26.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 576

Gündeme Dair Kısa Notlar (1)

0

Binali Yıldırım İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday gösterilirse Meclis Başkanlığından istifa etmesi gerekir mi?

– Evet gerekir. Anayasa’nın 94. maddesinin son fıkrasında “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar” hükmü yer almaktadır. Seçim çalışması da bir siyasi partinin meclis dışı faaliyeti olduğuna göre, Binali Yıldırım’ın Büyükşehir Başkan adayı olması halinde istifa etmesi gerekir. Aksi halde anayasayı ihlal suçunu işlemiş olur.

 

***

 

–          Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, CHP Grup Başkan vekili Özgür Özel’e 500 bin

–          TL’lik tazminat davası açmasını nasıl yorumlamak lazım?

Nereden tutarsanız elinizde kalacak bir dava. Evvela, Hulusi Akar bu davayı Meclis çatısı altında gerçekleştirilen siyasi tartışmaları gerekçe göstererek ikame ediyor. Mecliste yapılan siyasi tartışmalar dava konusu olamaz. TBMM çatısı altında dile getirilen sözlerden dolayı dava ikame etmek Anayasanın 83. maddesiyle koruma altına alınan “yasama dokunulmazlığıyla” bağdaşmaz.

İkincil olarak, davanın Cumhurbaşkanı’nın “Önce tazminat, sonra ceza” açıklamasından sonra açılmış olması Hulusi Akar’ın Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla bu davayı açtığını göstermektedir. Bu da demek oluyor ki, davaya bakacak olan hâkimlere talimat verilecek ve normal hukuki şartlarda Akar’ın kazanması ihtimali olmayan bu dava Akar lehine hükme bağlanacak.

–          Üçüncü olarak, siyaset yapmanın bir değeri varsa bir de bedeli vardır. Hulusi Akar siyasete soyunurken bu bedeli göze almalıydı. Dayak yiyen bir çocuğun ağabeylerinden medet umması gibi, Özgür Özel tarafından yerden yere vurulduktan sonra genel başkanının arkasına sığınıp ondan medet umması yakışık almıyor. Kendini savunmayı bile beceremeyen birinin Milli Savunma Bakanlığına ne kadar layık olduğunun kararını sizlere bırakıyorum.

 

***

 

–           Fox TV ve Halk TV’ye ceza verilmesini nasıl yorumlamak lazım?

Ülkede medya gücünün %95’inin hükümetin yanında yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Ulusal çapta yayın yapan sadece iki tane “objektif” kanal kaldı. Biri Fox TV, diğeri de Halk TV. Ancak, medyadaki bu güç orantısızlığı bile hükümet için yeterli gelmiyor. İzleyici kitlesi belli olmasına rağmen, bu iki kanalın ülke gerçeklerini cesurca dile getirmesi hükümeti çileden çıkarmaya kafi geliyor.

Aslında hükümet, şimdiye kadar bu kanallara bulaşmak için fırsat kolluyordu. Ortada ceza verilmesini gerektirecek hiçbir sebep olmamasına rağmen ceza verilmesi, hükümetin seçim öncesi en ufak bir aykırı sese tahammülünün kalmadığına işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki bu defa pabuç pahalı ve AKP’yi siyasi hayatının en zor seçimi bekliyor.

Son olarak şuna değinmek istiyorum. Kanaatimce, seçime kadar Halk TV’ye yeni cezalar verilecek. Ancak, Fox TV için durum farklı. Fox TV’nin sahibi Amerikalı medya patronu Rupert Murdoch. AKP’nin ve genel başkanının ABD’yle son derece yakın ilişkide olduğu göz önüne alındığında, Fox TV’ye verilen 1 milyon USD para ve Ana Haber Programına 3 gün yayın yasağı cezasının hafifletileceğini hatta belki de iptal edileceğini göreceğiz. Sonrasında da Fox TV için yeni bir ceza verilmesini beklemiyorum ancak aynı şeyi Fatih Portakal için söyleyemem. Fatih Portakal’ın işinden olacağına hatta kendisine hükümetin talimatıyla ve yargının eliyle bir takım cezalar verileceğine şahit olacağız. İnşallah ben yanılıyorumdur.

 

 

Vefatının 82. Yılında Âkif: “Korkma! Ebubekir, Allah Bizimledir!”

0

“İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” gibi iki edebî şahaseri Türk milletine armağan eden Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy bundan 82 yıl önce  27 Aralık 1936 tarihinde aramızdan ayrıldı. Kendisini rahmet, minnet ve şükranla anarken, içinde yaşadığımız ülke şartlarını göz önünde bulundurarak, millî şairimizin İstiklâl Marşı‘na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu.

 

Bundan sonrasını millî şairimiz Âkif, yakın arkadaşı Eşref Edib‘e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

2018 Yılının son günlerini idrak ediyoruz. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Fırat’ın doğusunda 500 kilometrelik sınır boyunda, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda Kuzey Irak Kürt yönetimi, bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hattâ bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, korkutulduğu ve sindirildiği bir ortamı yaşıyoruz.

 

2019 Yılına girerken gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. En kötüsü, millet umudunu kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir. Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. “Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Yeni bir yıla giriyoruz. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün değildir.

 

Mevlâna diyor ki: “Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2019’un bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!”, Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

 

 

Neredeeen Nereye…

Kadere bak.. Kimleeer kimlerle beraber yan yana geliyor? Aaahhh ahh.. Neredeeen nereye.. Ne oldum deme ne olacağım de…”

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan‘ın mitinglerde sıkça söylediği bu sözleri üzerinden düşünmenin tam zamanıdır. Çünkü 2018 yılı bitiyor, yeni yıla girerken “Neredeeen nereye” doğru gittiğimize bakmak için bir fırsattır.

Önce ekonomide nereden nereye geldik, bir bakalım:

***

Harcadıkları Para

Son 16 yılda 2,2 Trilyon

ı vergi olmak üzere, toplam 3,5 Trilyon


lık kaynak kullandılar. Ama sadece 100 milyar $ harcadığımız “yollar, köprüler, tüneller, hastaneler, havaalanları” ile övünmekteler.

 

 

***

Verdikleri Açık

16 yılda Dünyada yaşanan bol ve ucuz para döneminden faydalanarak, kurları düşük tutup, 1 Trilyon

lık dış ticaret açığı ve 625 milyar

 

lık da cari açık verdirdiler. Ve milleti “hane halkı” olarak 585 milyar TL bankalara borçlandırdılar. Toplumu çılgınlar gibi tüketime alıştırdılar.

 

***

Yandaş Kayırmanın Boyutu

Sadece İstanbul’da 70 markalı İnşaat firmasına “imar değişikliği” ile 240 milyar TL’lik vergisiz kaynak aktarmayı başararak, “yeni kaynak yaratmada” eşsiz bir model (!) ortaya koydular.

Yine sadece 30 tane “yandaş firmaya” dışarıdan borç olarak aldığımız 123 milyar

la YİD ve KÖİ projeleri vererek, gelir ve kaynak çeşitlemesinde (!) herkese örnek oldular..

 

***

Faiz Lobisinin Beli

2002’de 130 milyar $ olan dış borcu 485 milyar

a çıkararak ve sadece bu borçlara karşılık 160 milyar $ faiz ödeyerek, “faiz lobisinin” belini kırdılar.(!)

 

Sadece iç borç faizi olarak merkezi hükümet bütçesine 2019 yılında 117 milyar TL kaynak, toplam yatırımlara ise 63 milyar TL kaynak ayırdılar.

***

Sosyal Adalet

En zengin yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay önceki yıla göre 0,2 puan artarak yüzde 47,4’e çıktı. Nüfusun yüzde 20’si toplam gelirin yaklaşık yarısını kazanırken en yoksul yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay ise yüzde 6,3 oldu. (Kaynak: TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2017)

Yani artık zengin daha zengin.. Fakir daha fakir oldu.

Türkiye’yi dolar milyarderleri sıralamasında dünya 14.’sü yaparak, fakir-fukaranın, garip-gurabânın gururlanmasını sağladılar(!) Fakat ülkemizi kişi başına gelir sıralamasında Dünyada 78. Sıradan yukarı çıkaramadılar.

Bankalardaki toplam 2,2 Trilyon TL’lik mevduatın % 54’ü sadece 190 bin hesap sahibine, geri kalan % 46’sı ise 35 milyon hesap sahibine ait olmasını sağladılar. Gelir dağılımı nasıl düzeltilirmiş, dosta-düşmana gösterdiler.(!)

İşsizlik rakamını 6 milyon 350 bin yerine, 3.750.000 olarak ilân ederek, istatistik bilimine takla attırdılar.

***

Yolsuzluklar

3 Y‘yi yani “Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasakları kaldıracağız” dediler…

“Günah işleme özgürlüğünü” keşfettiler. “Mücahit olduklarını söylüyorlardı, önce müteahhit, sonra da her şeye müsait hale geldiler..”

Ayakkabı kutularındaki dövizleri, yatak odalarındaki para kasalarını ve sıfırlanan para depolarını bile örtmeyi, hatta buradan yeni zaferler çıkarmayı bildiler.

Ulaşamadıkları hazlara “murdar” deyip, o hazlara ulaşınca, “kasa, masa ve nisa” yani “para, makam ve kadın” konusu ile imtihanı kaybettiklerini itiraf ettiler. Yine kazandılar.

***

Şehirlerimize İhanet

16 yılda sadece 55 milyar

lık AVM inşa ederek ve buralarda satılan ürünlerin % 70’i yabancı olan markalarla millete sahte Cennet yaşattılar. En büyük belediyelerin başına seçtirdikleri adamların başarısızlıklarını, yolsuzluklarını örtemeyince, “metal yorgunluğu” bahanesiyle görevden aldılar.

 

Ülkenin üretime yönelmesi gereken bütün kaynaklarını inşaata ayırdılar. Tarımı öldürdüler, köylüleri şehirlere taşıdılar. Şehirleri betona boğdular. “Şehirlerimize ihanet ettik” diye itiraf ettiler. Çözüm için “yatay mimari” ve “millet bahçeleri” vaat ettiler.

Bütün bunlara rağmen “belediyeleri en iyi biz yönetiriz” demeye devam ettiler..

