25.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 578

Her 21 Aralık Geldiğinde… (Kanlı Noel)

Tam 55 yıl olmuş o ‘Kanlı Noel’ gecesinden sonra geçen zaman! Kan, gözyaşı ve acıyla hatırlanan o gece neler yaşanmadı ki adı Kıbrıs olan o adada!

İnsanoğlunun vahşet gecesi olmuştu Noel’in başlangıcı 21 Aralık 1963, Adada sadece o gece 103 Türk köyünü yakıp, yıktılar; birkaç saat içinde yüzlerce Kıbrıs Türk’üne kıydılar. Hem de adada barışı sağlasın diye gönderilmiş BM askerlerinin gözleri önünde!

Pekiyi, kimdi bu acımasızlıkları yapanlar?

Çok değil o tarihten 3 yıl önce Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuna birlikte imza atan, yıllardır Kıbrıs Türkleri ile bir arada yaşayan Rumların içinden çıkan, adada Türkleri yok etmeye yeminli EOKA çetecileriydi bunlar.

Yaktılar, yıktılar acımasızca katlettiler!

Çocukmuş, kadınmış, yaşlıymış demediler! Eli kanlı o katiller, Türklerle aynı toprakların çocuklarıydılar ama o gece sadece Kıbrıs Türkünün değil, insanlığın da düşmanı kesildiler…

Her 21 Aralık geldiğinde, o soykırımın acısı çöker ada üstüne…

O gecenin kurbanlarının sesi duyulur inceden inceye!

Şehitlikler dile gelir adeta, o gecenin nedenini sorgular o aziz bedenler bir kez daha!

Soruların nedeni bellidir ama bu güne değin yanıtı verilmemiştir!

O gecenin ateşi sadece düştüğü yeri yakmış, geride kalanları da yakıp kavurmuştur…

Yıllar geçti o kahır dolusu gecenin ardından…

Değişen hiçbir şey yok adada!

Rumlar ayrı tarafta, Türkler ayrı tarafta…

Her yıl olduğu gibi bu yılda 21 Aralık şehitler haftasının başlangıcı olarak anılacak Kıbrıs Türk tarafında. Dualar okunacak, kabirlerin başında gözyaşları dökülecek

Caniler belli, olaylar kayıtlı, tüm şehitlerin acıları sinmiş adanın her yanına!

Ama o taraftan hiç ses yok! Ne bir özür, ne de o canilere verilmiş bir ceza!

Çıt çıkmıyor adanın güneyinde, her 21 Aralık geldiğinde!

Ama bu olaylara neden olanlar, o gecenin eli kanlı katilleri hala yaşıyorlar Rum tarafında…

Neredeyse bir asır olacak Kıbrıs sorununa bir çözüm yok!  Bundan sonrasında da olmayacak…

Nasıl olsun ki?

Rum tarafı adada istediği her şeyi elde etmiş; AB’ye üye, adanın yasal hükümeti gibi muamele görüyor, adaya yapılan tüm yardımlar onun kasasına giriyor! Neredeyse bir asırdan beri, adanın tamamını ele geçirmek için türlü oyunlar oynuyor! Türkiye garantörlük hakkından vazgeçsin, Türk askeri adayı terk etsin!  Eğer bu talebim kabul görürse ancak adada çözüm olur diyor da, başka bir şey demiyor!

Şimdilerde gündemde olan Akdeniz ve Kıbrıs çevresinde bulunan enerji yataklarının kullanımıymış, adada diğer devletlere üsler verilecekmiş, bunların her birine karşılık verilir. Ama Türkiye Kıbrıs’ı terk ettiği, elini adadan çektiği anda, Kıbrıs Türk’üne kim el verecektir?

Yıllar gelip geçmekte, o gecenin acıları hiç bitmeden süregelmekte!

Her 21 Aralık geldiğinde, adanın her yanından çığlıklar duyulur!

O kahır gecesinin sessizliğini bu çığlıklar bozar!

Bu çığlıkların sorusu vardır ama soranı yoktur!

Ancak böylesine büyük bu insanlık ayıbının izleri tarih sayfalarından ne silinir, ne de kaybolur…

Sizler; Güney Kıbrıs’ta yaşayanlar,

‘Birleşik Kıbrıs’ senaryosu ile Kıbrıs Türküne türlü tuzaklar kuranlar;

‘Tarihten’ gelen bu çığlıkları duyuyor musunuz?

 

 

Üniformayı Çıkarıp Bakan Olmak Kolay Değil

TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel arasında çıkan tartışma uzun yıllar unutulmayacak sanıyorum.

Eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Türkiye parlamenter sistemden ayrıldıktan sonra, Milli Savunma Bakanlığı‘na atandı.

Birazcık askerlik yapmış herkes bilir ki, askerlikte üniformanın gücü sivillerin tasavvur edebileceğinin çok üzerindedir. 49 yıl askerlik hayatının çoğunda komutan olarak görev yapmış biri için sivillerle eşit bir ortamda çalışmak ve hele tartışmak kolay değil.

Nitekim CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel‘in sert eleştirilerine karşı bazen komutan gibi buyurgan, azarlayan bir üslupla cevap veren Bakan Hulusi Akar, zaman zaman da Milletvekilleri ile arasında mesafe olmadığını kabul eden bir tonda konuştu.

Ama mademki Hulusi Akar Bakan olarak atanmayı kabul etti, üniformayı çıkardı, milletvekillerinden (hatta vatandaşlardan) yöneltilecek her türlü eleştiriye açık hale geldiğini kabul etmek zorunda.

Mademki “askeri vesayet” dönemi kapandı, mademki O sadece bir bakan (üstelik seçilmiş değil, atanmış bir bakan) diğer bakanlar gibi eleştirilebilir.

“Askeri vesayet var” denilen yıllarda Özgür Özel’in yaptığı eleştirinin benzerini yapabilen bir Ak Partili olsaydı, yandaş basın herhalde kahraman ilan ederdi.

Deniyor ki, “Türk Silahlı Kuvvetleri yeni bir dış operasyona (hatta savaşa) giderken Milli Savunma Bakanı böyle ağır eleştirilerle yıpratılmamalı.”

Ama hukuken ordumuzun başkomutanı Genelkurmay Başkanıdır, Milli Savunma Bakanı değil.

Her ne kadar “Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları Milli Savunma Bakanına bağlı” olsa da, “Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanı (Cumhurbaşkanı namına) Genelkurmay Başkanıdır.”

MSB’nın görevi sadece “Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçlarını bir kurum olarak karşılamaktır.” Diğer bakanlıklar gibi bir hizmet birimidir.

Kaldı ki Kurtuluş Savaşımızı yöneten 1. Meclis’te, Devletimizin kurucusu ve ordumuzun başkomutanı M. Kemal Atatürk’e bile nasıl ağır eleştiriler yapılabildiğini hatırlarsak, “Bakanın ve TSK’nın yıpratılmaması” gerekçesi pek geçerli gözükmüyor.

Özgür Özel de tam bunu söylüyor: “Demokrasi varsa Genelkurmay Başkanı da Milli Savunma Bakanı da eleştirilir. Hele hele Genelkurmay Başkanı iken, bir gecede partili bakan olmuş birisinin, eleştirilere katlanmasından daha doğal bir şey yoktur.”

*********************************

Özgür Özel neler söyledi?

1-    Öncelikle Akar’ın üslubunu eleştiren Özel “Bir atanmış olarak seçilmişleri azarlayamazsınız, önce haddinizi bilin” dedi. “Kendisini genelkurmay başkanı, milletvekillerini emir erleri sanan bir anlayışla TBMM Genel Kurulunda sesini yükseltemez. Bu, milli iradeye, yüce parlamentoya saygısızlıktır” dedi.

2-    Akar’ın, silah arkadaşlarının, cezaevindeyken “Bizi bir kez bile ziyarete gelmedi” diye sitem ettiğini öne sürdü. Buna rağmen Akar’ın, Atatürk’e “firavun” diyen Nuri Pakdil‘i ve “TSK’ye hakareti alışkanlık haline getiren” Akit gazetesi yazarı Mehtap Yılmaz‘ı ziyaret ettiğini söyledi.

3-    “Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İbrahim Kalın ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar‘ın, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı olmaması için ikna ziyareti yaptığına” dair haberleri kastederek, “seçimlere militarizm bulaştırdığını” iddia etti.

4-    “Cezaevindeki askerler bilirkişi raporuyla kumpasın ortaya çıkmasını beklerken, Hulusi Akar’ın icra subayı Ahmet Erdoğan’ı bilirkişi olarak görevlendirdiğini, Erdoğan’ın ‘berbat bir uzman görüşü’ yazdığını belirten Özel, o bilirkişinin bugün ‘FETÖ’den firari olduğunu” söyledi.

5-    “Senin atamanın yapıldığı YAŞ’ta atanan 9 amiralden 8’i, 15 generalden 9’u Fetöcü çıktı. Balyoz Ergenekon mıntıka temizliği yaptı, sen otobandan ilerledin.” “Senin silah arkadaşların sana haklarını helal etmeyerek öldüler, sen silah arkadaşlarının bedduasını alan bir adamsın” dedi.

 

***************************

Hulusi Akar ne Dedi?

1-    Hulusi Akar,  “Arkadaşlarını ziyaret etmeyen alçaktır. Hasdal’dan çıkmadım ben.  Cezaevlerindeki arkadaşlarımın hayatını kolaylaştırmak için her şeyi yaptım…

2-    15 Temmuz’da kafama silah dayayıp, başımıza geç dediklerinde bile ben kabul etmedim.

3-    ABD’de verilen madalyayı ben istemedim. Emrivaki oldu. Veren de askerimize çuval geçiren Amerikalı komutan değildi.

4-    Nuri Pakdil‘e gittim. O terörist, hırsız vs değil, O devletin madalya verdiği bir sanat ve devlet adamıdır. Hasta ziyareti yaptım.

5-    Keşke Atatürk’ümüzün partisinde Sayın Özel gibi biri Grup Başkanvekili olmasaydı” dedi.

***************************

Balyoz Mağdurları ne Dedi?

Balyoz mağduru, CHP Milletvekili Mehmet Ali Çelebi “Sayın Bakan esir düşmüş subaylarını kendisine bağlı Hasdal Cezaevinde ve Mamak Askeri Cezaevinde ziyaret etmiştir. Subayını esir etmemek önemli, esirken ziyaret etmek değil” dedi. Çelebi, Hulusi Akar’ın Cem Çakmak, Ali Tatar ve Murat Özenalp’in cenazelerine gitmediğini de söyledi.

Balyoz Mağduru, Kardak Kahramanı E. Albay Ali Türkşen de odatv’de yayımlanan yazısında, “Balyoz davasında başımıza türlü çorapların örülmesine vesile bilirkişi Ahmet Erdoğan’ın atanmasını onaylayan Hulusi Akar’dır” dedi.

E. Albay Ali Türkşen, Hulusi Akar’ın “Hasdal’daki ziyaretlerinde, teğmenlerine ÜBD (Üzülmeyin-Büzülmeyin-Düzülmeyin) ve SMA (Sabır-Metanet-Avukat) tavsiyeleri vermek için uğradığını, saç-sakal kontrolü yaptığını” anlattı.

Türkşen, Hulusi Akar’ınFETÖ’yü palazlandıran, kumpas mağdurlarına savcılık yapan, TSK’nın yapısını bozan hükümetin Milli Savunma Bakanı” olmasını sorguladı.

“Emrindeki emir subayı tarafından boynuna kement takıldıktan sonra nasıl Genelkurmay Başkanlığı yapmaya devam edebildiğini ve Atatürk’ün adını silmeye yemin etmiş bir partide nasıl Milli Savunma Bakanlığı görevini kabul ettiğini” sordu.

Balyoz Mağduru, E. Albay Murat Tulga da “kumpas davaları ayıbı sizin üyesi olduğunuz siyasi partinindir, o dönemin komutanlarınındır, sizindir Sayın Akar… İşte bu yüzden size hakkımızı helal etmiyoruz… Siz bizlerin bedduasını alan adamsınız… Unutmayacağız, unutturmayacağız, affetmeyeceğiz…” diye yazdı.

***************************

Çıkardığım Sonuçlar

1- Balyoz davası, ABD güdümünde planlanan, TSK’nın komuta kademesinin tasfiye edilerek FETÖ’cülerin eline geçmesi için yapılan bir operasyondu. Görünen o ki, bu kumpasla cezaevine tıkılan kahraman TSK komutanları Hulusi Akar’dan bekledikleri dik duruş ve yakınlığı bulamadıkları gibi, bilirkişi ataması yüzünden de ihanete uğramış olduklarını hissetmekteler.

2- Hulusi Akar, TSK’da FETÖ yapılanmasına mani olma konusunda basiretli olamamış, darbe teşebbüsüne kadar FETÖ ile mücadele ve emir subayına kadar adam seçme konusunda başarısız olmuştur.

3- Darbe girişiminde “gerekirse ölmek” derecesine varan bir kahramanca direniş tavrı ve istifa etmek gibi demokratik bir tavır gösterememiştir.

4- Fakat Akar’ın, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ordudan tasfiye edilen subay ve pilotlar gibi kritik elemanların çokluğuna rağmen, TSK’nın yeniden caydırıcı ve etkin bir ordu haline gelmesinde ciddi hizmetleri olduğu inkâr edilemez.

 

 

Etrafımız Kuşatılıyor, Biz Horoz Dövüşü Seyrediyoruz

0

Gençlik yıllarımız Rusya sıcak denizlere iner inmez tartışmalarıyla geçti. Rusya’nın sıcak denizlere inmesi bizim için o kadar önemliydi ki, NATO ve ABD’nin önemi, beyinlerimize nakşediliyordu sabahları zorla içirilen ABD menşeili süt tozundan üretilmiş sütler ile birlikte.

O zamanlardan bu günlere geldik ve görüyoruz ki, ABD, edindiği Müslüman müttefikler sayesinde Ortadoğu’yu kuşatmış ve adeta kan gölüne çevirmiştir. Bunda bizim de vebalimiz var mı dersek ki var… Ortadoğu da NATO üyesi tek ülkeyiz. İncirlikten, Diyarbakır ve İzmir den kalkan ABD ve NATO uçakları, Afganistan, Irak Libya ve Suriye de ölüm kusuyor.

NATO üyeliği yetmezmiş gibi, eski ABD dışişleri bakanının(Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek) ikazına rağmen, Büyük Ortadoğu Eş Başkanlığını üstlendik. Bunun adına ister ihanet değin isterseniz gaflet. Bizim bu hatamız, hem komşularımızın harap olmasına yardımcı oldu, hem de Türkiye kendi topuğuna kurşun sıktı.

Milletlerin kaderinde 50, 60 yıllık zaman dilimi çok uzun olmasa gerek ki, yazımın başında da belirttiğim gibi Rusya sıcak denizlere inmesin diye girdiğimiz NATO ve ABD’ye karşı(üstelik stratejik ortağımız!) şimdi, Rusya ile ittifak halindeyiz.

Türkiye topuğuna kurşun sıktı dedim evet; Irak, Libya, Suriye harap oldu… sıra İran ve Türkiye de.

Dile kolay, kıtalar ötesinden getirilip 22 Bin TIR silah yığılıyor Suriye’ye. Hem de 35 yıldır mücadele ettiğimiz PYD-PKK’lıların eline veriliyor. Hani Kuzey Iraktan gelip Türk topraklarını çiğnemelerine müsaade ettiğimiz, geçerken yedikleri lahmacunların parasını da ödediğimiz ve Ayn-el Arab’a yani bu günkü değimiyle Fırat’ın doğusuna geçişlerine müsaade ettiğimiz PYD-PKK’lılar.

Tehlike sadece Fırat’ın doğusu ile sınırlı değil, Yunanistan 2004 – 2018 yılları arasında Ege denizinde 18 ada ve bir kayalığımızı işgal ediyor ama her ne hikmetse Türk yetkililerden Tek bir ses çıkmıyor. Gene Türkiye’ye ait olan Taşoz adasının etrafından Yunanistan resmen petrolümüzü çalıyor ama Türkiye Cumhuriyeti’nin enerjiden sorumlu bakanı, adanın Yunanistan’a ait olduğunu söylüyor… bakarmısınız siz şu gaflete!

Girit adasının dörtte üçü Türkiye’ye ait olması gerekirken yıllardan beridir Yunanistan’ın hâkimiyeti altında olması hiç Türkiye’yi yönetenleri ilgilendirmiyor mu?

Güneyimizde Kıbrıs’ın neredeyse tamamını sahiplenen Güney Kıbrıs Rum yönetimi, adanın etrafındaki zengin doğalgaz yataklarından, edindiği İsrail,  Arap, ABD ve Avrupalı ortaklarıyla gaz çıkarıyor. Hem de Doğu Akdeniz’deki ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri askerlerinin koruması ve gözetimi altında.

İyi de etrafımızda dolaşan bu kadar tehlikeye karşılık biz ne yapıyoruz? Hiç.. sadece hiçbir şey… Devletin en sorumlu mevkilerinde yer işgal eden muhteremler kendi çocuklarını askerlikten muaf tutmak için rapor alırken, başkalarının çocuklarını akıllarınca gaza getirip “Askerlikte inşallah şehit olursun” tavsiyesinde bulunmaktalar.

Toplu açılışlar bahanesiyle, devletin bütün imkânlarını seferber edip daha önceleri birkaç kez açtıkları tesisleri tekrar tekrar yeniden açarak resmen seçim propagandası yapıyor, kontrolsüz güçleriyle karşılarındaki muhalefeti ezmeğe çalışıyorlar…

Kalın sağlıcakla…

 

 

Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük

0

1980 öncesinde Ülkü Ocakları İstanbul Şubesi’nde yöneticilik yapan Oğuzhan Cengiz, 17. eserinde, Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük konusunu işliyor. Eser; Önsöz, Kaynaklar ve Dizin sayfalarının dışında 15 bölümden oluşuyor. Her bölüm, başlı başına kitap olabilecek meseleleri, efrâdını câmi-ağyarını mâni ölçüsünde, kolay anlaşılır ve akıllarda-gönüllerde yer edecek-iz bırakacak şekilde işliyor. Bâzı bölümlerde iktibas edilen miras metinlere, şiirlere, anekdotlara yer veriliyor. Bu bölümler, yazın sıcak günlerinde yapılan uzun yolculuklarda, bir dere veya göl kenarında, muhteşem manzaralı sâhilde, asırlık çınar ağaçları gölgesinde verilen çay-kahve molası gibi dinlendirici, ferahlatıcı. Daha çok da bilgilendirici…

Birinci bölümde; ‘Millet ve Milliyetçilik‘ başlığı altında ‘Anayasa’da Milliyetçilik‘, ‘Asabiyet ve Millet‘, ‘Miletlerin Oluşumuna Dâir Tezler‘, ‘Milliyetçilik ve Soy Birliği‘, ‘İnsancıl Türk Milliyetçiliği‘ konuları işleniyor. Bu bölümdeki yazılar, milliyetçiliği, ırkçılık, ayırımcılık, şövenizm olarak algılayanlara işin özünü, milliyetçiliğin ne olduğunu, ikna edici bir üslûpla ve sohbet tadında açıklıyor. Art niyetli çokbilmişler tarafından yanlış bilgilendirildiğini öğrenen okuyucu, milliyetçilik kavramına ısındırılıyor.

Sosyologların belirttiğine göre insan; bilmediğini sevemez. Oğuzhan Cengiz, işin başında milliyetçilik düşüncesini tanıtıyor, yanlış düşüncelerin silinip atılmasını sağlıyor. Sonra sevdirmek, sonra da milliyetçilik düşüncesine yeni elemanlar kazandırmak gibi bir sistem uyguluyor.

Yazarın muhteşem Türkçemizi çok mükemmel bir şekilde kullandığı, kolay anlaşılırlığı; sol kültür zemininde icra-i faaliyet eden bir kişinin eserinden alıntıladığı bir paragrafı okurken çok daha iyi anlaşılıyor. O’nun bu özelliği hem düşüncesine eleman kazandırmaktaki başarısını sağlıyor hem de aynı düşüncede olanlara örnek teşkil ediyor. Bilindiği gibi atalarımız, ‘öğüt verme, örnek ol‘ demişlerdir.

Gerçekten dil, milliyetçi düşüncenin en önemli meselesidir. Çünkü insan topluluklarını millet hâline getiren en önemli unsur ‘dil‘dir. Din, dille birlikte aynı öneme sâhip olmakla birlikte, ikinci sırada  da yer alabilir. Çünkü dinimizi öğretmek için de dile ihtiyaç vardır. Peygamber Efendimiz buyuruyor: ‘Din nasihattir‘ Nasihat dille yapılır. Ana dilini iyi bilmeyen, muhatabına anlaşılır şekilde nasihat edemez. Dinleyen de nasihati anlayamaz.

İkinci Bölümde milliyetçiliğin esasları, yerli ve yabancı sosyologlardan mısra-ı bercesteler alıntılanarak anlatılıyor. Bu bölümde Destan şâirimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanloğu’nun (1929-1992) ‘Kahramanlık Türküsü‘ başlıklı şiiri yer alıyor.

Üçüncü bölümde ‘Türklerin Göçü‘, dördüncü bölümde ‘Türklerin İslâmiyet’i Kabulü‘ konuları işleniyor. İmam hatip liseleri ile ilâhiyat fakültelerinde okutulan İslam Târihi ders kitaplarında ve meraklı okuyucular için hazırlanan kültür kitaplarında, Türklerin nasıl ve niçin Müslüman olduklarına dair bilgiler yetersizdir. Tabiat gibi, târih ilmi de boşluk kabul etmiyor. Bir takım insanlar çıkıyorlar; Türklerin, Kuteybe bin Müslim gibi canavarlaşmış İslam ordusu kumandanlarının kanlı ellerinden canlarını kurtarmak için Müslüman olduğunu yazıp söylüyorlar. Ders kitaplarını yazanlara, ‘neden yok‘ diye sorulduğunda; ‘müfredat programında olmadığı için‘ cevabını veriyorlar. O program, 1940’lı yıllardan kalmadır. Müfredat programı -hâşâ- vahiyle mi gelmiştir ki kimse ekleme yapamıyor? Boşluk, kötü niyetli insanlar tarafından, önceki cümlede yer alan yanlış bilgilerle dolduruluyor. Derenin tek taşıyla dağın birkaç kuşu birden vuruluyor. Müslümanlar insan kasabı, Türkler mürâî olarak tanıtılıyor, Türklerle Müslümanların arası açılıyor, atalarını çok seven Türk gençlerini, İslâmiyet’ten soğutuyor.  Ve akıldânelik ediliyor: ‘Ey Türkler, atalarınız canlarını kurtarmak için, siz de atalarınız Müslüman olduğundan Müslüman oldunuz. Şimdi tehlike kalmadı… Haydi dönün eski dininize…’ Diyorlar.

Yazar Cengiz, bu hassas meseleye dikkat çekmekle, eserinin değerini artırıyor.

Bu bölümde de Mehmet Âkif Ersoy’un ‘Çanakkale Şehitlerine‘ başlıklı şiiri yer alıyor.

Aynı bölümde ele alınan ikinci husus; Türklük ve Müslümanlık meselesidir. Bir kuşun iki kanadı olan unsurları, nifak ateşi ile örselemeye çalışanlara; âyetlerden, hadislerden, İmam Mâturidî öğretisinden aldığı ilhamla ve Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık kullanılan ‘siz hiç akletmez misiniz? (aklınızı kullanmaz mısınız)? Emri gereğince aklını kullanarak çözüm üretiyor.

Bölüm, Necmettin Halil Onan’ın ‘Bir Yolcuya‘ isimli şiiri ile sona eriyor.

Beşinci bölüm ‘Ziya Gölap’te Türkçülüğün Târihi‘, Altıncı Bölüm ‘İlk Türklerin Evreni‘, Yedinci Bölüm ‘Mete’nin Toprağına Sâhip Çıkışı‘, Sekizinci bölüm ‘Türk’üm Demek, Türk Gibi Düşünmek‘ başlıklarını taşıyor.  ‘Türk Dili‘ başlıklı Dokuzuncu bölümde; ‘Türk Dilinin Târihî Gelişimi‘, ‘Eğitimde Türkçülüğün Yeri‘ ve ‘Turancılık Anlayışı konuları işleniyor. Bu bölümün mola durağında Ziya Gökalp’ın ‘Ergenekon‘ ve ‘Alageyik‘ isimli şiirleri ikram ediliyor.

Onuncu bölümde: ‘Türk Etnisite mi Millet mi?’ başlığı altında ‘Türk Kelimesinin Nânâsı‘, ‘Türk’ün Târihteki Yeri‘,  ara başlıklarından oluşuyor. On birinci bölümde Mehmet Âkif’in Türk milliyetçiliği ile bağlantısı, şiirlerinden örneklerle belirtiliyor. On ikinci bölümde ‘Türkiyelilik‘ On üçüncü bölümde ‘Şark Meselesi‘ kavramları,  On dördüncü bölümde ‘Ülkücü Hareket ve 9 Işık Prensipleri‘ anlatılıyor. ‘Komandolar’ meselesi,  ‘Dâvâya katılıp dönenleri Vurun‘ sözü, Türkeş’in Evren’e mektubu’nun muhtevâsı hakkında bilgiler veriliyor.

On beşinci ve son bölümde ‘Ülkücülük Nedir?’ sorusunun cevabı; Necmettin Hacıeminoğlu’nun ve Seyit Ahmet Arvasi’nin makalelerinden iktibaslarla, Prof. Dr. Mahmut Arslan ile yapılan röportajla geniş bir şekilde İşleniyor.

Kitapta geçen isimler‘ başlıklı bölüm, geniş kapsamlı bir ansiklopediden veya onlarca cilt kitaptan elde edilebilecek bilgileri, binbir çiçekten oluşmuş bir buket gibi sunuyor.

Kaynaklar‘ bölümünde 51 adet eserin, künye bilgileri var.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 304 sayfalık kitabın birinci baskısı Eylül 2018, ikinci baskısı, Ekim 2018’de okuyucuya sunuldu.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

OĞUZHAN CENGİZ

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, 19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Ailesi Artvin’den göçtü, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezaevi, Paşakapısı, Edirne, Malatya Sakarya’da hapis yattı. Hapisten çıkınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

1991’de İzmit-Gebze’de kullanılmış ev eşyaları ticareti yapan şirket kurdu. 1993’te büro mobilyaları işine girdi. 1998’de iflas etti. 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin ‘genel yayın müdürlüğü’nü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu. Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlanlamaya başladı.

Hapishane günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Eserleri: Yanıkkale (Cezaevi günlükleri, 2001; ekli 7. Baskı 2005), Kapıaltı (Cezaevi günlükleri, 2004; ekli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi Erhan Cengiz hakkında, 2005), Teşkilât Ercan (Ülkücü işçi Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında, Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak (2009) Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul il Başkanı Recep Haşatlı hakkında,2009. Devlet Bahçeli: 2013, Ekmelettin İhsanoğlu: (2014.) (Atilla (2016), Cengiz Han (2016), (Timur (2017), Mete Han (2017), İz Bıraktılar (2018), Zindan Okumaları (2018). Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018)

KUŞBAKIŞI

TÜRKOKRATİA Avrupa’da Türk İmajı:

Dr. Esra Özsüer’in hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 376 sayfalık kitap, târihteki Türk imajına farklı bir bakış sunuyor.

