17.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 583

Gaflet, Dalalet ve İhaneti Ayıran Çizgi

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın taraftarları üzerinde büyüleyici bir etkisi olduğu açık.

O ne derse yandaşlar hemen bu sözün arkasındaki “hikmeti” araştırıp, ne kadar doğru bir tez olduğunu savunmaya başlıyor.

Ertesi gün bu görüşünü değiştirip tam tersini savunduğu zaman da, O’nun ne kadar büyük devlet adamı olduğuna, ferasetine delil olarak gösterip, yine canla başla savunuyorlar.

Şimdi aynı hastalık Devlet Bahçeli yandaşlarında da başladı. Bahçeli’nin Erdoğan için söylediği “hain” nitelemeli ağır laflarını alkışlıyorlardı. Şimdi ise “Türkiye’nin bekası” için, Erdoğan’ın “başkan” olması ve başkan kalması gerektiğine dair söz ve davranışlarına alkış tutuyorlar.

Bu tavırları gösterenlerin iyi niyetli, milli ve dini hassasiyetleri yüksek insanlar olduğunu kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bu kişilerin siyasi görüşlerine saygı duyabilmemiz için, ilke ve ülkülerde samimiyet; tavır, duruş ve istikamette istikrar görmemiz gerekir.

****************************

Hain Diyordu, Bekamızın Teminatı Yaptı

Bakınız 2009 yılında yazdığım bir yazıda şu analizi yapmışım:

Devlet Bahçeli‘nin sözleri zehir zemberek, aynen şu ifadeleri kullanıyor: “AKP Genel Başkanı Türkiye’nin milli kimliğinden rahatsızlık duyan, Türk milletini etnik temelde ayrıştırma hastalığı ile malul olan ilk Başbakan olarak tarihe geçmiştir. Kürt açılımı adı altında Türkiye’nin milli birliğine ve varlığına kastetmeyi amaçlayan yıkım projesinin taşeronu olan Başbakan Anayasa suçu işlemeye teşebbüs halindedir. Terörle mücadeleyi bilinçli olarak zaafa uğratmıştır. Kanlı terör örgütüne ve maşalarına bölücü emellerine siyasi yollardan ulaşma ümidi aşılamıştır.  Başbakan Erdoğan hiç temenni etmemize rağmen böyle bir tarihi kader anı geldiğinde kendisi ve yakınlarının nereye kaçacaklarını ve kimlere sığınacaklarını düşünmelidir.”

Türkiye yıllarca Osmanlı Padişahları Abdülhamid ve Vahdettin’in hain mi, “Ulu Hakan” mı olduğunu tartıştı ve bir mutabakata varamadı. Anlaşılan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili tartışmalar da bu uçlarda devam edecek.

***

Farklı Tarafta Olan Milliyetçiler

İhanet ve satılmışlık mertebesinde olanları bir yana bırakalım. Böyleleri elbette var.

Gerçekten iyi niyetli, milli ve dini hassasiyetleri yüksek insanların farklı taraflarda oluşunu anlamaya çalışalım.

Bir milletin kader anını belirleyen önemli karar noktalarında, vatanını milletini seven insanların farklı taraflarda mevzilenmelerine yol açan farklı yorumlar ortaya çıkabiliyor. Benim çok sayıda yazımda suçladığım siyasi görüş ve eylemleri destekleyen, benimle aynı dünya görüşüne ve aynı milli hassasiyetlere sahip dostlarım var.

Ben tenkit ederken mümkün olduğu kadar objektif olmaya, sağlam bir mantık yapısı ile olayları analiz etmeye çalışıyor, çıkardığım sonuçları da kişilere ve kişiliklere saldırmadan okuyucu ile paylaşıyorum. Buna rağmen benim şiddetle eleştirdiğim hususlarda benden farklı sonuçlara varan bazı dostlarımla, neden bu kadar farklı taraflarda olabiliyoruz?

Merhum Tarık Buğra‘nın romanını yazdığı, muhteşem filmini ise Yücel Çakmaklı‘nın yaptığı Küçük Ağa romanı hatırlardadır. Bu romanda 1919 da Akşehir’de “İstanbullu Hoca” adıyla tanınan, tesirli hitabeti olan, halkın çok sevdiği bir hoca görev yapmaktadır.  Bu arada Yunanlılar Anadolu’ya girmiştir. “İstanbullu Hoca”, Kuvay-ı Milliyecilerin karşısında yer alır; Kuvay-ı Milliyecileri vatana ihanetle suçlar ve Padişah’ın desteklenmesini ister. Kurtuluşu Kuvay-ı Milliye’de gören Akşehir’in ileri gelenlerinden bazıları sevip saydıkları Hoca’yı ikna etmek isterlerse de başarılı olamazlar. Ankara, Hocanın verdiği zarar nedeniyle ölüm emri çıkartır. Hoca evliliği, çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır. Yaşadıkları olaylar sırasında fikri değişim yaşayan Hoca, düşmana karşı mücadele eden çetecilerin arasında savaşır, Küçük Ağa adıyla anılan yaman bir Kuvay-ı Milliyeci olarak hizmet verir.

Merhum Tarık Buğra bu eserini niçin yazdığını açıklarken, İstanbullu Hoca gibi düşmana karşı Padişah’ın temsil ettiği devletin varlığı ve gücü ile mücadele edilmesi gerektiğine inanıp, Kuvay-ı Milliyecileri maceraperest bir güruh olarak görenlerin de; Padişah esarette olduğu için yeni bir milli otoritenin kurulduğunu söyleyip, Milli Kuvvetleri destekleyenlerin de aynı ölçüde vatan ve millet sevdalısı olduğunu görmek gerektiğini söylemişti.

Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlanmasıyla, Milli Kuvvetleri engellemeye çalışanların vatansever de olsalar, vatan ve millet aleyhine çalışan insanlar olduğu ortaya çıktı. Atatürk bunun için Milli Kuvvetlere karşı olan herkese hain demedi, gaflet ve dalalet (sapma/ yanlış yoldan gitme) içinde olanları da saydı. Zarar verme açısından hainler ile gaflet ve dalalet içinde olanların hiçbir farkı olmamıştı.

Şüphesiz bugün de benzeri bir tahlil yapmak mümkündür.

Mevcut süreçlerin iyi veya kötü sonuçlanmasına göre, iki taraftan biri gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olmakla suçlanabilecektir.

Herkes kendi söz ve fiillerinden sorumlu olacağına göre, olayları değerlendirmelerimizi sempati ve antipatilerimize göre yapmamamız lazım.

Tarafımızı belirlerken dış güdümlü medyanın yönlendirmelerine değil, her gün medyada karşımıza çıkarılıp, beyinlerimizi yıkamaya çalışan 50-60 kişinin anlattıklarına hiç değil, tamamen kendi öz bilincimiz ve aklımıza dayanmak zorundayız.

Özellikle Milliyetçiler ilke ve ülkülerine göre hareket etmeleri halinde tavır, duruş ve istikametlerinde istikrar içinde olabilirler.

 

 

“BEKA” Cambazına Bakarken Bölünmeyelim

0

Basınımızda geçen hafta bir iki gün arayla Türkiye’nin bekasıyla ilgili iki önemli haber yayımlandı.

BİRİNCİ HABER: Parlamentolararası Birlik Türk Grubu Başkanı AKP İstanbul Milletvekili Ravza Kavakçı başkanlığındaki AKP heyeti, Almanya temaslarında ‘federal yapı’yı inceledi. Federal Konseyi ziyaret eden Kavakçı bu teması “Federal sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk” diyerek sosyal medya hesabından paylaştı. Federasyonla yönetilen Almanya’da, 16 ayrı eyalet bulunuyor.
İKİNCİ HABER: Merkezi İngiltere’de bulunan Democratic Progress Institute (DPI) ya da Türkçe adıyla Demokratik Gelişim Enstitüsü, Norveç’in başkenti Oslo’da “Kürt açılımı” için yine masa kurdu. Çözüm sürecinde görev alan “Akil Adamlar”dan bir bölümü bu masanın etrafında bir araya geldi. Toplantıda bunlardan ünlü oyuncu Kadir İnanır, eski İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, eski Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu, Karar gazetesi yazarı Yıldıray Oğur gibi isimler yer aldı. 
Barzani yönetimine yakınlığıyla bilinen Rudaw’da çalışan gazeteci Ayser Çınar, sosyal medya hesabında, Kürt sorununun çözümüne yönelik oluşturulan, “Akil İnsanlar” heyetinde yer alan isimlerin, Oslo’da “çözüm sürecinin” artılarını ve eksilerini masaya yatırdığını ifade etti. 
DPI Başkanı Kerim Yıldız, geçen aylarda Kürt sorununun çözümü için umutlu olduğunu, “Süreç başlamak zorunda. Birileri istediği için değil, Türkiye ve bölgenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, bir süreç başlamak zorunda. Kim başlatır? Tabi ki çatışmada yer alanlar, özellikle hükümet kesimi. Mevcut durumda ise hala umudumu koruyorum, çünkü bir temel var ve üzerinde gelişebilir. Yeter ki isteyelim” diye belirtmişti.
Önce eyalet sistemi, ardından eş zamanlı olarak İngiltere ve akabinde Oslo görüntülerini birlikte değerlendirdiğinizde ortaya şu çıkıyor: Biz erken seçim ittifakları, soğan stokları, 3600 3k göstergeyle uğraşırken, birileri yeniden çözüm sürecini başlatmayı, ardından eyalet sistemine geçişin taşlarını döşemeyi düşünüyor. 
“Beka, beka” diyerek, önce Türkiye’nin rejimini tek otoriteye bağladık, sonra da eyalet sistemine doğru ileri adımlar atmaya yöneldik. Demek ki yeni rejimin Türkiye’nin yeniden inşasını kapsayan 2023 vizyonunda bu da var. 
Takdir sizin, bekleyip göreceğiz.

