21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 573

Hayvan Çiftliği

Dünya klasiklerinden biri olan “Hayvan Çiftliği” George Orwell’in bir eseri. 1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği sıralarda yayımlanmış.

“Bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini ezen ve sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları; ama zamanla kurnaz ve iktidar düşkünü domuzların, devrimi yolundan saptırarak, insanların yönetiminden daha baskıcı ve acımasız bir diktatörlük kurduklarını”anlatan bir roman.

Bu hacmi küçük, değeri büyük romanda yer alan “hayvan kahramanlar” bir toplumda tipik davranış biçimlerine sahip olan insanları temsil eder.Hayvanların ayaklanarak çiftlikten kovdukları Bay Jones despot yöneticileri, komşu çiftliklerin patronları da diğer ülkelerin liderlerini sembolize ediyor. Diğer hayvanlar ise toplumdaki farklı kültür ve karakterdeki insanları.

Bakın bu Hayvan Çiftliği’nde olanlar size tanıdık geliyor mu?

********************************

DEVRİMİN BAŞLANGICI

“Beylik Çiftlik” adlı çiftlikte baskıcı bir yönetim altında yaşayan hayvanlar “bu hayatta başımıza gelen tüm kötülükler insanların zorbalığından kaynaklanıyor. Şu insanoğlundan kurtulalım. O zaman özgür ve zengin olacağız” düşüncesiyle ayaklanırlar. Çiftliğin yönetimini ele geçirirler.

Yönetimin başına ayaklanmanın teorisini ve teşkilatlanmasını yapan domuzlar geçer. Domuzların içindeki en akıllı iki domuz (Kartopu ve Napolyon)liderliği alırken, çiftlik ahalisini ikna (propaganda) işini “karayı ak yapar” denilen parlak konuşmacı olan Muhbir (Squealer) adlı bir domuz yürütür.

İktidarı ele geçiren hayvanlar önce çiftliğin adını “Hayvan Çiftliği” olarak değiştirirler. Sonra da herkesin uyacağı 7 ilke (anayasa) belirlerler.

Komşu çiftliklerin sahipleri ve yöneticileri Hayvan Çiftliği’nde olan gelişmelerden kaygılanmışlar, benzeri ayaklanmaların kendi çiftliklerinde de olmasından korkmuşlardır.

Eski sahibinin komşu çiftliklerden aldığı yardımcılarla Çiftliği ele geçirme çabasını hayvanlar kahramanca savaşarak etkisiz bırakır. “Kartopu” da bu savaştaki mücadelesi sebebiyle kahramanlık nişanı ile ödüllendirilir.

Komşu çiftlikler ile Hayvan Çiftliği arasında şüpheci ve mesafeli bir tavır devam eder.

********************************

DAVA ARKADAŞLIĞINDAN HAİNLİĞE

Zamanla yönetimin iki domuz lideri arasında ihtilaf çıkar. Napolyon kendisinden daha zeki olan ve sürekli proje üreten Kartopu’nun üzerine, kendine sadık azgın köpekleri saldırtır. Kartopu çiftlikten kaçar.

Bundan sonra yönetimin başında Napolyon rakipsiz kalır. Ancak Kartopu’nun arkasından Napolyon’un çevresi hemen O’nun “hain”, “ajan” olduğu propagandası başlar. Kartopu’nu savunmaya kalkan herkese ağır yaptırımlar uygulanır.

Çiftlikte olan her olumsuz olay “Kartopu’nun kışkırtması, Kartopu’nun ihanetinin sonucu, Kartopu’nun dolaplarından biri” gibi sözlerle açıklanır.

********************************

YÖNETİM TARZI VE ARAÇLARI

Bu arada domuzlar, 7 Emir’deki ilkeye ters olsa da, Çiftlik Evi’ne yerleşir. Önce süt, elma daha sonra istedikleri varlıklar sadece domuzların tüketimine verilir. Başta Napolyon ve diğer domuzlar yedikleri, yattıkları yer ve yaşama tarzları ile çok farklılaşır.

Napolyon “önder” ve diğer yüceltici sıfatlarla anılır, onlarca sadık köpeği yanında olmadan ahali ile görüşmez olur.

Kafasında bazı şüpheler oluşan hayvanları da “hain” diye damgalayarak cezalandırır.

Bu arada işler umulduğu gibi iyi gitmez, üretim düşmüş zorluk başlamıştır. Napolyon’un yaptırmak için Çiftliğin kaynaklarının çoğunu kullandırttığı Yel Değirmeni inşaatı için daha çok çalışan, daha çok yıpranan Çiftlik ahalisi hayvanların (domuzlar ve köpeklerin dışında) tayınlarında kısıntıya gidilir. (Propaganda işini yapan domuzlar hiçbir zaman “kısıntı” sözcüğünü kullanmaz “yeniden ayarlama” demeyi tercih ederdi.)

Bunlara göre “yiyecek sıkıntısı varmış gibi gözükse de gerçek öyle değildi. İnsanların yönettiği eski döneme göre daha çok yediklerini, daha az çalıştıklarını” rakamlarla açıklar, geçmiş dönemi unutan hayvanlar da buna inanırlardı. Üstelik “eskiden köle şimdi ise özgürdüler.”

Daha çok çalışmalarına rağmen daha az beslenme durumunda kalan Çiftlik ahalisi için çeşitli yöntemler uygulanır:

  • Çiftlik hayvanları “yeniden insanların yönetime gelmesini mi istiyorsunuz?” diye korkutulur.
  • Sık sık yapılan toplantılarda “geçmişe nazaran üretimlerin arttığı, refahın yükseldiği, insanların yönettiği zamanda hayvanların baskı altında, fakir, aç olduğu, Napolyon sayesinde her şeyin iyiye gittiği, komşu çiftliklerin Hayvan Çiftliği’ni hayranlıkla izlediği” anlatılır.
  • 7 Emir‘de yazılı ilkeler Çiftlik Evinde konforlu bir hayat süren, otoriter domuzların yaptıklarını meşru göstermek için değişikliğe uğrar:

“Hiçbir hayvan yatakta yatmayacaktır” yerine, “Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacaktır.”

“Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesi, “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

“Hiçbir hayvan içki içmeyecek” ilkesi “Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek” şeklinde tevil edilir.

Toplantılarda görevliler Napolyon ve domuzların kurallara uyduğunu, 7 Emir’deki ilkeleri çiğnemediğini anlatırlar.

********************************

BAZI HAYVANLAR ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR

Napolyon bu arada düşman belledikleri komşu çiftliklerle iyi ilişkiler kurar. Birinci çiftlikle iyi ilişki kurarken ikinci çiftliğin sahibinin en azılı düşman olduğunu söyler. “Çiftliğimizi ele geçirme planları yapıyor. Hain Kartopu’nu da o çiftlikte barındırıyor” diye öfkeyle konuşur.

Birden birinci çiftlik sahibi ile arası bozulur bu defa esas düşmanın birinci çiftlik olduğunu, ikinci çiftlik sahibinin dost olduğunu söyler. Propagandacıları bunu Napolyon’un üstün politik zekâsı olarak ahaliye aktarır.

“Artık Hayvan Çiftliği’nde yılgınlık ve korku kol gezmektedir. Hayvanlar Çiftliği’nde yönetimin hayvanlara geçtiğinde konulan 7 Emir’de “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesi garip bir değişikliğe uğramıştır: “Bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

“Bir baskı biçiminin yerini, başka bir baskı biçimi almıştır.”

Romanın sonunda hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Komşu çiftlik sahipleri Hayvan Çiftliği’ni yöneten Napolyon adlı domuzu kutlarlar.

“Siz aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız; biz de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!” sözüne kahkahalarla hep birlikte gülerek kadeh kaldırırlar.

“İçeride olanları dışarıdan izleyen hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlar ile domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüştür…”

 

Ruhittin Sönmez

09 Ocak 2019

 

 

“Ordu Mesudiye Sesi” ve Basın

Ordu MESUDİYE Sesi 28. Yayın yılına adım attı. Başından yâni 1991’den beri edindiği ve edinmesi gereken yayın prensip, düstûr ve ilkelerini bir nebze de olsa şöyle dile getirmek mümkündür:

Ordu Mesudiye Sesi; sureti haktan gelerek kamuoyunu aldatan, aklını çelen, yalan yanlış haber ve yorumlarla efkârı umumiyeyi aldatan bir yayın değildir. Gaye, maksat ve hedefleri için, her metot ve usûlü meşru gören bir gazete değildir. Böyle olmamıştır. Olmayacaktır da.

