25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 575

Türklük ve Türk Dünyası Âşığı Bünyamin Aksungur’dan Kitap Gibi Müzik Albümü: Canan Uykuda

Türk Dünyası müziklerinin ülkemizdeki bir numaralı sanatkârı Bünyamin Aksungur, 1971 yılından beri, 47 yıldır müzikle ilgileniyor. İlk 5 yılı, müzikte kendisine yol ve tarz aramakla geçti. Çünkü öğretmen okullarındaki müzik derslerinde; mandolin, flüt, gitar, keman, piyano gibi batı müziği çalgılarıyla eğitim veriliyordu. Bağlama yoktu, ud yoktu, kaval yoktu… Birkaç öğrenci bağlama çalabiliyordu. Onlar, memleketinden getirdiği sazı, kendi kendilerine öğrenip çalabiliyorlardı.

Klasik ortaokullar ve liselerdeki müzik derslerinde Beethoven’in kahvaltıdaki tercihleri hakkında bilgi veriliyordu da… Abdülkadir Merâgî’nin, Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin, Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’nin, Tanbûrî Cemîl Bey’in ismi bile anılmıyordu. Çünkü CANAN UYKUDA’daydı…

Bünyamin Aksungur, yerli ve millînin peşinde idi. Aradığını 1976 yılında buldu. (Fahrî Prof. Unvanına sâhip) Yrd. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç(1) tarafından kurulan TÜMATA Türk Mûsıkîsini Araştırma ve Tanıtma Grubu kurulmuştu. Gruba dâhil oldu. Böylece 5 yıl ne tarafa akacağını bilemeyen coşkun ırmak, yatağına yerleşti. Müziğe olan derin ilgisi, Türklük ve Türk Dünyası sevgisi, Türk Dünyası mûsıkîsi aşkına dönüştü. Bu aşk da zaman içinde gelişti ve konserler, konferanslar şeklinde muhteşem meyveler verdi. Fakat ne yazık ki bu meyveler, hatıralarda silinmez izler bırakmış olmasına rağmen kalıcı bir eser, bir albüm olamadı. Çünkü CANAN (hâlâ) UYKUDA’ydı…

Aksungur’u dinleyelim:

Benim de okuduğum okullarında iki milyonu aşkın öğretmen yetişti. Hepsi de iyi eğitimci, hemen hepsi de nota biliyor ve en azından mandolin veya flüt çalıyor. Aralarında çok yetenekli olanlar da az değildir. Fakat insaf! İki milyon kişi içinden bir tane flüt veya mandolin virtüözü çıkmaz mı? Çıkmadı işte…

Batı müziği enstrümanları yerine öğretmenlerimize kendi enstrümanlarımız ve kendi müzik dilimiz öğretilseydi; bir düşünün, Türkiye’nin kültür hayatı bugün nerelerde olurdu!

Kendi sesleri ve kendi diliyle kendini ifade edebilen Türk milletinin bilim, teknik ve siyaset arenasındaki yeri çok daha yukarılarda olabilirdi ama olamadı; çünkü CANAN UYKUDA’ydı!

Zavallı milletim! Kendine ne verilirse itiraz etmeden aldı. Kaliteyi hiç talep etmedi. Medya, radyo ve televizyonlar ha bire yabancı renk ve zevkleri pompalıyordu. Halk ne yapsın?… İsyan da etmedi, yerliyi, iyi ve millîyi de talep etmedi, edemedi; çünkü CANAN UYKUDA’ydı!

1976 yılında katıldığım TÜMATA gurubunda kendimi geliştirme imkânı buldum. Türk Dünyası’nın müziklerini, Türk kültürünün aşığı küçük bir kitleye duyuruyorduk. Dünya değişiyor, SSCB dağılıyordu. Bu arada adını dahi bilmediğimiz yeni yeni Türk boylarının varlığından haberdar oluyorduk. Evet, Türk Dünyası uyanıyordu, ama CANAN UYKUDA’ydı!

Güzel söylüyorsun.’, ‘Albüm yapsana‘ diyenler çok oldu. ‘Hangi parayla, hangi imkânla?’ Sorusu da cevabı da kimsenin aklına gelmedi. Millî ve yerli (!) iş adamlarımız vardı, imkânları çok genişti. Oda orkestraları, Senfoni orkestraları kuruyor, Türk Milletine ve kültürüne yabancı fakat biraz yetenekli kim varsa onlara maddî-manevi destek veriyorlar, tanıtıp şöhret olmalarını sağlıyor ama ne hikmetse Türk Kültürünün derinliklerine yapılacak bir yolculuğu desteklemekten kaçınıyorlardı. Çünkü CANAN UYKUDA’ydı.

Böylece 60’lı yaşlara gelip dayandım. Bir baktım ki ‘Yolun sonu görünüyor, bir şeyler yap Bünyamin, sâhip olduğun hazineyi mezara götürme, 7500’ü aşkın harika eser içinden en beğendiğin 20-30’unu seç ve albüm yap‘ dedim kendi kendime. ‘Kimseden bir şey bekleme, devletten de… Hiç kimse elini taşın altına koymuyor, koymayacak.’ Çünkü CANAN UYKUDA!

İşte böyle dostlar, sonunda neyim var neyim yoksa harcamaya ve hiç olmazsa tarihe bir not düşmeye karar verip bu albümü hazırladım. Biliyorum, devir albüm devri değil. Albüm satıp para kazanma devri hiç değil. Ama beni yetiştiren aileme, öğretmenlerime ve mensubu olmakla iftihar ettiğim Türk milletine borcum var.

Bu albümü birinci taksit kabul edin. Devamı da gelecek inşallah. Belki de uykuda olan CANAN’ın uyanışına bir parçacık bile vesile olabilirsem, benim en büyük dileğim de böylece gerçekleşmiş olur.

İnsanlarımız âlim değilse de ariftir. Anlamışlardır: ‘CANAN’ kelimesiyle kast edilen, aziz ve necip milletimizdir. Milletimiz, daima en iyiye, en güzele lâyıktır. Asaletinden, tevazuundan dolayı ‘verilene razı olma ve şükretme‘ tevekkülünü benimsemiştir. Ayrıca ‘alan el‘ değil, ‘veren el‘ olmayı tercih etmiştir.

Bünyamin Aksungur, albümün hazırlanmasında kılı kırk yarar gibi titiz davrandı. Eserinin meydana gelmesinde, ister teknisyen olsun ister sanatkâr… her birinin kendi sahasında en ehil kişiler olması hususunda seçici ve mükemmeliyetçi oldu. Yurt dışından gelen sanatkârları İstanbul’da misafir etti. İki yıl çalışılarak üç albümde toplanacak eserlerin stüdyo kayıtları yapıldı. Birincisi CANAN UYKUDA adı ile Kasım 2018’de müzikseverlerin, aklı ve gönlü Türk Dünyası’nda olan Türklük âşıklarına sunuldu.

Ekipte bulunan sanatkâr ve teknisyenlerden bazı isimler:

Müzik Yönetmeni ve Aranjör: Selçuk Murat Kızılateş / Armoni kompozisyonları: Şeyhmus Fidan / Yaylı Kompozisyonları: Murat Süngü / Dutar, dombra ve şan kobız: Bünyamin Aksungur / Dombra, dutar, bağlama, üç telli lavta: Selçuk Murat Kızılateş / Tar: Prof. Dr. Möhlet Müslümov / Kâmança: Prof. Dr. Munis Şerifov / Nay: Prof. Dr. Abdulahat Abduraşitov / Gıcak: Talatbek Tuyçiyev / Kanun: Turgut Özüfler / Kaval ve tütek: Mustafa Eke / Zurna: Ünal Yörük / Klarnet, trompet ve saksafon: Aykut Sütoğlu / Akordeon: Bekir Sakarya / Çello: Murat Süngü / Piyano: Tarkan Ergün / Yaylı grubu: Kempa / Akustik, klasik ve elektro Gitar: Şeyhmus Fidan / Perküsyon: Cemal Özkızıltaş / Bas: Eylem Pelit / Davul: Volkan Yılmaz / Kayıt: Taksim Ada Stüdyo / Mix, Mastering: İhsan Apça, Özgür Özkan Mete / Grafik tasarım: Hakan Balkan.

Albümdeki Eserler:

1-AK BULAK: Kazak Türkleri türküsü. Kaynak: Bakir Tacibayev, Derleyen: Bünyamin Aksungur, Zeynel Özkalp

2-CANAN UYKUDA: Uygur Türkleri türküsü. Kaynak: Abdülahad Abdülhekimoğlu, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

3-KÂR ETMEZ AHIM SEN GÜLİZÂRE: Irak/Kerkük Türkleri, türküsü, Sözler: Osman Nevres, Müzik: Anonim.

4-URAL DAĞI: Kırım Türkleri türküsü. Kaynak: Mehmet Emin Emin, Derleyen: Bünyamin Aksungur

5-ÖZ YURTUNĞDA GEDA (dilenci) BOL: Özbek Türkleri türküsü. Kaynak: Narmurat Narzullayev(Narzi) ve Curabek Muratov, Der: Bünyamin Aksungur

6-DUMANI DA VARDIR ŞU DAĞLARIN BAŞINDA: (Bozdoğan Zeybeği): Türkiye/Aydın Türküsü. Derleyen: Özay Gönlüm

7-ANA YURDUM: Azerbaycan Türkleri türküsü. Eser: Alibaba Memmedov

8-YELPESSE (Yelpaze): Türkmenistan Türkleri türküsü. Kaynak: Babamurad Hemdemov, Derleyen: Bünyamin Aksungur

9-UÇRAŞKANDA(Karşılaşınca): Doğu Türkistan, Uygur Türkleri türküsü. Sözler: Abdurehim Ötkür, Müzik: Abdurehim Heyit. (Abdurehim Heyit, bu eserinden ötürü hâlen Doğu Türkistan’da hapistedir.                                                                   10-BÖRLÜGEN (Böğürtlen): Tatar ve Başkurt Türkleri halk türküsü. Kaynak: Damir Fasiyev, Derleyen: Bünyamin Aksungur

11-MAĞUSA LİMANI: Kıbrıs Türkleri Türküsü. 1943 yılında yaşanmış Arap Ali lakaplı yiğidin öldürülmesini anlatan anonim türkü.