(NOT: Ekonomik veriler için Rubil Gökdemir’e teşekkür ederim.)

**************************************

Kimleeer Kimlerle İdi?

AKP iktidarı 17. Yılında. Bu dönemde “kimleeer kimlerle beraber olmuş?” bir bakalım:

The Cemaat’ten FETÖ’ye

2002’de iktidara geldikten sonra “The Cemaat” ile birlikte devleti dönüştürdüler. Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davaları ile tasfiye ettikleri vatanseverler yerine, TSK ve yargı dâhil bütün kritik kurumları FETÖ’cülerle doldurdular. 15 Temmuz darbesine kadar ne istedilerse verdiler, semirttiler.

17/25 Aralık olayları ile menfaat çatışması olunca “Rabbim bizi affetsin, aldatıldık” dediler.

Sonra da kendilerinden olmayan herkesi “FETÖcü” olmakla suçladılar.

***

PKK ile Çözüm Süreci

“PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim” dedi. Pkk’nın İmralı’daki çatebaşı ile Türk devletini eşit şartlarda müzakere ettirdiler. Oslo’da, Habur’da yaşanan rezaletlerden sonra Diyarbakır meydanında çetebaşının mektubunu bir milyon kişi huzurunda okuttular.

“PKK Bağımsız Kürdistan için silah kullanabilir.” “Abdullah Öcalan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açıyor.” “Öcalan ideolojik olarak gerçekten bir rehber ve lider… O dünya çapında bir problemin taşıyıcısı, lideri ve bu sorunu çözerse tarihe geçecek bir insan” dediler.

“PKK terör örgütü değildir. Öcalan’a terörist demek, denize ‘göl’ demek gibi bir şey: Bir Kürt ulusalcısı olarak, siyasi amacına ulaşmak için şiddeti kullanan bir politikacıdır Apo demeye utanmadılar.

Dolmabahçe Sarayında “çetebaşının” mektubunu “mutabakat metni” olarak okudular. Şehirlerin, yolların tuzak bombalar ve silahlarla doldurulmasına göz yumdular.

Sonra PKK’nın kendilerini aldattığını itiraf ettiler. Şehirlerde hendek savaşlarında, yollara kurulan tuzaklarda bine yakın askerimiz ve vatandaşımız şehit oldu.

***

Kurtulmuş, Soylu, Bahçeli

Tayyip Erdoğan kendisine en şiddetli eleştirileri yapan rakiplerini yanına çekmekte çok başarılı oldu. Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, DP Genel Başkanı Süleyman Soylu bütün eleştirilerini unuttu. Erdoğan’ın en güvendiği, en sadık yardımcıları oldu.

En sert eleştiri kategorisinde birinciliği kimseye kaptırmayan Devlet Bahçeli de, ne olduysa birden 180 derece dönüş yaptı. Bütün kritik siyasal hamlelerde Erdoğan’ın önünü açan kişi oldu. O şimdi muhalefete muhalefet etmekten sorumlu muhalif parti başkanı olarak, Erdoğan’ın en kıymetli partneri durumunda.

“Kadere bak.. Kimleeer kimlerle beraber yan yana geliyor?”

 

 

Bilenler Bilmeyenlere Anlatsın! Türkan Bebek Anısına… (02.Ocak.2018)

Türk Milleti diğer insanlarla birlikte yeni bir yıla girdi. Gelecekte bizi neler bekliyor, üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Nereden biliyoruz derseniz, geçmişte yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor da, ondan!

24-26 Aralık tarihlerinde yani eski yılın son günlerinde davetli olarak, Bulgaristan’a gittim. Orada “Türkan Bebek”le sembolleşen törenlere katıldım. Köylerde şehitler için yapılan anmalarda, mevlitlerde ve kabir ziyaretlerinde bulundum.

Ne olmuştu bu 24-26 Aralık 1984 tarihinde, gelin bir hatırlayalım isterseniz. Çünkü ya bilmiyorsunuz ya da çoktan unutup gittiniz.

Hâlbuki yanı başınızda bir milyonun üzerinde Türk, halen Bulgaristan’da yaşıyor!

Bulgaristan’da Türkler, 1984-1989 yılları arasında isimleri ve dinleri değiştirilerek zorla asimile edilmek istenmişti. Gerçi bu Bulgaristan Türklerinin başına gelen ilk felaket değildi. Onlar “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından bu yana inanılmaz baskı, katliam, soykırım, sürgün, acı ve gözyaşı ile karşı karşıya kalmışlardı. Yine başlarına aynı felaketlerden biri geliyordu…

Düşünün bir kere, bugün Bulgaristan’da birçok Müslüman olarak doğmuş, yaşamış insan; dinleri zorla değiştirildiği ve 1984-1989 yılları arasında öldüğü için Hristiyan mezarlıklarında haçın altında yatıyor! Bunları konuşan insan hakları derneklerimiz var mı?

Ancak her insanın ve her toplumun basılınca ayağa kalkacağı damarları vardır. Bunları ortadan kaldıramazsınız. Bulgaristan Türkleri içinde bu böyleydi. Ne zaman yüzyıllardır taşıdıkları isimlerine, Türkçelerine ve inançlarına dokundular, onlarda buna karşılık her türlü imkânsızlığa rağmen ayağa kalktılar ve haklarını demokratik taleplerle aramaya başladılar.

Bulgaristan’ın o dönem eli kanlı yöneticileri, bu masumane ve insanca hak arayışlarını hiç kabullenmedi, Türklerin üzerine namluları yöneltti ve katliamlara başladı. “Türkan Bebek”te annesinin kucağında daha bir buçuk yaşlarında iken bir Bulgar askerinin üzerlerine öldürmek amaçlı doğrultulan silahından çıkan kurşun ile katledildi. Bir tek o mu? Tabii ki, hayır; köylerde, kasabalarda, şehirlerde katledilen Türk’ün sayısı epeyce çok…niye sayı vermiyorum çünkü bu olayların üstü örtülmek isteniyor ve şehitlerin hakkı aranmıyor da, ondan!

Özgür dünya, katledilen ve insan hakları ihlal edilen bu insanları, sırf Türk oldukları için uzun süre görmezden, duymazdan gelmeye çalıştı. Buna karşılık Bulgaristan Türkleri yılmadan büyük bir mücadele verdi ve bütün dünyaya uğradığı zulmü ve mağduriyeti göstermeyi başardı.

Bunun üzerine Türkiye sınırlarını açtı ve tarihin en büyük göçlerinden biri zorunlu olarak yapıldı. Kimse ezilmese, hakları çiğnenmese köyünü, evini barkını, vatanını bırakıp; elde avuçta ne varsa bir bilinmeze doğru yol almaz. Bulgaristan Türkleri, bu nedenlerle buna mecbur bırakıldı.

Bulgaristan Türkleri, o günlerden bu yana, zulüm yıllarını anmaya devam ediyor. Amaç geçmişi unutmadan geleceği inşa etmek. Ancak sıkıntılar, oyunlar ve kurulan tuzaklar yoğunlaşarak aynen sürüyor.

Dönemin şehitlerini ve gazilerini hep hatırlıyorlar. Gençlere ve çocuklara yaşananları aktarıyorlar. Şehitler için çeşmeler yapılmış. Kabirleri de bakımlı. “Türkan Bebek Çeşmesi” ise sembol bir anıt…

Bu arada Bulgaristan Türklerinin oluşturduğu siyasal, kültürel ve ekonomik birlik birilerini hem Bulgaristan’da hem de Türkiye’de rahatsız ediyor. Her seçimde onları bölmek ve zayıflatmak için değişik planlar uygulamaya koyuluyor. Sadece dışarıdan gelen hücumlar olsa ne ise, esas ihanet hep içeriden geliyor.

Benim Bulgaristan Türklerine daima bir tavsiyem olmuştur. Bölünmeyin, parçalanmayın ve dağılmayın. Sorunları, eksiklikleri, hataları, yapılamayanları içinizde konuşun, tartışın ve bunlar hiç bir zaman bölünmenize neden değildir. Bakın iki üç bin oyla Bulgaristan siyasetinde düşülen duruma! Kimin işine yarıyor bu?

Nasıl ki; Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak dünyamızı ve ahiretimizi kurtarıyorsa, Bulgaristan’da Türklerin bölünmeden birbirine sarılmaları; onları her türlü sıkıntıdan kurtaracak, rahat, huzurlu ve mutlu yaşamalarına neden olacaktır.

Ben bugüne kadar akla gelmedik her türlü zulme rağmen  isimlerini, dillerini, kültürlerini, milliyetlerini ve dinlerini korumayı başarmış olan Bulgaristan Türklerinin, şehitlerin, gazilerin ve “Türkan Bebek” nezdinde tüm mağdurların önünde saygıyla eğiliyor ve Türk Milletinin gözlerini bu mücadeleye çevirmesini diliyorum.

Siz başardınız, biz de başaracağız!

 

 

Kocaeli Tıbbi Tahlil Laboratuarı’nı, Muayenehanemi Kapatırken;

1983 yılı başında açtığım ve bugüne kadar şehrimizde hizmetleri ile bir ihtiyaca cevap veren muayenehanemi,  dönemin getirdiği şartlar sebebiyle,2018 yılı sonunda kapatıyorum. Şu anki sistemin hasta-hekim ve yönetim şekli bakımından yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu konuda 2017 yılında yazdığım ve Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sayfasından paylaştığım bir değerlendirme Özgür Kocaeli Gazetesinde de yayınlanmıştı. Orada işaret ettiğim hususlardan birisi de tam gün muayenehane hekimliğinin sisteme dâhil edilmesiydi. Devir ederek hizmetini sürdürebilecek muayenehane-laboratuarı mı böyle bir düzenleme yapılmadığı için kapatırken bu düşüncelerimi tekrar paylaşmak istedim.

