17.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 584

Lozan

Geçen hafta yazımı Lozan Anlaşması üzerine yazacaktım. Ancak, maalesef, dondurmacı fesli kadire yapılan resmi elbiseli Diyanet başkanı(!) ziyareti planlı yazımın önüne geçtiği için bu haftaya erteledim.

Neden Lozan Anlaşması? Çünkü, 20 Kasım 1922’de başladı ve geçen hafta bu anlaşmanın yıldönümü idi de onun için.

Bu tarih de çok ilginç. Çünkü, taraflara bildirilen tarih aslında 13 Kasım idi. Ancak, Türk Heyeti Lozan’a 13 Kasım’a göre vardığında, kimseyi bulamadı. İngiliz Temsilcisi Lord Kürzon’un seçim çalışmaları yapmak üzere İngiltere’ye gitmesi gerekmiş ve bu yüzden görüşmeler bir hafta ertelenmiş. Anlaşılıyor ki, Türk tarafının haberi yok. Çünkü, diğer ülke temsilcileri de ülkelerine dönmüş. Sadece bir yetkili bırakılıp, Türklere haber verecek! Lozan’a vardıklarında şaşkınlık içinde kalan Türk Heyeti ne yapacağını bilemez bir halde. Üzgün, kızgın, ama, sabır etmek gerektiği bilincinde! Fransa yakın olduğu için oraya giderek gayri resmi görüşmeler yapıp zaman kazanma ve mümkünse bilgi alma çabası içerisinde!

Kepazelik, rezalet bu kadarla da kalmıyor elbette!

20 Kasım Lozan Anlaşması için ilk oturum açılıyor. Ancak, bu ilk gün, taraflar arası görüşmelere geçilmeyip, açış konuşmasa yapılarak dünyaya başlandığının ilanı gerçekleştirilecek! Bunun için kimlerin bu konuşmada yer alması gerekir?

Önce, ev sahibi olarak Lozan şehrinin ülkesi olan İsviçre’nin ve sonra da tarafların yetkililerinin açılış konuşması yapması gerekmez mi?

Bu soruya cevap, herhalde hiç tereddüt etmeden EVET!  Olması beklenir. Ancak, hayır, gerçek öyle olmuyor. Resmî açıklama şöyle! Önce ev sahibi açış konuşması yapacak ve sonra da İngiliz temsilcisi Lord Kürzon konuşma yapacak! Nasıl beğendiniz mi? Peki, tarafların en önemlisi olan Türkiye ne yapacak? Herkes gibi konuşmaları dinleyip kös kös ayrılıp oteline gidecek! Ama, iş öyle olmuyor, Lord Kürzon’un konuşmasından sonra, gündemde olmadığı halde, Türk Heyeti, aralarında aldıkları acil bir kararla İsmet Paşa’nın zoraki kürsüye çıkıp konuşmasını istiyor ve İsmet Paşa kürsüye zorla çıkıp çok güzel bir konuşma yapıyor. Hatta, Fransız delegesi, İsmet Paşa ayağa kalktığında konuşmaması için uyarıyor. Fakat, Paşa, onu dinlemeyip kürsüye çıkıp Türk Milleti adına sert konuşmasını gerçekleştiriyor.

Peki, bunları ne için anlatıyorum? Konuları bu gerçekleş ışığında görelim ve anlayalım diye anlatıyorum. Yani, dikensiz gül bahçesinde gezilmediğini mutlaka anlamalıyız diye anlatıyorum. Bir TARİHÇİ olarak, bizlerin görevinin insanımıza, tarihin aynasını tutmak olduğuna inandığım için anlatıyorum.

Şimdi esas soru şu: Lozan’da sadece başlangıçta yaşanan bu olayların nedeni nedir, İngiltere ve onun etkilediği diğer ülkeler neden bu şekilde davranıyorlar, tarafların bir tarafı Türkler ve diğer tarafı hepsi olduğu halde neden böyle ezme gayretindeler?

Çünkü, Lozan’da Türkler galip ve karşı taraf mağlup olarak masaya oturulmadı. Masaya, Yunan hariç, diğerleri I. Dünya Savaşı’nın galipleri ve Türkler de Yunan Savaşı’nın galibi olarak oturdu. Yani, karşı taraf Sevr’de sorduğu hesabı yenilemek üzere oturdu ve birkaç değişiklikle bunu gerçekleştirmek düşüncesi ile masa kuruldu. Bunu göz ardı etmeden Lozan anlaşılamaz.

Lozan’a gelecek hafta devam edeceğiz. Çünkü, ülkemizde, bir süreden beri Lozan haftası yapılmıyor. Biz yapılmasını sağlamaya çalışalım bari.

 

 

AB ile El Ele Dur Yolcu Nereye? (1)

0

Diyarbakır’a iner inmez, ayağının tozuyla; hemen arslanlar gibi kükremişti (2004)!

Komiser Verheugen hazretleri:

“Hiç kimse bu süreçte şiddete başvurmamalıdır!

Şiddet kullanımı etkin bir şekilde yasaklanmalıdır!”

Demek istiyordu ki hazret:

Davul devletin boynunda, tokmak teröristin elinde olmalıydı!

Terörist, istediği zaman; Türk Polisi’ni, Türk insanını şehit etmeli, edebilmeliydi!

Terörist; ne zaman isterse; Türk askerine pusu kurmalı, kurabilmeliydi!

Terörist ne isterse yapmalı, yapabilmeliydi!

Bu onun en doğal hakkıydı!

İsterse yola mayın döşer!

İsterse trenleri havaya uçurur!

İsterse askerî araçları ber-hava eder!

İsterse adam kaçırır!

İsterse yol keser!

Bütün bunları yapmak, teröristlerin en tabii, en doğal haklarıydı!

X

Fakat Türk Devleti, bütün bunlara hazımlı olmalı!

Bütün bunlara alışmalıydı!

Bütün bunları, zavallı (!) teröristlere çok görmemeliydi!

Türk Polisi; şehit de düşse, gazi de olsa; zinhar / asla teröristin peşinden gitmemeli! Onu yakalamaya çalışmamalı! Onları inlerinde sakın ola, rahatsız etmemeliydi!

Çünkü onlar terörist idiler!

Onlar için her şey meşru, her şey mubahtı!

Çünkü onlar AB’nin -Menfi Resmî Avrupa’nın- gözbebeği, biricik nazlı evlatçığı idiler!

Çünkü onlar işkenceciliği müseccel / tescilli / belgeli Avrupa devletlerinin, Kızılderili kıyımı ve zenci köleleriyle ünlü ABD’nin ve zulümde yekta İsrail’in bir dediğini iki etmiyorlardı!

Bu yüzden kollanıp gözetiliyorlardı!

Sırtlarının bu sıvazlanmalarına karşılık; tabii ki bir şeyler yapacaklardı!

Elbette yakıp yıkacaklar, şüphesiz öldürüp duracaklardı!

Onlar ne güne duruyorlardı?

Onlar bu günler için hazırlatılmamışlar mıydı?

Terör faaliyetlerinde bulunmaları için, el bebek gül bebek yetiştirilmemişler miydi?

Bu günler için beslenip büyütülmemişler miydi?

Öyleyse Türk Polisi’ne de ne oluyordu?

Otursun oturduğu yerde!

Bir şeye de sakın ha karışmasındı!

X

Hem Türkiye; Avrupa Birliği’ne girmek istemiyor muydu? Daha ne? Öyleyse polisin de ölmesine razı olmalıydı, askerin de vurulmasına ses çıkarmamalıydı!

Türkiye’nin orasında burasında sabotajlar oluyormuş! Olacaktı tabii!

AB’ye girmek kolay mıydı? Olacaktı o kadar!

Teröriste -affedersiniz- teröristimize katlanmalıydı ki, AB yolunda emin adımlarla ilerleyebilsindi!

Türkiye; Türkiye’yi yakıp yıkana, önüne geleni öldürene ses çıkarmamalıydı ki, AB’nin gözüne girebilsindi! Ondan bir güzel “Aferin!” alabilsindi!

Bu söz her şeye değmez miydi Allah aşkına?

 

 

Eğitim Danışmanı YASEMİN BALCI YAĞLIKÇI Hanımefendi ile Ebeveynlik Becerileri, Bilinçli Farkındalık ve Çocuklarla Oyun Oynamanın önemi hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Anne-Babalar için ne tür bir destek veriyorsunuz?

Yasemin Balcı Yağlıkçı: Mindfulness / bilinçli farkındalıkla1 stres2 yönetimi üzerine yetişkinlere seminerler, oyun ve oyuncak seçimi konusunda yol gösterecek programlar düzenliyoruz. Bunun yanı sıra stresli bir süreç olan çocuk yetiştirme esnasında ebeveynler desteğe ihtiyaç duyduğu zamanlar olabiliyor.  Bilinçli farkındalık eğitimi bu süreçteki stresle ve problemlerle baş etme konusunda yardımcı olabiliyor. Aileler problemi çözemeseler bile en azından problemi açık ve yargılayıcı olmayan bir tutumla karşılayabilirler. Bazen kendi tutumlarından kaynaklanan durumları farkedip bertaraf etmekte bir araç kazanmış olurlar.

Çetinoğlu: Bilinçli Farkındalık eğitimi ne kadar devam ediyor?

Yağlıkçı: Bilinçli Farkındalık eğitimleri 4-8 haftalık programlarla verilmektedir. Bu konunun daha fazla öğrenilip uygulanması benim sâdece profesyonel olarak değil topluma bir katkı sağlaması açısından da önemli bulduğum, ücretsiz seminerlerle bu konudaki farkındalığı artırmayı ümit ettiğim bir kavram.

Çetinoğlu: Bilinçli Farkındalık kavramı hakkında açıklayıcı bilgi lütfeder misiniz?

Yağlıkçı: Dikkati bedendeki hisleri ve zihindeki düşünce ve duyguları, yargılamadan sebeplerini araştırmaksızın ve direnmeden kabul ederek yöneltmek diye tanımlayabiliriz.

Düzenli bilinçli farkındalık uygulamalarının stres, kaygı, depresif ruh hali3, uyku problemleri, yüksek tansiyon, fizikî acı ve tükenmişlik hissini azalttığını, huzur hissi, hâfıza, enerji, bağışıklık sisteminin gücünü,  duygu yönetimini,  problem çözme becerilerini, zekânın işleyişiyle alâkalı yetenekler ve odaklanma süresini arttırdığını gösteren sayısız araştırma mevcut.

Çetinoğlu:Stressiz insan yoktur, stresini yönetemeyen insan vardır‘ deniliyor. Stres nasıl yönetilir?

Yağlıkçı: Benim şimdiye kadar gördüğüm en iyi stres yönetme tekniği bilinçli farkındalık uygulamalarını düzenli olarak hayata geçirmek.

Çetinoğlu: İnsanların şahsiyet yapıları, karakter ve alışkanlıkları uzun yılların ürünüdür. Kendisine yakıştıramadığımız alışkanlıkları değiştirmek zordur. Zorluklar nasıl aşılabilir?

Yağlıkçı: Sabırla ve zamanla değişim mümkün. Burada bize yardımcı olan yine bilinçli farkındalık uygulamaları var. Ancak değişimin belli bir süre alacağını ve sürecin içinde bazen tekrarlanmaların olacağını kabul edersek motivasyonumuzu kaybetmeden olumsuz alışkanlıklarımızı törpüleyebiliriz.