Ordu MESUDİYE Sesi; dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan kişilerin iyilik sanarak kapıldıkları akım ve cereyanlardan uzak; yapıcı, birleştirici yayıncılığı kendisine düstûr, prensip ve ilke edinmiştir. Aklıselim ve sağduyunun samimi bir sesidir.

Ordu MESUDİYE Sesi; hayat onun yoluna feda edilen ve hayattan bin derece daha yüksek olan haysiyet ve vicdan sahibi Sefai Bey tarafından kurulmuştur (1991). Hoş karşılanmayan, meşru sayılmayan emellere yer ve izin vermeyen ve vermeyecek olan izzet sahibi, iftihar duyulacak bu zâtın el emeği, göz nûru eseridir. Millî şuurunun gereği olarak yayın hayatına atılmış bir gazetedir.

Ordu MESUDİYE Sesi; haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm Ahlâkını sarsan ve efkârı umumiyeyi / kamuoyunu perişan eden ve edecek olan bir neşriyattan çok uzaktır. Uzak olmaya da devam edecektir. Çünkü edip ve yazarların edepli, hem de İslâm edep ve terbiyesi ile edeplenmiş olması lâzım geldiğini bilir. Çünkü yazılan ve sarf edilen sözlerin; milletin müşterek / ortak hislerine tercüman olması gerektiğinin şuur ve bilincindedir. Zaten bilir ki, gazeteci ve yazarlar bununla mükellef ve yükümlüdür. Evet, gazeteci ve yazarlar sözlerini bîtarafane / tarafsızca sarf etmek zorundadır.

Ordu MESUDİYE Sesi; Anadolu’yu Menfî Avrupa’ya özendirerek ve ona kıyas ederek efkârı umumiyeyi / kamuoyunu sosyal hayatın gayri meşru yaşayışına sürüklemez. Onun pis bataklığına düşürmez. Şahsî garazları körüklemez. İntikam fikirleri aşılamaz. Onları uyandırmaz. Evet, Menfî Avrupa’nın hissiyatı istanbul’da ve Anadolu’da tatbik olunmaz. Çünkü milletlerin ayrı ayrı oluşları, mekân ve yerlerin farklılığı; zamanların ve asırların birbirine benzemezliği gibidir. Birisinin giydiği, ötekinin endamına uymaz. Demek ki, Menfî Batı bize tamamen hareket düsturu olamaz. Nitekim Fransız Büyük İhtilâli’nin Osmanlı Devleti tarafından herşeyinin alınması gerektiği fikrinin yanlışlığı gibi. Yanlışlık ise fikir ve görüşler tatbik ve uygulandığı takdirde, şimdiki hâle uyup uymadığının düşünülmemesidir.

Ordu MESUDİYE Sesi’nin hedef ve maksatları arasında; Türkiye’de birlik ve beraberliğin devamını sağlamak da vardır. Buna gölge düşürmemek de vardır. Elmas kılıç hükmünde olan matbuat / basın kılıcını paslandırmak ne kelime; itidal / orta yol ve yapıcı neşriyatıyla, ifrat ve tefritten uzak kalarak yatıştırıcı bir rol oynamak da vardır. Bu şekilde elmas kılıç hükmündeki kalemine saykal vurmak / onu cilalamak da vardır. Böylece Basın Kılıcı’nı paslanmaktan kurtarmak da vardır. Kaldı ki, Gazeteler iki önemli görevle yükümlüdür:

Birincisi: Sosyal alandaki maddî-mânevî güzellikleri sergilemek, onlara ayna olmak. Yöredeki ayıp ve yanlışları ortaya koymak ve nazara vermek.

İkincisi: Umum / Genel adına yazmak-çizmek yani umumun / herkesin hatibi / herkes adına hitap edeni ve sesleneni olmak. Ya da fikir ve düşünceleri olgunlaştırmak, halkın anlayacağı ve yararlanabileceği bir kalıba sokmak.

Birincisi: Millet hakimiyetinin belirtisi olan Basın Hürriyeti’nin devamını gerektirir. Çünkü Basın; millet hakimiyetinin keskin kılıcıdır. O körelirse kamuoyu da karanlıkta kalır. Önünü göremez olur.

İkincisi ise, kamuoyu’nun aydınlatılmasını, hakikatlerin öğretilmesini, hakikat ve gerçeklerin satıhta ve yüzeyde kalmamasını ister. Evet gazetecinin hedef ve maksadı; yurtta birlik ve beraberliği sağlamaktır. Bu hususta kendisine çok büyük ve pek ciddî bir mes’uliyet ve sorumluluk düştüğünün şuur ve bilincinde olmaktır. Öyleyse gazeteci ve yazar elmas kılıç hükmündeki kalemini; itidal / orta yol üzere, ifrat ve tefritten uzak; yani aşırı ileri gitmeyecek ve aşırı geri kalmayacak bir şekilde kullanmalı. Çünkü ancak bu şekilde mânâ kılıcını cilâlayıp parlatabilir.

 

 

Toplumsal Müslümcülüğün Psikanalizi

“Aslında Müslüm Gürses, tutunamayanların Babasıydı. Özellikle köy ve varoşlardaki alt sosyo-ekonomik sınıfın insanları, yani sistemin gözden çıkardığı insanlar çok dinlerdi. Bu kitle, kapitalizme ayak uyduramamıştı. Çünkü maddî değerlerin hâkim olduğu bir dünyada manevî değerleri ön planda tutmaya çalışıyorlardı. İşte bu nedenle hep yenilmeye ve ezilmeye mahkûmdular. Yaşadıkları çıkmazı ise acı çekerek, acıyı bir erdem olarak görerek yatıştırmaya çalışıyorlardı.

Çünkü NATO’ya giren Atatürk’ün Cumhuriyet’i, 1960 ve 70’lerde yolundan çıkmış, Türk toplumu sosyo-ekonomik olarak çürümüştü. Ortada Devlet Baba yoktu, Atatürk’ün Baba figürü ise silikleşmeye başlamıştı. Hatta Tanrı Baba bile onları unutmuştu, kuluna kul etmişti. Bu insanlar yaşamını sürdürebilmek için bir dayanak arıyordu.

Psikolojik olarak travmalarla büyümüş ve kendilik değeri geliştirememiş olan Türk halkının yaşadığı sistemde özneleşmesi ve ikon ihtiyacı duyması ise beklenen bir durumdu. Baba ve otorite figürlerinin silikleştiği 1960-70’li yıllarda, sisteme ayak uyduramayan insanlar, kendi aralarından çıkan Müslüm Gürses’i Baba olarak görmüşler ve ikon ihtiyaçlarını karşılamışlardı.

Arabeskte hâkim olan tema, acıydı. Sema Özer’e göre arabesk dinleyenler, müzik ile toplumun geri kalanına çektikleri acıyı göstermek istiyor ve bu nedenle yüksek sesle dinliyorlardı. Şiddete eğilimli Müslümcüler ise konserlerde kendilerini jiletleyerek esrik bir hale geliyor ve bir arada olarak, acıyı önemsemediklerini göstermek istiyorlardı.

Peki, bu acının ve jiletlemenin nedeni neydi? İşte bu soru Müslüm Gürses’e sorulduğunda yanıtı kısa ve netti: ‘Bu insanlar yaslarını tutuyorlar.’ Ağıtlar kaybedilen birey için yakılırken arabesk kaybedilen toplum için yakılıyordu. Sanatsal ve estetik kaygıları ise yoktu. Arabeskin sözleri de tıpkı ağıtlar gibi dinleyenlerin içini yakıyordu.

Müslüm Gürses’in konserlerini inceleyin. Konserden çok bir kabile âyinine, hatta dinsel törene benzediğini görürsünüz. Müslüm Gürses’i ise ses ve müzik ile insanların duygularını ortaya çıkaran ve ayini yöneten bir Şaman’a benzetmek yanlış olmaz.

Çünkü insanlığın karşısında topluluğu yok eden, bireyselliği mitleştiren bir kapital sistemi vardı. Bu sistem öyle kuvvetli silahları kullanıyordu ki bu insanların karşı çıkma şansları da yoktu. İşte bu nedenle sıradan insan, yok olmamak için binlerce yıllık kolektif bilinçaltı kalıplarına dönüyor ve arketiplerinin peşine düşüyordu.

