22.2 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 580

İki Dünyanın Hesaplaşması

0

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, deneme türünde 28 adet yazısını, nadide çiçeklerden oluşan bir buket gibi sunuyor. ‘İki Dünya Hesaplaşması‘ isimli eseri, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 199 sayfa olarak Aralık 2017’de yayınlandı.

Esere ad olarak seçtiği başlığı taşıyan yazıda müellif; ‘Türklerin Avrupa’da sağlam bir yer tutmadan, Asya’daki varlıklarını devam ettiremeyeceklerini düşündüklerini’ belirtiyor. Ve… çok çarpıcı, belki ilk defa dile getirilen bir fikir ileri sürüyor: ‘Avrupa’dan Asya’ya geri dönmek Türklere suların tersine akması gibi görünmüştür. (…) Eğer Osmanlılar başşehirlerini Edirne’nin doğusuna değil de, batısına taşımış olsalardı, Akdeniz’le birlikte Atlantik’in de ticaret yollarını denetim altına alacaklardı. Türkler batıdan doğuya gitmenin bedelini Viyana bozgunuyla ödediler.’ Bu düşence, mantıklı açıklamalarla temellendiriliyor. (s: 139-145)

Diğer yazılardan birkaçının başlıkları şöyle: *Her Gün Yeniden Doğmak *Geleceğin Kökleri Geçmiştedir. *Kültürsüz Ekonomi, Ekonomisiz Kültür Olmaz *Susar Gibi Konuşmak, Konuşur Gibi Susmak *Bilgeliğe Dönüşen Bilgi Medeniyettir *Bilgi Toplumunda Yitirilen Bilgelik *Şehirsiz Medeniyet, Medeniyetsiz Şehir Olmaz *Türkler Vatanlarını Gönüllerinde Taşırlar *Metafizik Dünyanın Kapılarını Açmak

Eserin müellifi Gürdoğan, ‘Türkler Vatanlarını Gönüllerinde Taşırlar‘ başlıklı yazısına; muhtemelen Prof. Dr. merhum Osman Turan’ın ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi‘ (İstanbul 1969) isimli eserinden aldığı ilhamla başlıyor: ‘Yeryüzünü kendilerine verilmiş bir armağan olarak gören Türkler, Semerkant’tan Saraybosna’ya yanlarında taşıdıkları Kur’ân’ları gibi, vatanlarını da yanlarında taşımışlardır. Türkler üç kıt’a ve üç denizde, ülkelerden önce gönülleri fethetmişlerdir. Onlar için gönüllerin kazanılması, şehirlerin kazanılmasından çok daha önemli olmuştur.’

Yazısına, Anadolu insanın gönül dünyasının zenginliğinin sırrını vererek devam ediyor: ‘Konya , Kazan, Üsküp ve Buhara’yı kültür ve ekonomi boyutlarıyla kavramadan, Anadolu insanının gönül dünyasının zenginliklerini anlamak mümkün değildir. Türkler Sakarya’yı Tuna’yla; Dicle’yi Nil’le; İdil’i Ceyhun’la kardeş bilerek, birbirinden ayırmadan, tarih içinde geçmişten geleceği bir nehir gibi akmışlardır.’

Büyük şehirlerde doğup büyüyen, Anadolu insanını daha yakından ve derinden tanıma şahsını elde edemeyen gençlerimiz, Anadolu insanının gönül zenginliğine, irfânına ve ârifliğine sâhip olamadıkları için hayıflanmasınlar… Bütün bunları Ersin Nazif Gürdoğan, altın tepsi gibi kullandığı eserinde kendilerine sunuyor. Tepsidekileri kâfi bulmayanlara; ‘Horasan’dan gelen Mevlâna’nın, Buhara’dan gelen Emir Sultan’ın, Endülüs’ten gelen Muhyiddin Arabî…’ gibi gönül sultanlarının kapılarını gösteriyor.  Onlar, ‘Anadolu insanının yalnızca kültürünü değil, târihini de yeniden yorumlayarak, zamanla aşınmayan bir güç ve solmayan bir renk kazandırdılar. Anadolu insanının kültür ve sanat dünyası, gönül sultanlarının sönmeyen ışığında yoğrulmuştur. ‘

Açılan kapılardan gördükleri ufuklarda daha da ilerlemek isteyenler, İsmet Binark‘ın ‘Gönül Dünyamızı Aydınlatanlar‘ isimli eserinden faydalanabilirler. (Nefes Yayınları, İstanbul 2012) Orada, merhume mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin ifâdesiyle; ‘Ezel anasından ölmemek üzere doğan bahtiyarların, hayatı kendilerine âit olmaktan çıkmış kütlelerin malı olmuş kütle menfaatinin nirengi noktası olmuş sultanlar’la hemhâl olacaklardır.  Onlar ululuklarını büyük bir samîmiyet ve tevâzu ile birleştirerek cemiyet hayâtına karıştırmasını, böylece de kütlenin düşünce ve duygularına tesir etmesini bilen müstesnâ yaradılışlı kimselerdir. Büyük kudretlerine rağmen yokluk ve tevâzûları içinde kudret ve varlıklarını eritmesini de bilmişlerdir. Bazılarının isimlerini vereyim: Bir mânevî fethin bayraktarı Ebû Eyyüb el-Ensârî, Pîr-i Türkistan Evliyalar Evliyası Ahmed Yesevî, tahta kılıcı ile şehirler-ülkeler değil gönüller fetheden Sarı Saltuk Sultan, Osmanlı Devleti’nin mânevî kurucusu Şeyh Edebâlî, Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Gönüller Sultanı Yunus Emre, Somuncu Baba, Sultan-ı Rum Hacı Bayram Velî, İstanbul fethinin mânevî ve nûrânî yüzü Akşemseddin Hazretleri, Emir Buhârî, Sümbül Sinan, Merkez Efendi, Aziz Mahmud Hüdâyî ve daha niceleri…

Bu isimler şüphesiz Nazif Gürdoğan’ın da gönlündedir… Gönlüne sığdırabilmiştir de… ne yazık ki, yetersiz hacimli kitabının, belli uzunlukta olması gereken makalesinin ve kuyumcu terazisinde tartılan kelimelerine sığdırılamamıştır.

Hacimce hafif olmasına rağmen gönül okşayıcı muhtevası ile değerlenen eserin son makalesi, ‘Metafizik Dünyanın Kapılarını Açmak…’ başlığını taşıyor. Eserin bütünü hakkında fikir edinilmesine vesile olur düşüncesiyle bahse konu makaleden iktibas edilen tadımlık bir bölüm:

Hayatın şiir yüklü hazzı, görünen dünyanın güzelliklerinden görünmeyen dünyanın derinliklerine doğru uzun yolculuklara çıkma yeteneğinden kaynaklanır. Gönlün derinliklerine dalmadan, gökyüzünün sonsuzluğu içinde kaybolmadan, iki dünya arasındaki uyum ve düzeni kavramak mümkün değildir. Görünmeyen dünya görünen dünyayı, gökyüzünün yeryüzünü kuşattığı gibi kuşatır. Görmesini bilen gözlerle gökyüzünün derinliklerinde yeryüzünün zenginlikleri, yeryüzünün zenginliklerinde gökyüzünün derinliklerini görülür.

Sezai Karakoç, öteki dünyadan haber getiren peygamberlere ‘Görünmeyen dünyâların sultanları‘ gözüyle bakar. Karakoç’un gözünde “Büyük sanatçılar da, büyüklükleri ölçüsünde, ‘görünmeyenle’ ilgi kurmuş kişilerdir.” Metafizik dünyaya açılan kapıların anahtarları bilge şâirlerin şiirlerindedir. Bunun için hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan şiir, yeryüzünde yazılmadan önce gökyüzünde yazılır. Görünmeyen dünyada yazılmayan şiirin gölgesi görünen dünyaya düşmez. Bilge şairlerin pazarında şiir alınır şiir satılır, şiirden terazi tutulur, şiir şiirle tartılır.

Fizikötesi dünya gözle görülen, elle tutulan ve dille tadılan dünyadır. Hayat kadar insana yakındır. Öteki dünyaya açılan kapıları zorlamadan, ufuk ötesini görmeden, dünyayı anlamlı kılan ölümsüzlüğün şiirini yakalamak ve mısralar dökmek mümkün değildir. Büyük sanatçılar bilgeliği şiire, şiiri de eyleme dönüştürmesini bilenlerin arasından çıkar. Târih boyunca bilgelik şiirle, şiir de metafizikle beslenmiştir. Metafizik ile fizik, gökyüzü ile yeryüzü gibi birbirinden ayrılmaz, ikisi birbirini tamamlayan bir bütündür. Bu bağlamda fizikî dünya, metafizik dünyaya düşülmüş bir dipnottur.

Hayatın devam ettirilebilmesi için su, hava ve toprağa ne kadar ihtiyaç varsa, düşünce, şiir ve eyleme de o kadar ihtiyaç vardır. Nasıl besinler bedeni güçlü ve canlı tutarsa, şiir de ruhu güçlü ve canlı tutar. Şiirden uzaklaşan, farkında olmadan hayattan uzaklaşır, insandan uzaklaşır, Allah’tan uzaklaşır. Hayatın şiirini yitiren toplumlar can damarlarını yitirirler. Toplumların canlılıkları şiirin iktisâdî, siyâsî ve kültür boyutlarıyla hayatın bütününü kucaklamasına bağlıdır. Bilge şâirler insanda toplumu, toplumda insanı görürler. Onlar insansız toplum, toplumsuz insan olmayacağını bilirler.

İZ YAYINCILIK LİMİTED ŞİRKETİ:

Litros Yolu, Fâtih Sanayi Sitesi Nu: 12/280 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken, 7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme, 10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek.

KUŞBAKIŞI

NEWTON’UN MASONLUĞU

Masonluğun Târihine İçeriden Bir Bakış

Alain Bauer’in yazdığı kitap 13,5 X 21 santim ölçülerinde 136 sayfa hacimle, Temmuz 2018’de yayınlandı.

Masonluk; ‘filozofların ve bilim adamlarının kardeşliği‘ yutturmacası olarak 17. yüzyılda yükseldi ve Isaac Newton ile çağdaşlarının yükselmesini sağladı Masonluğun kökenlerini ve Newtoncu gelişimini anlatan Alain Bauer, araştırmacı ve târihçidir. Fakat bu kitabında ‘Fransa Büyük Doğu Locası’nın Üstad-ı Azamı‘ sıfatı ağır basıyor. Zâten kitap; Fransız Mason Enstitüsü’nün himâyesinde yayınlanmıştır. Özetle Masonluğu, Masonluğun içinden bakışla anlatıyor.