 

 

Dünya Zeytin Günü’nden Haberiniz Var mı?

Artık İstanbul’da da zeytin ağacı yetişiyor. Hatta toplantılar için gittiğim Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde de. Ama palmiye gibi süs ağacı olarak bazı meydan ve bulvarlarda yahut özel mekanlarda bu zeytin ağaçlarını görmek mümkün. Sanırım hiç yeşil yapraklarını dökmeyişi ve uzun ömürlü olması zeytin ağacını cazip kılıyor.

Zeytin bilindiği gibi incir ile Kur’an-ı Kerim’de de geçen  iki önemli ürün.

Şimdi de tam zeytin sezonu. Bazı yerlerde hasadına başlandı, bazılarında başlanmak üzere. Hasat için yağmurları bekleyen bölgelerimiz de var. Zeytin hasadı en fazla Akdeniz ve Ege bölgelerimizin bir marka ürünüdür. En meşhur olanı da Gemlik ve Ayvalık zeytinleri ve zeytinyağlarıdır. Kilis bundan nasiplenmemiştir.

 

Zeytin Denizi Bir Ova

Her Bursa dönüşü  mutlaka Gemlik’ten siyah yemeklik zeytin alırım. Öyle ambalajlar yapmışlar ki almayanı, sadece göreni  bile  cezbediyorlar. Son gittiğimde hem plastik ve hem minik teneke kutularda, hem de renk  renk ve birkaç kiloluk teneke varillerde satıyorlardı. Bunu değişik ürünler için kullanılan  etrafı çemberli, tahta varillerden  kopyalamışlardı. Zeytinyağı şişeleri de boy boy, huni, üçgen, silindir biçimimdeki cam ürünlerin içinde altın suyu gibi görünüyordu. Çoğu yerde artık zeytinyağı çarşıları var ve burada sadece zeytin ürünleri satılıyor.

Kilis de bir zeytin ve üzüm bağı memleketiydi bir zamanlar. Dilerim yine eski günlerine döner. Çünkü Gaziantep’ten veya İskenderun-Hatay’dan Kilis’e girerken ilk gözünüze çarpan o yemyeşil zeytini ağacı denizidir. Her mevsim formunu korur. O Mercidabık Ovası zeytin ve bağ üzümü açık hava müzesi havasında otururdu gözbebeklerimize. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kilis’e atanan veya teftişe gelen kamu görevlilerinin hatıralarında da Kilis’in ilk dikkat çekici yanının bu zeytinlikler ve bağ tarlaları olduğu anlatılır. Bir edebiyatçının hatıralarını okurken bu bölümünden alıntı yapmış ve KENT’te yayınlamıştım.

 

Afrin’den Türkiye’ye Zeytinyağı mı?

Kilis’i yönetenler ve Kilis’i temsil edenler(milletvekilleri) takip etme imkanları buldular mı bilmiyorum ama Akhisar Ticaret Borsası, Ziraat Odası, Akhisar Belediyesi, Akhisar Ticaret ve Sanayi Odası ortaklaşa olarak 3. DÜNYA ZEYTİN GÜNÜ” tertip etti. Akhisarlılar kentlerine sahip çıkıyor ve yarınlarını projelendiriyorlar. Onun için Akhisarlı Ramiz(köfteci) Türkiye genelinde değil,  bölge ve Avrupa boyutunda şubeler açarak şehrini, kentlerinin ürünlerini ve insanlarını tanıtıyor.

CHP Manisa Milletvekili  Ahmet Vehbi Bakıroğlu da öyle. Konuyu ulusal medyaya taşıdı, zeytin ve zeytin üreticisinin sorunlarına 3. Dünya Zeytin Günü’nde dikkat çekti. Dedi ki “Duyumumuza göre hükümet üçüncü ülkelere satmak üzere Afrin’den(Suriye) 50 bin ton zeytinyağını Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden alacak. Böyle bir karar ülkemizdeki zeytin üreticilerini vurur.”

Bilindiği gibi daha önce de yine Manisalı olan  Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Bekir Pakdemirli  Afrin’den 600 ton zeytinyağı geldiğini, bu sayının 5 bin tona kadar çıkabileceğini söylemişti. Milletvekili Bakıroğlu da bu açıklamayı hatırlatarak; halihazırda zeytinyağı üreticisinin zarar ettiğini, 5 bin ton Afrin zeytinyağının piyasaya girmesinin çiftçiye zarar vereceğini savundu.

Manisa Valisi Ahmet Akdeniz, belediye başkanları, kaymakamlar, Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda Kontrol Genel Müdürü Mehmet Selçuk’un da takip ettiği toplantıda AK Parti Manisa Milletvekili Uğur Aydemir de bir konuşma yaptı.

 

Tartışmanın Afrin Zeytinyağı Boyutu

Şöyle dedi;

-Zeytinyağının üreticiden çıkış fiyatının düşüklüğünü Afrin’e bağlamak abesle iştigaldir. Bildiğiniz gibi Tarım Bakanlığımız açıkladı. Afrin’den gelen zeytinyağı miktarı 600 tondur. Bu yılki üretim 200 bin tonu bulacak. 200 bin tonun karşısında 600 tonun piyasayı etkilemesi mümkün mü?

Uğur Aydemir zeytinyağının üreticiden çıkış fiyatının düşüklüğünün tamamen piyasa şartlarından kaynaklandığını da ileri sürüyor.

Hangisi doğru ancak uzmanları bilir. Ama Akhisarlı ürettiği malı  gündeme taşıyor. Aynı toplantıda Akhisar Ticaret Borsası Başkanı Alper Alhat da Afrin’den gelen 600 ton zeytinyağının rafine tesislerinde işlenerek ihracata dönük kullanılacağını savundu.

3. Dünya Zeytin Günü’nde tartışmalar devam etti. Doğrusu da bu. Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakıroğlu ısrarla Afrin’den gelen zeytinyağının piyasa ve üreticiye olumsuz etki yaptığını belirterek şunları söylüyor;

-Tam hasat ve yeni sezon zeytinyağı üretimi döneminde ihracat kaydı ile de olsa dışardan zeytinyağı getirmek fiyatı aşağı çeker. Hükumet illa da Afrin’den zeytinyağı almak istiyorsa, getirsin, hasat döneminde stoklasın. Mal azalınca isterse piyasaya sürsün.

 

Artistler Zeytinyağı Üretimine Girerse

Manisa Milletvekili Bakıroğlu’na göre  Afrin’den gelen zeytinyağı 600 ton da olsa, fiyat düşüklüğünden yakınan üreticinin kafasında soru işareti oluşuyor. Bakanlık bunun için önlem almalıdır.

Biraz mağazin bir gelişme ama hem üreticinin ve hem de Akhisar’ın lehine bir gelişme de şöyle; Televizyon Programcısı Ayhan Sicimoğlu Akhisar’da kendi adına tescillendirdiği zeytinyağı üretimine girmiş. Konuk olarak da İtalya’da zeytinyağı üreticisi olan Prenses Marina Collona’yı Türkiye’ye çağırmış, bölgeyi gezdirmiş. Collona da diyor ki;

-Zeytinlikleri gezdim. Zeytin ağaçlarını yakından inceledim. İtalya zeytin ve zeytinyağı üretimi düşüşte. Türkiye’nin dünya genelinde öne çıkma şansı bulunuyor.

Ne güzel gelişmeler, bayıldım doğrusu.

Bakın zeytinyağı üretimi konusunda başka daha ne gelişmeler oluyor. Akhisar Akhisar Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Ulusoy, OSB hakkında bilgiler verdi;

 

Zeytinyağı İhtisas Organize Bölgesi

-Akhisar Zeytin ve Zeytinyağı İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nde Akhisar Belediyesi ile ortağız. 52 parsel vardı. 12’sinde fabrika yapıldı. Üretime de başlandı. Arıtma için de 30 milyon liralık yatırım yapıyoruz.

Kilis Belediyesi böyle bir ortaklıkla Zeytin ve Zeytinyağı ihtisas Organize Sanayi  Bölgesinde fabrikalar, arıtma tesisleri kuramaz mı? Meşhur ve maruf insanları  Kilis’ten zeytinlikler satın alarak üretime teşvik edemez mi? Zeytin ve Zeytinyağı bugün de yarın da dünyanın en iyi yatırımı olacak, ürünü olacak.

 

İkinci Kilis Zirvesi Olabilir mi?

İstanbul’da bazı lüks lokantalar yemek öncesi mini seramik kablara kekikli zeytinyağı koyarak ikram ediyorlar, Kilis’in çekirdeği çıkartılarak denklenen nar pekmezli, biberli, sarımsaklı yeşil zeytini de meze olarak olmazsa olmazlardan.

Kilis’te bütün bunların hepsi hayata geçirilebilir ve kentimizin tanıtımı ve gelir girdisinin artırımı için bu fırsat çok iyi değerlendirilebilir. Ama önce politik irade gerekli. Öyle Ankara’da mişmişi ceylan derisi koltukta parmak indir kaldır yapmakla olmuyor. Proje üretmek gerekiyor. Sadece yolları asfaltlamak, parklara çiçek etmek, kentin çöpünü toplamak, esnafı denetlemek, bina yaptırmak, ruhsat vermek, protokol konuşmalarında, düğünlerde, derneklerde boy göstermek, açılışlar yapmak vs de kafi değil. Bunların bir kısmı zaten yerel yönetimin görevi. Daha yeni ve faydalı gelişmelere kılavuzluk etmek gerekecek. Belki Avukat Mehmet Abdi Bulut İkinci Kilis Zirvesi’ni Kilis’te toplar, sorunları, gelişmeleri ve çözümleri ortaya çıkarır.

