25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 574

Kimlik İnşasında Yalan ve Doğruluk

“At yularından, insan sözünden tutulur.” sözünü hem söyleyiş güzelliği hem anlam açısından pek severim. Söz; bağdır, kimliktir, şahsiyettir, senettir, aynadır. Kısacası, kişi sözü kadar insandır.

Bir toplum ya da topluluğa aidiyeti gösteren resmi belge niteliğindeki kimlikten bahsetmiyorum. Mecaz anlamıyla, kendi içimizdeki tutarlılığımızın, cemiyet içindeki saygınlığımızın, insan ve eşya tasavvurumuzdaki seviyemizin yansıması olarak adlandırdığımız kimliktir bizim için asıl olan.

Adına şahsiyet yansıması da diyebileceğimiz kimliğimizi, yaratılıştan getirdiğimiz fıtrat kodları ve yetişme sürecinde karşılaştığımız çevre refleksleri biçimlendirir. Kişi, baskın olan tarafa meyleder, bu da kişiden kişiye değişir. Bundan dolayı,  kişiye, kendisini tanımak için ailesi ve memleketi sorulur.

Şahsiyeti yüksek, kimliği saygın kişide doğruluk esastır, yalan arızi bir durumdur. Öyleyken insan niçin yalan söyler?

Yalan, zaaflarımızın ürünüdür. Kuvvetli insan, sağlam ruh sahibi biri, yalan söylemez. Yalan söyleyen, hastadır, sebepsiz yalan söyleyenler psikopatlardır. Nurettin Topçu, “Onlar yalanı yalan olduğu için severler, kullanırlar ve hazırladıkları yalanın yalan olmadığına kendilerini de inandırmak isterler. Başkalarını ve kendilerini yine kendi uydurdukları yalanın doğruluğuna inandırdıkları nispette ruhları tatmin olur, ancak böylelikle yaşayabilirler.” der.

Hırsız yalan söyler; kendini temize çıkarmak ve yaptığı suçu bastırmak, gizlemek, önemsizleştirmek derdindedir. Çocuk, yaptığı yaramazlığı arkadaşının üzerine atmak veya korktuğu için yalan söyler. Kadın, bazen hayatta yalnız ve sahipsiz kalmaktan korktuğu için yalan söyler. Gayz ve garaz nedeniyle söylenen yalan, yalanların en çirkinidir. İlimce ve servetçe hemcinsinden geri kalanlar, kin ve garaz içine düşebilirler. Aşkta ulaşılmaz olana da bütün sefil ruhlar garazkâr olabilir. Topçu yine, “Duygusuz, aşığın garazkârı; dinsiz, dindarın garazcısıdır.” der. Âşık ve dindar, her zaman iftiraya muhataptır. Her iftira, yalandır.

İnsan ilişkilerinde yalan, hafife alınmamalıdır. İftira, çamur gibidir, tutmasa da iz bırakır. Yalan söyleyen mutlaka uyarılmalı, yalanıyla yüzleştirilmeli, yalan derhal çürütülmelidir. Sürekli söylenen yalan, oğluna babasını bile öldürtebilir.  Mark Twain, “Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın.” der. Peygamberimiz, bir Müslümanda asla bulunmaması gereken niteliğin “yalan söylemek” olduğunu vurgular.

Yalanın karşıtı, sıdk yani doğruluktur. Ziya Paşa, “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah / Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah” beytiyle bir ayete telmihte bulunur. İnsana yakışan doğruluktur. Yalan ile doğru asla bir arada bulunmaz.

“Doğruluk, âlemin varlığının devamını sağlayan temel esaslardan biridir. Onun yokluğu halinde âlemin ne düzeni ne bekası olur. O, övülmüş erdemlerin anası, peygamberliğin vazgeçilmez esaslarından biridir. Doğruluk, takvanın tabii sonucudur.” diyen Ahmet Davutoğlu, Tevbe suresindeki: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla birlikte olun.” ayetini tanık olarak kullanır “Duruş” isimli manifesto niteliğindeki hacimli eserinde.

Yalan, hakikati gizlemektir, insanın kendisine yaptığı zulümdür. Muhakememizi yapma cesareti gösterdiğimizde, söylediğimiz her yalanın bizi ezdiğini, vicdanımızı yaraladığını, hiçbir zaman mutlu etmediğini itiraf edeceğiz. Aksine, maddi kayıplarımız olsa da, her doğru duruşumuzun ve sözümüzün bize moral, güç, özgüven, cesaret verdiğini göreceğiz. Yalan, kişiyi yaşarken bile öldürür, doğruluk ölmüşken bile yaşatır.

Bir arkadaşım, otobüsle yaptığı uzun seyahat esnasında önde oturan ve gelinini sürekli kötüleyip onun gıybetini yapan iki kadından yaşlısına, onları hiç tanımadığı halde, “Teyze, senin kötülediğin o gelinin var ya, iki sıra arkada oturuyor ve senin dediklerini hep duydu.” der. Bu söz üzerine kadın, deprem olmuşçasına fırlar, geriye döner, “Eyvah, hani nerde?” diye bağırır. Bu bir şakadır, gelinin otobüste olmadığını o da bilmektedir. Kıskançlık ve kin kaynaklı olarak söylediği yalanlar, yaptığı dedikodular onu bu gülünç hale düşürmüştür.

Doğruluk değer katar, yalan değersizleştirir. Hepimiz, yaratılıştan gelen yüksek değere sahibiz. Değer katan doğruluk, bir emanettir. Bunu korumak zorundayız.

Hayatımızı, kazanmamız gerekenler üzerine değil, kaybetmememiz gerekenler üzerine kurarsak, yol haritamızı buna göre çizersek daha doğru yapmış oluruz.

 

 

İŞTE KIBRIS KONUSUNUN BİLİNMEYENLERİ…(Rahmetli Denktaş’ın anlatımıyla…)YAZI DİZİSİ:

BÖLÜM-2

1954’de Saint George isimli tekneyle ilk teröristler grubunu oluşturan, Yunanlı ve Kıbrıslı Rumlar yanlarında getirdikleri silahları ile birlikte Kıbrıs’a çıkıyorlardı. İngiliz devriye gemileri bunları takip ediyor, çıktıkları yeri görüyor, bir kısmı yakalanıyor ama Grivas içeri sızıyordu! O dönemde, Baf’ta o yakalananların davasını görüyoruz, 1955 yılının 1 Nisanı gelmiştir! E.O.K.A harekete geçiyor, artık 1955’den, 1958’e kadar E.O.K.A mücadelesi başlamıştır. E.O.K.A’nın bize karşı olan bu terörist faaliyetlerine karşı koymak amacı ile bilindiği gibi bölgesel küçük gruplar halinde direnişler deneniyor. Doktor Küçüğün de desteklediği ‘Volkan’ adıyla ama silahsız bir örgüt kuruluyor. Rumlar bir Türk öldürdü müydü, buna cevap olarak, gidip 1-2 Rum dükkânı yakmak suretiyle nümayiş yapmak, protesto toplantıları yapmak suretiyle bir direniş gösteriliyor…

Bu durum 1957’ye kadar devam ediyor. Ama 57’ye gidinceye kadar, İngilizler ile Rumlar arasında bir anlaşmaya gidildiğini görüyoruz! Ben o dönemde savcılıkta çalıştığım için İngilizler ile Rumların temaslarının nereye gideceğini görebiliyordum. O kadar ki! Lord Rank Rankling önerileri adı altında bir mutabakat hazırlığı olduğunu tespit etmiştim. Bu mutabakatta, Rumlara 7 yıl muhtariyet verilecek, 7 yıl sonra da Enosis için bütün Kıbrıs’ta referandum yapılacaktı bütün Kıbrıs’ta! Ben bunu da duyduktan sonra, İngiliz dönemindeki savcılık görevimden istifa ettim. Artık bundan böyle Doktor Küçüğün yanında yer almaya başladım…

1957 yılı sonunda baktık ki, E.O.K.A Yunan Genel Kurmayının siyaseti doğrultusunda hareket ediyor, bizdeyse işte Volkan bir alevleniyor, tekrar oturuyor! Bu olmaz diyoruz ve 3 arkadaş işte bildiğiniz gibi Volkan lav edilmiştir, yerine T.M.T kurulmuştur diye 57 sonunda bildirilerle halka sunuyoruz. Büyük kabul görüyor. Çünkü Volkanın içindeki liderleri de biz hazırlamış durumdayız, orda sorun çıkıyor! Türkiye ile bağlantılı olsun mu? Olmasın mı? Diye. Bu noktada ben de dedim ki Türkiye’ye bağlanmazsanız, Türkiye’den uzman getirmezseniz, silah Türkiye’den gelmezse, biz burada halktan para toplayacağız, silah alacağız. Ben bunu kabul etmem. Dolayısıyla kabul ediliyor ve Doktor Küçük ile ben 57 yılı sonunda Türkiye’ye, Ankara’ya ilk ziyaretimizi yapıyoruz…