Mecburi hizmet yükümlüsü olarak İzmit SSK hastanesinde 1982’de göreve başladım. O günün şartlarında 1983 de hizmete açtığım Özel Kocaeli Tahlil Laboratuarı’ndaki hizmetimi hastane görevimden istifa ederek 1988 den itibaren tam zamanlı serbest muayenehane hekimi olarak sürdürmekteyim. Hastanede çalışırken de,  tam zamanlı serbest hekim olarak muayenehanemde de,  mesleğime saygının getirdiği sorumluluk duygum ve gayretim sayesinde, verdiğim hizmetin güvenilir ve kaliteli olmasına gayret ettim. Bu sayede 35 yılı aşan bu süre zarfında Kocaeli halkı tarafından sevilip, sayılan ve aranılan bir hekim olmayı başardığımı düşünüyorum.

Hekimliğin sürekli yenilenen özelliği gereği okumayı, mesleki seminer ve kurslara katılmayı, kongre ve konferansları takip ederek geliştirilen yeni teknolojileri laboratuarımda uygulamam sebebiyle hizmet kalitemi sürdürdüğümü biliyorum.1974 de mezun olduğum Ankara Tıp Fakültesinden aldığım iyi bir tıp eğitiminin yanında 1982’de uzmanlığımı aldığım Ankara Numune Hastanesinin bana verdiği mesleki kazanımlarımın, verdiğim hizmetlerin iyi olmasında katkısının büyük olduğuna inanıyor ve hocalarımı şükranla-rahmetle anıyorum.

Bu laboratuarımın hizmet kalitesinin oluşması ve sürdürülmesinde çok önemli emeği olan ve karaciğer kanserinden (muhtemelen eski teknolojide kullanılan biyokimyasal reaktiflerin etkisi) kaybettiğimiz kurumumun ilk teknisyeni Hüseyin Akçay’ı, kurumumdan emekli olan Bedri Akçay’ı,20 yıldır laboratuarımda beraber çalıştığımız Sema Acar Meral ve Burcu Cengiz Eroğlu ile daha önceki çalışanlarımı-stajyerlerim şükran duygularımla hatırlayacağımı ve unutmayacağımı paylaşmak isterim.

Laboratuarımdan tetkik isteyerek bizimle çalışan meslektaşlarım ve bizzat danışarak yol gösterici olmam için müracaat eden insanlarımız, meslek ahlakımızın getirdiği güven ve emniyet içinde hizmet verdiğimize inanıyorlardı. Benim ve çalışma arkadaşlarımın birinci önceliği, yaptığımız işin insan sağlığı bakımından yol gösterici olduğunu unutmadan, hep güvenilir doğrulukta olması olmuştur. Bu önceliğimizin verilen hizmetin karşılığı aldığımız ücretten daha önemli olduğu bilinci,  bizim için onurlu bir hatıra olarak kalacaktır.

Muayenehanelerde verilen sağlık hizmetinin, sağlıklı ve güven vericiliği yanında hastalar için de yerindeliği ve gereksiz işlemlerin en az olması yönü ile de verimliliğinin daha yüksek olduğuna inanıyorum. Bu verimlilikte hekimliğin sanat yönünün daha çok kullanılabilmesinin etkili olduğuna inanıyorum. Bugünkü sistemde ise hekimliğin sanat yönü giderek daha az kullanılmaktadır. Aile hekimlerimiz de, kamu hastanelerinde çalışan hekimlerimiz de, özel hastanelerde çalışan hekimlerimiz de çalışma şartları sebebiyle hekimlik sanatını uygulamaktan giderek uzaklaşmaktadır.  Şu anki sistemin getirdiği mecburiyetlerin de etkisiyle hekimliği daha çok tetkik ve görüntüleme istemek ve sonuç raporlarını değerlendirmek tarzın hastalar için daha az güven verici, ekonomiklik yönü ile de daha maliyetli ve zahmetli olduğu düşüncesindeyim.

Sağlıkta dönüşümün halkımızın sağlık hizmetlerinden istifadesi yönü ile birçok yeniliği getirdiği gerçektir. 15 yıl öncesi yapılan bu iyileştirmelere rağmen sistemde oluşan aksayan yönlerin gözden geçirilerek tespiti ile yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Hasta memnuniyeti, hekim ve diğer sağlık çalışanlarımızın memnuniyeti ve sağlıkta ekonomik verimlilik yönlerini değerlendiren düzenlemeler yapılmalıdır. Sağlıkta dönüşümün getirdiği şartlar sebebiyle muayenehane hekimliğinin önü kapatıldığı için şehrimizin bilinen ve güvenilip sevilen hekimlerinden bir kısmı muayenehanelerini kapatıp işbirliği yaparak ( Dr.Metin Öztürk,  Dr.Ali Hürmeydan, Dr.Funda-Dr.Uğur Doğan, Dr. Mehmet Ataman, Dr.Sevil-İbrahim Kılcı,  Dr. Tuncel Çaylı ) 2008 de Cankat Tıp Merkezi’ni açmıştı. Bu ortaklığa dahil olmakla beraber laboratuvarlarımızı kapatmadan, muayenehane hekimliğinin sisteme adapte edilmesi umudu ile bu güne kadar serbest çalışmayı sürdürebildik. Poliklinik hizmeti veren Cankat Tıp Merkezi’miz sistemin getirdiği mecburiyetler sebebiyle, yeni arkadaşlarımızı da ortak ederek 2013 de Cihan Hastanesi şeklinde gelişerek hizmetine devam etmektedir. Bu hastanemizin güvenilir ve bilinir olmasında ortak ve sahiplerinin şehrimizin bilinen ve sevilen hekimlerin olmasının katkısı büyüktür. Bugün bu özel hastahaneler  SGK antlaşması sayesinde ve  vatandaştan ek katkı payı alarak hizmetlerini  sürdürebilmektedir. SGK  nın bu imkânı olmasa yaşayabilmeleri mümkün değildir. Bu sebeple Sağlık Bakanlığı’mızın sağlık sistemimizi yeni bir bakışla yeniden gözden geçirmesine ihtiyaç vardır. Devlet hastaneleri, Tıp fakülteleri, özel hastaneler, muayenehane hekimliği dahil oluşan sorunlar tespit edilmelidir. Bu tespitler  ışığında  hekim, hasta ve kurum memnuniyetini artıran, sağlıkta önce insan sağlığını hedefleyen   yeni  uygulamaların getirilmesine ihtiyaç vardır.

Hekimliğime olan güven ve inancım mesleğimi sürdürmemi gerektirmektedir. Bu sebeple idari ve ticari mecburiyetler sebebiyle 31 aralık 2018 tarihi itibarı ile özel laboratuar/muayenehanemi kapatırken mesleğimi kuruluşunda da emeğim olan ve şehrimizin hizmetleri ile güvenilir bir kurumu Cihan hastanesinde sürdüreceğimi belirtirim.

Selam ve saygılarımı iletir tüm iyiliklerin sizlerle olmasını dilerim.

Not:Yazı hakkındaki düşüncelerinizi  kocalab@hotmail.com yazabilirsiniz.

 

 

Alınması Zor Bir Örnektir Mehmet Akif

0

Her devlet kuruluşunda ya da tarihin akışını değiştiren olayda bir maddî cephe bir de manevî cephe vardır.1299 için Osman Gazi ile Şeyh Edebalı1453 için Fatih ile Akşemseddin neyse 1919 için de Mustafa Kemal ile Mehmet Akif odur. Tıpkısının aynısı Pakistan için de geçerli: Muhammed Ali Cinnah ve Muhammed İkbal.

Ki İkbalYaşar Nuri‘nin deyişiyle İslam’ın vicdanı olan Muhammed İkbalMehmed Akif ile çağdaştır da.. İlki; 1877 – 1938, ikincisi 1873 – 1936. Ve ikincisi 20 Aralık‘ta doğdu, 27 Aralık‘ta vefat etti.

Akif‘in 63 yıllık ömrü, Lütfü Şehsuvaroğlu‘nun tabiriyle ‘Hayatı Eserinden Büyük‘ bir mücadele şaheseridir. “Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” dese de rahmetle anılmak ebediyetine çoktan Türk Milletinin gönlünde nail olmuştur.

“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek!” düsturundan santim sapmaksızın yaşadı. Dünyanın süsünü – eteğini, makamını – mansıbını dünyadayken boşadı. Parayla hiç işi olmadı. Tek hakikat namına, Akif‘in o beğendiği meslek adına söz odununu üniversite yıllarımı en çok etkileyen Necip Fazıl‘ın duruşuna vurmuşum. 7 yılda her cihetten ses geldi fakat Akif‘e ses verecek çıkar mı, hiç sanmıyoum.

Musallada bile ‘kötü‘ bildiğimize ‘iyi‘ dememeyi alışkanlık bildik. Zulüm ne zaman ve kimden gelirse gelsin karşısında durma saplantısına tutulduk. Akif‘in paltosunu infak ederek karda kışta paltosuz dolaşmasını, kasırgavari bir günde İstanbul‘un diğer yakasındaki randevusuna gelmeyen dostuyla dostluğunu sonlandırmasını emsal almak nefse ağır geliyor. Ama NFK’in ihtişamlı şiirlerinden anma gecelerinde keyif devşirmek hoş.

Onu anlamak da, anlatmak da kolay değil. Kolay yazmış gibi görünür, aruzu halk diline indirgemiştir ama onu okumak ve idrak etmek de kolay değildir. O “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlayalım / Elemim bir yüreğin kârı değil” derken insanlardan magazini, dedikoduyuişkembe doldurmayı bırakıp dertlenerek derde derman aramaya çağırıyordu. Ne var ki o dem “Sesine ses verecek bir seda yok” idi.

Ve ondan herkes kısım kısım korkar; solcular, sağcılar, laikler, dinciler vs. Solcular, İslamcılıktan gözleri kamaştığı için ondaki yeniklikçi münevver tipini; sağcılar, muhafazakârlığı geleneksel hatalar olarak algıladığı için onun arayışını; laik kesim (kendini Atatürkçü zanneden) hayatı yobaz / çağdaş kategorizasyonuyla duyumsadığı için onun sakallarından zihninin aydınlığını; dinci kesim (kendini Abdülhamitçi zanneden) hayatı kâfir / dindar ikilemiyle tanımladığı için onun ayet sunuşundan ayetlerin yorumları olan şiirlerinin çıkış yolu önerilerini görmezden gelmişlerdir. (Her kesimin yüreklileri hariç..)

