25.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 579

Statü Hazmedilemezliği

0

Statü, “Bir kimsenin, bir toplumda ya da topluluk içindeki durumu, yeri, kazanacağı saygınlık, makam” diye tanımlanıyor. Hazmetmek ise dilimizde mecaz olarak “katlanmak, kabullenmek, benimsemek, içine sindirmek” anlamlarıyla kullanılıyor. Bu anlamların tersi durumlar da “hazmedememek, hazmedilemezlik, hazımsızlık” kelimeleriyle ifadesini buluyor.

Hazmetmek, kişide sözü edilen durumun tecellisinin isabetli olduğunu ifade ederken, hazmedememek de ya bulunulan durum karşısında kişinin ezilmesi ya da kibirlenmesi sunucunu doğurur. Hazmedememek veya hazımsızlık; kişilik zaafı, yetersizliği, hakkaniyetten uzaklaşmadır. Sahip olunan statünün gereğini yapamamak, hakkını verememek bir hazımsızlık nedeni olduğu gibi o statüyü bir baskı veya zulüm aracı olarak kullanmak da bir hazmedememe nedenidir.

Sosyal varlığız. Hepimiz, doğal ve sosyal yolla kazanıp temsil ettiğimiz birtakım statülere sahibiz. Dünyaya geldik, “bebek” dediler, çocuk olduk. Okul yollarına düştük, “öğrenci” olduk. Bir meslek edindik, “öğretmen”, “doktor”, “hemşire”, “tüccar”, “mühendis”, “müşavir”, “çiftçi”… diye kendimizi tanıttık. Evlendik; erkeksek önce koca, sonra baba, sonra dede olduk. Kadınsak toplum bize önce anne, sonra babaanne veya anneanne gözüyle baktı. Bunların tamamı; zamanın, sosyal hayatın, biyolojik yapımızın bize yüklediği statülerdi. Bunun yanında, “müdür, başkan, muhtar, bakan” gibi ihtiyari statüler de kazanabiliyor insan.

Her statünün kişiye verdiği bir görev ve değer var. Statünün verdiği değerin kalıcılığı, görevi yerine getirmeyle orantılı. Doğru ve isabetli kişi, değerini statüsünden alan değil, üstlendiği konumun hakkını verebilendir.

Algıların, anlayışların değişmesi; insani değerlerin içinin boşaltılması ve yaptırım gücünün azalmasıyla taşıdığımız statülerin de karşılığını veremediğimizi, bazen bunu bir övünç vesilesi yaptığımızı gözlüyorum. Ailede çocuğun, annenin, babanın, dedenin, ninenin; okulda öğretmenin, müdürün; işyerinde patronun; askerlikte erin, erbaşın, komutanın yeri ve görevi bellidir. Geleneğimiz, biyolojik yapımız, inancımız, her statünün misyonunu belirlemiştir, kişileri de buna göre sınamaktadır. Toplumdaki ve kurumlardaki sağlıklı hiyerarşi, statü sahiplerinin misyonlarını yerine getirmelerini zaruri kılar.

Babaerkil veya otokratik bir ilişki düzenine sahip toplum olduğumuzu inkâr etmiyorum. Ancak çağdaşlık, demokratlık, özgürlük adına, toplum yapımızı sarsacak pek çok hatalar yaptığımızı da görüyorum. Güzelliği temsil etme, kişileri yetiştirme, toplumu yönetme misyonuna sahip olanlar, statülerinin kendilerine vermiş olduğu görevleri yerine getirmekten kaçamazlar, suiistimal edemezler. Evde anne annedir, baba babadır, dede dededir, nine ninedir. Okulda öğretmen öğretmendir; Kışlada komutan komutandır. Yeni nesil annelerin veya babaların, “Ben çocuğumla arkadaş gibiyim .” demelerinin hiçbir mantığı yoktur. Bir öğretmen, bir komutan da yetiştirmek ve yönetmekle görevli olduğu kişilere karşı böyledir, herkes konumunu ve haddini bilmelidir.

Taşıdığımız statüye aykırı davranmak iki taraflı olumsuz sonuç doğurur. Çocuk, anne ve baba ilgisine, sevgisine ve güvenine olan ihtiyacını; anne,  baba da çocuğa karşı taşıdığı şefkat, merhamet, koruyuculuk gibi ihtiyaçlarını giderememiş olacaktır. Çocuk, arkadaşı her yerde ve zamanda bulur, anne ve baba bir yerdedir ve bir keredir. Kopyası yoktur.

Bir öğretmenin, yetiştirmekle görevli olduğu öğrencilerine arkadaş gibi davranması bir hiyerarşi zafiyeti doğurur. Öğretmen, tatlı sert, müşfik ama yönlendiren, buyurgan olmalıdır. Bir öğrencinin, öğretmenden beklentisi de budur. Hidayet Doğan’ın bir şiirinde Ahir zamandır bu, beter gün kardeş, / Ayaklar baş; çoban, bak bakan oldu, / Kıyamet galiba, çok yakın kardeş, / Çocuk söz sahibi, baba süs oldu.” dediği gibi başla ayak yer değiştirirse kopmayan kıyameti şimdiden yaşamış oluruz.

Bir statüyü hazırlıksız üstlenmek de hazmedememeye yol açabiliyor. On sekiz yaşında uhdeme verilen ilkokul öğretmenlik ve müdürlüğümde, büyük bir eğitim kurumunda bana tevdi edilen kuruculuk ve yöneticilik görevinde; ilk çocuğumun doğumuyla üstlendiğim babalıkta ve ilk torunumla kazandığım dedelik sıfatında bunu yaşamıştım. Sorumluluk sahibi, duyarlı her insanın belli dönemlerde benzer duyguları yaşadığını sanıyorum. Hele kendisine baba, dede, kayınpeder, kayınvalide dedirtmeyip ağabey, amca, emmi, abla dedirten kişilerin varlığına şahidim. Kişilerin içselleştiremediği statüleri, giyilen birkaç beden büyük veya küçük elbise gibidir.

“Taş yerinde ağırdır.” demiş atalarımız. Taş, yerine konmalı, hakkı verilmelidir.

Kişileri hayata hazırlamak ve hayatla uyumlu hale getirmek, eğitim sisteminin amacı. Ancak statülerin duygusal kabulü ve hazmı için yeterince hazırlık yapılmadığını, eğitim müfredatında buna yer verilmediğini de biliyorum. “Mesleki Motivasyon”, “Moral Eğitimi” gibi başlıklarla, konular ele alınmalı, bu eksiklik giderilmelidir.

Zararın neresinden dönülürse, kardır. Görev, etkin ve yetkin kişilerin.

 

 

K a m u o y u (1)

 

 

 

Efkâr-ı umûmiye, efkâr-ı amme;

Günümüz ifadesiyle kamuoyu;

Tarihin her devrinde ola gelmiştir.

Ama çok zaman sessiz kalmıştır.

Kendisini ifade etmeye kolay kolay imkân bulamamıştır.

Bir bakıma dünya tarihinde görülen çeşitli savaşlar;

Kamuoyu’nun resmiyet kazanarak;

Ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

İsyanlar ise sıkıştırılmış kamuoyu’nun;

Birden bire patlayışa geçmesidir.

Doğru yanlış ayrı bir konu;

Osmanlı Devleti tarihindeki isyanlara da

Bu gözle bakılacak olursa,

Bu isyanlar da kamuoyu’nun infilâk etmesinden başka bir şey değildir.

Nitekim halkın “Padişahım çok yaşa!” teraneleri,

Aslında -yeri geldiğinde- kamuoyu’nun dile gelişidir.

Yine halkın “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!”

Şeklindeki haykırışları, kamuoyu’nun padişaha ihtarından başka bir şey değildir.

Keza Yeniçerilerin -yerli yersiz- topluca kazan kaldırmaları, istediklerini topluca ifade etmeleri,

Askerî kamuoyu’nun dile gelmesinden başka bir şey değildir.

Demek ki her zaman ve zeminde kamuoyu;

Çeşitli aksülamel ve tepkiler şeklinde karşımıza çıkıyor.

Bizde sivil kamuoyu’nun, demokratik şekilde kendini göstermeye başlaması;

1908’de Meşrutiyet’in ilânından sonradır.

Çünkü kamuoyu’nun ortak sesi sayılan basın,

Kavuşulan hürriyet ortamında tam bir serbestlikle

Kendisini ifade etme imkânı buldu.

Doğru yanlış her kamuoyu

Meşrutiyet ortamında temsil olasılığı elde etti.

İstek, arzu ve fikirler rahatça yazıldı, çizildi, söylendi.

Böylece fikir ve düşüncelerin eskide olduğu gibi,

Sıkıştırılarak gün ışığına çıkmasının önlenmesi sonucunda;

İnfilâk hâlini alma tehlikesi,

Artık çok gerilerde kaldı.

O günden beri “kamuoyu”

Büyük mesafeler katederek günümüze ulaştı.