12-DARAKTUU KIŞTAK ÇETİNDE (Ağaçlı köy kıyısında): Kırgız Türkleri türküsü. Kaynak: A.Cantemir, E.Tursunov, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

13-VIRMANTA ŞIRLARA: Çuvaşistan Türkleri halk türküsü. Kaynak: Vladimir Petrov, Albina Yuratu, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

 

Albüm kitapçığında bütün bestelerin sözleri ve pek çoğunun hikâyesine de yer verilmiş. Müşterek kelimeler, müşterek duygular ve müşterek nağmeler… Türk Dünyasının bir bütün olduğunu gösteriyor. Her biri millî ve yerli, hepsi bizden… Bâzılarında hüzünlenecek, bâzılarında neşelenecek ve kalkıp oynayacaksınız.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI: Kemalpaşa Mahallesi, Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhâne, Fâtih-İstanbul. Telefon: 0.212-511 10 06. Belgegeçer: 0.212-520 53 63 e-posta: tdav@turan.org // www.turan.org.tr

AHENK YAPIM: İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, 6. Blok Nu: 6523 Unkapanı, Fâtih-İstanbulb Telefon: 0.212-511 29 68 // www.ahenkmuzik.com.tr

<><><><><><><><><><

(1)Rahmi Oruç Güvenç: Müzisyen, müzik ve hareket terapisti, etnomüzikolog, psikolog, sosyolog, mutasavvıf Prof. Dr. Rahmi Oruç Güvenç, 1948 yılında Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdu.

Müzik hayatına 12 yaşındayken ortaokul yıllarında, keman dersleri alarak başladı. Üniversite yıllarında ud, rebab, ney ve tanbur öğrendi.

1975 yılında TÜMATA grubunu kurdu ve hayatı boyunca hem Türkiye’de hem de yurtdışında müzikterapi, Türk Musikisi tîrihi ve Tasavvuf üzerine çalışmalar yaptı.

5 Temmuz 2017 târihinde kalp krizi sebebiyle vefat etti.

Eğı̇tı̇m hayatı ve çalışmaları:

Lise öğrenimini Kütahya Lisesi’nde yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nde, müzikle tedâvi konusunda klinik psikoloji doktorası yaparak bu konuda tek uzman oldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Türk Musikisini Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurdu.

1975 yılında TÜMATA grubunu kurdu. Bu grupta Türk Dünyası kaynaklı Türk musikisinin kökeni ve terapi değerleri araştırıldı, Türk Dünyasında müzik icrası sırasında kullanılan enstrümanlar, sahnede giyilen kostümler, sahne dekorları ve desenleri incelendi. Unutulmuş olan bir çok enstrüman minyatürlerdeki resimlerden faydalanılarak, at kılı, hindistan cevizi, tahta ve çeşitli hayvan derileri kullanılmak suretiyle orijinallerine tamamen uygun şekilde tekrar üretilip, grup konserlerinde kullanıldı.

Türk Dünyasından ve Anadolu’dan toplanarak bir araya getirilen 400 den fazla müzik âleti İstanbul’da TÜMATA merkezindedir.

Eserleri:

*Doktora tezi: Müzikle Tedâvi Klinik Psikoloji, *Türk Mûsıkîsi Târihi ve Türk Tedâvi Musikisi, *Allah’ın Sevdikleri / Hz. Mevlânâ, *Güfte ve bestesi kendisine ait eserler. *Tarz-ı vefa isimli bir makam icat etmiş, bu makamda bir saz semaisi ve bir peşrev bestelemiştir.

 

 

 

 

BÜNYAMİN AKSUNGUR:

1957 yılında Manisa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Manisa’da, liseyi Edirne Öğretmen Okulu’nda tamamladı. 1975 yılında ilköğretim öğretmeni olarak Iğdır’da göreve başladı. 1976’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne giren Bünyamin Aksungur burada gece öğrenimine devam ederken gündüzleri de ilkokul öğretmenliği yaptı. Fakülteyi bitirdikten sonra ilkokul öğretmenliğine devam eden Aksungur,1986 yılında İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladı Bir müddet prodüktör (yapımcı) kadrosunda hizmet verdikten sonra yapımcı-yönetmen olarak TRT İstanbul Televizyonu’na tâyin edildi.

Asli görevinin yanı sıra TÜRKSES adlı müzik topluluğu kurarak Türk dünyası müzikleri hakkında konserler düzenleyen Bünyamin Aksungur, bir yandan da Türk dünyası müzikleri üzerine araştırmalar yaparak konferanslar vermektedir.

Yakın zamanlara kadar TRT Avaz’da sazı ve sesiyle katıldığı ‘Görül Avazı’ isimli programı hazırlayıp sunmakta idi.

Bünyamin Aksungur evli ve 3 çocuk babasıdır.

 

 

 

EDEBİYATI-

DERKENAR:

UYUYANLARA AĞIT

GALİP ERDEM

 

Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz. Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim.

Ama maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, ‘Artık çok geç’ olacak! Bir daha uyumak şöyle dursun, yatak bile bulamayacaksınız. Ve o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek. Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz. ‘Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar‘ diyoruz, aldırmıyorsunuz. Sözümüze kulak verirseniz tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz. Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.

Mücâdeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücâdelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.

Memleketimizin bin bir dâvâsı var. Nizamımızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz. Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz. Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz. Canınıza kastedenler, her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar. Hiçbir feryat sizi uyandıramıyor, tehlikeyi anlamanızı temin edemiyor. Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı yastığa gömüyorsunuz. Kurtuluş ümitlerine vedâ etmeden uyanmanızı istiyoruz. İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz. Hatta biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor. Yine de başucunuzda davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz. Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız. Gafletten sıyrılmağa biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?

Yeniden görüşene değin hoş vakit bulunuz.

(Yeni İstanbul Gazetesi, 03 Ocak 1963)

 

 

BİLGİLİK:

MÜZİĞİ BİR, DEVLETLERİ AYRI İNSANLAR…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Anadolu’muzun diri ve diriltici kültür motifleri, Türk dünyasın her köşe bucağında bizleri sıcak, samîmi ve sevimli yüzüyle karşılar, bizlere ev sâhipliği yapar.

Leylâ ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tâhir ile Zühre ve diğerleri… 22.000.000 kilometrekarelik Türk Dünyası coğrafyasını, vatan bilmişlerdir. Oralarda yaşar, oralarda gezerler. Oralar Türk vatanıdır.

Leylâ ile Mecnun’un hikâyesini dinlemekle yetinmeyenler, aslını-esâsını öğrenmek isteyenler, Ali Şîr Nevâî ile karşılaşırlar. Nevâî kimdir? Merak edenler O’nun 1441 yılında, şimdi Afganistan sınırları içerisinde bulunan Herat şehrinde doğduğunu, Özbek Türklerinden olduğunu ve Semerkant’ta yaşadığını öğrenirler.

Leylâ ile Mecnun hikâyesinin günümüze intikal eden şeklini, 1534 yılında Fuzûlî yeniden kaleme almıştır. Peki, Fuzûlî, kimdir? O, en büyük Türk şâiridir. Bağdat civarında doğup yaşamıştır. Kendisi o civarın dışına çıkamamış ve fakat şöhreti bütün Türk-İslam âlemine yayılmıştır.

Otomobil yok, tren yok, uçak yok… Telefon ve belgegeçer yok,  internet ve elektronik mektup yok… Her türlü ulaşım ve iletişim imkânlarının en az seviyede bulunduğu bir çağda böylesine geniş bir coğrafyada bilinip benimsenmesi, Kültür birliğinin varlığını ve gücünü ortaya koyar.

Araştıranlar, Kerem ile Aslı’da, Tâhir ile Zühre’de de aynı gerçeği görürler.

Telekomünikasyon ve ulaşım araçları, günümüzde devletler arasındaki sınırların önemini ortadan kaldırdı. Bu gelişme, daha yenilerde yaşandı. İslâm-Türk kültürü; folkloru ile örf ve âdetleri ile türküleri ve edebiyatı ile… sınırları asırlar öncesinde aşmıştır.

Zihninizi çatlatırcasına zorlasanız da ‘kültür motiflerinin doğudan batıya mı, yoksa batıdan doğuya doğru mu gitmiştir?’ Sorusunun cevabını bulamazsınız.

Türkistan, ‘Türk diyarı‘ demek. Türkiye, Türk diyârı değil mi? Öyle ise ha Türkiye… ha Türkistan… Onlar bir bütündür. Bu bütün içerisinde kültür göç etmez, yayılır.

Doğudan batıya, batıdan doğuya…

Dünya üzerinde devletlerin sınırı vardır. Milletlerin sınırı yoktur. Aynı kökten gelen milletlerin, târihin cilvesi olarak ayrı devletleri olmuş. Kültürleri okumasını bilenler, daha ne benzerlikler bulabilirler. Ne sağlam iç-içelikler görürler.

Farklı köklerden gelen kültürler, su ve yağ gibidir. Aynı kapta bir arada bulunsalar bile, birbirlerine karışmazlar. Aynı kökün kültürleri ise, demlikteki çayın, suya karışması gibidir. Derhal homojen bir hal alırlar.

Bünyamin Aksungur, tek kişilik ordu gibi çalışarak bu homojen yapıyı müzik yolu ile yeniden inşa etmeye çalışıyor.

