22.2 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 581

Mazide Kalan Türkiye (3)

Arap Sabunu:

Günümüzün Türkiye’sinde yarım asır geriye gittiğimizde, bugünlerde yoğun bir şekilde kullanılan çeşit, çeşit deterjanların yerine; temizlik işlerinde Arap sabunu, ya da beyaz kalın sabunlar kullanılırdı.

Ayı Oynatıcılar:

Bu manzara benim yaşamım boyunca unutamadığım bir in­sanlık ayıbıydı! Doğal yaşamına müdahale ederek, türlü işkencelerle bazı hareketleri öğrettiğimiz, burnuna geçirilen halkayla da güya insanlara gösteri adı altında bazı garip hareketleri yapan ayılarla; bir elinde tef, diğerinde uzun bir sopanın ucunda ayının burnuna bağlı bir zincir ve kavruk bir Çingene’den oluşan bu ikili; daha çok turis­tik yerler ve sokak aralarında gösteri yapardı. Elindeki tefi; dokuz-sekizlik bir ritimle çalarak, şarkı söyleyen çingenenin, arada bir elin­deki sopayla ayıyı dürtmesiyle ayının sopaya tutunarak, iki ayağının üzerine kalması, bazen yere yatarak bayılma numarası yapması ilginç bir şovu ortaya koyardı.

En çok tutulan gösteri ise: “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır? “sorusunun ardından, ayının sırt üstü yere yatarak ba­yılma numarası yapmasıydı. Gösteri sonrasında Çingene başından çıkardığı kasketi ile seyircilerden para toplardı.

1980 sonrasında ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvan­lar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan ‘ayı yetiştirme ve iyileştirme merkezine’ götürüldüler. İnsanların doğal yaşama, doğal yaşamın canlılarına nasıl zarar verdiğinin en belirgin yansımasından sadece bir tanesiydi…

Boncuklu Kasap Kapıları:

O dönemde çocuk yıllarımın içinde kalan ve hep ilgimi çe­ken ama biraz da çocuksu oyunlarımın içinde yer alan ‘boncuklu kasap kapılarını’ hiç unutamam. Özellikle yaz aylarında; kocaman boncukların sıra, sıra dizildiği upuzun iplerle kapalı kasap kapıların­dan içeri girerken, o bocukların çıkardığı şıkırtılı sesleri çok hoşuma giderdi. Yaz sıcağının o boğucu atmosferinde; İstanbul’daki kasapla­rın pek çoğunun kapıları, içeriye sineklerin üşüşmesini önlemek için bu boncuklu siperliklerle örtülü olurdu…

Dalyanlar:

60’lı yıllarda ülkemizi çevreleyen denizler, bugünkü gibi ba­lık çeşitlerinden yoksul halde değildi! Marmara denizinin o kirle­tilmemiş tertemiz sularında tutulan balıklarının tadı; boğazın eşiz güzelliğine tat katar, yerli ve yabancı herkesimden insanın ‘Boğazda ki, rakı balık keyfi’ hayatlarına büyük bir lezzet verirdi.

İşte o dönemin özellikle uskumru, palamut, torik, lüfer ve kalkan balığı mevsiminde; kıyıya yakın sığca kesimlerle, denizin di­bine ağaç kazıklar çakılarak, bunların arasına geniş ve hacimli ağlar gerilirdi. Balık sürüleri bu bölgeden geçerken, bir ucu torba gibi açık olan dalyan ağlarından içeri girerler, bir süre sonra da dalyanın ağzı kapatılarak içindeki balıklar kıyıya çekilirdi. Dalyan tahtaları­nın birinde dalyan gözcüsü sürekli nöbet tutardı. Görevi; ağa ba­lık sürüsü girince, tuzağın ağzını kapatmaktı. En meşhur dalyanlar, Boğaz’da akıntının yoğun olduğu noktalarda kurulu olan Kavaklar, Sarıyer, Beykoz, Çubuklu ve Salacak ile Marmara kıyılarında Yeni­kapı ve Bakırköy dalyanlarıydı…

El Radyoları:

60 yıl önce o günlerde, avuç içi kadar büyüklükte, yassı pille çalışan radyolar çok rağbet görürdü. Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınla yayınladığı lig maçları, kulaklara sıkıca yapıştırılan bu el radyolarını genelde erkekler kullanırdı. Yine o dönemde radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerinde yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Benim de kullandığım bu radyoların parazitini en aza indirmek için, dinlediğim zaman sık, sık yönünü değiştirmek zorunda kaldığımı, daha dün gibi hatırlı­yorum…

Mandolin:

60’lı yıllarda, ilkokul çocuklarına çalmaları için adeta zorla dayatılan ama nedense çocuklar tarafından hiç sevilmeyen adına ‘Mandolin’ denen bir İtalyan çalgısı pek modaydı! Bu çalgı öylesi­ne moda olmuştu ki, neredeyse tüm okullarda öğretici kurslar açılır, bütün kırtasiyecilerde mandolin metot kitapları satılırdı…

Leblebi Tozu:

Çocukluğumuzu yaşadığımız 60’lı yıllarda vazgeçemediği­miz muzurlukların başında gelen, ağzımıza doldurduğumuz ‘şekerli leblebi tozunu’ karşımızdakinin suratına püskürttüğümüz o günle­ri unutmak mümkün müdür? Mahalle bakkallarında satılan, işaret parmağı uzunluğundaki şeffaf torbalara doldurulan bu ‘muzurluk cephanesi!’, eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan çocuğunu fark eden ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun geri kalan kısmı aceleyle çöpe atılırdı…

Mızıkalar:

İlk mızıka sesini duyduğumda, ‘Heybeli Ada da’ ilkyaz tati­lindeydim.. Elinde garip bir aleti üfleyen bir çocuk, bu aletten, ‘kov­boy filmlerini’ izlerken duyduğumuz bir ses çıkıyordu! Bu aletin adının ‘mızıka’ olduğunu öğrendim. Dudaklar arasında hızla sağa, sola çekilirken üflenen bu aletten çıkan çok değişik sesler, işitenlerin oldukça ilgisini çekmişti. Daha son pompalısının da kullanım alanı­mıza girdiği bu ince uzun, dikdörtgenler prizması şeklindeki müzik aleti, 60’lı yıllarda çocuklara alınan hediyelerin başında geliyordu…

Kabinli Motosikletler:

O dönemde motosikleti olanların yarısından çoğunun mo­torunun yanında bir de kabini olurdu! Motorun sağ tarafına takılı, bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydu. Sadece sağ tarafında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgârı kesen bombeli bir camı, kabinin arkasında da, küçük bir bagajı vardı. İstanbul’da genel olarak bu tür motorları kullananlar; motor kabinin içerisinde eşlerini ve çocuklarını taşırlardı…

Misafir Odası Sarmaşıkları:

Rahmetli annemin evi çiçek bahçesi gibiydi!

Hatırlarım; hele, hele misafir odamızı çepeçevre saran ‘sar­maşık devetabanı’, boyu bir metreyi bulduğunda ev sahibi oluna­cağına inanılan ‘paşa kılıcı’, ‘mum çiçeği’, ‘salkım begonya’, ‘aşkmerdiveni’ gibi saksı çiçekleri; o dönemde neredeyse İstanbul’da her ailenin misafir odalarını süsleyen, üzerlerine belli aralıklarla na­zar boncukları asılan süs bitkileriydi…

Çatanalar:

Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımları için ardı ardına mavnalar bağlanmış, tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşı­ma sistemi vardı. Mavnaları çeken bu ufak gemiye ‘Çatana’ denirdi.

İnce ve uzun bacaları olan bu çatanalar, Unkapanı ve Galata Köprülerinin altından geçerlerken, bacaları tam ortalarından çelik bir tel vasıtasıyla çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı. Köprünün altından geçtikten sonra makara gevşetilir ve baca yerine otururdu…

Muşamba:

Halıfleks, ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı o dönemde; evlerin odalarının, mutfaklarının ve hatta tuvaletlerinin zemini mu­şamba ile kaplanırdı! Çoğunlukla, kahverengi, ya da gri renklerin hâkim olduğu bu yer kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu. En çok tutulan desen ise potü­kare adı verilen iki rengin çaprazlamasına uygulandığı küçük kare şekillerdi.

Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahta­nın girintili, çıkıntılı halini almaya başlardı. Üst kısımları oldukça kaygan olan muşambalar, üzerleri silinip parlatıldığı zaman, üze­rinde çorapla basılmasını asla affetmezlerdi! Yıpranan, ya da yırtılan kısımlarına, daha önceden yedeklenen muşamba parçalarıyla uygun şekilde yama yapılırdı…

At Arabalı Zerzevatçılar (sebze, meyve ve yeşillik satıcı­ları):

Benim de çocukluk anılarımın arasında önemli bir yer tu­tan bu satıcıların, mevsimine göre satmış oldukları çeşit, çeşit sebze; meyve ve yeşillikten ziyade ben satıcıların kullanmış oldukları araba­ları çeken atları seyrederdim. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında onca ağır yükün altına giren atlara çok üzülür; bizim mahalleye gelen arabalı satıcıların atlarına meyve, şeker parçaları vererek, sanki onla­rın gönlünü alırdım.

Çocukluk işte ama bunun yanı sıra arabalar dolusu meyve ve sebzelerin o taptaze görüntüsü de beni hep cezbeder; yalvarışlarımı kıramayan anneciğimin, her meyve çeşidinden alışını heyecanla ve iştahla beklerdim…

Ay – Yıldızlı Direkler:

Ana caddeleri aydınlatmak için kullanılan siyah metal elektrik direklerinin tepelerinde, uçları yukarı doğru dönük bir hilalin içine oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan âlemler vardı. Şehrin değişmez mobilyaları olan bu direkler, 1980’lerde teker, teker kaldırılarak yerlerine beton düz direkler dikildi…

Bagajı Üzerinde Otobüsler:

Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinde, şimdikilerde olduğu gibi karoserleri hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar, otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskelet­li yüklüklere konularak sıkıca bağlanırdı. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün üzerinden alınması epeyce za­man alırdı…

Bonmarşeler:

60’lı yıllarda İstanbul’un alışveriş merkezleri olan Sirkeci, Sultanhamam, Karaköy, Beyoğlu ve Şişlide yaygın olarak bulunan ve adına Bonmarşe denilen mağazalar çok revaçtaydı. Bu mağazalar, birkaç katlı binanın tümünü kaplar ve her katında; Giyim-kuşam, hediyelik eşya, ev eşyaları gibi farklı ürünler satılırdı.

Mesela 1965 yılında taşındığımız Bakırköy’de ki, ‘Bakırköy Bonmarşe’yi’ çok iyi hatırlıyorum. Her katında farklı, farklı ürünler satılan önemli bir alışveriş merkeziydi…

(Şimdilerde neredeyse adım başı rastladığımız ‘AVM’leriyle’, o dönemin ‘Bonmarşelerini’ mukayese ettiği­mizde; yarım asır öncesinin bu alışveriş merkezlerinde satışa sunulan eşya markaları; bu gün olduğu gibi henüz yabancı markaların, eşyaların, giysilerin ve hatta yiyeceklerin istilasına uğramamıştı, genelde tamamına yakını yerli malıydı. Çünkü o yıllarda ülkemiz kendi ayakları üzerinde durabilmeyi milli sanayi üretiminde görüyordu…)

 

 

Ya Olduğun gibi Görünün, Ya da Göründüğün gibi Ol

Her insan bir işe başlayacağı zaman elinden gelenin en iyisini yapmak için başlar. Genelde de hep böyle olur, ama yapılan işin sonunda kişinin maharetine göre iş şekil alır. İyi bir sanatçıysa şaheser yaratır, ünü dünyaya yayılır, yok değilse yapılan işten ne kendisi tatmin olur ne de başkaları.

Bu olay hayatın her alanında aynıdır, iyi bir sanatçıysanız güzel sanatlarda, iyi bir doktorsanız tıp alanında, iyi bir siyasetçi ve devlet adamıysanız siyaset dünyasında adınız anılır ve hatta kuşaktan kuşağa destanlaşırsınız Bilge Kağan, Fatih ve Atatürk olursunuz.

Cumhuriyet dönemi Türk siyasal hareketine birçok kişi gelmiştir. Bunlardan bir kısmı saman alevi gibi yanıp sönmüş, ama çok azının ismi de tarihin şeref sayfalarında yerini almasını bilmiştir.

İşte bunlardan birisi de Başbuğ Alpaslan Türkeş’tir.

Genç bir Teğmen’ken, Türk Milletine adını 1944 Türkçülük hareketiyle duyurur. 1960 İhtilaline arkadaşlarıyla birlikte darbenin yönünü değiştirmek için müdahil olur ve “İhtilalin kudretli albayı” sıfatını alır ama meşhur 14 ler sürgün hareketiyle amaçlarına ulaşamazlar. 1969 Yılında arkadaşlarıyla birlikte Milliyetçi Hareket Partisini kurar ve Partinin genel başkanı artık o dur. 1969 1980 arasında Ülkü Ocakları bünyesinde Türkiye’nin sayıca en fazla ve en vatansever idealist ülkücü gençlerini yetiştirir. Ayrıca sayı olarak az milletvekiline rağmen devlet kadrolarında göstermiş olduğu performans, iç ve dış güçlerin sürekli odak noktasında kendilerince tehlike arzetmeliydi ki; 1980, 12 Eylül darbe senaryosu gerçekleştirildi.

Cuntacılar tarafından arkadaşlarıyla birlikte Mamak askeri mahkemelerinde yargılandı hakkındaki suçlamaları mahkemenin suratına cesurca haykırdı ve uzunca süren davada tek bir arkadaşını dahi satmadı. Ömrünün sonuna kadar çizgisinde en ufak bir kırıklık olmayan ender bir Türk devlet adamı olarak ömrünü tamamladı.

Vefatından sonra Milliyetçi Hareket Partisinin başına gelen Devlet Bahçeli, ciddi, sözüne güvenilir bir devlet adamı olarak tanındı. 1999 yerel ve genel seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi büyük bir başarı kazanarak Türkiye genelinde en yüksek oy alan 2. Parti oldu.

Bahçeli, bir tarafta ciddi ve başarılı bir devlet adamı imajı çizerken, diğer taraftan da yaptıkları icraatlar la kendi taraftarlarını şaşırtıyordu. 1999 Genel seçim sonuçları tek başına hiçbir partiye iktidar olma şansı vermiyor, mecburen koalisyona gidilmesi gerekiyordu. MHP Lideri, en rahat koalisyon hükümetini Refah ve Doğru yol partileri ile kurması beklenirken ki, bu koalisyonla başbakan olma durumu da vardı, Fakat Bu saydığım parti liderlerine: “onlar biraz dinlensinler” diyerek bazı milletvekili arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen, yıllarca MHP İle en sert mücadele yapmış Bülent Ecevit’in partisi Demokratik Sol Parti ve ANAP’la koalisyon kurma yolunu seçti.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde de durum farklı olmadı. Kendi partisinin mensubu Milletvekili Sadi Somuncuoğlu’nun adaylığı engellenirken, ülkücü camianın uzaktan yakından tanımadığı Necdet Sezer ortak aday olarak gösterildi ve Cumhurbaşkanı seçtirildi.

Kısa süreli koalisyon ortaklığının sonunda seçimlerde büyük bir yenilgiyle Parlamento’nun dışında kalan MHP, 2007 genel seçimleriyle %14 oy alarak tekrar meclise girdi ve 15 Temmuz 2016 ya kadar Ak Parti hükümetine karşı en sert muhalefeti yaptı.

7 Haziran 2015 genel seçimlerinde 80 milletvekili çıkaran MHP, Bahçeliyi tatmin etmemiş olacak ki, daha seçim akşamı önümüzdeki Kasım ayı için erken seçim isteyerek kamuoyunun dikkatlerini bir daha kendi üzerine çevirdi. Bir Kasımda yapılan seçimler sonucunda 59 milletvekili çıkaran bölücü parti HDP’nin de altına düşen MHP, taraftara ve ülkücülere büyük çok yaşattı ve olanlar işte ondan sonra oldu.