Bugün, dünyada olduğu gibi Türkiyemizde de

Televizyonlar, radyolar, gazeteler, dergiler

Ve kitaplar; hepsi kamuoyu’nun sesi,

Sözü ve resmidir.

Evet değerli okur!

Herkesin, bir bakıma çoğunluğun

Aynı hususları görmesi,

Aynı konularda topluca yoğunlaşması,

Aynı problemi, aynı meseleyi görüp çözmek istemesi;

Bütün fikirlerin veya ekseriyetin;

Aynı noktaya parmak basması; kamuoyu’dur.

Efkâr-ı ammedir. Efkâr-ı umûmiyedir.

 

 

‘Dinimiz, bayanlara okuma yazma öğrenmeyi ve ilim tahsil etmeyi yasaklamamıştır.’ Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER ‘Saliha Hanımlar’ı Anlatıyor…

Ebedî âleme intikalinin 4. Yıldönümünde, Rahmetle anılmasına vesile olur niyazı ile ‘Hocaların Hocası’ Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer Hocamızla, vefatından bir ay önce yaptığım ve daha önce yayınlanmamış röportajı sunuyorum.

İyi okumalar…

Oğuz Çetinoğlu: Bazı ailelerde; çok nadir olmakla birlikte, cahiliye dönemi kalıntısı olarak kız çocuklarına, bayanlara gerekli değeri vermedikleri görülüyor. Bu tür yanlışlıklar içerisinde olan din kardeşlerimizi aydınlatır mısınız?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Cemiyetin en küçük birimi olan ailede kadın ve erkeğin mecburî olarak bulunması, toplum hayatında, bunlardan herhangi birinin ihmal edilemeyeceğini ortaya koyar. Ancak halk arasında bazen, hanımların erkeklerden aşağı olduğu izlenimini veren davranış ve anlayışlar, İslâm Dininin gereği imiş gibi gösterilmek isteniyor. Bu sebeple yurdumuzda hâlâ, az da olsa, kız çocuklarını okutmayanlara, kız çocukları ve hanımların çalışmalarını dinî yönden mahzurlu bulanlara rastlıyoruz.

Şunu hemen belirtelim ki Yüce Tanrımız Kur’ân-Keriminde emir ve yasaklarını, nimet ve külfetlerim bildirirken kadın ve erkeğin her ikisini birlikte anar. Sorumluluklar ve inanç bakımından kadın – erkek farkı yoktur.

Çetinoğlu: Bu düşünceyi doğrulayan ayetlerden örnek vermeniz mümkün mü?

Ecer: Elbette! Nahl süresi 97. ayette; ‘Kadın – erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Sevaplarını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.’

Ahzab süresi 73. ayet: ‘Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara, Allah’a ortak koşan erkek ve kadınlara azab verecektir. Allah inanan erkek ve kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder.’

Âl-i İmran süresi 195. ayet: ‘Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun kadın olsun iş yapanın işini boşa çıkarmam.’

Nisa süresi 124. ayet: ‘Erkek veya kadın mümin olarak kim yararlı işler işlerse, onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.’

Bu ayetlerde Yüce Tanrımız iki noktayı vurgulamaktadır: İnanmak ve hayırlı işler işlemek.

İnanmanın da, hayrın da en iyisi,  en faydalısı bilgiyle, kültürle, ilimle olur. Fâtır suresinin 28. ayetinde;  ‘Allah’tan en çok korkanların âlimler olduğu belirtilir. O halde dinimizin kadınlara ilmi, okuma – yazmayı yasaklaması kesinlikle düşünülmemelidir. İnsanlar, iyiyi – kötüyü birbirinden ilim ve akılla ayırt ederler. Allah erkeklere farz kıldıklarını hanımlara da farz kılmış, yasakladıklarını hanımlara da yasaklamıştır. İslâm tarihinde ilkokul cami, ilk öğretmen Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber camide, önceleri, sadece erkeklere ders veriyordu. Daha sonra haftanın bazı günlerini hanımlar için ayırdı.   O günlerde Peygamberimizi dinleyen Müslüman hanımlar çeşitli sorular da sorarlardı. Toplu derslerin dışında tek tek gelip peygamberden bilgi alanlar da olurdu. Dinimizde hanımların ve kız çocuklarının eğitim ve öğretim görmeleri günah veya yasak olsaydı,  Peygamberimiz böyle yapar mıydı?   Gene Peygamberimiz zamanında okuma – yazma güçlüğüne rağmen bunu öğrenen hanımlar olmuştu. Peygamberimizin hanımlarından Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme’nin okuma – yazma bildiklerini ve Abdullah kızı Şifa’mn birçok kimseye okuma – yazma öğrettiğini bilmekteyiz.

Çetinoğlu: İslamiyet kadın haklarına önem veren bir din olarak bilinir. Bilinir de uygulama sırasında kusurlu hareket edenlere de rastlanmaktadır. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ecer: Mısırlı bilginlerden Prof. Muhammed Ebu Zehra bir kitabında Müslüman hanımların haklarını şöyle özetler: ‘İslâm Dini kadına, erkeğe vermiş olduğu hakları vermiştir. Kadın da erkek gibi, İslamî hükümlerin tamamına uymakla mükelleftir. Teklife ehliyette kadın, erkeğe eşittir. Erkeğin sahip olduğu malî haklara kadın da sahiptir. Erkeğe vacip olanların aynısı kadına da vacibdir. Kadının vazifeleri de erkeğin vazifeleri gibidir. Kadın her nevi iltizam ve taahhüdler altına girebilir. Başkalarıyla hukukî işlere girişir.

Bu durumda hanımlar dinimiz yönünden mal edinebilirler, ticaret ve ticarî anlaşmalar yapabilirler, kendi mallarını satabilirler. Yâni bugünkü modern hukuk terimiyle ifade etmek gerekirse tam bir ehliyete sahiptirler. Tam bir ticarî ehliyete sahip olan Müslüman hanımlar kendilerinin, ailelerinin,   bağlı oldukları toplumun ekonomisine, üretimine katkıda bulunabilmek için kendilerine yakışan, din ve ahlâklarına uygun düşen bir mesleği benimseyip çalışabilirler.   Dinimiz, hanımların çalışmalarını, ülke ekonomisine katkıda bulunmalarını yasaklayıcı hiçbir emir ve hüküm taşımamaktadır. Hanımlar çiftte – çubukta, bağda – bahçede çalışabilecekleri gibi terzilik, örgücülük, halıcılık yapacaklar veya kendilerine uygun bir başka uğraşıyı ev hanımlığının ve anneliğin yanında yürütebileceklerdir.

Çetinoğlu: İslamî hükümler açısından kadınların yapabilecekleri-yapamayacakları meslekler var mıdır?

Ecer: Hanımların seçecekleri meslekler zamana, medeniyet düzeyine ve sosyal şartlara göre değişecektir.

Peygamberimiz zamanında Müslüman hanımların savaşlara katıldıklarını biliyoruz. Katıldıkları savaşlarda hastalara bakarlar, yaralı ve ölüleri taşırlar, yemek pişirir, su getirirler ve hatta mecburî hallerde fiilen savaşa bile katılırlardı. Savaş, hanımlar için en tehlikeli ve en zor bir çalışma yeridir. Peygamberimiz, Müslüman hanımların böylesine güç ve tehlikeli bir alanda çalışmalarına izin verdiğine göre Müslüman hanımların savaştan daha az tehlikeli diğer meslekleri seçebilecekleri sonucu ortaya çıkar. Hz. Ömer, Abdullah kızı Şifa Hatun’un fikirlerine, görüşleri önem verdiği, onu tadtir ettiği için, Medine’nin çarşı – pazar’ını kontrol etmekle görevlendirmişti. Bu bir çeşit zabıta memurluğu idi.

Müslüman hanımlardan -tarih boyunca- bilginler, şairler, sanatkârlar, çeşitli mesleklerde ün ve başarı kazananlar çıkmıştır. Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe devrinin en büyük bayan din bilginlerindendi. Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma’n çok güzel şiirler yazdığını biliyoruz. Şiir ve edebiyatla uğraşan hanımlar sayılamayacak kadar çoktur. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre 17. yüzyılda İstanbul’da 9.000 hafız vardır ve bunlardan 3.000’i hanımdır.

Çetinoğlu: Hanımlar için yasaklanmış bir meslek yoktur’ Diyebilir miyiz?

Ecer: Ailesine, yurduna, devletine ekonomik katkıda bulunmak isteyen, ev hanımı olmanın dışında cemiyete yararlı olmak isteyen Müslüman hanımların başarabilecekleri ve de çağın icapları olarak toplumun reddetmediği meslek ve memuriyetleri yapmalarında din yönünden hiçbir mahzur yoktur.

Çetinoğlu: Özellikle eğitim konusunda hanımlara, erkeklerden fazla ve önemli görevler almalı…

Ecer: Hanımlar okur – yazar, kültürlü ve yurt ekonomisine katkıda bulunabilecek bir mesleğe sahip olurlarsa hem yetiştirdikleri ve terbiye ettikleri çocuklar sağlam karakterli, millete – devlete yararlı olurlar hem de geri kalmışlıktan kurtulmamız mümkün olur.