Diğer yandan psikoterapi4 de önemli bir destek. Bazı düşünce hataları psikoterapi sâyesinde çözümlenebilir. Zaman ve uygun bir metodoloji5 ve en önemlisi değişmeye niyet ve istek gerekli.

Çetinoğlu: İnsanlarımız meselelerini konuşarak değil tartışarak halletmeye çalışıyorlar. Bu çarpıklığın sebebi ve çareleri olarak neler söylemek istersiniz?

Yağlıkçı: Dinleme becerilerini geliştirerek! Aynı fikirde olmasak da başkasının fikrini, bakış açısını dinlemeye ve anlamaya gayret göstermek, uygun bir çare olarak düşünülebilir.

Çetinoğlu: Çocuk büyütürken dikkat edilmesi gerekenleri konusunda ebeveynlere tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Yağlıkçı: Şöylece sıralayabilirim:

-Oyun için zaman ayırmak çok önemli. Oyun oynarken çocuğunuzun ipuçlarına duyarlı olunuz.

-Çocuklarınızın fikirlerini ve yaratıcılığını cesaretlendiriniz. Oyunda güç mücadelesine girmemeye dikkat edeniz.

-Yaptıklarınızın, söylediklerinizden daha önemli olduğunu hatırlayınız.

-Çocuğunuza saygılı davranmanız, ona kendi eşiti ya da denginiz gibi davranmanızı gerektirmez.

-Net ve anlamlı sınırlar koyunuz. ‘Hayır‘ınızı eskitmeyiniz!

-Bütün duyguları kabul edilebiliriz, ancak bütün davranışlar kabul edilebilir değildir!

Burada bu ayrımı çocuklara açık bir şekilde göstermeliyiz.

Çetinoğlu: Duygularını, sıkıntılarını ifade edemeyenlere nasıl yaklaşılmalı?

Yağlıkçı: Bu onların daha çok kim olduğuna bağlı… Ailemizden birine, eşimize, çocuğumuza yaklaşımımızda empati6 ile halden anlayan bir yaklaşıma sâhip olmamız işleri kolaylaştırır. Bir nevi duygu koçluğu yapmamız gerekebilir. Meselâ duyguların olumsuz da olsa tanımlanması, onların üzerimizdeki etkisini azalttığını biliyoruz. Yâni olumsuz duyguların ifade edilmesinin daha olumlu/müspet olmayı mümkün kıldığı anlatılabilir. Kimi insanlarda güçlü görünme kaygısı ile duygu ve sıkıntıları bastırma olabiliyor. Ancak insanız ve bazen âciz olabiliriz. Bunun hepimiz için geçerli olduğu; güçlü olmanın zaman zaman destek alma ihtiyacı ile ters olmadığını anlatmak faydalıdır.

Çetinoğlu: Ebeveynlerin çocukların sıkıntıları ile ilgiliOyun Terapisi yaklaşımından faydalanabileceğini ifade ediyorsunuz. ‘Oyun Terapisi‘ kavramını açıklayabilir misiniz?

Yağlıkçı: Oyun terapisi, oyun ve oyuncaklar aracılığıyla çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesini sağlayan, terapi sürecinde çocuğun yaşadığı olumsuz hâdiseleri tehdit edici olmayacak şekilde tekrardan deneyimlemesine imkân tanıyan ve dünyaya ilişkin güvenlik algısını yeniden kazanmasını sağlayan bir terapi yaklaşımıdır. Byron Norton ve Carol Norton tarafından geliştirilmiştir. Üzüntü, korku, kızgınlık ve diğer çözümlenmemiş duygularla çalışırken bütün duyular kullanılır. Çocukların kaygı, korkular,  çocukluk depresyonu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite 7, öğrenme güçlüğü, uyum ve davranış bozuklukları, kendine güvenememe probleminden mustarip olduğunu fark eden anne-babalar çocukları için oyun terapistlerinden destek alabilirler.

Çetinoğlu: Karakter ve şahsiyet yapılarının oluşması sırasında çocuklar nelerden etkileniyorlar?(Şiddet içeren çizgi filimler, hane halkının kendi aralarındaki ilişkiler, dizi filmler, bilgisayar oyunları, anne ve babalarının çocukları ile olan ilişkiler, mahallede ve okulda gördükleri… Veya bunların dışında sizin tespitleriniz…)

Yağlıkçı:En çok etkilendikleri bakım veren kişidir. Yani anne-baba ve/veya bakım veren kimselerden etkileniyorlar. Yine önemli bir etken olarak gördüğümüz anne-baba arasındaki iletişimin mahiyeti de çocukları etkiliyor.

Diğerleri ise; çevre, okul, seyrettikleri programlar da sonraki sırada yer alabilir.

Üç yaş öncesi televizyonun ve bilgisayar oyunlarının konuşma becerisinde geriliğe yol açabildiğini biliyoruz ama karakter yapısını doğrudan etkilediğinden bahsedemeyiz. Konuşma becerisindeki noksanlık, iletişim kurmada zorluk çekmeye doğru gidebiliyor.

Çetinoğlu: Çocukların (beden dışında) sağlıklı gelişmesi için olmazsa olmaz şartlar nelerdir?

Yağlıkçı: Sevgi…J  Sevgi nasıl gösterilir derseniz; dikkatimizi onlara vermek, dinlemek, duygularını ifade etmelerine yardımcı olmak; sâdece olumlu değil olumsuz duyguları ile de (davranışları değil) kabul gördüğünü hissettirmek gibi şartlardan söz edilebilir.

Çetinoğlu: Çocuklara, daha küçük yaşlarda iken Allah kavramını anlatmanın faydaları nelerdir?

Yağlıkçı:Araştırmalar inancın psikolojik olarak bizi daha dayanıklı kıldığını gösteriyor.

Çetinoğlu: Nasıl anlatılabilir?

Yağlıkçı: Genelde çocuklar dört beş yaşlarında bu konuda sorular sormaya başlayabilirler.

Korkutan değil seven bir Allah imajını vermek önemli diye düşünüyorum. Annelerin şefkatli ve sevgi dolu olması gibi Allah’ın da bizi böyle sevdiği anlatılabilir.

Altı yaşına kadar çocukların taklit yoluyla birçok kavramı öğrendiğini biliyoruz. O yüzden bizzat kendimizin model olması önemli. Yaşamadığımız bir şeyi sadece anlatarak çocuğumuzun benimsemesini bekleyemeyiz. Beraber yapalım yaklaşımı, neticeye ulaşmayı kolaylaştırır.

Bu konuda ben ne kadar tavsiye verebilirim bilmiyorum, ne de olsa bu konu benim uzmanlık alanım değil. Ancak ilgilenenler için güzel kitaplar var; mesela Hatice Kübra Tongar’ın8 çocuklara dinî konuların öğretilmesi ile ilgili kitaplarından faydalanılabilir.

Çetinoğlu: Her yaşta insan için inançlı olmanın sağlayacağı faydalar nelerdir?

Yağlıkçı:Yaratılıştan var olan bir inanma ve sığınma ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Her insan ne zaman biteceğini bilmediği bir hayatın içinde… O veya bu şekilde bir anlam arayışında. İnanç kavramını, inananlar ve inanmayanlar farklı yorumlayacaklardır, dolayısıyla buna objektif yaklaşmak zor. Ben bir inanan olarak bu soruya cevap verebileceğim, bu konuda benden farklı düşünen elbette birçok kişi olacaktır.

Bana göre, naçizane J inanmanın faydaları iç huzuru sağlaması, kibirli olmaktan uzak durmayı, tevazu sâhibi olmayı desteklemesidir.  Tartışma, kavga ve mücadelelerin çoğunun temelinde kibir duygusu yattığını düşünüyorum.

 

Çetinoğlu:Son zamanlarda ‘karma okul‘ meselesi tartışılıyor. Kız liseleri var, erkek liseleri var. Konu hakkındaki değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

Yağlıkçı: Ben kız okulunda okudum. O zaman bu bize bir üstünlük, bir imtiyaz gibi gelirdi. Erkek egemen toplumun kadın egemen okulu! Pozitif ayrımcılık bir nevi… Ben karma okulların daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Zaten benim okulum da bir süre sonra karma eğitime geçti.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

Yağlıkçı: Ben teşekkür ederim.

YASEMİN  BALCI YAĞLIKÇI:

 

Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunudur. Beykent Üniversitesinde Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yapmıştır. İstanbul Üniversitesi’nde Çocuk Gelişimi lisans programına devam etmektedir.

 

Yaklaşık sekiz yıl Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra 2001-2005 yılları arasında yaşadığı Almanya’da ve daha sonra İngiltere’de kişisel gelişim ve beden psikoterapisi üzerine eğitimler aldı. 2007 itibariyle tamamen iletişim, psikoloji, çocuk gelişimi konularında eğitim almaya yöneldi. 

​Turkuaz’da eğitim danışmanı ve gelişim mentörü* olarak çalışan Yağlıkçı başta iletişim olmak üzere bilinçli farkındalıkla stres yönetimi,  duygusal zekâ, psikolojik dayanıklılık ve anne-babalar için oyun becerileri eğitim programlarını da sunuyor. Gönüllü projelerde yer alıyor.

 

Hobileri dans, kitaplar, sufizm…

 

*mentör: Mentörlük işimi yapan kimse. Mentörlük: Danışmanlık, denetim, bir problemin birkaç kişi ile birlikte, tahlil edilmesi çalışmalarıdır.

AÇIKLAMALAR:

1bilinçli farkındalık: Mindfulness‘ olarak da kullanılmaktadır. ‘Bilinçli Farkındalık‘ olarak veya ‘Yargısız Farkındalık‘ olarak Türkçede kullanılan bu kavram, tıp tâbiri olarak orijinal hâli ile de dilimizde kullanılmaktadır.  Bilinçli farkındalık dikkati, anın içinde yaşanan deneyimlere yoğunlaştırmaya yönelik uygulamalar bütünüdür. Kökenleri Doğu’da olan bu uygulamalar bilinçli farkındalık meditasyonu olarak da adlandırılıyor. Temelinde nefes alıp vermeyi bir konsantrasyon aracı olarak kullanmak vardır.  (konsantrasyon: ‘Odaklanma‘ ve ‘yoğunlaşma‘ olarak da ifade ediliyor. İnsanın bütün dikkatini belli bir nokta, konu veya husus üzerinde toplaması…                                                                                                                                                 2stres: İnsanlarda, üstesinden gelinemeyen büyük veya küçük problemlerin sebebiyet verdiği ruhî gerilim.  3depresif ruh hali: En az iki hafta boyunca devam eden üzüntü ümitsizlik ve moralsizlik gibi duyguların hâkim olduğu bir ruh halidir. Depresif ruh hali özellikle güneş ışığının az olduğu sonbahar ve kış aylarında oldukça sık görülen bir durumdur.                                                                                                                                                                                         4terapi / terapist / psikoterapi: Terapi, Hastalığın ilaç dışında yöntemlerle tedavi edilmesidir. Bu yöntem, psikolojik hastalıkların tedavisinde kullanılır.  Terapist: Özel eğitim almış ruh sağlığı uzmanı. Tıp eğitiminin özel ihtisas alanında öğrenim görmüş doktor. Psikoterapi: Psikolojik rahatsızlığı olan hastayı iyileştirmek için terapistin tatbik ettiği yöntemlerin tamamı.                                                                                                                              5metodoloji: Metotların temellendirilmesi, karşılaştırılması, eşleştirilmesi, değerlendirilmesi, geliştirilmesi ve yeni metotlar aranması konuları ilgi alanına giren bir yöntem bilimidir.                                                                               6empati: Kişinin başka bir kişinin istek ve duygularını anlayabilmesi, başka bir kimsenin hâlini kavrayabilmesi durumu. Kişinin kendisi başka bir birinin yerine koyarak, o kişinin duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışması.                                                                                                                                                                                               7hiperaktif: Aşırı hareketli.                                                                                                                                                                    8Hatice Kübra Tongar:  Kadıköy Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin süper lise bölümünden mezun olduktan sonra ilahiyat ve sosyoloji dalında lisans eğitimi ve çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda 1000 saatlik ders aldı. Hay Kitap Yayınevi’nden; Çocuk Eğitiminde 100 Mucize Çözüm, Fıtrat Pedagojisi, Fıtrata Uygun Çocuk Yetiştirmek ve benzeri konularda 12 adet kitabı yayınlandı.