Türkiye’ye Kıbrıs Türk Federasyonu Başkanı olarak geliyoruz. Ankara’da dönemin dış işleri bakanı, rahmetli Fatin Rüştü Zorlu tarafından kabul ediliyoruz. Fatin Rüştü Zorluya, T.M.T’nin kurulduğunu, silah istediğimizi, uzman istediğimizi söylüyoruz. Bu talebimizi Zorlu, Türk hükümetine kabul ettirinceye kadar, 9 ay geçiyor! Sonra uzmanlar geliyor ve kod isimleriyle kimisi ‘İş Bankasında Müfettiş’, kimisi ‘Maarifte Müfettiş’ olarak görev alıyorlar. Ama halk beni T.M.T’nin lideri olarak gördüğü için bu oluşumu çok güzel kamufle ediyoruz. Bu uzman kişiler, hakikaten de Türk Mukavemet Teşkilatını E.O.K.A’ya kafa tutacak şekilde ve gün geldiğinde ortaya çıkacak bir kuvvet haline getiriyorlar. Allah razı olsun…

Şimdi 1958 yılında, Dr. Küçükle New York’tayız. BM’de genel kurulunda ki müzakereler sırasında; Fatin Rüştü Zorluyla, Yunanistan Dış İşleri Bakanı Averof büyük bir çatışmaya giriyorlar! Zorlu bu müzakere çatışmasında, Averof ne söylediyse onun yalan olduğunu kanıtları ile ispatlayarak, Averof’u perişan ediyor. İşte o gün Zorlu ile Averof BM koridorunda buluşuyorlar! Fatin Bey, Averof’a diyor ki:”Burada Kıbrıs meselesini halledemezsin! Ya bizimle halledersin yahut da savaşa gideriz…” Bunun üzerine işte Zürich antlaşması diye bilinen anlaşmanın temeli burada atılıyor. Zorlu bize otelinde bilgi veriyor ve Paris’e gelin diyor. Paris’e gidiyoruz, Paris’te bize daha hala bilgi veriyor, Ankara’ya geliniz, Ankara’da görüşmelere devam edeceğiz diyor, Ankara’ya gidiyoruz tekrar. İşte ne yapacağımızı söylüyor. Bizde öneriler sunuyoruz ve bu şekilde Zürich anlaşması hazırlanıyor…

Ondan sonra bizi 1959’da Londra’ya davet ediyorlar. Artık biz Zürich anlaşmasının ne hale gelmiş olduğunu biliyoruz! Sadece Türkiye’nin garantörlüğü olacaktı ama itiraz ediyoruz, asker gelmezse bu iş halloldu diyemeyiz, sorumlu olduğumuz insanların karşısına geçip sizin garantör imzanızla bu iş oldu diyemeyiz, biz burada kalırız Kıbrıs’a gitmeyiz diye direttik. Büyük kavga çıktı! Ama sonradan Fatin Bey bizi 10-15 gün sonra arattı tekrar Ankara’ya gittik. 650 kişilik Alay gelecek dedi, biz tabiatıyla ellerine sarıldık öpelim diye öptürmedi. Ama 950 kişilikte Yunanistan’dan gelecek dedi, dedik gelsin savaşmaya gelecek değiller. Her iki tarafta da birbirlerine vurmak isteyen, kırmak isteyen insanları herhalde teskin edecekler, yerinde tutacaklar falan diye teselli bulduk!

 

 

Risksiz Siyaset

Siyaset ve ticaretin pek çok benzer yanı vardır. Ortada satılacak bir ürün, satıcı ve alıcının bulunduğu yerde ticaret vardır. Siyasette ise satıcının muadili siyasi partiler, alıcının muadili seçmen, ürün muadili ise siyasetçilerdir. Çok satıcılı yani rekabetin var olduğu pazarlarda satıcılar daha fazla alıcıya ulaşabilmek, dolayısıyla daha fazla ürün satabilmek için marketing (pazarlama) faaliyeti yürütürler. Aynı şekilde siyasi partiler de daha fazla seçmene ulaşmak ve böylece daha fazla oy alabilmek amacıyla propaganda yaparlar.

Ticaretin olmazsa olmazlarından biri de risk almaktır. Ticaret erbabı riske girmeden, yani sermayesinin belli bir kısmını kaybetme pahasına belli yatırımları yapmadan büyüyemez. Aynı şey siyasette de geçerlidir. Siyasetin kendi tek düzeliği içinde öyle dönüm noktaları vardır ki siyasetçiler bu dönüm noktalarında cesaret gösterip riske girmezlerse başarıyı elde edemezler.

Osman Gazi risk alıp beyliğinin bağımsızlığını ilan etmeseydi ve civarındaki feodal Bizans Tekfurlukları’nı fethetme girişimlerinde bulunmasaydı Osmanlı Devleti kurulamazdı. Fatih Sultan Mehmet risk alıp surların altına tünel kazmak, yürüyen kuleler yapmak, gemileri karadan yürütmek gibi çılgın projelerini hayata geçirmeseydi İstanbul’u fethedemezdi. Kristof Kolomb risk alıp batıya doğru yelken açmasaydı Amerika’yı keşfedemezdi. Mustafa Kemal Atatürk risk alıp Samsun’a çıkmasaydı, İstanbul’da kalıp mücadele etme yolunu seçseydi kurtuluş destanını yazamazdı.

Risk almak elbette kumar oynamak değildir. Riskin kendi içinde bir matematiği, bir mantığı vardır. Olağanüstü istisnai koşullar hariç olmak üzere “ya hep ya hiç” anlayışı risk kavramıyla pek bağdaşmaz. Aynı şekilde “ya tutarsa” düşüncesi de riskin ruhuna aykırıdır.

Risk almak, başarılı olabilmek için sıra dışı bir şey yapmak demektir. Tuşlu cep telefonlarının altın çağını yaşadığı bir dönemde, Apple’ın dokunmatik ekran cep telefonu (akıllı telefon) üretip piyasaya sürmesi yakın zamanda hepimizin şahit olduğu başarılı bir risk alma örneğidir.

7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının açıklandığı andan itibaren, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Ak Parti lehine çalışmaya başlamasıyla birlikte MHP’de muhalif bir hareket meydana geldi ve bu muhalif hareket zamanla Meral AKŞENER’in etrafında saf tutmaya başladı. Bu hareket, yenilik arayan başka siyasi partilerden gelen insanların takviye etmeleriyle İYİ Parti bünyesinde kurumsallaştı. Meral Hanım ve beraberindekiler, Bahçeli’ye bayrak açarak risk almasalardı Türk siyasetinde yeni bir partinin boy göstermesi imkânı olmayacaktı.

Meral AKŞENER, risk almayı seven bir isim. Zaten 24 Hazirana giden süreçte diğer muhalefet partilerinin ortak aday ısrarlarına direnip “Partimin Cumhurbaşkanı adayı benim” demesi büyük cesaret isteyen bir risk alma örneğidir.

24 Haziran seçimlerine İYİ Parti CHP ile ittifak yaparak girdi. Bu ittifak İYİ Parti açısından bir vefa borcunun ödenmesiydi sadece. Çünkü YSK’nın “hukuka tamamen aykırı olarak” İYİ Parti’yi seçimlere almama gibi bir durumu vardı ve bunun aşılması adına CHP’den İYİ Parti’ye 15 vekil transfer edilerek YSK’nın kuvvetle muhtemel hayata geçireceği hukuksuzluğun önüne geçilmiş oldu.

31 Mart seçimlerine giderken Ak Parti ve MHP’nin ittifak yapmaları İYİ Parti’ye iki tane seçenek bıraktı. Birinci seçenek risk alarak seçime tek başına girmek ve alabildiği kadar yüksek oy almak için mücadele etmekti. İkinci seçenek ise ana muhalefet partisi olan CHP ile ittifak yapıp, ortak aday belirlemekti. İkinci seçenek ilkine göre daha konforluydu. Meral Hanım bu defa risk almamayı tercih etti.

31 Mart seçimlerine büyük anlamlar yüklenmesini yanlış buluyorum. Bu seçim ne ülkenin beka meselesidir, ne de Ak Parti’nin geleceğini şekillendirecek bir seçimdir. 31 Mart sadece yerel seçimdir. Ak Parti’de kuvvetle muhtemel bir oy düşüşü yaşanacak ama bu düşüşten genel seçimlere yönelik bir yansıma beklememek lazım. 2009 yerel seçimlerinde Ak Parti %38’lere düşmüştü ama 2011 seçimlerinde %50 oy alarak tek başına iktidarını devam ettirdi. O nedenle 31 Mart 2019’da yapılacak olan seçimlere büyük anlamlar yüklememek lazım.

Tüm bu nedenlerden dolayı Meral Hanım’ın yerel seçimlere risk almadan girmesi, sonuç ne olursa olsun “Peki öyle olsun” denilebilecek bir tavır. Ancak hem Meral Hanım’ın hem de İYİ Parti teşkilatlarının 1 Nisan 2019’da genel seçim çalışmalarına start vermeleri ve gerçek anlamda risk alacak politikalara girmeleri lazım. Çünkü 2021’de erken genel seçim yapılacak ve 31 Mart seçimlerine yönelik alınan kararın telafisi olsa bile, 31 Mart sonrasının telafisi imkânı olmayacak.

 

 

Osmanlı-2

Yeni bir yıla girmiş bulunuyoruz. Yeni yılın, herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirmesini dilerim.

Ben yakın tarihimizi yazmaya devam ediyorum. Tepkileri aldıkça önce LOZAN, şimdi de Osmanlı seri yazıları yazmış olmamda isabet kaydettiğimi görüyorum. Meydan boş değil! NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE veciz ifadesi kaynaklı düşünceler, TARİH FELSEFESİ yaparak ve hiçbir YALANA GEREK GÖRMEDEN ortaya konmalıdır.