Atatürk bir konuşmalarında; ‘Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.’ dedikten sonra şunları ekler: Allah’ın emrettiği şey, İslâm erkek ve kadınının beraber olarak ilim ve irfan kazanmasıdır. Kadın ve erkek ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir. Bu konuyu, Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek istiyorum: ‘Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır: Büyük Türk kadınını Çalışmalarımızda ortak yapmak. Hayatımızı onlarla birlikte yürütmek. Türk kadınının ilmî, ahlakî, içtimâî ve iktisadî hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı yapmak yoludur.’

Çetinoğlu: İslam, iyilik yapmayı emreden bir dindir. Konu ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Ecer: İslâm dini biz insanlar için gönderilmiş, bizim ve toplumumuzun iyiliği, refahı, huzuru ve saadeti için emirler ihtiva eden bir dindir. Dinimizin adı olan ‘İslam’ kelimesinde sulh, sükûn, samimiyet ve bağlılık anlamları vardır. Yani İslâm’ın sâdece adı bile iyiye samimiyetle bağlanmak demektir. Dinimiz ve Peygamberimiz, insanların mutluluğu, huzuru için iyilikte yarışmamızı emrederler. Peygamberimiz ilk Cuma hutbesinde: ‘Kendini cehennemden korumak isteyen kişi bir hurma tanesiyle bile olsa iyilik yapsın. İyilik yapmak için hiç bir şeyi olmayan güzel söz söylesin.’ buyurur. Güzel ve tatlı söz insanları birbirine bağlar, kötülükleri kaldırır kırgınlıkları yok eder.

İnsanoğlu, kişilerin gönüllerini iyi sözle ve güler yüzle alabilir,  onları memnun edebilir. ‘Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır’ atasözümüz, iyi ve tatlı sözün oynadığı yapıcı rolü çok güzel ifade eder. Yüce Tanrımız Bakara süresi 263. ayette şöyle buyurur: ‘Güzel bir söz ve iyilik, arkasından incitme (eza) gelen bir sadakadan daha iyidir.’

Çetinoğlu: Önemsiz‘ görerek iyilik yapmaktan uzak duranlar var…

Ecer: İyiliğin büyüğü küçüğü olmaz. Her insan kendi gücü oranında iyilik yapacak, yapmakla da kalmayıp iyiliği yaygınlaştıracaktır. Her mümin iyiliği kendisi yapacak, iyiliğin yayılmasına çalışacak, başkalarının iyilik yapmalarına da yardımcı olacaktır. Kur’ânda bu nokta açık bir biçimde belirtilmiştir. İyilik yapmak kadar, iyiliğe yardımcı ve aracı olmanın da sevabı vardır. Kur’ân-ı Kerim’in Nisa süresi 85. ayetindeki  ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, onun sevabından aynı değerde bir hisse alır.’ Hükmü, bunu gösterir.

Çetinoğlu: Hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağı meselesi var…

Ecer: Dinimizde, her işin bir karşılığı olacağı ilkesi vardır. Bu karşılık sebebiyle insanlar birbirlerine saygılı davranma durumunda olduğu kadar, iyilikte yarışmaya da yönelir. Her işin bir karşılığı vardır ve bu iş iyilikse Tanrı katında sevablıdır. Bakara süresi 215. ayette; ‘Şüphesiz Allah yaptığınız her iyiliği bilir.’ buyrulduğu gibi, başka bir ayette de ‘Kendiniz için yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük karşılık (ecir; olarak) Allah katında bulursunuz.’ Buyruğu yer alır.

Bu emirlerde, hiçbir iyiliğin Allah’tan gizli kalamayacağı ve her iyiliğin Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılanacağı müjdesi vardır. Böyle bir müjde inananları iyilik yapmada yarışmaya yöneltir.

Çetinoğlu: İyilik değerli bir harekettir. Yapılan iyiliğin değerini artırmanın da yolları olmalı…

Ecer: İyiliklerin bazıları maddî iyiliklerdir, maddî yardımlardır. Yoksullara, muhtaç olanlara yokluğunu hissettikleri şeyleri vermek, onlara yardım etmek sevaptır. Ancak, bizim de sevdiğimiz işe yarar şeyleri sadaka olarak vermek daha büyük iyiliktir ve daha çok sevaplıdır. Allah Kur’ân-ı Keriminde şöyle buyurur: ‘Sarf ettiğiniz iyi şey kendinizedir. Zaten ancak Allah’ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz, sarf ettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı -haksızlığa uğratılmaksızın- size verilir. (Bakara/272)

‘Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyi kişi olma rütbesine erişemezsiniz. Ne verirseniz şüphesiz Allah onu bilir.’ (Al-i İmran/92)

Çetinoğlu: İyilikte yarışmanın insanlara sağlayacağı görünmeyen faydaları da olmalı…

Ecer: İyilikte yarışmak, hayırda yardımlaşmak insanları mutlu kıldığı kadar, toplumun yücelmesine, refahının artmasına da yarar sağlar. İyilikte yarışan Müslümanlar, kendileri için istedikleri iyi şeyleri komşuları, yakınları için de istemelidirler. Bir hadislerinde Peygamberimiz; ‘Hayatımı elinde tutan Allah’a ant içerim ki, bir kul, kendisi için dilediğini komşusu için de dilemedikçe gerçekten inanmış olamaz.’ Buyurur.

Çetinoğlu: Maddî olmayan iyiliklerin de sevabı vardır. İyiliklerin mutlaka maddiyatla bağlantılı olmamasının hikmetlerinden söz eder misiniz?

Ecer: Evet! İyiliklerin mutlaka maddî olması gerekmez. Eğer öyle olsaydı iyiliklerin sevabına sadece zenginler kavuşurlardı.

 

DERKENAR:

TÜRKLERDE VE İSLAM’DA KADIN

Türkler gerek toplum hayatında gerekse aile hayatlarında kadına çok kıymet verirlerdi. Hakanlar ülkeyi eşleriyle birlikte yönetirler, törenlerde eşleriyle aynı tahtta otururlar ve gerektiğinde ülkeyi kadın hükümdarlar yönetirdi. Buhara hükümdarı Kabaç Hâtun gibi…

İslamiyet’ten önceki cahiliye döneminde kadının hiçbir değeri yoktu. Kız çocuklar doğar doğmaz diri diri toprağa gömülürdü. Kız evlat doğuran kadını boşamak eşinin en tabiî hakkı idi. İslamiyet’le birlikte kadına büyük önem verildi. Kur’an-ı Kerim’de kadın ile ilgili hükümler yer aldı. Dolayısıyla İslamiyet’in kadın anlayışı ile Türklerin kadın anlayışı arasında paralellik oluştu.

1304-1377 yılları arasında yaşayan İbn Batuta Ceyhun ve Seyhun nehri arasında yaşayan Türklerde hükümdar tahtının iki prenses tahtı arasında durduğunu ve bunlardan birinin, eşi olduğunu belirtir. Harezm bölgesi için şöyle der: ‘Hakan’ın eşi olan hâtun bana yüz gümüş dinar gönderdi. Emir’in kız kardeşi onuruma şölen verdi.’ Anadolu’yla ilgili olarak şöyle der: ‘Hâtun karşımızda ayağa kalktı, bizi incelikle selamladı; bizimle iyilikle konuştu ve bize yiyecek getirilmesini buyurdu.’

Avrupalılar Türk kadınlarının erkekler gibi ata bindiklerini, ok attıklarını veya öküz arabalarını sürdüklerini görünce, en az Müslümanlar kadar şaşırmıştır. Joinville de, İbn Arapşah da kadın askerler ve kadın avcılar karşısında aynı tepkiyi gösterir. Kadın avcı ve askerleri epik metinler de doğrulamaktadır. ‘Seken Hâtun at saldı, karımını bastı, kaçanını kovmadı, aman deyeni öldürmedi!’ diye anlatır. Başka bir metinde, genç bir erkek ile genç bir kız arasındaki dövüş anlatılır: ‘Yumruklaştılar, birbirlerine girdiler ve güreştiler.’

9. yüzyılda İbn Rüşd ve 11. yüzyılda el-Bekrî gibi Müslüman yazarlar Türk kızlarının eşlerini seçmekte hür olduklarından söz ederler.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

 

 

 

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

 

8 Ağustos 1934 tarihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı.

 

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.

 

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Tarihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Tarihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Tarihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

 

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 30 civarında eseri bulunmaktadır.

 

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Tarihi ve İslâm Mezhepleri Tarihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuş, 7 Aralık 2014 tarihinde, Kayseri’de tedavi görmekte olduğu hastanede 80 yaşında vefat etmiş,  Doğum yeri olan Niğde’de toprağa verilmiştir.