Ulu Hakan‘cılar onun Abdülhamid istibdadına bakışını bilmezler. Daha 1913‘te kurulan Millî Müdafaa Cemiyeti‘nin ilk üyelerinden olduğundan bîhaberdirler. Teşkilat-ı Mahsusa adına Almanya‘dan Mısır‘a, Arabistan‘dan Sudan‘a Cihan Harbi öncesinde ve süresince ne iş gördüğünü tahmin bile edemezler. Ve Millî Mücadele‘de ilk işinin Ankara‘ya geçerek kürsü kürsü, mevize mevize Kastamonu‘dan Konya‘ya, Afyon‘dan Eskişehir‘e  İstiklâl Harbi‘nin maneviyat altyapısını nasıl hazırladığını bilseler de unutmuş numarası yaparlar. Ve mebus olduğunda bile cephe cephe dolaşan milletvekili olarak anıldığını.

“Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun
İslam’ı da ‘batsın!’ diye tutmuş yediyorsun!”

cumhuriyetçi bir aydındı. Müslümanların Müslümanlaşması için kafa yordu. Vehn hastalığına tutulmayan, yaşadığını yazan – yazdığını yaşayan bir mücadele numunesiydi ömrü. Kiminin Mısır‘a, kiminin Moskova‘ya ve kiminin de Paris‘e gönderimi de genç Cumhuriyetin eski taktik hamleleridir.

82 yıllık bir minnetle ve avuçlar dolusu rahmetle anıyoruz.

 

 

Oğuzların Dili Eski Anadolu Türkçesine Giriş

0

 

Eski Türk Dili sahasında ihtisas sâhibi olan Prof. Dr. Ali Akar, 16,6 X 23,6 santim ölçülerinde, 335 sayfalık eserinde Eski Anadolu Türkçesi’ni, tarihî gelişme seyrine göre üç ayrı dönemde incelemektedir:

1-Selçuklu dönemi Türkçesi (11-12. yüzyıl)

2-Beylikler dönemi Türkçesi (1243-1453)

3-Osmanlı Türkçesine geçiş dönemi Türkçesi (1453-16. yüzyıl)

Prof. Akar dil incelemelerinin, tarih, coğrafya ve sosyo-ekonomik etkenlerle birlikte yapılması gerektiğini belirtiyor. İncelemesine ‘Oğuz‘ adının nereden geldiği sorusunu cevaplandırarak başlıyor. Bütün ihtimalleri sıraladıktan sonra vardığı hüküm Macar Türkolog Gyula Nemeth (1890-1976) tarafından ileri sürülen tezdir: ok+u+z = boylar birliği. Çünkü ‘Ok‘ kelimesi eski Türklerde yalnızca bir savaş âleti değil, aynı zamanda hukuki bir semboldür. (s: 23) ‘Türk Millî Kültürü’ isimli eserinde Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu (1914-1984) ve Eski Türklerde Okun Hukuki Bir Sembol Olarak Kullanılması’ başlıklı makalesinde Prof. Dr. Osman Turan (1914-1978) aynı görüştedir.

Selçuklu öncesi ve Selçuklu tarihi ile devam eden Prof Akar, bu bölümü; yaşanılan coğrafyanın dil üzerindeki tesirini belirtmek maksadıyla ‘Türk dili, anayurdundan çok uzaklarda, Önasya ve Avrupa dilleriyle karşılıklı kelime kopyalamaları yaşayacak ve 16. Yüzyıldan sonra da bir imparatorluk dili kimliğine kavuşacaktır.’ Cümlesiyle bitiriyor. (s: 31)

İkinci Bölümde: ‘Oğuzcanın yazı dili olarak gelişme basamaklarına tahsis edilmiş. Oğuz Türkçesinin en geç 12. yüzyılda ayrı bir yazı dili olma yoluna girdiği, buna rağmen Karahanlı yazı geleneğinden ayrılmadığı, 13. yüzyılın sanlarında ‘yerlileşme’ dönemine girdiği, Karahanlı ve doğu Türkçesinden tedricen uzaklaştığı ve sözlü dilden yazı diline geçişin başladığı açıklanıyor. Anadolu’da Selçuklu hâkimiyetinin pekişmesinden önceki beylikler döneminde resmî dil olarak, edebî ve dinî eserlerde Farsça va Arapça kullanılmasına rağmen halk, gündelik hayatta kendi millî dillerini kullanmaktadırlar. Danışmandname, Saltukname, Battalname gibi metinler Türkçedir. Bu gelişme; 1-Beylerin Türk dilini desteklemeleri, 2-Türkçe yazan edip ve şairlerin beyler tarafından himâye edilmesi, 3-Tasavvufî hareketler, 4-Kuruluş hâlindeki Osmanlı Devleti’nde Türkçe konuşuluyor olması gibi sebeplerle sağlanmıştır. Prof. Akar, bu dönemde, bir devlet ricâlinin himâyesinde elle yazılıp elle birkaç nüsha olarak çoğaltılabilen eserlerin ve yazarlarının isimlerini ve özelliklerini veriyor. Çarhnâme ve Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş- Şerîfe‘nin yazarı Ahmet Fakih, Mi’racnâme‘nin azarı Şeyyad Hamza, Yunus Emre, Saltuknâne‘nin yazarı Ebulhayr Rûmî, Dânişmendnâme‘nin yazarı Ârif Ali, Gülşehrî, Âşık Paşa, Ahmedî, Harnâme’nin yazarı Şeyhî ve Dede Korkut Oğuznâmeleri ön plâna çıkmıştır. İsimleri zikredilen ve edilmeyen yazarların eserleri ile zengin bir külliyat oluşmuştur. Prof. Akar bu bölümü; imla farklılıkları ve fonetik1, morfolojik2 ve kelime çeşitliliği başlıklı metinlerle bitiriyor. (s: 35-99)

Yapı Bilgisi‘ başlıklı bölümde Eski Anadolu Türkçesinin isim ve fiillerdeki yapım ve çekim ekleri: zamir, sıfat, zarf, edat, bağlaç, ünlem, fiil ile fiil çekim ekleri, şahıs ekleri, şekil ve zaman ekleri, fiilimsiler gibi başlıklar altında temel bilgiler veriliyor. (s: 124-202)

Eski Anadolu Türkçesinin mühim dil husûsiyetlerinden biri de söz varlığıdır. Bu bahis de ihmal edilmemiş. (s: 203-205)

Altıncı Bölümde, ‘Örnek Metinler Üzerinde Dil İncelemeleri‘ başlığını taşıyor. Metinlerin orijinalleri, transkripsiyonlu3 metinler, çeviriyazılı4 metinler verilerek gramer çözümlemeleri var.         (s: 209-327)

329-335 sayfalarda eserin hazırlanmasında faydalanılan 125 adet kaynak bilgileri yer alıyor.

Oğuzların Dili, Eski Anadolu Türkçesini tarihi, coğrafyası, yazarları, onların eserleri ve gramer özellikleri bağlamında bütün olarak ele alan temel bir başvuru eseridir. Kitap, ışık tuttuğu 13-15, yüzyıllar arasında, yani Oğuzcanın oluşum ve gelişim süreci içinde, ilk yazıcıların biyografi ve eserlerinden başlayarak 16, yüzyıldan itibaren çağdaş Türkiye Türkçesinin temelini teşkil edecek özellikler kazanan söz konusu lehçenin dil ve kültür tarihimizdeki yerini ortaya koyarken, konuyu anlamamıza katkı sunacak özgün metinlerden çokça örneklerle de desteklenmiştir. Eş zamanlı gramer inceleme yöntemlerinin yanı sıra art zamanlı yönteme de başvurulan kitap, bu sayede, Eski Türkçenin devamı, Genel Türkçenin bir kolu olarak Orta Asya’daki Karahanlı – Harezm yazı dili geleneklerinden beslenen Oğuz Türkçesinin genel dil özelliklerini bütünlüklü olarak öğrenmemizi de kolaylaştırmıştır. Oğuzların Dili, gerek bu özellikleriyle gerek ilk üç bölümde işlenen Oğuz kültür tarihine ait levhalarla sadece öğrencilere hitap eden bir ders kitabı değil, genel okurun entelektüel merakını da giderecek bir kültür tarihi kitabı olarak da benzerlerinden farklılaşmaktadır.

(Son paragraf, arka kapak yazısıdır)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

1fonetik: Ses bilgisi. Sese dayanan, sesle alakalı.

2morfolojik: Kelimelerin şekillerini ve oluşumunu konu edinen dil ilmi, yapı bilgisi.

3transkripsiyon: Bir yazı şeklinden başka bir yazı şekline çevirme. (Çeviri yazı kelimesinin Fransızcası)

4çeviriyazı: Bir dile ait yazıyı, başka bir dilin alfabesiyle yazarken veya bir dilin eski metinleri ile ağız ve şivelerine ait metinleri tespit ederken alfabede yer almayan sesleri de göstermek için kullanılan sistem.

Prof. Dr. ALİ AKAR

1965 yılında Sivas’ta doğdu. 1988’de Karadeniz Teknik Üniversitesi Fâtih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1990’da mezun olduğu bölümde açılan araştırma görevliliği sınavını kazanarak üniversiteye geçiş yaptı.

Yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Eski Anadolu Türkçesi alanında yaptı. Doktora çalışmasını ise 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı’nda Mirkâtü’l-cihâd (Dil Özellikleri-Metin-Dizin) adlı tezle tamamladı.

Askerlik görevini, Kara Harp Okulu’nda yedek subay öğretim elemanı olarak yaptı.

2006’da doçent, 2011 yılında profesör oldu. Çalışma alanı Türk dili tarihi, tarihî Türk lehçeleri, Oğuz grubu lehçeleri, Eski Anadolu Türkçesi ve Türkiye diyalektolojisi olan yazarın, millî ve milletlerarası dergilerde çok sayıda makalesi yayımlandı. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli kongre ve bilgi şölenlerine katıldı. Ali Akar’ın, Oğuzların Dili isimle eserinden başka, Türk Dili Tarihi, Muğla Ağızları, Muğla ve Yöresi Ağızları, Gelibolulu Mustafa Ali, Mirkâtü’l-Cihâd adlı dört eseri daha bulunmaktadır.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.