Ne olmuştu da MHP beş ayda yarı yarıya oy kaybetmişti?

Eskiden Bahçelinin her yaptığını: “vardır bir bildiği, düşündüğü” diye karşılayan Ülkücü, bu defa sorgulamaya başladı… neler oluyordu? Delegeler, il başkanları kongre istediler ama en şiddetli bir şekilde bu istekleri geri çevrildi. O güne kadar AKP ye karşı en ağır eleştirilerde bulunana Bahçeli, ani bir “U” dönüşü yaparak ülkenin “BEKA” sorununu dile getirip Erdoğan ve hükümetini destekleme kararı aldı. Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesinin önünü açtı ve o gün bu gündür, AKP ile kolkola muhalefete muhalefet etmekle meşgul. Daha düne kadar partisinin grup başkan vekilliğini şerefiyle yapmış birisini FETÖ’cülükle suçlayıp, kendisine muhalif MHP’lilere en acımasız şekilde saldırıyor.

Anlaşılır gibi değil, Türkiye’nin en eski partilerinden birisi olan MHP’nin tarihi bir misyonu var. 1944 olaylarından tutun Tabutluklara, Mamak zindanlarına kadar arkasında bıraktığı binlerce ülkücü şehide rağmen nasıl bu derece değişime uğrar anlaşılması çok güç doğrusu…

İYİ Partinin verdiği soru önergelerine en hayati milli meseleleri ilgilendirdiği halde(Andımız, Emeklilikte yaşa takılanlar, Tunceli’de donan askerlerin şehit olması ve TC.nin tekrar kabulü) konulu soru önergelerine  AKP ve HDP ile birlikte karşı çıkmak milliyetçiliğin ülkücülüğün hangi umdesine yakışıyor?

 

 

Mazide Kalan Türkiye (2)

– Akşam Gazeteleri:

60’lı ve 70’li yıllarda radyo yayınları kısıtlı olduğu ve televiz­yon da olmadığı için gazeteler çok önemliydi. Gündüz satılan ga­zetelere alternatif olarak akşama doğru 15.00 – 16.00 saatlerinden sonra ‘Akşam’ gazetesi adıyla bazı gazeteler basılır ve gün içerisinde yaşanan bazı önemli olaylar, ertesi güne sarkmadan sıcağı, sıcağına be akşam gazetelerinde yer alırdı.

Benim de anımsadığım kadarıyla, ‘Son Havadis’ gazetesi bunlardan bir tanesiydi. Bu gazeteler, özellikle günün bitiminde ve iş çıkış saatlerinde daha çok vapur iskelelerinde, otobüs duraklarında ve tren istasyonlarında satılır, böylece meraklısına 12 saatlik taze haberler sunulurdu…

– Burda Model Dergisi:

O yıllarda çok kaliteli, parlak renkli ofset baskılı, incecik yap­rakları olan bu moda dergisi; kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görülürdü. Ayrıca doktorların, kuaförlerin de bekleme sa­lonlarında, Burdaların eski sayıları atılmayarak, sehpaların üzerin­de biriktirilirdi. (bu adet aynen günümüzde de uygulanmıyor mu? Yine dr. ve diş hekimi muayenehanelerinde, avukat bekleme salon­larında, kuaförlerde, benzer iş yerlerinde görüşeceğimiz kişileri bek­lerken, bu tür dergilerin eski sayılarını okuyarak randevu saatimizi beklemiyor muyuz?)

Özellikle moda dergilerine bakarken, içinde bulunduğumuz mevsime göre Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve alt­larında Almanca açıklamaları olan bu dergilerde ne yazıldığı anlaşıl­masa bile! Biz Türklerin pratik zekâsı sonucunda, mankenin üzerin­de taşıdığı elbisenin aynısı ivedi bir şekilde dikiliverilirdi!

– Okunmuş Gazete Toplayanlar:

Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan bir takım çocuk ve gençler: “Okunmuş gazetelerinizi alırız!”nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcu­ların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmazdı.

Benim çocukluk dönemimi de kapsayan, gördüğüm, bildi­ğim bu uygulama; genelde okul harçlığını çıkarmak için ihtiyacı olan öğrenciler tarafından yapılıyordu. Toplanan bu gazeteler, bazı öğrenciler tarafından ‘torba kâğıdı’ haline getiriliyor ve semt bak­kallarına satılıyordu… (Bu uygulamayı ben de yapmıştım. Gazete kâğıtlarından hazırladığım ve un hamuru ile yapışmasını sağladığım torba kâğıtlarını okul harçlığıma katkısı olsun diyerek, kilosu 25 ku­ruşa semt bakkalına sattığımı çok iyi hatırlıyorum. Bu arada kimi ar­kadaşlarımın; sattıkları torba kâğıdı destelerinin ağırlığı fazla olsun diyerek, hazırladıkları torba kâğıtlarının alt tarafını bolca un hamuru ile yapıştırdıklarını da hiç unutamam…)

– Cep Fotoromanları:

60’lı ve 70’li yıllarda özellikle genç kızlar tarafından çok oku­nan ve orta boy bir cebe sığabildikleri için ‘Cep Fotoromanı’ olarak isimlendirilen resimli aşk kitapçıkları vardı! Günümüzde TV’lerden sıkçasına izlediğimiz Brezilya dizilerinin kitaplaştırılmış hali olan bu fotoromanlar; çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından se­naryolaştırılmış konuları içerirdi. İçerisinde kavga sahneleri olmayan, dövüş sahneleri içerme­yen bu pembe diziler, genellikle Hürriyet ve Tay yayınları tarafın­dan kitapçılarda satılırdı. O dönemlerde geçliğini yaşayan bizim kuşaklarımız bu kitaplara çok rağbet eder ve bu kitapları aramızda değiş, tokuş ederdik…

– Ayşegül Çocuk Kitapları:

Türkiye baskılarında adı ‘Ayşegül’ olan, Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebadında parlak kâğıda basılmış çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotoğraf güzelliğindeydi. O dönemde ol­dukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, 16 sayfa civarındaydı.

Hayali bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, ta­tilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaş gününde, senaryolaştırılmış seri maceralarının anlatıldığı bu kızın, Türkiye şartlarıyla benzerlik taşı­mayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otu­rurlar, Fındık adında bir köpeği ile köşkün ve kilisenin bahçesinde oynarlardı. Bu kitapta anlatılan hikâyelerin içeriklerinde kullanılan mekânlar, yaşam tarzı; o günün Türkiye şartları hiçbir benzerlik ta­şımazdı!

Ve Babıâli:

O yıllarda yayınlanan gazete ve birçok derginin matbaaları ve yazı işlerinin yer aldığı, Çemberlitaş Türbe’den, Sirkeci Meyda­nına kadar kıvrıla, kıvrıla inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıl­larda ‘Babıâli’ denirdi. Cağaloğlu yokuşuna açılan sokaklar dâhil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık hizmeti vermekteydi. 1980’lerin sonlarından itibaren buradaki gazeteler birer-ikişer iki telli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan son­ra, Babıâli’nin günümüzde sadece ismi kaldı…

Pekiyi 60’lı yıllarda günlük yaşamımıza yön veren, ko­laylık sağlayan; iletişiminden, temizliğine, yiyeceğimizden, içe­ceğimize, ulaşımımızdan, haberleşmemize kadar bize sunulan hizmetler nelerdi?

Ülkemiz; o günlerden, bu günlere hangi yaşam standart­larını yaşayarak, geliştirerek, aşarak ama aslında aile yapımıza yansıyan ekonomik gücüne doğru orantılı olarak hangi süreç­lerden geçmişti? İşte o dönemde kullandığımız bazı malzemeler ve yaşa­mımıza anlam katan renklerden yansımalar:

Devam edecek

 

Temenni ve İrade (2)

0

Bunun gibi gemideki delik,

Ne kadar küçük de olsa,

Er geç gemiyi batırır.

Unutmayalım ki,

Düşmanın küçüğü olmadığı gibi,

Tehlikenin de küçüğü olmaz.

Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde,

Başa belâ olur.

Telâfisi ve giderilmesi çok güçlük arz eder.

X

Zatında, soyut olarak eşit imkânlar;

Hakikatte ve gerçekte eşitliğe imkân vermez.