Müslüm Baba’nın konserlerinde bu insanların kendisini jiletlemesi bile bir ritüeldi. Çünkü Türklerde ölüm törenlerinde acı çekme, yüz keserek kan çıkarma, kendine zarar verme davranışları vardı. Psikolojik olarak ise kan, rahatlatıcı bir özelliğe sahipti. Bu törenler de kötü olandan kurtulmayı ve arınmayı sembolize ediyordu. Zaten transa geçen insan acıyı da hissetmiyordu. Kan görünce kişi yeniden yaşadığını hissediyor ve rahatlıyordu. Aslında bu da bir çeşit ölüp-dirilme ritüeliydi.

Sonuç olarak; Müslüm Gürses’in şarkıları müzikten çok ağıttı. Konserleri ise ölmeden mezara giren ve yasını yaşayan bu insanların âyini idi. Kendilerini jiletleyerek akıttıkları kan ise bir ritüeldi. Onlara yaşadıklarını hissettiriyor ve arındırıyordu. Çünkü kollektivite ile oluşturulmuş tüm değerleri yok eden ve insanları bireyselleştirerek yabancılaştıran bir kapitalizm vardı. Kapital sisteminde lider de, devlet de, hatta Tanrı bile silikti.”

Psikiyatrist Ahmet Koyuncu‘nun elinden çıkmış dehşetengiz bir yazı – analiz.. Beni derinden etkiledi. Tıpkı yokluğun yakıcılığına tutulanlar, sınırlarımıza çarpan zulümzede insanlar gibi. Hatta tâ Doğu Türkistan’dan bir kanlı fotoğraf gibi..

Müslümcülük derken; misket oynamıyoruz. Dünyanın bu bozuk düzenine ve vahşi kapitalizme doğal bir antiseptik geliştirmeye çalışıyoruz. Hem de ideolojilerin tükendiği bir demde..

Yoksa 25 kuruşluk poşeti ya da Palu Ailesi’nin sapkınlıklarını gündem diye daha çok tüketiriz. Tükenmedeyiz gözüm, tükenmedeyiz. İsyanla güzelleşeceğiz.

 

 

Başka Açıdan İstiklâl Harbi

“Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i İlâhiye…”

İstiklâl Harbi muzafferiyetle sonuçlanmıştır. İstiklâl Savaşı zaferle neticelenmiştir.

İstiklâl yâni Bağımsızlık Savaşı, aslında harikulâdeliklerle kazanılan İlâhî bir nimettir.

Çünkü Millî Mücadele’de çok harikalar olmuş, nice harika sahneler ortaya çıkmıştır.

Bunda Allah’ın yardımı büyük rol oynamıştır. Bunda Allah’ın inayetinin çok büyük dahli vardır.

İstiklâl Harbi yokluklar içinde yapılan bir harp idi. Resmiyette ne para vardı ne pul…

Sayın Altan Deliorman’ın vasfedişiyle:

“Ülke harap ve bakımsızdı. Ekonomi çöküntü hâlindeydi. Eğitim seviyesi çok düşüktü. On yıldır süren savaşlar, çalışabilir erkek nüfusun seyrelmesine yol açmıştı. Tarım ilkeldi. Sanayi azınlıkların tekelinden kurtulamamıştı. Dar bir zümrenin dışında, millî şuur uyanmamıştı. Son gayretini harcamış ve düşman işgalinden kurtulmak için her şeyini vermiş olan halk yorgun, mecalsiz ve yoksuldu.”

Buna rağmen halk varını yoğunu ortaya koydu. Aydınlar, ufak tefek tüccarlar, iyi kötü esnaf, elinden geleni ardına koymadı. Anadolu, çoluk çocuğuyla, büyüğü küçüğüyle, kadını erkeğiyle bütün imkânları zorladı.

Efesiyle, Yörüğüyle, kızanıyla yediden yetmişe cepheye koştu. Eline ne geçirdiyse onunla düşmanlara karşı destanımsı bir savaş yaptı. Millet sımsıkı bir şekilde, kenetlendi birbirine. Bayrak açtı zalim Yunana, İngilize…

Mehmetçik öyle şahlandı ki, bu şahlanıştan, bu coşuştan yedi düvel dize geldi. Sonunda yedi düvel, bükemediği eli öpmek zorunda kaldı.

Millet mânen ve maddeten her şeyini ortaya koydu. Bu elinden geleni ardına koymayış, taraf-ı İlâhîde hoşnutluk doğurdu. Yüce Allah inayetini esirgemedi. Ruhanîleri harekete geçirdi. Şühedayı yardıma gönderdi. Düşmanın yüreğine korku saldı. Nitekim düşmanların dillerinden düşürmedikleri:

“Bizi yeşil sarıklılar yendi!” sözleri;

Bunu doğrular mahiyettedir.

Bizim gönüllerimizi ferahlandırdı.

Böylece Millî Mücadeleyi kazanmak nasip oldu.

İşte:

“Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i İlâhîye!” ifadesi;

Bizlere bunları ve daha bunlar gibi nice harikaları hatırlatıyor.

Bir de nimet denince, akla sırf yemek-içmek gelmemeli. Demek isteniyor.

Zafer de bir nimettir. Başarı da bir nimettir. Ama manevî bir nimet.

Nimet ise, doğrudan doğruya vasıtasız olarak Allah’tan gelen, insana sunulan, güzel ve memnuniyet verici bir sonuçtur.

Allah’ın gösterdiği kolaylıklar ve imkânlar sayesinde edinilen başarı ve muvaffakıyet de bir nimettir. Ama İlâhî, Allah’a ait bir nimet.

Hattâ asıl nimet; nimetin farkına varış nimetidir. Çünkü çok kimseler var ki, nimet içinde yüzerler, nimeti bilmezler. Hattâ inkâr bile ederler.

Hani derler ya:

 

“O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler!”

 

Yâni o balıklar ki, denizdedirler; fakat denizi bilmezler.

Belki inkâr ederler.

İşte bu, katmerli bir cehalettir.

Nimet içinde nimet bilmezliktir.

Kadirşinaslığa zıt bir keyfiyettir.

 

 

İşte Kıbrıs Konusunun Bilinmeyenleri…(Rahmetli Denktaş’ın anlatımıyla…)Yazı Dizisi:

BÖLÜM-3

Adaya döndük halka; işte asker geliyor, merak etmeyin garantörlük var diye teminat verdik. Bu gün ben 86 yaşındayım hala ayaktaysam ve üretiyorsam niye, çünkü bir teminat verdik biz insanlarımıza… Artık garantörlük var, Türk askeri var hiçbir şey olmayacak merak etmeyin diye bu teminatı veren insanlar olarak, verdiğimiz teminatın ne hale geldiğini gören, bize güvenerek Şehit olan bunca insanın sorumluluğu var üzerimizde… Yeniden yıkılacak bir anlaşma yapılmaması için sağlam bir anlaşma yapılması için direniyoruz…

Dolayısıyla 1959 Şubatında artık biliyoruz, dediğim gibi Zürich anlaşmasını kabul etmişiz. Makarios 1956 yılında Seychelles adalarına sürülmüş, oradan da Yunanistan’a gitmiş ve sürgündedir! Ama o, bizden daha iyi biliyor! Çünkü devamlı olarak Yunanistan hükümetiyle temas halindedir. Sonra bizi Londra konferansına imzaya çağırdılar. İmza seremonisi yapılacak. Konferansı İngiliz Başbakanı açtı, sir dedi işte tebrik etti, anlaşma olmuştur dedi, güzel dedi. Makarios da gelmişti ve söz istedi! Dedi ki: “Ben bazı maddeleri müzakere etmek istiyorum!” İngiliz cevaben: “Buraya imzaya geldiniz müzakereye gelmediniz.” Makarios ısrar etmeye devam ediyor, bunun üzerine Karamanlis, Yunanca:” Peder bilerek geldin buraya, imzaya geldin, nedir yaptığın? “Diye cevap veriyor. Makarios da cevaben diyor ki:” Müsaade edin de biraz pazarlık edeyim.” Bunun üzerine Yunanistan temsilcisi böyle devam edersen biz yokuz bunu bil diyor kendisine. Tüm bunlar tabii İngiliz’e tercüme ediliyor. O da diyor ki, ben kapatıyorum konferansı bu iş bitmiştir burada! Fatin Bey araya giriyor, diyor ki: “24 saat verelim kendisine düşünsün ve tekrar gelsin.” Böylelikle konferans 24 saat erteleniyor. Şimdi dışarı çıktığımızda, Fatin bey soruyor bunu diyor ki:” Nedir bunun yaptığı? Niye yaptı bunu? “Ben de efendim dedim ilerde müzakere bile ettirmediler diyecek, bana zorla kabul ettirdiler diyecek, onun zeminini hazırlıyor! Hadi canım sende dedi. Deli o dedi! Ama benim dediğim oldu maalesef! Çünkü ertesi gün geldi; Makarios o gece Kıbrıs’tan özel uçakla belediye temsilcilerini, E.O.K.A temsilcilerini Londra’ya getirtti. Onlarla güya sabaha kadar müzakere ettikten sonra geldi ve kabul etmiş göründü! Ama adaya döner dönmez, 800 yıl sonra Kıbrıs Yunan idaresine kavuştu kavuşuyor gibi beyanatlar vermeye başladı! Milli hedefle değişmez, taktikler değişir diye haberler vermeye başladı. Bu arada Yunanistan’da Averof, parlamentoda enosis’i gömdüm dediği için muhalefet tarafından büyük eleştiriler aldı, adeta hücuma uğradı! Ancak onlara verdiği cevap da:” Beyler aklınızı başınıza alın ve düşünün! Enosis’e, İngiliz koloni idaresinden mi gidilir? Yoksa bağımsızlıktan mı? “