*Newton, o sıralarda kimya ile karıştırılmakta olan simyaya gizli bir ilgi duydu. Dinî de inceledi ve İsa’nın kökenine ilişkin olarak bazı sapkın fikirler üretti.

*Newton tabiatın, insan bilgilerinin ve Vahyin arkasındaki ilâhî ilkeleri bulmaya çalışıyordu. Maksadı Tanrıyı bulmaktı ve bunu başarmak için; matematiği, târihî kaynakları, aklı, beyanları, efsaneleri inceliyordu.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30                                                          e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

İsyan Ahlâkı Peşinde

NURETTİN TOPÇU ALBÜMÜ:

Prof. Dr. İsmail Kara, bir ilim adamını, bir yazarı, bir sanatkârı; fotoğraflar, kartpostallar, çizim, mektup, kartvizit, müsvedde, imzalı kitap, resmî ve husûsî evrak, kapak eskizi… gibi malzemeler rehberliğinde anlatıyor.

İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu’nun Fransa’da Sorbon Üniversitesi’nde 1934 yılında hazırlıdığı ve kabul edilerek ‘Doktor’ unvanına hak kazandığı çalışmasının adıdır. Fevkalâde alaka çekici bir hikâyesi vardır. Okunmaya değer. İsmail Kara’nın kaleme aldığı metin, Nurettin Topçu’dan tadımlık bölümler hâlinde iktibas edilen okuma parçalarıyla zenginleştirilmiş.

Prof. Topçu’nun ahlâk görüşünde sorumluluk kavramı ön plandadır. O’na göre sorumluluk, düşünme faaliyetini doğurur ve insan düşündükçe, yapacağı hareket karşısında kendisini daha da sorumlu hisseder. Bu sorumluluk insanı ahlâklı yapar.

Dönemin siyasî anlayışını tasvip etmediği için uzun yıllar, ‘Doçent‘ unvanı ile lise öğretmenliğine mahkûm ve mağdur edilen Nurettin Topçu, diyor ki: ‘Bize bir insan mektebi lâzım. Edep ve mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun. Her hareketimizin ahlâkî değeri olduğunu tanıtsın.  Hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler bu okulda yetişsin. Her ferdimiz, Allah’ın huzurunda yaşamayı bu mektepte öğrensin.’

Kitap için kullanılan mükemmel fotoğraflar ve belgeler, Nurettin Topçu biyografisini, onun etrafındaki hareketleri, hissiyatı ve çevreyi, kısaca bir tarihi, bir ruh dünyasını anlayıp kavramak, onu yazıp anlatmak, inşa etmek için verimli ve tamamlayıcı imkânlar sunuyor.

Bu kitapta muallim, fikir adamı ve ahlâk filozofu Nurettin Topçu için böyle bir deneme yapılmaktadır. Bir tarafta biyografik bilgiler diğer tarafta her türden görüntü unsurları farklı okumaları mümkün kılacak şekilde birbirini tamamlıyor.

21 X 25 santim ölçülerinde, 272 sayfalık kitap, Temmuz 2018’de yayınlandı.

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet, Fâtih- İstanbul. Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

Satış Yeri: Molla Fenari Sokağı Nu: 28 Yıldız Han Giriş Kat (Katlı otoparkın yanı) Cağaloğlu, Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212- 526 99 41 Belgegeçer: 0.212-519 04 21  e-posta: kitap@dergahyayinlari.com www.dergahyayinlari.com

 

COĞRAFYA MAHKÛMLARI – Dünyanın Kaderini Değiştiren On Harita

Milletlerarası ilişkilere farklı bir açıdan bakan Tim Marshall, coğrafî özelliklerin devletleri nasıl etkilediğini anlatıyor. Ancak, genel kabul görmüş düşünceye göre, coğrafya, devletlerin kaderi değildir. Devletlerin kaderini ancak, milletler ve yöneticileri tayin eder. En çarpıcı örneğini Kara Afrika’nın, eski bütünün iki parçası olan Nijer ve Nijerya’da görmek mümkün. Birinin kara, diğerinin denize kıyısı olan coğrafyada bulunmaları itibariyle coğrafî farklılıkları var ise de asıl farklılıklarının insan unsurundan kaynaklandığı muhakkaktır. Güney ve Kuzey Kore, bir başka mükemmel örnektir. Yer altı kaynakları da devletlerin-milletlerin kaderi üzerinde zannedildiği kadar belirleyici olamıyor.

Mert Doğruer’in Türkçeye çevirdiği 13,5 X 21 santim ölçülerinde 289 sayfalık eser, yine de dikkatle okunmayı hak ediyor.

On bölümden meydana gelen kitapta; Rusya, Çin, ABD, Batı Avrupa, Afrika, Ortadoğu, Hindistan ve Pakistan, Japonya ve Kore, Latin Amerika, Kuzey Kutup Bölgesi inceleniyor.

İngiliz Sky News televizyonun eski diplomasi editörü olan Tim Marshall, kendi bakış açısı içerisinde haklı olabilir. Tespitlerindeki güç sebebiyle inandırıcılığı da dikkat çekiyor.

Yazar kitabında coğrafyanın hem sebep, hem de netice olduğunu söylüyor. Fakat ‘insan’ gibi önemli bir faktör varken, küresel politikayı anlamak için sadece coğrafyayı bilmenin yetmeyeceğini de belirtiyor. Haklı olduğu durum da şu: Üzerinde yaşanılan coğrafya, orada yaşayan insanların vatanıdır. Yaşadığı coğrafyayı vatan olarak kabullenmeyenler, sevemezler. Sevmedikleri için de kendilerini menfi gelişmelere peşinen mahkûm ederler.

Putin’in neden Kırım ile ilgili bu kadar saplantılı olduğunu, ABD’nin neden kürevî bir süper güç hâline geldiği veya Çin’in Tibet’i neden işgal ettiğini, İsrail’in niçin Filistin’i eriterek genişlediği sorularının cevaplarının tamamını değilse bile ipuçlarını bu kitapta bulmak mümkün.

EPSİLON YAYINEVİ: Gürsel Mahallesi, Nurtaç Cadddesi, İcabet Sokağı Nu:3 Kâğıthane, İstanbul. Telefon: 0.212.294 46 00 Belgegeçer: 0.212-294 49 46

e-posta: epsilon@epsilonyayinevi.com // www.epsilonyayinevi.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-DÜŞME KORKUSU: Adalet Ağaoğlu / Everest Yayınları.

2- KARANLIĞIN GÜNÜ: Leyla Erbil / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

3- AHİR ZAMAN GÜLÜŞLERİ: Fatma Barbarosoğlu / Profil Kitap.

4- KÜLTÜR İHTİLALİMİZ: İsmet Bozdağ / Tekin Yayın Dağıtım.

5- ALPEREN: Ahmet Kabaklı / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

 

DERKENAR:

KİTAP SATIŞLARI ARTIRILABİLİR…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Türkiye Yayıncılar Birliği, her yıl ‘Türkiye’de Kitap Üretimi’ başlıklı raporlar yayınlıyor. Rapordaki bazı rakamlar kitap ve okuyucu sayısının arttığını gösteriyor.

*Türkiye’de 2016 yılında toplam 404.129.293 adet kitap basılmış.

*2017 yılında basılan kitap sayısı: 407.739.008.

*2017 yılında basılan kitap sayısında yaklaşık yüzde bir artış var. En büyük artış, çocuk ve gençlik kitaplarında olmuş. Ümit verici gelişme.

Kitap almayı ve okumayı teşvik edici kampanyalarla daha iyi neticeler alınabileceği muhakkaktır.

*Belediyeler, umûmî taşıma vasıtalarındaki kitap reklamlarına indirimli târife uygulayabilirler.

*Radyo ve televizyonlarda her gün belli sürelerle kitap tanıtım programları yayınlanması mecbûriyeti konulabilir.

*Gazetelerin haftada bir gün kitap tanıtım eki vermeleri hiç değilse, haftada bir gün tam sayfa hâlinde kitap sayfası yayınlaması mecbûrî hâle getirilebilir.

İLESAM, YAYINCILAR BİRLİĞİ ve diğer alâkalı kuruluşlar, kültür bakanlığı, resmî ve özel televizyon-radyo kanalları yönetimleri ve diğer ilgili makamlar nezdinde teşebbüste bulunurlarsa netice almaları kuvvetle muhtemeldir.

 

 

 

Amerika Kıbrıs’a mı Yerleşiyor?

Amerika Ortadoğu’ya yerleştiği, sınırlarımızın dibine kadar gelip PKK-PYD terör örgütlerini desteklediği, FETÖ terör örgütü elebaşısına kucak açtığı yetmemiş gibi; şimdi de Rumlarla işbirliği yaparak Kıbrıs’a yerleşmenin peşindedir!

Nasıl mı?

Geçtiğimiz Ağustos ayında Amerikan Ordusu Kara Kuvvetleri Komutanı General Mark Alexander Milley adaya gelerek Rum Milli Muhafız Ordusu Komutanıyla görüşmüş;  Amerikan kara, deniz ve hava kuvvetleri için adada kullanabilecekleri üs/ler istemişti. Tıpkı İngiltere’nin adadaki Agratur ve Dikelya üsleri gibi…

Rum yönetiminin bu talebe sıcak baktığı bilinmekte, sürecin oluşması için fırsat kollanmaktadır. Kaldı ki, Rum tarafının Fransa ve İsrail’le peş, peşe üs anlaşmaları yaptığı da bilinmektedir.

ABD bugüne değin Ortadoğu’da gerçekleştirdiği tüm operasyonlarında birliklerinin lojistik desteği için Kıbrıs’taki İngiliz üslerini kullanmışken, neden şimdi adada üs talebinde bulunmuştur? Rumlar bu süper gücün adada olmasını neden istemektedir?

Bu soruların cevaplarına gelince;

Adada eğer bir çözüm olacaksa; bu süreçte Amerikan dış politikasına göre ABD’de adada olmalı, Akdeniz’in bu stratejik bölgesine mutlaka yerleşmelidir. Çünkü geleceğin enerji havzası olarak görülen ada ve çevresindeki trilyonlarca metre küp doğal gazın/petrolün kullanımı ABD için çok önemlidir.

