığını korumuş olurdu.

 

Hakkı Devrim hayatta olsaydı, dostuna şöyle seslenirdi: ‘Türkçe ilgi ister, saygı bekler!’

 

 

 

 

Seçimden Sonra IMF’yi Getirecekler

0

Atilla Yeşilada, ülkenin en saygın ve daha da önemlisi en objektif ekonomistlerinden biridir. Uluslararası çapta büyük sermayeli şirketlere danışmanlık yapmanın yanında, hem www.paraanaliz.com adlı internet sitesinde hem de Youtube’da kendi adını taşıyan kanalda ekonomiye dair görüşlerini kamuyla paylaşmaktadır. Yine yazılarını derlediği ve her ikisi de Parola Yayınları’ndan çıkan Muhalif Bir Ekonomistin Güncesi ve Hormonlu Büyüme Yılları adlı iki kitabı bulunmaktadır. Her iki kitabı da okuduğunuzda, Yeşilada’nın yakın geleceğe dair gerek siyasi gerekse ekonomik öngörülerinin son derece isabetli olduğunu açıkça görüyorsunuz. Atilla Yeşilada’nın diğer pek çok ekonomistten farkı, ekonomi-özgür düşünce-bağımsız yargı-tam ve gerçek demokrasi gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi son derece güzel şekilde izah edebilmesidir.

Asıl konuya dönecek olursak, Atilla Yeşilada 16 Kasım’da Youtube kanalında yayınladığı son videosunda 2019’a dair tahminlerini açıklıyor. (videoya https://www.youtube.com/watch?v=-dR9s3AFvNE linkinden ulaşabilirsiniz)

Yazının bundan sonraki kısmı için, Yeşilada’yı takliden ve aynı zamanda hukuki bir zorunluluk olması hasebiyle şu açıklamayı yapalım. Bu yazıda yer alan ifadeler yatırım tavsiyesi değildir.

Yeşilada, yukarıda bahsettiğim videoda şu an 5.30 TL civarında olan ABD Dolarının 31 Mart 2018 seçimlerine kadar 7.00 TL bandına yükseleceğini, seçimlerden hemen sonra IMF’yle yeni bir stand by anlaşması yapılıp Doların ilk etapta tekrar 5 TL civarına düşeceğini ancak 2019 sonlarına doğru 6.00-6.25 TL bandında seyredeceğini iddia ediyor.

Seçimden sonra hükümetin IMF’den kredi isteyeceği iddiası elbette yeni değil. Ama bu iddia ilk defa bu alanda otorite olan biri tarafından bu kadar kesin bir dille ifade ediliyor.

AKP hükümetinin iktidara geldiği günden bu zamana kadar en çok dile getirdiği söylem ülkeyi IMF’den kurtardıkları (!) söylemiydi. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı meydanlarda “Artık biz IMF’ye borç vereceğiz” gibi ifadeler kullanmıştı. Yazık ki, bu ifadeler seçmeni yanıltmaya yönelik bir çift tatlı sözden başka bir şey değilmiş.

Türkiye, AKP hükümetiyle aslında çok güzel bir fırsat yakalamıştı. 16 yıl boyunca, tek parti yönetiminin getirdiği istikrar ve güven ortamının ekonomiyi şahlandırmasını bekledik. Ancak bugün gelinen nokta, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı şartlarından çok da farklı değil.

AKP, iktidarda kaldığı süre zarfında hep söylemlerinin tersi yönünde eylemlerde bulundu. Ülkeyi daha demokratik yapacaklarını iddia ettiler ama askeri vesayetten daha beter bir parti vesayeti getirdiler. Liyakat dediler, siyasi ve bürokratik kadroları partizanca bir şekilde vasıfsız kişilerle doldurdular. Bağımsız yargı dediler, yargıyı tarihinde olmadığı kadar siyasileştirdiler. Yolsuzlukla mücadele dediler, Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan yolsuzluğun kat be kat fazlasını 16 yıllık iktidarlarına sığdırdılar.  Eğitim dediler, çocuklarımızın geleceğini mahveden, kaliteli bireyler yetişmesini engelleyen bir eğitim sistemsizliği getirdiler. Nihayet IMF’den kurtulacağız dediler, ama ülkeyi kötü yönetmelerinin bir sonucu olarak ülkeyi yine götürüp IMF’ye teslim etmenin eşiğine geldiler.

Önümüzdeki mahalli seçimler çok önemli. Elbette mahalli seçimlerle iktidar değişmez. Ancak AKP’nin seçmenden gelecek sağlam bir uyarıya ihtiyacı var. Şayet seçmen gereken uyarıyı sandıkta yapmazsa veya seçmen bu uyarıyı yapar ama AKP hükümeti kendisine verilen mesajı yanlış yorumlamaya kalkarsa ülke çok büyük bir siyasi krizin içine düşer. O kriz ortamında da henüz 2019 yılının içinde erken seçimi tartışıyor hale geliriz.

Siyaset her şey demek değil. Hem devletin hem de devleti kimin yöneteceğini şekillendiren siyaset kurumunun asıl görevi, insanların yani vatandaşların mutlu olmasını sağlamaktır. “Mutlu olmak” fiilinin altını siz istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. İş ve istihdam sağlamak diyebilirsiniz mesela, daha müreffeh bir yaşam diyebilirsiniz, dünya standartlarında eğitim sistemi, dünya standartlarında yargı sistemi diyebilirsiniz. Ne derseniz deyin aynı kapıya çıkacaktır. Bu ülkede siyaset sahnesine çıkan veya çıkmayı düşünen herkesin görevi sadece ve sadece ülke insanının daha mutlu yaşamasını sağlamaktır. Gerisi laf-ı güzaftır.