Önceki yazımda Osmanoğlu Ailesi’nden alınan hükümranlığın Türk Milleti’ne verilmiş olmasının ana hatlarını çizmiştik. Şimdi de, Cumhuriyet İdaresine, Rejimine nasıl gelindi, neden ihtiyaç oldu, ona bakalım.

Her şeyden önce şunu bilelim; Millî Mücadele olağanüstü gayretlerle kazanıldıktan sonra yapılanlar, yani bütün Değişim ve Dönüşümler, akşam yatıp, sabah kalkıp karar verip uygulanmış konular değil. Ayrıca, bu konuların hiçbiri başkalarının dayatmaları ile gündeme gelmiş değil. Yapılan bütün işlerin toplumumuzda bir alt yapısı vardır ve bütün konular tartışılmıştır. Bu durumu çok rahat ve emin söylüyorum. Çünkü, 1912 yılında Arap Harfleri ile ve Eski Türkçe yazılmış bir kitabı günümüz Türkçesine çeviren bir kişi olarak söylüyorum. Adını Osmanlı’nın Çöküşü olarak koyduğum bu Kitap, D&R’da satılmaktadır. İsteyen alıp okuyabilir (maddî boyutuyla hiçbir ilgim yoktur ). Kitabın ilk adı, Tarih-i Tedenniyat-ı Osmanî ‘dir.

Gelelim bugünkü konumuza… Cumhuriyet’e nasıl gelindi?

Osmanlı 1770’lerden sonra çok ağır şartlar altına girdi. O kadar ki, padişahlar çaresiz ve sadece çırpınır duruma düştüler. Bu çırpınmada ne başarabilirlerse onu yapmaya çalıştılar. Bu durumun sonucu olarak, ülkede AYÂN dediğimiz grup güçlenmeye başladı. Bu grup, daha sonra anlatacağımız, III. Selim’in katli olaylarında çok önemli roller üstlendi. Sonuç olarak, Ayânlar, Devlet içinde Devlet oldular. 1808 Sened-i İttifak dediğimiz, Padişah’ın Mutlak Hükümranlığının kırıldığı bir anlaşma yaptılar. Kimle, doğrudan güç sahibiyle… Diğer bir ifade ile Padişah’ın ilk defa gücü kırıldı, sarsıldı.

Daha sonra 1839 yılında, Tanzimat Fermanı imzalandı. Bu Ferman ile Padişah’ın gücü Hristiyan Tebaaya(!) karşı müthiş derecede azaldı. Bu durum ülkede tamiri çok zor sosyal çalkantılara yol açtı.

Daha sonra, 1856 yılında, Islahat Fermanı imzalandı. Bu Ferman ile birlikte, Hıristiyan tebaa (!) tamamen kendi başına buyruk ve ülke yönetiminin hiçbir etkisinin olmadığı bir durum oluştu.

Elbette, her iki Ferman da tamamen dış güçlerin istek ve arzuları ile yapılmıştır. Çünkü, Osmanlı, artık bir müstemleke(sömürge) devlettir. Sadece dış kabuğu kalmış, içeride çırpınan birkaç insanla adı kalmış bir İdare Şekli…

Padişahın Hıristiyan Azınlıklar karşısında düştüğü bu durum, Devletin ASLÎ UNSURU olan Türk Milleti’ni perişan etmiş ve adeta Türk olmaktan pişman hale getirmiştir. Bu nedenle birkaç Türk Aydını 1850’lerden itibaren arayışa geçmiştir.

Sonuçta, bütün yollar bir Meclis gerekliliğine çıkmıştır. Çünkü, madem otorite kalmadı, Padişah sadece çırpınıyor, hatta çırpınmayıp seyrediyor, o zaman ülkeye yeni bir Düzen gelsin ve Meclis kurulsun! 1876 yılında I. Meşrutiyet dediğimiz yepyeni bir düzen geliyor. Kozmopolit , Türk’ten çok Azınlıkların hakim olduğu bir Meclis. Bir süre sonra bu Meclis kapatılıyor. Çünkü, ülkenin bu şartlarında zaten yürümesi de mümkün değil. 30 yıllık zor bir dönem. Öyle bir dönem ki, kim, kim ile beraber, kim, kim için mücadele ediyor,  aslî unsur ne durumda, azınlıklar neyin peşinde gibi karmakarışık ama, en önemlisi de yanan pamuk balyaları gibi, içten içe yanan ve sönmeyen bir karmaşa ortamı. Ancak, GÜYA söndürülmeye çalışılan bir ortam. Oysa durum o hale gelmiş ki, bu yangının söndürülmesi NORMAL ŞARTLARDA imkânsız. Nitekim, birkaç kişinin Balkanlarda dağa çıkmasıyla 1908 yılında geliyor II. Meşrutiyet! Diğer bir ifade ile, Mutlak Monarşi artık yürüyecek takatı kalmayan bir insana dönüyor. Zaten de yürüyemiyor. I. Dünya Savaşı, Millî Mücadele ve 1922 1 Kasımında Saltanatın kaldırılması.

Millî Mücadele kazanılmış, İstanbul, bu MÜCADELEDE işgalci güçlerle beraber olmuş! O işgalci güçler Lozan görüşmeleri için İstanbul’a Davetiye gönderiyor ve görüşmelere çağırıyor. Lütfen de, Ankara ile de konuşun onlar da Temsilci göndersin diyor. Utanmadan, İstanbul, Ankara’ya diyor ki; Türk Milleti’nin kazandığı bu ZAFER çok iyi olmuştur. Bakın bizi görüşmeye çağırıyorlar, sizden de Temsilci gelsin ve hep beraber Türk Milleti’ni savunalım. Bu duruma ne dersiniz?

Ankara,  BMM’nde aldığı bir kararla bu trajikomik duruma son veriyor ve ittifakla, zaten, özellikle 150 yıldır bitmiş, tükenmiş, yok olmuş SALTANATI kaldırıyor.

ŞİMDİ!!!!

Soralım;

ANKARA; NE YAPSAYDI?

Soralım;

SALTANATI KİM YIKTI?

Soralım;

MİLLÎ MÜCADELE NEDEN YAPILDI; YAPILMASA MIYDI? ÜLKE, YUNANİSTANA MI TERK EDİLSEYDİ?

Soralım;

BU AŞAMADAN SONRA HANGİ REJİM, DÜZEN, İDARE ŞEKLİ GELEBİLİR, GELMELİDİR?

Bir hatırlatma daha yaparak bu özetin özeti yazıyı bugünlük tamamlayalım;

1900’lerden sonra dünyada da Mutlak Monarşiler hızla yıkılmıştır. Örneğin, HABSBURG Hanedanlığı, Rus Çarlığı, Mançurya Hanedanlığı vs.

Osmanlı’ya devam edeceğiz.

 

 

Vicdanı Güçlü İnsan Hürdür

Hürriyet, kişinin yetkisi ve gücü oranında, aklına gelen her şeyi söylemesi ve yapması mıdır yoksa kişiyi harekete geçiren güçlerin eylemlerini yetkisi ve gücü oranında frenlemesi midir?

Girecekleri çok önemli sınavın sorularını ele geçiren arkadaşlardan biri önceden ezberlediği cevapları kullanıyor ve sınavı başarıyor, diğeri fırsat eşitsizliği olacağı için sorulara hiç bakmıyor ve sınavda başarısız oluyor. Muhtarlık seçimlerine katılan iki adaydan biri seçmenlerine kaşla göz arasında mükerrer oy kullandırıyor, diğeri böyle bir yola tevessül etmiyor. Mükerrer oy kullandıran bir oy farkla seçimi kazanıyor. İlçede yaşayanların, onun ismini duyunca yürekleri ağızlarına geliyor. Çünkü o, kimden para alsa iade etmez, kimin çocuğuna vursa ona karşı konulmaz, istediği tarlaya girer, ürünü toplar, hatta kızı alır. Ama ona kimse ses çıkaramaz.

Hür, kimdir, bu insanların hangisi hürdür? Her dürtüsünü sorumsuzca gerçekleştiren mi, hesap verme derdi olmayan mı hür kişidir? Eşitlik, adalet ilkesine aykırı hareket eden öğrenci mi, seçmenlerine birden fazla oy kullandıran muhtar mı, her istediğini elde etme gücüne sahip, korku yayan çete reisi mi hürdür?

Hürriyetimizi yapabildiklerimizle mi yaşamış oluruz yapamadıklarımızla mı? Hürriyet, nefsin kazancı mıdır, vicdanın otoritesi midir?

Batılı bir tarihi şahsiyetin “Bu iş çok hoşuma gitti, mutlaka bir yanlışlık vardır.” dediği rivayet edilir. Japonların “Bu yemek çok lezzetli, demek ki zararlı.” dediklerini bir yerlerde okumuştum. Yine bize ait “Keser döner, sap döner; bir gün hesap döner.” ve “Alma mazlumun ahını; çıkar aheste aheste.” sözleri bir yaşanmışlığın ifadesidir.

Kişiyi yöneten muharrik yani itici güçten ve frenleyici yani yasaklayıcı iki güçten söz edebiliriz. Tahrik edici güç, insana soru çaldırır;  yolsuzluk, usulsüzlük, hırsızlık, gasp yaptırır ancak frenleyici güç bu eylemlerin icrasına “Dur!” der, bir gün bu eylemlerin hesabıyla yüzleşeceğimizi ihtar eder. İleride hesap vermemizi gerektirecek her eylem, kölelik zincirimizin halkasıdır.