Rumlar ise; adada taraflar arası müzakerelerin yeniden başlamasının öngörüldüğü 2019 yılı başından önce Amerika’ya vereceği üsler ile bu süper gücü yanına çekerek, müzakere masasında AB ile birlikte Türkiye’ye karşı yeni bir üstünlük daha sağlamanın peşindedir…

Amerika eğer adada üs/ler elde ederse her zaman yaptığı gibi yerleştiği bölgelerde; ”parçala-böl-yönet”taktiğini uygulayacak; BM ve AB ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin bir şekilde Kıbrıs’taki askeri gücünün gönderilmesi, ada üzerindeki garantörlük hakkının kaldırılması için yeni oyunların görünmez ama bilinir yüzü olacaktır!

Amerika tarihinin hiçbir döneminde dünyanın enerji yataklarının bulunduğu bölgelerinde pay almaktan asla vazgeçmemiştir. Rum yönetiminin ABD’ye adada üs tahsisi edecek olması, bu kapitalist süper gücün böylesine önemli bir enerji havzasında bulunması açısından kaçırılmaz bir fırsattır.

Rum yönetimi de halen Akdeniz’de petrol arama anlaşması yaptığı şirketlerin son dönemde özellikle Amerikan kökenli olmasına dikkat ederek, bir taşla iki kuş vurmanın peşindedir. Çünkü Türkiye’nin daha önce yaptığı gibi Rum tarafının bu arayışlarına mani olmak amacıyla yapacağı askeri müdahalenin muhatabı Amerika olacağı için Türkiye’nin böyle bir müdahalede bulunmayı göze alamayacağı düşüncesiyle hem bu müdahalenin önü kesilmiş olacak, hem de kendileri için önemli olan enerji yataklarının kullanımı sağlanacaktır…

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası, adada yabancı ülkelere üs verilmesi için iki kurucu ortağın anlaşmasını bunun için de yasa çıkarılmasını gerektirmektedir. Ancak 1963’ten sonra adada gelişen olaylara, Türkiye’nin 1974 yılında yasal müdahalesiyle oluşan de-facto duruma bakıldığında, Kıbrıs’ta 1960 anayasasına göre kurulmuş yasal bir hükümet kalmamışken, Rumların tek taraflı olarak adada yabancı ülkelere üs vermelerine ne BM ses çıkarmakta, ne de İngiltere’nin sesi çıkmaktadır? Yunanistan zaten Rumların sırtını sıvazlamaktadır…

Ama esas olarak bu gelişmeleri Türkiye nasıl karşılamaktadır?  Bu yönde Dışişlerimizden yapılan bir açıklama yoktur! Belli ki gerçekleşecek durumlar beklenmektedir. Ancak Amerika adada üs elde ettikten sonra yapılacak açıklama neye yarayacaktır? Kaldı ki Rumlar Fransa’ya ve İsrail’e adada üs verdiklerinde de sesimiz çıkmamıştır!

Şu husus unutulmamalıdır! Amerika eğer adada üs elde edecek olursa, Rum tarafı bu süper gücü kendi menfaatleri için sonuna kadar kullanacak, 2004’ten bu yana her defasında sığındığı AB’ye ek bir de ABD’nin kanatları altına girecek, adayı ele geçirmek adına daha güçlü hareket edecektir…

Bu gelişmeler yaşanırken;

Rusya’nın ABD’nin adaya yerleşmesine sessiz kalacağı beklenmemelidir. Zaten Rus Dışişlerinden konuyla ilgili ilk açıklama gelmiş; ABD’nin adadaki üs pazarlığına kayıtsız kalmayacağı, böyle bir yerleşimin bölgesel sorunlara yol açacağı belirtilmiştir!

Şurası bir gerçektir ki;  Kıbrıs’ta, Akdeniz’de gelişebilecek olaylar 2019 yılına damgasını vuracaktır!

Bu arada 15 ay sonra KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Kıbrıs Türk tarafının müzakerecisi Cumhurbaşkanı Sn. Akıncının bu kritik süreçte çözüm için yapacağı hamlelerin Türkiye’nin kırmızıçizgilerine göre olup, olmadığı da görülecektir! Ancak bugüne değin Türkiye’nin garantörlük hakkını, toprak paylaşımını masaya getiren, adadaki Türk askerinin gönderilecek olmasına sessiz kalan, birleşik Kıbrıs’a, Rum’un hak hukuk tanımaz isteklerine evet demeye hazır Sn. Akıncının atmış olduğu bu tavizkar adımlar, onun siyasi geleceğini de tüketmiştir.

KKTC’de siyaset arenasında yaşanan yeni gelişmelere bakıldığında;

Türkiye ile sıcak ilişkiler içinde olan KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Sn. Kudret Özersay ile UBP’nin yeni genel başkanı Sn. Ersin Tatar; 2019 yılında Kıbrıs Türk tarafında öne çıkan liderler olacak, Kıbrıs Türk Halkı milli davamız etrafında daha çok kenetlenecektir.

 

 

Müslümcülük, Müslüm Filminde Değil Sarı Yeleklilerde

0

Lânetli Sınıf‘ yazarı İdris Özyol‘a “Lanetli çocuk! Ceplerin cüzdanındır tiner kokusuyla doludur astarı. Bayrampaşa’da kaportacı çırağısındır ve Müslümcü olmak gibi bir ayrıcalığın vardır bu vefasız âlemde. Evet, o senin babandır ve sen de onun gür sesinde varlığı tatmışsındır, isyanı. Bıçaktan ve cam kırıklarından korkmazsın çünkü camekânlar ve vitrin mankenlerince korkutulmuşsundur. Aldanma aslanım onların çocuksu malûm yüzüne.

‘Neyine güveneyim kalleş dünya!’ Bir levye, bir mamçaka ve bir sustalı yirmi yılın özetidir. 2’nci Taburun 5’nci Bölüğünün psikopatı olmak askerlik şerefindir. Gelir ve gözlerinde tek göz pencere olan birini alır götürürsün. Sonra ekmekçi olursun, emekçi olmazdan bir adım önce. Lahmacunun tadı; alnının teri ve elinin kiridir, yersin. Senden doğacak, yine senin gibi eskitilmiş bir çığlıktır” girizgâhlı ‘DOĞMASAYDI İNSANLAR, OLMASAYDI BU ÇİLE’ yazısını gönderdiğimde takvimler Mayıs 2000‘i gösteriyordu.

Müslüm Baba filmine (biraz da zoraki) gittiğimde nedense bunlar geldi aklıma; kara – kuru, hissiz bir ‘ekşın‘ çalışması. Müslümcü felsefenin ‘f‘sinin ve isyanın ‘i‘sinin olmadığı, jiletçi Müslümcülerin psiko-manyaklar gibi sunulduğu tam bir popüler kültür filmi. Eşi olması hasebiyle saygı duymak durumunda olduğumuz Muhterem Nur‘la birlikte sistemin en muhalif tipolojisini acıma – acındırma seanslarıyla tüketim ahlâkına / ahlâksızlığına kurban ettiler.

Fakat 10 yıl önce dediğimiz gibi “Müslümcülük, Müslüm Gürses’le ilgili fakat yapı olarak ondan bağımsız bir oluşumdur.” Dolayısıyla Müslümcüler, 7 haftada 6 milyon kişinin gittiği filme gitmeyerek ve piyasa ehlinin pek bilmediği uzun havaları ve eski damar şarkıları dinleyerek protest tavırlarını sürdürüyorlar. Müslümcü Hareket‘in yapılanmasında iyi – kötü emeği olan biri olarak altı – üstü sinemada Müslüm Baba rolünü oynayan Timuçin Esen‘in YouTube‘deki şarkılarının asıl Müslüm‘den fazla tıklanması benim için bardağı taşıran damla oldu.

Parmağıma değil işaret ettiğim yere bakın” mottosunun sırrına uygun; Timuçin Efendi‘nin ‘İtirazım Var‘ şarkısı 15,4 milyon tıklanmış, Müslüm Gürses‘in ruhdaşlığında ehl-i isyan felsefesinin oluşmasında mühim rolü olan ‘İtirazım Var‘ yorumunda ‘Baba3,4 milyon tıklanmış. Timuçin E‘nin söylediği ‘Sevda Yüklü Kervanlar‘ şarkısı 4,7 milyon kere dinlenmiş, Müslüm Akbaş‘tan Müslüm Gürses‘e geçişteki dönüm noktası olan ‘Sevda Yüklü Kervanlar’ yorumunda ‘Baba‘ya 4,3 milyon insan bağlılık göstermiş. Yine Timuçin‘in ‘Mutlu Ol Yeter‘ şarkısına 2,6 milyon kişi başvurmuş ama ‘Baba‘nın en ciğerdelen şarkılarından ‘Mutlu Ol Yeter‘ yorumuna 1,9 milyon kişi katılmış. Melâmîliğinm‘sini bilmez TimoHaydar Haydar‘da 2 milyon kişiyi devirmiş; hem derviş hem mutasavvıf Müslüm Gürses hazretleri ise daha 1 milyona erişememiş.

Tüküreyim sizin vicdanınıza! Ölümünün üzerinden 5 yıl geçmiş bir insanın yaşadıklarına ah – vah edeceğinize şu an hangi Müslüm’ler, hangi acılarla hayatın kuytu köşesinde ‘Saracak Dost Eli‘ bekliyorlar Kalbindeki Yarayı. Tinerci – balici diye iğrendiğiniz, ağzı lahmacun kokan diye tahkir ettiğiniz ve dolmuş müziği diye küçümsediğiniz insanların Şeyhinin artık toza – toprağa karışmış cesedine perestiş edeceğinize sizin o vahşi kapitalizminizin çarklarında preslenmekten ötürü o isyan felsefesine doğal mürit olanları anlamaya çalışın, bari hayatınızda bir defa..

MİKELANJ’IN MÜSLÜMCÜĞÜ yazımızda anlatıldığı veçhile Spartaküs‘ten Hz. Hüseyin‘e, Dadaloğlu‘ndan Jan Dark‘a kadar herkes Müslümcüdür. Ve Fuzulî‘den Ali Tekintüre‘ye, Kaygusuz Abdal‘dan Ataol Behramaoğlu‘na kadar herkes söz yazarıdır. Müslümcülüğün kitabını Nurettin Topçu yazmış, heykelini Mikelanj yapmış, kitlesel zikrini ise Adana Demirspor‘lular ile Kocaelispor‘lular uygulamış. İslam isyanın ta kendisidir. Ve isyan insanı özgürleştirir.