 

 

Zafer Yorgunluğu Sendromu (2008 –> 2018)

“Alan aldı, giden gitti ah ile
Ölen öldü, kalan kaldı vah ile
Yaşanır mı bu zulümle, kahr ile

Asırlara sığmaz bizim derdimiz
Yetmez olduk kendimize kendimiz”

Bir zamanlar bir ‘Hasta Adam‘ vardı. Fetih düşlerinin yağız atlarının seferlerinden sızan yorgunluk; 1600‘lü yıllarda (17.yy) önce Nezle – Duraklama, akabinde önemsenmeyip 1700‘lü yıllarda ( 18.yy ) bu kez Grip – Gerileme, yanlış ilaç (Tanzimat F.) içmesiyle birlikte ve gitgide ağrırlaşarak 1800‘lü yıllarda (19.yy) Zatürre – Dağılma aşamalarını yaşar ve nihayet 20.yy‘ın başında da Mevta – Yıkılma merhalesiyle Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Geride bir mezartaşı: Hüve’l-Baki O.D. (1299 – 1922).

Tarihin devlet kurma rekortmeni biziz. Bu da bizim varlık sebebimiz. Devrilen 7 asırlık çınarın köklerinden büyüyen o filizin tabelasında kalp içinde T.C. harflerini görebilirsiniz. Gözbebeğimiz gibi büyüttük, filizi başlarda. Sonra değişerek geliştik.

“Bize bir nazar oldu
Cumamız pazar oldu
Bize ne olduysa
Hep azar azar oldu”

Artık yine hasta bir toplum olduk. Temel’in büyük bir ciddiyetle ‘Hastayım dedum, dedum; inanmadunuz. E şimdi n’oldi?‘ dediği bir köklü hastalık. Sâri mi, irsî mi; kronik mi, genetik mi; nükseden mi, sükseden mi bilmem ama Temel’in taşının yanı başındayız. Bu millet büyük millet, teşkilatçı millet de aynı zamanda asimile olma alışkanlığı da olan bir millet. ‘Hezeyan geldi mi mantık savuşurmuş.‘ Türk Milleti de azmış, şaşırmış, işkembevî bir yaşama durmuş. Gâvurcasıyla; idealizm OUT, hedonizm IN.

Milletler arasında tuz hükmündeydi Türk Milleti. O da bozulunca vay dünyanın haline! Âd, Semûd, Eyke, Medyen, A’malika ve Kadim Mısır geçiyor gözlerimin sinema şeridinden.

Mu’tefike‘ye gelince görüntü sabitleniyor. İşte bu bizimki. Harman olmuşlar… Acaba biz ?

Biz değil miydik yeryüzünün tek kurtuluş ümidi? ‘Veliyyün Külli Mazlumîn‘ değil miydik biz? Ya şimdi ne haldeyiz?

Nabzının devrini çağlar dinliyor.
Arz çığlık olmuş inliyor; nerelerdesin?
Bulutlar seni arıyor,
Yağmurlar yalvarıyor; nerelerdesin?

Elverir ki bu çığlıklara kulak veresin. Ne ki kendi gölgenin içinde kaybolmuş gibisin. Oysa gözü olan teşhisi kor; toplum su katılmamış hastaAhlâk ve kültür felâketzede misali yıllardır yasta. Ne yazık ki hasta, hastalığını asla ve kat’a kabul etmiyor. Ona sorsanız borsa grafik eğrisi doğruysa tasa yok.

Bilmenin beş kuruş etmediği bir ülkedeyiz. Ve erken öten horozlara madalya verilmiyor. Sonradan haklılığı da iade edilmiyor. Bir sosyolojik kırılma ve bir elektro – şok dalgası beklemekten başka şansımız yok.

Daha daha ne yapabiliriz? Sadece tufan hazırlığı. Harflerden, kelimelerden, kavramlardan, deyimlerden, düşüncelerden çatılmış bir gemi. En azından ruhun sığabileceği bir gemi.

Sular yükseliyormuş, öyle mi?

 

 

Zamana Direnmek ve Mabed’i Korumak

0

Günümüz, çağımız ve içinde yaşadığımız dünya bize bir şeyleri anlatıyor çok uzun zamandır. Kaybettiğimiz, yitirdiğimiz bir şeyleri mesela zamanın anlamını. Mabed’in (Hakikatin) kutsallığı bizim için hiç bir şey ifade etmiyor artık. Çünkü giden gelene hep aynı öğüdü veriyor: “Büyük oyna!” Ama bilmiyorlar büyüklük sadece samimi ve küçük kalplerde bir anlam ve itibar kazanır. Gelişmiş ve gelişmeye devam eden her medeniyette bir azim, bir çaba ve samimi bir arzu vardır. Bizde ise şan, şöhret, mevki ve makam bu değerli kavramları gölgede bırakıyor. Çünkü yaşadığımız çağı tanımıyoruz ve bazı tanımlamaları kendimize yakıştırıyoruz.

Ehliyet ve liyakat kavramlarını unuttuk. Oysa medeniyet fikrinin ve şuurunun temel dinamiklerini oluşturan, bizatihi medeniyet tecrübesini yaşamış bir milletin bilmesi ve uygulaması gereken en önemli kavramlar bunlar. Biz Osmanlı devleti ile medeniyet tecrübesini her anlamda dünyaya anlatmış bir millet değil miyiz?  Böyle bir millet bu kavramları unutmaz ama unutturulabilir ve biz buna müsaade etmemeliyiz. Bizim bir iddiamız olması için ilk önce hakikat ile yoğrulmamız gerekir. Doğru’ya doğru deyip yanlış karşında elimizi güçlendirmeliyiz; işi ehline vermeli ve Mabed’i korumalıyız. Mabedi terketmenin bedeli sahte mabutların kölesi olmaktır, bunu da unutmamalıyız.