Çünkü biri temenni eder,

İrade edemez.

Yani gerçekleştiremez.

Öteki hem temenni eder, hem de irade.

Yani gerçekleştirir.

Biri ister ama yapamaz.

Öteki hem ister, hem de yapabilir.

Biri idealist kalır,

İster istemez, hayâlini hayata geçiremez.

Diğeri realist / gerçekçi olarak istediğine kavuşur.

Çünkü biri yapamayacağını ister.

Öteki ancak yapabileceğinin peşinde koşar.

Bu sebeple önceki başarılı olur.

Öteki başarısız kalır.

X

Bu bakımdan diyoruz ki,

Zatında çok doğru ve güzel olan;

Nice fikir, düşünce, eylem ve hareket;

Tatbikinde istenen, beklenen sonucu veremez.

Kişi veya milletleri felâketlerin eşiğine getirir.

Tehlikenin kucağına atar.

X

Öyleyse Avrupa Birliği (AB) için yapılan

Ve daha da yapılması düşünülen,

Bazı uyum yasa ve kanunları (2004);

Bizlerin çok yönlü düşünmemiz gerekmektedir.

Aksi takdirde, sonu hüsran olacak.

Son pişmanlık da fayda vermeyecek.

Basiret odur ki; olacağı, olmadan önce görür.

Gereken tedbiri zamanında alır.

İş olup bittikten sonra;

Ya, demek ki, hakikat buymuş deyip;

Başta söyleneni,

Sonda kabul etmek herkesin kârı.

Oysa sonucu baştan görmek ise,

Ancak er kişinin harcıdır.

 

 

Partililerin Kalbine ve Beynine Odaklanan Yok

“Artık çalışanların beyni ve kalbi işe gelirken kapı dışında bırakılmamalıdır.”

Bu cümleyi İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in İçişleri Bakanı iken (1996) Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansın notlarından aldım. Konferansın konusu “21. yy Organizasyonlarının İpuçları” idi.

21. yy organizasyonlarında robotlaşmış, verilen talimatları harfiyen yerine getiren çalışanlar yerine, organizasyona kalbi ile bağlı ve beyni ile katkı sağlayan bireylerden oluşması gerektiğini vurgulayan bu cümle dikkatimi çekti.

Her ne kadar şirketler için söylenmiş gibi olsa da, özellikle gönüllü kuruluşlar (siyasi, sosyal, kültürel organizasyonlar) için de geçerlidir.

Yani siyasi partiler, dernekler, vakıflar, odalar, sendikalar vd. organizasyonların da üyeleri / gönüllüleri / taraftarları bu kuruluşlardan içeri girerken kalbini ve aklını kapı dışında bırakıyorsa başarılı olamazlar.

Yerel seçimler yaklaşırken yarışa katılan siyasi partilere bakıyorum da, hemen hepsinde de partililerin kalplerini ve beyinlerini kapının dışında bıraktıklarını gözlemliyorum.

Bu sonucun sebeplerinin birden çok olduğunu düşünüyorum.

****************************

Niye Kalbimiz ve Aklımız Dışarıda?

İlk sebep, bana göre, “değişimumutlarının körelmiş olması.

24 Haziran 2018 Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki heyecan yerel seçimler arifesinde yok.

Çünkü “öğrenilmiş çaresizlik” duygusu yenilip, değişim umudu yeşertilemedi.

İktidarın “Rabbim ben affetsin” diyerek üstü örtülen bütün yönetim hatalarına rağmen…

PKK ile işbirliği yapılarak yürütülen “çözüm süreci” yüzünden verdiğimiz şehitlere rağmen…

FETÖ ile işbirliğiyle yürütülen “Ergenekon, Balyoz” gibi hukuksuzluklara, Türk Ordusunun ve yargısının FETÖ’ye tesliminin yarattığı facialara rağmen…

Sanayi ve tarım üretimini çökerten politikalar, hadsiz hesapsız borçlanmalar ve ekonomik krize yol açan yanlış politikalar ve israfa rağmen…

Her geçen gün ağırlaşan “yolsuzluklara, yoksulluklara ve yasaklara” rağmen…

“Şehirlerimize ihanet ettik” itirafına rağmen…

Bütün bunların sorumlusu olan kişi ve parti şimdiden seçimi kazanmış havasında.

***

İster AKP’nin orantısız maddi gücü ve profesyonel aklı kullanma becerisi deyin.

İster halkın güçlüye yanaşma içgüdüsü… Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyişi deyin…

İsterseniz muhalefetin umut yaratmadaki beceriksizliği deyin…

Ya da medyayı kontrol altına almış AKP’nin orantısız propaganda gücü ile medyanın tek taraflı şartlandırmasının etkisi deyin…

Hala birinci partinin AKP olmasından başka ihtimal göremeyişimiz “değişim” umutlarımızı köreltti.

Bu yüzden AKP’liler, partileri kazansa da sevinemiyor; muhalefetteki partililer hep kaybetmenin özgüven yetersizliği içinde heyecansız.

Kitleler, bir şey yapmak ve bir şeyleri değiştirmek heyecanını yaşamadıkları için, parti faaliyetlerine akılları ve kalpleri ile katkıda bulunmuyor.

Her şeyi profesyonel siyasetçilere bırakınca da seçimlerin tadı tuzu olmuyor.

********************************

Parti İçi Demokrasi

Vatandaşlarımızın destekledikleri partiye kalpleri ve beyinleri ile katkı sağlamamasının ikinci sebebi siyasi partilerin demokrasi anlayışı olabilir.

“Parti içi demokrasinin zerrece uygulanmadığı partilerde farklı bir sonuç beklenemez” diyebilirsiniz.

Gerçekten “seçilmiş kralların” belirleyeceği adayların heyecan yaratması tamamen adayların kamuoyunda tanınan ve sevilen kişiler olmasına ve kişisel yeteneklerine bağlı.

Oysaki vatandaş daha çok parti liderlerine bakar.

Ben de bakıyorum ama siyasi parti liderlerinin gözlerinde ışık göremiyorum. Genel Başkanlar partililerle bir duygusal bağ kuramıyor. Çünkü dayandıkları tabanın duygularından uzaklaşmış durumdalar. Güneşten ışığını alamayan ay’ın karanlık kalması gibi, ışık kaynaklarından uzaklaşmış haldeler.

“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” sözünün hakikati tepeden tırnağa, tavandan tabana hemen herkeste örneklerini gösteriyor.

Sadece AKP taraftarları arasında iktidarın nimetlerinden faydalanma yarışının bir heyecanını görebiliyoruz.

Bu ise bir hizmet aşkı, millet sevdasının yarattığı bir enerji akışı sağlamıyor. Gözlerde ışıltı, gönüllerde ferahlığa yol açmıyor.

**********************************

Seçilenlerin Garantisi Yok

Yeni sistemde, seçilecek belediye başkanları Cumhurbaşkanının bir sözü ile görevden alınabilir veya istifaya zorlanabilir.

Bu gerçek de seçimleri halkın gözünde önemsizleştiriyor olabilir.

Öyle ya “teröre destek verdikleri” için halkın oyları ile seçilmiş bir kısım belediyeler kayyuma devredilirken, haklarında “yolsuzluk iddiaları olan” bir kısım AKP belediye başkanları da “istifa” ile “hapis” arasında seçim yapmak zorunda kaldılar.

Oysaki eskiden “seçimle gelen seçimle gider” denirdi. Seçilen Belediye Başkanları gelecek seçime kadar göreve devam ederdi.

Ülkenin seçmeninin neredeyse üçte birinin seçtiği seçilmişlerin yerine atanmışların getirilmesine bile bir tepki olmadı. Demek ki, “yerel seçimlerde kullanacağımız oy’un pek de önemi yok” psikolojisi hâkim oluyor.

Bütün bunlar Erdoğan ve AKP’nin işine geliyor.

Değişim umudunu kaybeden kitleler ve halkla bir enerji alışverişi yapamayan muhalefet liderleri mevcut düzeni daha da kalıcı hale getiriyor.

***

Akşener de…

Türkiye’nin mevcut siyasi yelpazesi ve sosyopolitik yapısı içinde değişim için tek ümit İYİ Parti ve Meral Akşener gibi gözüküyordu.