 

KUŞBAKIŞI:

OSMANLILAR VE DENİZ:

Kitabın yazarı Prof. Dr. İdris Bostan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsü’nden mezun olmuştur. Dördüncü baskısı Eylül 2018’de yapılan 16,5 X 22,5 santim ölçülerinde 349 sayfalık eserinde, Osmanlı Cihan Devleti’nin deniz politikalarını, denizcilik teşkilâtını ve gemilerini anlatıyor.

Osmanlı tarihçilerinin meşhurlarından olan aynı zamanda 8 yıl Şeyhülislâm olarak görev yapan, 50’den fazla eser telif eden Kemal Paşazade (1469-1534), Sultan İkinci Beyazıd Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında yaşamıştır. Osmanlı’nın denizlerdeki hâkimiyetinin en üst seviyelere çıktığı dönemdir.

Bir taraftan Karadeniz ve Akdeniz’de, diğer taraftan Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hind denizlerinde donanma gezdiriliyordu. Asıl adı Ahmed Şemseddin olan ve ‘Tevârih-i Âl-i Osman‘ isimli eserin yazarı Kemal Paşazâde (Kemal’in Oğlu) bu ihtişamın oluşmasında rol sâhibidir ‘Pâdişâhım, siz bir şehirde mûkimseniz ki, ânın velinîmeti bâhirdir. (denizdir) Bâhir fetholmayınca gemi gelmez . Gemi gelmeyince İstanbul mamur olmaz‘ diyerek deniz politikalarının gelişmesine öncülük etmiştir.

İdris Bostan, Osmanlılar ve Deniz isimli bu çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin deniz politikalarını, denizde oluşturduğu askerî ve idarî teşkilatı ve donanmada kullanmış oldukları gemileri, birçoğunu ilk defa gün yüzüne çıkardığı arşiv kaynaklarından istifade etmek suretiyle ve geniş bir zaman dilimini ihtiva edecek biçimde teferruatı ile inceliyor.

KÜRE YAYINLARI:

Vefa Caddesi Nu: 56 Kat: 3 Vefa, Fatih, İstanbul, Telefon: 0.212-529 66 42

Belgegeçer: 0.212-589 15 48 e-posta: bilgi@kureyayinleri.comwww.kureyayinlari.com

 

KALBİN AKLETMESİ:

Sosyolog Abdurrahman Arslan’ın; 13,5 X 21 santim ölçülerinde 14 sayfalık eseri, yazarın ‘Düşünce Gündemi‘ adlı televizyon programındaki sohbetlerinden bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Pek çok meseleyi konuşma biçimimizin alt üst olduğu günümüz dünyasında Abdurrahman Arslan, Türkiye ve dünyanın problemlerini felsefî ve dinî açıdan ele alarak birçok meselenin de temel problemlerini gün yüzüne çıkarıyor.

Bilgi ve düşünce serüvenine dair yapı taşlarını önümüze dizen yazar, düşünce yolunun mahsulü olan bilginin nasıl oluştuğunu ve İslâm’daki hakikatin günümüz dünyasında üstünün örtülü olduğunu belirttikten sonra hakikatin keşfedilmesi gerektiğini söylüyor. Tarafsızlık anlamında ise hiçbir bilginin masum olamayacağını düşünen yazar, her bilginin taraflı olduğunu ve bilginin de üç önemli niteliği olduğunu belirtiyor. Bunlar:

1-Bilginin referans aldığı kaynak, 2-Bilginin üretilmesi esnasında kullanılan usul, 3-Bilginin taşıdığı maksat.

Akletmenin ve hayatı sorgulamanın önemini anlatan bu kitap; Müslüman düşüncesinin, İslâmî bilginin nasıl oluştuğundan oryantalistlerin problemlerine kadar birçok konuda bizleri aydınlatıyor. Hakikat, hikmet, ilim ve irfan konularında farklı bakış açıları sunan eser, okuyana yeni ufuklar açacak vasıftadır.

BEYAN YAYINLARI

Ankara Caddesi Nu: 21 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-512 76 97 Belgegeçer: 0.212-526 50 10

e-posta: bilgi@beyanyayinlari.com //  www.beyanyayinlari.com

 

 

YEDİ YIL

Çarpıcı ve cesur bir roman olan Yedi Yıl’ın kahramanı Alex, kendi tasarımları olan bir evde yaşamayı ve birlikte başarılı bir mimarlık ofisi kurmayı hayal ederek Sonja ile evlenir. Sonja, üniversitede tanıştığı, üst sınıf bir aileden gelen, güzel, iyi eğitimli, hırslı bir bayandır.

Fakat bir müddet sonra, sebebini anlayamadığı bir ruh âli ile Sonja’dan ayrılıp Iwona’nın fakir, bakımsız ve loş odasına sığınır. Iwona;  silik, neredeyse çirkin, sessiz sedasız, kendini birilerine, hatta kendine bile beğendirmeye dair her türlü ümidini kaybetmiş Katolik, Polonyalı göçmen bir bayandır.  Roman; Alex’in hayatını, değerlerini, seçimlerini sorgulamasıyla devam eder.

İsviçreli yazar Peter Stamm’ın yazdığı roman, Regaip Minâreci tarafından Türkçeye çevrilip 13 X 20 santim ölçülerinde 224 sayfa hacimle Ağustos 2018’de yayınlandı.

NEBULA KİTAP:

Ankara Caddesi Nu: 28, Kat: 1, Büro 14-15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-514 27 20, Belgegeçer: 0.212-514 27 21, e-posta: bilgi@nebula.org //  www.nabula.org

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-         SAKİ-NÂMELER: Hazırlayan: Mehmet Arslan. Kitabevi Yayınları. Mehmet Varış.

2- PAPALARIN GÜNAH DOSYASI: Ali Ergenekon. Boğaziçi Yayınları.

3- NARTLAR KARAÇAY-MALKAR MİTOLOJİSİNİN DESTAN KAHRAMANLARI: Prof. Dr. Ufuk Tavkul.  Türk Dil Kurumu Yayınları.

4- SAHHAF RÂİF YELKENCİ: Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar. Kubbealtı Neşriyat.

5- BEDİÜZZAMAN’DA AŞK: Metin Buz. Hayy Kitap

 

DERKENAR:

HAKÎKİ VATAN, HUSÛSEN LİSANDIR

RAMAZAN DEMİR

Türkiye’nin, yangında ilk kurtarılacak, birinci dereceden beka meselesi dil meselesidir. Yedi düvel bağlamındaki terör örgütleri ve içerideki sinsi yapılanmalar, dilin yanında ikinci dereceden tehditlerdir.

Dilin de kendi içinde bir önceliği vardır ve onlar aidiyet kavramlarıdır. Çünkü ‘hakiki vatan, hususen lisandır’; hakiki lisan, hususen aidiyet kavramlarıdır. Kavramlar motor, kelimeler aksesuardır. Kavramlar mesaj, kelimeler makyajdır. Aidiyet kavramlarını dikkate aldığımızda, ithal veya türedi kavramlar yüzünden Türkiye’nin motoru stop etmiştir. Yüz yıldır her gelen neslin öncekini aratması (sonun başlangıcı), paralel devlet ve paralel dinin hakiki sebebi, paralel dildir.

Gençliğe hitâbe‘başlıklı makalesinde söylediği gibi, Necip Fâzıl’a göre Türkiye’ye, yeni kurbağa dili hâkimdir. ‘Kültürden İrfana‘ isimli kitabında söylediği gibi Cemil Meriç’e göre kaypak kavramların (teşhis Meriç’e ait) hakkından gelinememiştir.

Ramazan Demir’e göre Joker Kavramlar Türkiye’yi esir almıştır. Üçünün toplamına paralel dildiyeceğiz. Bu türedi kavramların tam listesi ‘Joker Kavramlar’ isimli kitabımızda vardır ve ilk kez tarafımızdan tasnifi yapılmış, hakkından gelinmiştir. Batının malını, dövizini boykot edip, dilini boykot etmeyen, bindiği dalı kesendir. Paralel dil kullanan; meselâ ‘kültür‘ü hangi cümlede kullandığını söylesin; ona orada Türkçeden hangi kavramı katlettiğini söyleyeyim! Lisan katili, insan katilinden vahimdir. Söz, devlet ve millet katında yere düşüyorsa bunun altından kimse sağ çıkamaz.

Müktesebâtında; ‘yeni kurbağa dili şudur ve biz bu dilden işte şöyle uzağız, Cemil Meriç’in dikkat çektiği kavramlar şu sebepten dolayı kaypak bir kavramdır veya değildir, joker kavramlara şu sebepten dolayı uzağım veya yakınım, kavramları şöyle tasnifledim, herkesin önünde mütalaaya hazırım’ şeklinde açık, anlaşılır bir beyanı olmayan, Türkiye’nin varlık sebebi olan Türkçeyi halının altına süpürmüştür.

Küreselleşme çukurunda herkesin dili, tanımı, türedidir. Batıya her fırsatta, ‘sizin insan haklarından, cihanşümul değerlerden anladığınız bu mu?’ demiyor muyuz?  Anladıkları o; çünkü bir kavram hangi havzaya ait ise değer içeriği de o havzaya aittir. Bu çelişkili soru bütün türedi kavramlar için geçerlidir. Tabela sâhibi olup da, matbuatında, medyasında bu konuya yer açmayan; Türkiye’nin olmak veya olmamak, küllerinden doğmak veya doğmamak, sonun başlangıcını tersine çevirmek veya çevirmemek tercihinde kayıtsız kalmıştır. Ayrıntısı çalışmamız ‘Joker Kavramlar’da ve Türkiye’nin önünde yapacağımız mütalaada saklıdır.

Türkiye’nin kamusu, tapusundan önce gelir. Vatan, dilden bir sonraki duraktır. Batının kavramını kullanan, batının kılıcını çalar. ‘İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!’  İnsan ne ile yaşar? Kendine has aidiyet kavramları ve onların ihtiva ettiği değerlerine sâhip çıkmakla yaşar. Devletin yaşaması; ‘kavramı yaşat ki, insan yaşasın!’ ilkesine bağlıdır. Bu ilke yoksa 12 Eylül, 15 Temmuz mevzilenmesi vardır. Vatandaş önce türedi tanımlarla birbirine karşı mevzileniyor. Son yüz yıllık tarihimiz; birbirine ve devlete karşı ithal kavramlarla ‘mevzilenen’ vatan evlatlarının hazin hikâyesidir. Bu mevzilenmeyi bitirmenin tek yolu, tabelalardan, devletin ve milletin müktesebatından ‘paralel dili’ silmekten geçer.

