18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 582

“Çin, Doğu Türkistan’a Zulme Son Ver!”

Değerli Kocaeliler,

’33 yıldır gönüllü, istikrarlı kültür çalışmasının adresi Kocaeli Aydınlar Ocağı Türkiye’nin dış politik manevra alanına yönelik millî stratejileri de seslendirmeye devam ediyor. Bu meyanda sizleri 7 Aralık Cuma akşamı EGE DENİZİ VE DOĞU AKDENİZ’DEKİ GELİŞMELER konusunda MSB eski Genel Sekreteri – emekli Kurmay Albay Ümit Yalım Bey’den dinlemeye Asya Otel’e davet ediyoruz.

İkinci olarak Kocaeli halkını aşağıda metni verilen kardeşe / dindaşa destek kampanyası çerçevesinde Doğu Türkistan’daki zulmün son bulması adına imza vermeye çağırıyoruz:

“1949’da Çin tarafından işgal edilen ve 1955’de ‘Sinkiang Uygur Özerk Bölgesi’ adıyla Çin tarzı özerk bölgeye çevrilen Doğu Türkistan’da yaşayan ve çoğunluğu Uygur olmak üzere Kazak, Kırgız ve diğer Müslüman Türk unsurlardan oluşan Doğu Türkistan halkı son yıllarda daha önce eşi benzeri görülmemiş baskı ve zulüm politikalarına maruz durumdadır.

Çin Devleti, Doğu Türkistan halkını kitlesel bir biçimde sözde ‘eğitim kampları‘nda tutmaktadır. Araştırmacılar yaklaşık olarak 1 milyon kişinin yargılama olmaksızın kamplarda tutuklu bulunduğunu tahmin etmektedir. Bu tutuklular katı bir gözetim altında, psikolojik baskılara tâbi tutulmakta, ana dillerini, dinlerini ve kültürlerini terk etmeye zorlanmaktadırlar. Kampların dışındaki Müslüman Türk halk ise çok yoğun izleme sistemleri, kontrol noktaları ve kişilerin birbirlerini gözetlemeleri gibi temel insan haklarını alenen ayaklar altına alan yollarla büyük bir baskı altında yaşamaktadırlar.

Bu şekilde devam etmesi hâlinde, emsali görülmemiş bir soykırıma dönüşecek olan bu uygulama ve baskıların gündeme getirilmesi, asla Çin’in iç işlerine karışmak olarak değerlendirilmemeli; ekonomik ve stratejik işbirliği düşünülerek milyonlarca Müslüman Türk’ün, tüm dünyanın gözü önünde asimilasyona uğramasına izin verilmemelidir.

Aşağıda imzası bulunan bizler;

Çin’in, Doğu Türkistan’da uzun süredir ‘terörizm ve dinî aşırılık‘ bahanesiyle devam ettirdiği bu ırkçı tutumundan, insan hakları ve inanç hürriyeti kısıtlamalarından ve ‘yeniden eğitim kampları’ adıyla açık hava hapishanesi şeklinde kurduğu çağdaş Nazi işkence kamplarından bir an önce vazgeçmesi, yasadışı bir şekilde gözaltında tuttuğu bir milyondan fazla Müslüman Türk soydaşımızı serbest bırakması çağrısında bulunuyor; başta Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri olmak üzere uluslararası toplumu bu konuda duyarlı davranmaya ve çözüm üretmeye davet ediyoruz.

Kamuoyuna saygı ile arz ederiz.”

(İmza formu için bkz: www.turkocaklari.org.tr/haberler/cin-dogu-turkistan-a-zulme-son-ver-9070)

 

 

Olmalı İnsan

0

“Dertlilere derman, hastalara şifa, borçlulara eda ver Allah’ım.” diye dua edenlerden oluyoruz da niçin kendimiz, derdi olanlara derman, hastalar için şifa aracı, borçlulara yardım eden olmuyoruz?

Dua, sadece söyleyip geçmek, görevi Allah’a havale etmek midir? Hâlbuki bir şey olmak, elini taşın altına koymak da bizim görevimiz. Bir baltaya sap olmayan insan, niye olur ki?

Yaratılmışlık bilinciyle önce insan olmalı beşer. Sonra ibadet niyetiyle ve aşkıyla ısıtmalı, ışıtmalı; güneş olmalı insan.

Yolunu şaşırmışlara kılavuz, yol arayanlara deniz feneri olmalı. Karamsarlara sinerji, güçsüzlere enerji, düşkünlere payanda, ezilmiş toplumlara lider olmalı.

Evinde karısına iyi bir koca, çocuğuna fedakâr baba, torunlarına bilge kimliğiyle meşale olmalı insan.

Komşusu için güven kaynağı, mahallesi için çözüm merkezi, şehri için Dede Korkut, vatanı için şehitliğe susamış kahraman olmalı kişi.

Sosyal hayatta işgal ettiği yerin ve mesleğin hakkını verebilmeli. Yaptığı işin uzmanı, yaşadığı mekânın mutasarrıfı, kendisine bağlanan ümitlerin bitmeyen yakıtı, hayata küsmüşlerin yaşama sevinci olmalı. Mağdurun hamisi, zalimin korkulu rüyası olmalı.

Kış soğuğunda sığınaksız kalanların barınağı, yaz sıcağında susuz kalanların hayat pınarı, gözünü kaybettiği için dünyayı karanlık görenlerin ışığı, sıkıntılarına çözüm bulamayanların irfanı olmalı.

Gerektiğinde Yedi Uyurların köpeği Kıtmir gibi olmalı insan. Hani anne kurt, yavru kurta hayat dersi verirken ovadaki sürüyü gösterip “Bunlar bizim rızkımızdır, bunları yeriz evladım.” demiş. Yavru kurt, sürünün başındaki çobanı fark etmiş ve “Bu nedir?” diye sormuş. Anne kurt, “Evlat ona dikkat et, bize yedirmez ama kendi yer.” demiş. Yavru kurt, kenarda kendilerine benzeyen irice bir yaratığı annesine göstermiş. Anne kurt, ürkmüş vaziyette, “Evet, ona köpek derler, adı Kıtmir’dir, onun varlığı bize kâbustur. Bizim mahalleden sayılır. O ne yer ne yedirir.” demiş. Kıtmir gibi; ekmek yediği, hayatını idâme ettirdiği kişi ve kuruluşlara karşı sadık, dostlarına fedakâr ve vefalı, zor zamanlarında cefakâr olmalı insan.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? 
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 
‘Adam aldırma da geç git!’ , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!”

diyebilmeli, diyenlerle aynı safta olmalı insan. İnsan olmak istiyorsa kişi, gücü oranında zalime kalkan, mazlumun gözüne yaş olmalı. Kamçı yemeli, çifte yemeli; her durumda hakkı tutan olmalı.

Zenginliğe almakla değil, vermekle ulaşılacağını bilmeli; cömert olmalı insan. Öfkesini yenmesini bilmeli, sabrı iliklerinde hissetmeli, sert esen rüzgârlar karşısında buğday başağı gibi olmalı. Veren elin, alan elden üstün; iki günü birbirine eşit olanın zararda olduğunu bilmeli; dünya hesabını doğru yapanlardan ve son yolculuğunda pişmanlık duymayanlardan olmalı.