Ben zamana karşı direnen, aynı zamanda Mabed’i yani hakikati koruyan, yanlış’a yanlış deyip hakikatin izini süren bir azınlığın ve kaleyi muhafaza edenlerin bir medeniyet iddiasında bulunabileceğini düşünüyorum. Ezberlerle konuşmanın,  ezberler üzerinden çıkarımlar yapmanın bizi sadece oyaladığının kanısındayım. Zamanı ve mekânı terk edip gitmenin bedelini dönüp mücadele ederek ödemeliyiz. Ehliyet ve liyakat başta olmak üzere bütün kavramların eski değerini bulması için mücadele edilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Bilinmesi gerek; bir zamanlar yön oku olan bir medeniyet tecrübesinin ezber zekâlarda çürüdüğünün ve kokusunun burnumuzu acıttığının bilincindeyim. Bu yüzden bir geç kalınmışlığın zamanı ve insanı daha fazla yormaması için hep birlikte hareket etmeliyiz. Hedefimiz de “Çağ açan, çağ aşan ve çağrısı çağını kuran öncü bireyleri bu toplumun içerisinden çıkarabilmek” olmalıdır.

 

 

Ele Verir Talkını, Kendi Yutar Salkımı

0

Samimiyet, dürüstlük, güvenilirlik; söylem ve eylem tutarlılığında kendini gösterir.

Gerçekleşmesini dört gözle beklediğim bir sempozyuma katıldım. Adı, “Tüm Yönleriyle Hz. Peygamber ve Ahlakı”. Düzenleyenleri, niyet ve emeklerinden dolayı kutlarım.

Sunulan tebliğlerden birinin adı, “İslam Ahlak Felsefesinin Kaynağı Olarak Nebevi Ahlak”. Tebliğ sahibi bir doçent. Kendisine sunum için verilen süre, on beş artı beş dakika. Günlerden Cuma. Tebliği sunan öğretim üyesi, verilen asıl ve ek süreyi de aşmış durumda. Sempozyum yöneticisi bir taraftan konuşmacıyı süre konusunda uyarıyor, ama sonuç yok. Sırada sunulmayı bekleyen bir tebliğ daha var. Vakit daralıyor, dinleyenler cumaya gitmek ve cumaya hazırlık için sabırsızlanıyor. Konuşmacı, yapılan uyarıları, kendisinden sonraki konuşmacının varlığını, dinleyenlerin sabırsızlığını hiçe sayarak fazladan on dakika daha konuşup konuşmayı bitiriyor. Salondaki dinleyenlerden biri kendini tutamıyor ve konuşmacıya yönelerek “Konuşma için verilen süreye uymak da bir ahlak konusudur.”  diyor. Şimdi, siz bu tabloyu nasıl izah edersiniz? Bu samimiyetsizliği ve tutarsızlığı görünce ben de öğleden sonraki ve ertesi günkü toplantılara katılmadım.

“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” deyimiyle ilgili Ekşi Sözlük’te yapılan yorumlara bakarsanız, “Dinci kesimi en güzel şekilde özetleyen söz” veya “Bu dinci kesim öyledir ki; size, şunu bunu yapma der, ama kendi malı götürür.” yorumlarını görürsünüz. Ne kadar acıtıcı ve incitici algı, değil mi?

“Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.” sözünün hem olumlu hem olumsuz anlamı var. Çoğunluğun anladığı gibi düşünürsek, çıkarılacak sonuç, oldukça aşağılayıcı. Bu toplum niye böyle oldu, insanlar bu noktaya nasıl geldi?

“Kral Çıplak” diyenleri kapımızdan kovduk, “Molla Kasım”lık yapanları küçümsedik. İşimize gelmedi. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” diyenlerin, tarlada üretim yapmak yerine orayı bataklığa çevirmeleri ne hazin. Bataklık artık kokuyor.

Doğu toplumları genellikle konuşmayı sever, bir taraftan da “Bir saat tefekkür, bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır.” der; ama tefekkürü bile tefekkür etmez. Konuşmak, gıdasıdır onun. Konuşsun da ne konuşursa konuşsun. “Boş teneke çok öter.” sözünü pek severim.

Söylem diye bir ibadet ya da bir eğitim yöntemi var mı, bilmiyorum. Varsa bile derhal terk edilmeli. Eyleme dökülmeyen söylemin hiçbir değeri yok. Hatta dediklerini hayata indirmeyen söylem sahipleri daha itici oluyor.

Riyakâr, samimiyetsiz, çıkarcı, makyavelist kişilerin egemenliği yüzünden insanlarla ilişkilerimi azalttım. Bu tür kişiler iki yönlü olumsuzluğa yol açıyor. Ya insan insanlığından soğuyor, utanıyor ya da ifadesini bulan yüksek düşünceler inandırıcılığını, değerini, etkisini; söz sahipleri de otoritesini kaybediyor.

Bu toplumun artık nasihate ihtiyacı yok. Çocuklar, içinde bulundukları çağın gereği olarak zaten yönlendirmelere tepki veriyor. Acilen rol modellere, güzel örneklere ihtiyaç var.

Eskiden “Doğruyu konuş, canın doğru çıksın.” denirdi, doğruluk örneği olarak Yunus Emre’nin, Taptuk Emre’nin dergâhına götürdüğü düzgün odunların hikâyesi anlatılırdı. Doğruluğun, tutarlılığın bir erdem olduğuna inanmıştık ve bunun bedelini de ödüyorduk. Niçin biz bedel ödemekten korkar olduk?

İğneyi de çuvaldızı da birilerine batırmak niyetinde değilim. İğneyi kendime batırıyorum, çuvaldızı da birileri kendine batırmayı kabullensin istiyorum. Eğitimciler, iğnenin hedefidir.

Ülkemizde ve dünyada, ahlaklı siyaset, hakkaniyetli ticaret, adaletli hâkimiyet adına görev üstlenenler, medyada yer işgal edenler, düşünce üretenler sınıfta kalmışlardır. Çıkan ürün, bunu ispatlamaktadır.