 

 

Kadınlarını Koruyamayan Ülke

0

” Kurstan geç saatte çıktığım bir günde bir kişi peşime takıldı girdiğim sokakta kimse yoktu. Laf atıp bana yaklaşmaya başlayınca şişeyi kırıp, bağırmaya başlamıştım, işe yaramaz sanırdım ama geri çekildi. O zamandan beri ne zaman geç döneceksem cam şişe soda alır öyle eve dönerim”

 

“Metroda eğer bir Mahlûkat tarafından süzülüyorsam vagon değiştiririm. Eğer ineceğim istasyona geldiysem önceden hazırlık yaparak ineceğimi belli etmem aksine Son anda inerim peşimden gelmesin diye. Aslında çok önlemiş var ve arkadaşlarım bu durumu abarttığımı düşünüyor.”

 

“Geç saatte yolda isem telefonda kimseyle konuşmadığım halde ‘yakınındayım 5-10 dakikaya orda olurum.’ diye yüksek sesle konuşmak.”

 

“Sokakta takip ettiğini düşündüğüm biri varsa özellikle market, banka gibi güvenlik kamerası olan yerlerden yavaş geçmek. Ki ertesi gün polisler kolay kimlik tespiti yapabilsinler.”

 

Yukarıdaki kan dondurucu ifadeler kadınlar tarafından, bir hesap sahibinin Twitter’da sorduğu “sizin kadınca önleminiz ne?” sorusuna verilen cevaplardan sadece bir kaçı. Cevapların orijinalliği bozulmasın diye hiçbir imla düzeltmesi yapılmadı. Yer darlığı nedeniyle buraya alamadığım daha pek çok cevap var. Tamamını merak edenler https://twitter.com/busesese/status/932939070761852929 bağlantısından tüm yorumları okuyabilirler.

 

Yukarıdaki ifadeleri yazan kadınlar ıssız bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde yaşayan kimseler değiller. Tam aksine büyükşehirlerin göbeğinde yaşıyor bu insanlar. Düşünün ki ülke nasıl bir hale gelmişse artık, o devasa metropollerde yaşayan kadınlar şehrin göbeğinde yürürken veya toplu taşıma vasıtalarını kullanırken kendilerini asla güvende hissetmiyorlar. Attıkları her adımda etraftan gelebilecek bir tehdidi enselerinde hissediyor ve bu tehlikelerden korunabilmek için kendilerince bir takım önlemler geliştirmek zorunda kalıyorlar. Hatta daha da acısı, başına bir şey geldiğinde fail kolayca bulunabilsin diye güvenlik kameralarının önünden yürüyenler var. Sadece bu korkunun bile bir insan için ne kadar ağır bir yük olduğunu düşünebiliyor musunuz?

 

Devleti yönetenler üzerlerine alınıp da tatlı canlarını sıkmasınlar! Fotoğraf makinelerinin karşısında havalı pozlar veren, üst perdeden laflar söyleyen rüzgâr siyasetçileri keyiflerini bozmasınlar! “Sayemizde memleket şöyle büyüdü, böyle kalkındı” diye nutuk atan efendiler sakın ola utanıp arlanmasınlar! Sonuçta yukarıdaki yazıları yazan kadınlar başkalarının evlatları, başkalarının kardeşleri, başkalarının nişanlıları, başkalarının eşleri, başkalarının anneleri. Devleti yönetmek demek, vatandaşın sorunlarıyla ilgilenmek demek değil sonuçta (!) Ülkeyi yöneten zat-ı muhteremlerin ilgilenmesi gereken aile efradı var. Eşleri var, kardeşleri var, evlatları var. Onlar dururken vatandaşın sorunlarına mı eğilecekler sanki?

 

Hem, baştakiler ne ki bunların yönettiği devlet ne olsun! İki gün önce yüzlerce kadın, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü kapsamında yürüyüş yapmak için Beyoğlu Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. Polis, “izinsiz gösteri yaptıkları” gerekçesiyle yüzlerce kadına biber gazıyla müdahale etti. Kadına yönelik şiddetle alakalı özel bir gün olması bile başlı başına bir ayıpken, böyle bir günde kadınlara devlet eliyle şiddet uygulanması bu ayıbı katmerledi.

 

Biz artık devletin mazlumu korumasından vazgeçtik. Bir tekme de devlet atmasın yeter!

 

 

Doğu Türkistan’ın Dramı

Çok uzakta bir yer var kimsenin görmediği, duymadığı, çoğunun da görmezden, duymazdan geldiği. Yangın yeri bir diyar var, o diyar Doğu Türkistan. Yürekler, vatan tarumar; gözden yaş yerine sicim gibi kan dökülüyor. İnsanlık bezirgânları, diyar diyar dolaşırken bu topraklara iltifat etmez. Kendi yağında kavrulur Doğu Türkistan. İmdatların, çığlıkların karşılık görmeden geri dönüp tokat gibi yüzüne çarpmasına alışkındır. Ümit bu ya yine de içten içe bekler; görülmeyi, duyulmayı bir gardaş, bir soydaş yardımını.

Görmemek, duymamak var olanları yok etmiyor elbette. 1949 yılından beri Çin’in işgali altında bulunan bir Doğu Türkistan gerçeği var. Bu gerçek tarihin tozlu sayfalarında değil günümüzde ayan beyan, kanlı canlı yaşayan bir gerçek. Bir millet düşünün dilini konuşamayan, dinini yaşayamayan zalimin bin bir türlü işkencesine maruz kalan. Çin komünist yöntemi geçmişteki kuyruk acısının tesiriyle Türklere hem psikolojik hem de fiziksel şiddetin bin bir türlüsünü uygulamakta ve aleni bir şekilde soykırım yapmaktadır. Onların nezdinde zulme uğramak için Türk olmak başlı başına bir sebeptir. Camilerin yıktırıldığı, oruçların zorla açtırıldığı, Türkçe konuşanların cezalandırıldığı hatta Türkçe isimlerin, Kur’an-ı Kerim’in, seccadelerin bile yasaklandığı bir yerdir Doğu Türkistan.  Hâlihazırda Çin kamplarında binlerce Türk, bilinmez bir akıbete yol alıyor. Şairlerin, yazarların kalemleri kırık; elleri, dilleri prangalı. Çin, Doğu Türkistan’a Çinli göçmenleri göndererek Türkleri asimile edip Çinlileştirmeye çalışıyor. Yüreklere, evlere salmış olduğu bütün bu ateş deryasıyla da yetinmeyen nemrut Çin, ‘kardeş aile projesi’ adı altında her Türkün evine bir Çinli erkek yerleştirerek aile mahremiyetini ayaklar altına alıyor. Kokuşmuş projesini “kardeş” kelimesinin saflığıyla kamufle ederek yapmış olduğu rezaleti, çirkinliği, günahı yenilir yutulur hâle getirmeye çalışıyor. Anneler, babalar evlatlarına; evlatlar ise ailelerine sahip çıkamıyor. Akrabalık, köken bağları birer birer koparılıyor. Gündelik hayat, iletişim, din, namus, vicdan özgürlüğü ve nice güya dokunulmaz denilen değerlerin tümü Çin yönetiminin güdümünde yaşama mücadelesi veriyor.

Bütün bu zulümler karşısında uluslararası merciler ise olağan hadiseler yaşanıyormuş gibi seyre durmuş durumda. Nerede Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, İslam İşbirliği Teşkilatı… Adalet terazileri yamulmuş bu merciler bir tarafa Türkler, Müslümanlar neden suskun? Teknolojinin yatak odalarımıza, sofralarımıza bile dâhil olduğu bu çağda insanlar niçin hiçbir şey yapmıyor? Yedi saniyelik bir olay medyada, internette ışık hızında yayılıp ses getirirken yetmiş yıllık bu dram neden yankı uyandırmıyor? Çığlıklar arşa yükselirken kulaklar sağır olmuş durumda. Duyulmuyor Doğu Türkistan’ın ağıtları, görülmüyor gözyaşları. İnsanlık, hassasiyet damarlarında adeta buz kesmiş. Binlerce sesle yer gök inlemeliyken derin bir matem sessizliği hâkim dört bir tarafa. Hümanistlik sözde, insanlık havada asılı. Birileri indirmeli o insanlığı kalplere!

Zeminin kırmızılığı, maviliği fark etmez. Hilalin gölgesine düşen soydaş kanıdır, Müslüman kanıdır. Tek yürek olup avaz avaz bağırmalıyız. Tıpkı ecdadın yaptığı gibi dikilmeliyiz kâfirin çektiği setin önüne. Bu hak ile batılın hilal ile karanlığın mücadelesidir. Susmamalıyız, alıştırmamalıyız bünyelere mazlumun çığlığına kulak tıkamayı. Daha fazla nasırlaşmadan vicdan duvarlarımız Doğu Türkistan için kıyama geçme zamanıdır.

 

 

İlhan Ayverdi Hatıra Kitabı

0

Vefakâr, kadirbilir, tasavvuf ehli ve zengin gönüllü gönül dostu İsmet Binark‘ın hazırladığı 16,7 X 24,3 santim ölçülerinde, 50+902=952 sayfalık birinci hamur kâğıda basılı, iplik dikişli ve sert kapak ciltli ‘İlhan Ayverdi Hâtıra Kitabı‘ Ekim 2018’de yayınlandı.

Kitap; kültür ocağı Ayverdi üçlüsünün sâkini olduğu gönül dergâhının ‘Rahmet Kapısı‘ Mürşid-i Kâmil Ken’an Rifâî (1867-1950) üstâd hakkındaki cümlelerle başlıyor. O, ‘Seni bilmek, Sende yok olmaktan gayrı, ne için bu âleme sefer edilir, bilmem ki Allâh’ım?’ diyen Sâmiha Ayverdi (1905-1993) Hanımefendi’nin mürşididir. Mümtaz bir mürebbî ve kültür kâşifi olan mütefekkire Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, İlhan Ayverdi’yi (1926-2009) keşfeden, insan malzemesinden kültür insanı inşa eden ve O’nu muhterem ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi’ye (1899-1984) zevce olarak düşünen ve düşüncesi gerçekleşen rahmet kapısıdır. Ekrem Hakkı Ayeverdi ise, mimarlık târihimizin mücâhit kâşifi, büyük eserlerin müellifi, ilmi ve tefekkürü ile temâyüz etmiş seçkinlerden bir seçkin… Evlâd-ı fâtihân, son Osmanlı ve muhlis Türk…

Edebiyatımızın, kültürümüzün ve irfnımızın; millî, manevî ve insanî değerlerimizin membaı… Bizi ‘biz’ yapan değerleri öğrenilmeye, benimsenmeye ve sindirilmeye hazır hâle getiren sacayağı ve üzerinde okudukça, bizi özümüze ulaştıracak yeni keşiflere kapı açan eserlerin irfan potası: Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi ve İlhan Ayverdi.

İlhan Ayverdi: Sâmiha Ayverdi’nin ifâdesi ile; ‘Ezelden ebede izzetlenmiş ve Allah’ın, iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu ihlâs âbidesi…’

Sâmiha Ayverdi’nin rahle-i tedrisinden feyz alarak yetişmiş, olgunlaşmış, kemâle ermiş zarif insan edip ve mütefekkir İsmet Binark‘ın değerlendirmesi ile: ‘…kelâmın, edebin en kâmilini kendisinde gördüğümüz, 7 Kasım 2009’da Merkez Efendi’de Mürşidinin ayak ucunda toprağa verilen İlhan Ayverdi‘ye ithaf etiği eserde; ‘İlhan Ayverdi Hâtıra Kitabı‘nı hazırlamasındaki maksadını ‘İlhan Ayeverdi’nin yazdıklarında ve söylediklerinde bulduğumuz hakikat sırlarını, mâni zenginliklerini kendimize saklamak yerine, yazdıklarını ve söylediklerini, hakkında yazılanlar ve söylenenler ile daha geniş kütlelere duyurmaktır… İnanıyoruz ki O da bunu arzu ederdi!’ cümlesiyle izah ediyor.

Ve aynı bölümde yer alan, Sâmiha Ayverdi’den birkaç cümle:

Fiillerimizin ve hareketlerimizin ceza veya mükâfatı, hayatın gizli hikmetlerindendir.

İyi ve kötü de hilkatin eseri! Beşeriyetin dengesi, çirkin ile güzelin, kötü ile iyinin dengesi değil mi? ‘Celâl’ ve ‘Cemal’in beraber tecelli etmediği hiçbir zerre var mı? Tecelliye nihâyet yok!

Ancak, Allah’tan, Peygamber’den ve O’nun vârislerinden başka kusursuz hiçbir şey ve hiç kimse yok! İnsanoğlu hatadan, günahtan ve kusurdan hâli olamaz…

Dünya, kesret ve zıtlıklar demek! İnsanlık ise kesretten vahdete ulaşmak olsa gerek… Hakk’ın tasarrufunu abes görmemek! Kusur görücü gözle bakmamak…

Ancak, tasavvuf yolu büyüklerinin de zaman zaman ifade ettikleri gibi, ‘Dervişliğin kolay olduğunu kim söylemiş?’ Yolun sonundaki tek hakikate ulaşmak… Nasip, lütuf ve ihsan! Dervişlikten maksat, Hakk’ı birlemek…

Yeis ve ümitsizlik, Allah’ın rahmet ve hidayetine bir nev’i şüphe etmektir. Biz kusur işlemesek O’nun affı nasıl tecelli eder?

…Ve Kenan Rifâî Hazretleri buyuruyor ki:

…dünyadan vefa beklemek, o yüzden cefa görmeye hazırlanmak olduğu gibi, insanlarından da dostluk beklemek aynı hüsrana yol açmak demektir.

Dost, ancak Allah ve Allah’a mensup kimselerdir…

Allah’ım! Bu fakire senin sevgini ve sevgisi Allah yolunda karşılıksız olanların sevgisini ver!

Tasavvuf güzel ahlâktır. İç ve dış edebiyle edeplenmektir. Dış edebi, zahir edep, Allah’ın emrine uymak, nehyinden kaçmaktır. İç yâni bâtıni edeb ise hayvan sıfatlarından kurtulup iyi huylar ile alışkanlık peyda etmek, elinden, dilinden bir kimseyi kırmamak, rahatını bozmamak ve lüzumsuz düşüncelerden vesveselerden gönlünü pak edip, Hakk’ın cemâli içinde gark olmaktır.

Tasavvuf ehli olanlar… Hakk’ın sıfatıyla sıfatlanmış, ahlâkıyla ahlaklanmış, esmasını hakkıyla bilmişlerdir.

Söz yine müellifte: ‘Kitabın okuyucusu, İlhan Ayverdi’nin fikrî ve manevi şahsiyetini, gönül dünyasını, yazdıklarını ve söylediklerini ve bunlardaki hikmetleri anlamaya çalışırken, mürşidi Ken’an Rifâî, ruh ikizi olduğu Sâmiha Ayverdi ve bağlandığı iman merkezli ‘Rahmet Kapısı’nı, nasiblendiği ve feyz aldığı asıl kaynak olarak görmelidir.’

Büyük hacimli ve dolgun muhtevalı bir ‘İlhan Ayverdi Külliyatı‘ olan eser, merhumenin yazdıkları ile başlıyor. Bu bölümde 24 adet makale bulunuyor.

Kökü Mazide Olan Ati‘ başlıklı makaleden tadımlık bir bölüm:

Bugün Türk Milleti’nin elbette zamanın icab ettirdiği bir tefekkürü, mîmârîsi, edebiyâtı, san ‘atı ve mûsikîsi olacaktır. Lâkin bu san ‘at ve tefekkürü besleyecek, ana gıdalarını nereden alacaklardır? Mesele buradadır. Dışardan mı, kendimizden mi?

Türk mimarisi gelişen tekniğe ve değişen şartlara uyarken ruh ve mâni bakımından da dünyayı taklide mecbur mudur? Buna muhtaç mıdır?

Asırlar içinde coşa köpüre çağlayan hamasetin, aşkın, mana âleminin coşkunluklarını nağmeye döken bir mûsikî ‘Batı Mûsikîsi bizimkinden üstündür‘ zehabıyla terk edilebilir mi? Edilmesi icap eder mi?

Modern edebiyat cereyanlarının vardıkları noktalara çoktan erişmiş olan bir divan edebiyatı külliyen inkâr olunabilir mi? Bu bize ne kazandırır, ne kaybettirir Ondan bugüne ne aktarabiliriz? Düşünülmeye değmez mi?

İşte meselelerimiz bunlardır. Geçmişteki kıymetlere sırt çevirmek, asırlarca san’at ve fikriyatımızı besleyen ana damarları kesmek olacaktır. Bu kıymetlere sâdece hayranlıkla bakmak kalıplarının müdafi olmak ise bize çok şey kazandırmayacaktır.

Dava geçmişi geleceğe aşılayabilmektir. Millete hamle yaptıracak ilericilik asıl budur. (s: 7)

Merhume İlhan Ayverdi’nin hazırladığı ‘Kubbealtı Lugatı’ olarak anılan 23,3 X 32 santim ölçülerinde 1411 sayfalık ‘Misalli Büyük Türkçe Sözlük‘ başlı-başına bir kültür hazinesidir. Bu eser hakkında yazılanlar, İsmet Binark eserinin beşinci bölümünü oluşturuyor. İlhan Ayverdi’nin başkaca hiçbir hizmeti olmasaydı, yine de adı, bu eser sebebiyle Türk kültür tarihinin baş köşesine altın harflerle yazılmayı hak ederdi.

Önceki bölümlerde; İlhan Ayverdi’nin Sohbetleri,  Sâmiha Ayverdi’nin İlhan Ayverdi’ye  yazdığı mektuplar, Sâmiha Ayverdi’nin İlhan ve Ekrem Hakkı Ayverdi’ye yazdığı kitap ithafları yer alıyor. Hepsi de okunmaya seza metinler.

Beşinci bölümde İlhan Ayverdi’nin sağlığında; Altıncı bölümde ise, Hakk’a yürümesinden sonra hakkında yazılan yazılar yer alıyor. İsmet Binark, Vahit Erdem, Ömer Fâruk Akün, Necat Birinci, Selim İleri, Taha Akyol, Ergun Göze, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, İskender Pala, Uğur Derman, Altan Deliorman, Beşir Ayvazoğlu, Yavuz Bülent Bâkiler, Ahmet Yüksel Özemre, Orhan Okay, Özcan Ergiydiren başta olmak üzere 193 münevverin hâtıra yazıları…

Hâtıraların Aydınlığında Gönül Dünyamızdaki İlhan Ayverdi başlıklı yedinci bölümde ise 22 adet yazı var.

Son sayfalarda ise bu dev eseri hazırlayan İsmet Bınark’ın hayat hikâyesi ve kitap olarak yayınlanmış bâzı çalışmaları hakkında kısa bilgiler yer alıyor.

 

İLHAN AYVERDİ:

Baba tarafı Dağıstan, anne tarafı Rumeli asıllıdır. İlk ve orta tahsilini, Akhisar’da tamamladı. 1943 yılında, İzmir Karataş Lisesi’nden mezun oldu. Hastalık sebebiyle iki sene ara verdiği tahsiline, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde devam etti. Bu fakülteyi 1949 senesinde tamamladıktan sonra, edebiyat öğretmenliğine başladı. Ortaokul, Lise ve Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci yetiştirdi.

1966-1982 yılları arasında Türk Kadınları Kültür Derneği’nin ve 1972’de kurulan Kubbealtı Cemiyeti’nin başkanlığını yaptı. Bilahare bu cemiyet, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı adıyla vakfa dönüşünce, vakfın başkanı oldu. Kubbealtı Mecmuası’nın neşrinde, vakfın neşriyat, seminer, konferanslar, musiki çalışmaları ve çeşitli sosyal faaliyetlerinde eşi Ekrem Hakkı Ayverdi ve Sâmiha Ayverdi ile aktif vazifeler üstlendi.

24 sene fâsılasız çalışarak Kubbealtı Lugati’ni hazırladı.

 

 

 

 

İSMET BİNARK:

1941 yılında İstanbul’un Fâtih ilçesinde Hırka-i Şerif semtinde doğmuştur. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okumuş, liseyi Ankara’da Gazi Lisesi’nde bitirmiştir. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamlamıştır.

1961 yılında Allah dostlarından mutasavvıf ve mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’yi tanıma bahtiyarlığına kavuşmuş ve el öpüp mânevi terbiye halkasına katılmıştır. Fikrî ve mânevi şahsiyetinin şekillenmesinde Sâmiha Ayverdi’nin çok önemli bir yeri vardır. Kabiliyeti ve nasibi ölçüsünde, O’nun yolunda hizmet etmeye çalışmaktadır.

Askerlik görevini tâkiben,1967 yılında Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başlamış; sırasıyla Şef, Müdür Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

İngiltere, Finlandiya ve Fransa’da kütüphanecilik ve arşivcilik eğitimi görmüştür.

1975 yılında Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Sırasıyla, Dâire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev yapmıştır.

Cumhuriyet Türkiyesi’nden gelecek kuşaklara sâhip olmakla gurur duyacakları Cumhuriyet Arşivi’nin kurulması, Osmanlı Arşivi’ndeki tasnif çalışmalarının hızlandırılması ve tasnifi tamamlanan arşiv fonlarının kataloglarının yayımlanması, Osmanlı arşiv belgelerinin restorasyonlarının sağlanması konusunda büyük hizmetleri olmuştur.

Genel Müdürlüğü döneminde, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün seri hâlinde yayımlanan kitaplarıyla, Ermeniler’in asılsız soykırım iddialarının târih önünde çürütülmesine öncülük etmiştir. Aynı dönemde, Osmanlı Arşivi’ndeki Türk dünyâsı ve Türk varlığı ile ilgili arşiv belgelerinin; Osmanlı fermanlarının, Mühimme ve Tapu Tahrir Defterlerinin tıpkı basımları ve transkripsiyonlu metinleri ile Osmanlı Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış; çeşitli ülkelerin arşivlerinde bulunan Osmanlı arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize kazandırılmıştır.

Modem arşivcilik, Türk arşivcilik târihi ile ilgili olarak, çok sayıda telif ve tercüme eseri Türk arşivciliğine ve kültür hayâtımıza kazandırmıştır.

1930’lu yıllarda Bulgaristan’a kilo ile satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivimize, geri getirilmesi ve kataloglarının yayımlanması, Genel Müdürlüğü döneminde gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir. Bulgaristan’a satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivi’ne kazandırılmasının ardında, Sâmiha Ayverdi’nin konuyu ısrarlı tâkibi ve hayır duâları vardır.

Arşivcilik eğitiminin Türkiye’de ilk defa üniversite seviyesinde başlatılmasına da öncülük etmiş; Ankara, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde uzun süre arşivcilik dersleri vermiş, arşiv uzmanı ve akademisyen yetiştirmiştir.

1964 yılında yazı hayâtına girmiş; kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi ve modem arşivcilik, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın dönem Türk parlamento târihi, biyografi ve bibliyografya konularında 60’a yakın telif eseri yayımlanmıştır. Bu konularda 200’e yakın inceleme yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır. Kitap ve makale olmak üzere, bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme edilmiştir.

1983-1986 yılları arasında, Bakanlar Kurulu Kararı ile İslâm Konferansı Teşkilâtı İslam Tarih, Sanat ve Kültürü Araştırma Merkezi’nde (IRCICA) Uzman Araştırmacı olarak görev yapmıştır.

Türk Kütüphaneciler Demeği, Türk Ocakları Merkez Heyeti, Ankara Aydınlar Ocağı ve Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı’nda hizmetleri olmuştur.

Türk kütüphaneciliğine, arşivciliğine, kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Akademisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar Birliği, Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı, Hacettepe ve Ankara Üniversiteleri Arşivcilik Bölümleri başta olmak üzere, çeşitli kurum ve kuruluşlarca ödüle lâyık görülmüştür.

 

KUŞBAKIŞI

EVLİLİK MESELESİ:

On dokuzuncu yüzyılın büyük aşk hikâyeleri hayal oldu. Yeni bir aşk hikâyesi anlatmak mümkün mü, içinde modern zaman gerçekleri, değişen roller, evlilik öncesi anlaşmalar, saadetler, ebedî birlikler olsun…

Evlilik Meselesi‘nin yazarı Madeleine Hanna, üniversite bitirme tezi için Jane Austen ve George Eliot’ın eserleri üstünden Victoria dönemindeki evlilik kurgusunu sorgulamakla meşgul. Tez konusu hayatını da ele geçirmiş durumda: Madeleine tutkulu, şiddetli ve ıstırap dolu bir aşk hikâyesinin kahramanı.

Jeffrey Eugenides, Evlilik Meselesi’nde bize genç ve idealist olmanın, fikirler ve kitaplarla yanıp tutuşmanın coşkusunu hatırlatıyor. Solmaz Kâmuran’ın tercüme ettiği roman 14 X 21 santim ölçülerinde, 448 sayfa olarak Ağustos 2018’de yayınlandı.

DOMİNGO YAYINEVİ:

Şahkulu Mahallesi, Büyük Hendek Caddesi Brot Apartmanı Nu: 4/10 Beyoğlu İstanbul.

Telefon: 0.212-245 08 39, Belgegeçer: 0.212-245 54 74

E-posta: domingo@domingo.com.tr // www.dominga.com.tr

 

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA KÖLELİK VE KADINLAR:

Osmanlı Cihan Devleti’nin 1453’ten beri başşehri olan İstanbul, 17. ve 18. yüzyıllarda dört yüz bin civarında bir nüfusa sâhipti. Sâdece Osmanlı vilâyetlerinden değil, devlet sınırlarının ötesinden erkekleri ve kadınları da kendine çekiyordu.

Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınları ve Osmanlı Ulemâları isimli iki kitabı Türkçeye çevrilen Madeline C. Zilfi’nin, Ebru Kılıç tarafından Türkçeye çevrilen bu eserinde; Osmanlı coğrafyasının bütününü ele almakla birlikte İstanbul’u merkez kabul ederek Sultan Birinci Mahmud Han döneminin sonuna kadar Osmanlı kadınlarının cemiyet içerisindeki durumunu anlatıyor.

Madeline C. Zilfi, Maryland Üniversitesi Târih bölümü profesörlerindendir. Yabancı gözüyle Osmanlı Devleti ve batılıların maksatlı olarak yanlış yorumladıkları Osmanlı ailelerinde hâne halkının birbirlerine insaniyetperver duygularla bağlı olduklarını yazıyor. Mikro târihçiliğin tipik bir örneği olan eser, yerli ve yabancı araştırmacılara kaynaklık edecek özelliklere sâhip olmasına rağmen yeterli ölçüde belgelerden mahrum bir görünüm arzediyor.

15,5 X 23 santim ölçülerinde 389 sayfalık eser, Eylül 2018’de yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

OSMANLILAR ve AFRİKA TALANI:

New York Eyâleti’nde faaliyet gösteren Corneill Üniversitesi Târih Profesörü aynı zamanda Osmanlı Türk Araştırmaları Grup Müdürü, Suriye asıllı Mostafa Minawi’nin yayına hazırladığı, Ayşen Gür’ün Türkçeye çevirdiği kitap, Osmanlı subayı Sâdık al-Mouayad’ın hâtırâlarından oluşuyor.

Mouayad, Suriye’nin en nüfuzlu ailelerinden birine mensuptur. Kendisine verilen vazife gereği Hicaz ve Libya’ya gitmiş gördüklerini not etmiştir.

1800’lü yılların sonu ile 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin bölge ile ilgili sosyal ve siyâsî çehresini anlatan 16,5 X 24 santim ölçülerinde, 232 sayfalık eser, Eylül 2018’de yayınlandı.

Belirtilen yıllarda Osmanlı Devleti’nde çöküş süreci başlamıştı. Yazar, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle başlayan Fransız, İngiliz ve İtalyanlar tarafından gerçekleştirilen talanları anlatıyor.