 

 

Siyaset Psikolojisi – I

Bireyin var olduğu en ilk(el) zamandan bugüne sürekli değişim ve gelişim içerisinde bulunan, gün geçtikçe karmaşık, homojen yapısı ile küreselleşen Dünyada; devletlerin yönetim biçimlerini ve yönetme erkini elinde bulunduran güçlerin, toplumları yönetme politikalarını birey temelli inceleyen bilim dalına Politik Psikoloji adı verilir.

Politik Psikoloji, toplumu var eden bireyin davranışlarının siyasal düzlemde konu edilmesidir. Bu açıklamaya ek olarak politik psikolojiyi; “Büyük grupların, kitlelerin ve ulusların birbirleri ile olan ilişkilerini ele alarak bu ilişkilerde rol oynayan psikolojik etmenleri değerlendirmektir” diye açıklayabiliriz.

Politik Psikoloji bilim dalı olarak çalışmalarını yaparken kendisi ile ilişkisi olan çeşitli bilim dallarından da faydalanmaktadır. Bunlara örnek verecek olursak; antropoloji, felsefe, psikoloji, tarih ve sair gibi alanlardan ilişki kurarak uzmanlık alanını oluşturur. Tabi, Politik Psikolojiyi belirli başlıklar altında açıklamamız yerinde olacaktır. Bunlardan ilki Türker Alkan – Doğu Ergil’in “Siyaset Psikolojisi” isimli kitabında belirttikleri Siyasal Toplumsallaşma kavramıdır.

Toplumsallaşma adını verdiğimiz oluşum, insanın var olduğu ilk(el) günden bu yana aralarında bilgi aktarımını yaparak; geçmişin izlerini gelecekte varlığını sürdürmesine olanak veren kuşaklar arası etkileşim sonucu bilgi paylaşımıdır. (Buradaki bilgiden kasıt, kültür, anane, töre yani bir milletin özelliklerini yansıtan her türlü bilgidir)

Türker Alkan ve Doğu Ergil’in kaleme almış oldukları kitapta Siyasal Toplumsallaşma kavramı, devleti yönetme gücünü elinde bulunduran siyasal erkin, gerek bunalım dönemlerinde ayakta kalmaları için uyguladıkları politikalar sonucu gerek meşru varlıklarının uzun yıllar devam etmesi için sağlam temellere oturtulması için bireyin siyasal düzende varlığının ve yönelimlerinin incelenmesidir.

Bireyin kitle olarak toplum/millet olarak siyasal iktidarca bilinçli bir biçimde yönlendirilmesi adını verdiğimiz siyasal toplumsallaşma, bireyin psikolojisini temel alarak yapılan siyasal iktidar politikaları, meşru varlıklarına temel olacak çalışmaları kapsar. Siyasal erk, yönettiği kitleyi çeşitli yollara başvurarak kendisine süreklilik sağlayacak bununla birlikte bunalım dönemlerinde (Seçim, referandum, kriz ve sair dönemler) mevcut varlığına destek olacak kitleyi yönlendirme çabalarına ve çalışmalarına girişimde bulunur.

Bunlar siyasal iktidar tarafından çeşitlilik gösterebilmektedir. Öyle ki, yönetim mekanizmalarını elinde bulunduran gücün en önceliği çocuklar ve onların eğitim süreçleri öncelik taşımaktadır. ‘Ağaç yaş iken eğilir’ mantığından hareketle siyasal iktidar gücünü elinde sürekli tutabilmesi ve meşruluğunu uzun yıllarca planlayabilmek için önce ilkokul ve ortaokul yaş gruplarından oluşan çocuklar üzerinde etkili olabilmektedir. Bunu da çeşitli yollara başvurarak yapar elbette; en önce aile içerisinde başlayan eğitim çocuğun küçük yaşlarda siyasal düşüncesinin oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Konuyu biraz daha açmamız gerekirse, aile çocuğa en temel eğitimi doğduğu ilk günden beri veren en yetkili organdır ve ailenin siyasal iktidara olan muhalifliği yada muvafık oluşu ve yahut nötr durması çocuğun çok erken yaşlarda siyasal düzene bakış açısını belirler. Bu süreç aileden hemen sonra okullarda devam etmektedir. Kitap içeriklerinin, eğitim ve öğretim sürecinin siyasal iktidarca belirlenmesi özellikle siyasal iktidarın meşruluğuna dayanak olacak şekilde ders kitaplarının ve eğitimin içeriğinin değiştirilmesi yoluyla kendisine güç ve destek bulabilmektedir. (Atatürk’ün “en büyük hayalim” dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini Harf İnkılabı ile sağlamlaştırması ve eğitimde devrime giderek okullarda Andımız’ın okutulmasının zorunlu kılınması siyasal toplumsallaşmaya birer örnektir.)

Bununla birlikte çocuğa aileden sonra eğitimini veren öğretmenler de çocuğun siyasal düzene bakış açısını belirlemeye neden olabilmektedir. Bunu da yine Cumhuriyet Türkiye’sinde eğitim reformu ile öğretmenlerin köylere kadar giderek çocuklara Atatürk ilke ve inkılaplarının anlatılması yerinde bir örnek olacaktır.

 

 

Kandıra-Kandıralı

Türkiye de bu kadar az nüfusa sahip hiçbir ilçe yoktur ki, içinden çıkardığı tarihi ve değerli şahsiyetleriyle tanınıp bilinsin. Üstelik bu ilçe öyle anayol güzergâhında veya merkezi bir mevkide de değil.  Bağlı bulunduğu şehre giden tek yolu, tabir caizse adeta yılan eğrisi olmasına rağmen ilçenin yaşayan insanları ne yollarının bakımsızlığından, bozukluğundan ne de şehre uzaklığından asla şikâyetçi değil, aksine ilçeleriyle gurur duyan sakin, çalışkan ve kanaatkâr insanlar.

Hangi ilçeden mi bahsediyorum; 43 yıldır içinde yaşadığım, ekmeğini yiyip, suyunu içtiğim güzel şehir Kocaeli’nin Kandıra ilçesinden. Kandıra’dan tanıdığım yakın arkadaşlarım, iş arkadaşlarım ve komşularım oldu. Hepsinin de benim yanımda ayrı değerleri vardır ki, hiç birisiyle ne bir küslüğüm, ne de dargınlığım olmamıştır.

Bu küçük ilçe Kandıra’dan; Orhan Gazi’nin silah arkadaşı Akçakoca Bey, Başbakan Prof. Dr. Nihat Erim, yaptığı nükteleriyle ünlü Dışişleri Bakanımız ki, Kıbrıs tarihine ismini(Ayşe tatile çıksın) mesajı ile yazdıran Turan Güneş, Oğlu Prof. Dr. Hurşit Güneş, Dünyaca ünlü klarnetçi Mustafa Kandıralı, Şarkıcı kızı Kısmet Kandıralı, yine müzisyen bestekâr Amir Ateş, Başbakan Tansu Çiller’in Sağlık Bakanı M. Kazım Dinç, Kocaeli Belediye Başkanlarından Erol Köse, Petkim Petrokimya da sendika başkanlığı yapmış Muzaffer Gürkan, İzmit’te Kocaeli Aydınlar Ocağının en uzun süreli başkanlığını, Kandıralılar dernek başkanlığını yapmış çevresi tarafından tanınan ve sevilen simalardan mali müşavir Ahsen Okyar…. Yukarıya ismini yazdığım şahsiyetlerin haricinde de mutlaka daha başka tanınmış meşhurlar vardır ama benim aklıma gelenler şimdilik bunlar.

Kandıra ününü sadece içerisinden çıkan insanlarından değil, Osmanlı döneminin sebze ve tahıl ambarı oluşuyla, Karadeniz’e açılan sahiliyle, keten dokuma kumaşıyla da ününe ün katmıştır.

Hele bir de fıkra türü hikâyeleri vardır ki, zekâ ürünü olmalarına rağmen halk arasında ne yazık ki, alaya alma konumuna düşürülüp haksızlığa uğramışlardır.

Bölük dur Kandıralı sende dur!

Askerlik çağı gelmiş Kandıralının biri askere gidecektir. Annesi gitmeden evvel komutanlarının sözünü dinlemesini, talimlerden kaçmamasını Türk evladına yaraşır bir asker olarak askerliğini yapıp dönmesini tembih eder.

Bizim Kandıralı delikanlı annesinden aldığı hayır dua ve öğütlerle kışlasına teslim olur.

Kışlada eğitim haricinde de sürekli çalışır, bir şeylerle meşgul olur. Onun bu hali bölük komutanının dikkatini çeler. Çağırır yanına:

Evladım birisi sana ceza mı verdi, neden hep çalışıyorsun?” diye sorar.

Aldığı cevap: “Hayır komutanım, annem gelirken: “Sakın askerde kaytarma, komutanlarının sözünü dinle, çok çalış yoksa sütümü helal etmem dedi” bende bu yüzden çalışıyorum” der.

Bunun üzerine Bölük Komutanı: “Bundan sonra ben ne söylersem onu yapacaksın, fazla çalışma yok” der.

Tabur komutanı bir gün bölüğü denetlemeğe gelir ve bölük komutanına bölüğü yürütmesini ister. Bir müddet bölüğün yürüyüşünü izledikten sonra yürüyüşlerini beğenmez ve bölüğe dur: “dur” komutunu verir.  Bölük durur ama bizim kandıralı durmaz, yürümeğe devam eder.

Vaziyeti anlayan bölük komutanı askerin arkasından bağırır: “Kandıralı sen de dur!” der.