Böylece Kıbrıs Cumhuriyetini sonradan, Makarios’ un deyişiyle, Enosis’e sıçrama tahtası olarak kullandılar! Cumhuriyet Londra anlaşmasına göre 1959 da kurulacaktı. Ancak Makarios’ un diretmesi, çıkarttığı zorluklar nedeniyle 9 ay kadar uzadı ve 16. Ağustos. 1960 da kuruldu…

Türkiye’de 27 Mayıs 1960 ihtilali olur olmaz, Makarios bir beyanat vererek, anlaşmalar çökmüştür dedi! Çünkü taraflardan bir tanesi ihtilal yapmıştır ve hükümet düşmüştür, gerekçesini öne sürdü! Bunun üzerine biz derhal T.M.T liderinin ikazı ile o gece gidip Dr. Küçüğü uyandırdık ve Gürsel Paşaya acele bir telsiz çekildi, ikimizin imzasıyla: “Makarios, görüşmeleri fesih ettiğini yahut geçersiz olduğunu ilan etmiştir. Yapmak istediği, Türk Askerinin adaya gelmesini önlemek ve garanti anlaşmasından kurtulmaktır. İstirham ediyoruz, derhal yeni hükümetin anlaşmaları teyit ettiğini duyurunuz.” Dedik… Ertesi gün Türkiye’den gürleyen bir ses geldi. Yeni hükümet anlaşmalara sadıktır, anlaşmalar devam edecektir diye. Bunun üzerine devam ettik ama 8-9 ay gecikmeyle ilan edilmiş oldu Cumhuriyet… Cumhuriyet ilan edildiği gün, Makarios, az önce ifade ettiğim gibi 8 asır sonra Kıbrıs, Yunan olmuştur diye beyanat verdi… O gece bir kokteyl verilecek. Cumhuriyetin şerefine vali uğurlansın diye…

Ben Makarios ‘a mektup yazıyorum, diyorum ki: “Bu beyanatın nedeniyle Türk Cemaati Meclisine seçilmişim ben… Bu meclisin başkanı olarak, ben bu akşam ki resepsiyonunuza katılmıyorum diye… İngilizler, Amerikalılar üzerime düştü! Nasıl yaparsın ilk geceden diye beni sıkıştırmak istediler! Ben de ilk geceden, Makarios nasıl yapar dedim? Yunan idaresi mi geldi Kıbrıs

Devam edecek.

 

 

Ekonomide Tutan Hedeflere Bakın

31 Mart 2019 seçimleri öncesi ekonomik durum, Ak Parti’nin iktidarda iken kazandığı, diğer seçimlerin öncesine pek benzemiyor.

Her ne kadar Maliye ve Hazine Bakanı (damat) Berat Albayrak “bütün hedefleri tutturduk” dese de, rakamlar ve piyasa öyle söylemiyor.

ENFLASYON: 2018 başında hükümetin enflasyon hedefi yüzde 7 idi. TÜİK’in yeni başkanının 2018 için açıkladığı gerçekleşen resmi enflasyon yüzde 20,3. Hedefin neredeyse 3 katı enflasyon oranı gerçekleşmiş.

Üstelik Ahmet Takan‘ın Yeniçağ gazetesinde yayımlanan yazısında dile getirildiğine göre, TÜİK’in “metodoloji ve kuralları bozarak” istenen rakamı bulduğu iddiaları var.

Rakam doğru bile olsa, mevcut enflasyon son 16 yılın en yüksek rakamı. 2004’den beri her yıl yüzde 5-9 arasında çıkan enflasyonun yüzde 20,3 çıkması çok önemli bir fark.

Üstelik dar gelirlilerin masraflarının çoğunluğunu teşkil eden (ekmek, bakliyat, tavuk, sebze gibi) gıda ürünlerinde yıllık enflasyon yüzde 49 olmuş.

***

İhracat ve Dış Ticaret Açığı: 2018 kapanırken ihracat rekoru kırılması elbette sevindiricidir. Fakat üreticiler kriz dönemlerinde üretimlerini kısarken (yani daha az ithalat yaparken), ellerindeki malları ucuz pahalı satarak, stoklarını eritmeye çalışır. Bu sürdürülebilir bir durum değildir.

Hammadde ve ara malı ithalatı azaldığına göre üretim de azalmaya devam edecek demektir.

İhracat rekorunda en önemli pay otomotiv ihracına ait. Kendi otomotiv markamız yok ama yabancı markaların Türkiye’deki firmaları 31,5 milyon dolarlık ihracat yaptı. İç piyasa daralınca ihracata yönelmelerinin sonucu bu.

Buna rağmen ihracat ile ithalat arasındaki fark yani dış ticaret açığımız hala 55 milyar dolar.

***

Bu kriz öncekilerden farklı: Ekonomist Prof. Dr. Seyfettin Gürsel “krizden çıkış, öncekiler gibi hızlı değil, yavaş olacak” diyor.

Gürsel, önceki krizlere kıyasla farkları şöyle sıralıyor:

1-    Firmaların borçlanma rasyoları yüksek, üstelik önemli kısmı döviz cinsinden.

2-    Bu nedenle bankacılık sistemi bu kez sağlam değil, geri ödenmeyen krediler yüzünden sallantıda.

3-    Uluslararası likidite artık bol ve ucuz değil. Gittikçe de azalıyor.

4-    Uluslararası yatırımcılar ekonomi yönetimimize güven duymuyor. Türkiye’ye yatırım için isteksizler.

5-    Resesyona hızla yükselen enflasyonla birlikte girildi.

Bunlar ve diğer sebeplerle ekonomistler arasında 2019’un ilk 6 ayında ekonomik küçülmenin devam edeceği, enflasyonun da yükselmeye devam edeceği görüşü ağırlık basıyor.

Seyfettin Gürsel bu tablonun sonucu olarak işsizliğin 2019 ve 2020’de de artmaya devam edeceğini tahmin ediyor.

Mahfi Eğilmez de 2019’da yüzde 2’lik küçülme, işsiz sayısında bir milyon artış olacağını tahmin ediyor.

Eğilmez, Yeni Ekonomik Programda (YEP) 2019 için 6,03 TL olacağı öngörülen Dolar kurunun, IMF tarafından 10,21 TL olarak tahmin edildiğini, kendi tahmininin ise 7,5 TL olduğunu açıkladı.

Sadece ekonomistler değil endişeli olan. 2016 ile 2017 yılları arasında, Türkiye’nin varlıklı diliminin yüzde 12’sine denk gelen, en az 12 bin dolar milyoneri, servetlerini yurt dışına aktardı.

Ve Türkiye’nin en zenginleri Malta vd yabancı ülkelerin vatandaşı olmak peşindeler..

Bütün bunların seçimlere bir etkisi olur mu, bakacağız.

********************************

Gerçek İşsiz Sayısı

TÜİK‘in rakamlarına göre Eylül 2018’de işsizlerin sayısı 3 milyon 750 bine yükseldi. (Yıllık artış yüzde 11,4)

Almanya’nın nüfusu 83 milyon, Türkiye’nin nüfusu ise 81 milyon. Nüfuslarımız yaklaşık aynı ama işsiz sayılarımız çelişkili gibi görünüyor.

Almanya’da istihdam 45 milyon, işsizlik oranı yüzde 5 ve işsiz sayısı 2 milyon 256 bin iken,

Türkiye’de istihdam 28,5 milyon. Açıklanan işsizlik oranı yüzde 11,4 ve işsiz sayısı 3 milyon 750 bin.