Bu yazıya sebep ve konu olanlar, daha büyük vebal altındadır. Bu insanlar, kendilerini tarihin yargılamasını beklemeden vicdanlarına emanet etmelidirler. Dünya tarlasının bereketli olması, bunu gerektirir. Güven binasının inşası için samimiyet harcı şart!

 

 

Müslümanların İç Sesini Susturan Ne?

“Kendiyle değil, başkalarıyla uğraşmayı görev bilen bir Müslümanlık anlayışına” sahip olan insanların çoğunlukta olduğu bir toplum haline geldik.

Din adeta belli kişilerin ve zümrelerin tapulu arazisi oldu.

Yaptıkları haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hırsızlık, devlet malını çalmak, kul hakkını gasp etmek fiillerini işleyenlerin üstüne gittiğinizde bu çevreden hemen şöyle suçlamalar başlıyor:

Alnı secdeye değen Müslümanların iktidarına karşı olmak, CeHaPe zihniyetinden olmak, şer ittifakını desteklemek” gibi.

***

Bir Hatıram

Parlamenter Sistemi sona erdiren Referandum sürecinde, 40 yıl vaizlik görevi yapan ve kalabalık bir cemaatin kanaat önderlerinden olan bir “hocaya” sormuştum:

“Cumhurbaşkanının devlet imkânlarıyla yaptığı referandum ve seçim kampanyaları, muhaliflere devlet gücü kullanılarak yapılan engellemeleri, bilhassa adalet ve kul hakkı kavramları açısından değerlendirildiğinde, dini açıdan günah mıdır? Yoksa helal ve mubah mıdır?”

Hocanın cevabı “bu imkânlar Kılıçdaroğlu’nun elinde olsaydı yapmaz mıydı?” oldu.

“Hocam lütfen soruma cevap veriniz, bir başkasının da yapabilme ihtimali haramı helal yapar mı?”

Hoca soruma yine cevap vermek yerine, yine aynı alanda top koşturdu:

“Ak Parti yerine CHP’nin gelmesi daha iyi mi olur?”

Yani adaletsiz de olsa, kul hakkı da yese, yaptıkları haram da olsa alnı secdeli olduğunu düşündüğü kişilerin iktidarı için her şeyi mubah gören tavrını devam ettirdi.

Hem de alnı secdeli CHP’lileri de, namaz kılmasa da Müslüman olan CHP’lileri din dışına iten tavrın İslam’la bağdaşmadığını düşünmeden.

Müslüman olarak gördüğü kişilerin de adil bir seçimle, kul hakkına riayet ederek, hukuk kuralları çerçevesinde iktidar olması gerektiğini söyleyemedi.

“Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.”

“Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”

“Allah adil olanları sever.”

“Allah güzel davranışta bulunanları sever” vb ayetlerin hiçbiri aklına gelmedi.

**********************************

İç Ses Susturuldu

İlahiyatçı, Edebiyatçı Yazar Ayşe Sucu‘nun, Sözcü Gazetesindeki köşesinde yayımlanan “Ahlakı İnşa Eden Vicdan” başlıklı yazısından çok önemli cümleleri dikkatlerinize sunuyorum:

Sadi ŞiraziGülistan” kitabında anlatıyor: Bir gece, Kur’an kucağımda, pederimle oturmuş idim. Hane halkı ise yanımızda uyuyorlardı.

Babama dedim ki: “Ne olur, şunlardan biri kalkıp da iki rekât namaz kılsa…”

Pederim: “Canım oğul, onları çekiştireceğine ha keşke sen de uyuyaydın!” dedi.

Hangi konuda olursa olsun, bu titizlik gösterilmediği sürece, orada İslam yoktur.

Şirazi’nin yaklaşımı tam da bu hakikati ifade eder; zira kendisini barış olarak tanımlayan bir din, başka türlü okunamazdı ve okunmamalıydı. Ne yazık ki aksi okumalar ile “asıl” kayboldu.

Orada da kalınmadı. Din, her türlü haksızlığa, arsızlığa, görgüsüzlüğe meşruiyet zemini yapıldı.

***

Neydi Kaybolan?

Kendiyle değil de başkalarıyla uğraşmayı görev bilen bu Müslümanlık anlayışının göz ardı ettiği bir konu var; “iç ses”. Evet, “iç ses” yerini başkalarına bıraktı.

İslam Peygamberinin iyiliği ve kötülüğü anlamanın yeri ve yolu olarak gösterdiği “iç ses”; yani uyaran, yani ölçen-tartan-biçen ve sonunda ‘yap’ ya da ‘yapma’ diyen ses susturuldu.

Mezhep imamları konuştu, şeyhler konuştu, cemaat liderleri konuştu, abiler-ablalar konuştu, televizyonda nutuk çekenler konuştu, ama “iç ses” hep sustu, susturuldu.

***

Kur’an Bozulanı Düzeltti.

Cahiliye döneminin insanları cahil değildi. Onların da töresi, geleneği, hukuku, ahlakı vardı; büyük bir kısmı İslam geleneği içinde varlığını sürdürüyor.

Kur’an, bu kültürde var olan doğruları tasdik etti (musaddık), yanlış olanları düzeltti (müheymin); yani vicdanın dili oldu. İç sesin duyulmasını istedi.

Kibri kırarak, biriktirme hırsını yerle bir ederek, yalan ve riyaya karşı çıkarak, haksızlıklar karşısında mazlumun yanında durarak vb. toplumsal ahlak içinde ayıklanması gerekenlerin neler olduğunu fark ettirdi.

Ezcümle, ahlak ne otomatiğe bağlanmış ibadetlerdedir, ne dünyayı Müslüman yapalım mücadelesinin içindedir. Ahlak insanın yüzünü iyiye çevirmesidir.

Sağlamayı neyle mi yapacağız? Her birimize bahşedilmiş vicdan ile… Yeter ki sesini duymak isteyelim.