KOÇ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI:

Rumelifeneri Yolu Merkez Kampüs Ofis: SOS Z07-B 34450 Sarıyer-İstanbul

Telefon: 0.212-338 1797 Belgegeçer: 0.212-338 14 15 e-posta: kup@ku.edu.tr www.kup.ku.edu.tr

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- BU TARAF ANADOLU: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat

2- HALİM SELİM EFENDİ: Mehmet Nuri Yardım. Çağrı Yayınları.

3- KAFKASYA TÜRKLERİ: Mehmed Emin Resulzâde. Yayına hazırlayanlar; Dr. Yavuz Akpınar, İrfan Murat Yıldırım, Selahattin Çağın / Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

4- YİRMİ KUR’A NAFİA ASKERLERİ: Rifat N. Bali. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

5-AŞKTAN DA ÜSTÜN: Tuna Serim / Destek Yayınları.

 

 

Vakit Ukrayna’ya Destek Olma Vaktidir

Dünya denilen değirmende kim kimin ayağına basıyor iyi okumak lazım. 70 yıllık NATO kafalı stratejik çizgimizde daha yeni yeni Avrasya ve Uzakdoğu‘nun güç temerküzünü farketmiş gibiyiz. Evet, başlangıcı silme hata olan Suriye politikamızda ancak ABD & İsrail karşıtı aktörlerle işbirliği yaptığımızdan beri işi ve kırmızıçizgilerimizi dengeleyebildik. Fakat bu, Suriye haricî bölgelerde aynı sıklet merkezleriyle millî menfaatlerimizin örtüştüğü anlamına gelmez.

Bkz. Kuzey Karadeniz: Rusya, Ukrayna‘ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti‘ni 2014‘ün Şubat ayında işgal ve Mart ayında ilhak etti. Hatta bunun üzerine “Kırım Türk Yurdu, ‘Deli Putin’ Oyun Kurdu”, “Kırım’ın İlhakını Tanımıyoruz!”, “Yeni Bir Kırım Savaşı’na Doğru mu?” gibi yazılar yazarak Türkiye‘nin dış siyasette yapması gerekenleri hakkında çiziktirmiştik.

Sonuçta hem ABD hem de NATO’nun Putin Rusyası‘nın yayılmacılığı karşısındaki askerî tepkisizliği ve sadece ekonomik yaptırımlar, bir de Rus ekonomisinin candamarı olan petrol fiyatlarını düşürerek onlara geri adım attırma stratejisi sonuçsuz kalmıştır. Dahası; Rusya’nın Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ile Luhansk Eyaletlerini özel kuvvetler ve yerli milislerle işgal ettirerek Donbas Halk Cumhuriyeti yada resmî adıyla Novo (Yeni) Rusya Federal Devleti kurdurması da 4,5 yıldır BM – AB – AGİK’e rağmen sonuç almışa benziyor. G-8‘den Rusya’yı çıkarıp G-7 yaptınız da ne oldu?

Bu kadar mı; hayır: Rusya, Moldova‘nın Ukrayna sınırında yer alan Transdinyester Bölgesinde bu isimle de facto bir Cumhuriyet daha kurdurdu. Rusya, 10 yıl önce Gürcistan‘dan Güney Osetya ve Abhazya‘yı kopararak oraların da kendi kontrolünde bağımsız cumhuriyetler olmasını sağlamıştı. Aslında Türkiye o vakitler Rusya’ya karşı Amerika’nın boş heyheylenmesi yerine Suriye’deki gibi stratejik veya taktik işbirliğine girseydi hem Abhazya ve Osetya, hem de Acarya / Acaristan için daha kazançlı çıkabilirdi.

1991‘den beri Ermeni işgalinde olan Azerbaycan‘ın Dağlık Karabağ Bölgesinin bile asıl bekçiliğini yapan Rus Ordusu‘dur. Rusya, “Sıcak Denizler” bağlamında hem Karadeniz‘de, hem Hazar‘da hem de Doğu Akdeniz‘de çok etkindir. Ortaasya ve Kafkasya‘daki Türkî devlet organizasyonları üzerindeki ekono-politik etkinliği de malûm. Dolayısıyla Türkiye’nin Ukrayna, Polonya ve Almanya ile Rusya’yı frenleyecek mekanizmalar geliştirmesi gerek. Para‘dan başka bir şeyi görmeyen Trump Amerikası‘nın NATO’sunun Rusya’ya karşı çok mâliyetli ve sonucu garanti olmayan bir askerî müdahale seçeneğine girmeyeceği aşikâr.

İşin garibi ABD & NATO konseptinin Ortadoğu coğrafyası haricindeki bu tepkisizliği / hissizliği yükselen yeni güçler olan Çin ve Rusya’ya aşırı bir cesaret veriyor, hatta ABD & NATO mekanizmasının artık mütekait bir güç olduğu zannını uyandırıyor. Hatta Amerikalı yazar Tobias Stone‘un “Brexit ve Trump Sonrası: Durdurulamaz Bir Yıkım mı Geliyor?” başlıklı yazısındaki Rusya eksenli III.Dünya Savaşı simülasyonları mı gerçekleşme yolunda, diye düşündürüyor.

Stone; NATO’nun Baltık‘ta olabilecek olaylara müdahale etmeyeceğini açıklamasının ardından Rusya’nın Letonyalı Ruslar vasıtasıyla bir isyan planlayarak ve sonrasında Gürcistan ve Ukrayna’da yaptığı gibi Letonya‘ya da ‘barış koruma güçleri‘ ve ‘yardım kamyonları‘ göndererek Rusya’nın Doğu Letonya‘yı topraklarına katmasını, Avrupa‘nın kayıtsızlığı karşısında geliştirerek Letonya içlerine ve sırasıyla Doğu Estonya ve Litvanya‘ya doğru ilerlemesini çaresiz kalan Baltık Devletlerinin Rusya’ya savaş ilânıyla birlikte yeni bir Dünya Savaşına neden olduğunun kurgusunu yazar. Ve “Türkiye burada nerede durur?” sorusunu sorar.

Bizim duruşumuz 2 bin yıllık Deşt-i Kıpçak topraklarının yasal devleti ve Kırım Tatarlarının da sığınağı olan Ukrayna’ya ciddi bir destek vermek, bu tip yayılmacı politikalardan vazgeçmediği sürece ortak iktisadî projeleri askıya almak olmalıdır. Yoksa “Türk Akımı” da ‘Rus Akımı‘ olur; demedi demeyin.

 

 

Bedava Ülkücülükten Vazgeçiniz

Devlet Bahçeli yine U çizdi. “31 Mart seçimlerinde, 3 büyük şehirde aday göstermeyeceğiz. AK Parti bu illerde kimi aday gösterirse destekleyeceğiz” dedi.

Tam bir biat tavrı sergiledi, “Adayların kişiliğine bakar ve değerlendiririz” diye bir şerh bile koymadı.

Oysaki daha bir ay önce “AKP ile yerel seçimlerde ittifak yapmayacağını” açıklamıştı. Bu açıklamayı yaptığı Meclis grubu ayakta alkışlarla coşkuyla karşılamış, bazı milletvekilleri ise gözyaşlarını tutamamıştı.

MHP milletvekillerinin bu coşkusu “AKP’nin kuyruğuna takılmış, stepne, baston” vb nitelendirmelere muhatap olan partilerinin, artık bu zilletten kurtuluşunun işareti olarak görmelerinden kaynaklanmış olabilirdi.

Ayrıca muhtemeldir ki, AKP yetkililerinin aşağılayıcı davranışlarına karşı tepkilerini açığa vuramayan MHP milletvekillerinin içinde biriken duyguların adeta patlamasıydı. Kendi kişiliğine ve kimliğine tekrar kavuşmanın bir işareti olarak görmeleri de olabilirdi.

Bir ay önce Ak Parti Genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Bahçeli’nin “ittifak yok” açıklamasına cevabı “herkes kendi yoluna” olmuş, adeta burnundan kıl kopartmamıştı.

Buna rağmen MHP genel başkanının bir ay içinde bu kadar keskin dönüşler yapmasına, “siyasetin cilvesi” diyenler olabilir.

Ama Mecliste 50 kişilik grubu olan, yaklaşık 50 senelik köklü bir partinin üç büyük şehirde Belediye Başkanı adayı göstermeyip, iktidar partisinin adaylarını bile görmeden “kimi aday gösterirse destekleyeceğiz” diyebilmesi siyasi tarihimizde bir ilktir.

MHP’nin daha doğrusu Bahçeli’nin iki seneden beri yürüttüğü politika zaten normal bir muhalefet partisi tavrı değildi. İktidara muhalefeti bırakmış, muhalefete muhalefet etmekle meşguldü. Bu da dünya siyasi tarihinde herhalde bir ilkti.

İlginç olan bir başka husus “ittifak yok” açıklamasına alkışlarla, gözyaşlarıyla, coşkuyla tepki veren MHP’lilerin, partinin onurunu böylesine sarsan bir kararı da alkışlamaları oldu.

“Bu kadar hızlı dönüşlerden başları dönmüş olduğu için kararı yanlış anlamışlardır” diye bahane bulmaya çalıştım. Ben bile ikna olmadım.

Galiba başka izah tarzı bulmamız lazım.

***

Kalabalıklara Karşı Yürümek

MHP’liler kendilerini “ülkücü” olarak tanımlar. “Hareketin lideri, Başbuğ” Alpaslan Türkeş’in ifadesiyle  “her Türk milliyetçisi mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır.”