Bunun üzerine Kandıralı durur ve komutanlarının karşısına gelip hazırol vaziyetinde bekler. Tabur komutanı: “Evladım bölük dur diyorum neden durmuyorsun” diye çıkışır. Asker: “Komutanım bölük komutanım ben ne söylersem onu yapacaksın dedi, ben de dur komutu ondan gelmediği için yürüdüm” der.

Anlayacağınız “bölük dur kandıralı sende dur” sözünün esprisi buradan kaynaklanıyor.

Kalın sağlıcakla…

 

 

Şiir Deyince

Düşlenen değil,

Düşünen şiir.

Çerçeveden kaçan değil,

Çerçevede kalan şiir.

Her yöne kulaç atan,

Yönsüz şiir değil,

Akılda kalan,

Akıllı şiir.

Şiir değil sanki;

Düşlediğin o anki.

Fikir, zikir belki,

Şiirden.

Biraz da bunu,

Anlıyorum ben.

Bunu anlıyorum şiirden derken,

Acaba yanılıyor muyum?

Şiirden böyle söz ederken.

Oysa, bence değil muhakkak;

Şiirde yer almalı Hakk.

Olmasın şiir; boş yere nahak.

Çünkü her şey diyor:

Aslında “Ya Hakk Ya Hakk.”

Dur da bir yol,

Bu gerçeğe bir bak!

Bak da,

Karanlığa,

Bir ışık da,

Sen yak.

Olsun bu sana,

Sonsuz güzel,

Bir durak,

Şiirde be dostum.

 

 

Siyasette Hacı Emmi Effect

0

Neden “etki” yerine “effect” kelimesini kullandığımızla başlayalım. Malumunuz olduğu üzere kullandığınız sözcükleri ne kadar yabancılaştırırsanız iddianız da o kadar bilimsel bir hüviyete bürünür. İfadelerinizin hacmi ve ağırlığı artar. Beyanlarınız daha yoğun bir tesir gücü içerir. (!)

Gelelim Hacı Emmiye… Hem olduğu gibi görünen hem de göründüğü gibi olan dini bütün Hacı Efendileri “Hacı Emmi” sıfatından tenzih ederim. Her Hacı, Hacı Emmi değildir.

Hacı Emmi, her yerde karşınıza çıkabilecek bir karikatür karakteridir. Gençliğinde son derece rint bir hayat yaşamıştır. Neyin neye iyi katık olacağını, hangi mezenin yanında neyin iyi gideceğini çok iyi tecrübe etmiştir. Çok canlar yakmış, çok cevizler kırmıştır. Gençliğinde memuriyet yapmışsa vatandaşın anasını ağlatmış, ticaretle uğraşmışsa ocaklar söndürmüştür. Yaşı kemale erdikten sonra, muhtemelen yakın bir arkadaşının cenazesinin vesilesiyle tövbe-i nasuh ile tövbe etmiş (!) , beş vakit namaza başlayıp cami cemaatinin as kadrosuna dâhil olmuş, hac farizasını yerine getirdikten sonra da bir karış sakal bırakarak koleksiyonunun eksik parçasını tamamlamıştır.

Gelin görün ki bu baş döndürücü hızla gelen değişim Hacı Emmiyi asabi bir adam haline getirmiştir. Herkese öfkelenmekte, kendi meşrebince günaha meyleden herkesi Allah yarattı demeden sözleriyle dövmektedir. Camiyle 50’li yaşlarında haşır neşir olmasına rağmen, camiye gelen çocukları gürültü yapıyorlar diye sürekli haşlar. Sanki kendisi gençliğinde çok farklıymış gibi, gençlerin günah işlemeye ne kadar düşkün olduklarından, neslin gün geçtikçe nasıl bozulduğundan yüksek sesle şikâyet eder. Kendi çocukları son derece seküler bir hayat yaşamalarına rağmen, başkalarının çocuklarının giyim kuşamlarına laf eder. Sürekli olarak kendisinin ne kadar dindar, ne kadar ahlaklı, ne kadar faziletli, ne kadar süper biri olduğunu; başkalarının ise bu yüce sıfatlardan ne kadar mahrum olduklarını yüksek sesle deklare eder. Kimseyi beğenmez, kimseyi sevmez, herkesi azarlar.

Hoş, artık ekranda gördüğümde direkt kanal değiştiriyorum ama kanal değiştirme imkânı olmadığında ne zaman bir Ak Partili yetkiliyi dinlemek zorunda kalsam bir Hacı Emmiyi dinliyormuşum hissine kapılıyorum.

Ak Partili yöneticiler son derece seküler bir hayat yaşamalarına rağmen, tabanlarına dindar bir yaşam tarzı öneriyorlar. Kendi çocuklarını, torunlarını Amerikan okullarına gönderirken, tabanlarına çocuklarını İmam Hatip Okullarına göndermelerini söylüyorlar. Millete tasarruf yapmayı tavsiye ediyor, ancak kendi konforları adına kamu hazinesini israf etmekten geri durmuyorlar. Sürekli haktan hukuktan bahsediyor ancak hukuksuzluğu hukuk haline getiriyorlar. Başkaları tarafından kendi yaşam tarzlarına müdahale edildiğinden bahsediyor, başkalarının yaşam tarzına müdahalenin alasını yapıyorlar. Sık sık darbe mağduru olduklarını dile getiriyor, başka siyasi partilerin siyaseten palazlanmamaları ve/veya yok olmaları için her türlü karanlık faaliyeti gerçekleştiriyorlar. Başka insanları ve / veya grupları dış güçlerle işbirliği yapmakla itham ediyor ama kendileri ABD’deki Yahudi lobileriyle, İngiltere’deki bir takım Masonik kuruluşlarla ve hatta Soros gibi para babalarıyla işbirliği yapmaktan geri durmuyorlar. Başkalarını İsrail ajanı olmakla suçluyor, yine İsrail’e her türlü diplomatik kolaylığı sağlamaktan ve yine İsrail’le el altından doğrudan iş yapmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar.

Ak Partili yetkililer konuşurken muhalefete özellikle de ana muhalefet partisine öyle sözler söylüyorlar ki, zannedersiniz ülkeyi 16 yıldır muhalefet yönetiyor. Ekonomiyi, eğitim sistemini, yargı sistemini ve hatta kurumsal olarak devletin bizatihi kendisini muhalefet perişan ediyor. Ak Partililere göre ülkeyi sadece Ak Partililer seviyor, geri kalanlar ise bütün dış güçlerle ve şer odaklarıyla işbirliği yapıp ülkenin altını oyuyor(!)

Ak Parti Genel Başkanı başkalarına çatma konusunda zaten zirveyi temsil ediyor. Çatarken dilinin kemiği de yok, ağzına geleni söylüyor. CHP’ye çatıyor, Gezi’de yaralanıp aylarca komada kaldıktan sonra ölen 12 yaşındaki Berkin Elvan’a çatıyor, Berkin’in ailesine çatıyor, hiçbir suçu olmadığı halde Fatih Portakal’a çatıyor, Türk mizahının duayeni Metin Akpınar’a çatıyor, Soma’da madenciye çatıyor, kendisi sokakta yürürken balkonda oturup sigara içen vatandaşa çatıyor, yolsuzluk operasyonu yapan polise çatıyor, dolar yükseldiğinde faiz lobisine çatıyor, çatacak muhalif kalmazsa kendi partisinin belediye başkanlarına çatıp istifalarını istiyor. Etrafında çatacak bir insan evladı bulamazsa kafes içindeki kekliklere çatıyor, gidip şemsiyeyle keklik dürtüyor. Kimseyi sevmiyor, kimseyi beğenmiyor, herkesi azarlıyor.

Ak Parti bu haliyle yukarıda anlattığım Hacı Emmiye çok benziyor. Hatta diyebilirim ki Ak Parti’nin şahsi manevisini bir insan şeklinde tasavvur ettiğinizde, gözünüzün önünde devasa bir Hacı Emmi beliriyor.

 

Herkese iyi seneler diliyorum…

 

 

Enseyi Karartmayın…

Çetin Altan (1927- 2015) ömrünün son dönemlerinde yazdığı yazıların bir kısmını hep bu sözle bitirirdi: “Enseyi karartmayın.”

Çetin Altan, farklı dünya görüşlerine sahip olsak da, köşe yazılarını sıkça okuduğum usta bir yazardı. “Enseyi karartmayın” O’nun Türkçemize kazandırdığı, “umudunuzu yitirmeyin, henüz ümitler bitmedi” anlamına gelen bir deyim.

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin. Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, ‘daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik’ diyebilirsiniz” diye yazardı.

Çetin Altan 88 yaşına kadar yazmıştı. 25 Haziran 2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan son yazısı, “Hayal ettiğim ülke bu değildi” başlığını taşıyordu:

“Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.”

Bilemiyorum, bugünleri görseydi “yine enseyi karartmayın” der miydi?

***********

YILIN ESPRİSİ

2009 yılında Tayyip Erdoğan tarafından Çetin Altan’a “Kültür Sanat Büyük Ödülü” verilmişti.

Bu törende konuşan Erdoğan “Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki, Türkiye artık Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkum eden Türkiye değildir” demişti.

Aynı Erdoğan, 2018’i geride bırakırken, kimilerince “diktatör” olmakla, ülkede demokrasi yerine tek adamın sözünün geçtiği otokrat bir rejim kurmakla suçlanıyor. Muhalif olarak etkili yazılar yazan gazeteci ve yazarların çoğu ya hapiste, ya soruşturma açılmış veya işsiz kalmış durumda.

Fakat O kendi yönetimindeki Türkiye’yi “dünyanın en iyi demokrasilerinden biri” olarak tarif ediyor ve “Türkiye’nin demokrasi konusunda herhangi bir eksiği olmadığını” söylüyor.

Bu söz sosyal medyada “yılın esprisi” olarak değerlendiriliyor. Acaba neden?