Çocuklarımız konuşmayı nasıl olsa öğrenecekler, onlara susmayı öğretmeliyiz. Ağızdan çıkan söz, yaydan çıkan ok gibidir; geri dönüşü olmaz. Dedikodu, iftira, zina, iltimas, torpil, rüşvet; özgürlüğümüzü kemiren birer kurttur.

Hür insan aciz, hürriyet bir acziyet değildir. İçindeki kötü duyguların isteklerine karşı koyma iradesi gösterebildiği için ilahi bir güce sahiptir. Bu ilahi gücün adı, hürriyettir.

Nurettin Topçu “Var Olmak” adlı eserinde, “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketi yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şaki, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat, hür değildir. Bilakis pek çok hareketi yapma kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse, hür olabilir.” der.

Patavatsızlığın adı, açık sözlülük oldu; kaynağı belli olmayan paranın veya yasallığı onaylanmamış bir malın alımı, satımı liberal ekonomi oldu; akla gelir gelmez söylenen, ancak üç gün sonra çöpe atılacak veya sahibinin yüzünü kızartacak her türlü sözün adı, özgür düşünce oldu. İnsanlığın ulaşabileceği son medeniyet olarak lanse edilen ve “genellikle ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, serbest ticaret, sivil haklar” şeklinde açıklanan  liberalizm, bir bakıma vicdan otoritesini da yok saydığı için, insanlığın köleliğine yok açtı.

Hürriyet, ilahi bir lütuftur; kod adı, vicdandır. Eğitimde hedef olarak gösterilen “fikri hür nesiller” yetiştirmek için vicdanların kirletilmemesi, yani temiz kalması yeterlidir.

İlahi gücün yatağı vicdanların kodları değiştirilmediği sürece kişi hürdür. Hür insanlardan oluşan hür cemiyetlerde de kötülükler barınma imkânı bulamaz. Ne mutlu, hep beraber hürriyet havasını soluyabilenlere, hürriyet şarkısını söyleyebilenlere!

 

 

Adil ve Dürüst Bir Seçim Bekliyor musunuz?

Önce 31 Mart’ta “ADİL yani adaletli bir seçim olabilir mi?” konusunu değerlendirelim:

Bir an için hiç hile falan yapılmadığını, insanların özel ihtiyaçlarını giderecek para, hediye, devlet imkânları ile işe alma gibi oy satın alma ahlaksızlıklarının da hiç olmadığını varsayalım.

Seçimlere 13 parti katılacak. Bu partilerin veya adaylarının seçim kampanyalarını, halka kendi görüş ve projelerini aktarma imkânlarının bırakın eşitliğini, birazcık dengeli olduğunu dahi söyleyebilmemiz mümkün değildir.

1-    AKP’nin devlet hazinesinden aldığı resmi seçim yardımı ile Mecliste temsil edilen diğer partilerin aldığı hazine yardımı arasında uçurum var. Mecliste temsil edilmeyen partiler ve bağımsız adayların ise hazine yardımı imkânı yok.

2-    AKP 16 yıldır iktidarda, belediyelerin çoğunluğunu da AKP’li başkanlar yönetiyor. Valiler, kaymakamlar, emniyet görevlileri, belediye başkanları ve diğer kamu kurumlarının yöneticileri devlet imkânlarını AKP lehine kullandırmada yarış halinde.

Seçim dönemlerinde bazı olağanüstü tesadüfler yaşıyoruz. Mesela İstanbul B. Belediyesi’ne bağlı İSPARK İstanbul’un bütün yollarını otopark olarak işleten bir şirket. Ayrıca katlı, katsız otoparklar işleten İspark marinalardan, taksi ve minibüs duraklarından da gelir elde ediyor.

Zarar etmesi mümkün olmayan bu şirket tam da 24 Haziran seçimlerini takip eden 2018’in üçüncü çeyreğinde zarar ediyor.

3-    Devlete iş yapan müteahhitlerin gönlünden kopan bağışlar(!) sadece iktidar partisine doğru akıyor.

4-    Bu iddialar ne kadar doğrudur bilemeyiz. Ama gördüğümüz kadarıyla, AKP’nin sadece İstanbul’da yaptığı bir mitingin maliyeti, bütün muhaliflerin Türkiye çapında harcadığı seçim masraflarının toplamından fazladır.

5-    Seçmene erişmede en önemli araçlar TV kanalları, gazeteler ve internet siteleridir. TV kanallarının ve gazetelerin yüzde 90’ı AKP kontrolünde olan yandaş veya havuz medyası denilen grupların elinde. Bunların parti liderlerini ekrana çıkarma oranları bakımından adalet sözünün yanından geçmesi söz konusu olamaz. Devletin TRT’si de yandaş kanallardan farklı değil.

Muhalif lider ve adayları ekrana çıkarma süresindeki dengesizlik yanında, seçilmesini istemedikleri partilerin liderleri ve adayları ile ilgili “yokmuş gibi davranma” veya aleyhe propaganda makinesi “yorumcuları” ile seçmen davranışını yönlendirme çabalarını da unutmamak gerekir.

6-    Bir de anket şirketleri var. Her seçim döneminde en objektif olduğu sanılan biri veya birkaçının “parayı kim verirse ona uygun sonuçlar üretebilen” firmalardan olduğu açığa çıkıyor. Eee para kimde var?

7-    Toplumumuz adil bir seçim istiyor mu? Sanmıyorum. “Yüzde 99’u Müslüman olan” ahalimiz, adaletsiz ve ahlaksız usullerle seçim kazansa da, “kazanandan, güçlüden yana” olmayı tercih ediyor.

Bütün bunlar bundan önceki seçimler gibi eşit şartlarda yarışın olmayacağı, adaletsiz bir seçimin gelmekte olduğuna şüphe bırakmıyor.

********************************

Seçimlerin Dürüst Yapılma(ma)sının Sorumlusu: YSK

Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun görevi “Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmaktır.”

YSK’nın anayasa değişikliği referandumunda (16 Nisan 2017), oylama sırasında aldığı kararla mühürlenmemiş oy pusulalarını geçerli sayması, bunu son Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerinde de uygulaması çok tartışmalara yol açmıştı.

Seçmenlerin parmaklarının çıkmaz boya ile boyanmasının kaldırılması da kafalarda soru işaretlerine yol açmıştı.

SEÇSİS sistemi, “dışarıdan girilerek sonuçlar üzerinde oynama yapılabilirliği yönünden güvensiz bulunduğu” için ABD’de kullanılmaktan vazgeçilen; Almanya ve Yunanistan’a önerildiği halde güvenilir bulunmadığı için uygulanmayan bir sistemdi. Bütün bunlara rağmen Türkiye’de kullanılmakta inat edilmesi de YSK’ya olan güveni sarsmaktaydı.

Bütün bunlar yetmemiş gibi, “YSK Başkanı da dâhil olmak üzere, toplam 6 üyenin Ocak 2019’da görev süresi doluyordu. AKP’nin mini torba yasa teklifiyle bu üyelerin görev süreleri 1 yıl uzatıldı.”

Anayasa aykırı olduğu halde, YSK Başkanı ve beş üyenin görev süresinin yasa ile uzatılması da yine seçimin güvenliği hakkında şüphe uyandıracaktır.

Seçim yapılsa ve üyeler yenilense veya eski üyeler yeniden seçilse idi böyle şüphe olmazdı. Ama böyle olmayınca “hiçbir şeyi şansa bırakmıyorlar” diye yorumlara yol açtı.

********************************

TBMM Başkanı Niye İstifa Etmedi?

TBMM Meclis Başkanı Binali Yıldırım İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için AKP adayı oldu.

Anayasa’nın 94. Maddesi’ne göre: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine katılamazlar.”

İstifa etmeden partisinin seçim faaliyetlerine katılması anayasanın açıkça ihlali demek.

Anayasa hükmü bu kadar açık olduğu halde, Cumhurbaşkanı Erdoğan “istifasına gerek yok” dedi.

Anayasa hükmü olmasaydı bile, bu durumun açık bir adaletsizlik olduğundan şüphe yok. TBMM Başkanlığı forsu, araç ve imkânlarını kullanmak diğer adaylar ile yarışı adil olmayacak demek.

Öncelikle Binali Yıldırım’ın bu haksızlığı ve adaletsizliği içine sindirememesi gerekirdi. Ama istifa etmedi.

Binali Yıldırım seçimi kazanamazsa, “TBMM Başkanlığından da olma” ihtimalinden korkuyor olamaz. Tayyip Erdoğan isterse O’nu tekrar seçtirebilir. Seçimde başarısız bulur ve Binali Yıldırım’a kızarsa da, Yıldırım o koltukta zaten oturamaz.

Bu yüzden kararı kendisi vermedi, “talimata uydu” diye düşünüyorum.

 

 

Yedi Yıl Öncesinden Güzel Bir Günün Anısına

Gazete ya da bir kitap okuyabildiğim için özel aracımla değil de dolmuşla veya otobüsle gitmek isteyip te bazen yer bulamayınca cehennem azabına dönen iş yerime gidiş maceram, birden bire bambaşka bir güzelliğe dönüşmüştü. İzmir’imizi kuzey – güney istikametinde kat eden elektrikli tren hattı İZBAN işletmeye alınmıştı. Hemen ilk yolcularından biri olarak hasretle kucakladım.