Almanya 16,5 milyon kişi fazla istihdam etmiş ama bizim işsiz sayımız Almanya’dan sadece 1,5 milyon fazla.

Nasıl olur demeyin. İstatistik rakamlarla isterseniz böyle tuhaf sonuçlar çıkarabilirsiniz.

İşin esası şudur: Türkiye’de “işgücüne katılma oranı” yüzde 50,7 dir. OECD ortalamasında yüzde 71’dir. Türkiye, 2017 Yılında İş Gücüne Katılım Oranında, OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne dahil) 47 ülke arasında sonuncu. Dünyada (180 Ülke) Sondan 10’uncu durumda.

Gelişmiş bir ülke olmak için işgücüne katılım oranını yükseltmek zorundayız. Bu ise gizli işsizlere de iş bulmayı gerektirir. Resmi işsizlerin yanında gizli işsizlere de iş yaratmak için de ekonomik büyümeyi daha da artırmak zorundayız.

***

İşgücü çalışan, işsiz ve iş arar durumdaki çalışabilir nüfusun toplamıdır. (İşsiz fakat iş aramayan veya iş bulmaktan umudunu kesmiş olanlar işsiz sayılmaz, işgücüne dâhil edilmez.)

Türkiye’de işgücüne katılım oranının düşük oluşunun ana sebebi, kadının işgücüne katılımının, OECD ortalamasının yarısı mertebesinde olmasından ve gençlerde işgücüne katılımın düşük olmasından kaynaklanıyor.

Almanya’da işsiz oranı yanında, çalışmak istemeyen veya iş bulmaktan ümidini kesmiş nüfus da çok az iken, Türkiye’de bunlar çoktur.

Bunları “işsiz” saymadığınız ve “işgücüne” dâhil etmediğiniz zaman, bu gizli işsizleri saymadığınız için işsizlik rakamlarınız böyle makyajlı çıkar.

Türkiye’de gerçek işsiz sayısını bulmak için çalışma imkânı olduğu halde iş aramayanları, umudunu kesip iş aramaktan vazgeçmişleri ve hiçbir işe yaramayan eğitim kurumlarında vakit geçirmek üzere sözde okuyanları da dâhil etmek gerekir.

Bütün bunlara 5 milyona yakın Suriyeli, Afgan, Ermeni vd ülkelerden gelenlerin yerli işgücünün iş bulmasına olumsuz etkilerini de ekleyiniz.

2019’da en önemli sorunlarımızın başında “işsizlik” olacağından şüphe etmeyiniz.

 

 

Yazdıklarımın Hiç Bir Önemi Yok! Akıl Tutulması Devam Ediyor

Hayat Sahnesinde Siyaset Oyunu! (17.Kasım.2016)

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini ya da rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkânları insanlık âlemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış ya da bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim ederseniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başıbozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hâkim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegâne nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

Hâlbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk, diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Siyasette Vefa

İnsan için organları ne ise, siyasi partiler için de teşkilatı odur. Siyasi partiler, seçmen-parti ve taban-tavan arasındaki ilişkiyi teşkilatlar vasıtasıyla yürütürler. Teşkilatları vasıtasıyla sahada varlık gösterirler. O nedenle teşkilatı ne kadar organize ve ne kadar dinamikse siyasi parti de başarıya o kadar yakın olur.

Teşkilatın önemi özellikle de seçim dönemlerinde kendini gösterir. Teşkilat faaliyetlerinde kendini gösteren, tanınırlık sağlayarak öne çıkan isimler, seçimlerde partileri tarafından sahneye sürülme ihtimali en yüksek olan adaylar olarak karşımıza çıkarlar. Siyasi partiler zaman zaman konjonktürel sebeplerle teşkilat dışından isimleri aday olarak düşünebilirler. Ama bu teşkilat dışından aday gösterme durumunun istisna olması ve aday gösterilecek ismin son derece iyi belirlenmesi gerekir. Zira teşkilat dışından aday göstermek, o seçimde sahada çalışacak olan teşkilatın motivasyonunu olumsuz etkileyebilir. Çünkü insanlar doğaları gereği, parti hiyerarşisi içerisinde sarf ettikleri emeklerinin karşılığını seçimde aday gösterilerek görmek isterler.

Teşkilat dışından aday gösterme meselesi siyasi partiler açısından çok sancılı bir durumdur. Zira bir yanda seçmende bir karşılıklarının olduğu dolayısıyla da kendilerine seçim kazandırma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşündükleri teşkilat dışından isimler, diğer yanda da partilerinden vefa bekleyen kendi evlatları vardır.

Siyasette vefa olur mu? Olmalıdır. Siyasi vakıaları, ekonomik vakıalarda olduğu gibi tamamen kapitalist ve tamamen matematiksel kâr/zarar hesabına göre değerlendiremezsiniz. Siyasi partiler bugün kendilerinden vefa bekleyen evlatlarına vefa göstermezlerse, hem o vefa bekleyen isimlerin hem de teşkilatın diğer üyelerinin partilerine duydukları aidiyet hislerinin zedelenmesine sebep olurlar. Çünkü partinin bütün fertleri bilir ki, bugün o kişi ve/veya kişilere gösterilmeyen vefa yarın kendilerine de gösterilmeyecektir.

Vefa bekleyen bu isim hiç kimsenin olmadığı bir zamanda öne çıkmış, partisinin kuruluşunda fedak’arlık göstermiş, emek sarf etmiş, sıfırdan ortaya bir şeyler koymuş, partisini temsil etmiş bir isimse şayet, böyle bir ismin partisinden vefa görmemesinin meydana getireceği hayal kırıklığı ve motivasyon kaybı şüphesiz ki daha fazla olacaktır. Bu ismin eksikleri ve hatta büyük hataları olsa bile, kimsenin ortalıklarda olmadığı bir zamanda ortaya çıkıp partisi adına bir şeylerin temellerini atması, bu kişiye vefa gösterilmesi için tek başına yeterli bir sebeptir.

Siyasette isimler önemlidir evet. Ama siyasi partilere oy kazandıran asıl faktör o partinin kurumsal kimliğidir. 2009 yerel seçimlerinde Şanlıurfa’da Eşref Fakıbaba’nın Ak Parti tarafından aday gösterilmediği için bağımsız aday olarak seçimlere girmesi ve açık ara seçimi kazanması örneğinde olduğu gibi, kişinin isminin partinin isminin önüne geçtiği istinai durumları saymazsak seçmenin büyük bir kısmı genel / yerel seçim ayrımı yapmaksızın isme değil siyasi partinin kurumsal kimliğine oy verir. Bu durum özellikle de büyükşehirler için böyledir.

Önümüzde yerel seçimler var ve siyasi partiler büyük bir titizlikle aday belirleme çalışmalarını yürütüyorlar. Şüphesiz ki her siyasi parti en doğru adayı belirlemek ister. Ama bazen öyle durumlar vardır ki, en doğru isim göz önünde durmasına rağmen görmezden gelinmeye çalışılır. O siyasi partinin yöneticilerine yakışan, görmezden gelmeye çalıştıkları kişiye vefa göstermek ve aday olarak o ismi ilan etmektir. Dosta vefa göstermek bugün seçim kazandırmasa bile, uzun vadede başarı kapılarının ardına kadar açılmasını sağlayacaktır.

 

 

Başka Açıdan TBMM

“Ey mücâhidîn-i İslâm!” Ey İslâm Mücahitleri, Ey İslâm Savaşçıları demektir.

İslâm mücahitleri olarak nitelenenler; Türkiye Büyük Millet Meclisi mensuplarıdır.

Yani Millî Mücadele sırasındaki mevcut milletvekilleridir.

Dikkat edelim! O günkü meclistekiler, İslâm mücahitleri sayılıyor.

Oysa meclistedirler. Cephede değil. Meclis sıralarındadırlar. Düşmanla yüz yüze değil.

Öyleyse böyle vasıflanmaları, bu şekilde hitaba, seslenişe mazhar olmalarındaki hikmet nedir?

Beden baş ve gövdeden ibarettir. Gövde başa bağlıdır. Baş olmayınca gövde bir şey ifade etmez.

Gövde başın emir-komutası altındadır. O ne derse o olur.

Dolayısıyla elin ayağın yaptıklarından baş sorumludur. Çünkü baş, bedenin beynidir. Âdeta

Santral merkezidir. Binaenaleyh elin, ayağın yaptıklarını baş sahiplenir. Baş yapmış gibi olur.