Ama halen Meral Akşener’in de, İYİ Partililerin kalbini ve beynini dış kapıdan içeri almayı henüz başaramadığı görülüyor.

Oysa, O bunun önemini ta 1996’dan beri biliyor ve vurguluyordu.

Başarması lazım. Seçime çok zaman kalmadı, dilerim gecikmeden başarır.

 

 

Dünya AİDS Günü ve Farkındalık Panelinin Düşündürdükleri

1 Aralık Dünya AİDS günüdür.1988 den beri AİDS bu tarihte etkinliklerle gündeme alınmaktadır. Bu sebeple 3 Aralıkta Derince Eğitim Hastanesinde AİDS günü farkındalık paneli yapılmıştır. Bu konunun Türkiye’deki önemli bilim insanlarımızdan olan Prof. Dr. Ayşe Wilke Topçu’yu dinlerken 1987’de,valilik salonunda Kocaeli Devlet Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı Mehmet Ersöz’le birlikte AİDS ile ilgili bilgilendirme toplantımızı hatırladım. O günlerde AİDS asrın vebası olarak adlandırılan ve birçok yönü ile bilinmeyen bir hastalıktı. Anlatılanlar tıp ilminin bu alanda da büyük ilerlemeler kaydettiğini gösteriyordu.

O tarihlerde HIV virüsü (İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü) yeni tanınmış, AIDS hastalığı (Akkiz İmmün Defiency Seydrom)nın homoseksüellere has bir hastalık olduğu zannedilmekte idi. Hastalığın tedavisi bilinmiyor, bulaşıcılık şartları da daha tam bilinmiyordu. Bu hastalığa yakalananların bakım ve takibi çok zor olup ölümcül bir hastalıktı. O gün için hastalığa yakalanmamak çok önemli ve bu konudaki en önemli slogan ise ”Eşini değiştirme’  idi.

40 yıl sonraki bu toplantı şahsım için ayrı bir önemdeydi. Hastalık şimdi çok daha iyi bilinmektedir. Bu hastalık homoseksüellere has bir hastalık olmaktan çıkmıştır. Hatta maz ise hem sağlıkçılar hem de bu hizmeti alanlar için bulaş riski taşımaktadır. Dünyada 38 milyon, ülkemizde 18 bin HIV pozitif hasta vardır.Bulaş yolları iyi bilindiği için korunma yine en önemli tedbirdir.En  önemli slogan yine ”Eşini Değiştirme’ dir. Hekimlerimizin tedaviye dirençli uzayan ishallerde, sebebi bilinmeyen zayıflamalarda, tekrarlayan pnömonilerde, polilenfodenopatili vakalarda ve ağız içi aft şikayeti geçmeyenlerde AİDS hastalığını da ihtimalleri arasına alıp gerekli tetkikleri yaptırması önerilmektedir. Diğer bir slogan da ”Durumunu Öğren”dir Bu slogan ile insanların bu hastalıkla ilgili tarama testleri yaptırması tavsiye edilmektedir.

Tedavisi bilinen, bulaşması belirli tedbirlerle önlenebilen bu hastalığa karşı toplumda oluşmuş olan ön yargılar çok önemlidir. Bu durum hasta ve çevresi için çok daha öncelikli sorunlar yaşatmaktadır. Bu ön yargının yanlışı bilinmeli,  bu hastalığa da diğer hastalıklar gibi herkesin yakalanabileceği olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca biz sağlıkçılar için bir meslek hastalığı riski taşıdığı göz ardı edilmemelidir. Gerek kendimiz için gerekse hastalarımız için bu riski ortadan kaldıracak tedbirleri uygulamada ihmalkâr davranmamalıyız. Şüpheli vakalarda ihtimali teşhislerimiz arasında bu hastalığın da olması gerektiğini, uygun vakalarda ise tarama tetkiklerimizin içinde Anti HIV Testini de bulundurmayı unutmamalıyız.

Sağlıklı ve mutlu günler dileğimle…

 

 

Vatan

Vatan; üzerinde yaşadığımız topraklar, varlığımız, memleketimiz, benliğimiz, kısaca her şeyimizdir. Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Vatan her şeyden önce bir vazgeçilmezdir. ” Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş.”  Vatan,  bizler için de aynı manadadır. Vatan hürriyet, istiklal ve bağımsızlıktır. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış mukaddes bir toprak, garip gurabaya sığınak olan bir yer, aynı zamanda Ahmet Mithat’ın dediği gibi bir milletin evidir. Vatan Samsun, Sivas, Amasya, Erzurum’dur. Vatan Çanakkale, Kocatepe, Dumlupınar, Sakarya, Al Sancak, Malazgirt, Ankara’dır. Taşıyla, toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gölüyle, yaylasıyla, obasıyla, kışlasıyla, hülasa bütün Türkiye’dir.

Vatana duyulan özlem ve sevgi o kadar yücedir ki, bu özlem ve sevgiyi vatan toprakları içinde cereyan eden doğa, fiziki ve sosyal olaylarda da aramak gerekir. Bu açıdan Vatana duyulan sevgi ve özlem; kimi zaman rüzgârda savrulan bir yaprak, denizde kopan bir fırtına, havada süzülen bir yırtıcı kuş, ormanda kükreyen bir aslan, gökyüzünde yağmura, kara ve tipiye dönüşen bir bulut, ufuktan doğan bir güneş, gümüş dereden akan bir su, dağ başını bürümüş bir duman, hasret çekenlerin duygusudur. Kimi zaman, dalgalanmak için rüzgâr bekleyen bir bayrak, umutların yeşerdiği ve yaralı gönüllerin tedavi edildiği bir yer, kana bulanmış bir toprak parçası, aylarca babasını bekleyen bir çocuğun hasreti, bir kadının şehit olan kocası için döktüğü gözyaşı, ciğeri yanan ana ve babanın dinmek bilmeyen ateşi, daha doğmadan yetim kalmaktır. Kimi zaman da vadideki bir zambak, hasret ve duygu dolu bir kervan, gökyüzünde galaksilerden yansıyan bir ışık, çırpınan engin bir deniz, çağlayan bir şelaledir.

Vatan sevgisi üzerine söylenen sözlere bakacak olursak;  Bu konuda Süleyman Nazif şunları söylüyor: ” Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.”; Bu vatan kimin şiirinde de Orhan Şaik Gökyay şöyle sesleniyor: ” Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir.”; Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki: ” Vatan sevgisi; ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgârdır.” Bu konudaki ifadeleri çoğaltabiliriz. Mithat Cemal Kuntay da şöyle diyor: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa, vatandır.”; Ünlü sosyoloğumuz Ziya Gökalp’e göre ise: ”  Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN.”; yazımızı vatan şairimiz Namık Kemal’in sorusu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bu soruya verdiği cevap ile bitirelim. ” Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; Yok mudur kurtaracak baht-kara maderini.” ” Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini.”

 

 

Mazide Kalan Türkiye (1)

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! )

Değerli Okur bu yazım;

Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ülke bilişim çağının tüm teknolojik gelişmelerini yaşarken; günümüz Türkiye’sinden çok değil bundan 60 yıl öncesine baktığımızda, ülkemizin ardında kalan yaşam biçiminin ne olduğunu bilmeyen genç kuşaklara, mazide kalan Türkiye’nin neleri nasıl yaşadığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

İşte o dönemde yaşananlar, yaşayanların hayatına renk katanların öne çıkanları:

Hippiler (Çiçek çocukları):

60’lı yılların Türkiye’sinde hayatımıza renk katan en fantastik olay; dünyada esen serbestlik rüzgârının temsilcileri olan “Hippiler (Hippy)”, Uzakdoğu merkezli olarak dünya gezilerine çıkmaları ve bu arada gezi güzergâhları içerisine Türkiye’yi de almış olmalarıdır.

Kendilerine “Çiçek çocukları”, “Barış elçileri” gibi ilginç isimler veren Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın işsiz ve parasız gençleri, Volkswagen marka minibüslere doluşarak İstanbul’a gel­diler ve uzun yıllar Sultanahmet’i kendilerine buluşma yeri olarak seçtiler.