*********************************

İç Sesini Susturan Cahiller

İç sesini yani vicdanının sesini susturan ve dindarlığı bir takım şekli ritüellerden ibaret gören cahil Müslümanların dinden soğutan tavırları da ayrı bir dert.

Dinimizin açtığı ruhsat alanını (mesela namazda cem uygulamasını) kullananları, Müslüman görmeyenleri mi sorarsınız…

Dinin yorumlarını din yerine koyarak, farklı yorumlara inananları Müslüman saymayanları mı ararsınız…

Kadınlara camileri kapattıkları veya camilerde izbe köşelere mahkum ettikleri yetmezmiş gibi, boş Caminin içinde namaz kılmaya çalışan kadınları bile azarlayanları mı…

Hz. Peygamber dönemi uygulamalarından habersiz imam efendileri mi…

Namazda ayakların beş parmak mı, omuz genişliğinde mi açılacağı; dua ederken eller açılacak mı, birleştirilecek mi gibi görüşler yüzünden“namazın olmadı” diyen, çokbilmiş cami cemaatini mi ararsınız?

“Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Hz. Peygambere inat, “ahlaktan arındırılmış bir şekilci Müslümanlık” anlayışını temsil edenler türedi.

Tesla böyle olan insanlara “o kadar cahilsiniz ki, dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz” diyordu.

Necip Fazıl ise, bu gibi “Müslümanlara”, “ham softa kaba yobaz” derdi.

Arif Nihat AsyaEbu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED; / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!” demişti.

Evet, maalesef Ebu Cehil ölmedi… “Ham softa kaba yobazlar” ölmedi. “Müslümanlar” arasında dolaşıyor.

NOTMevlid kandilimiz Ebu Cehillerin, ham softa kaba yobazların etkisizleşmesinin başlangıcı olsun..

 

 

KKTC’nin 35. Zaferinin 44. Yılı Kutlu Olsun

1571 yılında II. Selim zamanında 70 000 şehit vererek Kıbrıs adasını Venediklilerden aldık. Osmanlı Devletinin giderek zayıflaması ile de, önce İngilizler, İtalyanlar sonra da Rumlar adaya çöreklendiler. Fakat bu süre içinde Kıbrıs adasının her köşesinde Türk vardı. Bugün de adanın %  30 unda Osmanlı vakıfları yani Türk damgaları mevcuttur.

1960 yılında Kıbrıs’ta  Türk ve Rumlar ortak “Kıbrıs Cumhuriyetini kurdular. 1963’ten itibaren Rumlar adanın tamamına hâkim olmak için kurdukları EOKA teşkilatı ile sayısız katliamlar ve Türk’e soykırım uyguladılar.  1964 yılında soydaşlarımıza yapacağımız yardım, ABD tarafından engellendi. Kıbrıs Türkleri 29 Aralık 1967’de, ”Kıbrıs Türk Yönetimi’ni kurdu. Katliamların devamı üzerine 1974 yılında Türk ordusu hava, deniz ve kara harekâtı ile Kıbrıs’a gerçek barışı götürdü ve 44 yıldır ada halkı kendi bölgesinde sükûnet içinde yaşamaktadır. Fakat ABD, AB ve BM. Adada daima Türk’ün aleyhinde oldular.

Rauf Denktaş-Eyüp Zafer Gökbilen-İbrahim Öztek

Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bu güne gelmesinde canını ortaya koymaktan çekinmemiş olan başta Rahmetli Cumhurbaşkanı, büyük mücahit Rauf Denktaş olmak üzere kahraman Kıbrıslı soydaşlarımıza, kahraman Şehitlerimize, Gazilerimize, rahmet, minnet, şükran ve saygıyla selamlar olsun. 15 Kasım 1983 günü kurulan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de sonsuza dek payidar olsun.

1960’lı yıllarda, Kıbrıs’ta kardeşlerimiz katledilirken,  İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak, Beyazıt’tan Taksime binlercemiz, “Ya taksim ya ölüm” nidaları içinde yürüdük ve mitingler yaptık. Soydaşlarımızın ölüm haberleri geldikçe yanıp yıkılıyorduk. O zaman adada iki İngiliz üssü vardı. Amerika, Fransa ve Rusya bölgeye uzaktan bakıyordu. Şimdi ise Kıbrıs, Büyük Ortadoğu Projesinin merkezinde bulunmaktadır. Çevresindeki petro-gaz yatakları ABD, Rum Kıbrıs, İsrail ve Mısır tarafından parsellenmiş, bu durumda Doğu Akdeniz ateş denizine dönmüştür. Bölgenin petro-gazı, Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi, Rojova Koridoru ve Lazkiye terminali birbirini tamamlayan proje parçaları olmuştur.

Türkiye olarak biz, Filistin için gösterdiğimiz hassasiyeti kendi Kıbrıs’ımız için göstermekte tereddüt ediyoruz. İslam İşbirliği Örgütünü toplayarak, Kudüs’ün bir kısmını İsrail’e verip, diğer yarısı ile yetinmeyi marifet sayarken, kırka yakın Müslüman devletten Kıbrıs için gayret göstermelerini isteyemiyoruz. Ya üç yüz milyon Türk’ün de bu konuda nefesi kesilmiştir.

14 Kasım günü akşamı İstanbul Aydın Üniversitesinde, Üniversite mütevelli heyeti başkanı Sayın Dr. Mustafa Aydın’ın misafiri olarak, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı ileri gelenlerinden Em. Tümg. Cumhur Evcil ile birlikte “Kıbrıs’ta Eğitim” konulu toplantıya katıldık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 35. Kuruluş yılı kutlamaları kapsamında yapılan toplantı eski bakanlarımızdan, Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Egemen Bağış tarafından yönetildi. Misafir konuşmacı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı, Millet Vekili Dr. Özdemir Berova idi. Bizlerinde söz aldığımız toplantı son derece yararlı geçti.