İşte o zamanki yâni 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM, milletin başı hükmünde.

Ordusu ise, eli kolu yerindeydi.

“Ey Mücâhidîn-i İslâm!” denilişi, bu bakımdan isabetli bir hitap, yerinde bir sıfattır.

“Ey İslâm Mücahitleri!” hitabında başka sırlar da var:

Bir: Düşmana karşı savaşanlar Müslüman-Türk Milleti’dir. Yani dini İslâm olan Türk Milleti’dir.

Yani bu üst kimlik altında yaşayan bütün Türkiye halkıdır.

İki: Bu millet için İslâm, yüceltilmesi gereken ulu bir gayedir. Asırlarca bu millet;

Bu uğurda şehit ve gâzi olmuş. Ama asla İslâm Sancağı’nı yere düşürmemiştir.

Zira bu amaç onun için, aynı zamanda varlık sebebidir.

Bu ulvî ve yüce maksat; onun değişmeden, bozulmadan;

Dünden yarına geçiş seyrinde yardımcı bir faktör olmuştur.

Türk Milleti, İslâm uğrunda yaşayan bir millet olmuş. İslâm da, buna karşılık;

Onun yaşamasını sağlamış. Böylece İslâm, Türk Milleti’nin varlık sigortası sayılmıştır.

Öyle ki, Türk Milleti mi İslâmı yaşatmış, İslâm mı Türk Milleti’ni ihya etmiş?

Birbirine karışmıştır.

İş yumurta-tavuk bilmecesine dönmüştür. Bununla beaber bilmeliyiz ki,

İslâm ruh hükmünde, millet beden yerindedir. Ruh bedene değil, beden ruha muhtaçtır.

Kısaca demek lâzımsa, İslâma karşılıksız hizmetimiz;

Yani İlâ-yı Kelimetullah yoluna baş koymamız;

Sonuçta geçmişten geleceğe, âdeta Sırat köprümüz olmuştur.

Üç: “Ey İslâm Mücahitleri!” seslenişinde İslâm için yapılan ceht ü gayret de söz konusudur.

Yani yurt içi de, İslâm için gayrete ihtiyaç duyar.

Zamanın uzamasıyla gevşeklik doğar. Tembellik başgösterir. Vurdum duymazlık artar.

Dine karşı lâkaydane bir tavır belirir.

İşte bu durumda silkinip, boşvermişlik tozunu toprağını üstümüzden atmak gerekir.

Bunu gidermek için ise, büyük bir azîm ve çaba şarttır.

Fakat bu hizmetin yapılması için her şeyden evvel, vatanın işgalden kurtarılması gerekiyordu.

Çünkü can emniyetinin olmadığı yerde, İman ve İslâm hizmeti mümkün değildi.

Zira, din hizmeti için ülkede asâyiş berkemâl olmalıydı.

Herkes yurdunda huzur içinde yaşamalı.

Yarınlarından emîn bulunmalıydı.

Çünkü ancak böyle bir ortamda;

İnsanların dikkatini âfâktan enfüse /

Dıştan içe çekmek kabil olurdu.

Demek ki:

“Ey İslâm Mücahitleri!” hitabından;

Hem içte, hem dışta barışı temin edecek olanlardan,

Bahsedildiğini anlıyoruz.

 

 

Millî varlığını, yüzlerce yıllık kültür temelleri üzerine oturtarak koruyabilen Irak Türklerinin Edebî değerlerini; şair ve tiyatro sanatkârı, kültür tarihçisi Salah Nevres İle konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Şiir, hikâye, roman ve diğer türleriyle genel anlamda edebiyatın Irak Türkmen kültürü içindeki yerini değerlendirir misiniz?

Salah Nevres: Irak Türkleri Türkmen Kültürü içinde edebî türlerin yerini açıkça değerlendirmek için tarihî bir girişe işaret etmek yerinde olur.

16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı topraklarına katılan Irak, Osmanlı Türk nüfuzuna girmiştir. Örnek olarak, o dönemde Türk şiirinin babası sayılan Fûzûlî’nin yetişmesi, Irak’ta Türk dilinin ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Fûzûlî’nin ortaya çıkışı, Irak’taki Türkmen kültür tarihinin yanı sıra Türk edebiyatı açısından bir dönüm noktası sayılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz işgaline uğrayan Türkmeneli (Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye vilâyetleri) Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Misak-ı Millî ile tespit edilen Türkiye’nin sınırları içinde kalıyordu ama Lozan Konferansı’nda Musul meselesi bir sonuca bağlanmayınca çözüm Milletler Cemiyeti’ne bırakılarak askıya alındı. Daha sonra 5 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması neticesinde İngiliz mandasındaki Irak’a bırakıldı. Bu felâketi yaşayan Türkmen şairlerinin yaktıkları ağıtlardan örnekler:

 

Yurdum Kerkük, avlum Türk, başbuğum Kemal Paşa

Ben seninle öğünürüm al bayrağım bin yaşa

Al bayrağım seni yurttan koparanlar savanlar

Yok olsunlar yurdumuzdan bizi yer yer kovanlar

Sallandığın yüce damda gel gör nasıl yabancı

Bir paçavra bağlamışlar yağıların yalancı

Bayrağıdır bu kirli bez tutsak olduk biz buna

Kurtulmakçın bağlamışız belimizi hep sana

 

NÂZIM REFİK KOÇAK

 

 

Asırlarca bize melce-i şefkat olan Kerkük

Bu bin kayd ile bin sahne-i mihnet olan Kerkük

Yakın bir mazide bir necm-i saadetken

Sonu dehşet-nemün bir ateş-i vahşet olan Kerkük

Çıkan petrolleriyle şöhreti afakı doldurdu

Yabancı ırklara bir menba-i servet olan Kerkük

Akan altın bulaktan sâhibi mahrum olup gitti

Yanan kalpler gibi bir ateş-i firkat olan Kerkük

 

Hıdır Lütfi

 

Çetinoğlu: Kültür olgusunun Türkmenlerin fikrî yapısına tesirleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Nevres: Bu tarihe kadar Türk dünyası ile ortak devir yaşayan, yüzyıllar boyu soydaşları ile aynı kaderi paylaşan ancak bu tarihten sonra Türk dünyasından koparılan Irak Türkü Türkmenler, yeni kurulan Irak devletinin vatandaşları olarak yaşamaya başlamışlardır. Bu siyasî değişim, ister istemez Türkmenleri yüzyıllar boyu beslendikleri Türk kültürü dünyasından kopardığı gibi, yabancısı olan Arap kültürü nüfuzuna terk etmişti. Böylece yeni filizlenmeye başlayan edebî akımların önü kesilmiştir.

Özellikle Türkiye’de batı etkisinde gelişerek, yeni akımlar hâlinde ortaya çıkan, böylece eski şiir geleneğinden kopan, modern edebiyat dönemi başlarken bu gelişmelerin dışında kalan Irak’taki Türk edebiyatları uzun süre Türkiye’den koparılmanın oluşturduğu üzüntü, özlem ve çaresizlik, Türkmen edebiyatçılarının en çok işledikleri tema olmuş, edebî ürünlerini etkilemiştir. Bütün bunların yanı sıra koca bir cihan devleti topraklarını besleyen İstanbul okulundan mahrum kalan, kurulan yeni Irak devletinin vatandaşları durumunda kalan Türkmen şair ve yazarlar, dar imkânlar içinde de olsa edebî ürünlerini vermeye devam etmişlerdir. Ne var ki, şifahî halk edebiyatı bakımından zengin bir mirasa sâhip olan Türkmenler, yazılı edebiyatı da titizlikle devam ettirmişlerdir.

Yazılı ürünler arasında her zamanki gibi şiir başı çekmiştir. 1950’lerden sonra edebî ürünlerde özellikle de şiirde sadeleşme hareketi kendini göstermeye başlamıştır. Irak Türk edebiyatında artık modern hikâye, oyun, roman, eleştiri ve serbest şiir varlık göstermiştir. Günümüzde genel anlamda yazılı edebiyatın Türkmen kültürü içinde, özellikle şiir alanında büyük başarılar kaydedilmiştir.

Çetinoğlu: Iraklı Türkmenlerin vatan ve bağımsızlık konusunda yaşadığı felâketlerin, Türkmen edebiyatına yansıması nasıl olmuştur?