 

 

 

Zarar Ediyorsa Kapatalım

0

Fıkra diye anlatılır ama yaşanmış olaydır. Karadeniz’de bir camide hoca vaaz veriyormuş;

– Ey cemaat camimizin tadilatı için 100 şuraya, 200 şuraya toplam 500 liraya ihtiyacımız vardır.

Köyde de herkes gurbette olduğundan ancak 300 lira toplarlar.

– Ey cemaat 300 topladık 200 açığımız var.  Ne yapacağız ne edeceğiz diye Hoca tekrar cemaate sorarken cemaatten biri seslenir;

–  Hocam zarar ediyorsak kapatalım camiyi…

Meclis’te bugünlerde 2019 yılı Bütçe Kanunu görüşülüyor. Bütçe Kanunun cetvellerine şöyle bir göz attığınızda bir hayli ilginçlikler çıkıyor karşınıza. Öncelikle 2019 yılı bütçemiz yaklaşık 961 milyar TL, bu da bugün ki döviz kuruyla yaklaşık 180 milyar Dolar yapıyor.

İlk gözümüze çarpan kalem listenin başındaki Cumhurbaşkanlığı bütçesi. Saray için bütçeden ayrılan meblağ tamı tamına 2.818.899.000 TL. Buraya kadar her şey normal görülebilir. Ancak detaya girdiğimiz zaman işin rengi değişiyor. Öncelikle Cumhurbaşkanlığı kurumunun bir önceki yıl bütçesi 845.365.000 TL. Yani Cumhurbaşkanlığı bütçesinde neredeyse %300’lük bir artış var. Başbakanlık makamının kalkmış olması bu artışa gerekçe gösteriliyor ancak tabloya baktığımızda görülen o değil. Cumhurbaşkanlığı kurumu bütçesinin yaklaşık 310 milyon TL’sini personel maaş ve SGK giderleri, %41’ini 1.158.751.000 TL ile “Mal ve Hizmet Alım Giderleri” teşkil ediyor. Cumhurbaşkanlığının bu kadar yüksek bedelle hangi mal ve hizmetleri alacağını bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanlığı bütçesinin 401 milyon TL’sini Cari Transferler teşkil ediyor. “Cari Transferler” kavramı kamu maliyesinde şu şekilde tanımlanmaktadır; “Sermaye birikimi hedeflemeyen ve cari nitelikli mal ve hizmet alımını finanse etmek amacıyla karşılıksız olarak yapılan ödemelerdir. Transferler kimin yararlandığına göre değil kime ödendiğine göre sınıflandırılmalıdır.” Sayın Cumhurbaşkanımızın 2019 yılında kime veya kimlere hangi amaçlarla 401 milyon TL değerinde “karşılıksız ödeme” yapacağını ben de çok merak ediyorum.

Cumhurbaşkanlığı bütçesinin son kalemi ise kurum bütçesinin %34’üne tekabül eden Sermaye Giderleri kalemi ki bu da tam olarak 950 milyon TL ediyor. “Sermaye Giderleri” kavramı da maliyesinde şu şekilde tanımlanmaktadır; “Sermaye harcamaları, sabit sermaye edinimleri, gayrimenkuller ya da gayri maddi aktiflerin edinimi için yapılan ve Devlet mal varlığını artıran ödemelerdir. Ayrıca, taşınmaz mal yapımı ile bakım-onarımının gerektirdiği yıkım ve enkaz temizleme işleri de bu kapsamda değerlendirilecektir. Bu ödemeler, her yıl bütçe kanunlarıyla belirlenecek asgari limitin üzerinde olmalıdır ve kullanım ömürleri bir yıl veya daha uzun olmalıdır.” Sayın Cumhurbaşkanımızın 2019 yılında kurum adına nerelerden gayrimenkul satın alacağını ve buralarda ne tür inşaatlar yapacağını az çok tahmin edebiliyoruz. Güzide bir tatil beldesine 300 odalı, Ahlat’ımıza da 1071 odalı birer saray yavrusu yapılacağı haberlerini hatırlarsınız.

Anti parantez bir hususa daha değineyim. Listenin devamını incelediğim zaman kendi cahilliğimle yüzleştim. Meğer güzide devletimiz bünyesinde benim adını bile duymadığım ne kurumlar varmış ve bu kurumlarda ne babayiğitler memlekete fedakârca hizmetler ediyormuş!

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü diye bir kurum varmış mesela ve neredeyse Cumhurbaşkanlığı bütçesine yakın bütçe ayrılmış bu kuruma. Muhtemelen adını 2023’den sonra daha sık duyacağımız Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü diye başka bir güzide kurumumuz daha varmış. Mesleki Yeterlilik Kurumu, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, Nadir Toprak Elementleri Araştırma Enstitüsü, Kişisel Verileri Koruma Kurumu gibi cahilliğimden ötürü adlarını ilk defa duyduğum ve kim bilir bu ülkeye ne büyük hizmetler etmiş ve etmeye devam edecek nice kurumlar gördüm listede. Hele bir tanesi vardı ki adını görür görmez kendimden geçip “Helal olsun be !” diye bağırdım. Helal Akreditasyon Kurumu diye bir kurumumuz varmış. Bu kurumun varlığını öğrendikten sonra artık yerli mi ithal mi olduğuna bakmaksızın her türlü gıda ürününü gönül rahatlığıyla tüketebileceğiz demek ki !..

Asıl konuya geri dönelim. Yapılacak olan bu kadar fazla harcama için bir şekilde para bulunması lazım. İşte 2019 Bütçe Kanununda gelir planlaması yapılırken toplamda yaklaşık 967 milyar TL gelir elde edilmesi planlanmış. Bu meblağın da %88’inin yani yaklaşık 854 milyar TL’sinin vergilerden tahsil edilmesi planlanıyor.

Vergi gelirlerinin %30’unun gelir ve kazanç üzerinden, %40’ının ise harcamalar üzerinden alınması planlanıyor. Bu da yaklaşık 600 milyar TL demek. Yani devletimizin 2019 yılında yapacağı harcamaların %62’si işçi, memur, esnaf, çiftçinin gelirlerinden ve yine milletçe yaptığımız her harcama kaleminden ödediğimiz KDV ve ÖTV lerden karşılanacak.

Bütün bu anlatılanlar demek oluyor ki, Sayın Cumhurbaşkanımız memleketin dört bir tarafına saray yavruları yapsın, uçak filosundaki uçak sayısını neredeyse bir havayolu şirketinin filosuna denk gelecek şekilde artırsın, her biri birbirinden değerli güzide devlet büyüklerimiz en son model ve en lüks makam arabalarını kullansın ve iktidara yakın işsiz gençlerimizin istihdam edilebilmesi için adını sanını duymadığımız yepyeni kurumlar ihdas edilsin diye bu ülkenin vatandaşları ev sahibi olamayıp kiralık evlerde yaşamaya devam edecek kötü kötü arabalara dünyanın parasını ödeyecek, dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanacak, çoluğunun çocuğunun rızkından kesinti yapacak, ikinci hatta üçüncü bir işte çalışma ihtiyacı duyacaklar.

Ekonomik durumu nispeten iyi olan vatandaşlarımız ise, ev ve iş yerlerinin güvenliğinin sağlanması için özel güvenlik şirketleriyle anlaşma yapmaya, çocuklarına özel okullarda eğitim aldırmaya, sağlık hizmetlerini de özel hastanelerde almaya devam edecek ve böylelikle ödedikleri vergilerin karşılığını devletten hiçbir şekilde alamamış olacaklar.

Sonunda ise vatandaşın yaptığı bütün bu fedakârlıklar yine yetersiz kalacak, bütçe zarar edecek ve haşmetli büyüklerimiz vatandaşımızın biraz daha tasarruf yapması gerektiğini söyleyecekler. O gün geldiğinde Karadenizlinin biri daha çıkıp, “Zarar ediyorsak kapatalım devleti” der mi acaba ?

 

 

Mazide Kalan Türkiye (4)

Camilerde Karşılıklı Çifte Ezan:

Bizim çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşadığımız o dönem­de bilhassa Cuma, Kandil ve Arife gibi dini günlerimizde, büyük camilerimizde ezanlar iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu.

2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı ezan oku­maları; uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı. 4 minareli camiler­de ise kimi zaman 4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu…(O yıllarda evimizin Sultanahmet camiine yakın oluşu, özellikle dini günlerimizde rahmetli babamla birlikte gittiğim bu muhteşem camide, yankılı ezanların sesi hala kulaklarımdadır…)

Posta Kutuları:

Mektupla haberleşmenin en yoğun olduğu bu yıllarda, şehrin belli noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de bir demir çu­buğun ortasına oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Bu kutuların üzerinde hangi günler ve saatlerde açılacağını belirten uyarı yazıları vardı…

El Arabalı Çöpçüler:

O yıllarda çöpler şimdiki gibi her gün toplanmazdı! Sokak aralarından çöp kamyonunun geçmediği günlerde, bu hizmeti el arabalı çöp toplayıcıları verirdi. Bunlar düşük bir ücret karşılığın­da evlerde biriken çöpleri alırlardı. Belediyeden kadrolu olan bu çöpçüler, daha fazla çöp toplayabilmek için el arabası haznesinin yanlarına birbiri üzerine bindirilmiş teneke levhalar, kalın karton ve mukavvalar sokuşturarak, arabanın çöp toplama kapasitesini çoğal­tırlardı.