************

BAĞIMSIZ YARGI VE BAĞIMSIZ MEDYA OLMAZSA

Bağımsız bir yargıdan ve bağımsız bir medyadan bahsetmenin mümkün olmadığı bir ülkedeyiz.

Medyanın yüzde 90’ının Erdoğan iktidarının kontrolünde olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz. 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi merkez medyanın amiral gemisi Doğan Medya Grubu iktidarın baskılarına dayanamayarak yandaş Demirören’e satıldı.

31 Mart 2019’da yapılacak mahalli seçimler öncesi muhalefet yapabilen birkaç gazeteden en büyüğü Sözcü Gazetesi, Halk TV ve Fox TV‘nin susturulması için düğmeye basıldı.

Sözcü Gazetesi sahibi ve yazarları hakkında Fetöcü suçlaması ile soruşturma açıldı. Emin Çölaşan‘ın bile fetöcülükle suçlanması da “yılın esprisi” olsa gerektir.

Objektif haber izlemek isteyenlerin rağbet ettiği Fox Haber‘e cezalar verildi. Sunucu Fatih Portakal bizzat Cumhurbaşkanı tarafından tehdit edildi ve hedef gösterildi.

Halk TV’nin etkili programı “Halk Arenası” da cezalardan nasibini aldı. Sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hakkında soruşturma açıldı.

Bu gelişmelerden şöyle bir algı oluşuyor:

Anlaşılan muhalif ses duymak istemiyorlar. “Bunlara bile dokunan herkese dokunabilir” korkusu yayılsın isteniyor. Böylece korkunun yarattığı otosansür ile dikensiz gül bahçesi veya “eleştirisiz demokrasi modeli” yaratılıyor.

Böylece ülkemizdeki “eksiksiz demokrasiyi” görmek istemeyenlerin bile ikna edileceği (!) bir sistem,  bir medya oluşturulmak isteniyor.

“Gel de bu ortamda enseyi karartma” diyebilirsiniz.

******************

YENİ YILA GÜVENLE UMUTLA GİRİN

Yarın ahirette sorguya alındığımda, daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için mücadele ettim, ben elimden geleni yaptım” diyebilecek durumdaysanız hala umut vardır.

Bugün kıymeti bilinmese de, bir kısım vatanseverin her türlü riski göze alarak “daha iyi bir Türkiye” için çabaladığını görüyorsanız ve bunlara destek vermekten korkmuyorsanız çoban ateşleri yanıyor demektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” sözünü hatırlayınız.

Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yıllar kadar kötü durumda değiliz. O günleri aşabildiysek, daha iyi bir Türkiye için bugün çok daha etkili şeyler yapabiliriz.

Bazen bir şey değişir, her şey değişir.

Bu değişimin nasıl ve ne zaman olacağını önceden kestiremeyiz.

Ortak aklın işlediği, kurumların çalıştığı ve kuralların herkes için geçerli olduğu bir Türkiye’ye doğru değişim gerçekleşebilir.

Bu değişimi demokratik kurallar içinde biz yapmalıyız.

Kolay mı? Değil.

Ama sefer bizden, zafer Allah’tan.

Eğer Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye’yi bağımsız, hür, demokrat, müreffeh ve güçlü bir şekilde gelecek nesillere bırakmak iradesiyle hareket eden vatansever aydınlarınız varsa korkmayınız.

Her yeniyıl yeni bir umut demektir. Çoban ateşlerini çoğaltmaya bakınız.

İlk hedef mahalli seçimlerde değişimi sağlamak olmalı.

Yeni yıla, güvenle, umutla girin. Enseyi karartmayın.

Ruhittin Sönmez

31 Aralık 2018

 

 

 

İstibdadın Fenalığı

0

Her zaman, her yerde ve her kişide az veya çok, bilerek-bilmeyerek, farkında olarak-olmayarak istibdat, baskı kurma ve tahakküm etme vasfı vardır.

Sevgimiz bazen bizleri; sevdiklerimize karşı istibdat etmeye, üstünde baskı yapmaya, ona tahakküm etmeye zorlar.

Akla kapı açmakla yetinmemek, karşımızdakinin isteğini yerine getirmesine fırsat vermemek. Herhangi bir konuda; meselâ yemek hususunda, tercih ve seçme işinde, kabul edip etmemekte ve hatta sevip sevmemek hakkında olabilir. Bu gibi sayısız durumlarda kendini gösterebilir ki çok yanlıştır.

Hiç doğru değildir. Yakınlaşmaya engel olur. Uzaklaştırır insanı birbirinden. Soğutur insanı yekdiğerinden. Karşılaşmayı istemez hâle getirir onunla. Teklif yapamaz duruma düşürür insanı.

Çünkü müstebit, baskı kurucu ve tahakküm edici vasıf ve nitelik sahibi kimseler; ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar; insanları kendilerinden kaçırırlar.

Çünkü karşısındakinin hürriyetine tasallut etmiş oluyor. Âdeta hürriyetini kısıtlamış, hatta hürriyetini elinden almış oluyor. Karşısındakinin seçme isteğine fırsat vermiyor. Muhatabının his ve duygularına bile müdahale etmiş ve karışmış oluyor.

Burada şu düstur çiğnenmiş oluyor: “Mübalâğa ihtilâlcidir.” Çünkü aşırı istek ve arzular reddedilmeyi sonuç verir. İsteksizliği doğurur. Tabii ve doğal olarak olanın; hiç olmamasına yol açar. Pirince giderken bulgurdan eder. “Çok naz âşık usandırır.” hükmünce, muhatabın sabrını taşırır. Büsbütün terkedişe, tamamen bırakışa sebep olur.

İstibdat, baskı ve tahakküm etme vasfımız; fena ve kötü bir vasıf ve niteliktir. Hayatın her ânında ve her safhasında kendini gösterebilir. Çocuklarımızın her şeyine yerli yersiz, zamanlı zamansız karışmamız istibdadın fenalığının göstergesidir.

Eşimize olur olmaz karışmamız istibdat, tahakküm ve baskının kötülüğünün somut örneklerinden biridir.

İstibdat, baskı ve tahakküm etme vasfı varsa kişide. İşi, mesleği ve görevi ne olursa olsun. Kişinin söz, davranış ve hareketlerinde kendini gösterir. Ona rengini verir. O kişinin konumu ne olursa olsun; sevilmemesine, insanlarca soğuk karşılanmasına sebep olur. Âdeta o kimseyi bütün becerisine, kabiliyet ve üstün meziyetlerine rağmen, içinde bulunduğu toplumdan soyutlar, yalnızlığa iter, dostsuz kalmasını sağlar.

Evet, istibdat, baskı ve tahakküm; kişinin tasarrufunda, idaresinde ve hâkimiyetinde aşırılığa kaçması demektir. Lüzumundan fazla ileri giderek, kişisel hak ve hukuka bir bakıma tecavüz etmesidir. Özel hayata yersiz, zamansız ve haksız olarak girmesi ve karışmasıdır. Kısaca haddini bilmemektir. Boyunu aşmaktır. Mahremiyete, harim-i ismete nüfuz etmeye, sızmaya çalışmaktır.

Bu tipler; insanları sevmezliğe, hoşnutsuzluğa, istemeyişe, soğuk karşılamaya sevk eder.

Başkalarının istibdat, baskı ve tahakkümünden şikâyet edenler; önce kendilerinde bu menfi hasletler olup olmadığına bakmalı. Önce kendi iç âlemlerini iyice kontrol etmeli. Yani önce iğneyi kendilerine batırmalılar ki, başkalarının; arzuları doğrultusunda hareket etmesi isteminde haklı olabilsinler.

Herhangi bir konuda ısrar etmek, herhangi bir hususta inat etmek de istibdattır. Bu ikisi hepimizin sık sık düştüğü bir hatadır. Israr etmeyi; sevmekliğimizin bir gereği olarak görür ve çok doğal karşılarız bunu.

Oysa böyle yapmakla; karşımızdakini bîzar ettiğimizi, sıkıntıya soktuğumuzu hiç mi hiç düşünmeyiz.

İstibdat, baskı ve tahakküme son derken; ciddiyeti giderici, vekara gölge düşürücü, disiplini bozucu gevşeklik ve ilgisizliğe düşmemeye de dikkat etmeli.

Tatlı-sert olmanın gereğini yerine getirmeli. İfrat ve tefritten uzak durmalı. Ne büsbütün ipin ucunu kaçırmalı. Ne de tamamen sıkı tutmalı. Nerede nasıl davranacağını iyi bilmeli. Nerede sıkı tutmalı, nerede tolerans ve müsamaha içinde olmalı. Bütün bunları birbirine karıştırmadan yerinde ve kıvamında tutmanın sırrına ermeli.

Nitekim kişinin evindeki tavrı ile ofis ve bürosundaki tavrı farklı olmalı. Ofisindeki tavrı, evinde sergilerse tahakküm yerine geçer. Evindeki aşırı hoşgörü ve müsamahayı; dairesinde gösterirse, gevşekliğe yol açar. Âdeta ata et, ite ot vermiş gibi olur. Evdeki tavrı işte gösterirse; işteki ciddiyetine halel gelir. Verimini azaltır. Gevşekliğe fırsat verir. İşteki tavrı, evde takınırsa; soğuk duş etkisi yapar. Resmiyete sebep olur. Aile saadetini zedeler.

Gerçi istibdat; şeklen, maddeten ve bir realite olarak tarihe gömüldü. Geçmişte kaldı. Artık bu asırda istibdat muhal ve imkânsız. Fakat böyle görünüyorsa da, istibdat manası her devirde, her zeminde, her kurumda ve her insanda az veya çok var.

Yani bedensel olarak yoksa da, ruhsal olarak mevcut. İstibdat manası, şahs-ı mânevî olarak yaşıyor ve içimizde barınıyor. Sinsi şekilde başka adlarla, tavır ve hareketlerimize sızarak; onlara istibdat rengini verebiliyor.

Bizleri müstebit kılabiliyor. İşte bu hususa çok dikkat etmeli. Kendimize çeki düzen verirken; bu menhus / uğursuz ruhun içimize sızmasına imkân ve fırsat vermemeliyiz.

 

 

İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Beşer ile İslamiyet’te çok sorulan, merak edilen konuları konuştuk:

Oğuz Çetinoğlu: Bâzı Müslümanlar; ‘Peygmber (sav) Efendimiz’ veya ‘evliyalar hürmetine’ sözleriyle başlayarak Cenab-ı Allah’tan niyazda bulunuyorlar. Bu davranışın yanlış olduğunu söyleyenler yanında ‘mahzuru yoktur’ diyenler de var. İşin doğrusunu sizden öğrenebilir miyiz?

Prof. Dr. Faruk Beşer: Bu harekete; ‘tevessül‘ denilmektedir. Tevessül; ‘vesile edinme‘ demektir. Kuranı Kerim’de Allah (cc) kendisinden yardım dilemek için müminlerin bir vesile edinmelerini emreder: ‘Ey müminler, Allaha karşı takvalı olun ve ona vesile arayın. Ve onun uğrunda cihad edin ki, felah bulasınız.’ Der. (5/35) Buradaki vesilenin, bir şey istemeye yüzünün olabilmesi için yapılacak ibadetler, hayır ve hasenat olduğu söylenir. Bunu anlatan bir ayeti kerime de vardır: ‘Ey müminler, Allah’tan sabır ve namazla yardım dileyin.’ (2/153) Demek ki, sabır ve namaz birer vesiledirler.

Diğer yönden hiç bir şey yapmadan, falancanın hakkı için, diye dua etmek meşru değildir ve bunun insanı şirke kadar götüreceği söylenmiştir. Çünkü hiç kimsenin Allah’ta bir hakkı ve alacağı yoktur ve bir insanın bir başkasının hakkı için isteyeceği bir şey olamaz.

Sahabe efendilerimizin döneminde ‘Rasulüllah hürmetine‘ diye onunla tevessül edilmiş ve Allah’tan yağmur istenmiştir. Onun vefatından sonra ise amcaoğlu Abdullah bin Abbas’la tevessül edilmiştir. Bu olaylara bakan âlimler durumu şöyle anlamışlardır:

Demek ki en azından Allah Rasulü’nün hayatında, onunla tevessül edilebilir. Ancak burada da ince bir nokta vardır: Sahabe bu tevessülü kuru kuruya yapmamışlardır. Yani Allah’a şöyle dememişlerdir: ‘Muhammed (sa) senin iyi bir kulun, onu çok seviyorsun, o halde onun hakkı için bize yardım et.’

Çünkü bunun bir anlamı olmaz. Böyle bir talebe, ‘O benim iyi kulumsa size ne?’ diye cevap verilebilir. Aksine onlar, Allah Rasulü’ne ittiba etmiş, onu izlemiş, gösterdiği çizgide yürümüş, sonra da bunu vesile edinerek onun hürmetine Allah’tan bir şeyler istemişlerdir. O’nun hakkı için istememişlerdir.

O’nun vefatından sonra ise Abdullah bin Abbas’la tevessül edildiğini göz önünde bulunduran İbn Teymiyye gibi âlimler; ‘Demek ki, tevessül, ancak hayatta olan birisi ile yapılabilir. Eğer ölenle de tevessül edilebilseydi sahabe, Rasulüllah’ın vefatından sonra Abdullah’la değil, yine Hz. Peygamber’le tevessül ederlerdi.’ demiştir.

Ancak daha mâkul açıklama yapanlar meseleyi şöyle anlamışlardır: Asıl tevessül, insanın kendi amelleriyle olur, bunda şüphe yok. Ama Hz. Peygamber’le O’nun hürmetine diye tevessül etmek de mümkündür. Ne var ki, istenen zat O değildir, Allah’tır. Kaldı ki, bunun kuru kuruya olmasının da bir anlamı olmaz. İnsan O’nun bir sünnetini yaşar, O’nun yolunda olup olmadığını gözden geçirir, veya O’na bolca salat ve selam okur, ondan sonra Allah’tan, ‘O’nun hürmetine‘ diye istemeye yüzü olur. Aksi halde ‘O’nun hürmetine…’ diye istemesinin bir anlamı olmaz. Bu ölçülerle ve istediğini sâdece Allah’tan (cc) istemesi şartıyla, Allah dostu olduğu bilinen birisiyle de tevessül edilebilir. Ancak bazı sufiyyenin, ‘Yetiş ya fülan, imdat ey filan‘ gibi sözleri ve evliyanın bunları duyup imdada koşacağına inanmaları elbette şirktir, bunlardan Allah’a sığınırız.

Çetinoğlu: Sırat Köprüsü’nden söz ediliyor. Sırat Köprüsü hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Beşer: ‘Sırat Köprüsü’ ifâdesi hadisi şeriflerde geçmektedir. ‘Sırat‘ sözlükte ‘yol‘ demektir.

Cehennemin üzerine bizim bu dünya şartlarıyla mahiyetini tam olarak bilemeyeceğimiz bir köprü kurulacaktır. Gelmiş geçmiş bütün insanlar bu köprünün üzerinde bulunacaklar, geçebilenler cennete gidecek, geçemeyenler cehenneme yuvarlanacaklardır. Allah şöyle buyurur: ‘Sizin hiç oraya (cehenneme) uğramayacak olanınız yoktur. Sonra biz Allah’a karşı saygılı olanları kurtaracağız, zalimleri ise orada yüzüstü bırakacağız.’ (Meryem 19/71, 72)

Herkes cehenneme gitmeyeceğine göre, oraya uğramaktan kastın, Sırat Köprüsü’nden geçmek olduğu söylenmiştir.

Buharî’deki uzun bir hadisi şerifte şu cümleler de vardır: ‘… Sonra Cehennemin iki yakası üzerine bir köprü kurulacaktır. Nasıl körüdür bu? Diye sordular. Kaygan bir köprüdür. Çengelleri ve dikenleri vardır. Müminler onun üzerinden göz açıp kapayıncaya kadar ve şimşek gibi geçeceklerdir. Rüzgâr ve yarış atları gibi uçacak olanları olacaktır. İnsanların bir kısmı kurtulacak, cennete gidecek, bir kısmı yara bere içinde Cehenneme yuvarlanacaktır… Onu ilk geçenin ben olacağımı umarım… Ya Rab koru. Ya Rab koru!’ (Buhari, H No: 7439; Müslim, H No: 183)

Bu sebeple Ehli Sünnet Akidesinde Sırat Köprüsüne inanmak imanın gereğidir. Onun kıldan ince, kılıçtan keskin olarak vasıflanması, muhtemelen geçilmesinin çok zor olacağı içindir.

Çetinoğlu: Cennette, bayanlar için gılmanlar bulunduğu söyleniyor. Gılman nedir?

Beşer: ‘Ğilmân’, ‘ğulâm’ kelimesinin çoğuludur. Arapçada henüz akıl baliğ olmamış, hizmet yaşındaki genç oğlanlara ğulam derler. Bizdeki uşak kelimesinin karşılığıdır. Uşak da hem yeni yetme çocuk, hem de hizmetçi anlamındadır. Ğilmân da böyledir. Çünkü hizmet için bu yaş daha elverişlidir.

Ğilman kelimesi Kuranı Kerimde iki yerde geçer ve ‘kadınlara veya erkeklere‘ diye ayrılmaksızın cennet nimetlerinden olduğu zikredilir: ‘Muttakiler cennette nimetler içinde olacaklar… İştahları çektiği meyvelerden, etlerden ne isterlerse bulacaklar… Sedefindeki inci gibi ğilmanlar onların etrafında dolaşacaklar…” (Tûr 24).

Rivayete göre bu ayetler gelince bir adam, Hz. Peygambere sordu: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Hizmet eden böyle olursa, ya hizmet edilen nasıl olur? Cevap verdiler: ‘On dördünde dolunay, yıldızlara göre ne ise, orada hizmet edilenler de, hizmet edenlere göre öyledirler.’

Bunlardan anlaşılan, ğilman’ın cennetliklere hizmet eden uşaklar olduğudur. Hizmette erkeklik dişilik önemli olmadığı için, hizmetçi dendiğinde akla gelen ğilman kelimesi kullanılmıştır. Bunlar kadına da, erkeğe de hizmet ediyor olabilir. Zaten âkil baliğ olmayan çocuk yaşta olduklarına göre, (haşa) birer cinsel obje değildirler.

Çetinoğlu: Peygamberimize muhtelif isimler izâfe ediliyor. Peygamber efendimizin kaç ismi vardır?

Beşer: Peygamberimizin ismi Muhammed’dir. Tevrat’ta bu ad ile anılmıştır. İncil’de ise Ahmed diye isimlendiğini Kuranı Kerim haber verir. Bunun dışında isim olarak değil ama onun vasıfları / özellikleri olarak sayılan pek çok sıfatı vardır. Bir hadisi şeriflerinde o şöyle der: ‘Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im. Ben Mâhî’yim, çünkü Allah küfrü benimle mahveder. Ben Hâşir’im, çünkü insanlar benimle haşrolacaklardır. Ben Âkib’im, çünkü benden sonra peygamber yoktur.’ Ayrıca o, Tövbe peygamberi, Cihad Peygamberi, Fatih ve Emin olarak da vasıflanır. Ama söylediğimiz gibi, bunlar hep birer vasıftırlar, isim değildirler.

Çetinoğlu: Ev için biriktirilen paranın zekâtı verilmeli mi?