Filmi bırakın da ‘Sarı YelekliFransız Müslümcülerine ve 42 maddelik manifestolarına bakın. Ki arkalarında ‘La Rage Du Peuple / Halkın İsyanı’ şarkısıyla Keny Arkana (Rabia Del Pueblo); dişi Müslüm: “İsyan çünkü kan ağlayan yüreklerin acısı asla duyulmuyor.

 

 

Lozan 3

İki Lozan yazısından sonra üçüncüyü yazmak gerektiği için bu konuyu da Lozan olarak seçtim. Aslında, Lozan konusu 2-3 makale ile anlatılması zor bir konu ama daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

İki haftadan beri yazdığım Lozan konusunun bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerektir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır.

Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte iki haftadan beri yayınlanan Lozan ile ilgili yazılarımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım, şimdilik.

Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak, İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi. Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkâri dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fethi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu. Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam(bugünün Birleşmiş MİLLETLER’i)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da MONTRÖ Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarf edildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Bir Düyun-u Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da 3-4 yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

 

 

Akşener’in Enerjisinin Kaynağı

Meral Akşener siyasi hayatına 1999’dan sonra İstanbul’da devam etmişti. Fakat Kocaeli’de doğmuş, yetişmiş ve siyasi kariyerine Kocaeli’de başlamıştı.

Akşener 25 yıllık siyasi hayatının ilk tecrübesini 1994’de DYP’den İzmit Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak yaşadı. 1995 genel seçimlerinde DYP Kocaeli milletvekili olarak meclise girdi.  Fakat bundan sonra 1999‘da DYP İstanbul Milletvekili oldu. 2004 yerel seçimlerinde MHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı oldu. Daha sonra 2007, 2011 ve Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde MHP İstanbul Milletvekili olarak meclise girdi.

Meral Akşener 25 Ekim 2017 tarihinden itibaren kendisinin liderliğinde kurulan İYİ Parti’nin Genel Başkanlığını yürütmekte.

Kocaeli Meral Akşener’in şehriydi ve 24 Haziran 2018 seçimlerinde Kocaeli seçmeninin davranışı merak ediliyordu. Kuşkusuz, bundan sonraki seçimlerde de merak edilmeye devam edecek.

Çünkü siyasi parti liderlerinin başarısında doğup büyüdükleri illerin desteğinin çok önemli bir yeri vardır.

İYİ Parti kuruluş aşamasını henüz tamamlamış, 7 aylık bir parti iken baskın seçime girmek durumunda kaldı. Hem karşısına çıkartılan her türlü engeli aşmak ve hem de Cumhurbaşkanı adayı olarak ülkeyi dolaşmak zarureti sebebiyle Meral Akşener Kocaeli üzerine gereken zamanı ayıramadı. Haziran 2018 seçimleri arifesinde yeterince Kocaeli’ye gelemedi.

Buna karşılık AKP Meral Akşener’i memleketinde ağır bir yenilgiye uğratmak için özel bir çalışma yaptı.

Belki de bu yüzden Akşener ve İYİ Parti’nin Kocaeli’deki desteği Türkiye ortalamasının çok üzerine çıkamadı.

***

07 Aralık Cuma günü Meral Akşener üç programa katılmak üzere Kocaeli’ye geldi. Önce Kandıra ziyareti yaptı. İzmit’te KYÖD’ün davetiyle “Kadın ve Politika” konusunda konuştu. İYİ Partililer ve basınla buluştuğu toplantıda da 4 ilçe belediye başkan adayını açıkladı.

Bu toplantılarda katılım ve heyecan oldukça iyiydi. Bunun yansıması olarak son zamanlarda eski enerjisinden uzak gördüğüm Meral Akşener, yeniden 24 Haziran öncesi haline dönmeye başladı gibi.

Gözlerinde yeniden görebildiğimiz ışıltısı ve beden diline yansıyan pozitif enerjisi dengeleri değiştirebileceği umutlarını yeşertti. Türkiye’nin değişimi için bu enerjiye ihtiyacımız var.

Meral Akşener özellikle bu seçim döneminde Kocaeli’ye daha sık gelmeli. Sadece gelmesi bile partilileri heyecanlandırdı.

Akşener’in de Kocaeli’den alacağı enerjiye ihtiyacı var. Akşener buradan alacağı enerji ile Türkiye’yi turladığı zaman daha etkili olacaktır.

************************************

Cumhurbaşkanına Yeni Süper Yetkiler

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘ekonomik OHAL’ yetkisi veren torba yasa teklifi kabul edildi.

AKP’nin Meclis’e sunduğu torba kanun, ‘finansal sisteme sirayet edebilecek olumsuz bir gelişme’ durumunda cumhurbaşkanına kurumların yetkilerinin üzerine çıkarak müdahale etme yetkisi veriyor.

CHP İstanbul Milletvekili Emine Gülizar Emecan haklı olarak “Cumhurbaşkanına çok fazla yetki verildiğini savunarak, “Bütün yetkiler tek adama verildiğine göre, bu tek adam rejimidir” dedi.

Fakat artık TBMM’de AKP+MHP ikilisinin istediği her türlü hukuki düzenleme yapılabilir. Bu iki ortağın istemediği hiçbir kanun çıkamaz.

Hatta seçimlerde milletimize söz verdikleri EYT için düzenlemelerin yapılması… Donarak şehit olan askerler olayının araştırılması… Resmi kurumların isimlerinde TC ibaresinin yeniden konulması ve FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılması için İYİ Parti’nin verdiği önergelerin hepsi bu iki ortak tarafından reddedildi.

***

Daha Cumhurbaşkanına verilen bu yetki kamuoyunda tartışılmadan, bir başka yetki daha verilmesi için torba yasa teklifine AKP’lilerin oyları ile bir madde eklendi.

Bu madde ile Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütçenin vergi gelirlerinden dilediği partinin belediyesine dilediği kadar para aktarabilecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı zamanda Ak Parti Genel Başkanı. O’nun adil bir dağıtım yapacağına AKP’lilerin bile inanacağını sanmıyorum.

Hele de yerel seçime dört ay kalmışsa ve seçimi kazanmak bir beka meselesi olarak görülüyorsa, böyle safça bir güven duygusu akıllıca olmaz.

Hz. Mevlana ne demişti?

“İnsanı öğrendim / Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim…”

Bunun için gelişmiş ülkelerde “kuvvetler ayrılığı” ile “denge ve denetim” sistemlerine dayalı demokratik yönetimler uygulanıyordu.

Çünkü “Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünün doğruluğu tarihte çok test edilmiş, doğrulanmıştı.

***

İşte bizim “Cumhurbaşkanı partili olmamalı” ve “bir tek kişiye bu kadar yetki verilmemeli” dememiz böyle yanlışlıklara yol açacağını öngörebildiğimiz içindi.

Eğer bu “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen yönetim şekli kabul edilirse, kuvvetler arasında dengenin de, etkili bir denetimin de kalmayacağını söylüyorduk.

Bu sistemle “bir Cumhurbaşkanı seçiyoruz, geri kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.” Bu çok yanlış demiştik.

Bütün bu yanlışlıklar oldu, olmaya da devam ediyor.

Cumhurbaşkanı, Ak Parti Genel Başkanı, Başkomutan vd unvanlarının yanına Türkiye’nin elinde bulundurduğu bütün değerli varlıkları bünyesinde toplayan Varlık Fonunun Yönetim Kurulu Başkanı sıfatını ekleyeli daha üç ay oldu.

Her geçen gün Cumhurbaşkanına devredilen yeni yetkileri, bütün kurumların tek kişinin kontrolüne verilmesini artık yadırgamaz olduk.

Yadırgamaz oluşumuz problemi yok etmediği gibi daha da derinleşmesine yol açıyor.

 

 

Yavuz’a Biat

0

“Sultan Abdülhamit’in mecbur olduğu istibdat.” ın düşündürdükleri:

Eğer hürriyetin kıymeti bilinmez; had ve hudut aşılır, taşkınlık yapılır, başkaları rahatsız edilir.

Milleti, devleti ayakta tutan direklere musallat olunur!

Onları sarsıcı, anarşiyi körükleyici, başıbozukluğu sonuç verecek;

Tavır ve davranışlara girişildiği takdirde; insanlar aksiyle tokat yer.

Hürriyetin zıddıyla karşılaşır. Hürriyetin tersine lâyık olur. Hürriyet nimeti elden kaçar.

Çünkü nimetin kadri bilinmemiştir.

Nimetin kadir, kıymet ve değerini bilmek demek olan asayiş ve nizama uyulmamıştır.

Böylece nimeti küstürüyor, bizi bırakıp gitmesine, kendi ellerimizle fırsat veriyoruz.

Nitekim 23. 12.1876’da ilân edilen I. Meşrutiyet (1876 – 1908)

Ve tekrar ilân edilmek zorunda kalınan, o güzelim II. Meşrutiyet (23. 7. 1908) havası kirletildi.

Ortalığı bir kin ve garaz dumanı kapladı. Herkes birbirinin kuyusunu kazar oldu.

Altında barındığımız birlik beraberlik kubbesi çatlamaya başladı.

Nerdeyse devlet üstümüze çöker hâle geldi. Abdülhamit Han ister istemez;

Bu fecî gidişata dur demek zorunda kaldı. Dizginleri eline aldı (1876 – 1909).

Devletin kendine gelmesini sağladı. Devleti toparladı.

İşte o toparlayış Çanakkale Savaşı’nı kazandırdı.

Millî Mücadele’nin zeminini hazırladı.

İstiklâl Savaşı’nın alnımızın akıyla sonuçlanmasını gerektirdi.

Çünkü Çanakkale istihkâmlarını tahkim ve takviye ettirdi.

Vatan sathında kurdurduğu telgraf hatlarıyla muhabere imkânını sağladı.

Bilindiği gibi, “Muhaberesiz muharebe olmaz.” / “Haberleşmeksizin harp yapılamaz.”

Herşeye rağmen ektiği maarif tohumları, bir fazilet rejimi olan;

Cumhuriyeti kuracak nesillerin yetişmesini sağladı.

Cumhuriyeti o müessese ve kurumlardan mezun olanlar kurdu.

Nitekim Mustafa Kemal, başarılı bir Osmanlı Paşasıydı.

Dahası bugünkü demokratik ortamın doğmasına yol açtı.

Bu uğurda ilk harcı koyanların ilki oldu.