Seçim kaygısıyla, alelacele işletmeye alınmıştı, çevre güvenlik önlemleri tam alınamadığı için fazlaca sürat yapamıyordu. Ama olsun, dağa taşa gömülen muazzam paralara bakıldığında küçük birer meblağ ayrıntısı olan bütün bunlar elbet bir gün düzelecekti. İyi de galiba vagonlar da çok taze idi; bana hoş gelen, alışmış olduğum taze boya kokuyormuş biraz. Ben pek fark edememiştim. Ama oturduğum uzunlamasına kenar koltuklarda yanımda oturan çok genç bayan bu soruyu sorup hatırlatmıştı: “Ortamda boya kokusu var değil mi?”

Soruyu duydum, bana sorulduğuna kanaat getirdim, gazeteye gömdüğüm başımı kaldırmadan havayı kokladım. Soluma döndüm, genç bayanla yüz yüze gelip te; “Evet tanıdık bir endüstriyel boya kokusu, galiba dün boyanmış ta bugün hizmete girmiş gibi, ama çok yakında uçar gider, hiç bir şeycik kalmaz” derken gencimizin, gözlerime bakamadığını, ortalamasına yüzüme baktığını fark ettim.

Birden bire çok şiddetle uyarılmış gibi, çok dikkatlice, çok kuvvetlice, çok ararcasına baktım yüzüne ve en nihayetinde sol elinde sımsıkı tuttuğu, katlanmış beyaz bastonunu fark ettim. Evet, genç kızımız kör idi. Benim de bunu hemen anladığımı, anladığını hissettim. Gazetemi okurken çıkan kâğıt hışırtısı seslerinden gazete okuduğumu anlamıştı. Ama körlüğü konusundaki en küçük bir soruyu sanki hemen engellemek istercesine hangi gazeteyi okuduğumu sordu: “Cumhuriyet” dedim. Oradan buradan sohbete giriştik.

Ben; hemen, alelacele, öylesine bir bilince erişebilmiştim ki hakikaten benim gözümde ve ruhumda da gencimiz kör falan değildi. Bu olgu yok olmuştu aramızda. Tam anlamıyla eşit olarak adeta beyinlerimiz konuşuyordu. Bu, zaten başarılması gereken bir ruh ve akıl kıvamının övünülecek nesi vardı ki.. Ben sadece bunu çok çabuk, hiç firesiz başarmıştım ve bundan dolayı bir huzur güzelliği kapladı içimi. Çünkü sanki bu tutumum ona da çok huzur vermişti.

Galiba, gazete okuyan bir adam olmam biraz güven vermişti gencimize, ama sonrası. Oradan, buradan, şuradan; hep konuşmak, sohbet etmek istiyordu. Ben de yan yan yüzüne bakıyordum, inceliyordum biraz arada. Hafif kıvırcık simsiyah saçlı, beyaz tenli, ufak tefek, Egeli, bir Türkmen köylüsü güzelliğinde idi. Ama hakikaten göz bebekleri olmayan kapkara gözlerine bakamıyordum uzun boylu.

Ege Üniversitesinde okuyormuş. Okulu, dersleri, şusu busu derken hep konuşa konuşa, birlikte aktarma yapacağımız Halkapınar Aktarma İstasyonuna yaklaşıyorduk. Güzergâhımız aynıydı. Birlikte devam edecektik. Sanki hiç bir şey yokmuş gibi davranmak ta bir tür ikiyüzlülük gibi canımı sıkmaya başlamıştı. Küt diye sordum: “Ne zamandan beri görmüyorsun?” “Doğduğumdan beri.”

Halkapınar İstasyonuna geldik, birlikte ineceğiz. Merdivenlerden çık – in, tekrar metroya bin; uzun ve meşakkatli bir yol. İnmek üzere ayağa kalkmıştık. “Gir bakayım koluma!” dedim. Hemen koluma girdi, öteki eliyle de koluma sımsıkı sarıldı. Yürüyüş yolunda Bülent Ustamdan telefon geldi; konuştuk, anlaştık; bu konuşmayı da merak etti. İş konularında zaten çenem düşüktür biraz, neler olduğunu anlattım.

Metroya geldik ve bindik. Ayakta, ben direğe o da benim koluma sımsıkı sarılı gidiyorduk. Yer vermek isteyenleri kesinlikle reddetti. Bornova’ya yine bir aktarma istasyonuna yaklaşıyorduk. Az sonra ayrılacaktık. Ben onu mutlaka, mutlaka ama mutlaka daha da umutlu göndermek istiyor ve bu umutla beynimi zorluyor, söylenecek başka türküler arıyor, arıyor, arıyordum. Tamam, en iyisini bulamayacağım belki de, ama ya onu üzecek bir şeyler söylersem korkusu fena halde içimi sarmıştı.

Her şeye rağmen bulabildiğim iki şeyi söylemeye karar verdim ve söyledim:

“Bak, yaşamak şöyle bir şey olabilir. Diyelim ki kanser hastalığına kesin çare olabilecek, ölmekte olan bir hastanın hayatını kurtaracak bir ilaç bulundu. Yani kullanan iyileşecek ve hayatına devam edecek. Yalnız ilacın bir yan etkisi var. Kesinlikle gözleri kör ediyor. İnan bana bütün ölümcül hastalar bu ilacı hiç düşünmeden hemen kullanır. Ben mesleğim icabı aşinayım. Dünyada, bilimsel gelişmeler sonucu ‘Görüntü İşleme Teknolojisi’ diye bir uygulama başladı. Örneğin bu sistem, gıda endüstrisinde bir bantta akan elmaları, portakalları bir kamera vasıtasıyla görerek çürüklerini ayıklıyor, renklerine ve boylarına ayırıyor. Mesleğimden dolayı çok iyi bildiğime emin ol! Bu gelişmeler bir başlamaya görsün sonrasında bu uygulamalar korkunç bir hızla gelişir ve sen, on, on beş sene içinde kesinlikle görebilir olacaksın, lütfen buna inan!”

Beni büyük bir ilgi ve yüzünde bir memnuniyetle dinledi. Bunu hissettim. Bornova’ya geldik, gencimiz yine kolumda, merdivenleri çıktık. Onu Kampüse götürecek otobüs durağına kadar götürdüm. Otobüs hazır bekliyordu. Söyledim; bana döndü sarıldı, kapkara gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Otobüse bindi, ben hemen duraktan ayrıldım. Başka bir duraktaki bir banka oturdum, ağlamaya başladım.

“Allah’ım, sana çok şükürler olsun! Sen bana nasıl bir ruh güzelliği bahşetmişsin böyle, bir genç bayan sesimden mi, konuşmamdan mı nereden bilmem; beni görmeden bunu hissetmiş ve dış tehditlere karşı tepeden tırnağa savunma mekanizmaları, refleksler geliştirmiş olmasına rağmen bana güvenmiş, bana sarılmış.”

Sonra da şu sözler döküldü zihnimden. “Sen son zamanlarda şunları demiyor muydun: Levent, senin bunca ürettiklerine karşın makam ve para zengini olabilmen fıtratında yok, olmayacak. Sen en iyisi, daha iyi bir insan olmaya gayret et! Bak, öyle oluyor işte; mutlu olsana!”

Sonrasında içimde bir huzur ile beni 4.Sitedeki atölyeme götürecek olan 304 no’lu otobüsüme bindim. “Haydin Levent!” dedim. “Yaşam savaşına devam!”

 

(NOT – Mahcubiyet içinde, bir açıklama ihtiyacım: Yukarıda “Allah’ım, sana çok şükürler olsun, sen bana nasıl bir ruh güzelliği bahşetmişsin böyle” demişim. Bu cümle başıma gelen yine bence, bu ilahi güzellikten hemen sonra sıcağı sıcağına, ne diyeceğimi bilemediğimi, sadece ve sadece körün fili tarif ettiği gibi bir şaşkınlığımı ifade eder.)

 

 

İşte Kıbrıs Konusunun Bilinmeyenleri…(Rahmetli Denktaş’ın anlatımıyla…) Yazı Dizisi:

BÖLÜM-1

Kıbrıs konusunda ne kadar çok şey söylendi, anlatıldı ve yazıldı. Ülkemizin dış siyasetinin son 50 yılına damgasını vuran, bölgesel milli menfaatlerimiz uğruna savaştığımız adı Kıbrıs olan o stratejik ada hala gündemimizde, hala uluslararası arenada çözüm bekleyen en önemli konu, hala en hassas bölgeler arasında.

Kıbrıs konusunun çözümsüzlük nedeni aslında çok açık!

Çünkü adanın yarı buçuğunu elinde bulunduran Rumlar; adanın tamamının yanı sıra, yönetimini de istiyor! 1974 yılında Rum’un zulmünden kurtulup hürriyetine kavuşan, 1983 yılından bugüne kendi kurmuş olduğu KKTC’de hür ve bağımsız yaşayan Kıbrıs Türk Halkına ise adada sadece azınlık olarak yaşayabilirsin diyor da başka bir şey demiyorlar!

Hemen şunu ifade etmeliyim ki, Kıbrıs meselesi bir alacak verecek davası değildir. Kıbrıs meselesi denildiğinde; Akdeniz’deki konumu nedeniyle Türkiye’nin ön cephesi olan Kıbrıs adasının stratejik önemi akla gelir.

Kıbrıs konusu dendiğinde; Türkiye’nin tarih sayfalarından süzülüp gelen ada üzerindeki 307 yıllık hâkimiyeti, uluslararası anlaşmaların ülkemize tanıdığı yasal hakları ve hukuku akla gelir.

Kıbrıs adası bizlere atalarımızdan yadigâr vatan toprağımızdır. Tarihin hiçbir döneminde ne Rum’a, ne de Yunan’a ait olmamıştır.

Kıbrıs meselesini kitaplarına konu alan pek çok akademisyen, konunun uzmanları, olayların içinde yer alan siyasiler olmuş, makaleler yazılmış, konferanslar verilmiştir. Ben de Kıbrıs Milli davamızla ilgili bugüne değin pek çok kitap kaleme aldım, konferanslar verdim, binlerce makale yazdım.

Ama bu defa; Kıbrıs konusunun bilinmeyenlerini bu meselenin bayraktarı, Kıbrıs Türk’ünün bu konuyla ilgili haklı davasını tarih sayfalarına kazıyan KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Denktaş’ın anlatımıyla yazmak istedim.

İşte, bu yazı dizisinde, konunun pek çok anlatılmayanı okuyacak, Kıbrıs meselesinin gerçekleriyle tanışacaksınız.

Rahmetli Denktaş’ın anlatımı olan bu gerçekler; 2010 yılında yazmış olduğum, ”Tarihten Gelen Çığlık” isimli kitabımda da yer almıştır. Okuyacağınız her bölüm Kıbrıs meselesinin Türkiye ve Kıbrıs Tür Halkı için neden çok önemli olduğunu da gözler önün sermektedir.

Şimdi, neredeyse ömrünün tamamını doğduğu vatan toprakları Kıbrıs’ta halkının müreffeh geleceğine adayan, sonunda bu onurlu mücadeleyi kazanarak, kurmuş olduğu KKTC devleti ile taçlandıran; doğru tespitleriyle, fikirleriyle hala konuyla ilgili siyasetçilere yol gösteren, büyük devlet adamı rahmetli Denktaş’a sözü bırakalım.

O bilge kişiliği ile Kıbrıs konusunun bilinmeyenlerini tarihe yazdığı gerçekleriyle anlatsın bizlere;

“1950’li yılların en önemli olayı, Rumların gerçekleştirmiş olduğu, Enosis plebisitidir. Kilisede defter açtılar, papazlar kiliseye normal olarak ibadete gelenlerin imzasını aldı Enosis ister misin diye? Kiliseye gelmeyen insanların evlerine gittiler teker, teker! Biz biliyoruz, siz fazla dindar değilsiniz ama bugün milli meseledir. Gelip şu defteri imzalayın, gelmezseniz kilise tarafından aforoz edileceksiniz diyerek insanlarına baskı yaptılar! Onun için herkes gitti ve imzaladı. Onun sonucu olarak da bütün dünyaya sanki Kıbrıs’ın, % 95’i Rum çoğunluğudur, tek halk vardır ve Enosis ister diye duyurdular! Yani o günden itibaren, tek halk mı? Çift halk mı? Tartışmaları başladı…

Bunun üzerine Doktor Küçüğün etrafında toplanmış olan insanlar, Rumlar bu duyurularını nereye gönderdilerse; bu duyuru Rumların bir oyunudur, Kıbrıs’ta iki halk vardır diyerek, oralara protesto metinleri gönderdiler. Aynı yıl bu plebisiti yapan ihtiyar Başpiskopos ölür ve yerine herkesin Makarios diye bildiği, 3’ncü Makarios geçer. Makarios kilisede Başpiskoposluk yemini yaptıktan sonra, devam ederek bir de milli kutsal yemin yapar ve derki:

‘Hayatım boyunca Enosisi elde edinceye kadar çalışacağım…” 1950-1952 yıllarından sonra öğreniyoruz, Yunanistan’a gidiyor, Yunanistan’ı bu konuda teşvik etmeye çalışıyor, artık koloniler ayakta her yerde isyan halindedir, biz de isyan edelim diyor, ancak kendisini yatıştırıyorlardı ama Grivas ile temaslarını da o dönemde başlatmış oluyordu!

 

 

Samsun’da Yandık, Doğu Türkistan’da Donduk

“Bir yıl geçti ama gel de bana sor;

Kaybolan aylarım, yıl oldu geçti.”

Hataylı Şair 2018‘i özetlemiş. ‘Her günü gamlı geçen‘ler içinse bitmedi Aralık ayı, insan biçti: Ankara‘daki tiren kazasında 10 insanımız öldü, 90’ı yaralandı. Terör saldırılarında Suriye‘de 50 kişi, Afganistan‘da 40 kişi ve Nijerya‘da 15 kişi hayatını yitirdi. Endonezya‘daki volkanik tusunamide ölü sayısı 450‘ye, yaralı sayısı 1500’e vardı; 150 kişi de kayıp. İlâ âhir..

Ama son haftasındaki 2 kayıp vicdanlarımızı sersemletti, belleklerimizi dumura uğrattı. Samsunlu 34 yaşındaki temizlik işçisi ve 2 çocuk babası Âdem A. Tekkeköy İlçesi’ndeki Yeşilyurt Demir Çelik Fabrikası’nda 4 – 12 vardiyasının ilk yarım saatinde kendini 1.600 derece sıcaklıktaki eritme kazanının içerisine atarak intihar etti.

Ne olduğunu bilemedik. Nasıl olduğunu anlamadık. Niçin olduğunu soramadık. Suskunlukla ve sessizlikle geçiştirdik. Kafamızı dizi, yarışma, futbol, magazin yığınlarının altına koyunca çevremizdeki olumsuzluklar da yok hükmündeydi. Ve bu arada teşvik görmeyen iyilik, kösteklenmeyerek dolaylı destek gören kötülük karşısında daraldıkça daralıyordu. Bu darlıktır bunca varlık içince ruhsal stresimiz ve mutsuzluğumuzun asıl kaynağı.

Çin‘in adeta açık hava hapishanesi haline getirdiği ve ailelerini toplama kamplarında tuttuğu Doğu Türkistanlı çocuklar sahipsizlikten bir bir ölüyor. En son ölense Hoten İli’nin Karakaş İlçesi’in Zava Köyü’nden Rahmetullah Ş. Soğuktan donmuş minik bedeni yattığı bir çuvalın üzerinde bulundu. Ya bulunamayanlar?

Say ki Giresun İlimizin Görele İlçesi’nin Zıva Köyü.. Say ki Allah‘ın Ahmet‘i.. Zulüm var diyorlar; bakmıyoruz bile. Kardeşlik diyecekler; ilgilenmiyoruz ille de. Medyadaki gündem haricinde bir gündem tanımıyoruz. Yukarıdan talimat gelmeden miting bile ya-pa-ma-yız!

82 milyon 400 bini aştı sayımız ama sorumluluk katsayımız artmadı. Birbirimize baka baka duyarsızlığımızdan taviz vermedik ve birbirimize bir şeyler göstermekten başkaca büyük bir hedef belirlemedik.

10 gün önce “Yemen’de yandık, Sarıkamış’ta donduk, Çanakkale’de öldük” paylaşımları yaptık. 100 küsur yıl sonra Samsun’da yandık, Doğu Türkistan’da donduk, tirende-terörde-tusunamide öldük ve ölmekteyiz halen..

Ve muhasebesini yapmadığımız, bilançosunu evvelki yıllarla karşılaştırmadığımız bir yılı daha geride bıraktık. İnsanı yaşatan elbette umutlarıdır amma umuda ummakla değil uğraşmakla varılır.

Eğer dünyanın dörtbir yanında umutlar umutsuzluğa dönüyorsa içinde bulunduğumuz saksı toptan kuruyor demektir. Kimsenin ‘çölüne yağmur ol’mayacaksak insanoğlu susuzluktan ve sevgisizlikten ölecek demektir. Tıpkı takvimler gibi..

2019‘un sorusunu ise çeyrek yüzyıl öncesinden sormuş Kemal Özer:

Neyle anılacak ilerde bu yıl?

Yaza hazırlandığımız günlerde

Güneşle aramıza sık sık

Kara bulutların girmesiyle mi?

En kalabalık saatlerinde sokakların

Bir çaylak gölgesi geçmiş gibi

Sessizliğe boğulmasıyla mı yoksa?

 

 

Türklük ve Türk Dünyası Âşığı Bünyamin Aksungur’dan Kitap Gibi Müzik Albümü: Canan Uykuda

Türk Dünyası müziklerinin ülkemizdeki bir numaralı sanatkârı Bünyamin Aksungur, 1971 yılından beri, 47 yıldır müzikle ilgileniyor. İlk 5 yılı, müzikte kendisine yol ve tarz aramakla geçti. Çünkü öğretmen okullarındaki müzik derslerinde; mandolin, flüt, gitar, keman, piyano gibi batı müziği çalgılarıyla eğitim veriliyordu. Bağlama yoktu, ud yoktu, kaval yoktu… Birkaç öğrenci bağlama çalabiliyordu. Onlar, memleketinden getirdiği sazı, kendi kendilerine öğrenip çalabiliyorlardı.

Klasik ortaokullar ve liselerdeki müzik derslerinde Beethoven’in kahvaltıdaki tercihleri hakkında bilgi veriliyordu da… Abdülkadir Merâgî’nin, Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin, Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’nin, Tanbûrî Cemîl Bey’in ismi bile anılmıyordu. Çünkü CANAN UYKUDA’daydı…

Bünyamin Aksungur, yerli ve millînin peşinde idi. Aradığını 1976 yılında buldu. (Fahrî Prof. Unvanına sâhip) Yrd. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç(1) tarafından kurulan TÜMATA Türk Mûsıkîsini Araştırma ve Tanıtma Grubu kurulmuştu. Gruba dâhil oldu. Böylece 5 yıl ne tarafa akacağını bilemeyen coşkun ırmak, yatağına yerleşti. Müziğe olan derin ilgisi, Türklük ve Türk Dünyası sevgisi, Türk Dünyası mûsıkîsi aşkına dönüştü. Bu aşk da zaman içinde gelişti ve konserler, konferanslar şeklinde muhteşem meyveler verdi. Fakat ne yazık ki bu meyveler, hatıralarda silinmez izler bırakmış olmasına rağmen kalıcı bir eser, bir albüm olamadı. Çünkü CANAN (hâlâ) UYKUDA’ydı…

Aksungur’u dinleyelim:

Benim de okuduğum okullarında iki milyonu aşkın öğretmen yetişti. Hepsi de iyi eğitimci, hemen hepsi de nota biliyor ve en azından mandolin veya flüt çalıyor. Aralarında çok yetenekli olanlar da az değildir. Fakat insaf! İki milyon kişi içinden bir tane flüt veya mandolin virtüözü çıkmaz mı? Çıkmadı işte…

Batı müziği enstrümanları yerine öğretmenlerimize kendi enstrümanlarımız ve kendi müzik dilimiz öğretilseydi; bir düşünün, Türkiye’nin kültür hayatı bugün nerelerde olurdu!

Kendi sesleri ve kendi diliyle kendini ifade edebilen Türk milletinin bilim, teknik ve siyaset arenasındaki yeri çok daha yukarılarda olabilirdi ama olamadı; çünkü CANAN UYKUDA’ydı!

Zavallı milletim! Kendine ne verilirse itiraz etmeden aldı. Kaliteyi hiç talep etmedi. Medya, radyo ve televizyonlar ha bire yabancı renk ve zevkleri pompalıyordu. Halk ne yapsın?… İsyan da etmedi, yerliyi, iyi ve millîyi de talep etmedi, edemedi; çünkü CANAN UYKUDA’ydı!

1976 yılında katıldığım TÜMATA gurubunda kendimi geliştirme imkânı buldum. Türk Dünyası’nın müziklerini, Türk kültürünün aşığı küçük bir kitleye duyuruyorduk. Dünya değişiyor, SSCB dağılıyordu. Bu arada adını dahi bilmediğimiz yeni yeni Türk boylarının varlığından haberdar oluyorduk. Evet, Türk Dünyası uyanıyordu, ama CANAN UYKUDA’ydı!

Güzel söylüyorsun.’, ‘Albüm yapsana‘ diyenler çok oldu. ‘Hangi parayla, hangi imkânla?’ Sorusu da cevabı da kimsenin aklına gelmedi. Millî ve yerli (!) iş adamlarımız vardı, imkânları çok genişti. Oda orkestraları, Senfoni orkestraları kuruyor, Türk Milletine ve kültürüne yabancı fakat biraz yetenekli kim varsa onlara maddî-manevi destek veriyorlar, tanıtıp şöhret olmalarını sağlıyor ama ne hikmetse Türk Kültürünün derinliklerine yapılacak bir yolculuğu desteklemekten kaçınıyorlardı. Çünkü CANAN UYKUDA’ydı.

Böylece 60’lı yaşlara gelip dayandım. Bir baktım ki ‘Yolun sonu görünüyor, bir şeyler yap Bünyamin, sâhip olduğun hazineyi mezara götürme, 7500’ü aşkın harika eser içinden en beğendiğin 20-30’unu seç ve albüm yap‘ dedim kendi kendime. ‘Kimseden bir şey bekleme, devletten de… Hiç kimse elini taşın altına koymuyor, koymayacak.’ Çünkü CANAN UYKUDA!

İşte böyle dostlar, sonunda neyim var neyim yoksa harcamaya ve hiç olmazsa tarihe bir not düşmeye karar verip bu albümü hazırladım. Biliyorum, devir albüm devri değil. Albüm satıp para kazanma devri hiç değil. Ama beni yetiştiren aileme, öğretmenlerime ve mensubu olmakla iftihar ettiğim Türk milletine borcum var.

Bu albümü birinci taksit kabul edin. Devamı da gelecek inşallah. Belki de uykuda olan CANAN’ın uyanışına bir parçacık bile vesile olabilirsem, benim en büyük dileğim de böylece gerçekleşmiş olur.

İnsanlarımız âlim değilse de ariftir. Anlamışlardır: ‘CANAN’ kelimesiyle kast edilen, aziz ve necip milletimizdir. Milletimiz, daima en iyiye, en güzele lâyıktır. Asaletinden, tevazuundan dolayı ‘verilene razı olma ve şükretme‘ tevekkülünü benimsemiştir. Ayrıca ‘alan el‘ değil, ‘veren el‘ olmayı tercih etmiştir.

Bünyamin Aksungur, albümün hazırlanmasında kılı kırk yarar gibi titiz davrandı. Eserinin meydana gelmesinde, ister teknisyen olsun ister sanatkâr… her birinin kendi sahasında en ehil kişiler olması hususunda seçici ve mükemmeliyetçi oldu. Yurt dışından gelen sanatkârları İstanbul’da misafir etti. İki yıl çalışılarak üç albümde toplanacak eserlerin stüdyo kayıtları yapıldı. Birincisi CANAN UYKUDA adı ile Kasım 2018’de müzikseverlerin, aklı ve gönlü Türk Dünyası’nda olan Türklük âşıklarına sunuldu.

Ekipte bulunan sanatkâr ve teknisyenlerden bazı isimler:

Müzik Yönetmeni ve Aranjör: Selçuk Murat Kızılateş / Armoni kompozisyonları: Şeyhmus Fidan / Yaylı Kompozisyonları: Murat Süngü / Dutar, dombra ve şan kobız: Bünyamin Aksungur / Dombra, dutar, bağlama, üç telli lavta: Selçuk Murat Kızılateş / Tar: Prof. Dr. Möhlet Müslümov / Kâmança: Prof. Dr. Munis Şerifov / Nay: Prof. Dr. Abdulahat Abduraşitov / Gıcak: Talatbek Tuyçiyev / Kanun: Turgut Özüfler / Kaval ve tütek: Mustafa Eke / Zurna: Ünal Yörük / Klarnet, trompet ve saksafon: Aykut Sütoğlu / Akordeon: Bekir Sakarya / Çello: Murat Süngü / Piyano: Tarkan Ergün / Yaylı grubu: Kempa / Akustik, klasik ve elektro Gitar: Şeyhmus Fidan / Perküsyon: Cemal Özkızıltaş / Bas: Eylem Pelit / Davul: Volkan Yılmaz / Kayıt: Taksim Ada Stüdyo / Mix, Mastering: İhsan Apça, Özgür Özkan Mete / Grafik tasarım: Hakan Balkan.

Albümdeki Eserler:

1-AK BULAK: Kazak Türkleri türküsü. Kaynak: Bakir Tacibayev, Derleyen: Bünyamin Aksungur, Zeynel Özkalp

2-CANAN UYKUDA: Uygur Türkleri türküsü. Kaynak: Abdülahad Abdülhekimoğlu, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

3-KÂR ETMEZ AHIM SEN GÜLİZÂRE: Irak/Kerkük Türkleri, türküsü, Sözler: Osman Nevres, Müzik: Anonim.

4-URAL DAĞI: Kırım Türkleri türküsü. Kaynak: Mehmet Emin Emin, Derleyen: Bünyamin Aksungur

5-ÖZ YURTUNĞDA GEDA (dilenci) BOL: Özbek Türkleri türküsü. Kaynak: Narmurat Narzullayev(Narzi) ve Curabek Muratov, Der: Bünyamin Aksungur

6-DUMANI DA VARDIR ŞU DAĞLARIN BAŞINDA: (Bozdoğan Zeybeği): Türkiye/Aydın Türküsü. Derleyen: Özay Gönlüm

7-ANA YURDUM: Azerbaycan Türkleri türküsü. Eser: Alibaba Memmedov

8-YELPESSE (Yelpaze): Türkmenistan Türkleri türküsü. Kaynak: Babamurad Hemdemov, Derleyen: Bünyamin Aksungur

9-UÇRAŞKANDA(Karşılaşınca): Doğu Türkistan, Uygur Türkleri türküsü. Sözler: Abdurehim Ötkür, Müzik: Abdurehim Heyit. (Abdurehim Heyit, bu eserinden ötürü hâlen Doğu Türkistan’da hapistedir.                                                                   10-BÖRLÜGEN (Böğürtlen): Tatar ve Başkurt Türkleri halk türküsü. Kaynak: Damir Fasiyev, Derleyen: Bünyamin Aksungur

11-MAĞUSA LİMANI: Kıbrıs Türkleri Türküsü. 1943 yılında yaşanmış Arap Ali lakaplı yiğidin öldürülmesini anlatan anonim türkü.