Tahtakale (kazan) Simidi:

60’lı yılları İstanbul’da yaşarken benim de büyük bir lezzetle yediğim bu simit çeşidinin en önemli özelliği, (rahmetli babacığı­mın iş yeri Bahçekapı’da olduğu için çokçasına yediğim bu simidin tadı hala damağımdadır…) fırında değil kazanda pişmesiydi. Susam­sız, altın sarısı renginde olan bu simide, çok az ya da hiç tuz konul­mazdı. Günümüzde bu simit çeşidinden sadece Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır.

Stepneli Otomobiller:

50’li-60’lı yıllardan kalma otomobillerin araka kaputlarının üzerinde yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları bulunurdu. Herhangi bir lastik patlamasında, hızlı müda­haleye olanak veren bu yedek tekerlekli otomobillerin en bilinen modelleri, Dodge ve DeSoto’ydu. Bu araçların ve stepnelerin rengi genelde siyahtı…

Lağımcılar:

Sokak aralarında ‘lağımcı’ diye bağırarak dolaşan ustalar var­dı. Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de, tıkanan lağımı açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çe­şitli çap ve boylarda tahta, demir çubuklar ile bol miktarda paçavra ve bez bulunurdu. Bu meslek erbabı, gideri tıkanmış bir evin bu sorununu; saymış olduğumuz bu basit araçlarla kısa bir sürede gide­rirlerdi. Kendilerine has bağırışları olan bu ustalar, sesleri duyulunca derhal tanınırdı…

Bileyciler:

O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde körleşmiş bıçakla­rı keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Bu ustalar, biley makinelerini sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinesini yere koyararak, bunun üzerindeki yatay mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını, ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızla çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı değişik açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak biley­lerdiler.

Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen bileyicilere rastlanabilmektedir.

Otobüs Biletçileri:

İ.E.T.T (İstanbul Elektrik, Tramvay, Tünel) otobüslerine binildiğinde otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan, önünde menteşeyle tutma demirine bağlanmış; gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan, ko­çan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi.

Biletçilerin kullandıkları kalemin arkasında silgi bulunurdu. Bu silgi yardımıyla bileti koçanından ayırırlardı. Asıl görevleri bilet kesmek olan biletçiler, biletin kullanılacak bölgesi geçtiği halde inmeyenleri uya­rırlar, yolcuların sürekli ön kapıya doğru yürümelerini hatırlatırlar, şayet görev yaptığı araç troleybüs (boynuzlu otobüs!) ise, keskin virajlarda havai tellerinden ayrılan troleybüs çubuklarını (troleybüsün boynuz gibi üzerinde olan ve havai elektrik hattından güç sağlayan çubuklar.) yerlerine oturturlardı…

Gaziler:

90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz vardı. Çok yaşlı, sakallı, bastonlu ve genellikle Gazi üniformalı bu kahramanlarımızın göğüslerinde; başta İstiklal Savaşı Madalyası olmak üzere çeşitli ma­dalyalar bulunurdu. Son dönemde Güneydoğuda teröristlere karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin girişmiş olduğu mücadelede yaralanarak ‘Malul Gazi’ unvanı alan kahramanlar ile Türk Milletinin yüksek menfaatlerini korumak ve savunmak adına yabancı bir ülkenin silahlı kuvvetleri ile bilfiil savaşa giren ordu mensuplarına (İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlara) ‘Gazi’ unvanı verilmiştir.

‘Şehit’ nurlanmış, ‘Gazi’ onurlanmış askerdir. Türkiye Cum­huriyeti Devletinin kuruluşundan günümüze İstiklal Savaşı, Kore Savaşı ve Kıbrıs Savaşlarının Gazileri mevcut olup, günümüzde ya­şayan bu Gazilerin sayısı 37.000 civarındadır. Ancak yaşayan İstiklal Savaşı Gazimiz kalmamıştır.

Güneydoğuda P.K.K terörünün en yoğun yaşandığı yıllar­dan günümüze o bölgede harekâta katılan Türk Silahlı Kuvvetle­ri mensuplarından ne kadarının ‘Malul Gazi’ oldukları konusunda ulaşabildiğim bir bilgi kaynağı bulamadım. Ancak o uzun süreçte binlerce görev malulü Gazimizin olduğu kesindir.

Milletimizin gurur timsali olan Gazilerimize şeref aylığı adı altında çok cüzi bir maaş ödenmekte olup, bu maaş bile son birkaç yıldan beri ne yazık ki, iki kategori halinde ödenmektedir! (SGK sis­teminden emekli maaşı alanlara daha az, almayanlara ise daha fazla maaş ödenmektedir. Bu uygulama halen Gaziler arasında büyük bir üzüntü kaynağı olmaya devam etmektedir…)

Beyazıt Hürriyet Anıtı:

27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen ve ülke yönetimine el konulan askeri müdahaleden sonra; ‘Beyazıt Meydanının’ adı, ‘Hürriyet Meydanı’ olarak değiştirilmiştir. 60 askeri müdahalesinin ardından, meydana bakan Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kal­dırımın ortasında geniş bir kaidenin üstüne, bir yontu taş oturtul­muştu. 27 Mayıs İhtilalinde ve ihtilalden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini, gösterilerini simgeleyen bu heykel, 12 Eylül 1980 de gerçekleşen askeri müdahale sonrasında bulunduğu yerden sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konulmuştur…

Gezici Migros Kamyonları:

O yıllarda İstanbul’un belli noktalarında park ederek, gün boyu satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapa­lı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelir ve satış elemanları bu tezgahın arkasına geçerek istenen şeylerin satışını ya­parlardı..

Çok iyi hatırlıyorum! İstanbul’da oturduğum Kumkapı sem­tinde de Migros’a ait bu kamyon bizim sokağa gelirken bir cıngıl sesi duyulur ve mahallenin ben de dâhil tüm çocukları; içinde türlü, türlü yiyecekler olan bu kamyonun etrafını sarar, yapılan alışverişi izlerdik.

İstanbul’un pek çok semtini dolaşan bu kamyonlar, 1980’le­rin ortasından sonra yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısından çıkılan içi iki taraflı raflarla donatılmış, camsız turuncu renkli Mig­ros otobüslerine bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı. Günümüzde ise internet üzerinden verilen her türlü sipariş kişiye özel olarak araçlar ile istenen yerlere ulaştırılmak­tadır…

Gece Bekçileri:

Aslında onlar mahallerin ‘Bekçi Babalarıydılar’… Bundan 60 yıl öncesinin İstanbul sokakları ve diğer büyük illerin sokakları, gün batımından sonra onlara emanetti. Ellerinde taşıdıkları düdüğü her üflediklerinde; bizler evlerimizde biraz daha rahatlar, gecenin karanlığı, ıssızlığı ve her tür tehlikesi onların varlığı ile adeta yok olurdu.

Emniyet teşkilatına bağlı olarak çalışan bu güzel insanlar, 1980’lerden sonra sokaklarımızda görünmez oldular. Çünkü onlar sabit karakolların kadrolarına verildiler. 90’lı yıllardan itibaren de emniyet teşkilatının kadrosundan çıkarıldılar…

Hallaçlar:

O yıllarda sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli olan, ellerinde taşıdıkları labut gibi bir tahta parçası ile İstanbul’da mahalleler aralarında dolaşan, çoğu Karadeniz yöresinden gelen ‘Hallaç’ ustaları vardı.

Bu ustalar çağrıldıkları evin holünde, ya da uygun bir bölü­münde, o yay şeklindeki dal parçasını özellikle yaz aylarında evler­deki yatak ve yorganların içerisinden çıkarılan pamuk ve yün yığınla­rına sokarak, labut şeklindeki tahta parçası ile tele devamlı vururlar; pamuk ve yün yığınlarını ayrıştırarak havalandırırlardı.

 

 

Îlâ – yı Kelimetullah

0

“Îlâ-yı Kelimetullah (Allahın ismini yüceltmek, İslâmı dünyanın dört bir yanına götürmek, İslâmı bilmeyen insanlara, İslâmı tanıtmak. Onlara İslâmı bildirmek ve anlatmak demektir. Bunun için dün kılıçla, bugün ise kalemle yani ilimle mânevî bir mücahede ve cihad içinde olmaktır. Îlâ-yı Kelimetullah) şu zamanda maddeten terakkîye (ilerlemiş, yükselmiş, kuvvetli bir millet ve devlet olmaya) mütevakkıf olduğunu (dayandığını) bil(mek gerek).”