Çünkü bugün yokluğunu hissettiğimiz;

Dünya karşısında zaafımızın baş sebebi olan, yalnızlığımızı giderecek; İttihadı İslâm’ın

Yani İslâm birlik ve beraberliğinin de, Yavuz Sultan Selim’den sonra;

Manada, ruhta ve iş’te gerçekleşmesini sağlayacak; çalışmalarda bulundu.

II. Abdülhamit Han, siyasî dehası ile, Âlemi İslamı İstanbul’a manen bağlamasını bildi.

Batı’yı Osmanlı Devleti’nden çekinir hâle getirdi.

Yavuz’un maddeten yaptığını, O manen yaptı.

“Sebep olan yapan gibidir.” hükmünce “Yavuz’a biat etmişim.” diyenler çıktı.

Abdülhamit’e manen bağlananlar oldu.

 

Yavuz’a ettim biat,

Abdülhamit’e kıldım itaat.

Çünkü vatana o iki zât;

Biri kazandırdı maddî birlik,

Öbürü sağladı manevî dirlik.

O iki temelin üstünde yükseldi:

Cumhuriyet bugünlere böyle geldi.

“Yurtta sulh, cihanda sulh.”

Boşuna söylenmedi!

Be dostlar!

 

 

Evlada Sesleniş

Ey evlat, iyi işit atanı

Namustur, şereftir Türk’ün bayrağı

Can üstüne can verdi nice yiğitler

Unutma sakın kefensiz yatanları

 

Hain yayarsa millete şer

Hiç düşünmeden karşılık ver

Zulüm görüp seyirci kalan

Günahkârdan farksız, kul hakkına girer

 

Yalan, dolan, riya

Dolanır bir gün ayağına

Dürüstlük olursa düsturun

Başını rahat koyarsın yastığa

 

Başka milletlerde arama kendine timsal

Ceddindir en büyük emsal

Bu toprakların bağrından kopan

Nice sayısız cengâverden feyzal

 

Sen İslam’la şereflenmiş Türk evladı

Unutma gideceğin ebedî hayatı

Maneviyatı maddiyata kurban edip

Yoldaş eyleme Allah’ı yok sayanı

 

Vatanına yan gözle bakanı

Kurdun inine çöken çakalı

Gök girsin kızıl çıksın

Tereddütsüz kökünü kazı

 

İnsanlık ne şekilde ne şemailde

Gizlidir, gönül gözünün görebileceği yerde

Kılavuzu Kur’an, mefkûresi Turan olanın

Sırtı yere gelmez her iki âlemde

 

 

İstesem Dünyayı Kurtarabilirim Fakat Üşeniyorum

0

Zamanımızda özel günlerin sayısı o kadar arttı ki, şükürler olsun boşta kalan bir gün kalmadı. Geçtiğimiz 6 Aralık günü “Dünya Üşengeçler Günü”ydü mesela. Bu yazıyı aslında o gün yazıp yayınlamayı planlıyordum fakat malumunuz olduğu üzere bir işi zamanında yapmak üşengeçliğin ruhuna ters düşüyor.

Geçtiğimiz haftaya Paris’teki gösteriler damgasını vurdu. Gösterilerin, benzin fiyatlarının geri çekilmesi amacıyla “sarı yelekliler” tarafından başlatıldığı ileri sürülüyor. Ancak konuyu yakından takip eden kişiler olayın anlatılandan daha karmaşık olduğunu aktarıyorlar. Göstericiler asgari ücret zammı, akaryakıt bedel indiriminden başka bir düzine sosyal talepte bulunuyorlarmış. Sarı yeleklilerin asıl amacının ihtilal yapıp Macron’u indirmek olduğu iddiası öne sürülüyor.

Paris Olayları Türkiye’de farklı şekillerde yorumlanıyor. Yaşananlar için “Fransa’nın Gezi Olayları” yakıştırmasını yapan da var, bu olayların tüm dünyaya hatta Türkiye’ye bile sirayet edeceğini ileri süren de… Ben iki görüşe de katılmıyorum. “Sarı Yelekli” Hareketin Fransa dışına çıkacağına ihtimal vermiyorum.

Siyasi konuları komplo teorileriyle izah etmeyi sevmem. Her siyasi olayın akla ve mantığa uygun, daha bilimsel ve daha gerçekçi sebeplerinin olduğunu düşünürüm. Ancak bazı olaylar, perde arkasında başka faktörlerin başka hesaplarla hareket ettiği düşüncesini uyandırıyor.

Bu yazının hacmini aşacak sebeplerden ötürü, Türk siyasetinin 1960 yılından beri (belki de daha eski) tek bir merkezden dizayn edildiğini düşünüyorum. O tarihten bu güne iktidarıyla muhalefetiyle siyaset sahnesine çıkan her partinin ve her yönetici kadronun bu merkez tarafından sahneye çıkartıldığını düşünüyorum. Bu düşüncem sadece Türk siyasetiyle de sınırlı değil. “Gelişmekte olan ülkeler” olarak adlandırılan ülkelerin tamamının bu dizayndan nasiplerine düşeni aldıkları kanaatindeyim. Gelişmekte olan ülkelerin tarihsel süreç içerisinde aynı dönemlerde benzer ekonomik süreçleri ve benzer siyasal dönüşümleri yaşamaları bende bu kanaati uyandırıyor.

ABD Merkez Bankası FED’in bir süredir faiz artırımı yaparak, gelişmekte olan ülkelerdeki Amerikan Dolarını ABD’ye çekmesi, gelişmekte olan ülkelerin finansal sıkıntılar yaşamasına sebep oldu. FED 2019’da az da olsa faiz artırımına devam edecek. Buna ek olarak Avrupa Merkez Bankası da 2019’da faiz artırımı yapmaya başlayacak. Bu da Euro’nun gelişmekte olan ülkelerden evine yani Avrupa’ya geri dönmesi demek. Bu hareket, zaten likidite sorunu yaşayan gelişmekte olan ülkelere ikinci bir darbe anlamına geliyor.

Sarı Yelekliler Hareketi, işte bu ekonomik hamle öncesi Fransa’nın kendine çeki düzen vermesi için çekilen bir operasyon olabilir. Bu sadece bir tahmin. Yanılıyor olma ihtimalim çok yüksek, o nedenle ısrarcı olmayacağım.

Türkiye’de Sarı Yelekli Hareket benzeri bir olay yaşanmaz. Gezi’de hükümetin sert reaksiyonunu hep birlikte yaşadık. Benzeri bir olayın tekrarı halinde hükümetin çok daha sert müdahale edeceği aşikâr. Hatta bu sert müdahale işini hükümete bırakmayacak bir takım Vandalların varlığı da hepimizin malumu. Dolayısıyla günümüz Türkiye şartlarında böyle bir eylem iç savaş anlamı taşımaktadır. Allah, milletimizi birbirinin kanını dökecek kadar birbirine düşman olmaktan korusun.

Gezi benzeri bir hareket beklemiyorum ancak Türkiye’nin çok yakın gelecekte ciddi bir siyasal dönüşüme gebe olduğunu söyleyebilirim.

Atilla Yeşilada gibi piyasaları doğru okuyan kişilerin Türkiye’ye ilişkin yorumlarını daha önce yazmıştım, burada tekrar ifade edeyim. 31 Mart seçimlerine kadar Amerikan dolarının 7 TL seviyelerine çıktığını göreceğiz. Seçimden hemen sonra IMF ile bir stand by anlaşması yapılacak ve dolar 5 TL seviyelerine gerileyecek. 2019 sonunda ise Amerikan doları 6,00 – 6,25 TL bandında seyredecek.

2019 ve 2020’de Türkiye’yi ve diğer gelişmekte olan ülkeleri çok derin bir ekonomik bunalım bekliyor. Bu bunalım nedeniyle büyük firmalar bile batabilir, on binlerce insan işsiz kalabilir, enflasyon dizginlenemez seviyelere gelebilir ve nihai olarak sıkı bir kemer sıkma politikasına muhatap olabiliriz.  Ekonomik bunalım sonrasında ise yeni “Kurtarıcıların” (!) piyasaya sürüldüğünü göreceğiz. Bu da demek oluyor ki 2021 yılında Türkiye’de siyasi bir dönüşüme, başka bir ifadeyle bir iktidar değişikliğine şahit olacağız. Bu piyasaya sürülecek olan “Kurtarıcıların” (!) kim veya kimler olabileceğine dair bazı tahminlerim var ama bu tahminleri ulu orta dile getirmek şu an konjonktürel olarak doğru değil.

Bu arada, istesem ülkeyi hatta dünyayı ben de kurtarabilirim ama üşeniyorum (!)

 

 

Gerçek Bir Dâva Adamı AV. Zeki Hacıibrahimoğlu

0

Zeki Hacıibrahimoğlu benim en yakın gençlik arkadaşlarımdandır. Kendisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdiği 1967 yılından beri tanışırız. O Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, avukat oldu. Ben de 1965 yılında girdiğim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1967 yılında ayrılarak aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne girdim ve 1971 yılında bitirerek Edebiyat Öğretmeni oldum. Askerliğimizi de 1975 yılında aynı dönemde kısa süreli olarak yaptık.  Arkadaşlığımız ve dostluğumuz bugüne kadar yarım asrı aşan bir sürede devam etti. Bizi bu uzun süreli dostluğa taşıyan,  ortak değerlerimiz, ideallerimiz ve kavgamızdı.

Karadenizli Zeki ile Egeli Sakin nasıl bir araya geldi diye düşünebilirsiniz. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden ve özellikle 1961 Anayasası’nın kabulünden sonra oluşan aşırı özgürlükçü ortamda üniversite gençliği arasında bir sosyalizm rüzgârı esiyordu ve sosyalist olma modası hızla yayılıyordu. Anadolu’daki milliyetçi ve muhafazakâr ailelerin üniversite kazanan milli ve manevi değerlerine bağlı gençleri azınlıktaydı. Bu gençler, çoğunlukta bulunan ve örgütlü olan solcu gençliğin baskısı ve tacizi altındaydı. 1963 yılında sürgünde bulunduğu Hindistan’dan dönen Alparslan Türkeş, 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’nin Genel Başkanı oldu ve milliyetçi gençliği bir araya toplama çabası içine girdi. Aynı yıl solcuların elinde bulunan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) seçimlerini milliyetçiler kazandı ve Rasim Cinisli bu kuruluşa başkan oldu. Bu tarihten itibaren milliyetçi genliğin çoğunluğu siyaseten CKMP, örgütsel olarak MTTB çatısı altında toplanmaya başladı.

1966 yılında CKMP’nin ilk siyasi yayın organı olarak Milli Hareket dergisi yayımlandı. Ali Muammer Işın’ın çıkardığı bu derginin 7. Sayısından sonra sahibi Ahmet B. Karabacak oldu. 1967 yılında Milli Hareket dergisi, Beyazıt’taki Beyazsaray İş Merkezi’ndeki Kitapçılar Çarşısı’nda 41 numaralı dükkânda yayımlanmaya başladı. Ben de Ahmet B. Karabacak ağabeyimizin yardımcısı olarak görev yapıyordum. Burası aynı zamanda İstanbul’daki ve Anadolu’daki milliyetçilerin buluşma yeriydi. Orada sadece dergi çıkarmıyorduk. Milliyetçi yayınların hepsini bulundurmaya çalışıyorduk. Kendimiz de kitap yayınlamaya başlamıştık. Alparslan Türkeş’in ilk kitapları Dokuz Işık ve Türkiye’nin Meseleleri orada basıldı.

Burası, İstanbul’un kültür, sanat ve düşünce dünyasını oluşturan İstanbul Üniversitesi, merhum Ufuk Şehri’nin başkanlık yaptığı İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Sahaflar Çarşısı, Marmara Kıraathanesi ve Küllük‘e çok yakındı. Bu yüzden Milli Hareket Yayınevi, milliyetçi camianın siyaset, fikir, edebiyat, sanat, eğitim ve fikir adamlarının çok sık uğradığı bir yerdi. Milliyetçi dönemin gençleri de burada toplanırlardı. Buradaki buluşmalar Türk kültürü ile ilgili seminerlere dönüşürdü. İşte  Zeki Hacıibrahimoğlu ile burada tanıştım. Bunları anlatmamın sebebi, değerli kardeşimin gençliğinde içinde bulunduğu şartları ve fikri ortamı ortaya koymak içindir.

1967’den sonra Türkiye’de solcular ile milliyetçiler arasındaki mücadele artmaya ve sertleşmeye başladı. Solcular milliyetçi gençliği üniversitelere sokmayarak okuma haklarını gasbetmeye başladılar. Bunun üzerine milliyetçiler de örgütlenme ihtiyacı duydular. O zamana kadar MTTB çatısı altında toplanan milliyetçilerden bir grup, 1967 yılında Aykut Edibali ve Yavuz Aslan Argun‘un başkanlığında Yeniden Milli Mücadele Derneği adıyla bir dernek kurdular. Kısaca “Mücadele Birliği” adı verilen ve sancaklar şeklinde örgütlenen bu hareketin mensuplarına “Mücadeleci” adı verildi. Bu hareket, 12 Eylül 1980’den sonra partileşti, fakat pek başarılı olamadı.  1968 yılında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Necmettin Erbakan siyaset arenasına çıkarak siyasal İslâm düşüncesine sahip olanlarla yeni bir siyasi hareket başlattı. MTTB çatısı altındaki muhafazakâr gençlerin çoğu  bu harekete yöneldiler. Bu gençlere de “Mücahitler” adı verildi. Bu hareket, 1969 genel seçimlerine bağımsız adaylarla katıldı ve  26 Ocak 1970’te Millî Nizam Partisi adıyla partileşti. Bu ayrışma sürecinde CKMP’ni ve Türkeş’i benimseyen milliyetçi gençler de “Ülkücü Gençlik” adıyla ayrıldılar.

1968 yılında Türkiye düşmanı yıkıcı ve bölücü faaliyetler tırmanmış,  “solcu-sağcı mücadelesi” adı verilen kavga hızlanmıştı. Üniversitelerde kümelenen komünistler tarafından 4 Ocak 1968’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi ve CKMP Gençlik Kolları üyesi olan Ruhi Kılıçkıran, Ramazan ayında orucunu açtıktan sonra Site Yurdu’nda şehit edildi ve Ülkücü Hareket’in ilk şehidi oldu. Bunun üzerine  Ülkücü Gençlik, parti dışında “Ülkü Ocağı” adı altında örgütlenmeye başladı. 1968 yılından itibaren her üniversitede, her fakülte ve yüksekokulda bir Ülkü Ocağı kuruldu. Ülkü Ocaklarının kurulması çalışmalarıyla CKMP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer yakından ilgilenmiştir. Daha sonra her meslek dalında ülkücü teşkilâtlar kuruldu.

İstanbul’daki Ülkü Ocaklarının çoğu Milli Hareket Yayınevi’nde kurulmuştur. İlk ocaklardan biri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ülkü Ocağı’dır. Bu ocağın kurucularından biri de Turan Türkdoğru, Nihat Özgöl ve Ömer Polatoğlu ile birlikte Zeki Hacıibrahimoğlu’dur. Ben de Edebiyat Fakültesi’nin kurucu ocak başkanı oldum. Daha sonra İstanbul’daki ocaklar, İstanbul Ülkü Ocakları Birliği adıyla birleşti. Ülkü Ocakları bir mektepti. Ülkücü gençlik, kendini o dönemde yayımlanan kitapları ve dergileri okuma mecburiyetinde hissederdi. Biz milliyetçi kanaat önderlerinin konferansları, sohbetleri ve seminerlerinde yetiştik.

Solla mücadele bu tarihten sonra hızlandı. Biz bir taraftan mücadele ederken, bir taraftan da, kendimizi yetiştirmeye çalışıyorduk. 1970 yılında, ilk şehidimiz Ruhi Kılıçkıran’dan sonra peş peşe şehitler vermeye başladık.  21 Mart 1970’te Süleyman Özmen,  Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki arkadaşlarına yemek götürürken komünist militanlarca şehit edildi. Cenazesi İstanbul’dan kaldırıldı. Yusuf İmamoğlu 8 Haziran 1970 günü okumakta olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde komünistler tarafından şehit edildi. Dursun Önkuzu, 23 Kasım 1970’te okuduğu Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda sol militanlarca bisiklet pompasıyla ciğerlerine hava basılıp işkence edildikten sonra, okulun üçüncü katından aşağıya atılarak şehit edildi. Zeki kardeşim ve o dönemin ülkücüleri, bu şehadetlerin üzüntüsü ve her an ölümle karşı karşıya olduğumuzun bilinci içinde mücadele ettik.

Zeki Hacıibrahimoğlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1971 yılında mezun oldu. Avukatlık stajını İstanbul Barosu’nda tamamladıktan sonra, İstanbul’da serbest Avukatlığa başladı. Ben de 1972 yılında Denizli Lisesi’ne Edebiyat Öğretmeni olarak atandım. Bu tarihten sonra 1970’li yılların o ateş, barut, kan ve gözyaşı dolu mücadele günlerinde Zeki avukat, ben de öğretmen olarak mücadele ettim. Zeki serbest meslek mensubu olduğu için MHP teşkilatlarında yer aldı ve birçok ülkücünün davasının avukatı oldu. Ben 1975 yılı Kasım ayında kısa dönem askerlikten sonra İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne Müdür Yardımcısı olarak atandıktan sonra yeniden İstanbul’da buluştuk, bundan sonra yakın ilişkimiz ve dostluğumuz sürekli devam etti. O sol-sağ mücadelesinde 5 bin ülküdaşımızı şehit verdik.

12 Eylül 1980 Darbesi oldu. Bu darbeden sonra en büyük zararı ülkücüler gördü. Bu hususu rahmetli Türkeş de Mamak Muhabere Okulu’nda tutuklu iken bizzat S. Ahmet Arvasi. Hocamıza “Hocam bu darbe ülkücülere karşı yapıldı” diyerek teyit etmiştir. Çünkü solun olaylara karışan militanları tutuklanırken, Ülkücü Hareket’in başta Alparslan Türkeş olmak üzere bütün lider kadrosu ve teşkilat mensupları tutuklanmıştır. İşte Zeki Hacıibrahimoğlu, bu dönemde de öne çıkarak Ankara 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen MHP Davası’nda MHP’lileri savunan avukatlar grubunda yer almıştır. Hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine inanan Zeki Hacıibrahimoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken 6 Aralık 1997’de Siirt’te bir mitingde okuduğu şiirden dolayı yargılanan Recep Tayyip Erdoğan’ın davasında da savunmasını yapan avukatlardan biridir.

“Bugüne kadar Devletin bölünmez bütünlüğüne zarar vermek isteyen, vatanımıza, milletimize, bayrağımıza ve İstiklal Marşımıza saygı duymayan herkesle mücadele ettim, bundan sonra da mücadeleye devam edeceğim” diyen Hacıibrahimoğlu, Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yargılandığı İmralı’daki duruşmalara sonuna kadar katılan, şehit ailelerinin yedi müdahil avukatından biridir. Dâva Türkiye’de bütün aşamalardan geçtikten sonra Teröristbaşının avukatları tarafından Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM)‘ne taşındı. Orada yapılan duruşmalara 50 şehit ailesi ile Türkiye’den katılan tek avukat oldu. 2007 yılında başlayan ve bir FETÖ kumpası olduğu yıllar sonra ortaya çıkan Ergenekon Dâvası mağdurlarının savunmasında da  aktif rol aldığını görüyoruz.

Değerli kardeşim Av. Zeki Hacıibrahimoğlu, çok yönlü ve yetenekli bir şahsiyettir. Harp Akademileri’nde düzenlenen panellere 2000 ve 2001 yıllarında konuşmacı olarak katılmış ve konuşma metni o tarihte yayınlanan Akademi’nin kitabında yer almıştır. Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Turan Kültür Vakfı, Birlik Vakfı, Gönüllü Teşekküller Vakfı, Çayeli Vakfı ve Çayeli Derneği gibi vakıf ve derneklerde önemli görevler üstlendi. 15 yıldır altı yıl Genel Sekreterliğini yaptığı Aydınlar Ocağı’nda beraberiz.

Hacıibrahimoğlu, aynı zamanda özgün fikirleri ve görüşleri olan bir yazardır. Birçok gazete ve dergide Türkiye’nin önemli sorunlarıyla ilgili makaleleri yayımlanmıştır. Ayrıca yayımlanmış şu beş kitabı vardır: Bir Demet Hukuk Bir Tutam Adalet, İmralı’dan Strasbourg’a, Siyasî Partiler ve Seçim Sistemleri, Türkeş ile Meselelerimiz ve Çözümler.