1-Ya devlet başa, ya kuzgun leşe! 2-Ya istiklal, ya ölüm! Bu iki hamle tarihte yapıldı. Türkiye, şu üçüncü hamleyi yapacak mı? Ya Türkçe başa, ya paralel leşe!

Tercihiniz?

—————————————————————————————————————

RAMAZAN DEMİR: 1956’da, Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesine bağlı, Kara dilli beldesinde doğdu. İlköğrenimini kendi kasabasında, orta öğrenimini Afyon İmam Hatip Lisesinde, yüksek öğrenimini1982 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde tamamladı. 2006’da öğretmenlikten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır… Diyanet / Hakses,  Özgün İrade, Yeni Şafak, Kitap Dergisi, Bu Meydan, Ümran, İktibas, Selam gazetesi gibi, çeşitli gazete ve dergilerde, şiir, deneme ve tenkitleri yayınlandı… Kimlik (1999), Çıra (2009) ve Metropol yayınları arasında 2017’de çıkan toplam dört kitabı bulunmaktadır.

 

 

 

Ben Olsaydım Cuma Namazına Makam Aracı ile Gelmezdim

0

“Görev, dini; sorumluluk, şahsi; makam aracı, resmi…” Bir Cuma namazı öncesi bunlar geçti aklımdan.

Fitne, düşünmemek lazım; ama fitneye de sebep olmamak lazım.

Hz. Ömer’in, o çok bilinip de gereği yapılmayan olayını hatırladım, acı acı tebessüm ettim:

Bir gece makamına ashaptan biri gelir ve selam verip oturur; fakat selamı alınmaz. Hz. Ömer önündeki işle meşguldür ve konuk, merak içinde bekler. İşini bitiren Hz. Ömer, önünde yanan mumu söndürdükten sonra ikinci mumu yakar ve konuğunun gözlerinin içine bakarak, “Aleykümselam…” der. Konuğu sorar: “Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve bir mumu söndürüp diğer mumu yaktıktan sonra konuşmaya başladın?” Hz Ömer cevap verir; “Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle konuşmaya başladım.”

Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder; “Ya Rabbi! Hz Ömer’i bizim başımızdan eksik etme.”

Şu anki üst düzey yöneticilerin tamamı, bu olayı biliyordur, kaçı buradaki mesajı ölçü alıyordur? Cevabını yazmaya gerek yok. Sıkıntı burada başlıyor: Ölçüsüzlük, sahip olunan iddia ile eylem arasındaki tutarsızlık.

Su bulandı; katran oldu. Sapla saman karıştı, samanlığı ateş aldı. Dini görevler resmileşti, resmi yetkiler şahsi kazanıma dönüştü. Helak ve haram duvarları yıkıldı, rahatsız olması gereken vicdanlar, kör oldu. Tuz kokmuş beyler, tuz kokmuş…

Devleti yöneten seçilmiş ve atanmış yetkililer, emeğin ve üretimin gücünü elinde bulunduran vatandaşımızı tasarrufa çağırıyor, ancak kendileri buna uymayınca etkili değiller. Devlette ve belediyelerde, son on on beş yıldır bir makam aracı furyası almış başını gidiyor. Torpille elde edilen makam, ek gösterge, ek hizmet tazminatı, şoförlü araç, beceremediğin işleri yürütmesi için özel kalem müdürü ve sekreter; yaşasın tasarruf(!)

İnsanlar arasındaki ve devletle vatandaş arasındaki ilişkilerin sağlıklı yürümesi güven ve samimiyeti gerektirir. Samimiyetsizlik güveni yıkar. Güvenin olmadığı yerde zaten dış huzur yoktur.

Belediyede müfettiş olarak çalışan arkadaşım, geçen yılbaşında idari hizmetler kadrosunda çalışanlara bir telefon firması tarafından 150 adet kaliteli cep telefonu hediye edildiğini, belli kişilerin yüksek meblağ tutan konuşma ücretlerinin ve her ay yüksek miktarda benzin parasının belediye kasasından ödendiğini söyleyince iyice öfkelendim. Kendi doğrularıma göre inanmamam gereken bu bilgilere, Cuma namazı öncesi cami avlusunda sıra sıra yer alan resmi veya sivil plakalı makam araçlarını görünce inandım. İnanmakla kalmadım, bir şey yapamamanın, bir yanlışa dur diyememenin çaresizliği içinde sadece buğz ettim.

Devlet yeniden yapılandırılacak, deniyordu. Tam zamanı. Meydan sizin. Kaldırın bu bürokratik imtiyazları. Seçilmiş veya atanmış, kim olursa olsun, sıradan vatandaş gibi yaşasınlar, buna ne mani var? Çıktıkları çevreden kopmasın bu insanlar, döndükleri zaman da zorlanmasınlar. Makamların bir emanet olduğunu bilsinler, oradan ayrıldıklarında sudan çıkmış balığa dönmesinler. Yöneticiliğin, ateşten gömlek olduğunu, aldıkları maaşlarda tüyü bitmeyen yetimin hakkı bulunduğunu bilsinler.

Bir tarihte, Amerika Bülteni adlı bir internet gazetesinde şunları okumuştum: “ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.”

Bu bilgiler belki inandırıcı gelmedi; ama gerçek. Amerika’da iki dönem başkanlık yapan Bill Clinton’ın 12 milyon borçla ayrıldığını aynı gazeteden öğreniyoruz.

Devletin, askeri ve sivil yönetici konumundaki bürokratlara sağladığı ayrıcalıkları burada saymak yazımızın konusu değil; ancak genel müdürlerin, müsteşarların, valilerin, kaymakamların, resmi nitelik taşımayan, şahsi konforlarına yönelik, ayrıcalık doğuran her türlü harcamaları, bu vatansever milletin üzerine yüktür. Bu yük kaldırılmalıdır.

Millet, vatanını seviyor, devletine güveniyor, güveninin devamını istiyor. İmtiyazlı seçkinler sınıfının oluşması, güvensizliğe yol açar. Bundan kaçınmalıyız. Düşüncemi, küçümseyenler çıksa da tekrarlıyorum: “Ben olsam, Cuma namazına makam aracıyla gitmezdim.

 

 

Osmanlı -1

Uzun bir zamandan beri yazmayı düşündüğüm ama, bir takım tereddütlerimden dolayı ertelediğim bir konu olan Osmanlı, yani, Devlet-i Âliyye ile ilgili yazmaya karar verdim.

Neden, tereddütlerim vardı ve neden karar verdim?

Tereddütlerim vardı, çünkü; Bugünkü Osmanlıcı görünenlerin ikiyüzlülüklerinin ortaya çıkmasını bekliyordum. Bana göre Yunan dostluğuyla ortaya çıktı. Cumhuriyet Rejiminin nimetlerinden yararlanıp, Cumhuriyet Rejimine düşmanlık etmenin adı sizce nedir?

Neyse… Karar verdim, çünkü; artık bu kadar istismara tahammül göstermenin anlamı kalmadı. Türk İnsanının kafasını karıştıra, karıştıra allak bullak ettiler. Tıpkı, DİN konusunda yapıldığı gibi…

Her şeyden önce şunu söylemeliyim; Osmanlı, benim atalarımın kurduğu bir düzendir, sistemdir, rejimdir. Osmanlı’nın en ufak başarısı benim ecdadımın sayesinde olmuştur ve gururumdur. Bu konu çok açıktır. Diğer bir ifade ile, ülkemizde toplumumuzda benden fazla Osmanlıcı kesilen hiçbir kimseye karşı ne hesap vermek gereğini duyarım, ne de benden fazla Osmanlıcılık yapma sahte rollerine prim veririm. Çünkü, Osmanlı, bütün yanlışları, doğruları benimdir ve BEN’İM.

İşin özeti şudur: Türkiye’de, Osmanoğulları ailesi devreden çıkarılıp Türk Milleti’nin kendisini yönetmesi Rejimi kurulmuştur. Yani, Mutlak Monarşi İdaresi kaldırılıp, halkın katılımını sağlayan, herhangi bir zümre, grup, aile, kişi vs. egemenliğine dayanmayan bir idarî düzen getirilmiştir.

Bunun anlaşılmaz bir tarafı var mı?

Bu çok anlaşılabilir, kabul edilebilir, mantığa uygun veriler elde dururken, Osmanlı’yı reddetmek, Cumhuriyet’i reddetmek gibi fikirler, görüşler, anlayışlar, düşünceler havada kalmıyor mu?  Hatta, bu tür düşünceler, gaflet ve dalalet değilse, ihanet anlamına gelmiyor mu?

Peki! Bu durumda, geriye en can alıcı şu sorular gelmeli…

Durup dururken, her şey yolunda iken mi Monarşik İdare’den Cumhuriyet’e geçildi? Böylesine köklü bir rejim değişikliğine ihtiyaç var mıydı? Cumhuriyet Rejimini kuran irade, gayet güzel işleyen bir mekanizmayı tıkayıp, yok edip de mi bu köklü değişikliği gerçekleştirdi?

ELBETTE; HAYIR!!!!!

Bu sorulara EVET! Diyebilmek için aklımızı kiraya vermiş olmamız gerekir. Hatta, kiraya da değil, aklımızı tamamen SATMIŞ olmamız gerekir.

Neden?