Egemen Bağıaş-Özdemir Berova-Cumhur Evcil-İbrahim Öztek

 

1984 yılından itibaren başlayıp, 2004 yılında biten Judo Karate Kuraş Aikido ve Vuşu federasyon başkanlık günlerimde pek çok kez Kıbrıs’a gitme imkânı buldum. Bu seyahatlerimizin bir kısmı Spor teşkilatımız ile birlikte gerçekleşti. Tüm federasyonlarımız Kıbrıs Türk’üne her çeşit spor dalında ortak çalışma imkânı sağlayacaktı. Bir kısmımız yeterli ve gerekli desteği veremedi. Bazılarımız ise sportif gelişme ve katkıda büyük aşamalar kaydetti. Çalışmalarımız sırasında Cumhurbaşkanı büyük mücahit Denktaş ile bir araya gelme ve elinden ödül alma şerefine ulaştık. Mücadele sporları başkanı olarak benim avantajım, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Tüm Mücadele Sporları Federasyonu Başkanı vi Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Eyüp Zafer Gökbilen’in arkadaşımız olmasıydı. Eyüp, Türkiye’de yetişmiş çok başarılı bir Tekvando sporcu, antrenör ve yöneticisiydi. Barış harekâtından sonra Kıbrıs’a gitti ve Kıbrıslı gençlere spor nosyonu, sporcu ruhu, terbiyesi ve sporcu asaleti kazandırdı. Onları şampiyon olarak yetiştirdi ve Mücahitler ordusu kurdu. Çalışmaları ile Denktaş’ın sağ kolu oldu. Avrasya Tekvando Federasyonunu kurarak, sporcularını dünya arenalarına taşıdı.

Ben federasyon başkanı olarak, kendilerine antrenör ve malzeme göndererek, judo, kuraş ve Aikido branşlarının gelişmelerine katkı sağlamaya çalıştım. En önemlisi kimsenin başaramadığını Kıbrıslı Türk sporcuları Türkiye’de yapılan tüm Judo ve Kuraş spor dallarında  Avrupa ve Dünya şampiyonaları ile turnuva müsabakalarına sokmakla başardım. Bunu diğer spor federasyon başkanları da yapabilselerdi bugün Kıbrıslı Türk sporcular, hiç olmazsa tüm sportif organizasyonlara BM. Bayrağı altında katılma imkânı bulacaklardı.

Eyüp Zafer Gökbilen

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Eyüp Zafer Gökbilen’in sonsuz gayretleri ile tüm engellemelere rağmen Dünya spor ailesi içinde önemli bir yere sahip olmuştur. Çalışmalarını her zaman takdirle karşıladık. Kıbrıs Türk gençliğine daha nice hizmetler vereceğine de inancımız sonsuzdur.

Bu vesile ile Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 35. Kuruluş yılını en içten dileklerle kutluyor, sonsuza dek  var olmasını temenni ediyoruz.

 

 

Ziyaret

Ali ERBAŞ’ın Kadir MISIROĞLU’nu hasta olduğu için ziyareti üzerine ülkede kıyamet koptu.

Her şeyden önce, kıyametin kopmasına çok sevindim. Neden? Çünkü son iki önemli konuda bir ortak düşünce birliği sağlanmış olduğunu gördüm de unun için sevindim.

Bunlardan biri, ANDIMIZ! Bir diğeri de bu ziyaret meselesi. Her iki konuda da, ülke genelinde birlikte bir tavır alınmasını oldukça önemsedim. İşin bu tarafını her şeyden önce belirtmek istiyorum.

Gelelim ziyarete…

Bu ziyaretle ve olayın müsebbipleri ile ilgili olarak her şey söylendi ve yazıldı. İlgili kişilerin bütün secereleri, yaptıkları ve söyledikleri zaten o kadar çok ortaya döküldü ki – özellikle sanal alemde – tekrara düşmeye gerek yok diye düşünüyorum.

Bu nedenle ben konuyu başka açılardan ele almak istiyorum.

Önceden şunu söylemeliyim ki, bundan sonra söyleyeceklerimin bu temel üzerinde olduğu bilinsin; bu ziyaret bilerek 10 Kasıma denk getirilmiştir ve bilerek resmi elbise ile gidilmiştir. Dolayısıyla, basit bir insani ziyaret değildir. Böyle inanıyor ve düşünüyorum.

Dedim ya ben başka açılardan bakacağım;

Bu Kadir Bey, sürekli hakaret ediyor. ATATÜRK’E hakaret ediyor, onu sevenlere hakaret ediyor vs. Bir insanın bildiği bir şeyler var ise, onu söylemesi yetmez mi? Bu ülkede, birbiri ile ölümüne mücadele eden taraflar, edilen dönemler oldu, kim kime bu kadar ağır ve sürekli hakaretler ederek mücadele ettiler, hatırlayan var mı? Bu kadirin kendisine onun hakaretlerini eden kimler var? Yok fes tak, yok kenef de, yok leş de, yok Yunan kazansaydı de vs. Edep ya hu! Hani inancımızda ölünün arkasından kötü söz söylemek bile caiz değildi?

Şimdi de bu ziyaret üzerine ülkede bir ortak tepki oluşunca yine kusmuş; bu tepkiyi koyanlar ahmak vs. gibi ifadeler kullanmış. Bir de araya şunu sokmuş; ‘ben Orijinal Nutku, Arap harfleri ile basılan 1927 basımı Nutku okudum. Bana tepki koyanlar, o Nutku okumamışlardır’ demiş.