Av. Zeki Hacıibrahimoğlu kardeşim, her şeyden önce gerçek bir dâva ve gönül adamıdır. Bir gönül ve hizmet insanıdır. Yiğit bir Türk milliyetçisi ve ülkücüsüdür. Takvâ sahibi şuurlu bir müslümandır. Kendisinin değerini ve hizmetini bilerek Av. Ruhittin Sönmez’ın başkanlığı döneminde eski başkan Ahsen Okyar ile birlikte bir vefa gecesi düzenleyen Kocaeli Aydınlar Ocağı‘na da şükranlarımı sunuyorum. Kendisine değerli eşleri ve üç evlâdı ile sağlıklı ve huzurlu uzun bir ömür dilerim.

 

 

Sağlıklı Yaşamak İsteyenler! Dr. Oğuz Paköz Sizlere Sesleniyor: Ağrı Kesiciler ve Antibiyotiklerden Uzak Durunuz!

Oğuz Çetinoğlu: Ağrı kesici ilaçlar çok kullanılıyor. En çok da baş ağrısı için kullanılıyor. Herkesin başı, zaman zaman, bilinen veya bilinmeyen sebeplerle ağrır. O sebepler neler olabilir?

Dr. Oğuz Paköz: Baş ağrısının bilinen yüzlerce sebebi var. Ancak bu bilinen sebepler yaşanılan baş ağrılarının ancak % 10’u kadardır. Çoğunlukla baş ağrısına bir sebep bulunamaz. Bir sebep bulunamayan baş ağrıları hastalık olarak kabul edilmekte sebebe bağlı olan baş ağrıları ise semptom (belirti) olarak kabul edilmektedir. Bir iki saat süren baş ağrıları olduğu gibi günlerce süren baş ağrıları vardır. Baş ve boyun yaralanmaları, beyin hastalıkları, kafa içi basıncının artması,  sinüzit ve çeşitli enfeksiyonlar1 baş ağrısına sebep olabilirler.

İç organların ağrıları -özellikle batın (karın)- ağrıları önemli hastalıkların belirtisi olacağından hasta ve yakınları tarafından dindirilmeye çalışılmamalıdır. Bir barsak düğümlenmesi, apandisit, dalak ve karaciğer yaralanmaları, safra kesesi taşları gibi hastalıklarda ağrı doktora yol göstericidir. Bu yüzden ağrının sebebi belirlenmeden ağrı kesici kullanılmasını tavsiye etmiyoruz. Ağrı hastalığa teşhis konulmasında çok önemli bir belirtidir. Ağrının kaynağı belirlenmeden ağrı kesici kullanmak çok tehlikeli sonuçları doğurabilir.

Çetinoğlu: Sebep bilinirse, sebebin oluşmasını engellemek ve baş ağrısına maruz kalmamak mümkün mü?

Dr. Paköz: Sebebin oluşmaması için yapılacaklar genelde koruyucu hekimliğin sınırları içindedir. Söz gelimi çalışma, dinlenme ve uygun egzersiz yaparak bu çağda sık rastlanan gerilim tipi baş ağrısından kurtulabilirsiniz. Soğuktan, sıcaktan, rüzgârdan korunmak, genelde banyodan veya başınızı yıkadıktan sonra yeterince kurulanır, üst solunum yollarının hijyenini sağlarsanız daha az baş ağrısına yakalanırsınız. Çok sıcak veya çok soğuk yiyecek ve içecekleri bir çırpıda tüketmek de çeşitli hastalıklara yol açabilir. Aşırı yorgunluk ve hissî sıkıntılardan sakınarak daha sağlıklı bir hayat yaşayabilirsiniz. Fizikî ve ruhî dinginliğiniz sağlanır, hayat şartlarınız iyileştirilirse bu tür ağrıların çok az görüleceğini düşünmekteyim. Ancak bilinen bir sebep varsa tedavi o sebebin giderilmesi yönünde olacaktır.

Çetinoğlu: Diyelim ki sebeplerin oluşmasını engelleyemedik, baş ağrısı da gelip yerleşti. İlaç almadan kurtulmak mümkün olabilir mi, nasıl?

Dr. Paköz: Çocukken başımız ağrıdığında anamız bizi uyuturdu. Uyandığımızda başımızın ağrısının geçtiğini görürdük.  Eskiden Afrikalı hanımlar başları ağrıdığında söğüt kabuğu çiğnerlermiş. Aspirinin bu durumdan faydalanılarak bulunduğu söylenir. Şüphesiz bir aspirin etkisi almak için belki bir kilo söğüt kabuğu çiğnemek gerekecektir. Ufak tefek ağrılar için ben de ilaç kullanılmasına karşıyım. Ama baş ağrısıdır geçer diyerek daha büyük sağlık problemlerine sebep olmamak gereklidir. İyice yerleşmiş baş ağrılarını hem gidermek hem de altında yatan sebebi bularak onu tedavi etmek gereklidir. Ağrı kesicilerin mevcut hastalığı gizlemesine izin verilmemelidir.

Çetinoğlu: Alışılagelmiş kısa süreli baş ağrılarında, alınacak ağrı kesici ilacın olumsuz yan etkilerinden korunmak için, ağrıya tahammül etmenin zararı var mı?

Dr. Paköz: Ağrı insan bedenine olumsuz etki yapar. Bu etki fizikîdir ve ruh ile alakalıdır. Bu bakımdan gerekli olduğunda ilaç kullanılmalıdır. Bugünkü tıpta yan etkisi olmayan ilaç yoktur. Daha doğrusu yan etkisi olmayan şeyler ya gıdadır veya gıdadan sayılmalıdır. Ağrı ya bir hastalıktır veya birçok hastalığın belirtilerinden biri olabilir. Olayı küçümsemenin pek çok mahzuru vardır. Söz gelimi ağrıdır geçer derken bir beyin tümörünün ilerlemesi veya yayılması ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu bakımdan ağrının altında sağlam bir sebep bulunamamışsa ve ağrıya katlanılması mümkünse ancak ilaçtan vazgeçilebilir. Bu sebeple uzun süren veya tekrarlayan ağrılarda bir doktora görünmenin gerekliliği kaçınılmazdır. Buna karşılık ağrı kesicileri gelişi güzel ve çok kullanmak da başka sağlık problemlerine sebep olabilir. Ağrı konusunda bilinçlenmenin ilk adımı ağrının kaynağını ve sebebini belirlemektir. Öteki işlemlere bu basamak geçilmeden başlanılmamalıdır.

Çetinoğlu: Baş ağrısı, hangi tür hastalıkların habercisi olabilir?

Dr. Paköz: Önceden kestirilemeyecek kadar çok rahatsızlığın belirtisi olabilir. Yüksek tansiyon gibi kan dolaşımı problemleri, bunların başındadır. Kulak, boğaz, burun rahatsızlıklarında baş ağrısı olabilir. Ateşli hastalıklarda da baş ağrısına sıklıkla rastlanmaktadır. Kafa içi basınç artırıcı sebepler çok kuvvetli baş ağrılarına yol açabilir. Beyin zarındaki hastalıklar veya migren gibi hastalıkları da bu gruba katmak gereklidir.

Çetinoğlu: Migren neden olur, nasıl bir hastalıktır, nasıl tedâvi edilir?

Dr. Paköz: Migrenin, beyin damarlarının belli bir süre için genişlemesi sebebiyle oluştuğu söylenir. Ama bu damarlar neden genişliyor ve sonra yeniden nasıl eski durumuna geri geliyor gibi sorulara cevap bulunamıyor. İşin özü migrenin nasıl oluştuğu tam olarak aydınlanmış değildir. Genetik yapı ve çevre faktörlerinden söz ediliyor. Çoğunlukla bir tetikleyici sonrası atak hâlinde gelen şiddetli baş ağrıları olarak târif ediliyor. Kimi durumlarda tetikleyici olmadan da atak başlayabiliyor. Sebebi bilinen yalnızca bâzı enfeksiyonlardan kaynaklanan migren rahatsızlıklarının kesin tedâvisi vardır. Diğer migren rahatsızlıkları, -belki bir ömür boyu- bir doktor (tercihen nörolog) gözetiminde duruma en uygun tedavi gerektirir.

Çetinoğlu: Ağrıları gidermek için uygulanan Kuru iğne (İMS) tedâvisi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Paköz: Kuru iğneleme veya İntra Muskuler Stimülasyon (İMS) olarak da adlandırılan bu yöntem ameliyatsız ve ilaçsız bir ağrı tedavisi çeşidi olarak sunulmaktadır. Kronik kas ve iskelet sistemi hastalıkları ile bu hastalıklara bağlı ağrıların tedavisinde bu yönteme de başvurulmaktadır. Kullanılan gümüş iğneler, herhangi bir ilaç veya solüsyon içermediği için alerjik reaksiyonlara, ilaç etkileşimlerine ve ilaçtan kaynaklanan yan etkilere yol açmaz. Ancak ağrı dindirici olarak etki alanı sınırlıdır. Baş, boyun, sırt ve bel ağrıları, omuzda hareket kısıtlılığı ve omuz ağrısı, tenisçi dirseği, ağrılı kas spazmları, bilgisayar kullanımı ve duruş bozukluğuna bağlı ağrılar ile el, dirsek, omuz, topuk ve kasık tendinitleri,  spor yaralanmaları ve rehabilitasyonu gibi ağrılı durumlarda tıbbi tedâviye ek olarak kullanılabilir.

Çetinoğlu: Tendinit‘ dediniz. Ne olduğu hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Paköz: Tendinit, daha çok koşu sporu yapanlarda görülür. Mikrobik olmayan iltihaplanmadır. Dizkapağı, omuz ve dirseklerde belirir.

Çetinoğlu: Neden olur?

Dr. Paköz: Dizkapağı, omuz ve dirseklere, vücudun alışık olmadığı şekilde aşırı yüklenmelerden kaynaklanır. Yaşlılarda ve aşırı kilolu insanlarda da görülür.

Çetinoğlu: Sporculardaki tendinitin tedâvisi, spor hekimlerine ait olmalı. Biz, yaşlı ve kilolu insanlardaki tendinite bakalım. Doktor tedavisi dışında tavsiyeleriniz olabilir mi?

Dr. Paköz: İlk elde; buz tedavisi uygulanabilir. Mikropsuz iltihabı baskılayan ilaçlar kullanılabilir. Sonrası hastayı muayene edecek doktora aittir. Muhtemelen fizik tedavisi tavsiye edilecektir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim. Ağrı tedavisinde kuru iğneleme yöntemini konuşuyorduk. Bu tedavi nasıl uygulanıyor?