Nevres: Türkmen yazarlarının hikâye, roman ve eleştiri alanında fazla varlık göstermemeleri de yine Türkçe edebiyatı çevresinden uzak ve kopuk kalmalarına bağlıdır. Zira bu türlerde anlatım Türkiye Türkçesiyle sağlanmaktadır. Türk kültürü ve Türk edebiyatı dünyasından uzak kalmasalardı elbette daha güçlü ürünleri ile Türkmen kültürü içinde etkin yerlerini alacaklardı. Bir asır kültürel sarsıntı yaşayan Türkmenler, Kraliyet ve Cumhuriyet dönemlerinde birbirini takip eden hükümetlerin baskısına maruz kalmışlardır. Azınlık durumuna düşürülen, siyasi ve kültürle alâkalı hakları gasp edilen, kendi dilinde eğitim göremeyen, hiçbir kültür kurumu olmayan, tarihinden coğrafyasından koparılmaya zorlanan Türkmenler, Arap kültürü ile yöneltilmelerine rağmen sözlü edebiyatlarına hassasiyet göstererek, yazılı edebiyatlarını devam ettirerek geliştirmeye çalışmışlardır. Böylece kültür olgusu, Türkmen fikir yapısına etkili olmuştur. Özellikle 34 yıl süren Arap Baas Partisi rejimi boyunca kıskaca alınan Türkmenler, Türkiye kökenli her türlü basılı malzemeden mahrum bırakılmıştır ve kendi kendilerine yetme çabasına girmişler, sâdece Türkiye radyolarının yayınlarından faydalanmak mecburiyetinde kalmışlardır. Zamanla Arapça eğitim ve Arap kültürüne sınırlı kalmak da kuşaktan kuşağa ister istemez Türkmen fikir yapısında kırılmalar meydana getirmiştir. Türkmenlerin vatan ve bağımsızlık konularında yaşadığı felâketler yüzünden Türkmen edebiyatçıların ürünü hep özlem ve üzüntü ile donatılmıştır. Bu biçim acı ve ıstırap duyguları hemen hemen bütün sanat hayatına gölge salmaktadır. Şarkı, türkü, hikâye, roman, şiir, oyun tüm yazılı ve halk edebiyatında derin özlemler sergilenmektedir. Bu yansımalar Türkmen ressamların eserlerinde de görülmektedir.

Çetinoğlu: Türkmen edebiyat ve kültürünün genel olarak Irak edebiyat ve kültürü içerisindeki yerini değerlendirir misiniz?

Nevres: Türkmenlerin Irak’ta meydana getirdikleri yazılı edebiyat zamanla gelişerek devam etmiş ve zengin bir miras olarak günümüze ulaşmıştır. Başlangıcından 1920’lere kadar Türk dünyası ile ortak devir yaşamıştır. Daha sonra ana vatandan koparılan Musul vilâyeti Türkmenleri Arap dili ve kültürünün hâkim olacağı bir devletin vatandaşları olarak yaşamaya terk edilmişlerdir. Bu değişimin zaman zaman fikir yapısına tesiri olmuştur. Buna rağmen Türkmenler, yüzyıllar boyunca meydana getirdikleri halk edebiyatı ürünlerini, dünya görüşünü ve sosyal hayatın her alana sinmiş yanı ile canlılığını koruyarak yeni ortamın ortayla koyduğu engelleri, kısıtlamaları aşmaya çalışarak yazılı edebiyatlarını devam ettirmişlerdir. Günümüzde Irak’ın yetiştirdiği aydınlar arasında Türkmen kalem ve fikrinin belirli yeri vardır. Kültür dili Arapça olan nice Türkmenler Irak fikir adamları arasında ön sırada gelmektedir. Meselâ, yirminci yüzyıl Arap dünyasının en tanınmış dil bilgesi Türkmen asıllı Dr. Mustafa Cevat’tır.

Çetinoğlu: Arap kültür ve edebiyatı ile Türkmen kültür ve edebiyatı arasındaki etkileşim ne yönde gelişmiştir?

Nevres: Irak devleti kurulduktan sonra resmî dil Arapça olmuştur. Türkmen çocukları bir yandan ana dilini konuşuyor ve şifahî halk edebiyatı ürünlerinden besleniyor, diğer yandan da okulda Arapça eğitim görüyor. Bu eğitim, Türkmenlerde özel bir psikolojik etki yaratmıştır. Kendi ana dillerini ne kadar ısrarla korudukları gibi yeni kültür dili Arapçayı da o kadar titizlikle öğrenmeye gayret gösteriyorlardı. Zaman zaman edebiyat ve sanat dallarında Arapça yazan ünlü Türkmen aydınları Arap kültürü dünyasında tanınmıştır. Bu gün Arap kitaplığında birçok Türkmen fikir adamlarının eseri bulunduğu gibi, kültürel kurumlarda, üniversitelerde büyük sayıda Türkmen şahsiyetler bulunmaktadır. Arap okurları, Türkmen kalemlerden etkilendiği gibi Arap fikir adamlarının da eserleri Türkmen fikir yapısına yansımıştır. Zaman zaman her iki yönde bir etkileşme söz konusu olmuştur.

Çetinoğlu: Türkmen müziğini, Türkiye’de icra edilen gelenekli müzikten ayrı düşünmek mümkün değil. Bu birlikteliğin sebep ve sonuçlarını tahlil eder misiniz?

Nevres: Türkmen müziği bütün yönü ile Türkiye’de icra edilen gelenek temeline dayalı müziğin bir parçasıdır. Dilini halk edebiyatının manzum örnekleri oluşturması yanında bu gün Türkiye’de dillerden düşmeyen olay ve kahramanlık türküleri Türkmen müziğinin repertuarında da devam etmektedir.

 

Örnek olarak Sultan Aziz Türküsü:

 

İstanbul’dan çıktım yola

Selam verdim sağa sola

Kimsem yoktur hâlim sora

Uyan Sultan Aziz Uyan

Elden gitti nısf-ı cihan

 

Çanakkale Türküsü:

 

Çanakkale içinde oldum onbaşı

Sineme vurdular süngünün başı

Ana gidiyorum düşmana karşı

Ah gençliğim eyvah…

ve devamı…

Bunlar gibi Plevne türküsü, seferberlik türküsü, yürüdük Edirne’ye, Sivastapol marşı vesaire.

Çetinoğlu: Aynı iç-içeliği; roman, hikâye ve şiir ile edebiyatın diğer alanlarında da görmek mümkün mü?

Nevres: Dinî parçalar, tenzile örnekleri arasında, bütün Türk Dünyasınca bilinen Yunus Emre’nin  ‘Şol Cennetin Irmakları‘ ve ‘Ağlar Yakup Ağlar Yusuf’um deyu‘ ortak devirde olduğu gibi canlılığını devam ettirmektedir. Türkmen Yurdu (Türkmeneli) toprak olarak insan olarak Anadolu’nun devamıdır. Yüzyıllar boyunca ana vatan Anadolu insanı ile aynı duyguları paylaşmış aynı umut ve arzu beklentileri içinde varlığını devam ettirmiştir. Hele yazılı edebiyatın bütün dallarında, Türkmenlerin yazı dili aynı Türkiye Türkçesi olduğu için bu iç içelik açıkça görülmektedir.

Çetinoğlu: Irak Türkmen edebiyatının önde gelen isimlerini, eserleriyle birlikte anarak hem okuyucularımızın bilgilerinin tazelenmesine hem de vefa borcumuzun ödenmesine vesile olmak ister misiniz?

Nevres: Irak devleti kurulduğu günden beri, birbirini takip eden rejimlerin uygulandığı baskı, edebî neşriyata getirdiği sansür ve makaslamalara rağmen Türkmenler arasında edebiyatın her dalında ünlü isimlere rastlamak mümkündür. Yok, sayılabilecek kadar kısıtlı bir Türkmen matbuatının sıkı kontrol altına alınması, Türkçe eğitimin yok olması, yeni nesillerin İstanbul okulundan mahrum kalması ne kadar kısıntıya sebep olmuşsa da yine görüyoruz ki başta Ata Terzibaşı olmak üzere birçok edebiyatçı Irak’taki Türkmen kültürüne gelişme ve canlılık sağlamıştır. Halk edebiyatı sâyesinde Mustafa Gökkaya, Nasih Bezirgân, Reşit Ali Dakuklu Ahmet Otrakçı, Şemsettin Türkmenoğlu, Aydın Aslan, Aydın Kerkük gibi isimleri takdirle anmak yerinde olacaktır.