Sevgili okurlar, ben 1927 Basımı Nutku ikinci defa olarak yeni okudum bitirdim. Yani, çevirisini yeni yaptım. Onun dediği neyse, yani, tepki koyanların aptal olmasını gerektirecek ne ise, onu görmedim. Nutuk, 19 Mayıs 1919’dan başlayıp, yaşananları tek, tek ve belgeleri ile koyan, Türk Milletine hesap verme kaynağıdır. Tıpkı, Orhun Abideleri gibi.

Bir konuyu daha konuşmak istiyorum. Bu da başka bir açıdan konunun değerlendirilişi diye düşünüyorum.

Bu kadiri ciddiye alıp fikir üretmek nasıl olabilir?

Yetiştire, yetiştire, bu ağzı hakaret, küfür dolu bir kişi mi yetişti?

Bu insanı savunmak zorunda kalmak gerçekten üzücü değil mi?

Tıpkı CIA emriyle, zaman gazetesinde ATATÜRK’e, Türk Milliyetçilerine, Türk Milletine hakaret eden Mümtazer Türköney’i ciddiye almak gibi. Tıpkı, hakaret etmekten başka bir yazı yazmayan Engin Ardıç’ı ciddiye almak gibi. Bu ülkenin aydınları bunlar mı? Türk Milletinin bir tek ferdi bile, neye inanırsa inansın, ne düşünürse düşünsün, bu tiplerden nasıl medet umar?

Bunları fikir söyleme anlamında ileri sürmüyorum. Sadece, insani anlamda ileri sürüyorum. Çünkü ben fikir bazında zaten ciddiye almıyorum. İngiliz İstihbarat Servisi’nin verdiği bilgilerle ileri sürülen fikirleri ciddiye almam mümkün değil. Ben sadece, insani, edep ve haya gerekir açılarından ele alıyorum. Yoksa fikir mücadelesi, hakaret olmadan, kavga olmadan, kan olmadan yapılırsa, topluma faydalı da olabilir diye düşünenlerdenim.

‘Onların ( yani ATATÜRK’Ü sevenlerin), HEPSİNİN bilgilerini toplasan, benim bilgilerimin zekâtı etmez’ diyen bir insanı, önceki gibi psikiyatriste teslim etmek yerine, resmi elbise ile 10 Kasımda ziyaretine gitmek ve bu ziyaretten de bir fikir mücadelesi oluşturmak konusunu herkesin vicdanına bırakıyorum.

 

 

Milli Eğitim Bakanlığı Türk Tarihini Böyle Biliyorsa Vay Halimize…

0

Milli Eğitim Bakanlığı, Danıştay 8. Dairesi’nin verdiği, Öğrenci Andı’nın okullarda çocuklarımıza tekrar okutulması kararını tarihe gömmek için kararı temyiz etti. MEB temyiz dilekçesinde, Öğrenci Andı’nı “çağdışı ve bilimsel değil” diyerek eleştirdi, faşizm ve komünizm uygulamalarına benzetti ve “”Türkler kendi çağdaşı unsurlara göre ulus bilincine en geç ulaşan topluluktur” dedi.

MEB Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 11 sayfalık temyiz dilekçesinde, “Milli Kimlik, Uluslaşma ve Öğrenci Andı” başlığı altında Andımız’daki Türklüğe ilişkin ibareler hakkında kimlik kavramına ilişkin açıklamalarda bulunuldu. Türk ulusal kimliğinin tarih sahnesine çok geç çıktığı belirtilen dilekçede, Osmanlıcılık ve Fransız İhtilali’ne de değinilerek şu görüşlere yer verildi: 
“Türkler kendi çağdaşı unsurlara göre ulus bilincine en geç ulaşan topluluktur. Türkiye Cumhuriyet’ini kuran kadro zaten gecikmiş olan süreci hızlandırmak için yoğun çaba harcamıştır. Özellikle 30’lu yıllarda benimsenen politika, artık toprak bütünlüğünü garanti altına alan bir ülkenin milli bütünlüğünü de sağlamasıydı. Öğrenci Andı da bu amaçla benimsenmiş ve ilkokullarda okutulmaya başlanmıştır. Ulus bilincine geç ulaşan bir toplumda bu çeşit sembol ve ritüellerin kullanılarak, ortak bir milli kimlik inşa edilmeye çalışılması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak 2023 yılında yüzüncü yılını dolduracak olan Türkiye Cumhuriyeti’nde toplumun zaten bir milli kimlik kazanmış olduğunu kabul etmek gerekir. Yani Öğrenci Andı işlevselliğini yitirmiştir. Hal böyleyken 21. yüzyıl Türkiye’sinde 30’lu yılların ritüellerini benimsemek anakronik (çağdışı) bir yaklaşım olacaktır.”
Türk milletinin milli kimliğini keşfetmesini, Fransız İhtilali’nden sonraki gelişmelere ve fikir akımlarına (Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük) bağlanması kadar saçma bir şey olamaz. Bu hatalı görüşü öne süren kurum, başka bir kurum olsa affedilebilir, ama görevi milli tarihimizi çocuklarımıza öğretmek olan MEB olursa, asla affedilemez. Kendi tarihini bilmeyen kişiler, Milli Eğitim Bakanlığı’nda nasıl görev yapar? Bu kişiler, Destanlar Devri’nden itibaren milletimizde Türklük bilincinin var olduğunu bilmiyorlar mı? Oğuz Kağan’dan, Attila’dan, Kürşat’tan, Kaşgarlı Mahmut’tan, Karamanoğlu Mehmet Bey’den, Timur’dan haberleri yok mu? Hepsini bir yana bırakın, 552-745 tarihleri arasında kurulan ve İlk defa Türk adını taşıyan Göktürk Devleti, 7.-8. yüzyıllarda Orhun ırmağı kıyısına Bilge Kağan, Kültigin ve Tonyukuk adına dikilen ve içinde Türk adı geçen anıtları bilmiyorlar mı? Osman Gazi, Fatih, Yavuz ve Kanuni Türk Hakanı değiller miydi? 
Türk milletinin milli bilincinin varlığı için tarihimizden daha binlerce örnek gösterilebilir. Ama gerek yok, ben bu dilekçeyi hazırlayanların kesinlikle bu tarihi gerçekleri bilmedikleri kanaatinde değilim. Bu bir zihniyet meselesidir ve bu zihniyetin Türklük ve Atatürk’le bir sorunu vardır. Ama bunu açıkça ifade edemedikleri için, hedeflerine dolambaçlı yollardan ulaşmaya çalışıyorlar. Hâlbuki düşüncelerini açıkça söyleseler, hem bizi, hem de kendilerini fazla yormayacaklar.
Öğrenci Andı’nın okullarda çocuklarımıza tekrar okutulması kararına karşı çıkanlara tavsiyem, ya adında “Milli” olduğu belirtilen bu kurumdan ayrılın, ya da Milli Eğitim Bakanlığı’nın adından “Milli” vasfını kaldırın, olsun bitsin. Ama iyi oldu, bu vesile ile sizleri çok iyi tanımış olduk.