 

DERKENAR:

Bizler çocukluğumuzda Allah’ı; yakan, taş eden, cehenneme atan, kı­zan, çarpan bir Allah sanırdık. Çünkü öyle duyardık büyüklerden. ‘An­neye karşı gelinmez, Allah taş eder‘ derlerdi. ‘Bu davranışlarına devam edersen cehenneme gider, yanarsın‘ denirdi. Bir şeyi merak etsek ve sorsak; mesela çocuk masumluğuyla ‘Babam Allah’ı yenebilir mi anne‘ desek, aldığımız cevap ‘Sus bakayım, tövbe de, Allah çarpar yoksa‘ formatında olurdu. Pek çoğumuz cehennemi olan Allah’tan korkar, uzak dururduk; çocuk gönlümüzü açmazdık. Hatta Peygamberin (sav) çocuklara olan sevgisi anlatılırken, Allah’lı cümlelere hep ‘cehennem’ yakıştırıldığı için ‘Ben Peygamberi Allah’tan daha çok seviyorum. Çünkü onun cehennemi yok, çocukları yakmıyor‘ diyenlerimiz bile olurdu.

Yaşımız büyüdükçe durum pek değişmedi. Küçükken korkutulduğu­muz Allah, ergenlik döneminde yine cehenneme atan, bir vakit namaz kaçıranlara 80 sene kızgın sac üzerinde namaz kıldıran, hataya düşen kulları için zebanileriyle azaplar hazırlayan ‘eli sopalı‘ bir Allah tasviriyle anlatıldı pek çoğumuza. Kimse Gafur olan, Tevvab olan, Rahim olan Allah’tan bu denli altını çizerek bahsetmedi.

***

Sonra bir şey oldu ve yıllar boyu Allah hakkında öyle olduğunu sandığım pek çok inanç değişiverdi: Anne oldum.

Anneler bilir, evladınızı kucağınıza aldığınızda hissettiğiniz baskın duygular sevgi, merhamet ve şefkattir. Bu duyguları öyle yoğun his­sedersiniz ki; uykusuz ve yorgun geçen günlere gecelere rağmen ev­ladınız ‘gık‘ dese yanına koşar, sarar sarmalar, başka hiç bir canlının bir diğeri için yapamayacağı fedakârlıklara gönüllü talip olursunuz. Gerçekten de yemez yedirir, giymez giydirir, uyumaz uyutursunuz.

Anneliğimin ilk aylarında, ben de her anne gibi bu duygu kokteylini yudumlarken şu hadis çıktı karşıma:

Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştu: ‘Çalılıkta dolaşırken, bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum. Tam bu sırada yavruların annesi başımda dolan­maya başladı. Acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalış­tığım sırada anne kuş hemen koynumdaki yavrularının yanına girdi ve kanatlarını onları korumak için açarak siper etti. Bu kuşun canı pahasına yavrularına olan şefkatini ve acımasını görüyor musunuz? İşte Allah’ın kuluna olan şefkati ve acıması kıyas kabul edilemeyecek kadar fazladır…’

Bu muazzam bir şeydi. Eğer bir annenin kendi canından geçercesine ev­ladına akıttığı sevgi ve şefkat, Allah’ın kuluna duyduğu muhabbetin yanın­da lâfı edilemeyecek kadar az ise, Allah (cc) kullarını çok seviyor demekti. Anneler şefkatli ise, Allah (cc) şefkatin kendisiydi.

Sonra yüzümü Kur’ân-ı Kerîm’e döndüm. Kur’ân’ın 114 yerinde, hiçbir mecbu­riyeti yokken kendini kuluna Rahman ve Rahim olarak tanıtan, onu sonsuz olarak rızıklandıran bir Allah çıktı karşıma… Çocuk nimeti, Rabbimin diğer nimetlerine olan farkındalığımı ve hayranlığımı arttırdı. Ve kulunu seven Allah’ı sevmeyi, hem de çok sevmeyi öğrendim.

Bu öğreti bütün hayatımı değiştirdi. Yaratılanı yaratandan ötürü sev­meye, imtihanlardaki hikmet nazarını görmeye, ibadetlerimden lezzet almaya başladım. Çünkü bir insanın ‘Allah beni yakar‘ korkusuyla namaza durması ile âdeta bir sevgiliye koşar gibi ‘çok sevdiğim Rabbimle buluşuyorum’ hissi ile namaza durması arasında dağlar kadar fark vardı.

İşte bu kitap tam da bu sebeple yazıldı.

Bu kitabı okuyan tek bir annenin Rabbine dair bakışı ve hissedişi değişse; tek bir çocuk seccadesinin başına heyecan ve istekle geçebilse benim duam kabul olmuş olacak. Gayret bizden, takdir Allah’tan…

Umarım hepimiz hayatımızın bir noktasında şu cümleyi kurabiliriz;

Anne olunca Allah’ı (cc) sevmeyi, hem de çok sevmeyi öğrendim.

Sevgilerimle…                                                                                                                                                             Hatice Kübra Tongar: Korkutarak Değil, Sevdirerek Din Eğitimi. Hayy Kitap. İstanbul 2017

 

 

İlâhî Güvenlik (2)

0

İşte insanın kendisinde var sandığı vasıf ve nitelikler; Allahlın geniş, sonsuz, sınırsız isim ve sıfatları arasına konmuş bir hat, bir çizgi, bir sınır gibidir. İşte insan bu çizginin varlığıyla; Allahlın her şeyi kuşatıcı sıfatlarına vehmi, farazî yani yok ama var saydığı bir sınır koyar. Tıpkı dünyanın üstünde yok ama var saydığımız enlem-boylam çizgileri gibi. İnsan bu tasavvur ve tasarımıyla der ki: “Buraya kadar benim, ondan sonrası O’nundur.” İşte bu taksimat, bu kısımlara ayırış kulun ilâhî sıfat ve cisimleri anlamasında kolaylık sağlar. Kul kendindeki ölçücüklerle onların özelliğini, ilâhî isim ve sıfatları yavaş yavaş anlar. Nasıl ki insanın evi barkı, işi gücü vardır. Onlara sahibim der.

Hepimizin bildiği gibi, aslında hiçbir şeye sahip değiliz. Asıl sahip olan Allah’tır. Fakat büsbütün de sahiplikten mahrum ve yoksun değiliz. Emaneten de olsa malikiz. Nitekim evim diyoruz. Tarlam diyoruz. Bağım bahçem diyoruz. Ama biliyoruz ki, aslında bunların asıl sahibi Allah’tır. Bizler hikmet icabı geçici nezaretçiler, bakıcılarız.

İnsanın sahip olduğu şeyler üzerinde, gerçekte olmadığı halde var saydığı bir Rububiyeti / Rablığı vardır. Yani insanın elindekileri terbiye ediciliği, onlara tasarrufu, onları geçici de olsa kullanım hakkı vardır ki bu; kulun vehmi, kuruntudan ibaret olan Rububiyetidir. Daha doğrusu Allahlın Rububiyetinin insanda görüntüsüdür.

Yoksa insan -hâşâ- elbette ne Tanrıdır ne de Rab! Ama Allah; Rablık işleri yani terbiye edicilik vasıflarıyla insanı donatmıştır. Ta ki insan, bu vehmî / kuruntusal varsayımla, kendisinde gördüğü, var kabul ettiği isim, sıfat ve vasıfların; asıl, hakikî kaynağını bulabilsin. Niteliklerin gerçek sahibini anlayabilsin. Hakikî varlık sahibini tanıyabilsin.

İşte kul; bu hâliyle kâinatta Yaratıcısının Rububiyetini, Rablığını anlar. İşte kul; bu hâliyle, gerçek terbiye edici olanın, asıl yetiştirici bulunanın, her şeyi kıvamına getirici zatın O, yani Allah olduğunu bilir. İnsan, görünürdeki sahipliğiyle, yaratıcısının gerçek sahipliğini fehmeder, algılar. “Bu eve ben sahip olduğum gibi, Yaratan da şu evrenin sahibidir.” der. Sınırlı bilgisiyle O’nun yere göğe sığmaz ilminin farkına varır.

Kendisinin çok çalışmak suretiyle ancak elde edebildiği sözde sanatçılığıyla, asıl sanat sahibinin, gerçek sanatkârın Allah olduğunu fark eder. O’nun her şeyi sanatla, örneksiz ve benzersiz güzelliklerde yarattığını idrak eder.

Kul: “Ben şu evi nasıl yaptım ve düzenledim ise, şu dünya evini de birisi yani Allah yapmış ve düzenlemiştir.” der. Bunun gibi, Allahlın diğer sıfat ve özelliklerini bir derece bildirecek, gösterecek binler sırlı, gizemli hâller, sıfatlar ve hisler benlikte vardır. Allah tarafından bu duyular benliğe yerleştirilmiştir.

Bunun gibi Cenabı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden zatına ait kutsal özelliklerini bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı durumlar, sıfatlar ve hisler benlikte vardır. Benliğe yerleştirilmiştir.

Demek ki benlik, ayna gibidir. Ölçü birimidir. Geliştirilebilen bir âlettir. Kendisini değil de sanatkârını gösterir. Ustasını tanıttırır. Sahibini sevdirir. Demek ki benlik, anlamı kendinde olmayan, başkasının mâniasını gösteren bir âlettir. Benlik; insan vücudunun kalın ipinden bilinçli bir teldir. Benlik; insanın mahiyet elbisesinden ince bir iptir. Velhasıl:

 

Bilinmeze olur merdiven

Ancak bir nebzecik bilinen

İnsandaki ölçek olan benlik

O sahada İlâhî Güvenlik

 

Benlik; insanın şahsiyet kitabından bir eliftir, bir harftir. Ki bu elifin, bu harfin iki yüzü vardır: Biri iyiliğe ve varlığa bakar, onları gösterir. Bu yüz ile yalnız bağış ve keremi kabul etmeye kabiliyetlidir. Vereni kabul eder. Bu yüzde yapıcı değildir. Ortaya bir şey koymaktan eli kısadır.