Çünkü, gayet güzel işleyen bir rejim var ise, bu rejim güçlü ise, bu rejim egemen ise, bu rejim Türk Milleti’nin hedeflerine uygun yürüyor ise, bu rejim refah ve mutluluk rejimi ise, böylesine bir rejimde görev almak, paşa olmak varken, neden eza, cefa, zorluk, sıkıntı, ölüm kalım mücadelesini göze almak gereksin ki… Cumhuriyet Rejimini kuran irade, kendi eliyle neden rahatını bozup böyle bir mücadeleyi göze alsın ki… Bütün unsurlarıyla Türk Milleti, önceki rejimden bu kadar memnun ise, MİLLÎ MÜCADELE başladıktan sonra neden bu mücadeleyi başlatanlara büyük oranda bir sayıyla ve ölümüne destek versin ki…

Konunun bir de daha başka yönü var:

ANADOLU’DA kurduğumuz üç rejimden ilki olan Türkiye Selçukluları acaba ne hale düşmüştü ki, Osman Bey, küçük bir Beylik iken, kendi adına yeni bir rejim, sistem, idare kurmaya karar verdi? Yoksa, o da mı, her şey iyi giderken, mekanizmayı tıkayıp, kendisi için bir idarî sistem kurdu? NE DERSİNİZ?

Emperyal güçlerin, özellikle, yüz yıl önceki güçlü İngiliz emperyalizminin bir takım kalıntılarının ve uzantılarının bakışı ile bakarsak, bu soruları sormadan fikir üretmeliyiz, yani onların yalanlarına inanmalıyız… Oysa, yukarıda sorduğum bütün sorular anlamsız mı? Benden fazla Osmanlı’ya bağlı olduklarını iddia edenler önce bu sorulara cevap vermeli değil mi?

Bundan sonraki yazılarımızda, bu kadar köklü değişikliklere neden ihtiyaç duyulduğunu, Osmanlı’nın hangi aşamalardan geçtiğini ayrıntıları ile anlatacağız.

 

 

Dr. Öğretim Üyesi GÖKTAN AY ile Akademisyenlerin Problemleri ve Çözümlerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 08 Aralık 2018 tarihinde, İstanbul Yükseköğretim Platformu olarak Beyoğlu Akademi’de ‘Akademisyenlerin Güncel Meseleleri ve Çözümleri‘ konulu bir çalışma toplantısı düzenlediniz. Uygun görürseniz sizinle bu çalışma hakkında konuşmak isterim.

Doktor Öğretim Üyesi Göktan Ay: Evet. Toplantımıza ev sahipliği yaptığı için Beyoğlu Belediyesi’ne ve alâkanız için size teşekkür ederim. Toplantıya benimle birlikte, çeşitli üniversitelerden sekiz akademisyen konuşmacı olarak katıldı. Mesele enine boyuna konuşuldu, dinleyicilerin sorularıyla ve katkıda bulunanların konuşmalarıyla yeni açılımlar sağlandı.

Çetinoğlu: Toplantıyı düzenlemekteki maksadınız ne idi?

Dr. Ay: Üniversitelerimizde görev yapan akademisyenler, çeşitli alanlarda yazılar yazarak, ilgili dernek ve sendikalara raporlar yayımlayarak; problemleri ve çözümleri dile getirmektedirler. Ancak, görüldüğü kadarıyla çok fazla olumlu bir netice alınamamıştır. Bizler, vatanına-milletine bağlı, kurumlarımızın ve özellikle üniversitelerimizi, toplumunun en önde kurumları olarak görmekte, sağlam bir yapıya kavuşmalarına önem vermekte ve ‘gençlerimizin çok değerli bilgilerle donanımlı olarak mezun olması’ için; liyakate, etiklik ve üretime önem vermekteyiz.

‘Akademisyenlerin güncel sorunlarını’ birinci elden anlatmak, ‘çözüm yolları bulmak’ maksadıyla; ‘siyasetten uzak’, tamamen ‘akademik meslek bakışı’ ile çalıştayı düzenledik. Hedefimiz; Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu Üyelerine, Sayın Millî Eğitim Bakanımıza, Sayın YÖK (Yükseköğretim Kurulu) Başkanımıza, Sayın Rektörlerimize, birinci elden görüşlerimizi aktardık, yazılı olarak gönderdik. Çok kolay olan ve değişimi sağlanacak sorunların, çözümleri ile birlikte değerlendirilmesini ve uygulanmasını bekliyoruz…

Çetinoğlu: İstanbul Yükseköğretim Platformu, hangi tarihte, kimler tarafından kuruldu?

Dr. Ay: Çeşitli üniversitelerden; alan meselelerine bigâne kalmayan, üreten, çalışan, yazan akademisyenlerden bu yılbaşında oluşturuldu.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Çalışma toplantınızda konuşmacı olarak kimler vardı?

Dr. Ay: Prof. Dr. Şafak Ural, Dr. Öğr. Üy. Muhammed Bamyacı, Dr. Can Ceylan, Doç. Dr. Süleyman Doğan,Doç. Dr. Michael Kuyucu, Dr. Öğr. Üy. Vahdet Özkoçak, Doç. Dr. Özmen Öztürk,Dr. Öğr. Üy. Göktan Ay.

Çetinoğlu: Çalışma toplantınızda ele alınan meseleleri, konu başlıkları itibariyle lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Aidiyet kavramı, üniversitede kurumsallaşma, liyakatin önde tutulması, etik dışı davranışlar, akademisyenlerin eş ve sağlık durumu tayinleri, 50/d maddesi, Dr. Öğretim üyeliği meselesi, doçentlik sözlü sınavı,  akademik askerlik, akademik dil sınavı, akademik teşvik uygulamaları, tüm akademik personelin (devlet-vakıf ün.) yeşil pasaport hakkını alması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki üniversitelerimizin problemleri, Geliştirme ödeneğinin devamlı hâle getirilmesi ve bazı kadrolara yarım geliştirme ödeneği verilmesi durumunun kaldırılması, Araştırma desteklerinin çeşitlendirilmesi ve ödenek miktarlarının arttırılması, Norm Kadro Yönetmeliği ile ilgili meseleler konuşuldu ve çözüm teklifleri ileri sürüldü. .

Çetinoğlu: Hayli yüklü bir program… Bu başlıkların açılımını ve konuşmacıların sunduğu çözüm önerilerini konuşabilir miyiz?

Dr. Ay: Elbette…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. ‘Aidiyet’ ve ‘kurumsallaşmadan neyi kastediyorsunuz?

Dr. Ay: Bir kişi kendini kurumuna ait hissetmezse, çalıştığı kuruma bağlı olamıyor. Yâni, adeta bir işçi gibi gidip-geliyor. Kurumunun gelişmesi için değil, sadece kendisi için çalışıyor. Akademiye sahip çıkmak, ancak Araştırma Görevlilerinden başlayarak ‘aidiyet’ duygusunun verilmesi ile mümkün.

Çetinoğlu: Nasıl bir çözüm teklif edildi?

Dr. Ay: ‘Üniversite’ kavramının tarihî geçmişine bakıldığında; üniversite ve akademisyenlikte ‘aidiyet‘ kavramı çok önem kazanmaktadır. Üniversitede; kurum yapısının sağlamlaştırılmasına önem verilmesi, ‘liyakatin en önde’ tutulması, ‘etik dışı davranışlara fırsat verilmemesi‘ ifade edilmiştir.

Çetinoğlu: Etik dışı davranışlar‘ dediniz. ‘Etik‘ kelimesini, sekülarist felsefe taraftarları ‘ahlâk‘ kelimesinin yerine ikame etmeye çalışıyorlar. Yeri gelmişken öğreneyim: ‘Etik‘ kelimesini ‘ahlâk‘a tercih etmenizin sebebini lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Hayır, ‘ahlak’lı olmakla, ‘etik olmak’, at başı gitmektedir. ‘Etik veya ahlâk felsefesi’, felsefenin; doğru ve yanlış kavramlarını inceleyen, savunan ve sistemleştiren bir dalıdır. Etiklik akademisyen için çok önemlidir; derse muntazaman girmek, iyi/temiz giyinmek, öğrenciye doğru hitap etmek, arkadaşlarına saygılı olmak, intihal yapmamak, tacizle anılmamak, özü-sözü bir olmak…

Çetinoğlu: Felsefecilerin yorumu farklı… Peki, Efendim, Liyakat‘in tespiti hususunda bir kıstas belirlenebildi mi? Belirlendi ise özetlemeniz mümkün mü?

Dr. Ay: Liyakat, bir işe; ‘lâyık olma, yaraşma, yaraşırlık, uygunluk, yeterlilik’ demektir. Yani, akademisyenin ilk unvanı / kişisi olan Araştırma Görevlisinden itibaren; akademisyenliğe yatkın olmayan, üretemeyeceği belli olan, araştırmayı sevmeyen, öğretmeyi-sabrı dikkate almayan, kişilik bozuklukları olan kişilerin akademisyen olmasının, yükselmesinin, unvan almasının engellenmesidir. Liyakat; her makam ve görev için vazgeçilmezdir. Ve kurumları sağlam bir yapıya kavuşturmanın da ilk şartıdır.

Çetinoğlu: 50/d maddesi nedir, nasıl bir çözüm teklifi getirildi?

Dr. Ay: Tahsisli / süreli Araştırma Görevlisi alımıdır. (01 Eylül 2016 tarihli Resmi Gazete’ de yayımlanan 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname) 2547 sayılı kanunun 50/d maddesi gereğince lisansüstü eğitim yaptırmak maksadıyla, alınan / atanan Araştırma Görevlisi, lisansüstü öğrenimlerini verilen süre içinde tamamlamamaları hâlinde, kadrolarının iptali ve üniversite ile ilişiklerinin kesilmesidir. Tepkilere sebep olan bu konu birçok mağduriyetler yarattı. Doktorası bittikten sonra ilişiği kesilenler veya üniversiteleri tarafından yeniden 33/a statüsüne atanamayanların kadroları bir günde ellerinden alınmış oldu. Nihayet geri adım atıldı. 18 Mayıs 2018 tarihli ve 30425 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7143 sayılı ‘Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 15 inci maddesi ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa eklenen geçici 78 nci maddede; ‘Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında 33 üncü maddenin (a) fıkrası uyarınca araştırma görevlisi kadrosuna atanmış olup statüleri 50. maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde belirtilen statüye dönüştürülmüş sayılan ve ek 30. madde uyarınca 33. maddenin (a) fıkrasına göre yeniden tayini yapılmayanlardan bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte;

a-Başarısızlık ile Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında süresi içinde lisansüstü eğitimlerini tamamlayamama veya terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olmaları sebebiyle araştırma görevlisi kadrosuyla ilişiği kesilenler hâriç olmak üzere, Devlet yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanı kadrolarında bulunmayan ancak doktora veya sanatta yeterlik eğitimini tamamlayanlar bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içerisinde,

b-Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında lisansüstü eğitimine devam eden araştırma görevlilerinin maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içerisinde, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim kurumuna müracaat etmeleri halinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48. maddesinde belirtilen genel şartları taşımaları kaydıyla ilgili üniversite tarafından 33. maddenin (a) fıkrası kapsamında yeniden atamaları yapılır. Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında eğitimlerini tamamlayan araştırma görevlileri ihtiyaç hâlinde başka üniversitelerde de görevlendirilir. Görevlendirmeden itibaren üç ay içerisinde görevine başlamayanlar istifa etmiş sayılır.’ hükmü eklenmiştir.