Dr. Paköz: Tedavide çeşitli uzunluklarda, çok ince ve mikroplardan tam olarak temizlenmiş iğneler kullanılır. Gümüş iğnelerin spazm olduğu belirlenen kaslara batırılarak spazmın çözülmesine yardımcı olunur. Ağrılı ve spazmlı bölgede kasılmış olan birçok kas demeti olduğu için sıklıkla çok sayıda iğnenin kullanılması gerekebilir. Bu iğneler akupunktur iğnelerini çağrıştırmaktadır.

Çetinoğlu: Kuru iğne tedavisi hangi rahatsızlıklarda kullanılıyor?

Dr. Paköz: Çok derinde bulunmayan kas ağrılarında yardımcı olabiliyor. Bugün için pek sık başvurulan bir yöntem değildir.

Çetinoğlu: Herkese uygulanabilir mi?

Dr. Paköz: Kuru iğne tedâvisi küçük çocuklara kesin olarak uygulanamaz. Yetişkinler için ise ilgili doktorların bu konuda verecekleri karar önemlidir.

Çetinoğlu: Peki Efendim! Antibiyotikler hakkında genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Dr. Paköz: Antibiyotikler bize daha uzun ve daha kaliteli bir hayat sunmaktadırlar.  Ancak unutulmamalıdır ki antibiyotik kullanımı sonrasında bakteriler de korkunç bir hal almaya başladılar. Antibiyotikler insan ömrünün uzamasında en büyük etkenlerden biridir. Bugün antibiyotikler olmasa, sanırım dünya nüfusu bir yıl içinde dörtte üçünü kaybeder. Büyük ameliyatların hiç biri yapılamaz veya başarılı geçen ameliyatların büyük çoğunluğu ölümle sonuçlanır.

Çetinoğlu: Hayret edilecek bir mucize… Özelliklerinden bahseder misiniz?

Dr. Paköz: Antibiyotikler adından da anlaşılacağı gibi canlı öldürücülerdir. Çağdaş tıp bunun dozunu, yapısını iyi ayarlayarak hastalara (insanlığa) yararlı hâle getirmiştir. Eskiden büyüklerimiz küflü peynir yiyerek şifa ararlardı. İlk antibiyotik de böyle bulunmuştur. 1928’de penisilin bulunmuş, 1940’larda geniş çapta kullanılmaya başlanmış ancak 1955’lerde dünyanın dört bir yanında penisiline dirençli stafilokoklar2 türemiştir. Metisillin3 1959’da icat edildi. O da 1972’ye kadar dayanabildi. O sırada vankomisin4 üretildi. O da 1980’de zayıflamış, 1996’da direncini yitirmeye başlamıştır. Buna antibiyotik paradoksu5 da deniyor. Aklımızı başımıza almazsak mikroorganizmalar bütün insanlığı alt edebilirler.

Çetinoğlu: Mucizeden faciaya dönüş… Ya sonrası?

Dr. Paköz: Ümit edilir ki ilmî araştırmalar ve çalışmalarla bu problemin üstesinden gelebiliriz.

Çetinoğlu: Antibiyotikler insan vücuduna ne gibi zararlar veriyor?

Dr. Paköz: Önce antibiyotiklerin yanlış kullanımından söz etmek daha iyi olur. Antibiyotikler genelde yalnız bakterilere etki ederler. Virüs, mantar ve parazitlere antibiyotiklerin hiçbir etkisi yoktur. Bu sebeple gereksiz yere antibiyotik kullanımı mikroorganizmaları yapı değişikliğine uğratarak direnç oluşturmaktadır. Özellikle bilinmesi gereklidir ki gripte de antibiyotik kullanılmasının hiç faydası yoktur. Antibiyotikler ishal yapabilir, Karaciğer fonksiyonunu bozabilir, böbrek yetmezliğine yol açabilir, alerjiyi tetikleyebilir, bağışıklık sistemini bozabilir, obeziteye de sebebiyet verebilir.

Gelişigüzel antibiyotik kullanımı ile kişi kendine de bütün insanlığa da zarar verecektir.

Bazı antibiyotikler birçok organ için toksik (zehirli) etkiye sâhiptir.

Bazı antibiyotikler de birçok kişiye alerjik etki yapar. Bu etki ölümcül olabilir.

Çetinoğlu: Deri altından alınan antibiyotikler de ağızdan alınanlar kadar mahzurlu mu?

Dr. Paköz: Antibiyotik kullanım şeklinin seçimi de kullanımı da mutlaka bir doktor tarafından yapılmalıdır. Endikasyon (gereklilik) ne ise o uygulanmalıdır. Bu konuda karar verme yetkisi hastanın değil doktorun olmalıdır. Hasta ancak doktorunu seçme hakkına sahiptir.

Çetinoğlu: Yardımcı ağrı kesici olarak tavsiye edebileceğiniz var mı?

Dr. Paköz: İnsan temiz olmalı, temizliğe özen göstermeli, bedenine ve ruhuna saygılı davranmalı ve öyle yaşamalıdır. Çevresine dikkat etmeli, zararlı alışkanlıklarından vazgeçmeli, uykusuna itina göstermelidir. Çalışma şartlarını olabildiğince iyileştirmelidir. Yediği de içtiği de önemlidir. Sanatla da ilgilenmelidir. Gezebilmeli, arkadaş çevresinde bulunmalı, konuşmasını da dinlemesini de becerebilmelidir. Kısacası kendisiyle, çevresiyle, içinde bulunduğu toplumuyla barışık yaşamalıdır. İstirahat, gezmek, müzik dinlemek, uyumak ilaç gibi gelir insana.

Çetinoğlu: Kaliteli hayat‘ denilen şey bu olsa gerek. Antibiyotik konusuna dönersek efendim, yakın bir gelecekte antibiyotik üretilmeyeceği söyleniyor. Antibiyotik ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Dr. Paköz: Mikroorganizmalarda normal kromozomlardan ayrı olarak plazmid denilen DNA parçalarının varlığı görülmüştür. Bu DNA parçacıkları antibiyotiklere karşı bir tavır geliştirerek kendilerini yenilemekte daha doğrusu değiştirmektedirler. Onlar değiştikçe insanlık da yeni bir antibiyotik geliştirmektedir. Bu işin sonuna varılmış gibi bir izlenim doğmaktadır.  Tıp bu konuda şimdilik çözümsüz bir sona doğru sürüklenmektedir.  Bugünkü durumda bakteriler antibiyotiklerden daha ileri bir savunmanın içindedirler. Sentetik antibiyotikler de çözüm olmayacak gibidir.

Antibiyotiklerin gelişigüzel kullanımının yasaklanması da bu savaşta bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmasını engellemek içindir. Şu anda mikroplarla antibiyotikler (bunu insanlık diye de okuyabilirsiniz) arasında bir savaş vardır. Bu savaşı şu anda mikroplar önde götürmektedir. İnsanlığın bu savaşı yitirmemesi ilim insanlarının çalışması yanında akıllı antibiyotik kullanımı ile bu savaşa destek vermektedir.

Çetinoğlu: Sizden, sağlık konusunda, orta kültür seviyesinde vatandaşlarla sohbet etmeniz istenilse onlara hangi tavsiyelerde bulunurdunuz?

Dr. Paköz: Koruyucu hekimliği (aşılanmalar dâhil) öncelerdim. Önce hastalanmamanın yollarını öğrenmeliyiz. Nasıl olsa ilaç var, doktor var, hastane var, boş ver diyemeyiz. Sağlığımızı yitirmeden sağlıklı yaşamak için çaba göstermeliyiz. Çevre ile uyumlu yaşamayı, kendimize bakmayı öğrenmeliyiz.

Sevgi ile olunuz, sağ olunuz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim, Değerli adaşım.

1enfeksiyon: Bedende hastalığa yol açan mikrobun gelişmesi, çoğalması ve yayılması.

2stafilokok: Mikroskopla bakıldığında üzüm salkımını andıran öbekler durumunda görülen, çok küçük çaplı mikrop.                                                                                                                                                                                                 3metisilin: Penisilinin yerine kullanılmak üzere keşfedilmiş bir antibiyotik.                                                                          4vankomisin: Penisilin ve benzeri ilaçların tedâvi edemediği, hassas organizmaların, hayatı tehdit eden potansiyel enfeksiyonlarında kullanılan ilaç.                                                                                                                          5paradoks: Kökleşmiş inançlara aykırı olan düşünce, aykırı kanaat.

 

Dr. OĞUZ PAKÖZ

 

Kahramanmaraş’ta l947 yılında doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1974 yılında mezun oldu. Mezuniyet sonrası Kahramanmaraş’ta pratisyen doktor olarak meslek hayatına başladı. Askerlik görevi sonrasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde biyokimya bölümünde ihtisas yaptı. Mecbûrî hizmetini Çorum, Elbistan ve Kahramanmaraş Devlet Hastânelerinde tamamladı. 1984’ten sonra Kahramanmaraş’ta özel laboratuar çalıştırmaya başladı. Bu görevi 2008 yılının Eylül ayına kadar devam etti. Bu tarihten sonra Kahramanmaraş’ta bir özel hastanede çalışmaya başladı. Hâlen aynı hastanede laboratuar sorumlu doktoru olarak görev yapmaktadır.

 

Oğuz Paköz evli, dört çocuk babasıdır. Kahramanmaraş’ta uzun bir süre politika ile de ilgilendi. İki yıl (bir dönem) Türk Ocağı başkanlığında bulundu. Rauf Denktaş’ın Kahramanmaraş’ı ziyareti onun başkanlığı dönemindedir. Dört defa Tabip Odası başkanı seçildi. Kahramanmaraş Meslek Odaları Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı ve uzun süre başkanlığını yaptı. Yine aynı dönemde Güney İlleri Tabip Odaları Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlendi.

 

Oğuz Paköz 2002 yılında kurulan Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi (KÜSEV) Derneği’nin kurucularındandır ve derneğin kurulduğu günden beri başkanıdır. Bu derneğin yayın organı olan sanat ve edebiyat dergisi Alkış’ın dernek adına sahipliğini ve başyazarlığını on beş yıldır uhdesinde bulundurmaktadır. Kılgı, Var Varanın-Sür Sürenin, İlk Çıngı İlk Çılgınlık, Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Türkülerle Giden İlbey ,    Ahır Dağı Destanı, Maraş Senin Nazın Var ve Maraş Destanı adlarında 8 kitabı yayımlanmıştır.