Bugün kendisine “ülkücü” diyenler MHP, İYİ Parti ve BBP’de siyaset yapıyorlar.

Bizim bildiğimiz ülkücüler, Hz. Mevlana’nın şu mısralarındaki halleri yaşamış insanlardı.

“Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta.

Sonra; kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün; kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım…”

“Ülkü devi” Galip Erdem‘in tarifiyle, “Ülkücüler, belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.”

Ancak görünen o ki, MHP’de kalan ülkücüler sinmişler, uslanmışlar, yılmışlar ve kalabalıklara kapılmış gidiyorlar.

***********************************

Galip Erdem’e Göre “Bedava Ülkücülük”

Merhum Galip Erdem daha o zamanlarda “bedava ülkücülük” yapanlara uyarıda bulunmuştu:

“Rahatınızın kaçmaması, düzeninizin bozulmaması uğruna her şeye katlanacaksınız. Yanlış anlamayın: O bir avuç adam elbette ki, sizin hesabınıza değil, gönül verdikleri bir ülkünün hizmetinde çalışıyorlar. Hak yolunun yolcuları, siz olsanız da olmasanız da, yollarından dönmeyeceklerdir.

Yalnız, bir noktayı unutmayınız: İmkânla iman birleşmediği müddetçe dava kazanılamaz. Kazanılsa bile, zaferde sizin en ufak bir payınız olmaz.

Hiç değilse olduğunuz gibi görününüz, bedava ülkücülükten vazgeçiniz.

Bu kadarı bile bir hizmettir. (Size ümit bağlayanlar) sizi hesaba katmamış, yardımınıza bel bağlamamış olurlar. Hep seyirci kalacağınızı, hiçbir zaman sahaya çıkmayacağınızı bilirlerse, ona göre hazırlanırlar.

İnsanoğlu’nun önce nefsinin hizmetçisi olduğunu unutmuyorum. Sadece, sırf nefslerine hizmet etmek isteyen bir insanın bile, zaman zaman nefsinden fedakârlık yapmak zorunda kalacağını hatırlatmak istiyorum.

Tarih, hiçbir şey kaybetmeyeyim derken her şeyi kaybedenleri çok görmüştür.”

***********************************

MHP’yi İltihak’a Hazırlıyorlar

Başlıktaki ibare “Devlet Bahçeli ve R. Tayyip Erdoğan Milliyetçi Hareket Partisi’ni Ak Parti’ye iltihak etmek üzere hazırlık yapıyor” cümlesinin kısaltılmışıdır.

AKP bundan önce Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş‘u ve Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu‘yu bünyesine katmış ve bu partilerin gücünü ve gelişme ihtimalini sıfırlamıştı.

Normalde Başkanlık Sisteminde iki partili bir rejim oluşur. Cumhurbaşkanlığı Sistemi de bir nevi Başkanlık Sistemi sayılarak, sistemin iki partili veya iki ayrı ittifak grubunun yarıştığı bir siyaset tarzına çevrilmesi planlanıyor.

MHP de, AKP içine alınarak eritilecek.

Ancak böyle köklü bir partinin hazmedilmesi kolay değil. Yıllardan beri üç hilal’in altına mühür basmaya alışmış kişilerin, AKP’nin ampulü altına mühür basmasını kabul ettirmek ancak profesyonelce yönetilecek bir süreçle mümkün olabilirdi.

İşte şimdi bu süreç başladı. Üç büyük şehirde aday çıkarmayan MHP yönetimi seçmenini “AKP’ye oy verin” diye yönlendirecek.

Eğer bu yönlendirmede başarı oranı yüksek olursa, Devlet Bahçeli ve MHP’nin kısa zaman sonra AKP’ye iltihak ettiğine şahit olacağız.

Eğer AKP adayları MHP’li seçmenden yeterli desteği alamazsa bu süreç biraz uzayacak.

Çok üzüldüğüm bir sonuç olacak ama benim analizimin sonucu böyle.

 

 

AB’yle El Ele dur Yolcu Nereye? (2)

Batı’nın gözüne girmek var ya Batı’nın gözüne girmek!

Bunun için neler feda edilmez ki, gerekirse vatanı böldürür.

Çünkü bunu istiyorlar. İcap ederse vatanı parsel parsel satarız.

Çünkü dostlarımız (!) bunu istiyor!

Hem vatan da ne demek? Bir avuç toprak parçası değil mi?

Satarız olur biter.

Hem hudut mudut mu kaldı köhne dünyada?

Gerçi Avrupa devletleri ve kimi komşularımız Türkiye’ye vize uyguluyor.

Olsun ne çıkar bundan? Bahse bile değmez. Hiç önemli değil. Geçici şeyler.

Hem bize ne onlardan? Biz küreselleşen dünyada, küreselliği benimsemiş bir ülkeyiz.

Selin önünde kum taneleri gibi, en önde yuvarlanmakla mükellef ve yükümlüyüz.

 

Artık yok ne vatan ne millet

Gelse de illet üstüne illet

 

Değil mi ki Batıcı olmak istiyoruz.

Affedersiniz Batılı demek istemiştim.

Evet değil mi ki Batılı olacağız.

Artık ne gam, sen sağ ben selâmet.

İşte artık olduk Batıcı.

Başladık yavaş yavaş batmaya.

Başladılar yavaş yavaş, dost bildiğimiz devletler;

Türkiyemizi batırmaya.

Ama olsun değil mi ki,

Batan vatanın üstünde AB bayrağı dalgalanacak.

Batmaya da razıyız batırılmaya da.

AB uğrunda, onun yolunda feda olsun vatan.

Dökülsün nice kan.

Yeter ki terörist eliyle de olsa,

Olsun bu vatanda AB payidar.

Gelelim sadede:

AB’yle el ele

Tutuşmuşun böyle

Gel buraya hele

Dur yolcu nereye

Sakın düşmeyesin

Karanlık dereye

 

Al aklını başına

Düşüne taşına

Sor bir yol kendine

Yolculuk nereye

 

Düşmeyesin sakın

Karanlık dereye

AB’yle el ele

Dur yolcu nereye

 

 

 

Geleceğimizin Manevi Mimarları Öğretmenlerimiz

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, 24 Kasım 1928 tarihinde, Millet Mekteplerinin Başöğretmenliğini kabul buyurmuştur. Cehalete karşı başlatılan eğitim seferberliğinin dönüm noktası olan bu önemli tarih, 24 Kasım 1981 tarihinden bu yana ülkemizde “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır.

Büyük Atatürk, “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin “hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa” görevini  Türk Gençliğine, bu gençliğin yetiştirilmesi görevini de, “dünyanın en muhterem  varlıkları” olarak nitelediği öğretmenlerimize teslim etmiştir. Atatürk’ün 27 Ekim 1922’de, işgal altındaki İstanbul’dan Bursa’ya gelen öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada, öğretmenlerin millet hayatındaki önemli yerini şu sözlerle ifade etmiştir:

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Hakiki zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka muvaffak olacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir imanla, bütün mevcudiyetimizle sizi takip edeceğiz ve eğer irfan yolunda herhangi bir engele tesadüf ederseniz, sizin tesadüf edeceğiniz bütün engelleri kıracağız.

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin sınırı ne olursa olsun, onlara her şeyden evvel milliyetine, Türkiye devletine,  Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetine düşman olanlarla mücadele etme lüzumunu öğreteceksiniz. Fertleri bu mücadele sebepleri ve vasıtalarıyla donanmış olmayan milletler için, beka hakkı yoktur. “

Atatürk Önce Eğitimci

İki Dünya Savaşının yaşandığı 20. yüzyıl, sayısız ideolojinin ve liderin ortaya çıktığı bir yüzyıldır. Fakat bu ideolojilerin ve liderlerin hepsi, biri hariç, 21. yüzyıla girmeden ömürlerini tamamlamışlardır. 21. Yüzyıla kalan tek dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk ve onun düşünceleridir. Çünkü Atatürk, sadece zaferler kazanan bir komutan, bir devlet kurucu, bir devrimci, bir düşünce adamı değil, bizzat kara tahtanın başına geçerek milletini eğiten ve onu,  çağdaş dünyanın onurlu bir üyesi yapmaya çalışan bir eğitimci, bir başöğretmendir.

Atatürk, memleket meselelerinin görüşüldüğü bir akşam sofrasında,  şair Behçet Kemal Çağlar’dan, bütün özelliklerini kapsayan bir şiir yazmasını ister. Yan odaya geçen şair, yarım saat sonra gelir ve yazdığı şiiri okur. Yüzü asılan Atatürk, “güzel yazmışsın, ama en önemli özelliğimi, öğretmenliğimi yazmamışsın” der. Arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette de “Eğer Cumhurreisi olmasaydım, Maarif Vekili olmak isterdim” demiştir.

Atatürk’ün birinci önceliği, eğitimdir. Daha Kurtuluş Savaşı’nın birinci yılında, 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da 1. Maarif Kongresi’ni toplar ve savaştan sonra kurulacak yeni devletin eğitim programının esaslarını belirler. Bu program; sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine uygun olacaktır. 1923’te Cumhuriyetin ilânından sonra yaptığı ilk inkılâp, eğitim ve öğretim birliğini sağlamak üzere 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ilanıdır. Çünkü, eğitimin amacı, milli birliği ve bütünlüğü sağlamaktır. Ardından 1924’te büyük eğitimci Prof. Dr. John Dewey’e, eğitimimizin sorunlarını ve çözümlerini kapsayan iki rapor hazırlatır.