Bir yüzü de kötülüğe bakar. Ki benlikte yer alan bu iki yüz; ayrı bir yazı konusudur.

 

 

Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Adayı Erdoğan Olmalı

0

Yerel seçimler yaklaşırken, partiler adaylarını yavaş yavaş açıklıyorlar. Her seçim olduğu gibi bu seçimde de en çok merak edilen şehir İstanbul ve İstanbul için bütün partiler gerek ittifak yapıp yapmama konusunda strateji belirleme, gerekse seçmende karşılığı olan en doğru ismi bulma konusunda ince eleyip sık dokuyorlar. Çünkü İstanbul çok önemli ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın daha önce de ifade ettiği gibi İstanbul’u alan Türkiye’yi alır.

Ak Parti’de İstanbul için birkaç adayın ismi geçiyor. Binali Yıldırım, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş bu isimlerden bazıları. Parti içinde gerçekleştirilen temayül yoklamasında, Binali Yıldırım’ın isminin açık ara önde çıktığı söyleniyor. Zaten Haziran seçimlerinden beri Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehire aday gösterileceği ifade ediliyordu.

Binali Yıldırım’ın doğru isim olup olmadığını bilmem. Bu konu Ak Parti’nin kendi sorunudur. Ancak gerek Yıldırım’ın gerekse diğer bakanların isimlerinin belediye başkanlığı için geçiyor olmasında siyasi etik açısından bir takım sakıncalar var.

Öncelikle Binali Yıldırım, bu ülkede yıllarca bakanlık, başbakanlık ve iktidar partisinin genel başkanlığını yapmış bir isim. Hali hazırda da Meclis Başkanı olarak görev yapıyor. CV’sinde bu görevler bulunan bir isim, tenzil-i rütbe olacak şekilde büyükşehir belediye başkanlığına talip olmayı kendine yakıştırsa bile, bu talep Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak kurumsal yapısına yakışmaz.

İkincil olarak, Binali Yıldırım’ın bu kadar görev yaptıktan sonra artık kenara çekilip alttan gelenlere yol açması lazım. Koltuğa bu kadar yapışmak doğru değil. Milletvekili de ben olayım, bakan da ben olayım, belediye başkanı da ben olayın zihniyetinin memlekete bir şey katma imkânı yok. Bu saatten sonra Yıldırım’ın da İstanbul’a katacağı hiçbir şey yok.

Üçüncü olarak, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi dünyadaki pek çok ülkeden daha büyük bütçesi olan bir belediye. Bu bütçe büyüklüğü siyasi piranhaların iştahını artırıyor doğal olarak. Binali Yıldırım böyle bir düşünceyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na göz dikmişse, partisinin genel başkanı da değerli “dava arkadaşının” iyi bir emeklilik ikramiyesi alarak siyasete veda etmesini planlıyorsa, ortada ayrı bir ahlaki sorun var demektir.

Dördüncü olarak, Ak Parti 9,5 milyon resmi kayıtlı üyesi ve 25 milyon civarında seçmeni olan bir parti. Ak Parti bu kadar taraftarı arasından genç, idealist, ufku geniş, proje ve icraat üretecek yeni yüzler çıkartamıyorsa dükkânı kapatıp gitsin zaten. Bu kadar taraftar arasından yeni yüzler çıkartamayan bir partiden memlekete hayır gelmesini beklemek saflık olur.

Bütün bu anlattığım sakıncalarda haksızsam, İstanbul Ak Parti için bir bakanı hatta başbakanı feda edecek kadar önemliyse ve Ak Parti’nin İstanbul’u alabilmesi için illa Binali Yıldırım’ın veya Ak Partili başka bir bakanın aday gösterilmesi gerekiyorsa, Ak Parti’ye tavsiyem bakanla falan hiç uğraşmasınlar. Direkt Sayın Cumhurbaşkanı’nı aday göstersinler.

Sayın Cumhurbaşkanı zaten İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı göreviyle yıldızı parlayan bir isim. Üstelik 12 yıl başbakanlık ve 4 yıldır da Cumhurbaşkanlığı yapmasına rağmen hala büyükşehir belediye başkanlığı dönemindeki icraatlarını anlatıyor. Bir de Sayın Cumhurbaşkanı her ne kadar açıkça ifade etmese de, başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı görevlerine bir türlü ısınamadı. Görev yaptığı dönemde şiir okuduğu için hapis cezası aldığından ve dönemini tamamlayamadan görevden el çektirildiğinden olsa gerek,  gönlü hala böyle asfalt dökebileceği, betondan binalar dikebileceği görevlerde.

Bu kısmı özellikle iyi okuyun, çünkü bütün siyasi kariyerimi riske atarak yazıyorum. Aşağıda yazdıklarım nedeniyle bundan böyle muhalif partilerde siyaset yapamayabilirim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın gerek başbakan gerekse Cumhurbaşkanı olarak eleştirilecek çok yönü vardır. Ama büyükşehir belediye başkanı sıfatıyla eleştirilecek bir icraata imza attığını şahsen hatırlamıyorum. Tam tersine, İstanbul’un pek çok sıkıntısına çözüm üreten son derece başarılı icraatlar gerçekleştirmiştir. O nedenle Sayın Cumhurbaşkanı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olursa, sadece kendi taraftarlarının değil muhalefetin de ciddi oranda desteğini alır ve Türkiye’de daha önce eşi benzeri görülmemiş bir oy oranıyla Başkan seçilir. Böylelikle İstanbul Ak Parti eliyle yönetilen bir belediye olmaya devam eder.

 

 

Kocaeli Gebze’den Antalya Gebiz’e Yörüklerimiz

Yörüklerimizin varlığını bilmekle beraber kendileri hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımızı düşünüyorum. Yaşadığımız şehir Kocaeli’mizde de bunların varlığı bilinmekle birlikte aynı durum vardır. Bu durumu halen konar-göçer hayatı sürdüren ve hayvancılıkla uğraşan Yörüklerimizin olduğu bilgisini aldığımda daha iyi anlamıştım. Bu bilgiyi paylaştığım çoğu kişide bu kanaati doğrulamaktaydı.

Gazeteci-Belgesel yapımcı İsmail Kahraman’ın 2013 de Kent Konseyi Başkanlığı sıfatım sebebi ile bilgilendirmesinden Gebze Sığırlık merasında bu Yörüklerimizin yaşadığını öğrenmiştim. Konu hakkında yazdığım Kocaeli Aydınlar Ocağındaki iki makalemden bilgilenebilirsiniz.

‘Kaybolan değerlerimiz Yörük kültürü’ isimli İç İşleri Bakanlığı Sivil Toplumlar Genel Müdürlüğü’nün desteği ile yapılan Gebze Yörük Türkmen Derneği’nin bir çalışması var. Bu vesile ile şahsımı da gönüllü bir danışman gördükleri için kendileri ile daha çok görüşmelerimiz olmaktadır. Bu çalışmalardan ilki Manisa’daki Obasya’yı ziyaretimizdi. İkincisi ise Antalya’daki Yörük Dernekleri ile yapılan çalıştay ve Serik Gebiz’i de kapsayan ziyaretlerimizdir. Bu yazımda bu vesile ile öğrendiğim bazı bilgileri ve tespitlerimi sizlerle paylaşacağım.

Şehrimizin Yörüklerinden ve onların önderi diyebileceğimiz Mehmet Özer Beyin ilginç tespitleri var. Yörükler doğal hayatın özgürlüğünü ormanların kendilerine verdiği sınırsız hürriyetle yaşarlar. Keçileri de koyuna bunun için tercih ederler. Sevdikleri ve bakımından mutlu oldukları atlar ve keçilerde de benzer özellikler vardır. Dostlukları samimi ve içtendir.  İkramı severler ve kendileri yemeyip misafirlerine yedirecek kadar da elleri açıktır. Devletine sadakatleri çok yüksektir. Ancak çok büyük bir haksızlığa uğradıklarında buna tahammül edemez ve karşı çıkarlar. Zannedilenin aksine Yörükler ormanların koruyucusudurlar. Yetiştirdikleri keçileri ormanın düşmanı değil dostudur. Çünkü onlar iğne yapraklı ağaçlara zarar vermezler, ormandaki varlıkları ile ağaç diplerini havalandıran davranışları ile doğal orman yangınlarının çıkmasına fırsat vermezler.

Ev sahipliği ve misafirperverlikteki samimiyetlerini Antalya seyahatimizde yaşadık. Mehmet Özer, Cemil Karatepe, Ahmet Altıntaş, İsmail Kahraman ve şahsımın olduğu 5 kişilik heyetimize fevkalade güzel ev sahipliği yaptılar. Serik Yörükleri Dn. Başkanı Adnan Tezgel  ve yardımcısı Ayşegül Akman ilgi ve ikramları ile, Antalya Yörükleri İlbeyi olan Hamdi  Sarıca, Yörük kültürü unsurları ile döşediği bürosunda, bizzat eş ve çocuklarının yaptığı yemeklerle otantik sofrasında yaptığı ikramlarla  heyetimizi ağırlamayı bir görev anlayışı ile yaptılar. Heyetimizi havaalanından alıp 2 gün boyunca şoförü ile birlikle emrimize veren İrfan Büyükgediz’in nezaketide diğer kayda değer  ve takdirlerimizi, teşekkürlerimizi gerektiren  samimi ev sahipliği örnekleriydi.

Bu toplantının bir amacı da Gebze Yörükleri ile Antalya Serik Gebiz Yörükleri arasındaki bağın var olup olmadığı idi. Çoban Mustafa Paşa’nın Gebze’deki Camii-Medrese ve vakıflarının varlığı, paşanın vezirliği döneminde Macaristan’ı da içine alan fetihlerin olması, Sultan Orhan zamanında uç beylerinin emrinde buralara yerleşmiş Türk aşiretlerinden bazı insanların oralara götürülüp yerleştirilmiş olacağını düşündürüyor. Nitekim orada da gebuz adında bir bölge vardır. Osmanlı’da uç beylerinin emrinde, sonsuz cesaretleri, efsaneleşmiş kahramanlıkları ile ordunun önünü açan-ardını kollayan bu akıncılar olarak bilinen Türklerin bir kısmı;  devletin güç kaybı ile geri çekilmişlerdir. Antalya Gebiz’deki Macarlar diye de bilinen ailelerin Macaristan bölgesinden önce Gebze’ye, daha sonra buraya getirilen Yörük Türkleri olduğu düşünülmektedir. Çalıştay’da bir konuşma yapan tarihçi Doç. Dr.Mehmet Ak 1700’lerin başında Macar Hasan ismini görmekle beraber bu konunun tarihçilerin araştırmasına muhtaç olduğunu söylemiştir. Burada da Sığırlık adlı otlakiye ve yaylakın olması ise yine bu düşünceyi kuvvetlendiren bir bilgi olarak değerlendirilmiştir. Bu çalıştaya katılan Antalya’daki  yörük dernekleri temsilcilerine ve bize yardımcı olan Antalya Valiliği Kültür Müdürlüğü’ne müteşekkiriz.Ayrıca bu toplantımıza gelerek bize katkı sunan Aydınlar Ocağı Başkanlarından Nasuh Boztepe ve diğer misafirlere de teşekkür ederiz.