Uzun yıllar burada ucuza konaklamanın avantajını kullanan, genelde uyuşturucu kullanımı ağırlıklı bir yaşam tarzı sürelerken; garip giysile­ri, saç modelleri, sürekli şarkı söyleyen, çalışmayan ve üretmeyen bu insanlara, İstanbul halkı tarafından kendilerine ikinci bir isim daha takıldı; ‘Bitli turist’… Sultanahmet semti de bundan nasibini aldı, uzun yıllar ‘Bitli Sultanahmet’ olarak anıldı!

O dönemde, benim de oturduğum semt, Hippilere çok yakın olduğundan; zaman, zaman bu Çiçek Çocuklarını izlemeye gider, onların garip giysiler içerisinde, gitarlar eşliğinde söyledikleri il­ginç şarkıları dinlerdim. Onlara göre hayatın içinde önemli olan bir tek şey vardı: “Savaşma seviş…”

Hippilik akımı, 80’li yılların başında yok oluş sürecine girince, hippiler de İstanbul’u terk etmişlerdir.

68 Kuşağı:

1960’lı yıllarda kapitalist birçok ülkede ve özellikle ABD’de yönetime ve sisteme karşı hareketleriyle öne çıkan, daha çok özgür­lüğü, eşitliği ve savaş karşıtlığını benimsemiş ve genel de o ülkelerde yaşayan üniversite gençliği arasında akımlar oluşmuştu.

68 kuşağını dünyaya tanıtan ilk olay; Fransa’da Sor­bonne Üniversitesinde meydan gelen öğrenci isyanıdır.

Ayrıca Latin Amerikalı Devrimci Ernesto Che Guevera’nın (kapitalizme karşı bayrak açmış dünya gençliğinin efsanevi devrim­ci lideri…) yakalanıp, 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya Ordusunun elinde öldürülmüş olması, bu olayların başlangıcı olarak gösterilir. İşte o dönemde tüm dünyayı etkisi altın alan bu devrimci olaylar, Türkiye’de de etkisini gösterdi. Özellikle üniversite gençliğimizin sol görüşlü öğrencileri arasında destek bulan bu akım, giderek yay­gınlaşarak, ülke çapında gösterilere ve silahlı eylemlere sebep oldu.

68 Kuşağının Türkiye’deki uzantısını ise Deniz Gezmiş, Ma­hir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi sol görüş içerisinde fraksiyonlara ayrılan devrimciler ve öğrenciler oluşturmuştur. Deniz Geçmiş ve Mahir Çayan’ın önderliğini yap­tığı iki fraksiyon o dönemde hedef seçilmiş. Bunun üzerine Mahir Çayan önderliğindeki THKP/C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/ Cephesi) silahlı mücadele kararı almıştır. Deniz Geçmiş önderliğin­deki THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ise silahlı mücadele­den uzak kalmıştır. Ancak dönemin emniyet güçlerinin yakalanan devrimcilere şiddet uygulaması, bu grupta da anarşizm hareketini ateşlemiştir.

1971 yılında verilen askeri muhtıra sonrasında devrimci gençler öldürülmüş, yakalananlar ise idam edilmişlerdir.

O dönemde yayınlanan gazetelerin ilk sayfalarında yer alan haberler şimdiki gibi özet olarak sunulmaz, direkt konuya girile­rek, makale tarzında anlatılmaya başlanırdı. Haber nerede kaldıysa (çoğu zaman cümlenin ve hatta kelimenin ortasında) orada kesilir, altındaki satıra da koyu harflerle: ‘devamı sa: 3 sü:5’de’ gibi ilginç bir ibare konulurdu. Bu uygulama ile haberin orada bitmediğini; devamının gazetenin 3’ncü sayfasının, 5’nci sütununda devam etti­ği ifade edilmiş olurdu!

Gazetelerin bu uygulaması 80’li yılların sonuna kadar sürdü. Artık günümüzde, ilk sayfada kısa bir özet ile verilen haberin altına; ‘devamı 3’de’ gibi ibareler konulmamaktadır.

Yine o dönemde yayınlanan dergilerin sağ sayfalarının en al­tında, işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı çevirmemiz gereken uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Ya­zının devamının nerede olacağını bilemeyip de, muhtemelen bo­calayacak zekâ düzeyinde olacak okurlar için hazırlanmış olan bu uygulama, artık okurların herhangi bir yardım gerekmeksizin sayfa çevirme yetenekleri gelişmiş olacak ki, günümüzde dergiler ve gaze­telerde bu tür ibarelerin konulması gerekliliği hissedilmemektedir!

O dönemde yayınlanan ‘Hayat’ ve ‘Ses’ mecmualarında (der­gilerinde) böylesi işaret yönlendirmeleri olduğunu dün gibi hatırlı­yorum.

 

Temenni ve İrade (1)

0

Mücerret ve soyut olarak herkes eşit.

Ama imkân, gelir ve kazançları;

Herkese bu eşitliği tadabilecek,

Bu eşitliği tatbike koyabilecek

İmkân ve olasılığı veriyor mu?

Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerine

Bir de bu gözle bakmalı.

Aynı şekilde toprak alımlarına da!

Türk insanı kısıtlı geliriyle,

Batılı insanın alım gücüyle

Baş edebilir mi?

Onlarla alış verişte

Yarışabilir mi?

Onlarla aşık atabilir mi?

Türk insanı

Dar imkân ve olanaklarıyla

Değil Avrupa’da, Türkiye’de bile

Ev, arsa alamazken,

Nasıl olur da Avrupalı ile

Alım gücünde bir tutulur?

Onlarla eşit sayılır?

Eşit imkânlardan Türkler de

Faydalansın denilir!

Bu tıpkı şuna benzer:

Herkesin Hilton otelinde kalmaya hakkı var.

Ama herkes kalabilir mi?

Kalamaz! Neden?

Çünkü parasal durumu buna elvermez!

Bugün Türkiye’de bırakın mal mülk edinmeyi,

Türkiye’nin belli başlı şehirlerine,

Ömründe bir defa olsun, gidemeyenler çoğunluktadır.

Türk insanı genellikle ancak görevli olduğu yeri bilir.

Bir de yıllık izninde memleketine giderken,

Yol boyunca, ister istemez geçtiği şehirleri.

Bu biliş de tabii ki, uzaktan,

Şöyle bir bakıştan ibarettir.

Kaldı ki, Batılıların Türkiye’de toprak alımları,

Pek de masumane bir mal mülk edinmeye benzemiyor!

Kıyılardaki ev, arsa ve villa alımları neyse de;

Ya Anadolu’nun bağrında veya turizme elverişli olmayan yörelerinde

Toprak alımlarına ne demeli?

Endişeye mahal yokmuş! Satın alınanlar, Türkiye topraklarının

On binde üçüne denk geliyormuş!

Sadece o kabarcıkmış!

Bunda korkacak ne varmış?

Gafletin böylesine pes doğrusu!

Yahu bunlar bilmiyor mu ki, çeşme; gölden büyüktür.

Akıttığı su az da olsa, bir gün göldeki su miktarını geçer!