Kişi bile iyi bir konumda, giyim-kuşamı yerinde, maddî durumu yüksek ise, mevki-makamı

Büyükse, çevresinde hatırı sayılır bir saygınlığı varsa;

İşte ancak o zaman, sözü daha çok dinlenir.

İşte ancak o zaman, sözü daha çok tutulur.

İşte ancak o zaman, sözü daha çok kabul görür.

İşte ancak o zaman sözü daha çok değer kazanır.

İşte bu dünyevî üstünlükleri olan kimseler; mânevî üstünlüğü başkalara sirayet ettirmekte.

Anlatmakta. Yaymakta ve etkilemekte, çok daha fazla imkâna sahiptirler.

Başarmaları da kuvvetle ihtimal dahilindedir. Başarı şansları yüksektir.

Çünkü zâhir cezbeder, bâtın mesteder. Biri kabuk öteki özdür. Birbirisiz olmaz.

Devletler de öyledir. Kuvvetli, haşmetli oldukları sürece; etkileyicilikleri had safhadadır.

Çünkü aşılamak istedikleri inanç; evvelemirde kendi üstlerinde görülmekte,

Karşı tarafın gözlerini kamaştırmaktadır.

Nitekim Osmanlıların ordularında, atların techiz ve donatımında bile gösterdikleri göz alıcı

Haşmet ve maddî üstünlük görüntüsü; biraz da bu amaca yöneliktir.

Keza Hz. Muhammedin, Hilâfetin güçlü ellerde bulunmasını ima edişi.

Osmanlı Devleti’nin Mısırdaki hilâfeti kendi üzerine alması için sefere çıkmasını gerektirmiştir.

Çünkü büyük dâvalar, bîçare ellerde perîşan olur. Bu açıdan bakınca, Hilafetin kaldırılmasındaki

Kaderin hikmetini düşünecek olursak aynı kanıya varırız.

Artık hilafeti taşıyacak kuvvetli, kudretli ellerden mahrumduk. Kolumuz kanadımız kırılmıştı.

Hilafeti lâyıkı veçhiyle temsil edecek vasıf ve liyakatten artık uzak düşmüştük.

O da bize küstü. Şimdilik meçhuliyet / bilinmezlik örtüsüne büründü. Görünmez oldu.

Demek istiyorum ki aziz okur!

Taşıdığımız değerleri muhafaza ve müdafaa keyfiyetinden,

Geri kalmayacak durumda olmalıyız.

Onları başkalarına benimsetmek;

Ancak bu şekilde, imkân dâhiline girer.

Çünkü biz İslâma lâyık doğruluğu ve doğru İslâmiyeti

Yaşayıp yaşatmadıkça;

Bunu üzerimizde gösterirken,

Ona lâyık üstünlüğü de temin etmedikçe,

O yüksek fikirleri başkalarına ulaştırmaktan,

Onu onlara benimsetmekten uzak düşeriz.

Nitekim düşmüşüz.

Ama yeis ve ümitsizliğe yer yok.

Düştüğümüz yerden

Doğrulmak üzereyiz.

Âlemi İslâm da peşimizde olarak.

İslâm sancağını ruh ve kalplerde, tekrar dalgalandıracağız.

Çünkü, kararan gecelerin sabahı çok yakındır.

Yeter ki, bizler intibaha gelip, uyanalım.

Zaten kendimize geliyoruz.

Ne gam be dostlar!

 

 

Kuzey EGE Adalarının ve Girit’in Mülkiyeti

Egedeki 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakını Türkiye gündemine taşıdığı zaman görmezden, duymazdan geldiler.

O, bıkmadan usanmadan muhalefet liderlerine brifing vererek, kamuoyu oluşturabilecek gazeteler ve TV’lerin yazar ve yöneticilerine sürekli bilgi aktararak, konferanslar vererek anlatmaya devam etti.

İktidara karşı doğruları yazabilen birkaç gazete ile dürüst ve cesur birkaç yazarın haricindekiler O’nun söylediklerini dile getirmeye cesaret edemediler.

Ama birkaç seneden beri, bir tek vatansever ve cesur adamın gayretleriyle 18 adamızın Yunanistan tarafından işgali ve ilhakından haberdarız. Erdoğan ile Ak Parti’nin sessizliğinden,  muhalefet liderlerinin bu konuda gök kubbeyi yere indirmeyişinden şaşkınız.

Bahsettiğim vatansever ve cesur adam MSB eski Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit YALIM‘dır. Ümit Yalım bilginin gücünü ortaya koyan, bağırıp çağırmadan da çığlar yaratılabileceğini gösteren zarif bir üslupla ülkemizin menfaatlerini savunmaya devam ediyor.

***

Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nın misafiri olarak konuşan Ümit Yalım, bu defa da iki önemli tezi gündeme getirdi. Bunlar da en az 18 ada kadar önemli.

1- Kuzey Ege Adalarının mülkiyeti Türkiye’nindir. Bu adaların etrafındaki kıta sahanlıklarında bulunan petrol Türkiye’nin hakkıdır.

Bu adaların hukuki statüsü 1913 Londra Antlaşması’yla belirlendi. Bu antlaşmaya göre Kuzey Ege Adaları’nın sadece zilyetliğini (kullanım hakkını) verdik, egemenliğini vermedik. Lozan‘da da bu durum tescil edildi; Adalar ve kıta sahanlıkları bizimdir.

Kuzey Ege’de bulunan Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarının mülkiyeti ile karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanları ile hava sahası Türkiye’nin egemenliğinde kaldı.

Yalım, egemenliği aslen Türkiye’de ve kullanım hakkı Yunanistan’da olan Taşoz’un etrafında Yunanlıların petrol aramasına 1987 yılındaki Türk Hükümeti’nin (Turgut Özal’ın Başbakanlığı zamanında) izin vermediğini oysa şimdilerde Yunanistan’ın buralarda açtığı petrol kuyularıyla günde 3823 varilden tam 111 milyon varil petrolümüzü çaldığını söyleyerek İktidar’ın tedbir almasını istedi.

Yalım, buna karşılık Enerji Bakanı Fatih Dönmez‘in “Taşöz adasının Yunanistan’a ait olduğu” açıklamasını “vatana ihanet” olarak değerlendirdi.

2- Girit adasının dörtte üçü hukuken Türkiye’nindir. Ve Girit’in etrafındaki 14 ada ile kıta sahanlıklarının mülkiyeti de Türkiye’ye aittir.

1913 Londra Antlaşması‘yla Yunanistan’ın fiili işgali altında olan Girit dörde ayrılarak Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’a verildi. Lozan‘da Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan Girit üzerindeki haklarından vazgeçtiğinden, bunların hakları hukuken önceki sahibi olan Türkiye’ye geçti. Dolayısıyla da Adanın 4’te 3’ünün tekrar eski sahibine iadesinin gerekiyor.

Ayrıca Lozan’da Girit’in etrafındaki 14 ada Türkiye’ye bırakıldı. Daha sonraki antlaşmalarla İngiltere’yle ABD tarafından da bu 14 adanın Türkiye’ye ait olduğu tescillendi.

Yalım bunları resmi belgeler ve ABD ve İngiltere devletleri tarafından çizdirilen haritaların resimlerini göstererek anlattı. Girit’in dörtte üçü ile etrafındaki adaların Türkiye’nin olması demek. Etrafındaki kıta sahanlığı ve karasularının da bizim olması demek.

Fakat Yunanistan Girit’in etrafındaki Türkiye’nin karasularını parsellemiş ve petrol şirketlerine satışını yapmakla meşgul.

Türkiye ise Turgut Özal ve Tansu Çiller dönemindeki kadar bile vatan topraklarına sahip çıkmaktan uzak.

Bütün bunları anlatan Ümit Yalım devletten bir tepki bekliyor. Ama 18 ada konusunda olduğu gibi tık yok.

********************************

AKP ve MHP’nin Meclisteki İşbirliği

Artık MHP kurumsal kimliği itibariyle bağımsız bir siyasi parti hüviyetinden uzaklaştı. Ak Parti ve Erdoğan’ın bekası uğruna, Partisinin temel ilke ve değerlerine aykırı ne varsa yapıyor.

İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği “Fetö’nün siyasi kanadının araştırılması, Emeklilikte Yaşa Yakılanlar, Donarak Şehit olan askerlerimiz olayının araştırılması, Kamu Kurumlarında TC kullanılması, Andımızın okullarda okutulmasının devamı, İstanbul Havalimanının adının Atatürk olarak değiştirilmesi” gibi çok sayıda önergeye AKP red, MHP red veya çekimser oy vererek reddini sağladı.

Hatta MHP bazı konularda HDP ile aynı oyu vermeyi göze alarak AKP’ye destek verdi.