Hayatımızı yönlendiren sabit, zenginleştiren değişken değerlerimiz var. Cömertlik, sevgi, vefa, bağışlama gibi sabit değerlerin kölesi; zenginlik, güzellik, övünç gibi değişken değerlerin mimarı olmalı insan. Sabitelerin nesnesi olurken değişkenlerin öznesi olmalıyız. Kalıcı ve geçici değerleri, varlığı, eşyayı ne kadar yerli yerinde uygular ve kullanırsa kişi, o kadar güçlü, haysiyetli olur.

"Oluş", İlahi gücü gerektiriyor. İnsan, "kılmak" fiilini gerçekleştirebilir. "Kılış" anlamlı her eylem, insan türünün acizliğinin ifadesidir. Ancak "Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur." diyen Necip Fazıl gibi düşünür ve inanırsak İlahi lütufla "oluş" sahibi oluruz. Bunu isteyen, isterken de samimiyetten ayrılmayanlardan olmalı insan. 
 
Hayatını, "olmak" ve "oldurmak" üzerine kuranlardan olalım.
 

 

 

Sivil Toplum Kuruluşları ve Kocaeli Aydınlar Ocağı’mız

Yaşadığımız şehir Kocaeli birçok konuda en fazla, en iyi, en çoklara sahiptir. Sivil toplum kuruluşları olan derneklerde de en fazla (nüfusuna göre) derneği olan bir şehirdir. Hemşeri dernekleri, cami dernekleri yanında birçok konuda derneklerimiz mevcuttur. Kocaeli Aydınlar Ocağı Derneğimizde bunlardan biridir.

İleri demokrasilerde dernekler önemli kuruluşlardır. Yönetişim denilen, seçilmiş yöneticilerin alacağı karalarda, halkın düşüncesine göre hareket etmede bu kurumlar çok etkili olmaktadır. Bu alanlardaki verimlilik ve yeterlilikte sivil toplum kuruluşları olan derneklerin siyasi partilerin arka bahçeleri konumuna düşmemeleri önemlidir.   Kocaeli Aydınlar Ocağımız bu özellikleri taşıyan bir derneğimizdir. Kongreleri ile başkan ve yönetimlerini yenileyerek çalışmalarını sürdürmektedir. Yeni yönetimimiz, Başkan Süleyman ve eşi Gülşah Pekin’in ev sahipliğinde 25 Kasım 2018 de kahvaltılı bir toplantı ile ilk etkinliğini gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki dönemin yol haritasını belirleme amaçlı bu toplantı davetlilerin ilgisi ile oldukça verimli geçmiştir.

Başkan Süleyman Pekin’in açış konuşması ile başlayan toplantı üyelerimizden İsmail Kahraman’ın Özbekistan-Kazakistan-Kırgızistan gezisinde hazırladığı, meşhur Talas savaş bölgesini de içine alan belgeselinin sunumu ile devam etmiştir. Ata yurdumuzla ilgili çarpıcı tespitler ilgi ile dinlenmiş ve gezip-görmenin önemi üzerinde durulmuştur. Daha sonra önceki ocak başkanlarımız Ruhittin Sönmez ve Ahsen Okyar’ın iyi dilek ve temennileri katılımcılarca takdirle karşılanmıştır.

Bu toplantı vesilesi ile bende şu tespit ve tekliflerimi paylaştım. 1985 yılında kurulmuş olan ocağımız faaliyetleri ile kendi çizgisinde önemli çalışmalar yapmıştır. Kültür alanında bu gün belediyelerimizin yaptığı çalışmaları 90 lı yıllarda ocağımız yapmıştı. Türk sanat, halk ve tasavvuf müziği alanında konserler, mevlevi sema ayini, hat ve ebru sergileri, muhtelif konularda yapılan seminer ve konferanslarla halkımıza etkinlikler sunulmuştu. Bu etkinlikler halkımızın beğeni ve takdirini aldığı gibi bizlerinde konulara bakış açısında ve yönelişlerimizde önemli katkılar yapmıştır.

Bu günlerde de Ocağımız üç konuyu önemsemelidir. Birincisi dini değerlerimiz. Birleştirici ve bütünleştirici olması gereken ve yüksek ahlaki değerleri vermesi gereken din anlayışımızın şekilci(sakal, bıyık, kıyafet ) ve ahlaki değerlerden uzaklaşan ritüelci şekle dönüşmekte olması…. Umre ve hacca gidişlerin artması ve de Suriye’lilerin yoğun göçü ile Arap kültür unsurlarının etkisinin artması. Daha çok örfe ait unsurların dini bir özellik olarak algılanması bu şekilciliği körüklemektedir.  Ali Bardakoğlu gibi din âlimlerimizin getirtilip toplumda daha doğru dini anlayışın oluşması yönünde çalışmalara ihtiyaç çoktur. Dinin ahlaki yücelten insani yönünden ziyade şekilci öncelikler gençler üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır. Bunun için aklı önemseyen Hoca Ahmet Yesevi, İmamı Maturidi çizgisindeki Türk Müslümanlığının bilinmesi yönünde daha çok çalışmalar yapılması gerekmektedir. İkincisi dilimiz Türkçenin durumu. Türkçemizin kullanılmasında gittikçe artan bir bozulma mevcuttur. İşyeri adlarımız, çocuklarımızın isimleri, özellikle cep telefonu kullanımında kısaltma adına sesli harfleri yutan kuralsız yeni kelimeler bu alandaki bozulmayı daha da artırmaktadır. Dilimizdeki bu bozulmaya karşı üyelerimizden Musa Ordu’nun başkanlığındaki bir heyetin Kocaeli Kent Konseyine verdiği raporu vardır. Bu çalışma ışığında bu konu ile ilgili dikkat çekici yeni çalışmalar yapılması düşünülmelidir. Üçüncü konu tarihi ve milli değerlerimiz. Kurucu devlet başkanımız M. Kemal Atatürk ve Ay yıldızlı Türk Bayrağımız. Bayrak bulundurma ve onun asılmasının bir kuralı ve adabı olmalıdır ve bunun bir kanunu/yönetmeliği de mevcuttur. Ama özellikle son zamanlarda gittikçe artan bir keyfilik yaşanmaktadır. Bu önemli simgenin gelişigüzel  asılması, asıldığı yerde kontrolsüz ve bakımsız olarak durması sebebiyle hoş olmayan görüntüler oluşmaktadır. İlgililerin bu konuda dikkatini çeken ve sorumluluklarını hatırlatan etkinlikler yapmalıyız. Benzeri durum tarihe mal olmuş büyüklerimizin değerlendirilmesi konusunda da yaşanmaktadır. Ocağımız bu konularda toplumu daha doğru bilgi sahibi olacak çalışmalarla aydınlatmalıdır. Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan dâhil ilgili resmi kurumlara vereceği raporlarla bu konulardaki eksiklik ve yanlışlıklara dikkat çekilmeli ve olması gereken iyileştirmelere katkı vermelidir.

Günümüzün önemli konuları olan hususlarda eşli,  yemekli veya yemeksiz toplantılarla bakış açılarımızın zenginleşmesi sağlanmalıdır. Bu bakımından ekonomide Dr. Alaaddin Büyükkaya, Bilgisayar ve yapay zekânın geleceğimize etkileri konusunda Doç. Dr. Murat Yalçıntaş, bölücü terör ve ülkemizdeki çalışmaları konusunda Tarık Çelenk gibi ulaşabileceğimiz konusunun uzmanı isimleri dinleme imkânını öncelikli olarak düşünmeliyiz.

Kahvaltılı bu toplantımız Yücel Alpay beyin özellikle üniversite gençliği ile daha yoğun bir irtibat, Kandemir Duran beyin tarihi Avrasya yolunun şehrimiz bölümünde yapılacak yürüyüş etkinlikleri ile kaynaşma ve şehrimizin bu yönleri ile tanınması, Aytekin beyin şiir ve edebiyat çalışmaları ile bunlara katkı sunulması temennileri ile devam etmiştir.

Toplantı sonu Ocak Başkanımız Süleyman Pekin önümüzdeki dönemde komiteler üzerinden çalışmaların yürütüleceği ve biz üyelerin ilgi ve katkılarının devamı hususundaki temennisi ile sonlandırılmıştır. Dostluğun ve muhabbetin eksik olmadığı, katılanlar için yeni bir mektep imkânlarının olduğu nice faydalı toplantı ve çalışmalar dileği ile…

 

 

Küresel Çetelerin İçerideki Adamları

Banu Avar, “küresel çeteler ve içerdeki adamlarının sadece iktidarı kontrol ettiklerini mi sanıyorsunuz? Bunların muhalefeti boş bırakacaklarını düşünüyorsanız yanılırsınız” dediğinde içim daralmış ve bu dediğinin doğru olmaması için dua etmiştim.

Bundan tam 6 sene önce, Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak İzmit’te misafir ettiğimiz Banu Avar’ın bu uyarısını sık sık hatırlıyorum.

Banu Avar bu sözü bize söylediğinde, Ak Parti içindeki milliyetçi- muhafazakâr bildiğimiz insanların dönüşümünü görmüştük. Fakat o yıllarda milliyetçilerin temsil edildiği tek parti olan MHP’deki değişim / dönüşüm başlamamıştı.

MHP Genel Başkanının Tayyip Erdoğan’ı en sert ve hakaret dolu cümlelerle eleştirdiği dönemdi.

O Bahçeli ve MHP gitti. Türkiye’yi, Parlamenter Sistemden koparıp, tek adama teslim eden biri geldi. Başbuğ Alpaslan Türkeş’in partisi, Tayyip Erdoğan’ı Başkanlığa taşımayı ve Başkan kalmasını Türkiye’nin bekası olarak gören bir zihniyete dönüştü.

Bahçeli ve MHP’deki değişim ve dönüşümün sebeplerini anlamaya çalışırken Banu Avar’ın bu sözünü hatırımdan çıkaramadım.

*******************************

Cumhuriyet Gazetesi de…

Cumhuriyet Gazetesi‘nde bir değişim yaşandı. Gazete sözde “bağımsızlığına, özgürlüğüne ve aydınlığına kavuştu. Sorosçu, cemaatçi, etnik milliyetçi tezler pazarlayan liberal yazarlar gitti ve yerine güya milli yazarlar geldi.”

Her nasılsa Cumhuriyet’in yazar kadrosuna alınan Bartu Soral, Osman Kavala hakkında bir yazı yazdı. Soral, benim de beğendiğim ve Facebook sayfamda paylaştığım yazısında, “Kavala’nın iddianame bile hazırlanmadan uzun süre tutuklu kalmasını ve diğer hukuka aykırılıkları elbette eleştirelim. Ama bu adamdan bir ‘özgürlük kahramanı’ çıkarılması kabul edilemez” tezini savunuyordu.

Çünkü Osman Kavala isimli bu zat Soros fonlarından beslenen, PKK ile ilişkileri bilinen, Çözüm Sürecinde PKK kanadında aktif rol alan, Nihat Genç’in ifadesiyle “Türk’ün egemenlik haklarına savaş açmış bir Sorosçu” idi. PKK’nın başı Apo’nun kendisine özel selam gönderdiği, “Ergenekon davasını genişletelim” açıklaması yapan bir “içerideki adam”dı.

***

Bartu Soral da 4 yıl önce Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nda misafir ettiğimiz değerli bir aydın. 2009’da “Bitmeyen Ekonomik Kriz”i, 2010’da “Kurt Kapanı“nı, 2011 yılında “Türk Ekonomisi’nde Değişim“i, 2014 yılında ise “Paralel Kürdistan Kumpası“nı yayınlamış, Birleşmiş Milletler’de görev yapmıştı.

İzmit’teki Konferansında “Açılım denilen şey, bölünmenin bir süreci… Türkiye, uluslararası bir operasyonla karşı karşıya… ABD, Ortadoğu’da İsrail’in yanında bir kardeş devlet kurmak istiyor. Büyük Kürdistan’ı kuracak… Büyük Kürdistan için ABD, AKP ve PKK el ele. Kürdistan için paralel kumpas kurdular… Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de olup bitenler, büyük oyunun parçaları” demişti.

Bartu Soral’ın bu konferansında Osman Kavala‘nın ismi de geçmişti. Konferans sonrası yazdığım köşe yazımda şöyle özetlemiştim:

Bartu Soral BM Kalkınma Programı Müdürü iken, Diyarbakır’da kullanılmak üzere 37 milyon dolarlık bir proje kredisi açılmış. Soral, Tarım Bakanı tarafından bu projenin başına getirilmek istenen kişiye itiraz ettiği için görevden ayrılmak zorunda kalmış. Tarım Bakanı Mehdi Eker‘in yönlendirmesiyle “fonun bölücülük için kullanıldığını” anlattı.

“Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda köyleri kalkındırmak için verilen 37 milyon doların bu kumpas yolunda harcanmasına direnen” Soral, “Paralel Kürdistan Kumpası adlı kitabında bu konuyu belgeleriyle açıklamış.

İlginç olan diğer husus, “37 milyon doları Kürtçülük için kullanmak” konusunda AKP’li Bakan Mehdi Eker ile CHP’li Sezgin TanrıkuluSoros Vakfı, TESEV, Başbakan Başdanışmanı Etyen Mahçupyan, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği, Taraf Gazetesi, Uluslararası Af Örgütü, Osman Baydemir, Akillerden Osman Kavala gibi kişi ve örgütlerin ortaklaşa hareket etmesi idi.

**********************************

Karagöz ve Hacivat’a Değil, Oynatan Ele Bak

Bartu Soral’ın Osman Kavala hakkındaki yazısı üzerine Cumhuriyet Gazetesi’nin sözde milli yazarları “Orhan Bursalı, Ali Sirmen, Zeynep Oral, Enver Aysever, Özlem Yüzak, Zafer Arapkirli, Bartu Soral’a ‘insan hakları, hukuk, aydınlanma ve özgürlük’ dersleri veren karşı yazılar yazdılar. Hatta Zeynep Oral ‘Bartu Soral’ın yazısından iğrendiğini kustuğunu‘ belirtti.”

Bartu Soral, bu kişilerin hakaretlerinden sonra, yazdığı yazıyı yayımlanmak üzere gazeteye gönderiyor. Gerisini Soral açıklıyor:

“Maskeleri inince terbiyesizleşen Soroscuların, hakaretlerini yayınlayan genel yayın yönetmeni, bugünkü yazımı kesmiş. Hakaret serbest. Antiemperyalist olmak yasak. Düşünce zenginliği adı altında her türlü terbiyesizliği yapanların gerçek yüzü budur. Demokrat sansürcü..”

“Geçen gün CIA’nın ünlü istasyon şefi Henri Barkey, Cumhuriyet gazetesinden Barış Doster’e “ilkel insan” diye saldırdı, “Kavala hassasiyeti gösterenlerden” hiç ses çıkmadı!..”

“Karagöz ve Hacivat, malumunuz… Zevkle seyrederdik. Beyaz perdenin önünde Hacivat, Karagöze kızar… O, ona vurur, bu buna. Bir kavgadır gider… Ama perdenin arkasına bakınca bir el görürsünüz. Her ikisini de bir el oynatıyor, her ikisini de bir ağız konuşturuyor… Emperyalizm de Türkiye’ye bunu yapıyor!..”

Bartu Soral‘ın başına gelenler de bana yine Banu Avar‘ın sözünü hatırlattı: , “küresel çeteler ve içerdeki adamları, sadece iktidar ve muhalefet partilerini değil, bazı stratejik kurumları, medyayı, STK’ları kontrol etmek konusunda da çok etkilidirler.”

 

 

Lozan’a Devam

Geçen hafta Lozan Anlaşması ile yazdığım yazının sonunda bu hafta da devam edeceğimi söylemiş olduğumdan Lozan’a devam ediyoruz.

Lozan iki galibin anlaşması ama, galiplerden biri olan Türkiye’nin yendiği Yunanistan’ın pek ortada görünmediği gibi garip anlaşma…

Açık seçik söylemek gerekirse, biz kanımızın son damlası ile yendiğimiz Yunanistan’dan hesap sormak isterken, diğer taraf, yani, İngiltere, Fransa ve İtalya bizden hesap sormak istiyorlar.

Çünkü; 1919 6 Haziranında başlayıp 27 Kasım 1919 tarihine kadar geçen sürede Trianon Anlaşması ile Macaristan’dan, Sen Germen Anlaşması ile Avusturya’dan, Versay Anlaşması ile Almanya’dan ve Nöyi Anlaşması ile de Bulgaristan’dan çok ağır hesap sordular. Bu ülkeler I. Dünya Savaşı içerisinde bizim müttefiklerimizdi.

Peki, bizden hesap sormadılar mı? Sordular! Bunlardan 8 ay sonra da bizden hesap sordular: Sevr Anlaşması ile çok ağır hesap sordular. Bu yazdıklarımızın diğer bir gerçeği de şudur: Yüz yıldan beri süren bir tartışmaya son vermek! Yani, yok, Sevr imzalandı, imzalanmadı, yok delegeler imzaladı ama, padişah imzalamadı gibi gereksiz, anlamsız, gerçekleri ters yüz etmeye dönük sözlerin bir hükmü yok. Çünkü, hesap soranların, mağlupların imzasını beklediği de yok, bununla ilgilendiği de yok.

Devam edelim, Sevr neden diğer ağır hesap sormalardan 8 ay sonra önümüze kondu? Çünkü, zaten, savaşın nedeni bizdik de ondan. Yani, I. Dünya Savaşı bizim paylaşılmamız için yapıldı. Ben bunu bu kadar net nereden çıkarıyorum? Her şeyden önce şuradan; Bolşevikler, ihtilal yapıp Rusya’da iktidarı ele geçirdikten sonra, Lenin bir açıklama yaptı. Dedi ki; biz Çarlığı tanımıyoruz, onun yaptığı anlaşmaları da reddediyoruz ve Çarlığın katıldığı gizli anlaşmalar ve içerikleri de şunlardır dedi ve 1916 yılında yapılan BREST-LİTOVSK Anlaşmasının gizli maddelerini açıkladı. Bu Anlaşma Osmanlı’nın paylaşılması ağırlıklı bir Anlaşma idi. İkinci bir belge de şu; Clinton ülkemizi 1999 ziyaretinde Meclis’te bir konuşma yaptı ve dedi ki; 20. Yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın paylaşım kavgası ile geçti. Bu konunun üzerinde ne kadar duruldu acaba?

Yani? Yanisi şu; I. Dünya Savaşı’nın galipleri Türk Milleti’nden TARİHİ, MİLLÎ ve de DİNÎ meselelerde hesaplaşacaklardı, bunun için savaştılar ve bu fırsatı ele geçirdiler Bu nedenle diğer müttefiklerimizden daha ağır bir hesap soracaklardı ve sordular. Önce MONDROS ile ve sonra da SEVR ile sordular.

Ama, ama, ama, Türk Milleti bu sorulan hesapları elinin tersiyle itti, reddetti ve tarihin çöplüğüne attı.

Çünkü, Türk Milleti, kalıcı esareti kabul edemezdi! Onun için, ‘YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM’ şifresini ortaya koydu.

Çünkü ‘TAM BAĞIMSIZLIK TÜRK MİLLETİNİN KARAKTERİ İDİ’.

İşte Lozan Anlaşmasının Mukayeseli Dış İlişkiler açısından kısa bir tarihçesi budur.

Bir de hukukçu gözüyle bakalım; Türk Borçlar Kanunu’nun 1. Maddesi der ki; ‘sözleşme, tarafların iradelerinin karşılıklı ve birbirlerine uygun olarak açıklanmasıyla kurulur.’ O halde Mondros ve Sevr’de irademiz olmadığına göre onlar bir anlaşma, sözleşme değil, bir emirnamedir. Lozan ise bir sözleşmedir, anlaşmadır çünkü, irademiz vardır ve taraflar karşılıklı şartları kabul etmek durumunda kalmışlardır.

Bir de, Lozan maddeleri ve bu maddelerin zaman içerisinde nasıl uygulandığı durumları var ki, onu da gelecek hafta işleyelim.

 

 

Türk müsün Müslüman mı – 4: Din ve Bilim

Dinler bilimi, evren hakkında bilgiyi kudsî bilirler. İslamiyet’te tabiat ve tabiat olaylarından “ayetler” diye bahsedilir. Yani işaretler. Fakat Kur’an’ın ifadelerine de ayet dendiği göz önüne alınırsa, neredeyse ikisinin de Allah’ın sözü olduğu anlayışına gidilir. Biri söz, diğeri gerçeklik olarak insanlar için “işaret = âyet” vazifesi görür.

Hristiyan akaidi de böyledir. Gerçi biz “bizde şöyle onlarda böyle” diye farklılık ararız ama fark dinlerden ziyade dindarlarda. Hristiyan uluları yukarıdaki “âyet” kavramını şöyle ifade eder: Bize iki kitap verilmiştir. Biri Kitab-ı Mukaddes (eski ve yeni ahidin ikisi birden), öbürü tabiat.

Ancak tabiat, İslâmî tabirle “kitab-ı Mübin” değildir. Yani apaçık değildir. Onu apaçık hâle getirmek insanın ve onun biliminin görevidir ama bu kolay iş değildir, devam edecek, hiç bitmeyecek bir projedir.

Bilim din değildir. Din için bir ispat kaynağı da değilir. Bir Müslümana göre tabiat Allah’ın yüceliğini gösteren işaretlerle doludur, fakat insanın tabiatı kavrayışı din yerine geçmez. Çünkü onu anlayışımız her an yanlışlanabilir. Din tabiat bilimine dayanmaz.

Hristiyanlığa çok uygun bir teoriyi niçin cemaati ikna için kullanmadığı sorulduğunda bir papaz, “Ben o teoriyi delil gösterip birilerini dindar yaparsam, sonra da onun yanlışlığı gösterilirse, o yolla ikna ettiğim müminlere ne cevap veririm?” demişti; doğru demişti. Burada bilim felsefecisi Popper’in “bilim yanlışlayarak ilerler” sözünü tekrar hatırlamak gerekir. Bir tarafta sürekli yanlışlanan, mensuplarının onu yanlışlamak için gayret içinde oldukları bir zemin, diğer tarafta imana dayanan bir yapı… Bunların iç içe geçmesi mümkün olmasa gerektir.

Burada, Stephen Jay Gould’un NOMA görüşünü tekrarlamak isterim: Gould, bilim ve dinin düşünce ve eğitim sahalarının bir biriyle örtüşmediğini, ayrı olduğunu söyler. Bu görüşünün İngilizce kısaltması, NOMA’dır (Non- Overlapping Magisteria). “Örtüşmeyen Müfredatlar” diye çevrilebilir ve doğru bir değerlendirmedir.

Bilim için din bir miktar “Bilim için Türkçülük” başlığı altında söylediklerime benzer. Bilim için din, insan psikolojisini ve insan toplumlarını anlamak için incelenmesi gereken psikolojik ve sosyolojik bir olgudur. Ahlâk kavramının anlaşılması için de… Ayrıca ilahiyatçılar-İlahiyat, dinleri inceleyen bir bilim dalıdır-semantik, hermenötik ve tarih pencerelerinden dini incelerler. Çünkü din, tek tek insanların da insan cemiyetlerinin de hayatlarında büyük öneme sâhiptir.

Nasıl dinin, ilham hâricinde, bilime dayanması doğru değilse, bilim de dine dayanmaz. Bilim adamının din hakkında düşüncesi bir kişi olarak kendisini ilgilendirir. Fakat olumlu veya olumsuz bu düşüncelerini bilime aktarması, bilimin yapısına uygun değildir. Din kültürü, dinin muhtevası bilim için bir dayanak değildir. Doğruluk veya yanlışlık ölçüsü değildir. Had değildir.

Maalesef, sözde dindar bazı kişiler, bilimin buluşları için, “Bak bu da aslında Kur’an’da var; şu ayette açıkça işaret ediliyor” diye çıkışlar yaparlar. Bunlar dine de bilime de bühtandır. Prof. Mustafa Öztürk’ün bu iddialara verdiği cevabı mealen hatırlamakta yarar var: “Peki madem okuyordunuz,  önünüzde apaçık duruyordu, Allah rızası için Müslüman dünyada bir kişi, o buluşu küffardan önce yapsaydı ya! Bir kişi… Tek bir buluş. Hep olup bittikten sonra mı keşfediyorsunuz?

NOMA olmazsa ne olur?

NOMA olmazsa, Fransız İhtilali’nin Pozitivizm dini olur. Richard Dawkins olur…

NOMA olmazsa, atomun parçalanacağını, uydu ile yer tayinini, genetik bilimini benim şıhım biliyordu ama söylemiyordu… olur.

Meselâ Batı’daki bilim devrimiyle çağdaş İmam Rabbani’nin, “Geometri bilmenin ne bu ne de öbür dünyada bir faydası vardır” hükmüne uyan bir Müslüman dünyası doğar. Ve o işe yaramayan geometri, o Müslüman dünyasının üzerine füze ve bomba olarak yağar, onu esir alır. Rabbani, Nakşi’liğin büyüklerinden olduğu için bu konuları yazanlar bu gün de tepki ile karşılaşırlar: İmam Rabbani gerçekten bunu söylemiş midir? Söylemişse kast ettiği bizim bildiğimiz geometri midir, yoksa yanlış geometriler midir?…[1] İmam Rabbani’nin felsefe tarihi sahasında da ilginç fikirleri vardır. Hazreti İsa’nın Eflatun’u hak dine çağırdığı, fakat onun küstahça bu davet reddettiğini söyler. Eflatun’un doğum tarihi Milattan, yani İsa’nın doğumundan 427 yıl öncedir.

Eşari ekolünün taşıyıcı sütunlarından İmam Gazzali’nin tabiat bilimleri konusundaki düşünceleri de pek farklı değildir. Namaz vakitlerini bildirdiği için İlm-i Nücum- Yıldız Bilimi dışındakilerin pek yararlı olmadığı kanaatindedir.  İmam Rabbani de Nücum ilmine sıcak bakar.

Meraga göklerinden bakan yıldızlar

Bu zatların zuhurundan önce Hülagu Han’ın desteği ile Meraga şehrinde,  Sadrettin-i Tusi zamanın ve tarihin en önemli rasathanelerinden birini kurmuştu.

Büyük şair Arif Nihat Asya rahmetlinin Ağıt şiirindeki  “Ağlasın Meraga göklerinden Meraga’ya bakıp yıldızlarım” mısraındaki saklıi mana budur. O yıldızlar ağlamalıdır, çünkü artık Meraga’dan kendilerine bakan kimse yoktur.

Timuroğulları’ndan Uluğ Beğ’in Semerkand’daki rasathanesi meşhurdur. Fakat Eşariye’nin karanlık bulutları dünyamıza çökünce gidişat değişti. Kadızadeli Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi’nin ” yıldızların gözleminin felaket getireceğini; göklerin sırlarını örten perdeyi kaldırmanın uğursuz bir haddini bilmezlik olduğunu; böyle bir gözlemevinin kurulduğu hiçbir devletin varlığını sürdüremediği ” fetvası ve III Murat Han’ın emriyle Takiyüddin’in İstanbul, Pera’daki rasathanesi 1580 yılında denizden topa tutularak yok edildi. Hâlbuki rasathane aynı padişahın 10 000 altın tahsisi ile kurulmuştu.

Hepiniz cehennemliksiniz çünkü dünya dönmüyor

NOMA olmazsa ne olur… Aşağıdaki paragraf, Eşariye Sünnîliği’nün kurucularından sayılabilecek Ebu Mansur el-Bağdadî’nin El Fark Beynel Firak eserindendir:

[Sünnî ulema] dünyanın durduğu ve sükûn halinde bulunduğu ve onun hareketinin, ancak ona arız olan deprem ve benzeri olaylarla olduğu hususlarında birleşmişlerdir. Bu, Dehriyye’den, arzın sürekli olarak yukarıdan aşağıya doğru düştüğünü iddia edenlerin görüşlerine zıttır. Eğer durum böyle olsaydı ellerimizden fırlattığımız bir taşın, ebediyyen arza düşmemesi gerekirdi; çünkü hafif olan, düşüş sırasında kendinden daha ağır olana yetişemez.”

Bu, yani dünyanın depremler dışında hiç mi hiç hareket etmediği, Sünnîliğin rükünleri arasında sayılmaktadır. Kabul etmezseniz muhtemelen cehenneme gidecek 72 fırkadan birisiniz. Ağır cisimlerin hafiflerden önce düşmesi de Hazreti Aristo’nun insanlara asırlarca inandırdığı yanlışlardandır. Bunun Galile’nin Piza kulesi deneyiyle çürüdüğünü daha önce görmüştük. Bağdadî’de bunun da Sünnîliğin rükünlerinden olduğunu görüyoruz!