Beşer: Ev için biriktirilen paraya zekât gerekmez diyen modern görüşler vardır. Ama ben bunun isabetli olmadığı kanaatindeyim. Diyelim ki, sizin gönlünüzde 200 bin TL lik bir ev var ve siz ayda 1000 TL biriktirebiliyorsunuz. Evinizi almanız için yirmi yıla yakın beklemeniz gerekir. Bu süre içerisinde bu kadar para atıl bekletiliyor demektir. Bu makul olamaz. İkinci olarak, kıt kanaat da olsa geçiniyorsunuz ve biriktirebiliyorsunuz. Zekât zaten artan paradan verilir. Üçüncü olarak, oturulan evin mülk olma şartı yoktur. Nihayetinde mülk olan da bize kalmayacaktır. O halde geçimden sonra biriktirilen paralar nisaba ulaştığında zekâtlarının verilmesi gerekir.

Çetinoğlu: İstihare namazını açıklar mısınız?

Beşer: İstihare sözlük anlamıyla, hayırlı olanı aramak demektir. Dindeki anlamı ise şudur: İnsan yapacağı bir işin hayırlı olup olmadığını bilmiyorsa iki rekat namaz kılar ve Allah’tan yapmak istediği işin hayırlı olup olmadığını kalbine koymasını diler.

İstihare ile ilgili olarak şunları bilmemiz gerekir: Bir hadisi şerifte: “İstihare yapan zarar etmez, istişare yapan da pişman olmaz” denmiştir. (Taberanî, Mu’cem)

İstihare bir son çaredir. Yapacağımız iş konusunda bir emir veya yasak yoktur. İlim adamları delile dayalı bir tercih bildirmemiştir. İstişare ettiğimiz bilirkişiler ittifakla bir karara varmamışlardır. Bu durumda küçücük bir etki bize yön verebilir. Bozulmamış vicdanlar Allah’tan gelecek esintiyi hissedebilir ve kalp bir şeye meyledebilir. İşte istiharenin alanı burasıdır. Yoksa zaten yapmamız veya yapmamamız gereken bir konuda istihare yapılmaz. Çünkü istihareden daha güçlü delillerle o konuda ne yapacağımız zaten bellidir.

İstihare bir rüyaya yatma olayı değildir. Allah Rasulü’nün anlattığı namaz kılınıp kalbe bakılmasıdır. Kalbinde bir yöne doğru bir meyil bulamazsa yedi defaya kadar istihare namazı kılar. Yine bir belirti olmazsa dilediğini yapar. Rüyalar da işaretler bulunsa da biz bu işaretleri doğru okuyamayabiliriz, kaldı ki, bize öğretilen de bu değildir. Rüyaların sadık olmama ihtimali de vardır. Rüya ile istihare her zaman yanıltabilir.

Çetinoğlu: Avlanmak günah mıdır?

Beşer: Allah yeryüzündeki her şeyi insanlar için yaratmıştır, bu doğru. Ama insanların da dünyayı ihsan ile güzel bir şekilde kullanmaları gerekir. Allah insanlara mal mülk vermiş. Kiminin malı mülkü kalmamış, fakir düşmüş. Onlar için de, bu gün serbest mallar denen av hayvanları, ormanlar, meralar, deniz vb şeyler yaratmış ki onlar da mal mülk edininceye kadar gidip ihtiyaçlarını oralardan karşılasınlar. Bunun için de bir fakirlik ve ihtiyaç sınırı koymamış. Bunu insanların takdirine bırakmış.

Şimdi bir insan düşünün; malı mülkü var. Geçimi rahat. Sadece zevk için av yapıyor. Bu durum haram olmasa dahi iki açıdan sakıncalı olmalıdır: Bir: Bu insan ihtiyacı olmadığı halde, ihtiyaçlılar için bir kapı olan av sahasını daraltıyor ve onların imkânların azaltıyor. İki: Kendi zevki için Allah’ın kulları olan başka canlıları avlıyor, öldürüyor ve onlar ıztırap yaşarken o bundan bir haz alıyor.

Sonuç: İhtiyacı olmayanların av zevki büyük ihtimalle nefse hizmettir ve nefsi güçlendirir. Helal olsa da hoş bir helal değildir. Oysa Allah (cc) ‘Benim size verdiğim rızıklardan helal ve hoş olarak yiyin.’ buyurur.

Çetinoğlu: Öğrenciye zekât verilebilir mi?

Beşer:Öğrenciye zekât düşer‘ demek, babası ne kadar zengin olursa olsun, öğrencinin kendisi zengin olmadıkça ona zekât verilebilir demektir. Çünkü akıl baliğ olan bir çocuğu babası artık bakmak zorunda değildir. Ama öğrenci bizzat kendisi zenginse ona elbette zekât verilmez.

Çetinoğlu: Müslüman olmayanların cennete giremeyeceği söyleniyor. Ne dersiniz?

Beşer: Allah (cc) buyuruyor ki: ‘Biz elçi göndermeden kimseye azab etmeyiz.’ (17/15) Bunun anlamı şudur: İslam’dan önce kendilerine peygamber gönderilmemiş, yani fetrette kalmış insanların, dinin emir ve yasaklarıyla mükellef olmadıkları gibi, İslam geldikten sonra kendilerine İslam anlatılmamış ve bu sebeple İslam’ı bilememiş insanlar da O’nun emir ve yasaklarından sorumlu değillerdir. Bunda şüphe ve ihtilaf yoktur. İhtilaf şuradadır:

İslam kendilerine ulaşmamış insanlar dinin emir ve yasaklarıyla sorumlu değillerdir ama Allah’ı bilmekle de sorumlu değiller midir? İmam Matüridî ve O’nun gibi düşünenler, kendisine dâvet ulaşmayan insanlar en azından Allah’ın varlığını ve birliğini anlamakla mükelleftirler. Çünkü vahyin temsilcisi olarak kendilerine verilen akıl, bu kadarını bulabilir. İmam Eş’arî ve O’nun gibi düşünenler ise aklın bunu bulmaya yetmeyeceğini, dolayısıyla böyle insanların hiçbir şeyle sorumlu olmayacaklarını söyler.

Ancak kendilerine İslam anlaşılır bir şekilde ulaştırıldıktan sonra İslam’a inanmayanların hiçbir mazereti kalmaz. Allah Rasulü Efendimiz şöyle buyurur: ‘Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, ister Yahudi, ister Hıristiyan bu ümmetten hiç kimse yoktur ki, beni duyduğu halde bana indirilene inanmadan ölsün de cehennemliklerden olmasın.’ (Müslim)

Çetinoğlu: İbâdetler edâ edilirken farklı mezheplere uymanın hükmü nedir?

Beşer:Avamın mezhebi olmaz.’ Derler. Avamdan olan birisi kime fetva sormuşsa onun dediğini yapar. Fetva sorduğu âlim farklı mezheplerden olabilir. Ama hiç bir delili bulunmaksızın bir gün bir mezhebi, ertesi gün bir başka mezhebi taklit etmek, bir bakıma nefse uymak olduğundan mahzurludur. Çünkü Allah’ın bizden istediği şey, bizzat bilmemiz, bilmiyorsak ehline sormamızdır. Aksi halde nefsimize uymuş oluruz. Yani ‘Neden dün öyle yaptın da bu gün böyle yaptın?’ Diye sorsalar ‘Canım öyle istedi.’ Diye cevap vermenin anlamı nefse uymaktır. Oysa Allah (cc) kâfirleri kötülerken, ‘Onlar sadece zanla hareket ederler ve canlarının istediğine uyarlar.’ buyurmaktadır. Demek ki bu durum kötü bir durumdur.

Çetinoğlu:Namazda bir şey yememek oruç tutmaya, kıbleye yönelmek hacca gitmeye benzer.’ Deniliyor. Bu sözün anlamını açıklar mısınız?

Beşer: Evet, ‘Namaz câmi, yani toplayıcı bir ibâdettir.’ derler. Yani bütün ibadetlerin özü ve içinde onların her birinden bir nebze taşıyan, böylece de hayatın tamamını kuşatan, belki bütün ibâdetlerin sevaplarından insana bir miktar kazandıran bir ibâdettir. Bu sebeple Efendimiz (sa) ‘Namaz dinin orta direğidir.’ Buyurmuştur. Tıpkı çadırın orta direği gibi, bütün yan direklerin gelip bağlandığı, hepsinin irtibatlı olduğu ana sütundur.

Dediğiniz gibi, namazda hacdan bir parça vardır; sürekli Kâbe’ye dönüp, namazı böyle tamamlarız. Oruçtan bir nebze vardır; namaz boyunca bir şey yemez ve içmeyiz. Orucu bozan yeme içme, namazı da bozar. Zekâtla alakası vardır. Çünkü namaz en değerli varlığımız olan zamanımızdan bir miktarını ve bedenimizi bir süreliğine Allah için ayırmaktır. Cihadla alakası vardır, gözümüzü secde mahallinden ayırmadan, nöbet bekler gibi dikkatlice dururuz. Bu sebeple Efendimiz (sa), ‘Namazda sağa sola her iltifat, onun sevabından şeytanın bir miktar kapıp kaçması demektir.’ Buyurur.

Mekke Döneminde ezanın henüz emredilmediği zamanlar Müslümanlar namazı duyurmak için ‘es-salatü câmiatün = namaz toplayıcıdır‘ derlermiş. Bu ifade, namaz insanları toplar, cemaatle, topluca kılınır anlamına geldiği gibi aynı zamanda her bir ibâdeti toplar anlamına da gelir. Alusî der ki, ‘Allah Hz. Peygambere verdiği Kevser nimetini ona hatırlattıktan sonra, buna karşılık sen de namaz kıl, buyurmuştur. Çünkü namaz şükrün her çeşidini kapsar.’