Yazılı edebiyata gelince en çok başı çeken şiir olmuştur. 14. yüzyıldan başlayarak Nesîmî ve Fûzûlî’den yirminci yüzyılda şöhret yapan Hicri Dede, Hıdır Lütfi, Mehmet Sâdık, Hasan Görem, Mehmet İzzet Hattat v.s. Eski şiirin geleneğine bağlı ürün veren, Allah’ın rahmetine kavuşan bu değerleri hürmetle anmaktayız.

Çağdaş edebiyat dallarında, basın ve araştırmalar konusunda Ata Terzibaşı, İzzettin Kerkük, Nefi Demirci, Habib Hürmüzlü, Erşat Hürmüzlü, Rahmetli Mevlüt Kayacı, Suphi Saatçi, Mâhir Nakip, Nusret Merdan, Adnan Sarıkâhya ve Cengiz Bayraktar gibi değerlere minnettarız.

Yeni kuşak ve serbest şiirin öncüleri kabul edilen Nesrin Erbil (doğum 1939) ve Salah Nevres (doğum 1941)  Çağdaş Türkmen edebiyatının en tanınmış temsilcileri olmakla birlikte bunların günümüze kadar açılamadıklarını ifâde etmek yerinde olur (Irak Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 6- Kültür Bakanlığı yayınları 1986).

Çağdaş Kuşak şairleri arasında Mustafa Ziyai, Mehmet Ömer Kazancı, Abdulkadir Debbağoğlu, Abulkadir Derviş, Ömer Türkmen, Şahin Dayıkadir, Hamza Hamamcı, Selma Abla, Kadriye Ziyai, Münevver Molla Hassun ve daha nice genç yetenekler ilgi çeken güçlü isimler arasındadır.

Çetinoğlu: Irak’ta Türkmen edebiyatını asırlar öncesinden günümüze taşıyan köklü bir damar var. Bu damarın aynı verimlilik ve kaliteli yeni ürünlerle sonraki nesillere uzaması için görüş ve tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Nevres: Türkmenlerin yazılı edebiyatı yüzyıllar boyunca gelişmiş yaşadığı devirlerin çağdaş niteliklerini yansıtmış,  günümüze kadar devam etmektedir.  Asırlarca Türk dünyası ile ortak devir yaşadıktan sonra 1920’lerde Türk dünyasından koparılınca yeni ve bambaşka bir başlangıç noktasına gelmiştir.

Bu değişim, Türkmenlerin sosyal hayatını etkilediği gibi edebiyat mahsullarına da belirli yansımaları olmuştur. Bu değişimin kendi kültür kaynaklarından beslenememenin oluşturduğu sarsıntılar zaman zaman yeni kuşak kalemlerin dilde uslupta, anlatım yollarında zorlamalara sebep olmasına rağmen Türkmen yazılı edebiyatının başlangıcından günümüze kadar taşıdığı temaların aynısı her asrın kendine özgü çağdaş niteliklerinde süregelmiştir.

2003’te Irak devletinin düşmesi sonucu, Türkmeneli’nde her nasılsa Türkçe öğrenimin mümkün olması ve Türkiye neşriyatının Irak’a kolaylıkla ulaşması Türkmen edebiyatçılarını bir asır mahrum kaldıkları zengin millî kültür kaynaklarına kavuşturmuştur. Yeni kuşak bu imkânlardan faydalanıp değerlendirirse millî kültürün verimli ve kaliteli ürünlerini yarınki nesillere emanetle ulaştırmış olacaktır.

Çetinoğlu: Rahatsızlık vermeyecekse, son üç sorum, şahsınızla ilgili olacak:

Irak’ta Saddam yönetiminde can ve mal güvenliğiniz tehlikede olduğundan vatanınızı terk etmek mecburiyetinde kaldınız. Gidip yerleşeceğiniz ülke konusunda tercihinizi etkileyen unsurlar neler oldu?

Nevres: 4 Nisan 1941’de Kerkük’te doğdum. Kerkük’te büyüdüm.  Büyüdükçe dil, kültür, sosyal ve siyasi alanlarda ne büyük bir haksızlık ve mağduriyet içinde olduğumuzun farkına vardım. Millî varlığımı tehdit eden oyun, baskı ve kıyımlarla karşı karşıya kaldım. Henüz 18 yaşımı doldurmadan, 14 Temmuz 1959’da Kerkük’te Türkmenleri hedef alan katliamı yaşadım. Canilerin gözde ve seçkin insanlarımızın ayaklarına ip takıp arabalarla caddelerde sürükleyerek, değneklerle sopalayarak öldürüp cesetlerini kaliptos ağaçlarına, elektrik direklerine astıklarını gördüm. Kıyımın süreceğini sezdim ve acı gerçeğimizi anladım:

 

Kendi köşkümde garip, kendi yurdumda sürgün

Ansızın bir yıldırım kolladı canevimi

Gözlerim aynaları berrak görünce bir gün

Sildim uzak yakını parçaladım takvimi

 

Aynada Zaman-Kerkük 1972

 

Böylece, özellikle 34 yıl süren Irkçı Arap Baas Partisi dönemi, hele 25 yıl zifiri karanlık ve Türk düşmanı Saddam Hüseyin döneminde Türkçe yazdığım şiir, güfte, makale ve oyunlar yüzünden çeşitli baskı, tutuklama ve sorgulamalara maruz kaldım. Defalarca evimi araştırdılar, kâğıtlarımı götürdüler, gözdağı verdiler, tehdit ettiler… Böylece, kırk yıl çile doldurduktan sonra, can, mal ve aile güvenliğimin ciddi tehlikede olduğunu görünce vatanımı terk etmek mecburiyetinde kaldım.

Ailemle birlikte 1998’in Haziran ayında Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye geçtik. Tercihimiz anavatan Türkiye’ye yerleşmekti ama umduğumuz gibi olmadı. Avustralya’ya gittik ve Melbourne şehrine yerleştik.

Çetinoğlu: Vatanınızdan, millî ve manevî kültürünüzden uzak bir mekânda yaşamak sizi nasıl etkiliyor? Duygularınızı okuyucularımıza anlatmak ister misiniz?

Nevres: Gurbet ve yurt özleyişi derin bir sıla özlemine sebebiyet veriyor. Günümüzde iletişimin gelişmesi, mesafeleri ne kadar büküp silmişse de bu vesile ile insan millî ve manevi kaynakları ile ne kadar yakından ilgilenebiliyorsa da, yüreğindeki gurbet özlemini gideremiyor. Gurbet elde yazdığım şiirler bu duygularımı açıkça ifade etmektedir.

Çetinoğlu: Kalem ürünlerinizi oluştururken vazgeçilmezleriniz nelerdir?

Nevres: Kalem ürünlerimi oluştururken; inancım, millî gururum, onurum, yurtseverlik, aşk, dostluk, doğruluk, fedakârlık, vefa borcu benim başta gelen vazgeçilmezlerimdir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Salah Bey.

 

SALAH NEVRES:

4 Nisan 1941 tarihinde Kerkük’te doğdu. Kerkük öğretmen okulundan mezun olduktan sonra öğretmenlik yaptı 1987 de emekli oldu.

 

1969 yılında tiyatro, müzik ve millî oyunlar ekiplerinden meydana gelen Türkmen Millî Takımı fikrini ortaya koydu ve ilgili sanatçıları bir araya getirerek takımın fikir babası ve kurucusu olup öncülük etti. O yıllarda sahne eserleri Tembel Abbas, Bazar Ağası, Yolcular, Son Yaprak, Hekimler Sağolsun, Yarasa ve Muçula gibi sahne eserlerini yazdı.

 

Şiir alanında da geniş ün yapan Nevres Irak Türkmenleri arasında yeni edebiyatın en tanınmış temsilcisi oldu. ‘Sanat idealin hizmetinde olduğu zaman görevini yapmış olur. İdealsiz bir sanat, sanat değildir. O belli bir zümreye ait bir anlayışı simgeler. Şiirde ahengin yanısıra fikir de, mana da, mesaj da olmalıdır.’ Diyen Salah Nevres’e KİBATEK 2004 Milletlerarası Edebiyat Ödülü verildi. Nevres’in Aynada Zaman (Kerkük, 1972); Uzaktan Geliyorum (Bağdat, 1980); Pencere (Bağdat, 1989) ve Vatan Bende Yaşıyor (İstanbul, 2011) adlı üç şiir kitabı bulunuyor.

 

Sahne oyunlarından yalnız Üç Yerli Piyes (Bağdat, 1987) basılmıştır. 1999’den beri ailesi ile birlikte Avustralya’nın Melbourne şehrinde yaşamaktadır.