Eşariyede kâfir olmak çok kolaya benziyor. Dünya – bırakın dönmeyi-hareket ediyor derseniz hâliniz şüphelidir. Ağır cisimle hafif cisim birlikte düşer derseniz sizi kurtarmak kolay değildir. Gök yedi kattır, dokuz kattır derseniz kâfirsiniz. Boşluk yoktur, vardır derseniz kâfirsiniz. Zaten 73 fırkadan sadece bir tanesi cennete gidecektir… diğerleri tabiatıyla kâfirdir, cehennemliktir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı Darwin’den önce evrimden bahseden Müslüman âlimlerinden biri olarak tanıyoruz. Tıpkı İbni Haldun, tıpkı İbni Miskeveyh gibi… Şu paragrafı da Stephen Jay Gould’dan önce NOMA ilanı gibidir:

Bu gibi şeylerin din meselelerinden olduğunu sanan kimse dine zarar vermiş olur. Çünkü anlatılan hususların meydana geldiğini aritmetik ve geometri delilleri gösterir. Bunları bilen kimseye, ‘bu şeriata aykırıdır’ dense o kimse bildiğinden değil şeriattan şüphelenir. Akla uygun olmayan bir tarzda şeriata yardım etmek isteyen kişinin zararı, akla uygun bir şekilde şeriata hücum eden kişinin zararından çoktur. Nitekim, ‘Akıllı düşman, cahil dosttan hayırlıdır’.

Sünnî alimlerin icmaı, muhaddis ve müfessirlerin ittifakı ile kozmoloji

Bunları yazan İbrahim Hakkı, bu defa, güneşin ve ayın hareketlerine, daha da ilginç olan tutulmalarının izahını da muhaddis ve müfessirlere, yani Hazreti Peygamber’den hadis nakledenlerle Kuran’ı Kerim’i yorumlayanlara dayandırınca da şu satırları yazabilmektedir:

Hak Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki, yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak, kendisine tevbe edeler ve yöneleler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş, arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırkası, tesbih ederek, onu arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki, iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu olay süresince ay tutulması hasıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar; ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı yere götürürler.

Bağdadî’nin Firak ve İbrahim Hakkı’nın Marifetname kitaplarını İnternet’te, pdf formatında bulabilirsiniz[2].

Gezegenler, dünya, güneş sistemi, yani kozmoloji müfessir ve muhaddislerden tahsil edilmez.

Buradan bakarak

Tarih felsefesinde şu hüküm geniş kabul görür: Tarihî olayları bugünün değer hükümleriyle yargılayamazsınız. Bağdadi, Rabbani ve İbrahim Hakkı, Müslümanlara iyilik yapmak, hizmet etmek niyetiyle yola çıkmış insanlardır. Bunlar cahil veya akılsız değildir. Tam tersine zamanın en akıllı, en tahsilli insanlarıdır ve niyetleri temizdir. Gazzali muhakkak ki bir dâhidir. Ancak gerçeği bulmak için kullandıkları yollar ve metotlar yanlıştır. O yolla, o metotla gerçek bulunmaz. Fakat onların elinde başka bir yol ve metot yoktur. Müslüman dünyanın altın çağında ele geçirdiği yol ve metotlar Eşariye ile ezilip yok edilmiş, unutturulmuştu.

Gezegenler, dünya, güneş sistemi, yani kozmoloji müfessir ve muhaddislerden tahsil edilmez. Ne geometri ne de Eflatun Müslümanlığın bileşenleridir.  Müslümanlık güzel ahlâkı tamamlamak için, kozmoloji gök cisimlerinin davranışlarının tasviri ve hareketlerinin tahmini için vardır. Bunları karıştırmaya kalkarsanız, Eflatun kâfir olur, güneş, meleklerin sarsaklığından tutulur, dünya da yerine çakılıdır, kıpırdamaz. Çünkü sizin elinizde tümevarım, tümdengelim,  yanlışlama, gözlem ve tecrübe değil, eskileri, daha eskileri, daha da eskileri karıştırıp yorum yapmaktan, otorite aramaktan başka yol yordam yoktur.

Ve o geometri öğrenenler, sonra fizik, sonra kimya öğrenecek, dünyayı ve sizin haberinizin bile olmadığı kıtaları keşfedecek ve sonunda sizin sahillerinize her tarafından ateş saçan toplarla dolu kalyonlarla gelip sizi esir alacaktır. Rabbani Hazretlerinin Hindistan’ını hâkimiyetine alan ve daha sonra egemenliği İngiliz tacına devreden East India Company’nin kuruluş tarihi 1600’dür ve o tarihlerde Rabbani Mektubat’ı yazmaktadır.

Bilim dünyanın problemlerini çözmek için, din güzel ahlâk için, Türkçülük Türklüğün bekası içindir. Üçü de biline, öğrenile ve karıştırılmaya. Karıştırmak, üçüne de kötülüktür.

 

 

Çekmez Kürenin Sırtı (2)

0

Ey büyük Allahım diyor;

Bu korkunç nefreti gördükçe

Daha da titriyorum askerimin üstüne.

Polisimin üstüne, bayrağımın ve devletimin üstüne.

Teselliyi;

Büyük şair Mithat Cemal Kuntay’ın

Şu ölümsüz beytinde buluyor.

Bütün kalbimle söylediklerine yürekten inanıyor

Ve cânı gönülden katılıyorum:

X

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ;

Çekmez kürenin sırtı, bu tabut-u cesîmi!”

X

İstiklâl Marşı şairi koca Âkif’in:

 

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.”

 

Dediği gibi,

Bu şairimiz de demek istiyor ki:

Korkma ölmez bu vatan.

Ölmesi imkânsızdır.

Ama şayet ölecek olursa,

Bu sefer de, cenazesini, onun ağır tabutunu;

Yeryüzü kaldıracak güçte değildir.

Ancak ikisi birlikte yok olur.

İkisi birlikte yerin dibine geçer.

Yani Allah istemedikçe,

Bu milleti kimse ortadan kaldıramayacaktır.

Bu böyle bilinsin ve bu hakikat,

Herkesin kulağına küpe olsun

Demek istiyor millî şairimiz sevgili okur!

X

Kaldı ki:

“Rahmet-i İlâhiyeden ümid kesilmez.

“Çünki: Cenab-ı Hak,

“Bin seneden beri

“Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği

“Ve ona BAYRAKTAR tâyin ettiği

“Bu vatandaşların

“Muhteşem ordusunu

“Ve muazzam cemâatini

“Muvakkat (geçici) ârızalarla

“İnşâllah perişan etmez.

“(Yani etmeyecek.)

“Yine o nûru ışıklandırır.

“Ve vazifesini idame ettirir.

“(Yani yine görevine devam edecek.

“(Daha doğrusu görevi devam ettirilecek.)”

 

 

Part time Milliyetçiler

0

Rivayet odur ki; 7 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan hükümeti kurma görevini alan dönemin Ak Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, koalisyon görüşmeleri için Devlet Bahçeli’yle görüşür. Davutoğlu, Bahçeli’ye şunu söyler; “Gel hükümeti beraber kuralım, Cumhurbaşkanı’nı yasal sınırlarına çekelim, ülke artık normalleşsin.” Bahçeli ilk etapta bir şey demez, akşam apar topar Saray’ın yolunu tutar ve Cumhurbaşkanı’na Davutoğlu’nun teklifini aktarır. Davutoğlu’nun gözden düşmesinin ve 1 Kasım seçimlerini kazanmasına rağmen altı ay sonra görevden alınıp koltuğunu Binali Yıldırım’a bırakmasının asıl sebebinin bu olay olduğu söylenir.