Eski bir yazımda AKP içinde görev yapan veya en azından dışarıdan destekleyen milliyetçilere dönük olarak yazdığım yazıya MHP‘lileri de ekleyerek yeniden paylaşma ihtiyacını duyuyorum:

“Benimle aynı kültür kaynaklarından ve manevi iklimden beslenerek yetişen ve Ak Parti ve MHP mensubu/ destekçisi olan dostlarımın sayısı çok fazla. Bu dostlarımız AKP döneminde Türk kimliğine yönelik yapılan saldırılar, ülkenin bir bölümünün PKK terör örgütüne teslim edilmesi gibi milli konularda hassastır ve endişelidir. Bu dostların yolsuzluklardan ve kamu malı, kul hakkı yenilmesi gibi konulardan rahatsız olmamaları mümkün değil. Ama çok çeşitli sebeplerle AKP’yi desteklemeye devam ediyorlar.

Kimisi bu parti sayesinde makam, iş, para elde etmiş. Kimisi muhalefete kızgın ya da yetersiz görüyor. Tayyip Erdoğan’ın tavrına hayran olan da var. Güçlüden yana olmanın dayanılmaz rahatlığından vazgeçemeyen de. Kimisi de alışkanlığını terk edemiyor.

İşte benim yazılarımdan en çok bunlar gibilerin rahatsız olduklarını görüyorum. Çünkü vicdanlarında var olan yarayı kaşıyorum.

Ben bu yaraların kanamasını istiyorum. Çünkü onları seviyorum.

Çünkü vicdanların sesine kulak vermemekle onlar kendilerine olan özsaygılarını yitiriyorlar. Ayrıca AK Parti’ye de, ülkücü harekete de, ülkemize de zarar veriyorlar.”

 

 

Asıl Tutsaklık

Hürriyeti başıbozukluk sanmak yanlıştır.

Çünkü hürriyet hudutsuz,

Sınırsız serbestlik demek değildir.

Bazılar hürriyeti serserilik olarak algılıyor.

Daha doğrusu serseriliği hürriyet sanıyor.

Kimileri de nizamı, nizamda kalmayı

Esaret zannediyor!

Düzen içinde hareketi, tutsaklık olarak düşünüyor.

Oysa hürriyet demek, nizam demektir.

Hürriyet demek,  düzen demektir.

Aslında hürriyet demek,

Kanun dairesinde hareket etmek demektir.

Hürriyet demek, kayıt kuyut altında olmaktır.

Bir nizam çerçevesinde kalmaktır.

Hürriyeti keyfe ma yeşa

Yani keyfinin istediğini yapmak şeklinde anlamamalı.

Gerçek hürriyet, nizam dahilinde hareket etmektir.

Belli bir düzen için kalmaktır.

Tıpkı trenin; hürriyetini rayda gitmekte görmesi gibi.

Tren rayda gitmeyi, yani bir nizam altında seyrüsefer yapmayı;

Esaret sanır da raydan çıkarsa,

İşte asıl o zaman; hürriyetini ve her şeyini kaybeder.

Kendi ipini, kendi eliyle çekerek, intihar etmiş olur.

Trenin hayatı, uzun seneler seyrüsefer yapması,

Raydan çıkmazlığına bağlıdır.

Tren hürriyetini, raydan ayrılmazlıkta görürse

İlânihaye varlığını idame ve devam ettirir.

Demek ki tren hürriyetini; nizamda kalmakta,

Raya bağlı bulunmakta,

Raydan asla çıkmamakta bilmelidir.

İşte hürriyetten anlaşılacak olan budur.

Yani kanun çerçevesinde kalmak,

Hareket sebestiyetinin nerde başladığını,

Nerde biteceğini bilmektir.

Hürriyet başıbozukluk değildir, rastgelelik değildir.

Aklına geleni yapmak değildir.

Diline geleni söylemek değildir.

Dikkat edersek, her türlü fiiliyat ve eylemimiz;

Çeşitli sınırlarla çerçevelenmiştir.

İşte bu ortamda kalmak hürriyet, aksi serseriliktir.

Öyleyse serseriliği hürriyet sanmaktan,

Nizam içinde olmayı da,

Esaret sanmaktan kaçınmalıyız.

Asıl hürriyet nizamda,

Nizamı tanımaktadır.

Asıl tutsaklık ise,

Nizamsızlıkta,

Nizamı tanımazlıktadır.

 

 

Yeniden Düşünmek

Neyi diye soracaksınız hemen? Bence her şeyi yeniden düşünmekte fayda var.  Bu görüş aklıma sosyal medyadaki bir davetten geldi. Üniversiteden arkadaşlar  “Teoride ve Pratikte Uluslararası 21. Yüzyılda  İslam Ekonomisini Yeniden Düşünmek Sempozyumu” konulu toplantıya çağırdılar. Toplantı iki gün sürecek ve hafta sonu tatilinde gerçekleşecekti. Bakalım kimler rahat döşeğinden kalkıp gelecek? Hem de toplantı Beyazıt İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde. Sabah erken de başlıyor saat 09.30’da. Birkaç saatlik yolum vardı katlandım ve gittim.

 

Bu Sükût İnsanı Kahrediyor

İstanbul İktisatçılar Derneği’nin organize ettiği toplantıya İstanbul Üniversitesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, TC Merkez Bankası,  İstanbul Ticaret Odası, Borsa İstanbul, Türk Hava Yolları, TRT, Albaraka, Kuveyt Türk ve Ziraat Katılım sponsor olmuş. Kısacası dev bir organizasyon böyle sponsorların olunca. Belli ki hem dünyada ve hem de ülkemizdeki ekonomide sıkıntılar var. Acaba “İslam Ekonomisi ” sorunlara çözüm olabilir mi diye düşünülmüş olsa gerek. Keşke aynı sponsorlar en az bunun kadar önemli ve dibe vurmuş vaziyette görülen eğitim ve kültür hayatımızı da yeniden düşünseler. Rahmetli Ömer Öztürkmen’nin dediği gibi bu sükut insanı kahrediyor.

Her ne ise.. seçim sathı mailine girdiğimiz için değil her böylesi büyük toplantılarda her zaman illa da siyasilerimiz baş gösterir, olmazsa olmaz olduklarını vurgulamaya çalışırlar. Oysa bu bir ilmi çalışma. Üstelik hiç siyasi hayata girmeyen Prof. Dr. Sabahattin Zaim hocamızın anısına düzenleniyor. Politikacılar ve üst bürokratlar konuşmalarını yaptıktan sonra hemen işlerinin yoğunluğunu mazeret göstererek giderler! Bu defa da öyle oldu. Türkiye’de İslam Ekonomisi uygulaması önce Faysal Finans ile başladı Türkiye’de. Daha sonra hızla büyüyen ve batan, hala  bazı mudilerin parasını ödemeyen İhlas Finans geldi. Peşinden Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de katkı verdiği Kuveyt Türk, El Baraka Türk, en son da Ziraat ve Vakıf Katılımlar ile İslam ekonomisi hep gündemde kaldı.

 

Amerika’da Kurgulanıp Ülkesinde Caka Satmak

Açılış konferansı Prof. Dr. Abbas Muhammet Mirakhor tarafından İdeal İslam Ekonomi başlığıyla verildi. Bir tespiti çok önemli. O da şöyle “Amerika’da İslam ekonomisi eğitimi yapıp, ülkelerine dönenler anlatılanları gerçek İslam ekonomisi zannediyorlar. Oysa yansıtılan Amerikan kurgusundan ibarettir. Gerçek İslam ekonomisini önce İslam alimleri, akademisyenleri ve bankacılar çalışmalı, tartışmalı ve uygulanabilirliğini ortaya çıkarmalıdırlar.” Çok doğru İslam coğrafyası derin bir uykuda, yönetimler sadece güçlerini oluşturan mevcut düzeni korumaya çalışmakla meşguller.

Toplantıya iyi ki iştirak etmişim uzun yola rağmen. İki gün süren toplantının özeti şöyle “İslam coğrafyasında eleştirel düşünme şart. Toplumsal refah ve bireysel özgürlük artmadıkça mevcut düzenin değişmesi, üretime geçilmesi, paylaşılması, ufuk göstermesi çok zor.”

 

Erdem Önde Olmalı

Katıldığım uluslararası bu toplantının notlarıma göre önemli noktaları şöyle;

“Bir ülkenin ekonomisi kadar insan kalkınma endeksi de o derece yüksek olmalıdır. İstanbul bir zamanlar ekonomik krizleri aşmasıyla dikkat çekerdi. İslam Coğrafyasında değerler krizinin yanına artık yöneticilerin şahsi hataları da eklendi. Çünkü tarih, felsefe, sosyoloji iktisat gibi dallar kulak arkasına itiliyor. Din kamusal alanda uygulanmıyor ve ciddi bir ikilem yaşanıyor. Hesap verebilirlik yok. Dünyadaki bütün gelişmelere herkes katıda bulunmalı, alıp kopya etmemeli veya tümden tepki gösterilmemelidir. Çoğu şeyi yeniden keşif ile inşa etmeliyiz. Erdem önde olmalı, şahsi çıkarlar değil.”