12-DARAKTUU KIŞTAK ÇETİNDE (Ağaçlı köy kıyısında): Kırgız Türkleri türküsü. Kaynak: A.Cantemir, E.Tursunov, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

13-VIRMANTA ŞIRLARA: Çuvaşistan Türkleri halk türküsü. Kaynak: Vladimir Petrov, Albina Yuratu, Derleyen: Bünyamin Aksungur.

 

Albüm kitapçığında bütün bestelerin sözleri ve pek çoğunun hikâyesine de yer verilmiş. Müşterek kelimeler, müşterek duygular ve müşterek nağmeler… Türk Dünyasının bir bütün olduğunu gösteriyor. Her biri millî ve yerli, hepsi bizden… Bâzılarında hüzünlenecek, bâzılarında neşelenecek ve kalkıp oynayacaksınız.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI: Kemalpaşa Mahallesi, Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhâne, Fâtih-İstanbul. Telefon: 0.212-511 10 06. Belgegeçer: 0.212-520 53 63 e-posta: tdav@turan.org // www.turan.org.tr

AHENK YAPIM: İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, 6. Blok Nu: 6523 Unkapanı, Fâtih-İstanbulb Telefon: 0.212-511 29 68 // www.ahenkmuzik.com.tr

<><><><><><><><><><

(1)Rahmi Oruç Güvenç: Müzisyen, müzik ve hareket terapisti, etnomüzikolog, psikolog, sosyolog, mutasavvıf Prof. Dr. Rahmi Oruç Güvenç, 1948 yılında Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdu.

Müzik hayatına 12 yaşındayken ortaokul yıllarında, keman dersleri alarak başladı. Üniversite yıllarında ud, rebab, ney ve tanbur öğrendi.

1975 yılında TÜMATA grubunu kurdu ve hayatı boyunca hem Türkiye’de hem de yurtdışında müzikterapi, Türk Musikisi tîrihi ve Tasavvuf üzerine çalışmalar yaptı.

5 Temmuz 2017 târihinde kalp krizi sebebiyle vefat etti.

Eğı̇tı̇m hayatı ve çalışmaları:

Lise öğrenimini Kütahya Lisesi’nde yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nde, müzikle tedâvi konusunda klinik psikoloji doktorası yaparak bu konuda tek uzman oldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Türk Musikisini Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurdu.

1975 yılında TÜMATA grubunu kurdu. Bu grupta Türk Dünyası kaynaklı Türk musikisinin kökeni ve terapi değerleri araştırıldı, Türk Dünyasında müzik icrası sırasında kullanılan enstrümanlar, sahnede giyilen kostümler, sahne dekorları ve desenleri incelendi. Unutulmuş olan bir çok enstrüman minyatürlerdeki resimlerden faydalanılarak, at kılı, hindistan cevizi, tahta ve çeşitli hayvan derileri kullanılmak suretiyle orijinallerine tamamen uygun şekilde tekrar üretilip, grup konserlerinde kullanıldı.

Türk Dünyasından ve Anadolu’dan toplanarak bir araya getirilen 400 den fazla müzik âleti İstanbul’da TÜMATA merkezindedir.

Eserleri:

*Doktora tezi: Müzikle Tedâvi Klinik Psikoloji, *Türk Mûsıkîsi Târihi ve Türk Tedâvi Musikisi, *Allah’ın Sevdikleri / Hz. Mevlânâ, *Güfte ve bestesi kendisine ait eserler. *Tarz-ı vefa isimli bir makam icat etmiş, bu makamda bir saz semaisi ve bir peşrev bestelemiştir.

 

 

 

 

BÜNYAMİN AKSUNGUR:

1957 yılında Manisa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Manisa’da, liseyi Edirne Öğretmen Okulu’nda tamamladı. 1975 yılında ilköğretim öğretmeni olarak Iğdır’da göreve başladı. 1976’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne giren Bünyamin Aksungur burada gece öğrenimine devam ederken gündüzleri de ilkokul öğretmenliği yaptı. Fakülteyi bitirdikten sonra ilkokul öğretmenliğine devam eden Aksungur,1986 yılında İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladı Bir müddet prodüktör (yapımcı) kadrosunda hizmet verdikten sonra yapımcı-yönetmen olarak TRT İstanbul Televizyonu’na tâyin edildi.

Asli görevinin yanı sıra TÜRKSES adlı müzik topluluğu kurarak Türk dünyası müzikleri hakkında konserler düzenleyen Bünyamin Aksungur, bir yandan da Türk dünyası müzikleri üzerine araştırmalar yaparak konferanslar vermektedir.

Yakın zamanlara kadar TRT Avaz’da sazı ve sesiyle katıldığı ‘Görül Avazı’ isimli programı hazırlayıp sunmakta idi.

Bünyamin Aksungur evli ve 3 çocuk babasıdır.

 

 

 

EDEBİYATI-

DERKENAR:

UYUYANLARA AĞIT

GALİP ERDEM

 

Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz. Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim.

Ama maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, ‘Artık çok geç’ olacak! Bir daha uyumak şöyle dursun, yatak bile bulamayacaksınız. Ve o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek. Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz. ‘Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar‘ diyoruz, aldırmıyorsunuz. Sözümüze kulak verirseniz tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz. Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.

Mücâdeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücâdelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.

Memleketimizin bin bir dâvâsı var. Nizamımızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz. Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz. Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz. Canınıza kastedenler, her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar. Hiçbir feryat sizi uyandıramıyor, tehlikeyi anlamanızı temin edemiyor. Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı yastığa gömüyorsunuz. Kurtuluş ümitlerine vedâ etmeden uyanmanızı istiyoruz. İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz. Hatta biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor. Yine de başucunuzda davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz. Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız. Gafletten sıyrılmağa biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?

Yeniden görüşene değin hoş vakit bulunuz.

(Yeni İstanbul Gazetesi, 03 Ocak 1963)

 

 

BİLGİLİK:

MÜZİĞİ BİR, DEVLETLERİ AYRI İNSANLAR…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Anadolu’muzun diri ve diriltici kültür motifleri, Türk dünyasın her köşe bucağında bizleri sıcak, samîmi ve sevimli yüzüyle karşılar, bizlere ev sâhipliği yapar.

Leylâ ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tâhir ile Zühre ve diğerleri… 22.000.000 kilometrekarelik Türk Dünyası coğrafyasını, vatan bilmişlerdir. Oralarda yaşar, oralarda gezerler. Oralar Türk vatanıdır.

Leylâ ile Mecnun’un hikâyesini dinlemekle yetinmeyenler, aslını-esâsını öğrenmek isteyenler, Ali Şîr Nevâî ile karşılaşırlar. Nevâî kimdir? Merak edenler O’nun 1441 yılında, şimdi Afganistan sınırları içerisinde bulunan Herat şehrinde doğduğunu, Özbek Türklerinden olduğunu ve Semerkant’ta yaşadığını öğrenirler.

Leylâ ile Mecnun hikâyesinin günümüze intikal eden şeklini, 1534 yılında Fuzûlî yeniden kaleme almıştır. Peki, Fuzûlî, kimdir? O, en büyük Türk şâiridir. Bağdat civarında doğup yaşamıştır. Kendisi o civarın dışına çıkamamış ve fakat şöhreti bütün Türk-İslam âlemine yayılmıştır.

Otomobil yok, tren yok, uçak yok… Telefon ve belgegeçer yok,  internet ve elektronik mektup yok… Her türlü ulaşım ve iletişim imkânlarının en az seviyede bulunduğu bir çağda böylesine geniş bir coğrafyada bilinip benimsenmesi, Kültür birliğinin varlığını ve gücünü ortaya koyar.

Araştıranlar, Kerem ile Aslı’da, Tâhir ile Zühre’de de aynı gerçeği görürler.

Telekomünikasyon ve ulaşım araçları, günümüzde devletler arasındaki sınırların önemini ortadan kaldırdı. Bu gelişme, daha yenilerde yaşandı. İslâm-Türk kültürü; folkloru ile örf ve âdetleri ile türküleri ve edebiyatı ile… sınırları asırlar öncesinde aşmıştır.

Zihninizi çatlatırcasına zorlasanız da ‘kültür motiflerinin doğudan batıya mı, yoksa batıdan doğuya doğru mu gitmiştir?’ Sorusunun cevabını bulamazsınız.

Türkistan, ‘Türk diyarı‘ demek. Türkiye, Türk diyârı değil mi? Öyle ise ha Türkiye… ha Türkistan… Onlar bir bütündür. Bu bütün içerisinde kültür göç etmez, yayılır.

Doğudan batıya, batıdan doğuya…

Dünya üzerinde devletlerin sınırı vardır. Milletlerin sınırı yoktur. Aynı kökten gelen milletlerin, târihin cilvesi olarak ayrı devletleri olmuş. Kültürleri okumasını bilenler, daha ne benzerlikler bulabilirler. Ne sağlam iç-içelikler görürler.

Farklı köklerden gelen kültürler, su ve yağ gibidir. Aynı kapta bir arada bulunsalar bile, birbirlerine karışmazlar. Aynı kökün kültürleri ise, demlikteki çayın, suya karışması gibidir. Derhal homojen bir hal alırlar.

Bünyamin Aksungur, tek kişilik ordu gibi çalışarak bu homojen yapıyı müzik yolu ile yeniden inşa etmeye çalışıyor.