Serik’in Gebiz bölgesini gezip görerek ve Belediye Başkanı Prof. Ramazan Çalık’ı ziyaretle Gebze-Gebiz kardeşlik köprüsü ve kardeş şehir olabileceği konuşuldu. Buradaki Yörük kültürünü tanıtmak amaçlı Antalya Büyükşehir Belediyesinin yaptırdığı müze örnek alınacak güzellikte idi. Gebiz mahallesi meydanında Macaristan’dan gelenler anısına yapılmış hatıra anıt eserin görülmesi, daha sonra meydandaki kahvede eski belediye başkanı Cengiz Büyükgediz ile yapılan bilgi alışverişi ile gezimiz sürdürüldü. Bu gezide ayrıca Döşemealtı Belediye Başkanı Mimar Turgay Genç’i de ziyaretle onların kırsal yerleşim alanlarına yaptıkları proje desteği konusunda bilgi aldık. Bu projelerin bizim Sığırlık Mandırasında kullanabileceğimiz yönlerinin olma düşüncesi ile bu ziyareti yapmıştık.

Kaybolan değerlerimiz Yörük kültürü adı verilen bu çalışmamızın Antalya ayağı yoğun ziyaretler ve o bölgedeki Yörük derneği temsilcileri ile yapılan çalıştay ile tamamlandı. Buradaki tespitlerimiz  Kocaeli’miz için düşünülen  Gebze Sığırlık Mandırası ve Yörük Obası fikrimizin ne kadar  yerinde  ve yapılabilir olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir..Şimdi sıra, bu çalışma gereği şehrimizde ocak ayında yapılacak  Yörük  şenliğinde…Sağlıcakla kalın.

 

 

Nasıl Bir Belediye Başkanı?

31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimler için takvim işlemeye başladı. Medya il ve ilçelere partilerin hangi adayları göstereceğine dair haber ve yorumlarla dolu.

Bir yanda bu makamlara kendilerini layık görüp heyecanla partisinin adayı olmaya çalışanlar…

Bir yanda partisine en fazla oy kazandıracağı düşünülen isimler.

Bir yanda da Belediye Başkanı seçildiği takdirde başarılı hizmetler vererek, gelecek seçimlerde de partisini kazandıracak adaylar…

Aday adayları arasında, sadece belediyecilik alanında değil, herhangi bir kurum, şirket içinde yöneticilik tecrübesi kazanmamış; siyasi partiler veya STK’larda aktif çalışmamış olanlar da var. Tahsil, tecrübe ve halkla ilişkilerde çok yüksek performansı olanlar da.

Tabii sadece bilgi ve tecrübe yetmez. Bütün bunlardan da önce, dürüstlük, ahlak, devlet malına sahip çıkma gibi özellikler de bulunmalı.

Çünkü elinizde önemli bir bütçe ve harcama yetkiniz varsa, size bilgi ve akıl satanlar, projeler pazarlayanlar (ekonomik tetikçiler) çok olur. Sizin aramanıza bile lüzum yok. Onlar gelir sizi bulur.

Son derece cazip elemanlar ve tekliflerle sizi “yeniden seçilmenizi sağlayacak” parlak projelere, nefsinize hoş gelecek harcamalara ikna etmeye çalışırlar.

“Vicdan ile cüzdan arasında” bir ahlaki mücadele içine itilirsiniz.

Bu arada partinizin yöneticileri, size destek veren yandaş iş adamları gibi sizden talepleri olan güçler de devreye girer.

İmar planları değişiklikleri ile kendilerine rant kazandırmaya zorlarlar. Yönettiğiniz şehre ihanet ettirirler.

“Masa, kasa ve nisa” (yani makam, para ve kadın) konusunda zaafları olan yöneticiler devleti içten içe kemirir. İsraf, yolsuzluk ve hırsızlıklar kaynakları tüketir.

İktidar bunların farkına varsa da kendi partisinden olanlara göz yumar. Mızrak çuvala sığmaz olunca “metal yorgunluğu” gibi bir bahaneyle birileri koltuktan kaldırılır.

İşte burada belediye başkanında aradığımız vasıfların önemi ortaya çıkar.

Belediyenin bütçesi ne kadar büyük olursa olsun, sınırlıdır. Oysa size getirilen projeler ve harcama kalemleri sınırları çok aşan büyüklüktedir.

Kendi nefsinizi yenme ve halkın size emanet ettiği bütçeyi en verimli bir şekilde kullanmanız lazım.

Ancak böyle nefsi bir imtihandan başarıyla çıkmak kolay değildir. Kişiliğinizin ve imanınızın çok güçlü olması gerekir.

Bunun için önceliklerinizi belirlemek, önemli işlere öncelik vermek ve sadece bu seçimi değil gelecek nesilleri de düşünen, dürüst, ahlaklı bir yönetici olmanız lazım.

Bütün bunları yapabilecek olanlar genelde aday olmaz. Ancak seçim kazanmak için çok zaruri olduğu kanaatine varılırsa ikna edilir.

Belediye / devlet imkânlarıyla zengin olmak ve yandaşları zengin etmek isteyenler öne çıkar, öne çıkarılır.

“Bu sene ülkemde ekonomik kriz var. Tasarrufa gidelim. Makam araçlarını azaltalım, bir milyon lale yerine yüz bin lale ekelim. Yandaş müteahhitlere aktarılan haksız kazanca dur diyelim” diyenlere rağbet olmaz.

Bu vasıflarda olanların yönettiği şehirlerde yaşamak bizi üzer, sıkar, her gün stres ve yorgunlukla eve kapanırız.

*****************************

Devleti İyi Yönetmek Hazırlık İster

Rıfat Serdaroğlu Adalet Partisi ekolünün önemli isimlerinden biridir. 30 yaşında Bergama Belediye Başkanı seçilerek başladığı, aktif siyasi hayatı 30 yıl sürdü. Üç dönem milletvekili seçildi, Sağlık ve Devlet Bakanlıkları görevlerinde bulundu. Şimdi çok keskin yazılarıyla dikkat çeken etkili bir yazar.

Eski bir yazısında Bergama Belediye Başkanlığı yıllarına ait bir hatırası ve devlet kadroları konusunda anlattıkları beni çok etkilemişti. Birlikte okuyalım:

1977 yılı 14 Aralık’ta yapılan yerel seçimlerinde Adalet Partisi Adayı olarak girdiğimiz seçimleri kazandık ve Bergama Belediye Başkanı olduk.

Bergama’nın “Kardeş Şehri” Almanya’nın Böblingen Şehri Belediye Başkanı ve heyeti Bergama’ya konuk olarak geldiler. Bir yemekte Başkan Brumme bana “Siz nasıl Belediye Başkanı oldunuz” dedi!

Ben de “seçimlerde aday olup kazandığımı ve Başkan olduğumu” söyledim.

Brumme, “Benim söylemek istediğim o değil, siz hiç Belediyecilik Eğitimi aldınız mı?” diye sordu!

Sonra da 40 yaşlarında bir Belediye Meclis Üyesini çağırıp bana takdim etti;
“Sayın Başkan bu bey bizim partimizin gelecek seçimlerdeki adayıdır. Ailesini- servetini- alışkanlıklarını- dürüstlüğünü biliriz. Kendisini partimiz 12 yıldır Belediye Meclis Üyesi olarak seçtiriyor. Ben de onu belediyenin tüm birimlerinde çalıştırıp, Belediyeciliği öğretiyorum. Böylelikle eğer seçilirse, hizmete hazır bir Başkan olarak göreve başlayacak” dedi!…

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bu yüzden adamların şehirleri düzen içinde, bu yüzden her gelen bir öncekinin yaptığını bozmuyor, bu yüzden oralarda imar yolsuzlukları- hırsızlıklar olmuyor. Bu yüzden biz onlara imrenerek bakıyoruz.

Daha sonra Hollanda ve Almanya’daki Siyasi Parti yapılanmalarını inceledim;
Her siyasi partinin bir “Kadrobank” denen kuruluşu vardı. Bu kuruluş tüm üyelerini ve kendi meslek dallarında parlayan, ülkeye hizmet edeceğine inandıkları kişileri seçer. Onları en ufak ayrıntıya kadar inceler, gerekli elemeleri yaptıktan sonra o kişinin hangi makama gelirse iyi ve başarılı hizmet edebileceğini tespit eder. Böylelikle o kişi partinin gelecekteki kadrosundaki yerini alır.

Parti seçimleri kazanır ve iktidar olursa, Başbakan kabineyi kadrobank‘a danışarak oluşturur, Bakanlara da kimlerin Müsteşar- Genel Müdür yapılması gerektiği bir liste halinde bildirilir. Hizmete hazır, bilgisi ve görgüsü sağlam olan, konusunun uzmanı bir kadro işbaşına gelmiş olur.
Parti seçimi kaybederse, bu kadrolar anında istifa ederek, seçimi kazanan kadrolara yer açarlar.

 

 

İlâhî Güvenlik (1)

0

Daha önce “Ene” denilen “Ben” duygusu ve “Benlik” hissinden bahsetmiş. Benliğin insana ilâhî görevlerle yükümlü bir emanet olarak verildiğinden söz etmiştim. Benlik bir anahtardır demiştim.

Allah’ın güzel isimlerinin yani Esmaü’l-Hüsna’nın anlaşılmasını, açılmasını sağlar diye belirtmiştim. Hakikaten “Benlik” duyusu, ilâhî mânialara geçişe imkân verir. Allah; zatının bilinmesiyle değil de -çünkü zatı bilinemez, zatına yol yok- isim ve sıfatlarının tecelli ve yansımalarının görülmesiyle insanı kendine yaklaştırır.

İşte “Ene” denilen “Benlik”; var kabul edilen bir yoktur. Bir varsayımdır. Manaya yükselten merdiven gibidir. Çıktıktan sonra merdivene ihtiyaç kalmadığı gibi. İstenen matluba, istenen anlayışa geldikten sonra, ilâhî mâni hazinesi bilindikten sonra, Ene’ye yani Ben ve Benliğe artık lüzum kalmaz. İşte Ene / Ben ve Benliğin bu varsayım oluşundan ötürü, şöyle bir soru akla geliyor:

-Niçin Allah’ın o güzel isimlerinin anlaşılması, tanınması; Benliğin bilinmesine bağlıdır?

-Çünkü kayıtsız, sınırsız ve kapsamlı bir şeyin sınırı, sonu yoktur. O şeyin sınırı olmadığı, o şey bir çerçeveye sığmadığı, bir kayıt-kuyuda alınamadığı için, ona bir şekil verilemez. Ressam, tamamını göremediği şeyin resmini yapabilir mi? Bütünü bilinmeyen bir şeyin parçası, tam olarak anlaşılabilir mi? Gideceği yeri bilmeyen, varacağı yeri olmayan kimse, yola çıkabilir mi? Büyük bir gaye edinmeyen, o gaye için ilk adımı atmaya kalkışabilir mi?

Sınırsız, uçsuz bucaksız bir şeye şekil verilemez. O şey belirlenemez. O şeyin özellikleri de anlaşılamaz. Nitekim karanlık sız, ışığı hiç kaybolmayan, devamlı var olan bir ışık bilinmez. Hissedilmez. Yani varlığının farkına varılmaz. Ne zaman gerçek, ya da yok ama var sayılan bir karanlıkla bir hat çekilse, o zaman bilinir.