Ne kadar önemli spotlar bunlar. Hepsi birbirinin önünde, tümü birbirine bağlı hususlar. Devam edeyim notlarıma;

“İslam Ekonomisiyle ilk yayınlar Prof. Mannan’dan  Bahri Zengin’in tercüme ettiği İslam Ekonomisi(Fikir Yayınevi) oldu. Bir de Prof. Dr. Sabri Orman’ın İmam Gazali adlı küçük kitabı. Her şeyden önce ahlak sürecinin tamamlanması lazım. Finanslaşma reel ekonomi ve toplumsal değerler İslam ekonomisini oluşturur. İslami finanslaşma borç demek değildir. Değerleri vardı. Biz ise bilgi üretmiyoruz Böyle olunca kimlik ve özgürlük nasıl sağlanır? Her şeyden önce dürüst olmalıyız. Neden gelişemedik iyi düşünmeliyiz!. İslam Ekonomisi ile alakalı yayın çok az. Yaygın da değil üstelik. Sosyal gerçekliğin farkında olmalıyız ayrıca. İyi ki Malezya’da böylesi çalışmalar devam ediyor. Özellikle vakıflar konusunda daha fazla araştırma yapmamız gerek. Çünkü haram yaşanmamalı ve sömürge olmamalıyız.

 

Dünyadaki Gelişimi Iskalamamak

Özgürlükler ve bireysellik güçlü olmalı. Birbiri üzerinde hakimiyet kurmamalı. Hayat insana bir lütuftur. Yönetim algısı öne çıkmalı. İslam’da kaynak biriktirme yoktur. Paylaşma yaygın bir olgudur. Onun için de bankacılık gelişmemiştir. Dünyadaki bilgi gelişim sürecini ıskalamamalıyız. Her değerlendirme Allah korkusu ile yapılır. Riba konusu yeniden tanımlanmalı. İşbirliği ve hissedarlık geliştirilmeli. Mevlana’nın dediği gibi bulandırmadan akmak önemli. Enstrümantalist(çevreye uyma, doğadan yararlanma, mutlu olma) süreçlere odaklanmalı. Gerçek dışılık bazı gelişmelere insani olmadığından mani olabiliyor.”

Prof. Dr. Naci Şensoy ve Türkçeye de tercüme edilen Adaletsizlik kitabı yazarı Prof. Dr. Zafer İkbal çok güzel tespitlerde bulundular. Durham Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Asutay’ı çok tuttum. Çok önemli noktalara değindi ve kendini dinlettirdi.

“İktisatta reformlar gerek. Ahlak önemli ve en itici güçtür. Etik uygulamalarımız yeniden gözden geçirilmelidir. Önce de sonra da ahlaktır önemli olan. İslami değerler artık iktisatta da önem kazanıyor. İslam’ın doğduğu güne geri dönmeliyiz. Günümüzde refah ve zevkler hep öne çıkmakta. Oysa Kur’an-ı Kerim önce “iyilik yapın ve faydalı olun” diyor.

 

Şeffaflık, Dürüstlük, Ahlak ve Adil Toplum

Hayata herkes saygı duymalı. İnsanlar davranışlarına dikkat etmeli. İnsan nedir iyi tarif etmeli ve algılanmalıdır. Etik değerler, adalet, zarardan kaçınma, üretme, paylaşma, rızık, iyi huy hep önde olmalı.  Peki başka daha neler önde olmalı? Performans,  işbirliği, çalışmak, üretmek, paylaşmak, şeffaflık, dürüstlük, ahlak, özveri. Adalet her yere ve her şeye yansımalı. Elbette şahsi çıkarlar olacak ama ahlaki ölçüde. Rekabet hizmet odaklı olmalı. Kaynaşarak ortaklıklar kurulmalı. Adalet ve gerçekçilikten taviz verilmemeli. Borç değer oluşturmaz. Reel olmayandan ve  sanaldan kaçınılmalı. Bilgisayarın tuşlarına basarak kar edilmez. Esasında gerçek ekonomi finansı İslam ekonomisinin ta kendisidir.

Muhammet Ömer Chapra’ya göre İslam iktisadından ahlak ve adalet olmazsa olmazlardandır.  Adaletsizliğin yaygınlığı ve finansal krizlerin oluşma sıklığının iki önemeli sorun olduğunu ileri süren Prof. Dr. Mehmet Saraç da özetle şöyle diyor “Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin ve hatta hastalıkların  kaldırılması yönünde çabalar artırılmalıdır. Adaletin gerçekleşmesi bütün kurumların olduğu kadar finansal sitemin de en önemli meselesi olmalıdır. Finansal kurumların kaynak havuzundan verdiği krediler yine toplumun tüm kesimine adilane biçimde hizmet etmediği sürece adil bir toplum rüyası gerçekleşmez.”

 

 

Bilgi Asimetrisi ve Türk Siyaseti

0

Asimetrik enformasyon, enformasyon asimetrisi veya asimetrik bilgi olarak da adlandırılan “bilgi asimetrisi”, bir ekonomi teorisidir. 2001 yılında George Akerlof, Michael Spence ve Joseph E. Stiglitz asimetrik enformasyonlu piyasalardaki analizleri için Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmışlardır.

Bilgi asimetrisi, bir alım-satım ilişkisinde satıma konu malla alakalı olarak bir tarafın diğer taraftan daha fazla bilgi sahibi olmasıdır. Satılacak mal hakkında daha fazla bilgi sahibi olan taraf doğal olarak satıcıdır.

Teorinin kurucularından Akerlof, 1970 yılında yazdığı “The Market for ‘Lemons’: Quality, uncertainty and the market mechanism” adlı makalede ikinci el araba piyasasını örnekleyerek teorisini izah eder.

Kullanılmış bir araba almak istediğinizi varsayalım. Buna göre ya iyi bir araba (şeftali) alacaksınız ya da kötü bir araba (limon). İlanları didik ettiniz ve aradığınız arabayı buldunuz. Araba tam istediğiniz fiyat aralığında. İyi birisi gibi görünen satıcıyla buluştunuz ve arabayı satın aldınız. Yeni aldığınız arabayla evinize giderken araba bozuldu. Yani arabanız “limon” çıktı. Garantiniz yok, anlaşmadan geri dönüşünüz yok ve iyice sinirlendiniz. Sizce ne oldu?

Satıcı, tabii ki de, arabayla ilgili sizden daha çok şey biliyordu. Motorun yüksek devirde kullanılıp kullanılmadığını, arabanın düzenli bakıma girip girmediğini ve garajda iyi bir şekilde muhafaza edilip edilmediğini biliyordu.

Bu sonuç zavallı araba alıcısı için acıklı bir hikâyedir, fakat bir iktisatçının bakış açısından daha kötüsü de olabilirdi. Her şeyden öte, alışveriş gerçekleşti.

Siyasette de durum aslında bundan farklı değil. Bu köşeyi takip edenler, aslında ekonomik birer argüman olan halkla ilişkiler (PR), marketing (pazarlama) gibi kavramların siyaset için de ne kadar hayati öneme sahip olduklarına daha önce de pek çok defa değindiğimizi hatırlarlar. Bu paralellik siyasetin yapısı gereği ticarete fena halde benzemesiyle alakalıdır.

Siyasette aslında bir ürün pazarlanmaktadır ve pazarlanan bu ürün siyasi partinin ve hatta liderin bizatihi kendisidir. Bu ürünün müşterisi ise seçmendir. Tıpkı ikinci el araba piyasasında olduğu gibi siyasetçi ve seçmen arasında da ürün hakkında bilgiye sahip olma konusunda bir dengesizlik (asimetri) söz konusudur.

Siyasetteki bilgi asimetrisinden doğan dengesizlik, Türk seçmenin alternatif siyasiler arasında seçim yaparken ilgili siyasetçilerin ekonomik yaklaşımlarını, eğitim politikalarına bakış açılarını, güvenlik ve dış politikaya dair stratejilerini, bireysel hak ve özgürlüklere dair düşüncelerini irdelemeden tercihte bulunması sonucunu doğurmaktadır. İkinci el araç piyasasında müşterinin kaliteye hiç bakmadan ucuz fiyat odaklı tercihte bulunması gibi, Türk seçmen de ucuz seçim rüşvetleriyle ve ideolojik söylemle manipüle edilen tercihlerde bulunur.

 

Bir noktaya itiraz ettiğinizi duyar gibiyim ve kesinlikle hak veriyorum. Türk milleti ikinci el araba alırken sigorta sisteminden hasar kaydını mutlaka sorgular; alacağı arabayı en az iki ustada ekpertize sokup boyasına, değişenine, kilometresinin orijinalliğine baktırır. Ancak Türk seçmen, ikinci el araç alırken gösterdiği hassasiyetin onda birini siyasi tercihlerinde göstermez.

Sonuçta da her seçim sonrası siyasetçilerin “limon” çıkmaları gerçeğiyle yüzleşiriz.