Çetinoğlu: Siyasîleri çekiştirmek gıybet midir?

Beşer: Gıybet konusunda siyasîler diğer insanlardan farklı olabilirler. Onlar milletin huzuruna çıkıp, hizmet etmeye tâlip olmuşlardır. Onların her şeyi artık herkesi ilgilendirir. Özel hayatları son derece sınırlı hâle gelmiştir. Bu sebeple onların hatâlarını söylemek bazen gıybet olmayabilir. Ancak burada çok hassas bir çizgi vardır: Bu milleti temsil etme, onun adına iş görme iddiasıyla ortaya çıkan birisinin hatâlarını veya liyakatsizliğini, insanlara duyurmak, daha iyisini bulmak veya onun daha iyi hâle gelmesini sağlamak için yapılıyorsa bu gıybet değildir. Aksine belki de bir millî hizmettir. Ama kendi partisinden olmadığı, kendi ideolojisini yansıtmadığı veya kızdığı için birisini kötülemek elbette gıybettir. Çünkü burada hedeflenen şey, kişinin nefsini tatmin etmesi, diğerini aşağılayıp gözden düşürmesi, kinini ve hıncını doyurmasıdır.

Derler ki, İmam Muhasibî arkadaşlarıyla bir yerde otururlarken, içlerinden birisi, oradan geçmekte olan bir köpeğe, ‘Defol! Köpek oğlu köpek‘ diye bağırmış. İmam, ‘Neden hayvana hakaret ediyorsun?’ Diye uyarınca da, ‘Efendim, yanlış bir şey söylemedim ki. Bu köpek oğlu köpek değil mi?’ demiş. Bunun üzerine hocası işte sözünü ettiğimiz kuralı doğrulayan bir uyarıda bulunmuş: ‘Eğer bu sözünle gayen onun bir köpeğin oğlu köpek olduğunu anlatmak olsaydı, doğru söylemiş olurdun ve bunda bir sakınca olmazdı. Ama sen bu azarlamanla onu aşağılamak ve ona hakaret etmek istediğin için haksızlık yapmış oldun.’ demiş.

Sözünü ettiğiniz kişilerin aleyhlerinde konuşmak da böyledir. Kendimize sormamız lazım: Bir gerçeği anlatıp insanları uyarmak mı istiyoruz, yoksa kızdığımız bir insanın kötülüklerini söylemek suretiyle hem nefsimizi tatmin etmek, hem de o insanın, sadece kızdığımız birisi olduğu için, gözden düşmesini ve aşağılanmasını mı hedefliyoruz. Birincisi ise mesele yok, ama ikincisi ise bu bir nefse itaattir ve gıybettir.

 

 

Prof. Dr. FARUK BEŞER:

22 Nisan 1952 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlkokulu Trabzon´da, Ortaokulu İzmit İmam Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam Hatip Lisesinde okudu. Buradan 1972 yılında mezun oldu. .

 

 

Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’ni 1978 yılında bitirdi. Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında ‘İslam’da Sosyal Güvenlik’ başlıklı teziyle 1985 yılında ‘doktor’ unvanı aldı.

 

Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV İlmî sekreterliğinde bulundu. 1986-1993 yılları arasında özel bir ilmî araştırmalar merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı.

 

Malezya International Islamic Universityye öğretim üyesi olarak gitti ve orada 1993-1994 yıllarında iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu.

 

Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 tarihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu.

 

Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un dâveti ile Visiting Professor olarak 1999 yılında ABD´ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu.

 

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmakta iken, 2012 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geçti. Buradan 2018 yılında, yaş haddinden emekli oldu.

 

Prof. Dr. Faruk Beşer, evli ve dört çocuk babasıdır.

 

 

Sevgi ile Düşmanlık El Ele

0

“Bazen adâvet, şiddet-i muhabbetten gelir.” Bazen düşmanlık, sevginin şiddetinden gelir. İnsan ne kadar severse, o kadar yakın hisseder kendini sevdiğine. İnsan ne çok severse, o derece kendisinde, sevdiğine karışma yetkisi bulur. Rahat konuşur. Acı söyler. Düşmanı gibi davranır. Ta ki sevdiceği uyansın, kendine gelsin. Harekete geçsin. Bekleneni yapsın. Kısaca yerinde saymasın. İlerlesin. Yükselsin.

Öğretmen sevdiği, istikbâl ve gelecek gördüğü talebe üstünde, daha çok durur. En çok onu çalıştırır. En çok onun çalışmasını ister. En çok onun yorulmasını, uykusuz kalmasını ister. Sureta ona düşman gibi davranır. Kırıcı sözler söyler. Ta ki, izzet-i nefsi galeyana gelsin. Çalışma hırsı, azmi artsın. Ta ki, itildiği yalnızlık, onun kamçısı olsun. Yerinden kıpırdatsın. Dört elle dersine sarılsın. Öğretmenin görünüşteki düşmanlığı onu gayrete getirsin.

Sosyal hayatın her tabakasında bu böyledir. Sevilenler üzerine daha çok gidilir. Onlar üstünde daha çok durulur. Ta ki içlerindeki istidat, kuvveden fiile çıksın. Ta ki içlerindeki potansiyel kabiliyet kinetiğe dönüşsün, açığa çıksın.

Ana-babanın çocuklarını oyundan çok, derse yönlendirmesi; çocuğun ne kadar zoruna gider. Ama sonuçta ana-babaya bu baskılarından dolayı, kendilerine sûreta düşmanca tavır takındıklarından ötürü sevinecekler, teşekkür edecekler.

Allah da öyle yapmıyor mu aziz okur? En sevilen kul; en çok eziyet çektirilen kul değil mi?

Hz. Yusuf sonunda, bir bakıma Mısır’a sultan olmuştu. Sonunda babası Hz. Yakub’a kavuşmuştu. Ama neden sonra. Çünkü sultanlığın yolu kuyuya atılmaktan geçmiş. Babasına kavuşması; uzun ayrılık yıllarından sonra gerçekleşmişti. Nitekim -inşâllah- ebedî cennet hayatına kavuşmak da, altmış yetmiş yıllık, sıkıntılı bir ömürden sonra değil mi?

Her okul mezuniyetindeki sevinç, sürûr ve rahatlık; yıllarca süren sıkıcı öğrencilik devresinden sonra değil mi? Tohumun çimlenmesi, çekirdeğin filizlenmesi, ağır kış şartlarından sonra değil mi? Her iniş, çıkılan bir yokuştan sonra değil mi? İşte bunda ince bir hikmet var azizim. Kâinatta her şey zıddıyla biliniyor. Güneş batmasaydı; doğuşu bilinir, doğuşu beklenir, doğuşu sevince sebep olur muydu? Güz olmasaydı, kış yapacağını yapmasaydı; baharın gelişi böyle heyecana sebep olur muydu? Baharın gelişine Nevruz-u Sultanî denir miydi?

Bundandır ki, büyük zatlar; dert’i, aynı derman bilmişler. Hastalığı aynı şifa saymışlar. Firkat ve ayrılığı aynı birliktelik ve visal kabul etmişler. Hatta dermandan, şifadan, visaldan el-aman demişler. Fuzulî hazretleri gibi:

 

“El çek ilacımdan tabip; kılma derman kim,

Helâkim zehr-i dermanındadır.”

 

Demişler. Varlıkta yokluk acısı çekmişler. Yoklukta varlık muştusu bulmuşlar. Dostun sözde düşmanlığını, sevginin en büyük belirtisi bellemişler. Derman için değil, dert için:

“Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” Demişler! Anlamakta zorlandığımız bir hatt-ı hareket tarzı sergilemişler. Bizlere de: “Ah mine’l-garaib!” dedirtmişler.

İşte gerçek sevginin görünüşü böyle oluyor. İşte asıl muhabbetin zuhuru böyle tecelli ediyor. Tıpkı dost acı söylediği gibi, sevgi de sevgisini; sözde yokluğu ile gösteriyor. Gösteriyor ne kelime dostlar, gözlerimizin ta içine sokuyor.

 

Anlasana hey dost diyor. Anlasana bu ince sırrı.

Çünkü var dostun sende yüksek hatırı.

 

Başta dediğimizi bu kez, bir de bu çerçeve içinde tekrarlayalım:

“Bazen adâvet, şiddet-i muhabbetten gelir.”

Gelmez mi be dostlar?

 

 

Tuzak

 

Kardelen gibi açsam, kışlar bahara dönse;
At üstünde çıkarsam, hürriyetin tadını.
Zamanın son demleri, beni hayırla ansa;
Tarih serlevha yapsa Yüce Türk’ün adını.

Yeni bir dünya sanki kelebeğin kanadı,
Kelebek düştü yere, kanat elimde kaldı;
Görünce onu yerde, benim ruhum kanadı;
Pamuk ipliğe bağlı hayat uykuya daldı.

Ay buluttan çıkınca aydınlanır gecemiz,
Ötelerden yıldızlar göz kırpar yeryüzüne,
Küheylan şahlandıkça gururlanır ecemiz,
Bizdeki bu heyecan ümit verir özüne.

Ne zaman ufka baksam, duygularım sel olur;
Ruhumla bir tufana, kanat açar giderim;
Geri dönüp bakınca, en yakınım el olur;
Yalnızlık girdabında: İşte hayat bu, derim.

Bir damla rahmet yokken, sel sele karışıyor;
Ben rahmetsiz zahmetin mağduru oluyorum,
Eski düşmanlar şimdi koltukta barışıyor,
Uzlet köşesinde ben, ıstırap soluyorum.

Bedenler bir arada, ruhlar ayrı âlemde;
İnsan insana yakın, insanlıktan çok uzak;
Gerçekleri fark eden garip ruhum elemde,
Bizi bekliyor bizi, fark edilmeyen tuzak!