3 Kasım 1928′de yayınlanan “Türk Harfleri Hakkında Kanun“la, en geç altı ay içinde, yeni Türk Alfabesi’nin öğrenilmesi zorunluluğu getirildi. Bu amaçla, 24 Kasım 1928’de yayımlanan Millet Mektepleri Teşkilatı Talimatnamesi’nde de Cumhurbaşkanının, bu okulların başöğretmeni olduğu, altı ay içinde,16-45 yaş arasındaki, eski yazıyı bilen bilmeyen herkese yeni yazının öğretilmesi hükmü yer alıyordu. Millet Mekteplerinde beş altı yıl içinde 1,5 milyon insanımız okuma yazmayı öğrendi.

Basının yeni yazıya geçme sürecini belirleyecek bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, Atatürk’e sunduğu raporda, bu geçişin beş yılda gerçekleşebileceğini bildirdi. Atatürk, beş yıl hedef alınırsa, bu geçişin gerçekleşmeyeceğini görerek, en kısa zamanda geçilmesini istedi. Tüm basın yayın organları, iki ay sonra, Ocak 1929’da yeni yazıya geçtiler.

Eğitim Milli ve Siyaset Üstü Olmalı

Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından bu yana maalesef, iktidarların çoğunun eğitime bakışı, her zaman siyasi ve ideolojik olmuştur. İktidarlar, zihinlerinde kurguladıkları kendi politik yurttaşını yetiştirmek için eğitimi bir araç olarak görmüşlerdir. Bunu sağlamak için eğitim sistemi ve müfredat programlarını sık sık değiştirmişlerdir. Türkiye’yi kendi siyasi amaçlarına uygun dönüştürmek isteyenlerin şartlandırmaları sonucu, gençlerimiz arasında siyasal tartışmalar ve çatışmalar bir türlü bitmemektedir.

Hâlbuki eğitim, milli ve siyaset üstü olmalıdır, milli birlik ve beraberliği sağlamalıdır. Politikacılar, bazı sendikalar, dernekler, vakıflar ve cemaatler ellerini eğitimin üzerinden çekmelidirler. Milli eğitim sistemi ve programları, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani değerleri ve evrensel değerler ile bilim ve teknolojideki gelişmeler göz önünde bulundurularak hazırlanmalıdır.

Bırakın başka iktidarların yaptıklarını, aynı iktidarın farklı milli eğitim bakanları dahi, birbirlerinin yaptıklarının aksine kararlar almışlar ve bugün enkaz görünümlü, çağın gerisinde kalan bir eğitim sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır. Sık sık değişen sistemler, müfredatlar, kitaplar, yöntemler, kendi siyasi amaçlarına uygun insan yetiştirme girişimleri, eğitim yöneticilerinin ve öğretmenlerin atamalarında mülakatla, ehil ve layık olanların değil, yandaşların seçilmesi, eğitime çok kan kaybettirmiştir.

OECD’nin 15 yaş grubundaki gençler arasında yaptığı PISA sınavlarında, bizim çocuklarımız okuma becerisi, matematik ve fen testlerinde başarı bakımından ilk 50 ülke arasında yoktur. Tüm sıralamalarda Meksika ve Şili ile birlikte tablonun en sonunda yer almaktadır. Buna rağmen, öğrenme motivasyonu bakımından bizim gençlerden isteklisi de yoktur. Yine PISA araştırmalarına göre, dünyada ‘Sınıfımda en iyi öğrenci olmak istiyorum’ diyen gençler, en yüksek oranda bizim gençlerdir. Bizde bu soruya % 89 evet denirken, bizden sonra gelen iki ülkeden İsrail’de %86, ABD’de ise %85 evet denmiştir. OECD ortalaması ise % 59’dur. Öğrenme motivasyonu bu kadar yüksek olan bir ülkede, öğrencilerimizin öğrenme açlığını doyuracak olanlar, sadece ve sadece öğretmenlerdir.

PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki başarısını değerlendirirken, “Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği hem finansal, hem entelektüel açıdan çekici kılmalıdır” diyor. Geleceğin insan gücünün yetiştirilmesinde en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerin üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem taşımaktadır. Öğretmenlerimizin toplumda saygın bir yere sahip olabilmeleri için, mali ve sosyal statüleri de mutlaka yükseltilmelidir.

Öğretmen Eğitim Kurumu Kalmadı

Türkiye’de geçmişte kapatılan Köy Enstitüleri’nden sonra, 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları, 2014 yılında da 1848 yılında kurulan Öğretmen Liseleri kapatılmıştır. Son elli yılda bir taraftan öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarının kapatılması, bir taraftan  ‘‘mektupla öğretim” ve “hızlandırılmış eğitim” gibi kısa süreli eğitimlerle öğretmen yetiştirilmesi ve bir taraftan da 1990’lı yıllarda her branştan öğretmen atanması, eğitimde akademik başarının düşmesine sebep olmuştur.

Sistemin sürdürülebilir olması için, daha önce eğitim alanında önemli reformlar yapmış ve çok önemli gelişmeler sağlamış ülkelerin ne yaptıklarına bakmak gerekir. Bu ülkelerin hepsinde öncelikle ‘‘öğretmen eğitimi’‘ne önem verilmiş ve bunun sonucunda eğitim kalitesine yönelik başarılı sonuçlar alınmıştır.

Şartları hızla değişen küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. “Bilgi ve Enformasyon toplumu”nu geride bırakan çağdaş dünya, 4. Sanayi Devrimi’ne hazırlanıyor. Robotların sanayide insanların yerini alacağı, yapay zekanın geliştirildiği, üç boyutlu yazıcılarla üretimin fabrikalardan evlere indirildiği, devasa miktardaki bilgi yığınının veri analizleriyle ayıklanıp kullanıldığı bir döneme geçiyoruz. İnsan ilişkilerinin ve iletişimin hızla geliştiği, ihtiyaçların değiştiği ve çeşitlendiği,  bazı mesleklerin yerini yeni mesleklere bıraktığı bu dönemde, öğretmen eğitimi daha büyük önem kazanmıştır.

Öğretmenlik, bazı siyasilerin dediği gibi “yan gelip yatma mesleği” değildir. Ellerine ülkenin geleceği teslim edilen insanların, fedakârca yürüttükleri ulvi bir meslektir. Milli Eğitim Temel Kanunu‘na göre öğretmenlik; “Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği”dir. Öğretmenliğin tekrar saygınlığını kazanması ve verimli olabilmesi için, önce öğretmen eğitimine önem verilmelidir. Bu bağlamda Anadolu Öğretmen Liseleri yeniden açılmalı, Öğretmen Üniversiteleri kurulmalıdır. Öğretmenlerin yüksek lisans ve doktora yapmaları desteklenmelidir. “Öğretmenlik Meslek Kanunu” çıkarılmalıdır. Öğretmenlerin maaş ve ders ücretleri günün şartlarına göre arttırılmalı ve öğretmenlere 3600 ek gösterge mutlaka uygulanmalıdır.

Dünyanın, jeopolitik olarak en önemli yerlerinden birine sahip, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemiz insanının, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yeniden kavuşturulduğu, milli değerlerimizin ve ritüellerimizin yaşatıldığı, insan hakları ve özgürlüklerinin tam olarak uygulandığı, sosyal ve hukuk devleti olmanın gereklerinin yerine getirildiği,  iç barış ortamının sağlandığı, komşuları ile sorunların halledildiği bir refah ülkesi yaratmak için yeni bir ”eğitim seferberliğine” ihtiyaç vardır. Bu konuda da en büyük görev, öğretmenlerimize düşmektedir.

Değerli Öğretmenlerimiz,

“Peygamberlik mesleği” denilen öğretmenlik mesleği, kutsal bir meslektir. Sevgi, saygı, sabır ve özveri mesleğidir. Öğretmen, engin bir kalp ve gönül zenginliğine sahip olmalıdır. Her şeyden önce öğrencilerini, kendi çocuğu gibi sevmeli ve bu sevgiyi onların gözlerine yansıtmalıdır. Öğrencilerine bilgi aktarımının dışında, vatanını, milletini, devletini, bayrağını, dilini ve milli kahramanlarını sevdirmelidir. Çocuklarımız, Atatürk’ün milletimize gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” hedefine yönlendirilmelidir. Öğretmen,  giyim kuşamı, konuşması, tutum ve davranışlarıyla öğrencilerine rol model olmalıdır. Öğretmen hiçbir zaman heyecanını kaybetmemelidir. Heyecansız yaşanmaz, heyecanını kaybetmeyen yaşlanmaz.

Başöğretmenimiz bizlere; Öğretmenler; Yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister” demiştir. Öğrenciler sizin eserlerinizdir. Atatürk’ün dediği gibi, “Eserinin üzerinde imzası olmayan yegâne sanatkârlar” siz öğretmenlersiniz. Sizin imzanız, öğrencilerinizin zihninde ve gönlünde ömür boyu yaşayacaktır..

Saygıdeğer öğretmenlerimizin onur günü olan Öğretmenler Günü’nü bu duygu ve düşüncelerle kutlarım. Bu vesileyle Millet Mektepleri Başöğretmeni Atatürk’ü, ebediyete göçmüş bütün öğretmenlerimizi, vatan, millet ve devlet düşmanlarına karşı yaptıkları mücadelede ve terör olaylarında şehit düşen bütün öğretmenlerimizi ve 2017 yılında bölücü terör örgütünce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın ve sınıf öğretmeni Necmettin Yılmaz ile bugüne kadar rahmeti rahmana kavuşmuş öğretmenlerimizi şükran ve minnetle anıyorum.