Yukarıdaki olay ne kadar doğrudur bilemem, ama Bahçeli’nin siyasi tuhaflıklarını düşününce gerçek olma olasılığı bir hayli yüksek. Ama kesin olan bir şey var; Erdoğan şu an hala iktidarda olmasını da en büyük aşkı olan Başkanlık sistemine kavuşmasını da Bahçeli’ye borçlu.

Her şerde bir hayır var derler. Devlet Bahçeli’nin bu Tayyip Erdoğan hayranlığı, MHP içinde başlayan muhalif hareketin İYİ Parti olarak vücut bulmasına vesile oldu.

Ne Bahçeli ne de MHP’de kalanlar İYİ Parti’yi bir türlü kabullenemediler. Daha düne kadar aynı partide siyaset yaptıkları eski dava arkadaşlarını sürekli kötülediler. Hatta zamanla daha da ileri gidip İYİ Parti’ye ve İYİ Parti’nin lideri Meral Akşener’e iftira atmaya kadar aşırılığı vardırdılar. İYİ Parti’yi ve Akşener’i Fetöcü olmakla itham ettiler. Hatta Cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinde Meral Akşener için imza vermek isteyen kişileri bizzat Bahçeli “Fetönün siyasi ayağı belli olsun” diyerek açık açık tehdit etti.

Bir kısım MHP’liler tarafından son zamanlarda yeni bir iftira söyleminin dile getirildiğine şahit oluyorum. İYİ Parti’nin HDP ile dolayısıyla PKK ile ittifak yaptığı yalanını çok sık tekrar ediyorlar.

MHP’lilerin unuttuğu veya unutmak istediği hususu ben hatırlatayım; o da ittifak yapmaktan büyük keyif aldıkları Ak Parti’nin yakın zamana kadar açılım adı altında PKK’ya gösterdiği engin müsamaha. Bu engin müsamaha yüzünden yüzlerce vatan evladı şehit oldu. PKK, şehir merkezlerini cephaneliğe çevirdi. Bu defa şehir içi çatışmalar nedeniyle binlerce vatandaş mağduriyet yaşadı.

Bir an için ittifak ortağının günahını MHP’nin boynuna yüklemekten vazgeçelim. Ama bu defa da MHP başka tuhaflıklara imza atıyor. Örneğin, donarak şehit olan iki askerin nasıl şehit olduklarının araştırılması ve sorumluların bulunması için İYİ Parti önerge veriyor. Önergenin reddi için MHP ve HDP ortak bir hareket tarzı gösteriyorlar.

T.C. ibaresinin tekrar getirilmesi için İYİ Parti başka bir önerge veriyor. Türkçü, milliyetçi (!) MHP yine HDP’yle ortak hareket edip önergenin reddi yönünde tutum gösteriyor.

MHP’liler ya ne yaptıklarının farkında değiller ya da vatandaşla göz göre göre dalga geçiyorlar. Milliyetçi dediğin millet için çalışır. Çok şükür (!) MHP’nin bugüne kadar milletin hayrına bir icraatını görmedik. MHP’nin aldığı hazine yardımını düşük kurdan dolara çevirip, bu doları da kurun en yüksek olduğu 7.20’lerden bozdurup tekrar TL’ye dönmesi ve bu spekülatif işlemden muazzam bir kar elde etmesi milliyetçiliğe ne kadar sığıyor siz karar verin. Kamuoyunda “emeklilikte yaşa takılanlar” olarak bilinen tasarıda MHP’nin milletle dalga geçen tavrını da hatırlarsınız.

Milliyetçi millet için çalışır. Bugünün MHP’sinin milliyetçilikle uzaktan yakından alakası yok. “Bahçelizm” diye adlandırabileceğimiz ve liderinin tuhaflıklarını olağan gören ve sonuna kadar destekleyen değişik bir ideoloji hakim partide. Bunun sonucu olsa gerek, milliyetçiliğe yakışmayan hareketleri çok fazla görmeye başladık. Örnek mi arıyorsunuz? Bir üst paragrafta saydıklarımız kafi gelmemişse şunları ekleyelim. Milliyetçi iftira atmaz ama bunlar atıyorlar. Milliyetçi dün tükürdüğünü bugün yalamaz. Milliyetçilik part time yapılacak bir meslek değildir. Günün belli saatlerinde milliyetçi olup, diğer saatlerinde milliyetçiliğinizi bir kenara bırakamazsınız.

Bahçeli’nin MHP’si, duvarları nemden çürümüş, her tarafı dökülen harabe bir gecekonduya benziyor ve bu haliyle hem içinde yaşayanlara zarar veriyor hem de mahalleye… Eski günlerin ve kurucusunun hatırına, bu harabenin restore edilip müze yapılması ve içinde yaşayanlardan kurtarılması lazım. Müze yapılsın ki, hem etrafına zarar vermekten kurtulsun, hem de sahip olduğu mana hafızalarda daima güzel hatıralarla yer alsın.

 

 

Çekmez Kürenin Sırtı (1)

0

Büyük Türkiye’ye değil,

Türkiye’ye değil,

Diyarbakır’a hiç değil!

Ama “Büyük Avrupa’ya Hoş Geldin!” pankartıyla karşılanmıştı (2004) Diyarbakır’ımızda, anlı şanlı Verheugen denen AB prensi!

Niçin böyle bir pankarta ihtiyaç duyulmuştu dersiniz?

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir ili olmak -bir avuç kendini bilmezin- ağırlarına gidiyor -ne hikmetse-!

Aman yarabbi!

Bu ne kin?

Bu ne nefret?

Türk Milletine yani aslında kendi milletine!

Türk Devleti’ne yani aslında kendi devletine!

Türk Polisine!

Türk Askerine!

X

Emin olun, yer gök titrer bu bakıştan!

Şehitlerin yüreği sızlar bu yolda oluştan!

X

Lütfen yer verdikleri Türkçe’nin yanı sıra, Süryanice ve özellikle Ermenice verilen konserin anlamı ne idi?

Aslında verilmek istenen mesaj, çok açık değil miydi?

Türkten başka herkes dost ve kardeş bunlara!

Yunanı da kardeş, Ermenisi de!

Türkün düşmanı herkes, dosttur bize demek isteniyordu!

“Düşmanın düşmanı dosttur.” hükmü yerine getiriliyordu!

Türkiye’dekiler ise ancak alt kimlikleri söz konusu olursa, kardeş sayılıyordu!

Yok eğer onlar; kendilerini Türk Milleti’nin bir parçası, bir ferdi görüyorlarsa, “cehenneme zümera.” demek isteniyordu!

Bu durumu, onlara alt kimliklerini nazara vererek hitap etmelerinden, onlara o taraflarıyla seslenmelerinden anlıyorduk.

Nitekim “Lazlar bizim kardeşimiz!” diyerek yanlarına çekmeye çalışmıyorlar mı?

Sanki Türkiye’de herkes, birbiriyle kardeş değilmiş gibi.

Sanki “İnneme’l-mü’minîne ihvetün.” / “Bütün mü’minler /bütün inananlar kardeştir.” hükmünce, Türkiye’de bütün müslümanlar kardeş değilmiş gibi.

Aynı şekilde “Alevîler bizim kardeşimiz.” diyerek, onları bütünden kopartmak istemiyorlar mı?

Sanki Alevî kardeşlerimiz aynı milletin, tek bir milletin; Türk Milleti’nin bir parçası değillermiş gibi.

X

Hava, su, ateş ve toprağın birleşerek; organik bir varlık / organik bir millet ortaya çıkardıkları gibi.