 

 

Joker Kavramlar

0

İlâhiyatçı-Yazar Ramazan Demir’in kendisine has bir üslûbu var: Samimi, dobra-dobra, biraz da kendisine ters gelen kişi ve mevzulara efelenen; ‘Siz kimsiniz ki beni içine koyacağınız kalıplar hazırlıyorsunuz?’ diyen bir tarz. Yerli ve millî… Birkaç satırlık örnek:

Şunlar insan haklarına uygundur; bunlar uygun değildir şeklindeki tasnifin maddelerini kim yazıp, içeriğini kim dolduracak? Batı kendi inancına göre, Anadolu ehli de tevhit inancına göre dolduracak. Batı kendini kâinatın kabadayısı olarak gördüğü için yeryüzüne adını ve içeriğini kendinin tayin ettiği sözde ‘hak ve değer’ (!) tanımları dayatıyor. Bu kavram söz konusu olunca, eline kalem alan veya kamuoyunun önünde konuşup da, batıyı çifte standart olmakla suçlamayan tek kişi yoktur. Eğer suçlamıyorsa o batı ile entegre olmuştur. Bu kavramı icat eden; bütün insanların haklarının beyanının kendi uhdesinde saklı olduğunu söyleyecek kadar yayılmacıdır. Çünkü kavramın mucidi kendisi ve içini de kendisi dolduruyor. Hakların, değerlerin, yeryüzüne çeki düzen vermenin acentesi – üreteni batı mı? Değerlerin-hakların tanımı ve ne olduğunun ihalesi batıya mı verildi? Rüştünü ispat edemeyen ama rezaletini ilân eden batı medeniyeti inşa kavramlarının doğumu iki asırlıktır. Tevhit ehli bir yanlış yapıp, bu kavramlara itibar ederek, mâzisini iki asırla sıfırlamasın! Tarih sahnesine dün mü çıktık ki; dün türetilen kavramları ‘aşıralım.’ Batı ile menfaatini gözeterek oturursun, kalkarsın, ticaret yaparsın vs. Ama müzâkere, mütalaa, değer ve hak tanımlaması söz konusu olunca, içini batının doldurduğu bir tanımla batıdan hak devşirmeye kalkarsan, hissene çifte standart düşer. Kendi tanım ve değerlerimize ne kadar sadık ve cenge ne kadar hazır isek avucumuzun içinde o kadar hak ve değer buluruz. Batıdan neşet eden bu hak ve değer tanımları, her şeyi nalıncı keseri gibi batıya yontuyor. Çünkü Türkiye’nin ve yedi düvelin dünyaya bakışı aynı değil ki değer ve hak tanımları aynı olsun. (s: 42-43)

Ramazan Demir Türkçe hassasiyeti olan bir münevver… Uygun olsa da olmasa da her kelimenin sonuna eklenen ‘…sel-…sal’ takısından rahatsız olsa gerek, ‘küresel‘ kelimesinin yerine ‘cihanşümul‘ kelimesini teklif ediyor. Tebrike şayan…

Kavramların genel özellikleri başlıklı bölümden seçmeler:

*Fırtınalar; isimler üzerinden kopmaz, kavramlar üzerinden kopar.

*Tevhidi tariflerde hüküm Allah’ındır.

*Farklı dünya görüşlerinin ortak kullandığı (ahlâk, edebiyat vs gibi) kavramların içi, kullananın dünya görüşüne göre doldurulur.

*Tevhidi aidiyet kavramlarının son kullanması yoktur ve içini Allah doldurur; Allah’tan gelen telâffuz şekli bakidir.

*Tevhidi kavramlara yama vurmak, (İslâm Rönesans’ı, İslâm reformu, müstemleke memurunun, Graham Fuller, Olivier Roy, Francies Fukuyama ve yandaşlarının işidir.

*Terazinin bir kefesinde tevhidi aidiyet kavramları, diğer kefesinde bilumum diğerleri vardır.

*Bir aidiyet kavramı; kimliğin (gömleğin) ilk düğmesidir. İlk düğme yanlış iliklenince, sonrası doğru olmaz.

*Kur’an’ın teyit etmediği bir aidiyet tarifi, tevhidi manada yok hükmündedir.

Müellifin ‘Siyasal İslâm Ne Demektir?’ başlıklı bölümdeki açıklamaları, derin bir tefekkürün mahsulüdür:

İslâm bulaştırılmış siyaset, İslâm dozlu siyaset, siyasetinde İslâm’a yer açmak, İslâm’ın siyasete dolgu malzemesi yapılması demektir. İslâm’ın nev-i şahsına münhasır olduğunu bilen, onu başka bir kavram ile terkip-tamlama yapmaz; yapanın karanlık bir hesabı/ajandası vardır. İslâm’ın siyaseti kendi içinde mahallen mahfuzdur; şayet olmasaydı on dört asırdır kendini ifade edemezdi. İslâm’ın (tevhidi kavramların) yama kabul etmemesi; kendini dışarıya karşı muhafaza etme vasfından kaynaklanır. İslâm, kendini muhafaza edecek dinamikleri içinde barındırmasaydı (bunu ayetlerle sabitlemiş), gelmesi ile gitmesi bir olurdu. İslâm’ın yama kabul etmediğini, İslâm’dan öğreniyoruz. Kim tevhidi kavramlara yama vuruyor veya yamalı kavramı kullanıyorsa, İslâm’ın yamalı bohçaya çevrilmesine çanak tutuyor demektir. Kur’ân birçok ayeti ile uyarıda bulunmuş, (Mâide: 13; Nisa: 46; Kehf: 27) kendisini/kelimelerini koruma altına almıştır.

Siyasal İslâm ifadesini ferdî tenkit veya benimser anlamda kullananlar; tamamen siyaset merkezli ve siyaseten kullanıyorlar. Kullanan tevhit ehli ise gafletinden, karşı taraf ise İslâm’a muhalefetinden kullanıyor.

Siyasal İslâm tarifini normal bir açıklama olarak kullandığınız zaman, her şey zıddı ile kaim olduğundan; bir de ‘siyasal olmayan İslâm‘ tarifi çıkar ki bu da birden fazla İslâm algısı/anlayışı oluşturmak içindir. Bu kavramı icat edenlerin veya tevhidi kavramlara vurulan bütün yamalamaların maksadı budur. Bunu birilerinin bilerek-bilmeyerek yapması durumu değiştirmez.

Siyasal İslâm ifadesi ile dine yeni bir tarif uydurmak istiyorlar. Tek olan bir şeyi tekrardan tarif ettiğimiz zaman, o şey ikiye çıkar: a. İslâm, b. Siyasal İslâm, gibi… Hâlbuki İslâm bir tanedir. Yeniden tarif etmek, beşerî aidiyet kavramları için geçerlidir. Mesela sol, demokratik sol, olmadı ortanın solu, radikal sol vs. dersin. Çünkü sol-sağ ve benzeri beşerî aidiyetleri insanlar kendileri projelendirdi; kendileri revize ederler. Ama İslâm yeniden şekillendirilemez. Bu ancak Allah’a muhalefet ederek yapılır. Din yeniden tarif edildiği için (siyasal İslâm, ılımlı İslâm, radikal Müslüman vs.); adının bir yerinde ‘İslâm veya cemaat veya tarikat/tasavvuf‘ olan yapılanmaların türemesi devam ediyor. Gördük ki bu yapılanmalardan dört başı mamur terör örgütleri bile çıkabiliyor. Birden fazla din algısı oluşturan tarif ve yapılanmalara kim itibar ediyorsa, tevhit ehlinin bölünmesine, kötü amaçlarla kullanılmasına yardımcı oluyor demektir. (s: 69-71)

Devam eden bölümde; ‘Siyasal İslâm‘ kavramı ile birlikte,  *Yeşil demokrasi, *Ilımlı İslâm, *Radikal İslâm / Radikal Müslüman, *Otantik İslâm, *Tasavvufi İslâm, *Şia İlamı, *Müslüman aydın / Muhafazakâr Müslüman, *Modern İslâm / Kemalist İslâm, *Muhafazakâr İslâm, *Demokratik İslâm, *İslam Rönesans’ı, *İslam Reformu, *Geleneğe dayalı (Klasik) İslâm, *Fundamentalist İslam kavramlarının ortaya çıktığını belirtip, bu kavramları tahlil ediyor. (s: 73-91)

103. sayfadan 119. Sayfaya kadar ‘Kültür‘ kavramı inceleniyor.

Kültür, bol tarifli bir kavram. Bu satırların yazanın tespitine göre; değişik ülkelerden yüzlerce sosyolog tarafından yapılmış 233 adet kültür tarifi vardır. Bilginin bir saniyede dünyayı 5 defa dolaştığı söyleniyor. Bırakınız bu tespitten sonraki ilâveleri, denilebilir ki sizler bu cümleyi okurken bile kültür tariflerinin sayısı, kim bilir kaça ulaşmıştır.

Kültür kavramı, Muhterem Demir Hoca’nın belirttiği gibi ‘kaypak‘ değilse bile, ‘kaygan‘ bir zemindir. Kaygan zeminde elbette değişmeler olacaktır. Fakat yine de değişmezleri vardır.

Bilindiği gibi kültürler millî, medeniyetler beynelmileldir. Her milletin kendisine has kültürü vardır ve o milletin dinine göre şekillenir. Bizim kültürümüzün temelinde şüphesiz İslam vardır.