Hakikat böyle değil midir değerli okur? Eğer hiç güneş batmasaydı, ışığı tanımaz, bilmez, belki de inkâr ederdik. Eğer hiç hasta olmasaydık, sağlığı tanımaz, bilmez ve hatta reddederdik. Gözümüzü kapayarak bir an için, körlüğü bilmeseydik, görmenin nasıl büyük bir nimet olduğunu anlayamazdık. Yüce Allah ilim sahibidir. Kudret sahibidir. Üstelik her şeyi hikmetle, bir gaye güderek yapar. Yani Hakîm bir Allah’tır. Rahîm bir Rabdir. Yani rahmeti, acıması ve keremi her şeyi kuşatmış ve kaplamıştır. Sonsuz şefkat, merhamet sahibidir.

İşte böyle bir Allah’ın ilim, kudret, hakîm ve rahîm gibi isim ve sıfatları; her şeyi kapsayıcı, her şeyi kuşatıcıdır. Sınırsızdır. Ortaksızdır.

İşte Allah’ın isim ve sıfatları böyle olduğu için, onlara hükmedilmez. Ne oldukları bilinmez. Hatta hissedilmez. Demek ki o isim ve sıfatların gerçekten bir sonları, bir nihayetleri yoktur. Nihayetsizdirler. Sınırlandırılmaları imkânsızdır.

Öyleyse bu engeli aşmak lâzım. Anlaşılmayanı anlaşılır hâle koymak gerek. Sınırsıza bir sınır çizmek icabeder.

İşte bunun için var sayılan, yok ama var kabul edilen bir sınır çizilmelidir. Ta ki Allah’ın sonsuz, sınırsız, ele avuca sığmaz isim ve sıfatlarını anlamak kabil olsun. Allah’ın isim ve sıfatlarını bir nebze de olsa algılamak mümkün olsun.

İşte bunu “Ben” duygusu, “Benlik” hissi yapar.

Zaten Allah’ın insana bu benliği vermesinin bir hikmeti, bir gayesi de budur.

Böylece kulda, kendinde; gerçekte olmadığı halde varmış gibi kabul ettiği Rablık duygusu hasıl olsun ki, Rabbin işlerini anlayabilsin, görebilsin. Rabbin işlerinin farkına varabilsin.

Kendisinde terbiye edicilik vasfının ayırdında olsun ki, asıl terbiye edici olan Allah’ın Rububiyetine, terbiye edicilik, yetiştiricilik, kıvamına erişdiricilik sıfatına yol bulabilsin.

Kul, kendisinde hissettiği sahiplik duygusuyla, Allah’ın malikiyetini sezsin.

Kul, kendisinde bir ilim, bir güç, bir kuvvet olduğunu vehmetsin. Böyle şeylerin kuruntusunda bulunsun ki, asıl güç, kuvvet ve ilim sahibinin kim olduğunu anlayabilsin.

Onun ilim, güç ve kuvvetinin nasıl bir şey olduğunu, biraz da olsa idrak edebilsin, algılayabilsin.

Kul; ancak kendisinde tecelli ettiği için, kendisinde var sandığı tasavvur ve düşüncelerden hareketle, Allah’ın isim ve sıfatlarını düşünebilir. Kavrayabilir. Azıcık da olsa onları sezebilir.

 

 

İçimden Geldiği Gibi

Değerli Okur; bu yazımda, 10 Yıl önce KKTC’de katılmış olduğum bilgi şöleninde o süreci anlatan gerçeklerle ilgili yapmış olduğum konuşma metnimi aktarmak istiyorum. Amacım, bugünün Kıbrıs gerçeğine nasıl geldiğimizi hatırlatmak içindir…

2009 KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi:

Sempozyumun bu oturumunda sizlere sunacağım ilk bildirim. Bu topraklarda Kıbrıs Türk’ü ile omuz, omuza savaşan bir Türk Subayının, o günler ile bugünleri kıyaslayan duygu ve düşüncelerimin;  Kıbrıs Milli Davamızı, bu vatan topraklarında 1571 yılından beri savunarak;  paylaştıkları kader ve ülkü birliği ile ödedikleri kan ve can bedeli sonucunda kurmuş oldukları bu devlette yaşayanlara anlatımı olacaktır. O nedenle, bu günkü bilgi şöleninin ana konusu olan KKTC devletinin varlığının ve geleceğinin yasallığı ile ilgili görüşlerimi içeren hususları 2’nci bildirimde arz edeceğimi belirterek, sunumuma geçmek istiyorum.

35 Yıl önce Kıbrıs Türk Halkını Rum’un mezaliminden, katliamlarından ve yıllarca süren ekonomik baskısından, insanlık dışı muamelesinden kurtarmak için koşa, koşa geldiğimiz bu coğrafyada. Vatan evlatlarına emir komuta eden,  hak ve özgürlük için onlarla birlikte omuz, omuza savaşan. Mehmetçik ile Mücahidin bu uğurda seve, seve hayatlarını feda etmelerine tanıklık eden bir KOMUTAN, bir KIBRIS GAZİSİ olarak;

Yıllar sonra bugün, böylesine özel bir günde; 1974’de Surlarına Şanlı Bayrağımızı Çekerek ”Vatan” bellediğimiz Ata yadigârı bu topraklardan, kuruluşunda Şehitlerimizin kan ve can bedeli olan, Kıbrıs Türk Halkının efsane direnişini tanımlayan, KKTC devletinin yasallığı ve geleceği adına konuşacağımı hiç düşünmemiştim!

Onun için bugünkü bildirimde dilimin kemiği olmayacak! Bugünkü konuşmam, 35 yıl önce bu topraklarda savaşırken 26 yaşında olan Üsteğmen Atilla Çilingir’in duygularını taşıyacak. Ama özellikle bugünkü konuşmam, 19 Mayıs 1919’da Türk’ün asla tutsak edilemeyeceğini tüm dünyaya ilan ederek; ”Ya İstiklal Ya Ölüm” parolası ile Samsundan yola çıkan ve Türk Milletinin Milli Mücadelesini başlatan Gazi Mustafa Kemal’in bizlere emanet etmiş olduğu değerlere de uygun olacak.

Hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkum yok. Çünkü benim İstiklal Marşım ” KORKMA ” diye başlar. Bayrağımın rengi kanımı, üzerindeki Ay ve Yıldız evrenin sonsuzluğunu ve devletimin ilelebet yaşayacağını tanımlar.

Kıbrıs Türk’ünün adada ki var oluş mücadelesinde, tarihimiz boyunca uğruna on binlerce vatan evladının can bedeli ödediği bu Gazi Topraklardan soruyorum sizlere! Neden suskunsunuz?

8 Eylül 2008 tarihinden beri bu devletin pazarlığı yapılıyor! Kanı, kanıma karışan Yiğit Mücahidim, Hüseyin dayım, Ayşe anam, Hatice bacım! Sesiniz neden çıkmaz?

35 Yıl önce Beşparmak Dağlarında, Mağosa kalesinde, Pladini plajında, Meserya ovasında bu kahraman halkın yıllarca nöbet tuttuğu mücahit mevzilerinde, adanın her parçasını savunmak adına korkusuzca yemin edenler; Allah, Allah sesleri ile Rum’a bulunduğu bu coğrafyayı başlarına yıkanlar neden sesiniz duyulmaz?

Kıbrıs Türk Halkının milli mücadelesinde, şanlı direnişinde hep var olanlar, efsane teşkilat TMT’nin yakmış olduğu Türk’lük ateşi sönmüş değil hala yanmakta. Siz Türk Ulusunun ayrılmaz bir parçası, Mustafa Kemal Atatürk’ün Milletimize emanetisiniz.

Siz, her evinde en az birkaç Şehidi olan; imanında islamı, camisinde ezanı unutmayan. Tarihi buyunca ne İngiliz’e ve ne de Rum’a diz çökmeyen Kıbrıslılar değil! Mücahit Kıbrıs Türk Halkı, Türk Oğlu Türk’sünüz.

Size bugün ilmen ya da siyaseten değil yüreğimden coşan cümlelerle, içimden geldiği gibi anlatacağım şeyler var.

35 Yıl önce barış ve özgürlüğe kavuştuğunuz bu topraklarda, 26 yıldır yaşayan bir devletiniz var. Özellikle son beş yıldır bu devleti, KKTC’yi görmezden gelerek sizleri Rum’a yamalamak isteyen AB ile Amerika’nın ve tüm haklarınızı gaspeden Rum’un, Yunan’ın ve burada ki işbirlikçilerinin neyi amaçladıklarını artık herkes bilmek ve yanlış icraatlardan kaçınmak zorundadır! Çünkü gidilen yolun bundan sonra dönüşü olmayacaktır! Ya size emanet edilen bu topraklara hep birlikte sahip çıkılacaktır. Ya da hiç şüpheniz olmasın ki tüm Hıristiyan dünyasının desteklediği ve Rum’un arzuladığı şey yıllar sonrada olsa aynen Girit Ada’sında olduğu gibi gerçek olacaktır. Yani ENOSİS.

50 yıldır Kıbrıs Milli Davamızı savunanlara STATÜKOCU dediler! Davanın Liderinin, o mücadele yıllarının kahramanlarının uyarılarını göz ardı ederek; vatanını, bayrağını, Türk olmanın gururunu savunanları ”Marjinal Gürültücüler ” diye tanımladılar! Biz yenilikçiyiz, yepyeni ufuklar bizi bekliyor söylemleri ile hep Rum’lardan bir adım önde olacağız dediler. Kıbrıs Türk’ünü AB macerasına feda etmek istediler! Ama başaramadılar.

Annan Planı Referandumu döneminde halkına AB’ye gireceğiz, hepimiz refaha kavuşacağız, yıllardır süren ambargolar kalkacak, Kıbrıs Türk Halkı Avrupa vatandaşı olacak diyenlere soruyorum? Bugün gelinen noktadan geriye bir bakın. Halkınıza verdiğiniz sözlere ne oldu?

Şehitlerimizin adını taşıyan meydanlarda, caddelerde onların hayatlarını ne için feda ettiklerini görmezden gelerek sallanan AB bayrakları nerede? O günlere kılavuzluk yapan Annan’lar, Karen Foglar, Ver Haugen’ler, Desotolar nerede? Ya ceplerine doldurdukları avrolar ve dolarlarla avaz, avaz ”YES BE ANNEM” diye bağıranlara ne oldu? Ne elde ettiler?

Bu gün gelinen noktanın bir tek gerçeği vardır! Bu Kahraman Halkın milli mücadelesini Tarih Kitaplarından kazırcasına çıkararak yok sayanların, kimi siyasilerin söylemleri ve desteği ile bu davayı kendi çıkarları uğruna çözeceğini sananların bu gün ulaştıkları son tam bir fiyaskodur! Ve bu güne kadar Sayın DENKTAŞ ne söyledi ise gerçekleşen de odur.

Gün birlik ve beraberlik günüdür diyoruz. Yönetimde olanlar duymuyorlar! Rum Lider ve yöneticileri bas, bas bağırıyor. Bu ada da yaşayanlar Kıbrıslılardır! Türkler Kıbrıslıların bir parçasıdır! Rum’dan, Arap’tan, Maronit’ten ve Latin’den bir farkı yoktur! Türkiye işgalcidir, Türk Askeri ve Türkiye’li yerleşikler ada’yı terk etmelidir! Bu adanın garantörü AB’dir! Türkiye’nin Garantörlüğü söz konusu bile olamaz diye!

Ama buradan net bir şekilde ve Rum’un anlayacağı ifadelerle yükselen gür bir ses yok. Neden?

Anadolu’nun can insanı ile Kıbrıs Türk Halkı arasına duvar örmeye çalışanlar. Barışçılık, ilericilik ve Kıbrıslı’lık adına Türkiye kökenli yurttaşlarımızın adadan çıkarılması için lobiler kuran! Her fırsatta Rum’la aynı lisanı konuşanlar, konuyu AB ve BM gündemine taşıyarak Türkiye’yi suçlu sandalyesine oturtmaya çalışanlar şunu iyice bilmelidirler ki! Vatandaşlarımızın arasına örmeye çalıştıkları ayrımcılık duvarının altında kalmaya mahkûmdurlar. Anavatan ile Yavru Vatanı birbirinden ayırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Mart 2008 de bir kapı açtılar güle oynaya! Adı LOKMACI! Yıllardır verilen uğraşlarının sonucu hiç de umdukları gibi çıkmadı. Alış veriş olacak Arasta canlanacak dediler yaprak kıpırdamadı! Sandılar ki Şanlı Bayrağımız ve Mehmetçik o kapıdan uzağa gidecek! Sınır askersizleşecek! Ama hiç de öyle olmadı!

Bizim açılan kapılardan korkumuz yok. Vatanımın o kapısında da verilen sözler aynı. KKTC’nin hudutlarını koruma andını içen o cesur yürekli ses, her gece aynı yemini haykırırken; arada ki barikatlar, köprüler kalkmış ne fark eder? Mehmetçiğin hudutlarımıza siper ettiği o aziz beden hepsine bedel.

Ama orada farklı olan ve fark edilen bir şey var! Kimileri, kendine göre çok önemli olan o kapıdan geçerek Rum Herakles’in dondurmasından yer çocukluğunu yaşar! Kimileri ise yıllar önce o kapıdan sızan EOKA çetelerinin katlettiği analarını, babalarını, eş ve çocuklarını hatırlar ağıtlar yakar!

Bu vatan topraklarında Barış Kuvvetlerimizin ayrılmaz bir parçası olan Şanlı bir Alay var. Yanında yeni açılan bir kapı! Adı ”Mete Han” Hemen yanı başında bir çember ve üzerinde bir heykel! Altında doru atı, elinde kılıcı ve üzerinde Türk Milletinin Yüce önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk var. Ama gel gör ki bu heykelden rahatsız olanlarda var! Ve hatta barış süreci etkilenmesin düşüncesi ile o gün heykelin açılışına katılmamak için İstanbul’a gidenler de var! Bu ne büyük acıdır! Bu nasıl bir hezeyandır? Rum kesiminde ki Markos Dragos meydanında bir elinde el bombası, diğeri ile Türk kesimini gösteren eli kanlı EOKA’cının heykeli orada dururken bu davranışlar nasıl yorumlanmalıdır?

Bugün gün birlik günüdür. Rum’un karşısında güçlü olalım devletimizi savunalım diyoruz. Anavatan Türkiye’nin son MGK toplantısında açıklanan tüm hususlara aynen katılıyoruz. İki ayrı devlet, iki ayrı halk, iki ayrı demokrasiden yanayız. Türkiye’nin garantörlüğünden vazgeçilmez diyorlar. Ama KKTC meclisinden yetki almadan, Kıbrıs Türk Halkına sormadan komisyonlar, komiteler kurup Rum ile birlikte BİRLEŞİK KIBRIS için çözümün metnini yazıyorlar!

Sevgili Gençler, Size Sesleniyorum:

Bu toprakların asıl sahipleri Aziz Şehitlerimizdir. Onların kan ve can bedeli ile kazanılmış bu vatan size emanettir.

Ata yadigârı bu topraklarda kurulan bu son Türk Devleti Yavru Vatan uluslararası arenada tanınmasa, sadece Türkiye tarafından tanınmış olsa bile, her unsuru ile yaşayan bu devlet; Kıbrıs Türk Halkına anasının ak sütü gibi helal olan, yaşayan bir gerçektir.

Bu devletin bedeli kanımızla ödenmiştir ve hiçbir devlete diyet borcu yoktur. Ve herhangi bir neden uğruna da bu devletten vazgeçmeye hiç kimsenin hakkı olamaz!

Bu Vatan; size atalarınızdan, babalarınızdan, analarınızdan kalan en değerli miras, en önemli emanettir. Evlatlarınızın ve torunlarınızın geleceği için bu topraklara sahip çıkmak, vicdanınıza emanet edilmiş olan tarihsel bir borçtur.

Sevgili gençler okuyunuz bilgili olmak, okumak bir ibadet, tarihin gerçeklerini bilerek yaşamak ise vatanınıza yapacağınız en büyük hizmettir.

Kanın sesi olan bu topraklarda bazen insanların ama çoğu kez tarihin mantığı galip gelmiş, tarihin akışını tersine çevirmeye hiç kimsenin gücü yetmemiştir. Yine yetmeyecektir!

Şunu asla unutmayınız ki! Cehenneme giden yol, iyi niyet taşları ile döşelidir! Kıbrıs Türk Halkı için bu yolun adı ENOSİSTİR! Bugün iyi niyet çerçevesinde bu müzakereleri yürütenler, Rum’un tarihsel hedefinin bu olduğunu asla unutmamalıdırlar!

Ada da ki varoluş mücadelesinde bugüne kadar ENOSİSE karşı direnen Kıbrıs Türk Halkı bu direncini bundan sonra da sürdürecektir. Bu direncin en büyük kaynağı Türk Milletinin desteğidir. Kuvay-ı Milliye ruhudur. Bu direnişçi ruh Milletimize Atasından Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten emanettir.

Türk Ulusunun ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs Türk Halkı 50’li yıllarda başlattığı milli direniş ve ada da ki var oluş savaşında 19 Mayıs 1919’un ruhuna uygun olarak hareket etmiş, ” Ya İstiklal Ya Ölüm ” Parolası ile bugünlere ulaşarak pırıl, pırıl bir devletin sahibi olmuştur.

Bu kritik dönemde KKTC’yi yaşatmak, geçmişi unutmadan ulusal kimliğinize sahip çıkarak  ”Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizimdir ” demek herkes için en önemli görevdir.

Bugün gelinen son duruma baktığımızda, ecdat yadigârı bu vatan topraklarının tam 438 yıldır serdarlığını yapan Mücahit Kıbrıs Türk Halkının, ada da özgür ve egemen bir devletin sahibi olarak mı? Yoksa Rum’a yama olarak mı? Yaşayacağının kararının verileceği bir dönemin arifesinde olduğunuzu ifade ederek,  tarihe bir not düşmek istiyorum!

Unutmayınız ki eğer bu yılsonuna kadar çözümü hedefleyenler, bu amaçlarına ulaşır da, referandum için oy sandığını önünüze koyarlar ise! Biliniz ki Rum tarafı istediklerinin çoğunu elde etmiştir! Ancak şundan hiç şüphem yoktur ki!

19 Nisan 2009 tarihinde iradi tercihini, ezici bir çoğunluk ile devletinden yana koyan Kıbrıs Türk’ünü hür ve bağımsız iradesini görmezden gelerek, hala Annan planı döneminin hayali ile yaşayan, o dönemin teslimiyetçi zihniyetini bu gün de aynen muhafaza eden; halka bu ve benzeri tuzak planları dayatan kimi siyasetçilere, onların işbirlikçilerine vereceğiniz cevap, bu Gazi toprakları kanları ile sulayarak vatan yapan Şehitlerimize olan sadakatinizin, yurtseverliğinizin sesini taşıyan en anlamlı tokat olacaktır!

KKTC’nin ilanının 26’ncı yıl dönümünde böylesine önemli bir bilgi şölenini düzenleyen tertip komitesine şükranlarımı arz ediyorum.

İşte bu duygu ve düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygı ile selamlarken, bizlere millet olmanın yolunu açan, Türklüğün gururunu yaşatan, Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarına bir kez daha şükran duygularımızı yineliyor;

‘Bu Topraklar’ uğruna seve, seve hayatlarını feda eden cesur yürekli Şehitlerimizi,  Kahraman Mehmetçiklerimizi, Mücahitlerimizi, Kıbrıs Milli davamıza liderlik yapan, adada Türk olmanın gururunu bu günlere taşıyan tüm Liderlerimizi rahmetle, minnetle, saygıyla anıyorum.

Biliyor musunuz? 35 yıldır beynimden silinmeyen, kulaklarımdan hiç gitmeyen bir cümle var Mehmetçiğin, Mücahidin sesi ile tekrarlanan, Beşparmak Dağlarının zirvesine Şanlı Bayrağımızı diken BAYRAKTARIN sesi ile tüm adaya yayılan…

Nedir o cümle bilir misiniz? ”VATAN SANA CAN FEDA”

İnanıyorum ki! Bu vatan için feda edilen canlar boşa gitmeyecek, KKTC bir devlet olarak tüm yasallığı ile ilelebet yaşayacak ve yaşatılacaktır.

 

 

İstanbul’da Bir Fasıl Meclisi

TRT Haber Merkezi’nde çalıştığım yıllarda  zaman zaman serviste batı ve klasik müzik prodüktörleri ile aynı sırayı paylaşır, sohbet ederdik. Bu arkadaşlarımız genelde çok ciddiydi ve konuyu hep biz açardık. Kamuoyu araştırmalarında en az dinlenen hafif veya klasik batı müziği programlarıydı. O da yasayla bağlanmıştı. Bir defasında arkadaşıma “bazen çok hoşlandığım parçalar çıkıyor ve sadece dinliyorum; ama bizim müziğimiz kadar beni etkilemiyor” demiştim. Kızmış, sevmem için sürekli dinlemem gerektiğini anlatmıştı. Ben de o zaman Orkestra Şefi Hikmet Şimşek’in yasa ile mecburen programa alınan çok pahalı konserlerini örnek göstermiştim. Reatinglerde yüzde değil, binlerde dolaştığını anlatınca küsmüştü. Kanunla, mevzuatla kimse kimseyi veyahut başka bir şeyi sevmez.

Hikmet Şimşek, kamuoyu araştırmalarında Kemal Gürses yönetimindeki fasıllarla kıyas edilemeyecek kadar çok geride kalmıştı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da öyleydi.

 

Değişik Dil, Din, Irk ve Kültürlerin Birlikteliği

Bu fasıllara batı müzikçiler gıygıycılar, gaygoycular, içi ve modası geçmiş, miadı dolmuşların yaşlılar grubu dese de halk büyük alaka gösteriyordu. O yıllarda gazinoların çoğunda(Maksim, Tepebaşı, Yenikapı, Gar, Luna Park) programlar fasıllarla başlardı. Talebe iken bu gazinoların en arka sıralarında oturur, 7.5 TL öder, bir gazoz içererek önce faslı, sonra sırayla diğer sanatçıları ve en son da as sanatçıyı (Zeki Müren, Behiye Aksoy, Nesrin Sipahi vs) izlerdik. Gerçekten fasılların keyfi bir başkaydı.  TRT İstanbul Radyosundan da 17.00’den sonra bir saat devam ederdi. Hakkı Derman Fasıl heyetinde Fevzi Aslangil, Edip Erten, Mustafa Çağlar, Tahsin Karakuş, Celal Tokses, Akile Artun, Afife Edipoğlu, Melahat Pars, Kadri Şençalar, Muzaffer Birtan, Hilmi Rit ve Mustafa Kovancı gibi günün ünlü çağdaş ve şık sanatçıları anons edilirdi.

Bu anım aklıma;  Seyrantepe Fasıl Meclisi/43 veya İstanbul Fasıl Topluluğu Kürdilihicazkar Konserinde geldi.  Solist olarak  iki genç sanatçı İbrahim Suat Erbay ve Gizem Coşkun da TURİNG’in 95. Yaş Günündeki bu fasılda yer almıştı. Fasıldan amaç toplum ve kültür tarihimizde  önemli yeri olan bu geleneğin tekrar yaşatılması, üretilmesi ve uygulanabilmesi olduğunu göstermekti. Gösterdiler de.

Tarihi süreci içinde toplum ve günlük hayatımızla da örtüşen fasıllarda değişik yaş, meslek, kültür, din, dil, ırk ve düşünce kesimleri bu musiki programında bir araya gelebiliyordu. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kültürün en sağlam köprülerimizden biri olan İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Beyazıt Bakırcılardaki konağındaki fasıllar bunun günümüze kadar gelen en güzel örneklerinden birisidir. Fasıl heyeti içinde musikişinaslar kadar değişik sektör temsilcileri de bulunurdu. Bu gelenek; önemli isimler Hakkı Süha Gezgin, Dr. Selahattin Tanur, Ekrem Karadeniz, Dr. Sami Mortan ve Cahit Gözkan’ın ev meclisleriyle epeyi süre 1980’li yıllara kadar daha devam etti. Taşra da öyleydi. Mesela Kilis’te Öğretmen Ahmet Nuri Ulusoy’un Ulu Camii sokağındaki evi de bir fasıl ve müzik ailesi merkezi gibiydi.

 

“Kalbim Yine Üzgün Seni Andım da Derinden”

Seyrantepe’de; Mehmet Güntekin’in girişimiyle kurulan (1994) İstanbul Fasıl Topluluğu’nu gerçekten dinlemesem çok üzülecekmişim. Yüreklerine sağlık hizmeti geçenlerin. Bu gelişmelerde Türk Müziğine sahip çıkan ve sanatçılara imkan tanıyan TURİNG Başkanı Bülent Katkak’ın da payı çok önemli. Fasıl programında sadece Selahattin Pınar, Saadettin Kaynak, Yesari Asım Arsoy, Nasibin Mehmet Bey, Lem’i Atlı ve Rahmi Bey’in eserlerini dinlemedik, Kayserili Güpgüpzade diye tanınan Vali Ahmet Mithat Bey’in de eseri vardı, Ermeni asıllı vatandaş Bimen Şen,  Kemani Ama Sebuh ile Rum Lavtacı Hristo ve Musevi Avram Levi’nin (Udi Mısırlı İbrahim Efendi) de bestelerinden keyif aldık..

Güfteler besteden, besteler güfteden daha etkiliydi. Sanatçılar, faslı öyle güzel icra ettiler ki yüreğimizin yağı eridi adeta.

“Onulmaz yaradan/ anlamaz yarasızlar” derse Ömer Karakoyun, Selahattin Pınar onu alır hicaz bir şarkı yapar. Vecdi Gönül de dizesinde “Ne bülbül gülü sevdi seni sevdiğim kadar/Ne böyle seven gönül, ne de senden güzel var” diye deftere kondurursa Saadettin Kaynak hemen notaya döker. “Hisarlı kız, esrarlı kız peri mi idi neydi” salondakiler de görmeden aşık oldu. Çünkü “aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın” diye ikaz ediliyorduk. Sebebi de şöyle açıklandı; “Kalbim yine üzgün seni andım da derinden.”

 

Sazendeler ve Hanendeler

Telgrafın tellerine, müsaade edilince birlikte söyledik. Bir anonim güftede “Dost elinden yüreğim yarelidir/ Yareme yâre açan yar elidir.” Topluma ilaç verilirse Bimen Şen ağır aksak şarkıya dönüştürür onu. Bir başka ortak halk güftesinde de “Bir vefasız yâre düştü yine aldandı gönül” diye hatırlatılır; “yürek acısı çekenler bir kere daha sızlattı kalbin orta yerini” denir. “Gidelim Göksu’ya bir alem-i ab eyleyelim” biçiminde teklif gelirse ara gazelini okuyan İbrahim Suat Erbay ne kadar dinlense o kadar yeridir dedirtti Benim hep favori şarkımdır “Yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen, mevkiim gülşen!”  Ama benim için değil, hepimiz için okundu. Bu fasıl heyetinin tadına doyum olmadı.

Sazendeler Aziz Şükrü Özoğuz, Turgut Özüfler, İbrahim Kararoğlu, Volkan Ertem ve bir usta Mehmet Güntekin ile hanendeler gazelhan İbrahim Suat Erbay, Taha Aras, Hüseyin Kıyak, Merve Kıvılcımer, Gizem Coşkun ve Selin Yücesoy hepsi genç, hepsi eğitimli ve hepsi kültürlü, hepsi meslek sahibi, hepsi özel insan, özel yetenekti. 44.Seyrantepe Fasıl Meclisi’ni sabırsızlıkla bekleyeceğim.

 

Zor Olanı Cazibeleştirmek

TURİNG’te daha sonra bir başka konserde belki adını ilk defa duyduğum Güzin Değişmez oldu. Hiç medyada ismini, televizyonlarda röportajlarını görmemişim. Bursalı bir sanatçı. İki hemşerim de den nasiplenmiş; Alaattin Yavaşca ve rahmetli Necdet Yaşar ustalardan. Bursa Şarkılarını bir albümünde toplamış. Sonra “Güz’ün Şarkıları: Meftunun Oldum”u ve “Klasikler: Ah O Demler” ile üç albümü var. Halen İTÜ’de yüksek lisans, repertuvar ve uslup dersleri veriyor. Programa bir baktım; zor ve güç eserlerden oluşmuş! Sazlar ise Serap Çağlayan (kanun), Mahinur Özüstün (kemençe), Hüseyin Kıyak (ud) ve Volkan Ertem’den (Viyolonsel) oluşuyor. Tümü de genç sazendeler.

Sevgili Bülent Katkak sanatçıyı anons edince çok şık siyah bir elbise ile sahneye çıktı. Sanatçı ince bir kolye ve bilezik ile, sağ-sol orta parmaklarına da iki yüzük takmıştı aksesuar olarak. Tebessüm etti am hep ciddi göründü.

Programa hicazkar peşrevin ardından Zekai Dede’den  bir eser okudu;”Hicr-i lebinde yârin bir dil ki oldu nahoş/ Cem sunsa gönlüm etmez cam-ı cihan nüma hoş/ Her ruz ü şeb gönülden cananımın hayali/ Gitmez ise efendim benden yana heva boş!” Yahya Nazım Efendi bu güftesinde günümüze “Yârin dudaklarında gönlüm hoş/ Cemin sihirli kadehinde bütün cihan görünse/ Gece gündüz sevgilimin hayali yüreğimde/ Gitmez efendim, benim hevesim boşuna değil!” böyle diyor.

Güzin Değişmez bu güfteleri seslendirmese, sadece şiir olarak okusa bile yansıtıyor. Türkçe vurguları bir orta yaşlı bir hanımdan ancak bu kadar etkileyici çıkabilir. Her kelimenin değil, her harfin hakkını veriyor. Hem seslendirirken, hem de okurken büyüklüğünü hissediyorsunuz. Bir sanatçının aynı zamanda Türkçemize olan sevgisi ve uygulaması ancak bu kadar olabilir.

 

Hem Türkçeye, Hem Musikimize Aşık Bir Sanatçı

Güzin Değişmez bir buçuk saatlik konseri esnasında 17 hicazkar, sultaniyegâh ve nihavent eser okudu. Mehmet Hafit Bey’in “Seni candan severim aşkına kurban olurum/ Ölürüm feyz-i garamınla(kara sevda) yine can bulurum/ Sanma ölmekle bu sevda tükenir kurtulurum/ Ölürüm feyzi garamınla yine can bulurum” diye anlattığı dönüşü mümkün olmayan kara sevdayı Nasibin Mehmet Efendi günümüze taşımış. Asrımızda yok böyle sevdalar.

Bugün kaybolan “aşk” ne doyulmaz bir duygu. 1960’lı yılların nesli aşkı en iyi anlayan, algılayan ve yaşayan bir kuşaktı. Sonra her şey maddileşti. Güzin Değişmez bazen güftesi, bazen bestekarı olmayan şarkıları da programına almış. Arşivden çıkarmış bize icra ediyor sağ olsun. Zaten bütün eserleri Türk Müziği Külliyatının müstesna örnekleriydi. Bunu konser sürdükçe anlıyor dinleyiciler. Şunu fark ettim Güzin Değişmez; az okunduğu veya unutulmaya yüz tutmuş yahut bilinmeyen eserleri almıştı repertuvarına!. Buna daha fazla sevindim. “Al sazını sen sevdiceğim şen hevesinle/ Çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle”, “Ben işte böyle bir aşkın esiriyim güzelim”, “Aşkınla dolup taşan gönlümü etsem kurban”, “Acaba şen misin, kederin var mı?” , “Sensiz bulamam neşesini zevk-i hayatın” , “Esmer geceler sendeki esmerliği söyler” diyen var mı günümüzde? Bazısını ilk defa duyduğum bu eserler için sanatçıyı bütün salon ayakta alkışladı. Alaka çok mutlu etmişti. Demez mi ” Sahne, ışık, kostüm, teknik her şey şahane  de olsa, sanatseverlerin alkışları bir başkadır, bunların da önündedir!” Bir ara durdu ve “Sesimden usanıyorum, bilmiyorum ne dersiniz?” dedi ama bir sanatçının hem Türkçeye, hem güfte ve bestelere aşık olmasını bu defa Güzin Değişmez’de gördüm.

 

Vatan Borcu Hatırlatılıyor

Salonda üniversiteli öğrencileri görünce sevindi ve “Sevgili gençler hoş geldiniz. Alakanıza teşekkür ederim. Müziğimiz, Türkçemiz gerçekten çok muhteşem. Lütfen sahip çıkalım. Bu aynı zamanda bir vatan borcudur. Bunun için de hepimizin daha çok çalışması gerekiyor!” dedi. Programın sonunda Neveser Kökdeş ile “Bir serap oldu şimdi hayalin/ Canım sen, neşem sen, seni bir lahza görsem” dedi. Faiz Kapancı’dan “Gel güzelim Çamlıca’ya bu gece” diyerek iki nihavent şarkı ile programını tamamladı. Ama sanatseverler Güzin Değişmez’i bırakmadı ,  ” Gamzedeyim deva bulmam/Garibim hiç yuva kurmam” diyerek noktaladı sanatçı. Öyle görünüyor ki bu Türkçeye, kültüre, eğitime, medeniyet hareketine garipliği sanatçılar ve sanatseverer kapı dışına koyacak.