Türkiye’de her unsur; asırlardır kaynaşarak, Büyük Türk Milleti’ni oluşturmuşken.

Tek tek bir olanlar bin olmuşken.

Kuvvet birlik ve dirlikten doğarken.

Onları eski, yalnız ve zayıf hallerine dönüştürmek; nasıl bir mantıktır?

Neye hizmettir?

Dünya birlik peşinde koşarken, sorunlarını birlik hâlinde aşacağına inanırken, birlikten koparak bir ve yenilir olmak nasıl bir akıldır? Doğrusu anlamakta zorlanıyoruz.

 

 

Ufak Bir Siyaset Değerlendirmesi!

Gazeteci Uğur Dündar, Sözcü’deki yazısında Kore Savaşı’na gönderilen Türk askerlerinden bahsetmiş… Ardından tanınmış Onkolog Dr. Yavuz Dizdar “Vicdan Hayat Kurtarır” adında bir kitap yazmış ve “hasta olursanız doktora güvenmeyin” diyerek içinde bulunduğumuz toplumsal sıkıntılara dikkat çekmeye çalışmış… Sonrasında Barış Terkoğlu, mahkemelerin bazı Fetöcüleri nasıl kurtardığına işaret etmiş…nihayetinde Selcan Taşçı, Engin Alan Paşanın “Ruh İkizleri” isimli kitabını tanıtmış ve Engin Alan’ın Türk Ordusuna dair yaptığı şu değerlendirmeyi öne çıkarmış; “Türk ordusu Türk milletine aittir. Balkan Savaşlarında yaşananlardan ibret alınarak kesinlikle siyasetten uzak tutulmalı siyasete bulaştırılmamalıdır. Aksi, devletin yıkılması, ülke ve milletin bölünmesine zemin hazırlar. Bunun adı da ‘ihanet’tir.”

Bunlar aynı gün özellikle dikkatimi çeken hususlar ama hepsi bana göre çok önemli. Çünkü bunların ana nedeni ülkeyi yönetenlerce alınan siyasi kararlardır. Bir de buna muhalefetin iş olsun diye yaptığı itirazları eklemek lazım… Ülkede iktidar için söylediklerimiz muhalefet içinde aynen geçerlidir.

Osmanlı Devleti, yönetenlerin aldığı kararlar ile her şeyini kaybetmiş ve nihayetinde tarihin içinde kaybolup gitmiştir. Dünya üzerinde her dönem değişik olaylar cereyan edebilir. Önemli olan bunların ülkeyi yönetenlerce iyi okunması ve gereken tedbirlerin alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında; olan bitene karşılık hiç bir gerçekçi tedbir alınmayarak, Osmanlı’nın öncelikle içeriden yıkıldığı ve yıkılması içinde uzun zamana yayılmış projeler uygulandığı görülmektedir.

Osmanlı, dünya üzerinde ticareti etkileyen gelişmeleri kendi lehine değerlendirememiştir. Bilimin süratli gelişmesini ıskalamıştır. Dünya da ve özellikle kendisinin de bir Avrupa devleti olmasına rağmen sosyolojik değişimleri okuyamamış ve milletleşme sürecini başlatamamıştır. Bunların kendiliğinden veya başarısızlık, yeteneksizlik, liyakatsizlik sebebi ile olduğu asla kabul edilemez. Gelişmeler projelerle ve planlı bir şekilde kasten gerçekleştirilmiş ve koca bir devlet yıkılmış, Türk Milleti tarumar olmuştur!

Uğur Dündar’ın yazdıklarına bakınca ne işimiz vardı Kore’de diye düşünmeden edemedim! Türk çocukları niye memleketlerinden binlerce kilometre uzakta şehit düştü? Bana göre ülkeyi yönetenlerin yanlış politikalarından, acziyetinden ve çapsızlıklarından böyle oldu. Belki ihanette vardı işin içinde! Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi!

Onkolog Dr. Yavuz Dizdar’ın kitabı ile ilgili Odatv’deki röportajı ise hepten iç karartıcı! Sosyal politikaların yanlışlığı işte bize böyle bir kara tablo olarak dönüyor. Yazdıkları ise toplumumuz adına çok üzücü! Nasıl düştük bu hale? Tabii ki, siyasi iradenin aldığı kararlarla!

Barış Terkoğlu, Cumhuriyet’teki yazısında yargının kokuşmuşluğunu anlatıyor. Ne yazık ki; Osmanlı’dan bu yana yargı hep güçlünün yargısı olmuştur. Zaman zaman haklının yargısı olması yolunda çabalar olmuş ise de, bugün vardığımız nokta yargı açısından çok düşündürücüdür. Neden yargı bu durumdadır? Siyaset nedeni ile… Hâlbuki hepimiz bilmeliyiz ki; “devletin varlığının temeli adalettir”. Onun için mahkeme duvarlarında “Mülkün Temeli Adalettir” diye yazar.

Aynı gün içinde Selcan Taşçı’nın Yeniçağ’daki yazısını okudum ve yine hepimizi ilgilendiren bir konu ile karşılaştım: Türk Ordusu! Fetö’nün orduya sızışı, kumpas denilen Ergenekon ve Balyoz davaları ile ordunun belinin kırılmak istenmesi, Kozmik Oda’ya girilerek savunmamızın sakatlanması, NATO’cu anlayışın ordu içindeki varlığı ve nihayetinde orduya siyasetin sokuluşu! Bunların ana sebebi; siyasettir. Başlangıçta yazdım; Engin Alan’da Balkan Savaşları sırasında Türk Ordusunun dağılışını ve koca bir ülkeyi kaybedişimizi ordunun içine siyasetin girişine bağlıyordu. Doğru bir tespittir bu! Niye böyle oldu? Siyaset sebebiyle! Unuttunuz mu; bugün kumpas dediğimiz davaların “savcısıyım” diyen siyasetçileri?

Bir günde gözüme takılan hususları ve bunlar üzerinde var olan siyasetin etkisini sizlere örneklemeye çalıştım. Aslında devenin nerem doğru ki, dediği pozisyondayız ve bunun nedeni siyasetin, ta kendisidir.

Türkiye’de siyaset bütünü ile kontrol altındadır. Türkiye’nin kaderini çizmiş olan dış güçlerle işbirliğinde olan bir siyasi yapımız vardır. Uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar onların isteği ile şekillenmektedir. Bu sebeple fakir ve yoksul bırakılmış halk, başına neler geldiğinin ve bundan sonra da neler geleceğinin farkında değildir.

Onun için Kore’ye savaşmak için askerlerimizi gönderenleri lanetliyorum, hastalarına müşteri gözü ile bakan doktorların zuhuruna sebebiyet verenleri hiç sevmiyorum, haklıya hakkını vermeyen yargıdan nefret ediyorum ve Türk Ordusunun içine Fetö’yü, Nato’yu ve de siyaseti sokanları hiç affetmiyorum…

Ayrıca Türklerin ülkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ya da bir kriptonun belediye başkanı yapılmak istenmesini de ibretle izliyorum… Her halde Ankara’ya bir kriptoyu belediye başkanı yaparak gizli plan ve emellerini bir basamak daha ileriye taşıyacaklar!

Ancak halkımıza da, başınıza bu ve benzeri işleri açan siyaseti; iktidarı ve muhalefeti ile mercek altına alın diye uyarıyorum…