 

 

Benlik Dürbünü (2)

0

Eğer o benlik, yaratılış gayesini unutur. Yaratılıştan gelen görevini terk eder.

Kendine isminin mâniasıyla, kendine kendi namına. Kendine, kendi hesabına bakacak olursa.

Bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mâniasıyla baksa, kendini malik, kendini sâhip sansa. Öyle inansa. O zaman ilâhî görevlere hıyanet etmiş, hainlik etmiş olur.

“Nefsini günaha daldıran, hüsrana düşmüştür (ziyan etmiştir).” (Şems: 10) mealindeki ayetin kastettiği manaya uygun hareket etmiş olur.

İşte bütün Allah’a ortak koşmaları, tüm kötülükleri, olanca sapkınlıkları, inançsızlıkları doğuran; benliğin bu yönü, bu tarafıdır.

İşte benliğin bu yönündendir ki; gökler, yer ve dağlar dehşete düşmüşler. Yok, ama var sayılan yani farazî bir şirkten, yani Allaha ortak koşmaktan korkmuşlar.

Evet, benlik ince bir elif hükmünde bir teldir. Farazî / var sayılan, hayalî bir hattır. Böyle iken mahiyet ve özelliği bilinmezse; örtülü olarak, gizlice büyür gelişir.

Gittikçe kalınlaşır. Bedenin her yanına yayılır. Koca bir ejderha gibi, insan bedenini yutar. Bütün o insan, bütün lâtifeleriyle, manevi yapısındaki ince duygularıyla, sanki benlik kesilir. “Ben” olur. “Ben” kesilir. “Ben” davası güder. Ben neymişim ya hû? Der. Haddini bilmez. Haddini aşar. Firavunluk, Nemrutluk yoluna saparak yoldan çıkar.

Sonra cinsin benliği de milletine ve kendi cinsinden olanlara -diğer milletlerin zararına ve aleyhine olarak- yakınlık ve taraftarlık bakımından o benliğe kuvvet verir. Böylece o benlik; o kendisinden bildiği kişilerin benliğine dayanarak şeytan gibi olur. Onun yaptığını yapar.

Allah ki her şeyi sanatlı bir şekilde yaratır. Sonsuz görkem ve yücelik sahibidir. Böyle bir Rabbin emirlerine karşı çıkar. Onlara karşı koyar. Onlarla çarpışır. Sonra kendine kıyaslama suretiyle, herkesi hatta her şeyi kendine kıyas eder. Kendisiyle karşılaştırır.

Allah’ın mülkünü onlara bölüştürür.

Allah’ın mülkünü sebeplere paylaştırır.

Bu suretle son derece büyük bir şirke düşer. Allaha ortak koşar.

“Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman: 13) ayetinin anlamını gösterir.

Evet, nasıl ki devlet malından kırk parayı çalan bir adam, ancak orada bulunan, bütün hazır arkadaşlarının da ondan biraz almalarını kabul ile bu işi hazmedebilir. İçine sindirebilir.

Onun gibi “Kendime sahibim!” diyen adam, “Her şey kendine sahiptir!” demeye mecbur kalır.

“Her şey kendine maliktir!” diye inanmak zorunda olur.

İşte benlik, şu haince durumunda iken, tam bir bilgisizlik içindedir.

Binlerce fen ilmini bilse de, bilmediğinden habersiz kimsenin cahilliği gibi, bir büyük cehalet ve bilmezlik içindedir.

Çünkü duygu, fikir ve düşünceleri; evrenin bilgi ışıklarını getirdiği zaman; kendisinde onu doğru bulacak, onu doğrulayacak, onu ışıklandıracak bir madde bulamadığı için karanlıkta kalırlar.

Nefsinde onu devam ettirecek bir şey göremediği için sönerler. Gelen her şey, kendisindeki renklerle boyanır.

Hikmetin ta kendisi bile gelse, nefsinde tam bir gayesizlik. Kendinde tam bir saçmalık, şekil ve görüntüsünü alır. Onun için bir şey ifade etmez olur. Çünkü şu durumdaki benliğin rengi, Allaha ortak koşmaktır. Allah’ı inkâr etmektir.

Bütün kâinat, tüm evren; parlak ayetlerle dolsa, o benlikteki karanlık bir nokta; onları bakışta söndürür, göstermez.

Aslında Benlik harfidir. Sahibini bilir. Sahibini tanıtır. Bu niteliğiyle çok hassas bir ölçü birimidir. Doğru bir ölçek ve ölçü âletidir. Kapsamlı bir fihrist, bir listedir. Tam bir haritadır. Her şeyi içine alan bir aynadır. Kâinata güzel bir programdır. Çünkü kâinat bir plândır. İşte “Benlik” böyle bin bir özellik taşır.

İşte ancak konuya bu girişten sonra; hakikat girilir.

Benliğin gerçek mahiyeti anlaşılır.