Kültür, yalnız insana mahsus mücerret bir olgudur. Hayvanlarda yalnızca içgüdü vardır. Onlar, doğuştan sâhip oldukları içgüdüleriyle yaşarlar. Sonradan öğrenmezler. İnsanlar ise kültürleriyle yaşarlar. O kültür, anne-babadan öğretmenlerden, kitaplardan öğrenilir ve geliştirilir. ‘Gelişme’ kavramının içinde ‘değişim’ de vardır. Gelişme, ‘dil’ sâyesinde olur. O halde dil de kültürün aslî unsurudur ve o da gelişir ve değişir. Dildeki değişimin nasıl olacağı, dilbilgisi ilminin konusudur.

Kültür kavramındaki değişimlerin paralelinde, İslâmiyet’te de değişimler vardır. Aksi takdirde muhkem ayetler ile müşabih ayetlerin varlığını başka türlü izah edemeyiz. Muhtemeldir ki bu ifadeler Ramazan Demir Hoca’nın düşüncelerine ters düşecektir. Belirtilmeli ki bu bilgi kırıntıları, dereden toplanmamıştır. Hocaların hocası ilâhiyat profesörleri ile yapılan sohbetlerden elde edilmiştir. Her şeye rağmen değişimlerin dinin özünde değil, din anlayışında ve yorumunda, Müslüman’ın yaşayışında olduğu bilinmeli.

Demir Hoca, eserinin büyük bir bölümü kültür bahsine tahsis etmiş. (s: 103-203) Kültür kavramı, İslâmiyet’e mesafeli olanların icadı olarak ele alınıyor ve muhalif bir tavır sergileniyor. Anahtar düşünce; metinde yer alan ‘Şarkın gafleti, garbın kuvveti: Kültür‘; ‘Kültür ile yatan, devrim ile kalkar.’; ‘Kültür, batının ne sütü ne şekeridir. Dine bakışı batıl dinin, dört tekeridir.’ cümleleriyle özetlenebilir.

Cumhuriyetimiz, kültür temeli üzerine inşa edilmiştir.’ Sözüne abanan devrimbazlar, bilinmektedir ki kültür kavramını joker olarak kullanıp kendilerini nesebi gayri sahih bir anlayışa hizmetle vazifelendirmişlerdir. Meseleye bu açıdan bakıldığında müellife hak vermemek mümkün değildir. Çıkış yolu, gücünü İslâmiyet’ten alan kültür anlayışını topluma mal etmekle bulunabilir.

Demir Hoca’nın, muhalif görüşle üzerinde önemle durduğu bir başka konu, ideolojidir. İdeolojiyi ‘bir seküler dünya tasarımı‘ olarak tarif ediyor.

Öyle midir?

Bir vakıa ile anlatayım:

Rahmetli Ahmet Kabaklı Hocamızın Türk Edebiyatı Vakfı tarafından tertip edilen konferansa gidelim. Yıl: 1970’ler. Yer. Cağaloğlu’nda Yeşilay Cemiyeti’nin 100 kişilik salonudur. Necip Fâzıl üstad, konuşmasını bitirdikten sonra, soru-cevap faslına geçilmiştir. Dinleyicilerden biri sorar: ‘İdeoloji hakkında ne düşünüyorsunuz?’ Üstad hafifçe diklenir dinleyicilerin her birine, sadece kendisine gör kırpıyormuş gibi keskin bir nazarla bakar. Tikinin birkaç defa tekrarlanmasına izin verdikten sonra; söylediklerinin mutlak doğru olduğundan zerrece şüphesi olmayan bir tavırla, slogan atar gibi yüksek sesle haykırır: ‘İdeolojisiz insan, hayvandır!’

Diğer üstat Cemil Meriç farklı düşünüyor: ‘İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir!’

Kim haklı?

Muhtemelen ikisi de…

Niçin?

İdeoloji kelimesine farklı mânialar yükledikleri için…

(Prof. Dr. İskender Öksüz ile yaptığım röportajdan iktibastır.)

***

Marksizm, Darvinizm, Şovenizm, Komünizm, Ateizm, Deizm ve anarşizm de; Türk milliyetçiliği ve İ’lâ-yi Kelime-t’ullah düşüncesi de birer ideolojidir.

(Elbette Türk milliyetçiliği kavmiyetçilik olarak yorumlanmıyorsa…)

Ki öyle yorumlamak fikir cinayetidir. Çünkü Türklerin düşüncelerinde ve genlerinde kavmiyetçilik ve ırkçılık yoktur. Şayet olsaydı 300-400 sene hâkimiyeti altında bulundurduğu Balkanlardan çekilmek mecburiyetinde kaldığında, orada Müslüman ve Türk olmayan bir tek insan bulunmazdı. İngiltere Hindistan’da ve Kıbrıs’ta yaklaşık 50 yıl kaldı. Trafik soldan gider. İngilizce ikinci dildir. Irkçılık da işte budur. Fransa’nın yönetiminde kalan Kuzey Afrika devletlerinde de hâlâ, Fransız kültürünün izleri vardır.

Ne var ki biz içeride bir birbirimize düşmüşüz. Tencere dibin kara, seninki benimkinden kara tartışmasıyla meşgulken, İngiliz insaniyetperver olmuş, bizim adımız ise zalim ve gaddar…

Hâriçten gazeli burada kesip, Ramazan Demir Hoca’mızın eserine dönersek efendim, eseri için özetle diyor ki: ‘Ne grup, ne hizip ne de yapılanma sesidir. Türkiye’nin beka reçetesidir.’

Türkiye’nin bekası davasına ‘ideoloji‘ denilebilir mi? Elbette ve bal gibi…

Seyit Ahmet Arvasi’yi hatırlayalım. İdeolojisi neydi?

Peki, ideoloji nedir? İdealistin aklında, gönlünde yatan, bütün benliğini saran düşüncesidir.

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz de idealistti.

İdealisti olmayan bir dava, başarıya ulaşamaz.

Ve bu yazının son sözü: İdeoloji bıçak gibidir. Karpuz da kesersiniz, insan da…

Ecdadımız; ‘Sui misal, emsal olamaz!’ (Kötü misal, örnek olarak kabul edilemez)Buyurmuş…

***

13,5 X 21 santim ölçülerinde 317 sayfalık eser, 2017 yılında yayınlandı. Yazarın diğer eserleri: *Stadyumda zar, ayaklarla atılır. *Hakikatin Yasaları 1 ve 2

Ramazan Demir Hoca’nın ulaşmak istediği hedef, fesat çıkarmak gayretkeşliklerinin önünü kesmektir. Fesatçıları yolundan döndürmek mümkün olmasa bile onlara kanabilecek kimseleri ikaz etmekte ve sayılarını azaltmakta başarılı olacağı şüphesizdir. Yeter ki kitabı okusunlar.

Kitabın tedarik adresi: Ramazan Demir. ramazandemir03@gmail.com Telefon: 0.505-563 40 25

METROPOL YAYINLARI:

Merkezefendi Mahallesi, G-55. Sokak Nu: 6/A Zeytinburnu İstanbul. Telefon: 0.212-547 49 45

RAMAZAN DEMİR:

1956’da, Afyonkarahisar’in ilçesi Şuhut’a bağlı Karaadilli’de beldesi’nde doğdu. İlköğrenimini kendi kasabasında, Orta öğrenimini Afyon’da, Yüksek öğrenimini, 1982 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde tamamladı. 2006’da öğretmenlikten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır…

Diyanet / Hakses, Özgün İrâde, Yeni Şafak, Kitap Dergisi, İktibas, Selam gazetesi gibi, çeşitli gazete ve dergilerde, şiir, deneme ve tenkit yazıları yayınlandı.

KUŞBAKIŞI

İSTANBUL’UN 100 CADDE VE SOKAĞI:

Asım Fahri, 16,5 X 24 santim ölçülerinde, 199 sayfalık kitabında, İstanbul’un geçmişten miras yollarıyla birlikte modern dönemde açılan cadde ve sokaklarının hikâyelerini anlatıyor.

İstanbul’u yakından ve derinden tanımak isteyenlere…

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÜