26.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 577

Yıllar Sonra Gelen İtiraf!

İlk haberi duyulduğunda tarih; 14 Ağustos 1974’ü gösteriyordu! Kıbrıs savaşlarının ikinci harekâtının ilk gününde bir toplu mezar bulunmuş; bu katliam çukuru açıldığında, 126 Türk’ün topluca katledildikleri anlaşılmıştı…

44 yıl önce yaşanan bu insanlık ayıbının içinde acımasızca katledilen en küçüğü 16 günlük Selden bebek, en büyüğü ise 95 yaşındaki Hüseyin dede ile birlikte 124 savunmasız sivil; çocuklar, kadınlar, yaşlı erkekler vardı…

O süreçte Muratağa-Atlılar-Sandallar köyünde yaşayan ama savaşa rağmen bölgeyi terk etmeyen bu suçsuz insanlarımız E.O.K.A çetecileri tarafından acımasızca öldürüldükten sonra topluca bir çukura gömülmüş, sonrasında BG askerlerinin nezaretinde o katliam çukuru açıldığında bu acı gerçek tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilmişti…

Aynı katliamı o tarihten 11 yıl önce 21 Aralık 1963’te Noel gecesi yapanlar, bu defa da savaşın tüm acımasızlıkları ile bu üç köyün üzerine çökmüşlerdi!

O acılı dönemi çok iyi hatırlıyorum. Sanki tüm acılarını yok edecekmiş gibi başına, ‘barış’ kelimesi konulan o savaşta ben de adadaydım.

O acıları yaşayıp da geride kalan insanlarımızın neler çektiğini çok iyi biliyorum. Çünkü onların neler yaşadıklarını; 2010 yılında çıkan ”Tarihten Gelen Çığlık” isimli kitabımda anlatmıştım.

O acıların ardında kalan yıllar birbirini kovaladı! Katliam çukurundan ise, geriye sadece acı ve gözyaşı kaldı…

Ve bu katliamlarla ilgili Rum tarafından ne bir özür, ne de bu insanlarımızın katillerine yönelik bir hukuk süreci çıktı!

Bizim tarafta ise; toplu katliam çukurunda yatan şehitlerimizin ne hakkı arandı, ne de bu katliam nedeniyle insan hakları mahkemesine gidildi…

Ancak bunca yıl sonra ilk kez bu katliamlarla ilgili bir ses duyuldu!

”Türkleri ‘Bizimkiler’ katlettiler”…

En nihayetinde tarihten gelen çığlıklara birilerinin vicdanı yanıt olmuştu?  Hem de Rum kesiminden gelen önemli bir siyasinin sesi ile…

Bu sesin sahibi;  Güney Rum kesiminin ana muhalefet partisi AKEL’in Genel Sekreteri Andros Kipriyanu idi…

AKEL adına yapılan bu açıklama, geçtiğimiz Perşembe günü DNA testi sonucu kesin kimlikleri belirlenen 15 katliam kurbanının o bölgedeki yeni şehitliğe defni sırasında yapıldı.

Yapılan açıklama sadece bir başsağlığı mesajı vermiyor, aynı zamanda o katliamın itirafını da içeriyordu! Ama ne yazık ki, bu insani mesajın içinde bile bir özür yoktu!

Yeni mezarlarına defnedilen bu 15 şehidimizin 14’ü kadın ve çocuklardan oluştu.

Rum siyasetçi mesajının devamında şöyle diyordu:  ”Bu insanlardan çoğunun katledilmeden önce tecavüze ve şiddete uğradıkları da dikkate alındığında, yaşananların daha da dehşet verici ve ürpertici olduğu görülmektedir.”

Böylesine bir açıklamanın 44 yıl sonra yapılmış olması oldukça önemli, tarihi gerçeklerle uyuşmakta, Rumların bugüne değin konusunu dahi etmedikleri toplu katliamları yaptıklarını ilk defa kabul etmek demektir…

Bundan böyle o acılı yıllar gündeme geldiğinde, hiçbir Rum siyasetçi Türkleri diri, diri toprağa gömdüklerini ret edemeyecek, o katliam çukurlarında kalan insanlarımızın çığlıklarını duymazdan gelemeyecektir…

Ya bizim tarafta?

Bu açıklamanın ardından o acılı günleri yaşayan insanlarımızın hakkını, hukukunu savunmak adına hiç bir şey yapılmayacak mıdır?

Kıbrıs Türk’ünün bu mağduriyetini savunacak bir hükümet yetkilisi, ana muhalefet temsilcisi yok mudur? Yıllar sonra da olsa o insanlarımızın hak ve hukuku aranmayacak mıdır?

 

 

 

 

Kişisel Verilerin Siyasette Kullanılması

 

En çok satan kitaplardan Sapiens’in yazarı, Yuval Noah Harari “yapay zekâ” konusundaki gelişmelerin henüz başında olduğumuzu söylüyor.

Buna rağmen kişisel bilgilerimizi toplayan bazı şirket veya devletlerin bu bilgileri kullanması konusunda yaptıkları ve yakın gelecekte yapabilecekleri hakkında -çoğu ürpertici- tahminlerde bulunuyor.

Harari, yakın zamanda, sizin alışkanlıklarınızı, duygularınızı, ihtiyaçlarınızı eşinizden, çocuklarınızdan daha iyi bilen buzdolabınız, televizyonunuz gibi eşyalarınızın olacağı görüşünde. Şimdiden böyle bir durumda ruhsal tepkilerimizin neler olacağını hesaplayıp tedbirler aramamız gerektiğini anlatıyor.

“Dünya, mevcut insan türü (Homo Sapiens) için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor. Biz, bazı girişimcilerin hiçbir insanın işleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekâyla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.”

Daha şimdiden “bankalara kredi başvurunuz artık insanlar tarafından değil, algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan verilerle, Facebook, Amazon, banka hesaplarınız, sağlık durumunuz, ödeme ve tüketim alışkanlıklarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor.”

Harari’nin anlattıklarına şaşırmıyorum. Çünkü ben her sabah işe giderken cep telefonum büroma gideceğimi öngörerek, işe kaç dakikada gidebileceğimi, trafik durumunu açıklayarak bildiriyor. Bilgisayarımı açtığımda internette daha önce ilgimi çekmiş eşyaların, ziyaret etmiş olduğum sitelerin reklamları ekranımı dolduruyor.

Artık biliyoruz ki, “akıllı telefon sahibi milyarlarca insanın her gün nerelere gittiği, nerelerde ne kadar kaldığı tespit ediliyor. Böylece herkesin tüketim alışkanlıklarını belirliyorlar ve bu bilgileri dev şirketlere satıyorlar.”

Böyle kişisel bilgilerin işlendiği algoritmaların sadece ticari alanda değil siyasette de kullanılmakta olduğundan hiç şüphem yok.

***************************************

İNSANLARIN HACKLENMESİ

Demokrasiden uzak, diktatörlükle yönetilen ülkelerde, vatandaşlardan toplanan bireysel veriler işlenerek, insanların iktidara karşı olup olmadığı, siyasi kararlara karşı refleksleri izlenebilir. Muhaliflerin tasfiyesi için yapay zekâ araç olarak kullanılabilir.

Dünyanın yeniden “megalomanyak vizyona sahip liderlerin” yönettiği bir döneme girdiği konuşulurken bu ciddi bir tehlike.

Demokrasi ile yönetilen ülkeler için de başka bir tehlike söz konusu. Demokrasilerde siyasi partiler seçmenlerini oy vermeye ikna etmek durumunda. Bu ikna sürecinde “yapay zekâ” ahlaka aykırı bir şekilde kullanılabilir.

Harari, vatandaşların ihtiraslarını, ihtiyaçlarını ve seçimlerini yönlendirmek (manipülasyon) için algoritmaların kullanılmasına “insanların hacklenmesi” diyor. Yapay zekâ tarafından duyguları, refleksleri, alışkanlıkları çözümlenmiş insanların farkında olmadan yönlendirilmeleri mümkündür.

George Orwel’in 1984 romanında anlatılan, Big Brother (Ağabey)’in yönettiği ülkeden daha beter bir dünya mı geliyor? Her davranışı hatta düşünceleri bile izlenen ve devleti yönetenler “beş” dediği için “özgürlük iki kere iki dört ettiğini söyleyebilmektir” diyen vatandaşın ülkesi gerçek mi olacak?

İnsanların hacklenmesi olayının yaygınlaşması halinde demokrasi kavramının yeniden sorgulanmasını gerekir.

Şimdilik tam olarak “insanların hacklenmesinin” gerçekleştiğinden söz edemesek de, “sosyal psikoloji” uzmanlarının analizleri ve “toplum mühendisliği” tekniklerinin bazı siyasi partilerin ve devletlerin siyasetlerinin belirlenmesinde sıkça kullanıldığını biliyoruz.

***************************************

AK PARTİ’NİN VERİ TOPLAMA VE KULLANMA BECERİSİ

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin en çok anket yaptıran ve anketlere göre politikasını ve/veya söylemlerini revize eden lider ve parti olduğu konusunda herkes hemfikir.

Ben AKP’nin bilgi kullanma konusundaki sınırlarının anketlerden yararlanmanın çok ilerisinde olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten başka bir lider veya partinin yapması halinde çöküş yaşayacağı birçok olaydan Erdoğan ve partisi hasar almadan hatta güçlenerek çıktı.

Dün yaptıkları, “aldandık, aldatıldık, yanlış yaptık, halkımıza / şehrimize ihanet ettik” dedikleri konularda kendisini destekleyen kitleler, o yanlışları yaparken de, tam tersi politikalar izlerken de aynı heyecanla desteklemeye devam ettiler.

Adeta “hacklenmiş insanlar” yaratmada ve 16 sene boyunca girdikleri her seçimi kazanmalarında, kişisel verilerin toplanması ve değerlendirilmesi konusu acaba ne kadar etkili oldu?

***********************************

SEÇMEN VERİLERİ

AKP içinde görev yapan çok kişiden duyduğumuz bir vaka var. AKP teşkilatlarının elinde il, ilçe ve hatta mahalle bazında isim isim seçmen listeleri üç kategoriye ayrılmış olarak bulunmaktadır.

Yeşil ile işaretlenmiş isimler AKP’ye sadık seçmenleri, kırmızı ile işaretlenmiş olanlar AKP’ye oy verme ihtimali görülmeyenleri, sarı ile işaretlenmiş olanlar ise şartlara göre oy verdikleri partiyi değiştirebilen seçmenleri göstermektedir. Anlaşılan hepimizi fişlemişler.

Her seçimde özellikle sarı kategorideki seçmenler ile ilgili özel çalışmalar yapıldığını sanıyorum.

AKP 16 yıldır devleti yönetiyor, devletin bütün bilgi kaynaklarına sahip, ekonomik gücü rakiplerinin toplamından kat kat fazla. Üstelik bilginin gücünü bilen bir parti. Teşkilatlarının disiplinli çalışması kadar hatta daha çok merkezden bilgi desteğinin, kullanılan bilgisayar yazılımlarının ve bilgi bankalarında toplanan verilerin işlenmesinin seçim başarılarında belirleyici olduğunu düşünüyorum.

SEÇSİS ve seçim hileleri ile ilgili iddiaları değil, başka bir boyutu, kişisel verilerin değerlendirilmesini kastediyorum.

31 Mart 2019’da yapılacak “yerel seçimlerde, kararsızların içinde “sandık protestocuları” oranının her zamankinden fazla olduğu belirlendi. Parti kurmayları, “memnuniyetsizler” olarak tanımladığı bu seçmen için özel çalışma yapıyor.”

Bu çalışmalar bir yandan “Boğaz köprülerinde kesilen trafik cezalarının geri ödenmesi” gibi genel düzenlemeler yapılmasına yol açıyor. Bir yandan da daha bireysel veya küçük grupların taleplerinin devlet tarafından karşılanması sağlanıyor. Böylece seçimi kazanmayı garantilemek istiyorlar.

Bakınız bu anlattıklarımın adalet, ahlak, demokrasi, insan hakları gibi konularla alakasını henüz tartışmaya açmadım.

Zaten bu kavramlarla ilgili bir derdi olan da yok gibi.

24.12.2018

Ruhittin Sönmez

 

 

 

 

Sarıkamış Şehitlerinin Anısına

 

Bir hilale vuruldular 
Kanlı karla karıldılar 
Ak kefene sarıldılar 
Sarıkamış dağlarında

Ölüme baş uzattılar 
Koyun koyuna yattılar 
Cennete adım attılar 
Sarıkamış dağlarında

Sanki üfürüldü sura 
Koç yiğitler sıra sıra 
Damga vurdular asra 
Sarıkamış dağlarında

Kara topraklar kazıldı 
Şehitler bir bir dizildi 
Bitmeyen nöbet yazıldı 
Sarıkamış dağlarında

Kardelenler kara düştü 
Yüreklere yara düştü 
Doksan bin can yere düştü 
Sarıkamış dağlarında 
Ruhları şad olsun

 

Schrödinger’in Kedisi ve Paralel Evrendeki Türkiye

0

Schrödinger’in kedisi Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmış, kuantum fiziğine dair bir teoridir. Teoriyi şu şekilde özetleyebiliriz; Metal bir odaya kapatılmış bir kedi, kedinin yanında zehir dolu bir şişe, bir miktar radyoaktif madde ve radyoaktif madde tarafından devreye alınması halinde zehir dolu şişeyi kırıp kedinin ölümüne neden olabilecek bir mekanizma düşünün. Sizin kedinin kapalı olduğu odanın dışında beklediğiniz süre içerisinde, radyoaktif madde tepkimeye girip mekanizmayı harekete geçirirse, mekanizma zehir dolu şişeyi kırar ve kedi zehirlenerek ölür. Bu süre zarfında radyoaktif madde tepkimeye girmezse kedi hala sağdır. Kedinin sağ mı yoksa ölü mü olduğunu ancak odanın kapısını açarak net olarak öğrenebilirsiniz. Ancak bu zamana kadar kedi hem sağ hem ölüdür. Yani iki durum da aynı anda geçerlidir. Ancak siz kapıyı açarsanız bir gözlem yapmış olursunuz ve gözlem yaptığınız zaman her ikisi de geçerli olan iki durumdan sadece biri gerçekleşir. Kapıyı açtığınız zaman kedi ya sağdır ya da ölü..

1954 yılında, Princeton Üniversitesi’nde doktora adayı olan genç Hugh Everett son derece radikal bir fikir öne sürer. Çoklu Evrenler (Multiverse) Yorumu olarak adlandırılan bu görüşe göre gözlemci, Schrödinger’in Kedisi deneyindeki gözlemcinin tam tersine deneyin dışında değil bizzat içindedir. Yani gözlemlediği evrenin bir parçasıdır. Schrödinger’in kedisi teorisinden yola çıkacak olursak, odaya girdiniz ve kedinin sağ olduğunu gördünüz. Bu durumda kedinin ölü olma ihtimali ortadan kalkmaz! Çünkü o gözlem anında yaratılan ama bizim farkında olmadığımız diğer bir evrende kedi ölüdür. O evren de bizimkisi kadar gerçektir ve sizin o evrendeki karşılığınız şu anda muhtemelen ölü kedisi için ağlamaktadır.

Bu arada istidradi olarak bir hususa değinmek lazım. Paralel evren terimi çoklu evrenle aynı şey değildir. Paralel evren, çoklu evren olarak tanımlanan birbirinden farklı gözlemlenebilir evrenlerin hipotezsel toplamıdır. Benim de başlıkta kullandığım “paralel evren” terimini yanlış kullanıyoruz. Doğrusu çoklu evren aslında. Ama çoğu zaman olduğu gibi burada da galat-ı meşhurun lugat-i fasihden evla olması söz konusu.

Hugh Everett’in görüşünden yola çıkarsak, bizimkisi kadar gerçek olan başka bir evrende bizim ülkemizin karşılığı başka bir Türkiye vardır.

O başka evrendeki Türkiye’de, düşünce özgürlüğü ve bu düşünce özgürlüğünden doğan fikri zenginlik söz konusudur. Bu fikri zenginlik “o Türkiye’ye” bilimsel ve teknolojik üstünlüğün yanında, ekonomik olarak kendi gezegenini domine etme gücü kazandırmıştır. İnsanlar sürekli olarak okuma, araştırma ve üretme faaliyeti içerisindedirler. Ekonomik refah had safhadadır. Cömert insanlar yardım etmek için fakir birilerini arar ama bulamazlar.

O başka evrendeki Türkiye’de, demokrasi kültürü bütün kurumlarıyla tam olarak yerleşmiştir. Orada bir insan bir makamı hayatı boyunca en fazla iki dönem (4+4 yıl) işgal edebilir. En fazla iki dönem muhtarlık, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği, bakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapabilir. Seçim süreci başından sonuna kadar adil bir şekilde gerçekleşir. Seçimi kazanan kişiler, kendisi gibi düşünmeyen, kendisine oy vermeyen insanların haklarını da korur ve gözetir. Seçilenler seçildikleri makamları insanlara hizmet etme vasıtası olarak görürler. O makamlardan şahsi menfaat elde etmek gibi aşağılık bir düşünceye kapılmazlar. Zaten sistem de buna müsaade etmez.

O başka evrendeki Türkiye’de, en çok önem verilen ve en çok kaynak ayrılan konu eğitimdir. Eğitim sistemi, çocuklara sağlam birer karakter ve kişilik kazandıracak şekilde dizayn edilmiştir. Sistem çocuklara sürü değil birey olmayı öğretmektedir. Okullarda çocuklara haksızlıklar karşısında “hayır” deme cesareti ve ahlakı aşılanır. Bunun yanında çocuklara ezberlemeyi değil, araştırmayı öğretirler. Çocuklar, kendilerine anlatan bir konuyu hemen doğru olarak kabul etmemeyi, anlatılanı araştırıp delillerini ve/veya karşı delillerini tespit edip kendi mantık süzgeçlerinden geçirerek kendileri yorumlamayı öğrenirler.

O başka evrendeki Türkiye’de, hukuk ve yargı sistemi hobi olarak görülmez. İnsanların ahlak ve bilinç düzeyi son derece üst seviyede olduğu için zaten yargı makamlarına fazla iş düşmez. Yargıya intikal eden bir uyuşmazlık olursa, o uyuşmazlık son derece süratli ve adil bir şekilde çözümlenir. Yargı bağımsızdır, yargı teşkilatı idarecilerin ayakları altında paspas gibi çiğnenmez. Hukuk her vatandaşa aynı şekilde uygulanır, kimseye iltimas edilmez.

O başka evrendeki Türkiye’de, insanlar son derece çevrecidir, doğayı tahrip etmez bilakis korurlar. Evler, resmi binalar, sanayi kuruluşları ve diğer tüm yapılar enerji ihtiyaçlarını Güneş’ten temin ederler. Otomobiller, trenler, uçaklar, gemiler kısaca aklınıza gelebilecek bütün ulaşım vasıtaları güneş enerjisiyle çalışırlar. Ağaç ve hayvan sevgisi sözde değildir. Hayvanlara kötü muamele edilmez. Hayvanların hem barınmaları hem de beslenmeleri için özel yerler inşa edilir.

O başka evrendeki Türkiye kendi gezegeninin “süper gücüdür.” Ne iç ne de dış politikada kimseye eyvallah etmez. Dünyanın herhangi bir yerinde insanlar haksızlığa uğrarsa masaya yumruğunu vurur ve haksızlığı, zulmü sona erdirir. Zulmedeni cezalandırır.

O başka evrendeki Türkiye son derece klas ve yaşanılası bir ülkedir. İnsanların hem bu dünyalarını hem de öbür dünyalarını Cennete çevirdikleri bir ülkedir. Kıskanan değil kıskanılan bir ülkedir. Özlenen ve beklenen bir ülkedir.

 

 

 

Canan Uykuda

0

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,

Ne sen benim farkımdasın ne de polis farkımda.”

Canan uykuda”, TRT’de yıllarca Türk Müziğine hizmet etmiş, derlediği müzikleri bütün Türk boyları lehçelerinde dile getirmiş bir Türk sevdalısı Bünyamin Aksungur‘un ilk ve tek albümü. Peki, iyide bu albümün ismi nereden geliyor, neden “Canan Uykuda” diye soracak olursanız, oldukça manidar ve ilginç.

2015 Yılında Doğu Türkistan’a gider Bünyamin Aksungur. Oradaki Uygur kardeşlerine sorar: “Canan kim” der, çoğunluktan: “Canan Halktır” cevabını alır. O an Bünyamin Aksungur dayanamaz: “Ahh der, siz gelin de Türkiye’deki cananları bir görün, hatta Türk Dünyası’nın bütün cananlarını…
Hepsi uykuda, hatta horluyor…kendi horlamakla kalmıyor, bu dünyada onu delicesine seven, yegâne aşığını da Horluyor
!”

Canan Uykuda” albümünün Bünyamin Aksungur ve Türk Milleti için hayırlara vesile olmasını dilerken, böyle güzel ve manidar bir sözcüğü Türk edebiyatına kazandırdığı için de kendisine müteşekkirim.

Türk Milletinin başında bin bir türlü bela kol geziyor ama bunları insanımızın ne kadarı biliyor veya ne kadarının farkında…

Karşımıza çıkanlara Türk Milletinin bazı problemlerini anlatıyoruz aldığımız cevap: “bunları sen biliyorsun da ben neden bilmiyorum” oluyor. Çünkü Canan Uykuda!

Aramızda serseri mayın gibi dolaşan beş milyon beş yüz bin Suriyeli var, kimse farkında değil “Canan Uykuda“!

Yunanistan Ege Denizinde 2004-2018 yılları arasında 18 ada ve bir kayalığımızı işgal etmiş, Türk milletine ait olan Taşoz adasından yıllardan beridir çıkardığı petrolümüzü çalıyor kimse farkında değil çünkü “Canan Uykuda!

Sürekli yapılan köprü ve oto yollarla beyinler yıkanırken, satılan kâğıt fabrikaları, şeker fabrikaları, Tüpraş, Petkim, Türk Telekom unutuldu gitti “Canan Uykuda!

Kutsal dinimiz uğruna paralar döküp dört mevsim topraklarında Umre yaptığımız Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri askerleri, İsrail askerleriyle birlikte doğu Ak denizi kontrol altına aldılar “Canan Uykuda!”

Ak denizde Girit adasının dörtte üçü Türkiye’ye aitken, Yunanistan yıllardan beri adayı sahiplenmiş, kullanım hakkını kendinde görüyor çünkü “Canan uykuda!

Tarımsal üretim çökmüş…nohut, mercimek, kuru fasulye Kanada’dan, buğday Rusya, saman Bulgaristan ve sığır Romanya’dan geliyor ama Sırbistan ve Fransa’dan da et ithal ediyoruz. Sorgulayan kimse yok…”Canan Uykuda!”

N.F.Kısakürek’in “Sakarya” şiirinin bir mısraında değindiği gibi: “Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya!” TÜİK raporlarına göre Türkiye’de hane halkına düşen borç miktarı: 550 milyar lira. Nasıl ödenir bu para diye düşünen, kafa yoran kimse yok: “Canan Uykuda!”

Bu Millet, iş işten geçmeden, daha geç olmadan tez elden daldığı derin uykudan uyanması dileklerimle.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Yaşamak Bir Vazife

Ufukta güneş doğar,

Yepyeni bir gün başlar.

Bilinmez ne getirir,

İnsanlar ümitlenir.

Gün ışığı yayılır,

Her taraf aydınlanır.

Herkes gider işine,

İşsizler kısmetine.

Yaşamak bir vazife,

Almamalı hafife.

İlken olsun birinci;

Sorumluluk bilinci.

Yok öyle tek başına,

Sorumsuzca yaşamak.

Toplumun bir ferdisin,

Görev üstlenmelisin.

İnanç, fikir, görüşün;

Kendine göre hürsün.

Sanma ki; yok başka yol.

Herkese saygılı ol!

Razı ol kaderine,

Sana düşen kısmete.

Kefenin cebi yok ki;

Ne götüreceksin ki.

 

 

Mazide Kalan Türkiye (5)

Gazoz Kapakları:

60’lı yıllarda çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özel­likle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, yazlık sinema bahçeleri, ço­cuklar için ganimet denecek ölçüde çok atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Bu kapaklar, çocuklar arasında oynanan yutma-yutulma olarak adlandırılan değiş-tokuş oyunlarında kullanılırdı. O dönem­de en az bulunan kapak, değeri en yüksek olandı. Ankara, Olimpos, Yedigün, Çırçır, Çamlıca gazozları o dönemin efsanevi tatlarıydı…

Ağlayan Çocuk:

O dönemde pek çok mekânda, evlerimizin misafir odaların­da, Otobüslerin, kamyonların arka, ya da varsa yan arka camlarında; ressamı belli olmayan 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı!

Görenlerde bir acıma duygusu uyandıran bu portreyi; uzun yol şoförleri, evlatlarına olan özlemi biraz olsun dindirmek için as­tıkları düşünülmekle birlikte; pek çok yaşam mekânına böylesi bir fotoğrafın neden asıldığı konusu, hala bir muamma olarak ortada kalmıştır!

Teneke Çöp Kutuları:

60’lı yıllarda, evlerdeki çöpler, atıklar günümüzde olduğu gibi siyah çöp poşetlerine konularak, çöp konteynerlerine atılmazdı.

Çünkü ne böyle bir uygulama, ne de bu tür malzemeler var­dı. Bunun yerine mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen dikdörtgen peynir, ya da zeytin tenekeleri kullanılırdı.

Bu çöp kutularının iki yanında açılmış deliklere geçirilmiş ka­lınca bir tel bulunur, çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca, bu kovalar; evin önüne indirilerek, kapıların önüne dizilen diğer çöp kutularının yanına konurdu.

Çok iyi hatırlıyorum, özellikle yaz aylarında karpuz, kavun kabuklarının atılması nedeniyle dipleri pas tutan bu tenekeler; tam çöp atılırken lehim yerlerinden açılarak bütün çöpler yere saçılırdı. Hem gayrı sıhhi ve hem de hiç hoş olmayan iğrenç manzaralar olu­şurdu!

Kurnalar:

Eskiden evlerin banyolarında bugünkü gibi duşa kabin ya da jakuziler yoktu! Onların yerine banyolarda genellikle yekpare mer­merden oyulmuş orta boyda kurnalar bulunurdu. Bu kurnaların oyuk olan hazne kısımları, yaklaşık 10-12 litre su alırdı. Yıkanacak şahıs, kurnanın yanına küçük bir tabureye oturur, musluktan haz­neyi sıcak su ile doldurur ve hamam tası (çoğu kalaylı) adı verilen bakır, ya da plastik kaplar yardımıyla, kurnadan aldığı suyu üzerine boca ederek, yıkanma işlemini gerçekleştirirdi. O dönemin hamamları da çok ünlüydü. Bunlar arasında Ka­dırga Hamamı, Çemberlitaş Hamamı, Beyoğlu Ağa Hamamı ismen öne çıkanlarıydı…

Yelekli Takım Elbiseler:

60’lardan, 80’li yıllara kadar erkek takım elbiselerinin değiş­meyen ayrıntılarından biri de, ceketlerin içine giyilen ve takım elbi­selerinin aynı cins kumaşlarından dikilen yeleklerdi. Ben de 1968 yılında Samsun’da görev yaparken, böylesi bir takım elbise yaptırmış ve o dönemin modasına uymuştum. Bu yeleklerin sırtları ceket astarından yapılır ve iki yanında da cepleri olurdu. Bu ceplere sigara, çakmak ve köstekli saat konulur­du. 80’li yılların modasıyla birlikte bu yelekler de modanın dışında kaldı. Tek, tük bu tip yelekleri giyenlere de; ‘hacıağa’ denilirdi…

Takma Kirpikler:

Kadınlar; 60’lı yıllardan, 70’li yılların ortalarına kadar göz­lerinin üzerinde takma kirpikler taşıdılar. Çoğunlukla gece davet­lerinde kadınların peruk ve kirpik takma merakları 80’li yıllara ka­dar devam etmiştir. Kirpikler siyah renkli, upuzun ve uçları kıvrık olurdu. Takma oldukları uzaktan dahi anlaşılırdı Çok da itici olan bu kirpikler, küçücük suratlı kadınlarda fevkalade orantısız dururdu. Bu tür kirpikleri takan kadınlar, çevreden fark edilsinler diye sık ara­lıklarla gözlerini açıp kapatır, bu esnada takma kirpiklerinden birisi yere düşer ve çevresindeki insanlar bu takma kirpiği bulmak için o kadının etrafında pervane olurlardı. Bu durum aslında o kirpikleri takarak, şuh bir görüntüye kavuştuğunu sanan kadınların, karizma­sının da yere düşmesiydi!

Station (Steyşın) Ambulanslar:

1960 ve 1970’lerdeki, ambulanslar çoğunlukla Station va­gon otomobillerden oluşurdu. Hepsi beyaz renkli olan bu araçların kapılarının üzerinde ve dış tavanlarında kırmızı renkli büyükçe bir ay resmi bulunurdu. (Günümüzün tam donanımlı tıbbi ekipmanları olan, içinde doktorları bulunan ambulansları düşündükçe o dönemin ambulanslarının, hasta naklinden başka ne işe yaradığını sorgu­lamak gerekir diye düşünüyorum…)

Aracın tepesinde yanardöner uyarı lambaları ve canhıraş si­renleri bulunurdu. Ambulansın arka kapısı yukarıya doğru açılarak, sedye tavanı çok alçak olan arka bölümdeki raylar üzerinden sedye sökülüp çıkarılır ve hasta buraya yüklenirdi. Ambulansta bulunan hemşireler, bu bölümde hastanın yanında oturarak giderlerdi. Bu arada sedye, şoför mahalline kadar dayanırdı…

Halkalar:

O dönemde İstanbul halkı tarafından çok sevilen ve benim de ilkokul dönemimde koluma dizdiğim, hazır yiyeceklerden olan ‘hal­kalar’; orta boy bir bilezik çapında ve parmak kalınlığında olurdu.

Benim de oturduğum Kumkapı semtinde üretilen meş­hur ‘Kumkapı Simidinin’ yapıldığı fırınlarda özellikle Kadırga İlkokulu’nda geçen ilköğretim yıllarımda, okul çıkışında tanesi 1 kuruştan aldığım o halkaların lezzeti hala damağımdadır. Fırınlar­da adet olarak satılan halkalar, kesekâğıdına doldurulur ve özellikle çayla birlikte çok iyi giderdi.

Yolculukların da vazgeçilmez ve doyurucu pratik gıdaların­dan olan halkalar daha çok; “Atikali, Aksaray, Malta, Eyüp, Beşiktaş Çarşı, 7-8 Hasan Paşa gibi Osmanlı tandanslı klasik fırınlarda üre­tilirdi…

Eski Plakalar:

1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdiki­lerden çok farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli sayı grubu bulunurdu. Bunun üzerinde de büyük harflerle ‘İSTAN­BUL’ yazılıydı. Araç özel ise; ‘H’ (Hususi) harfi, kamyon/kamyo­net ise; ‘K’ (Kamyon), otobüs ise; ‘O’ 8 Otobüs), taksi/dolmuş ise ‘T’ (Taksi), polis ise; ‘A’ (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi değişirdi. 1963’den sonra ise her ile bir plaka numarası verilerek, günümüzdeki plaka sistemine geçildi…

Ama 60’lı yılların bana göre unutulmaz o güzelliklerine, insanlarımızın yaşam biçimine anlam katan en önemli gerçeği; toplumu­muzda her dönem var olan insan ilişkilerindeki o doyumsuz sıcaklık, yardımlaşma, komşuluk, kardeşlik duygularının öne çıkışıydı… (Günümüzün Türkiye’sinde neredeyse yok olup gitmiş olan böylesi insan ilişkilerini hatırladığımda; içim ezilir, büyük bir üzün­tü duyarım. Değil aynı mahallede oturup da, aynı apartmanda otur­duğu halde birbirini tanımayan, selam dahi vermeyen günümüzün insanları, 50 yıl öncesinde böylesine mükemmel ilişkileri, duygu be­raberliklerini yaşamış olsalardı; eminim ki, o güzel günlerin tadını asla unutamazlardı…)

Tabiidir ki, 60-70 yıl öncesinin gençliği sadece ülkenin siyasal çal­kantıları içerisinde kalmadı, yaşamadı! O dönemin gençliği gibi benim de hissettiğim, yaşadığım, paylaştığım ama bir daha asla geri dönmeyecek ‘duygusallığa ve romantizme odaklı’ bir yaşam biçimimiz de vardı…

Özellikle buluğ dönemini İstanbul, Ankara ve İzmir gibi bü­yük şehirlerimizde yaşayan gençlerimiz bu noktada biraz daha şanslı gibi görünse de; aslında Anadolu’nun diğer şehirlerinde, kırsalında yaşayan gençlerimiz, şehirlerde yaşayanlardan daha şanslıydılar. Çünkü onlar her şeyin doğallığını, insan ilişkilerinin mükemmelliğini, doğal güzellikleri gerçek tadında yaşarken, şehir hayatını paylaşanlar, aynı şeyleri büyük şehirlerin büyüyen sorunları arasında yaşıyorlardı…

İşte o duygu yoğunlukları, insan ilişkilerimizin mükem­melliği ve romantizmin ön plana çıktığı yaşam biçimimizden bazı örnekler:

Örneğin o yıllarda kız, erkek ilişkileri günümüzde ki gibi değildi! Olması da düşünülemezdi zaten. Zira dönemin toplumsal adabımuaşeret kuralları, günümüzdeki gibi değildi! Genç bir erkek ile genç bir kızı değil sarmaş dolaş; el, ele bile göremezdiniz.

Her şey öyle ulu orta yapılmazdı. Her şeyin bir adabı, her güzel duygunun, o duygudan taşan hareketlerin estetiği, yeri ve yordamı vardı…

Öyle yolun orta yerinde genç bir kızı, bir hanıme­fendiyi öpmek; ulu orta ondan hoşlandığını belirtmek, toplumun ayıp olarak vasıflandırdığı, hiç de hoşlanmadığı hareketlerin başında gelirdi. Zaten böylesi davranışları ulu orta sergilemek, dönemin romantizmine de uymazdı…

Bir de bu ilişkilerin mahalle ve aile tarafı vardı ki, hiç unuta­mam! Bir mahallenin genç kızına yan gözle bakmak, laf atmak; o mahallenin namus bekçiliğini yapan mahalle ağabeyleri tarafından asla affedilecek bir hareket değildi! Bu yüzden büyük şehirlerin pek çok mahallesinde kavgalar çıkardı…

Ayrıca bu mahalle ağabeylerinin; düşkünün, yardıma ihtiyacı olanların yanında olması, mahalleliden bu amaçla yardımlar topla­ması da o dönemin unutulmaz insan manzaraları arasındaydı…

Pekiyi 60’li yılların gençleri nasıl eğlenir? İçlerindeki gençlik ateşini nasıl söndürürlerdi?

O yıllarda; lise ve üniversite gençliğinin etkilendiği ve iliş­kilerini odakladığı daha ziyade müzik, dans, folklor ve futbol gibi etkinlikler öne çıkardı.

Tabii ki, çocukluğun ilk aşkları, gerçek anlamda yaşanan ve dillere destan olan nice aşklar da duyulur, kulaktan kulağa yayı­lırdı… Ama her şey dozunda ve toplumsal kurallara göreydi. Asla ve asla ne müptezel bir görüntü, ne de yadırganacak bir davranış biçimi güncel yaşamın içine yansımazdı. Çünkü böylesi duygular, gözlerden uzakta; öyle ulu orta kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yaşanırdı…

İstanbul’da âşıkların en çok tercih ettikleri yerlerin başında; Kalamış, Çamlıca tepesi, Boğaz’da Aşiyan sırtları, Kanlıca, Rumeli Hisarı, Küçüksu’ya yakın Sevda Tepesi ve tabii ki, adalar öne çıkar­dı…

Kalamış’ta yaşanan gün batımının, şarkılara söz olan o eşsiz görüntüsü, gerçekten de seyrine doyum olmaz bu manzara, sevgili­leri romantik duygulara sürüklerdi…

( Günümüzün Kalamış’ında ise o muhteşem koy görün­tüsünün yerini, taş yığınlarının oluşturduğu bir marina; yüz­lerce tekne ve atık sularıyla kirlenmiş bir deniz, sahilin hemen dibinden geçen iki şeritli asfalt yol almıştır. Hoyratça yok edi­len doğanın tüm güzelliklerinin üzerinden adeta bir buldozer geçmiş; 60’lı yıllarda ve öncesinde burada yaşanan tüm aşkla­­rın, sevgilerin izleri yok edilmiştir! O güzel koydan, o muhte­şem doğa görüntüsünden geriye; insanoğlunun erişemeyeceği, yok edemeyeceği, sadece güneşin batışında oluşan o harika gö­rüntü kaldı. Umarım bir gün, güneşin batışıyla oluşan o muhteşem görüntüyü de yok edip, tarihin derinliklerine gömmeyiz..! )

O yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizin akşam saatlerinde, bazı semtlerin dü­ğün salonlarında, kardeş okulların düzenlediği ‘çay toplantıları da’ çok popülerdi. Bu toplantılara, katılan genç erkekler; kız arkadaşla­rıyla birlikte katılırlar bol, bol dönemin moda danslarını yaparlardı.

Buralarda genelde içki olarak ‘Bol’ adı verilen geniş kâse, ya da kadehlerle, çok hafif bir içki servisi yapılırdı. Bu içkiyi hazırlar­ken, genel olarak bir tek ana içki tercihen beyaz şarap, ilave olarak da limon, portakal, vişne veya ananas suyu konur; bazen de mevsim­sel meyve parçalarıyla lezzeti arttırılırdı.

60’lı yılların gençliği genelde rock and roll – twist – vals-tango – cha, cha ve samba gibi dansları yapmayı tercih ederlerdi.

(O yıllarda yaz tatillerimin geçtiği Heybeliada’da ünlü yorumcu rahmetli Erol Büyükburç’un verdiği konserlerde: Elvis vari söylediği rock’n roll parçalarını yorumlarken, or­taya çıkan müzik ziyafetini dinleyen genç kızların, neredeyse Erol Büyükbuç’un üstünü başını paralamak istediklerini daha dün gibi hatırlıyorum. Heybeli’de Ayyıldız sinemasında verdiği konserlerde, Erol Büyükburç’un yorumladığı,’Little Lucy’ isimli o ünlü par­çasını her gece defalarca söylediğinin en yakın tanığı olduğumu söylemeliyim…)

Tüm bu dansların yanı sıra okullarımızın pek çoğunda, Ana­dolu’muzun tüm ezgilerini içeren yöresel folklor grupları da çok revaçtaydı. Bu folklor grupları, gerek yurt içinde, gerekse yurt dı­şında katıldıkları yarışmalarda, dünya çapında mükemmel başarılara imza atmışlardır. Yine o dönemin sonunda 68-69 yıllarında Kumkapı – Yeni­kapı sahilleri boyunca uzanan salaş balıkçı meyhanelerinde kömür ateşinde ızgara yapılan o taptaze uskumruların, palamutların, lüfer­lerin mis kokularını, doyumsuz lezzetini unutmak mümkün müdür?

Genellikle üniversite gençliğinin bu sahil şeridinde akşam sa­atlerinden itibaren kızlı, erkekli arkadaş grupları ile dolan bu salaş balıkçı meyhanelerinde; gecenin ilerleyen saatlerine, kimi gruplarda gitar sesleri, kimilerinde yabancı şarkı güfteleri, kimilerinde ise Türk sanat musikisinin eşsiz besteleri eşlik ederdi…

(50’li yıllarda bu sahil şeridinin doldurulmasıyla oluşan sahil yolu; günümüzde balık hali ve Deniz Otobüsleri iskelesi v.d uygulamalı sahil işgalleri; o güzelim sahil sohbetlerini, dönemin unutulmaz lezzetlerini de beraberinde bitirmiştir.)

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, ”Mazide Kalan Türkiye” manzarasında kalan gerçeklerin öne çıkanlarıdır. Günümüz Türkiye’sinde yaşadığımız sosyal hayatımızla, bu hayata anlam veren, renk katan bugünün gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmemektedir.

Bugüne baktığımızda; giderek büyüyen, gelişen ülke görüntüsüyle günümüz dünyasında hak ettiği yeri alan, genç aktif nüfusu ile geleceğe damgasını vurmaya hazırlanan devletimiz; bir yarım asır sonra bugünleri de geride bırakmış, çok daha modern, çok daha aydınlık, refah seviyesi yüksek bir döneme adım atmış olacaktır.

Tabii ki geçmişe damgasını vuran ekonomik gelişmeleri, siyasi yaşanmışlıkları da unutmamak; günümüz Türkiye’sinde geldiğimiz ekonomik seviyeyi, yaşadığımız siyasi olayları da o dönemin gerçekleriyle mukayese etmek gerekir. Bu hususu bir başka yazı konusu yaparak, bu uzun anlatımı şu cümleyle noktalayalım.

“Ömrümüzün suretidir hatıralar! Onlar zamanı taşırlar. Ama ne hatıralar döner geri, ne de giden gemiler bir daha…”

SON

 

 

İzin Yok

0

ABD’nin Irak’a karşı olası savaş hazırlıkları; bütün hızıyla devam ederken; Türkiye’de ve Dünya’da savaş karşıtı eylemler sürerken; Türkiye radyo ve televizyonlarında, savaşla ilgili olarak, müspet-menfi konuşmalar yapılıyor, görüşler ileri sürülüyor, açıklamalar birbirini izliyordu (2003). Tabi basın da bundan geri kalmıyordu. Gazete ve siyasî dergilerde, yine çok değerli fikirler ortaya konuyor, çok kıymetli düşünceler ileri sürülüyordu. Her zaman istisnalar olacaktı tabii ki, sadet dışı görüşler karşımıza çıkacaktı. Onları geçelim. Fakat ekseriyet ve çoğunluk olası Irak savaşı için çok mükemmel izahlar yapıyor, enteresan açıklamalarda bulunuyordu. Olayın öncesini sonrasını didik didik ediyorlardı. Her ihtimale göre olacaklar; halkın nazarına çok güzel bir şekilde, bütün çıplaklığıyla sunuluyordu. Ümit verici, kaliteli yorumlar yapılıyordu.

Emekli elçilerimiz, emekli generallerimiz, o zaman eğitim ve öğretimin başında bulunan bütün ilim adamlarımız, kabiliyetli yazar-çizerlerimiz, genç beyinlerimiz tüm televizyonlarda; çok yerinde, isabetli, geçmişi irdeleyen, geleceğe ışık tutan konuşmalar yapıyordu. Gazete ve dergilerde enfes yazılar yazıyorlardı ki, Türkiye olarak onlarla ne kadar iftihar etsek, ne kadar sevinsek, ne kadar övünsek azdı. Hepsi istikbâl vadediyordu. Milletçe istiklâl vadediyorduk.

Türkiye’nin böyle zinde, dinamik ve ileri görüşlü düşünen kafalara, fikir üreten beyinlere, pırıl pırıl zekâlara sahip olması; Türkiye’mizin geleceği bakımından ne kadar rahatlatıcı, ne kadar huzur verici, ne kadar güven sağlayıcı bir durumdu. Düşünebiliyor musunuz dostlar?

Emin olun böyle ilim adamlarına, böyle gençlere sahip olan bir Türkiye’ye hiçbir devlet yan gözle bakamaz. Hiçbir devlet dil uzatamaz. Hiçbir devlet göz koyamaz.

Türkiye gerçekten sahiplerini bulmuştu. Türkiye hakikaten yarınlarından emin olabilirdi. Türkiye geleceğe güvenle bakabilirdi.

Nitekim Türkiye, böyle manevi potansiyellerden; hiçbir zaman tam manasıyla mahrum kalmamıştır.

Sevincimiz; o günkü kaos ortamında, bozuk yayınların sinir bozucu hengâmında, boşvermişliğin kol gezdiği atmosferde; bütün bu görünüşteki kötü şartlara rağmen; milletin kahir ekseriyetle, ezici çoğunlukla, dimdik ayakta, başı dik, arslanlar gibi, kendinden emin bir hâlde, geçmişini bilen, hâli anlayan, geleceği gören ve sezen vaziyette oluşu; iftihar verici, övülesi, göz yaşartıcı bir tabloydu. Millî bir görüntüydü. Tarihî bir manzaraydı. Böyle aydınlarımızın varlığı övünç verici, göğüs kabartıcı, gurur verici bir husustu.

Öyleyse Türkiye yarınlarına güvenle bakmakta haklıydı. Türkiye yarınlara yelken açmakta kararlıydı. Bundan dolayı Türkiye kendisini, yakın çevresini, uzak çevresini ve dünyayı çok iyi ve yakından tanıyan beyinler sahibi olmakla ne kadar iftihar etse azdı. Ne denli kıvanç duysa yerindeydi. İşte bütün bunlardan dolayı, milletimizle övünüyor. Ordumuza güveniyor. İnsanımıza inanıyor. Dosta güven, düşmana korku salıyoruz.

“Fıtrat değişir sanma, kan yine o kandır.” diye haykırıyor. “Âsımın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek.” hakikatini görüyor. Geleceğe; her şeye rağmen ümitle, sevinçle bakıyor, yarınların muştusunu şu beyitten alıyoruz:

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta,

Çekmez kürenin sırtı, bu tabut-u cesimi.”

Bu beyitten aldığımız ilhamla biz de diyoruz ki a yârenler:

Dostu Allah olanın, düşmanı başaramaz.

Kimse, Türk Milleti’ne yan gözle bakamaz.

Göndere, al bayraktan başkası yakışmaz.

Bu vatan, bu millet, bu devlet düşmez.

Bilsin dünya-âlem, bu bayrak asla inmez.

Bilsin cihânın dört bir yanı, bu ezan kat’a susmaz.

Çünkü vermez toprağın altındaki şehidim, buna izin

Vermez izin, toprağın üstündeki evlâdım da, bunu işitin.

 

 

Bir Kişinin İsteğine “Demokrasi” Demek Riyakârlığı!

Türkiye’nin iç içe geçmiş sorunlarını anlamak için her şeyden önce uygulamalarına bakarak demokrasiden ne anladığımızı ortaya koymamız gerekir.

İnsanların kusurlarını ve yaptıkları yanlışları hemen demokrasiye yüklemek çok kolaycılıktır. Oysa demokrasinin bir suçu yoktur. Bütün kabahat uygulamayı gerçekleştiren insanlardadır. Hatırlarsanız kısa bir müddet önce Türkiye’nin tökezlemelerini, birileri çoğulcu demokratik parlamenter sisteme bulmuştu!

Demokrasi eğitimli, kültürlü ve karakterli toplumların işidir. Geri kalmış toplumlarda sadece adı demokrasi olan uygulamaları görürsünüz. İşin garibi de, bunları demokrasi zannedenlerin o toplumun çoğunluğunu oluşturmalarıdır.

Türkiye, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf ikileminden bu yana “demokrasi” arayışındadır ama o arayıştan maalesef henüz bir sonuç alınamamıştır.

Son Anayasa değişikliği ile geçilen, seçilmiş Cumhurbaşkanlığı sistemi de, demokrasiden bir adım daha uzaklaştığımızın somut göstergesi olmuştur…

Yine toplum; demokrasi, hak, hukuk, özgür iradeye saygı diyerek daha dün yola çıkanların bugün demokrasi adına perişanlığını ibretle izlemektedir.

Ne kadar çok meraklı imişiz, bir kişinin ağzından dökülecek sözleri emir telakki etmeye! Yani “padişahım sen çok yaşa” riyakârlığı halen üzerimizde tüm hızıyla sürüyor.

Özlemiş insanlarımız o günleri ve bu yüzden fırsat bulunca, hemen “tek adam” sistemini aramızdan birçok kişi destekledi. Çünkü hep kendilerini padişaha “kul” olma ihtiyacında hissediyorlar.

Hâlbuki bilimle beslenen demokrasilerde; araştırmak, sorgulamak, itiraz etmek ve çözümler göstermek esas olan unsurlardır. Demek biz insan olarak tekâmül edemediğimizden demokrasi için gereken unsur ve erdemlerden yoksunuz…

Bizim gibi ülkelerde siyaset kendi başına bırakılmadığından devrede hep “müesses nizam” vardır. Onların kontrolündeki siyasi kadrolar daima kendilerine biat etmiş veya biat etmeye meyilli insanları etraflarında toplayarak siyaset yaparlar. Elbette bunun adı “demokrasi” olamaz! Belki literatür de, bir adı vardır ama ben bilmiyorum.

Demokrasilerde kolektif bir çalışma anlayışının olması gerekir. Biz buna tam uygun olmasa da  “istişare” etmek diyoruz. Ayrıca demokrasiler de, karar mekanizmalarının denetlenmesi ve çoğulcu yöntemlerle karar alınması gerekir. Biz ise “iş olsun torba dolsun” mantığı ile göstermelik uygulamalarla demokrasiyi yaşatmaya çalışıyoruz…tabii olmuyor ve bize bakıp herkes gülüyor.

Demokrasi adına işlenen bu ayıplar tek taraflı değil. Hem siyasetin yöneten(ler)i hem de katılımcılar bu aymazlığın tarafları…

Olmuyor değerli siyasetçiler ve siyaset yaptığını zannedenler, olmuyor!

Böyle yaptığınız müddetçe, ne kendinize ne de ülkenize bir faydanız oluyor! Faydanız sadece kontrolüne girdiğiniz “müesses nizam”ın adamları ile onların uluslararası efendilerine oluyor…

Gelin demokratik uygulamalarla demokrasiyi geliştirin. Koca koca insanlarsınız ve “padişahım çok yaşa” devrinin geçtiğini bilenlerdensiniz; eğer “riyakarlık” yapmaya devam ederseniz hep birlikte yoğun bakımda makineye bağlı vaziyette yaşayan “demokrasi”mizi el birliği ile hepten öldüreceksiniz…

Bu demokrasinin ölümünden de, demokratik teamüllere aykırı emir verenlerle, bu emirlere kayıtsız şartsız biat eden “riyakârlar” baş suçlu olacaktır.

 

 

 

Ayaz Ata versus Noel Baba

0

Fotoğrafı hatırlarsınız. Geyiklerin çektiği büyükçe bir kızakta oturan maviler içinde aksakallı bir dede. Elinde o uzun asasıyla Noel Baba’dan çok Lord of the Rings’deki Gandalf’ı andıran bir pir-i fani. İlk gördüğümde fotoğraf beni bir hayli şaşırtmıştı. “Yahu dede! Senin yaşıtların hacca gidiyorlar, takkelerini takıp doksan dokuzluk tespihlerini çekiyorlar, camilerde yaramazlık yapan çocukları haşlıyorlar, sen burada nelerle uğraşıyorsun!!!” diye kendi kendime söylenmiştim. Evet doğru tahmin ettiniz Ayaz Ata’dan bahsediyorum.

Ayaz Ata’nın Türk-Altay-Orta Asya mitolojisinde Soğuk Tanrısı olduğuna inanılırmış. Noel Baba ile özdeşleştirilen bu aksakallı zatın göğün deliklerinden üflediği zaman kış mevsiminin geldiği kabul edilirmiş. Ayaz Ata’ya Azeriler “Şahta Baba”, Tatarlar “Qış Kabay” derlermiş. Yani bizim Ayaz Ata Noel Baba kadar sevecen ve cömert değilmiş. Belki de insanların evlerine gece vakti gizlice girmeyi etik bulmadığı için hediye veremiyordur, bilemiyorum.

Ayaz Ata diye bir “halk kahramanının” varlığından bundan birkaç sene önce bir Facebook paylaşımı sayesinde haberdar olmuştum. Henüz Ayaz Ata’ya bile tam olarak alışamamışken, birkaç gündür sosyal medyada dönen ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ Hanımefendi’ye atfedilen bir yazı sayesinde Nardugan Bayramı diye öz be öz Türk kültürüne ait (!) bir bayramın varlığını öğrendim.

Lise yıllarında bir televizyon programında denk gelmiştim. Tuğrul Türkeş, dünyaca ünlü besteci Rahmaninov’un Türk olduğunu iddia ediyordu. Biz Türklerde, özellikle de Türk milliyetçilerinde tuhaf bir adet var. Çok yetenekli insanların gerçekte Türk olduklarını, çok tutulan bazı geleneklerin aslında Türklere ait olduklarını iddia ediyoruz. O nedenle hem Ayaz Ata efsanesine hem de Nardugan Bayramı fikrine ister istemez şüpheyle yaklaşıyorum. Bu şüphe nedeniyle de konu hakkında etraflıca bir araştırma yaptım. Sevgili hükümetimizin getirdiği erişim yasağını delerek konuyu Wikipedi’de araştırdım.

Nardugan, Roma’da Satürnalya, Antik Yunan’da ise Dionysos Şenlikleri olarak kutlanan bayramın Türk kültüründeki yansımasıymış. Bakınız, bu bilgi size son derece sıradan gelebilir ama buradan yola çıkarak aşağıda tarihin şimdiye kadar bilinmeyen en büyük teorisini ortaya atacağım. Lütfen dikkatle takip ediniz. Nardugan’ı araştırırken Roma ifadesini görür görmez aklıma hemen Roma’nın kuruluş efsanesi geldi. “Ne alakası var birader !!!” diye of pof etmeyiniz lütfen azıcık daha sabrediniz. Az sonra kafanızın içinde seri şekilde şimşekler çakacak!

Efendim, efsaneye göre milattan yüzyıllar önce Savaş Tanrısı Mars ile Rhea Silvia’nın ikizleri doğduktan sonra bir sepetin içinde Tiber Nehri’ne bırakılır. Truva soyundan gelen ve Remus ile Romulus olan bu ikizleri siyah bir dişi kurt bulur. Kurdun emzirdiği Remus ile Romulus hayatta kalırlar. (Bir aydınlanma başladı değil mi? Azıcık daha sabredin.)  Daha sonra çiftçi bir aile tarafından bulunarak evlat edinilirler. Büyüyen ikiz gençler milattan önce 753 yılında Roma şehrini kurmak için de kurt tarafından emzirildikleri yeri seçerler. Bu yerin etrafını çevirirken de tartışmaya başlar ve kavga ederler, bunun üzerine Romulus kardeşi Remus’u öldürür. Romulus tarihin en büyük imparatorluklarından birine dönüşecek olan Roma şehrini tek başına kurar.

Roma’nın kuruluş efsanesinde anlatılan hikâyeyle bizim Bozkurt Destanı’nda çocuğu emzirip büyüten kurdun (Aşina – Asena) hikâyesinin bu kadar benzer olması tesadüf mü? Hem Romalılar hem de Türkler açısından bozkurt figürünün en önemli figürlerden biri olması tesadüf mü? Romalıların en uzun geceden sonra gelen ilk dolunayı Satürnalya, Türklerin ise Nardugan olarak kutlaması tesadüf mü? Romalıların kurduğu imparatorluğun batıda, Türklerin kurduğu imparatorlukların doğuda bu kadar uzun süre geniş coğrafyalara hükmetmesi de tesadüf mü? Hepsini geçtim, Romalıların torunları olan İtalyanların karakter olarak biz Türklere feci şekilde benzemesi de tesadüf mü?

Evet, sevgili okur, beyin şoklaması yaşamakta son derece haklısın. Bütün bu anlatılanlar ışığında, güneş yüzü görmemiş cillop gibi teorimizi ileri sürebiliriz artık; Şimdiye kadar elin gavuru diye bildiğimiz Romalılar sakın ha sakın Türk olmasınlar !!!

Yılbaşı yaklaşıyor, etrafta “Müslüman Noel kutlamaz, yılbaşında eğlenmez” sezonu açılıyor. Müslümanlığından taviz vermek istemeyen ama eğlenceden de geri duramayan vatandaşlarımız için “Efendim Noel dediğin aslında Türk kültürüne aittir, Nardugan Bayramıdır o” itirazları peşinen hazırlanıyor. Bir kısım esnafımız Noel Baba’lı satış kampanyaları başlatırken, diğer bir kısım esnafımız Noel Baba’nın ağzını burnunu kırmak için sopalarını istifliyor. Sosyal medyada Ayaz Ata fotoğraflarının paylaşımı giderek çoğalıyor. Ayaz Ata’ya benzeyen, ehli sakal “Hacı emmiler”, bir yandan gençliklerinde yaşadıkları maceralara özlem duyarken diğer yandan yılbaşı kutlayan vatandaşlarımıza çemkirmek için dağarcıklarında sözcükler biriktiriyor.

Biz de bu Nardugan’da Ayaz Ata’dan Wikipedi’ye erişim yasağının kaldırılması hediyesini bekleyeceğiz.