Çetinoğlu: Akademik askerlik‘ ifadesi ne mâniaya geliyor? Dr. Ay: Malûm askerlik süresi yeniden düzenleniyor. Yakında hayata geçirilmesi muhtemel, akademisyenlerin görevlerini devam ettirmek suretiyle, ‘vatanî hizmetlerini yapmış sayılmalarını sağlayan askerlik’ için çalışmalar devam ediyor.

Çetinoğlu: Doçentlikte yabancı dil puanı 55 oldu mu? Çünkü kanun çıkarken parti sözcüleri bu meseleyi vaat olarak çok kullandılar.

Dr. Ay: Maalesef, o da olmadı. Milletvekilleri oyuna geldiler, getirildiler. O kadar söyledik, maddeleri ‘isteğe bırakmayın‘ diye. 55’in önüne ‘en az‘ ibâresini koyarak, ‘üstü/yukarıyı‘  tespit etmeyerek, yönetimlere yorum yapma hakkı bıraktılar. Ve madde şöyle kanunlaştı;

YÖK tarafından belirlenen merkezî bir yabancı dil imtihanından en az elli beş puan veya milletlerarası geçerliliği YÖK tarafından kabul edilen bir yabancı dil imtihanından buna denk bir puan almış olmak; doçentlik ilim alanının belli bir yabancı dille ilgili olması hâlinde ise bu sınavı başka bir yabancı dilde vermek.’

Şu anda, 65-85 arası puan isteniyor ve Sayın Cumhurbaşkanımızın istediği ile ilgisi olmayan, bir kanun çıkarıldı, ‘imzalamaz‘ dedik, maalesef imzaladı. Resmî Gazete’de yayımlandığı 22.02.2018’den sonra da Sayın Cumhurbaşkanımız, dış/iç meseleler ile ilgili konuştu, ama bu kanunla ve Yrd Doç.lerle, Doç. sözlü imtihanıyla, denkliklerle ilgili tek bir söz söylemedi. Seçim üzerindeyiz, yine bu konularda susulmaya devam ediyor… Demek ki, ‘Sayın Cumhurbaşkanımıza; “Y. Doç.ler aleyhine, çok inandırıcı argümanlar sunulmuş, inandırılmış‘ diyoruz.

Çetinoğlu: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi, Türkiye’mizin maalesef kanayan bir yarası. Üniversitelerimiz açısından ne gibi beklentileriniz var?

Dr. Ay: Çözüm, ‘butik/tematik üniversite’, ama olmuyor. Neden bilmiyoruz! ‘Her üniversitede her şey olmalı‘ anlayışından kurtulmak lâzım. Arkadaş; iki dalda ol, ama ‘en iyi ol‘ demek lâzım. Ben, akademisyenlikte; ‘iyiliği yayma, kötülükten sakınma, üretme, liyakat, etiklik, kurumu güçlendirme faaliyetlerimi sürdürme ve yazma/tebliğ etme konusunda ısrarlıyım!

Çetinoğlu: Geliştirme ödeneği konusunda kısaca bilgi mümkün mü?

Dr. Ay: 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununun 14. maddesinde, ‘Diğer yükseköğretim kurumlarına göre sosyo-ekonomik açıdan daha az gelişmiş yerlerde öğretim yapan ve/veya yeterli sayıda öğretim elemanı sağlanamayan yükseköğretim kurumları ile bunların bölümlerinde görevli öğretim elemanlarına; almakta oldukları aylık gösterge ve ek gösterge toplamının 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca belirlenen aylık katsayı ile çarpımı sonucu bulunacak miktarın beş katına kadar geliştirme ödeneği ödenebilir.’ Denilmektedir, doğru bir yoldur, ama ‘İstanbul’da yaşamak acaba geliştirme ödeneğini hak ettirmiyor mu?’ diye de sorulabilir!

Çetinoğlu: Norm kadro yönetmeliği‘ hakkında açıklama ve meselenin çözümü için tekliflerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Türkiye’deki üniversiteler YÖK’e bağlı olmalarına ve her türlü denetimleri YÖK tarafından yapılmasına rağmen, devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan öğretim elemanlarının özlük haklarında adaletsizlik vardır. YÖK’ün; akademisyenlere ağır işçi muamelesi yaptığı ifade edilmektedir. Çözüm olarak vakıf üniversitelerine; personel ve İnsan Kaynakları Politikalarında bir milletlerarası standart getirilerek, akademisyenlerin çalıştırılma statülerinin iyileştirilmesine yardımcı olunmalıdır. ‘Yeşil pasaport ve yurt dışı araştırmaları için ücretli ve ücretsiz izin uygulamaları’ gibi farklılıkların düzeltilmesi, devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki akademik kadro ve maaş-ders ücreti farklılıkların giderilmesi yönünde adım atılmalıdır.

Çetinoğlu: 7100 sayılı kanun hakkında şikâyetler dile getirildiğini okudum. Şikâyetler ve çözüm teklifleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Ay: 7100 sayılı kanunla Yrd. Doç. Dr. unvanı kaldırılırken unvan düşüklüğü oldu. Çözüm olarak 8 yıl Yrd. Doç. Dr. olarak vazife görenlerin Doçentliğe; Yrd. Doç. Dr. olarak 15 yıl vazife görenlerin ise Profesörlüğe terfi ettirilmelerini teklif ediyoruz.  Ayrıca, sanat kurumlarında; sanat %70-75+yabancı dil% 30-25=55 puan uygulamasına geçilmelidir. Unvanlı arkadaşlarımız vardır, ama; genel görüşe göre (istisnalar hariç); ‘yabancı dil gelmiş, sanat gitmiştir.’

Çetinoğlu: Öyle görülüyor ki Akademisyenlerin çözüm bekleyen pek çok problemi var. Çözümü hususunda ne düşünüyorsunuz?

Dr. Ay: Akademisyenlerin problemlerinin çözümünde, rektörler çok etkili değildir. YÖK, kadro yetkisini üniversitelere devretmiştir. YÖK; akademisyenlerin meselesini çözmede en bağımsız kurum gibi görünmektedir. Ancak, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi içinde, siyasi iradenin daha güçlü görünmesi sebebiyle; akademisyenlerin problemini siyasi iradenin çözeceği düşünülmektedir.

Çetinoğlu: Çalışma toplantısında ele alınan diğer konularla çözüm tekliflerini kısaca özetlemeniz mümkün mü?

Dr. Ay: YÖK, Üniversiteler Arası Kurul ve benzeri kurumlarda Dr. Öğr. Üyeleri temsil edilmemekte, ama onlar hakkında kararlar alınmaktadır. Bu yanlıştır. Söylemlerde ‘milliyetçilik‘ vurgusu yapılmakta, ama ‘yabancı dil barajı’ sebebiyle Dr. Öğr. Üyeleri ve Doçentler mağdur edilmektedir. Bu durumun Dr. Öğr. Üyeleri ve Doçentlerin de görüşleri alınarak giderilmesi ve sistemin yeniden düzenlenmesi uygun olacaktır.

Akademik ilerlemede problemler giderileceğine, sürekli değiştirilip ağırlaştırılmaktadır. Oysa 2017 öncesi Dr. akademisyenler için geçiş süresi öngörülebilirdi. Özetle; üretim için akademisyenlerin özlük hakları dâhil, akademik yükselmeleri de otomatik olmalı ve akademisyen ilim ve sanata yönelmelidir. Milletlerarası sıralamada ilk 500 üniversite içine girmenin, ancak bu şekilde mümkün olabileceği vurgulanmıştır.

Akademik teşvik yönetmeliği 2018 yılı ortasında değiştirilmiş, Ocak 2019’dan sonra uygulanacağına, 2018’e uygulanmış ve yapılan birçok çalışma puan dışı bırakılmıştır. Çağdaş eğitim materyalleri ile desteklenmiş, ders kitapları puanlamaya dâhil edilmemiştir. Bu konuda da sürekli kural değiştirilmesi, akademisyenleri şaşkına çevirmiştir. Kazanılmış haklar göz önünde bulundurularak yeni bir düzenleme gerekmektedir.

Türkiye’nin; temel hak ve özgürlüklerin netliğe kavuşturulup, samimiyetle ele alınması doğrudan demokrasinin ve sosyal adalet anlayışının yerleştiği, Sivil Toplum Kuruluşlarının ve sendikaların ürettiği fikir ve politikaların dikkate alındığı, ücretlerde hak ve adaletin sağlandığı, fikir ve ifade serbestliğinin var olduğu, ilim/sanat insanına ve ilim/sanat çalışmalarına gerektiği değeri veren ve verdiği değere paralel bir şekilde politikalarını bu çalışmalar doğrultusunda belirleyen bir ülke olması en büyük isteğimizdir.

Biz akademisyenler, ülkemizin 2023 ideallerine ulaşması için; ‘ilimde ve sanatta üretime’ önem verilmesini, ‘ahlâk/etik kaidelerine’ sıkı sıkıya bağlı kalınmasını, ‘liyakatten asla vazgeçilmemesini’, akademisyenlerin ötekileştirilmemesini, ‘çalışan ve üreten akademisyenin’ desteklenmesini, şahısların değil, kurumun güçlenmesine önem verilmesini istiyor ve bekliyoruz.

 

Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 tarihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Girdiği imtihanı kazanarak ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 5 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (12 adet)  yayımlandı.

25 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Millî ve Milletlerarası Sempozyumları’nın editörlüğünü yapmaktadır.