Türkler, târih sahnesine çıktıkları ilk zamanlardan itibâren farklı sıfatlarla anılmıştır. Savaşçı kimlikleri, mücâdeleci ruhları, teşkilâtçı yapıları ve şüphesiz Müslüman oluşlarıyla Türkler, târihçilerin en çok ilgilendikleri topluluklar arasındadır. Türklerin kim olduğunu anlama gayreti birçok farklı bakış açısını da beraberinde getirmiştir. Doğu’daki Türk imajıyla Batı’daki Türk imajı bâzen birbirine benzer, bâzense birbirinden çok farklıdır. Bu mânâda net ve kesin bir Türk görüntüsünü, Türklerin kim olduğunu ortaya koymak ciddî bir çalışma gerektirmektedir.

Dr. Özsüer, Atina’da yaşadığı uzun yıllar boyunca Türkiye’de, Avrupa’da ve Yunanistan’da konuyla ilgili erişilebilen bütün yazılı kaynaklardan faydalanarak bu eseri hazırladı. Eserde; Türk ve Osmanlı ifâdeleriyle Türk ve Müslüman ifadelerinin birbirleriyle iç içe geçtiği vurgulanıyor.

KRONİK KİTAP:

Ömer Avni Mahallesi, Balçık Sokağı Nu: 6 Gümüşsuyu, Taksim – İstanbul.Telefon: 0.212-243 13 23, Belgegeer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com // internet: www.kronikkitap.com

KENDİSİNİ SATAN YAZAR…

2010 yılında Robin Sharma’nın ‘Ferrarisini Satan Bilge’ isimli kitabı; çok satmış, çok konuşulmuştu.

Sharma’ya özeden, Türk olduğunu iddia eden bir yazar bozuntusu, -Ferrarisi olmadığı için-  kendisini satmış ve çok konuşulacağı ham hayaliyle bir kitap yazmış. Kitabında; fanatik Ermenilerin yalanları arasında yer alan (sözde) soykırım olayında ölenlerin ve hayatta kalanların hikâyelerini anlattığını belirtiyor.

Yazar bu hikâyeleri, ‘Batı Ermenistan‘da arayıp bulduğunu söylüyor. ‘Batı Ermenistan‘ dediği yer, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi…

Anlaşılan o ki mâlum zatın hayalhânesi, alabildiğine geniş. Bu sebeple iki omuzu arasında bulunan, ‘kafa‘ denilen yerde, akıl ve zekâ denilen nesnelere yer kalmamış.

Bay Kemal Yalçınyan efendinin aklı da hâfızası da 1915 olaylarının öncesine gidememiş. Bu sebeple 1782’den 1915’e kadar 133 yıl boyunca Ermeni terörist-katillerin öldürdükleri Müslüman Türkler hakkında üç maymun oluvermiş.

Ermenilerin 1905 yıldız baskınında katlettikleri 26 Müslüman Türk’ün hayat hikâyelerini de öğrenmeyi akıl edememiş.

Peki… 1973-1985 yılları arasında Ermeni terör örgütlerinin katlettiği 40’dan fazla diplomatımızı da mı hatırlamıyor?

Ya 26 Şubat 1992 Hocalı Katliamını? Onu da mı hatırlamıyor?

Vah vah… Çok çabuk bunamış.

1915’i de hatırlamadığı muhakkak. Aldığı bahşişlerin yüzü suyu hürmetine, uydurup uydurup yazmış… Fanatik Ermeni yalanları değil mi? Akıl da gerekmez, zekâ da, hâfıza da…

Bay Yalçınyan efendi, 7 Ağustos 1982 târihinde, Ermeni katillerle aynı soydan gelmiş olmanın utancını taşıyamadığı için üzerine benzin dökerek kendisini yakan Artin Penik olayını da bilmiyor.

Bilse sorardı, kendisine yardımcı olacak binlerce kişi çıkardı.
Bilmediği için sormaz, sormadığı için de bilmez. Bu nasıl araştırmacı yazarlıktır?
Ancak uydurduğu yalanlar karşılığında aldığı bahşişlerle geçiniyor.
Onun mumu, yatsıdan önce sönecektir.

Türk devletine, milletine sadakatini devam ettiren Ermeni asıllı vatandaşlarımız, Yalçınyan’ın yazdıklarından utanıp kendinizi yakmaya kalkışmayınız. Bize, Artin Penik’in acısı yetiyor.

İYİ PSİKOPATIN BAŞARI REHBERİ:

Hepimizin çevresinde korkusuz, tuttuğunu koparan, kendine güvenen, başarılı insanlar vardır. Fakat çoğumuz bu özelliklerin psikologların ‘psikopatik kişilik‘ dedikleri bir farklılıklar sergilediklerini, ‘kötü’ psikopatların yanı sıra ‘iyi‘ psikopatların da olduğunu bilmez.

Eylül 2018’de yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 408 sayfalık kitabın yazarı Profesör Kevin Dutton, bütün ömrünü psikopatları inceleyerek geçirmiştir. İngiliz Özel Kuvvetler kahramanı Andy McNab’le de bir araştırma esnasında tanışmış ve onda keşfettikleri, profesörü şaşırtmıştır. McNab’e psikopat teşhisi konmuştur. Fakat o bir iyi psikopattır. Kötü psikopatların aksine gaddarlık, korkusuzluk, vicdan ve empati gibi özelliklerini içinde bulunduğu durumlara göre ayarlayabilir ve olabileceğinin en iyisi olmak için bu özelliklerini kullanır.

Solina Silahlı’nın Türkçeye çevirdiği bu eğlenceli kitap, Andy McNab’in sıra dışı ve çok çeşitli tecrübelerini Kevin Dutton’ın çözümleme yeteneğiyle birleştirerek iyi psikopatların ne açılardan farklı düşündüklerini ve bunun sizin için ne ifâde ettiğini anlatıyor.

PEGASUS YAYINCILIK TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ.

Gümüşsuyu Mahallesi, Osmanlı Sokağı Nu: 27/9 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212- 23 50

Belgegeçer: 0.212-244 23 46  e-posta: info@pegasus.com //  www.pegasus.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

 

1- TÜRK BOYLARININ DESTANLARI: Prof. Dr. Karl Reıchl-Doç. Dr. Metin Ekici / Türk Dil Kurumu Yayınları.

2-SIZI: Canan Tan / Doğan Kitap

3- ETKİYA: Derviş Kahraman / Toprak Kitap.

4- MÜTÂREKE YILLARINDA İSTANBUL: Ahmed Cemaleddin Saraçoğlu / Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

5-ABDÜLHÂMİD’İN KURTLARLA DANSI: Mustafa Armağan / Ketebe Yayınları.

 

 

DERKENAR:

 

BERCESTE METİNLER

Cemil Meriç, Cumhuriyet Devrimizin en büyük kalem üstadlarından biri. Kelimenin gerçek mânâsıyla mükemmel bir üslûp sâhibi. Doğu ve Batı edebiyatını ve kültürünü, insanı şaşırtacak derecede derinlemesine bilmesi O’nun husûsiyetleri arasında. Fakat en büyük husûsiyeti, bildiklerini, öğrendiklerini bize çok kıvrak, çok renkli, çok büyüleyici bir Türkçe ile anlatmasıdır.

O’nu okumayanlar zarardadırlar. Çünkü Cemil Meriç’i duya duya, doya doya okumak hem Türkçemizin güzellikleriyle doğrulmak, hem de bir fakülte diplomasıyla aydınlanmak demektir.

Cemil Meriç, ‘Bu Ülke‘ isimli eserinde: ‘Kāmus, bir milletin hâfızası, yâni kendisi; heyecânıyla, hassâsiyetiyle, şuûruyla. Kāmusa uzanan el nâmusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız ihtilâli, tek mukaddese saygı göstermiş, kāmusa…’ diyor.

***

‘…Batı’nın silâhlı saldırısını püskürtmüş, Batılılaşma sevdâsından kurtulamamıştık. Avrupa vazgeçmemişti avından. Aydınlar devrilen hisarlar karşısında sevinç çığlıkları atıyordu. Düşmanın teslim alamadığı tek kale almıştı: hâfıza, yâni dil. Bugünü düne bağlayan köprü uçurulmadıkça târihten kopamazdık…

Müstağripler (Garpperestler), zaferin sarhoşluğuyla bedâhetlere meydan okurlar. Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılâp adı verilir: Dil İnkılâbı. Dil İnkılâbına dil uzatmak, devlete karşı koymaktır. Aydının tek hürriyeti vardır: dili tahrîp. Mektepler nesillerin hâfızasını nesebi gayr-ı sahih ’tilcik’lerle doldurur. Güdümlü basın bu yıkıcılığa alkış tutar. Dudaklarında tılsımlı bir kelime: İnkılâp. Ve arkalarında Batı…

Dil’de inkılâp olmaz. İhtiyar târih dünyânın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şâhit olmamıştır.

Dil ki bir milletin değil, belki bütün medeniyetin ifâde vâsıtasıdır; herhangi bir fert veya topluluk, dünün, bugünün ve yarının bu ortak hazînesine el uzatmak salâhiyetini kimden ve nereden alıyor?

‘Elbette ki her dil, yeni bir mefhûma, yeni bir karşılık bulmağa çalışacaktır. Çılgınlık, dilin öz malı olmuş lafızları, kökleri Arapça ve Farsçadır diye kovmaya kalkışmak. Birincisi inşâ, ikincisi tahrîp. Cedlerimiz, buldukları yeni kelimeleri devlet zoruyla kabul ettirmediler. Her buluş bir teklîfti sâdece. Osmanlı’nın ’tilcik’ üretmeğe mêmur ulemâ-i rüsûmu yoktu.

Genç hâfızalara yerleştirilen ’tilcik’ler üredikçe üremiş, nesillerin zevk selâmetini bozmuş, onları târihlerinden ve mukaddeslerinden koparmıştır. Bu ülkenin aydınları yıllarca tek hürriyet tanımışlar: Dillerini tahrîp hürriyeti. Tefekkür yasaklanmış, irfâna sadâkat, vatan ihâneti sayılmıştır. Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu. Zaman zaman halkçılık, milliyetçilik, ilericilik ve benzeri mefhûmların arkasına saklanmıştır. Bu çılgınlığı solun cılız omuzlarına yüklemek yanlış. Suç hepimizin! Hepimizin, yâni minnacık çıkarları uğruna bir avuç mîrasyedinin karârlarına kafa tutmayan cebin ve iz’ânsız bir intelijansiyanın!

(Cemil Meriç: Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul 1997, s: 263-270.)

 

 

Ekonomi

Geleneksel iktisatta, yani, Klasik ve Neoklasik iktisatta, ekonominin çok anlaşılır, özlü ve kısa bir tanımı vardır: Eldeki Kıt Kaynakları, En Verimli Bir Şekilde kullanmaktır. Bu tanım, en çok kabul edilen bir tanımdır. Elbette, Geleneksel İktisada karşı çıkanlar, o ekolün tanımlarını reddedenler olabilir, ancak, bu tanım, en yaygın tanımdır. Konumuz da Ekonomi Disiplinini burada tartışmak olmadığı için bu tanımı veri olarak kabul ediyorum.

Şimdi, kıt kaynaklar, derken, adı konulmadığına göre, yeryüzündeki bütün kaynakların kapsama alanına alındığını görüyoruz. Öyle ki, soluduğumuz hava bile kıt kaynak olarak değerlendirilmektedir. Çünkü, yanlış bir kullanım, havasız bırakabilir.

Kaynak ve kıt kaynak konusunu Ekonominin tanımı içerisinde görüyoruz. Devamında da bu kaynakların en verimli şekilde kullanılması meselesi var.

Kaynakları yerinde, zamanında, uygun şartlarda, geleceği düşünerek, planlı bir şekilde kullanmazsak, yani özet olarak en verimli bir şekilde kullanmazsak, o kaynakları israf etmiş oluruz, o kaynağı boşa harcamış oluruz.

Bazı kaynaklar israf edilse, boşa harcansa bile, zaman içerisinde telafisi mümkün olabilir. Bazı kaynakların ise yerinin doldurulması mümkün olamayabilir.

Peki, kaynaklar boşa harcanır, israf edilirse ve yeri de doldurulamazsa ne olur?

Kaynakları boşa harcayan, israf eden kişiler, toplumlar, ülkeler için felâket olur.

İşin bir başka boyutuna bakalım: Boşa harcamak, israf etmek ne demek? Boşa harcamanın, israf etmenin ölçüsü nedir? Kaynakları verimli kullanmanın ölçüsü nedir?

Her şeyden önce, her faaliyetin hem bireysel, hem de toplumsal yönüne bakmak gerektir. Zaten bu nedenledir ki, SOSYAL BİLİMLER tektir ve diğer sosyal dallar bunun alt disiplinleridir görüşü ortaya çıkmıştır. Yani, bu görüşe göre, bütün sosyal disiplinler birbirleri ile iç içe girmiştir. Birbirlerinden tamamen ayrılamaz ve ayrı düşünülemez.

Bunu belirttikten sonra tekrar konumuza dönelim.

Ekonomide kaynakları verimli kullanmanın en önemli ölçüsü, bireylerin ve toplumun refahını artırmak, bireylerin ve toplumun geleceğini garanti altına almaktır.

Refahı artmayan ve geleceği garanti alınmayan bireyler ve toplumlar, huzur içerisinde yaşayamaz, mutlu olamaz.

Refahı artmayan ve geleceği garanti altına alınmayan bireyler ve toplumlar, endişeli, gergin ve birbirleri ile ilişkileri sıkıntılı bir halde yaşarlar.

Refahı artmayan ve geleceği garanti alınmayan bireyler ve toplumlarda, belki bir süre, değişik sosyal ve siyasal vasıtalar kullanılarak ve yapay bir şekilde huzursuzluğun ertelenmesi sağlanabilir. Ancak, bu durum, günün birinde, daha da yığılmış olan huzursuzluğu çözmeye yetmez. Hatta, huzursuzluğun daha da derinleşmesine neden olur. Tarih, bu söylediklerimin örnekleri ile doludur. Hatta diyebilirim ki, tarihte yaşanan kötü olayların en önemli nedenlerinden biri bu anlatmaya çalıştığım konudur.

Bir EKONOMİST ve TARİHÇİ olarak, dünyada ve ülkemizde yaşananlar hakkında bu tarihî uyarımı yapmamın zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

Bundan gerisi, herkesin algı derecesi ile ilgili bir durumdur.

 

 

Yine de şahlanıyor Aman ‘Sam Amca’nın Osmanlı’sı!

0

(Başta II.Abdülhamit’e Polat Alemdar’lık yaptırtan Payitaht Dizisi ile ‘Ver Mehteri!’ türünden ve Osmanlı’yı ruh çağırma seanslarıyla anan programlara karşı 10 yıl önceden yazılmış bir yazıdır)

 

Sadece biz tarihçilerin değil her Türk‘ün bir Osmanlı ve mehter sevgisi vardır. Osmanlı Hâkimiyet Arması‘nı anlam açılımıyla birlikte takvim yapıp dağıttığımızın üzerinden 10 – 15 sene ya geçti ya geçmedi. Kendimizi adadığımız ve ömrümüzün varlık sebebi saydığımız ‘ilâ’yı kelimetullah için nizam-ı âlem‘ ülküsünün neo con‘vari neo ottoman‘cılıkla eşleştirilmesi, üstüne üstlük Büyük Osmanlı haritalarının Pentagon‘ca servis edilmesi adeta ciğerimizi dağladı.

Biz Halifeliği şahsî temsilden alıp da TBMM‘nin manevî şahsiyetine mündemiç kıldığımızdan beri bir İslam ülkesi bile Halifelik iddiasında bulunmadı. Ama İngiltere 20’li – 30’lu yıllarda, Amerika ise 50’li yıllarda İslam Dünyası‘na halife arayıp durdular. Bu bağlamda; İngiltere’nin uzmanlık alanı tarikatlar, ABD’nin ise cemaatler sayılabilir.

Hıristiyan Âlemini tapınakçı 1 Papa ve paragöz 1 Patrik ile, İslam Âlemini ise ılımlı 1 halife ile kontrol edebilirseniz; çokuluslu şirketlerin küresel kâr imparatorluğunun ebed müddet hazzını koruyabilir, statükonun sürgit devamını sağlayabilirsiniz. Çok yaşa Coca – Cola, I love you Mc. Donald’s emmi..

Büyük Ortadoğu Projesi ve parça parça edilmiş İslam Ülkeleri haritalarının sırrı çözüldü. İş, ölümü gösterip sıtmaya razı etmekmiş. Önce 2013‘lerde Ortadoğu’da 22 İslam ülkesi minimize edilecek, akabinde 2040‘da yada 2050‘de Büyük Osmanlı Devleti kurulacak. Yani The Ottoman Empire of America veya The Ottoman Empire of İsrael. Osmanoğulları‘ndan sonra Obamaoğulları..

Birileri (şimâlî cenah), yakın tarih için Türkiye – Ukrayna Savaşını simule ederken başka birileri (garbî cenah), yeniden Halifeliği ve Osmanlı’yı bisiklet pompasıyla canlandırıp İslam Dünyası’nın kalan canını alma hesapları yapıyor. Bu babda şanlı tarihimize Kosova‘lar, Mohaç‘lar ve Kanije‘lerden sonra Davos‘lar da ekleneceğe benziyor.

Necip Fazıl‘ın deyimiyle ‘Yoğurttan kaleler için kâğıttan kahramanlara ihtiyaç vardır.‘ Ben Amerika’nın yerinde olsam; elimin altında muhtelif çap ve markada kahraman, demokrasi havarisi, barış savaşçısı, diyalog şampiyonu, insan hakları hafızı, din sanatçısı, kanaat mühendisi vs. bulundururdum.

Ahmedinecad‘a mı kızdın; gönder 1‘ini nümayişle İran‘a.. Hugo Çavez mi sorun; yolla 1‘ini deniz piyadeleriyle Venezüella‘ya.. Evo Morales hır mı çıkarıyor; Soros fonlasın derhal Bolivya‘ya 1 eylemcibaşı. Mugabe‘den mi rahatsızlık; yollayın Zimbabve‘ye ‘sınır tanımayan‘ doktorları, yaysınlar kolerayı..

Bizi sorarsan kardeşim; Yenicami‘de cenaze namazını kıldıran Bekri Mustafa‘nın mevtaya sözlerini analım aşk ile..

Ve diyelim; onlar ermiş muradına, biz çıkalım Halife avına.

“Wanted! Duyanların, görenlerin…”

 

 

:K a m u o y u (2)

Kamuoyu herkesin bir ferd-i vâhid, tek bir şahıs gibi;,

Aynı fikir, aynı zikir, aynı görüşlerde birleşmesi;

Çözümünü istedikleri şeyi hepsinin birden

Ve topluca dile getirmesidir. Çünkü:

“Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı amme(dir).”

Yâni söz sahibi olan şahıs değil kamuoyu’dur.

Şahs-ı mânevîdir.

Madem ki problemin sahibi şahs-ı mânevîdir.

Mâdem ki artık soru soran kamuoyu’dur.

Yâni şahs-ı mânevîdir.

Öyleyse insan; onun çeşidinden

Yâni kamuoyu türünden bir şahs-ı mânevî,

Yâni bir tüzel kişilik görmek ister.

Karşısında cevap verenin de soran gibi,

Şahs-ı mânevî olmasını temennî eder.

Çünkü fert fertle, karşı karşıya geldiği gibi,

Kamuoyu da kamuoyu’yla karşı karşıya gelmeli.

Kamuoyu’nun sorularına, onun cinsinden bir başka kamuoyu

Yâni halkın müşterek sesi, halkın ortak fikir

Ve duygusu cevap vermelidir.

Yoksa soranla sorulan bir cinsten olmazsa,

Birbirinin lisanını anlamazlar.

Zira şahs-ı vâhid, tek bir şahıs;

Şahs-ı mânevîyi yâni kamouyu’nu kandıramaz

Ve tenvîr edip aydınlatamaz.

Demek ki aziz okur!

Demokratik ortamda kişiler,

Teke tek karşı karşıya gelmiyor.

Yersiz sürtüşmelere yol açılmıyor.

Aynı fikir ve görüşlerin ortak sesi olarak

Kamuoyu oluşturuyorlar.

Bunu çeşitli basın organlarıyla yayıp savunuyorlar.

Karşıt kamuoyu da fikirlerini aynı şekilde ortaya koyuyor.

Âdeta sanal âlemde, her fikir ve görüş kendisine,

İstediği kadar geniş bir alan buluyor.

Bu nâmütenâhî / sonsuz sanal alan; fikir ve reylerin;

Birbiriyle tanışıp görüşmesine, büyük olanak sağlıyor.

Büyük bir fikir alışverişine imkân tanıyor.

Herkesin istediği, seçeceği yerde olmasına imkân veriyor.

Kişilerin ve toplumların somut olarak

Karşılaşmalarını önlüyor.

Sürtüşmelere yer vermiyor,

Kavgalara engel oluyor.

Barış ve güven ortamının devamını sağlıyor.

İşte bütün bunlar:

“Kamuoyu” ve “şahs-ı mânevî” denen

Sanal alanın; insanlara sunduğu, insanlara sağladığı

Güzel bir anlayış ve hoşgörü buketidir.

 

 

Almanya’dan Türkiye’ye Bakmak!

Aralık (2108) ayının başında 10 günlük bir Almanya seyahati gerçekleştirdim. Amacım güneyde Münih’ten başlayarak kuzeye Hamburg’a kadar çıkıp oradan geri dönmekti.

Nitekim öyle de, yaptık. Trenle seyahat ettik. Münih, Nürnberg, Frankfurt, Köln, Berlin ve Hamburg şehirlerine gittik… Birçok kasabaya uğradık. Hem Almanların sosyo-ekonomik şartlarını gözledik hem de bizim vatandaşlarımız ile sohbet ederek hasbihal ettik. Hoş gerçi ben 40 yıldır Almanya’ya gelir giderim ama yine de her gittiğimde bir şeyler bulurum söz edecek.

Kırk yıl önce Almanya’ya ilk gittiğimde söylediğim ilk söz; “Bizi Türkiye’de kandırıyorlar!” olmuştu. Ne yazık ki, 40 yıl sonra da, aynı şeyi söylemenin dayanılmaz üzüntüsü içindeyim.

Örneğin Berlin Hauptbanhhof’a (tren garı) gidin ne kadar geri kaldığımızı görün! Bunu da, o an sosyal medya aracılığı ile paylaşmıştım ve üzerine Ankara’da adeta geliyorum diyen bir tren kazası yaşadık. Canlarımız yitti gitti… Biz bir treni raylar üzerinde sağlıklı yürütemezken Almanlar binlerce treni aynı anda çalıştırıyorlar.

Bize “büyük iş başardık” diye takdim edilen projelerin çoğu Almanlar için sıradan projelerdir. Nehirler üzerindeki köprülerin sayısı belirsizdir. Bu köprülerin çoğunluğu da 1800-1900 yılları arasında inşa edilmiştir. Şimdi biz elin parasıyla borç alıp bir kaç köprü yaptık diye böbürlenip duruyoruz!

Alman ekonomisi tıkır tıkır işlemekte ve cari işlemler fazla vermektedir. Almanlar da, bu parayı nerede değerlendirelim de, Alman halkının refahını artıralım diye kara kara düşünmektedir. Almanya’da küçük bir fabrika sahibi olsa da, kendi işinin bir numarası olan Hilmi Selçuk (1961’den beri Almanya’da) abimize Almanya için ne düşündüğünü sorduğumda; “Almanya Avrupa’nın bir numarası dolayısı ile Avrupa’nın bir numarası olan dünyanın da bir numarası demektir” cevabını verdi.

Almanya’nın yüzölçümü Türkiye’nin yarısı kadar. Az da olsa nüfusu Türkiye’den fazla. Yani Türkiye’nin yarısı kadar bir toprağa bizden fazla nüfus planlı ve dengeli bir şekilde yerleşmiş durumdalar. Gözü rahatsız edecek hiç bir şey yok! Yani “Ağaoğlu 1453” projesi henüz orada başlatılamamış!

Aralık ayı Almanların Noel öncesi eğlendikleri ve alış veriş yaptıkları “Weihnachtsmarkt”larin kurulduğu dönem… gittiğim her yerde bu pazarları gezdim ve Almanlar ile bu ülkede yaşayan diğer insanların mutlu ve rahat olduklarını gördüm. Çünkü ne kadar sıkıntı olursa olsun “sosyal devlet” anlayışı ve uygulamaları devreye girerek sorunları minimize ediyor.

Şehircilik, imar hareketleri, sektörlerin ülkeye dağılımı, tarım ve hayvancılık, turizm ülkeye çok dengeli ve planlı bir şekilde yayılmış ve gelişmiş vaziyette… Biz 25 milyon turist ülkemize geliyor diye sevinirken doğru düzgün hiç bir çekiciliği olmayan Hamburg’a yılda 14 milyon turistin gelmesini ne ile izah edeceğiz bilmiyorum.

Almanlar bu mevcut hali yani gelişmişliği ve zenginliği yeterli görmüyor olacaklar ki, yeni arayışlar içindeler. Örneğin başta eski başbakan Helmut Kohl’un torunları başta olmak üzere birçok Alman ileri gelenlerinin çocukları okumak üzere Çin’e gitmiş daha doğrusu aileleri tarafından gönderilmiş durumdalar. Demek Almanlar önümüzdeki geleceği Çin’de ve Asya’da görüyorlar ona göre de tedbir alıyorlar.

Ben oralardayken Alman Şansölyesi Angela Merkel, parti başkanlığını bıraktı. Kimse arkasından gözyaşı döküp “aman bizi bırakma ne olur sonra halimiz” demedi. Merkel’in veda konuşması, Türk siyasetine ders olacak bir içerik taşıyordu. Ancak Türkiye’deki geri kalmış zihniyet bunu anlayabilecek durumda değil. Anlayabilecek olanlarında bunu anlamak işine gelmiyor!

Bizim hala Almanlaşmamış ve orada Türklük sevdası ile yanıp tutuşan soydaşlarımız ise çok dertli. Türkiye’nin kendilerini anlamazdan gelmesine çok içerliyorlar. Hatta Türkiye’nin izlediği dış politika onları çok sıkıntıya sokmuş durumda… Seçimle ilgili kanunlar değişince Türkiye ile ilgili seçmen haklarına kavuşmak onları Türkiye’deki siyasi partilerin pazarı haline getirmiş. Bu durum ise Avrupa’daki Türklerin cemaat, tarikat, mezhep, hemşericilik, ideolojik bölünmelerine “siyaset” bir neden olarak eklenmiş… Seçim sonuçlarına da, bakarak siyasi partilerin aldıkları oy oranına göre Almanya’daki vatandaşlarımız ile ilgilenip ilgilenmediklerini daha iyi anlayabilirsiniz!

Hülasa Almanya, Türkiye’ye nazaran çok gelişmiş, zengin ve müreffeh bir ülkedir. Ancak Türkiye’ninde Almanya kadar gelişebilecek imkânları vardır. Arada bu kadar fark olmasının tek nedeni Türkiye’nin Atatürk dönemi hariç çok kötü yönetilmiş olmasıdır. Ayrıca Alman siyaseti millidir. Türkiye’de siyaset ise dış güçlerin ve onun yerli işbirlikçilerinin kontrolündedir. Ben bunu “Almanya fiili işgal altında ama Almanların kontrolünde, Türkiye ise fiili işgal altında değil ama Türklerin kontrolünde de değil” formülü ile izah edebiliyorum.

Ne ise bizim seyyahlıkla pek aramız yoktur. Hala Evliya Çelebi’nin gezdiği gördüğü ile idare ediyoruz gibi geliyor bana… Ben size gezmeyi, görmeyi ve Türkiye’yi bu şekilde mukayese etmeyi salık veriyorum. O zaman Türkiye’de ne kadar aldatıldığımızı ve yanıltıldığımızı göreceksiniz… Özelliklede siyaset tarafından!

 

 

Yad Elde Şah Olmaktansa, Öz Yurdunda…

“Yad elde şah olmaktansa / Öz yurdunda dilenci ol!”

Bu cümle Bünyamin Aksungur‘un “Canan Uykuda” albümünde söylediği bir “Özbek Türkleri türküsünün” nakaratı.

Türkünün bu sözlerini dinleyince, Necip Fazıl Kısakürek’in “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” mısraının hissettirdikleri gibi bir ruh hali sardı beni.

Kaybedilmiş vatan topraklarında, Türkistan’da, esaret altında yaşayan soydaşlarımızın yaşadıkları sıkıntıların bir dışa vurumu olan türkünün sözleri de, bestesi de iç yakıcı. Bünyamin Aksungur’un gönül telimizi titreten tınılarla yorumlayışı da.

“Yahşi (İyi) bilir her Müslüman/ Misafirlik hayli yaman/ Öz evinde aziz insan/ Yad elde şah olmaktansa / Öz yurdunda geda (dilenci) ol!

Ey Türkler! Türk Milletinin hâkimiyetinde olan, Türklerin yönettiği bir yurtta yaşıyorsanız “azizolursunuz. Yoksa yabancı hâkimiyetinde yaşıyorsanız, hangi makama gelirsen gel “zelil” olmaktan kaçınamazsınız.

Türkiye’nin “beka sorunu” olduğunu söyleyip geçmek kolay. Fakat vatan kaybeden Türklerin yaşadıklarından ders çıkarmak için siyasilerin diliyle değil, türkülerin dili ile konuşmak lazım.

*********************************

Canan Uykuda

Bünyamin Aksungur “Dünya Türk Müziği’nin Sesi” olarak bilinir. Türk Dünyası müziklerini, icra edilen yörenin bütün lehçe, şive, ağzından okuyabilen bir sanatçımızdır.

TRT’de sanatçı ve yapımcı-yönetmendi, yakınlarda emekli oldu. Ama yıllardan beri Türkiye’nin neresine çağırılsa koşuyor, “KONSERANS” adını verdiği müzikli konferansları ile Türk Dünyasındaki soydaşlarımızla aramızda kültür köprüsü oluşturuyordu.

Kültür köprüsü kurmak “büyük bir dava” idi. Ses bayrağımızı Turan yurdunda dalgalandırmak kolay değildi. Çünkü “bu dava hor, bu dava öksüz”dü.

Öncelikle “Canan Uykuda” idi. Canan yani Türk Milleti…

“Canan Uykuda” Bünyamin Aksungur’un 2015 yılında, Doğu Türkistan’da Kaşgar’da, derlediği Uygur türkülerinden biri.

Bünyamin Aksungur diyor ki, “Uygur kardeşlerime sordum: Sizce Canan kim? Çoğunda aynı cevap HALK!… Ahh dedim, siz Türkiye’deki cananları bir görün hatta Türk Dünyası’nın bütün cananlarını…
Hepsi uykuda, hatta horluyor!… Kendi horlamakla kalıyor, bu dünyada onu, ölebilecek kadar seven, yegane aşığını da HORLUYOR…!”

Ama O’nun, bu uğurda mücadele eden az sayıda aydına nazaran, müthiş bir avantajı vardı. Türk varlığının en sihirli aracı, ortak müzik kültürümüz gibi bir anahtara sahipti.

Türkülerin hikâyelerini, aynı türkünün Türkistan’dan Kosova’ya, Kafkaslardan Türkiye’ye kadar küçük farklarla söylenişini örnekleriyle sunduğu zaman, ansiklopedi çapında kitapların anlatamayacağı gerçekleri gönüllere kazıyordu.

O, Türk Dünyasına, geçmişten günümüze uzanan kültürümüze sevdalı. Ortak müziğimizi çok iyi biliyor. Bu coğrafyada kullanılan çok sayıda Türk sazını çalabiliyor, repertuarındaki 7500’ün üzerindeki eseri orijinal haliyle icra edebiliyor. Sadece Türkiye’de değil 27 ülkede yüzlerce şehirde konser veren bir sanatçımız.

Bünyamin Aksungur 50 yıllık, böyle birikimli sanatçı ama “Canan Uykuda” ilk albümü. 61 yaşında ve 50 yılın birikiminin damıtılmasıyla ortaya çıkan bir eser. Aksungur, bu kadar gecikmesinin sebebini albümün kapağında açıklamış:

“1976 yılında Bünyamin Aksungur TÜMATA’ya katılarak kendini geliştirmişti. Türk Dünyası’nın müziklerini, Türk kültürünün aşığı küçük bir kitleye duyuruyorlardı. Dünya değişiyor, SSCB dağılıyordu. Bu arada adını dahi bilmediğimiz yeni yeni Türk boylarının varlığından haberdar oluyorduk. Evet, Türk Dünyası uyanıyordu ama ‘CANAN UYKUDA’ idi.”

Albüm çıkarmak, geniş kitlelere hitap etmek ve kalıcı eser vermek gerekiyordu. Fakat albüm çıkarmak masraflı bir işti.

“Milli ve yerli (!) iş adamlarımız vardı ama ne hikmetse, Türk Kültürünün derinliklerine yapılacak bir yolculuğu desteklemekten kaçınıyorlardı. Çünkü ‘CANAN UYKUDA’ idi.”

**********************************

Bünyamin Aksungur ve Cemil Meriç

“Canan Uykuda” 61 yaşındaki sanatçının ilk albümü. Hemen büyük mütefekkir Cemil Meriç aklıma geldi. Meriç’in müthiş birikimi de, 58 yaşında iken yayımlanan, “Bu Ülke” ve “Ümrandan Uygarlığa” isimli eserleriyle adeta patlayışa geçmişti.

Cemil Meriç “Bu Ülke” yayımlandığında “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” demişti.

Cemil Meriç “Bu Ülke”den sonra “aynı kaynaktan fışkırdılar” dediği eserler dizisini peş peşe yazmıştı.  Çünkü “bir çağın, bir ülkenin vicdanı olmak isteği” ve müthiş bir bilgi ve tefekkür birikimi vardı.

Bünyamin Aksungur‘un bu albümü de, Türk’e dair her şeye olan sevdasının, tecrübelerinin, hayal kırıklıklarının, ümitlerinin bir yansıması. Belki de O, dünyaya “Canan Uykuda” albümünü seslendirmek için gelmiştir.

Bünyamin Aksungur‘un da bundan sonra aynı kaynaktan fışkıracak çok sayıda yeni albüm çıkaracağına inanıyorum.

Çünkü O, kendi ifadesiyle, “Türk Milleti’nin, Türk Dünyası’nın bir delisi.”

O kendisini Türk Dünyası’nın kültür kodlarını Türk topluluklarına hatırlatmak, hafızasını tazelemekle görevlendirmiş bir fedai.

Ve Türk Dünyası müziklerini çok iyi bilen bir birikime sahip.

Tuva, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan, Tacikistan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Azerbaycan, Kırım, Kerkük, Kıbrıs ve güzel Anadolu’muzdan harmanlanan 36 eserlik muhteşem bir repertuar ile hazırlanan “CANAN UYKUDA” serisinin ilkini D&R mağazalarından alabilirsiniz. İkinci ve üçüncünün de çok gecikmeden kültürümüze kazandırılmasını ümit ediyorum.

 

 

 

Futbol Endüstrisi

0

Peşinen belirteyim ki bu satırların yazarı futbol düşmanı değildir. Bilakis, bir yerde İspanya veya İngiltere liginden bir maça tesadüf etse oturup keyifle izleyen bir futbol düşkünüdür. Ayrıca kendisini “eski” Galatasaraylı olarak adlandırır. “Eski” diyorum çünkü bu satırların yazarının o temiz Galatasaraylılığı, Ali Sami Yen Stadı’yla birlikte yıkılıp o stadın molozları altında kalmıştır.

Futbol, sadece ülkemizde değil bütün dünyada kendisine oldukça büyük anlamlar yüklenen bir spor. Sebebini bilmiyorum. Binlerce sene önce arenalarda gladyatörleri izleyen insanlara o çılgınca izleme iştahı veren şey neyse, bugün adına yine “Bilmem ne Arena” adı verilen statlarda kendinden geçercesine maç izleyen insanlara o izleme iştahını veren şey aynı olsa gerek. Belki de Salazar’ın mutsuz insanları mutlu ederek kontrol altında tutma formülünü izah ettiği Fado-Futbol-Fiesta (Fatima) üçlemesiyle alakalıdır. Ama sebebi ne olursa olsun, bugün futbol takımlarına gönül veren insanların taraftar dernekleri veya gayri resmi taraftar toplulukları meydana getirip bir çeşit cemaat yapısına büründükleri bir gerçek. “Fenerbahçe Türkiye’dir”, “Galatasaray Avrupa’ya bakan yüzümüzdür”, “Beşiktaş her şeyimizdir” gibi saçma sapan mottoların, insanlar tarafından ciddi şekilde kabul gördüğünü ve taraftarların bu tip mottolarla klüplerine aidiyet hislerini artırdıklarını müşahade ediyoruz.

Futbol devasa bir endüstri. Ancak biz Türklerin bu endüstriyi doğru dürüst işletemediğimiz ve sürekli olarak devlet desteğine ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Devletin bu devasa endüstriden para kazanamadığı, aksine milyarlarca TL’nin devlet tarafından bu alana aktarıldığını görmekteyiz.

Türkiye 80 milyon nüfuslu bir ülke. Nüfusunun büyük bir kısmı genç ve bu genç nüfus Türkiye için büyük bir demografik zenginlik anlamı taşıyor. Ancak beceriksiz ve kötü yönetimin sonucu biz bu genç nüfus avantajını elimize yüzümüze bulaştırıp dezavantaja çeviriyoruz. Futbolda da aynı durum söz konusu.

Bugün Türk futbolunun 3 temel sorunu var. İlki futbolcu yetiştirememe sorunu, ikincisi hoca (antrenör) yetiştirememe sorunu, üçüncüsü ise yönetici yetiştirememe sorunu. Sıralamalar yer değiştirebilir.

Futbolcu yetiştirememe sorunu bizim kronik Orta doğulu hastalıklarımızdan olan adam kayırma ve rüşvetin futbolda da feci şekilde işlevsel olmasıyla alakalıdır. Bugün çocuğunuzu ister profesyonel ister amatör bir kulübe götürün. Hocayla (antrenör) veya kulüp yöneticilerinden biriyle bağınız yoksa veya Hocaya belli bir ödeme yapmazsanız çocuğunuzu o kulübün alt yapısına aldıramazsınız. Alt yapıya aldırdınız diyelim Hocaya para ödemeden kadroya aldıramazsınız. Kadroya aldırdınız diyelim, Hocaya para ödemeden ilk onbir de oynatamazsınız. Çocuğunuz yetenek yönünden isterse bir Messi, bir Ronaldo olsun sonuç değişmez. Bu ülkede her alanda olduğu gibi futbolda da yetenek hiçbir anlam ifade etmemektedir. Bu mantalite nedeniyle Türkiye her alanda devasa bir yetenek çöplüğüdür.

2000 yılında UEFA Kupasını alan Galatasaray takımının kadro yapısını incelediğimizde, ilk onbirin de alt yapıdan yetişip gelen 4 tane futbolcu olduğunu, diğer 4 yerli futbolcusunun çok genç yaşlarda transfer edilip yıllardır birlikte oynayan oyuncular olduğunu görürüz. Bu da alt yapının futbolda ne kadar önemli olduğunun en somut göstergesidir. Başka bir somut örnek de Barcelona takımıdır. Barcelona futbol takımının o “efsane” kadrosunu incelediğimizde kadrosunun yarısından fazlasının (Messi, Xavi, Iniesta, Puyol, Pedro vs.) alt yapıdan yetişen futbolcular olduklarını görmekteyiz. Bugün özellikle de büyük kulüplerimizin hem İstanbul’da hem de Anadolu’nun pek çok şehrinde alt yapı okulları olduğunu görüyoruz. Ancak bu kadar çok alt yapı okulu olan kulüplerimizin alt yapıdan yetiştirip oynattıkları futbolcu sayısı 1-2 yi geçmemektedir.

Üst paragrafta saydığım husus futbolcu yetiştirememe sorununun sadece bir boyutu. Sorunun diğer bir boyutu da şu; Hasbelkader üst liglerde oynayıp büyük paralar kazanma imkânına kavuşan gençlerimiz genel olarak alt gelir gruplarından geldiklerinden ve doğru dürüst bir eğitim de almadıklarından, yozlaşmış ortamın içerisinde yeteneklerini kendi elleriyle köreltmekte ve sıradanlaşıp yok olmaktadırlar. Bu gençlerimizin pek çoğu asgari ücretin 1600 TL olduğu bu ülkede, futbolcu olmasalar en iyi ihtimalle bir yerde asgari ücretle çalışacak kapasitede kişilerdir. Ancak birden bire büyük meblağlarda paralar kazanmaya, şöhret sahibi olmaya ve insanların hayranlığına mazhar olmaya başlamanın etkisiyle asıl işleri olan futbol oynamaya bir türlü yoğunlaşamazlar. Barcelona’ya transfer olan Arda Turan’ın jet hızıyla düşüşüne yakın zamanda hepimiz şahit olduk. Başka örneğe gerek yok sanırım.

İkinci sorun hoca (antrenör) yetiştirememe sorunu; bizde genellikle eski futbolcular hocalık yapar. Yukarıda anlattığımız şekilde yetişen ve sağlam bir backgrounda sahip olmayan bu kişiler, futbol oynama çağları geçtikten sonra antrenörlük yaparak hayatlarını kazanmaya devam ederler. Birkaç istisnanın haricinde, bu futbolcu kökenli hocalar içerisinde Türk futboluna yetenekli çocukları kazandıran, teknik – taktik katkı sağlayan kimse yoktur.

Üçüncü sorun ise yönetici sorunudur. İster kulüp isterse federasyon düzeyinde olsun futbol yöneticilerinin tamamı ya bir takımın fanatik taraftarı olan iş adamları ya da illegal yollardan gelir elde edip bu gelirini legalize etmeye çalışan karanlık işler çeviren tiplerdir. İş adamı kategorisindeki kişiler olaya genelde duygusal boyutta baktıkları için başarılı olamazlar. Çünkü futbol kendine has bir sektördür, ne enerji sektörüne benzer ne de otomotiv. Ali Koç’un Fenerbahçe’de başarısız olması bu nedenledir. İllegal olarak bahsettiğim grup zaten mafya tik tipler olduklarından onların durumu daha başkadır. Sporu çirkinleştiren, futbolu bahis oyunlarından veya sportif çekişmeden kaynaklanan şike oyunlarına alet edenler bu tayfadır.

Bugün Türk futbolunda yabancı oyuncu sınırlamasının kalkmasının ve takımların kadrolarında bol miktarda yabancı kökenli oyuncu olmasının asıl sebebi işte bu üçüncü gruptaki kötü yöneticilerdir. Düşünün ki nüfusunun büyük bir kısmı gençlerden oluşan 80 milyonluk bir ülkede sahada oynatacak futbolcu yetiştiremiyor ve yurt dışından futbolcu ithal ediyorsunuz. Her şey bir yana, Türkiye cari açığı son derece fazla olan bir ülke. Futbol camiası, yabancı oyuncu sınırlamasını kaldırarak veya sınırlasa bile sayıyı çok yükseklerde tutarak cari açığın artmasına etki ediyor.

Bir diğer husus da, bugün üç büyükler olarak adlandırılan Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş da dâhil olmak üzere futbol camiasının ülke ekonomisine en ufak bir olumlu katkısı bulunmamaktadır. Bilakis, devasa paraların döndüğü bu sektör hala kendi kendine yetememekte, vergi borçlarını ödememekte, sürekli vergi aflarından faydalanmakta, statlarını kendileri inşa etmeleri gerekirken bu inşa maliyetlerini de devlete yüklemektedirler.

Türk futbolunun ülke ekonomisine katkı sağlayan bir endüstriye dönüşebilmesi için, antrenman ve taktik bilgisi üst seviyede hocaların yetiştirilmesi, yabancı oyuncu yasağı getirilmesi, kulüpler arası futbolcu transferlerinin zorlaştırılması, kulüplerin alt yapı faaliyetlerine önem vererek kendi futbolcularını kendilerinin yetiştirmelerinin sağlanması, kulüplerin ekonomik faaliyetlerinin sıkı bir şekilde denetlenerek bu kulüplere ekonomik disiplin aşılanması gerekmektedir. Futbolcu yetiştirip “ihraç etmeden” ve futboldan kazanılan para sadece futbolcu yetiştirmek için kullanılmadan Türk futbol endüstrisi gelişemez.