21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 572

‘’BABATÜRK’’ DENKTAŞ

”Milli davalar uzun soluklu mücadeleler sonucunda, milli menfaatlerimizi koruyarak, dik durarak kazanılır. Hiçbir neden, bağımsızlığın ve özgürlüğün teslimiyeti için geçerli olamaz…”

(KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş)

Hep bu gerçeği savundun, böyle seslendin halkına.

Hep Kıbrıs dedin.

Ama hayat bu! Yaşamak kadar ölüm de gerçek…

Ne de çabuk geçiyor zaman!

Takvimin yaprakları birer birer dökülüyor…

Biliyorum ki, siz de dönmeyeceksiniz o ebedi yolculuktan.

Siz yoksunuz ama hala duyulur sesiniz o gazi topraklardan:

Baf’tan, Lefkoşa’dan, Girne’den, Beşparmaklardan,

Kıbrıs’ta özgülük mücadelesini anlatan yıllardan,

Uğruna hayatınızı adadığınız davanızdan.

Bu gerçekleri kimleri görmezden gelse de, unutturmak istese de!

Kıbrıs’ın taşı, toprağı; tarihe yazılı Kıbrıs gerçekleri bunu söyler.

Siz yaşamınız boyunca;

”Bu topraklar bizim vatanımız, ata yadigârımız. Kıbrıs Türk’ünün insan gibi yaşama hakkının, kazanılmış anayasal haklarımızın elimizden alınması, tarihi gerçeklerin görmezden gelinmesi asla kabul edilemez…” Diye haykırırken:

Bilirim, yüreğinizdeki sevdanın da sesiydi ay yıldızlı ikizimiz.

Son yolculuğuna uğurlarken halkı ona;

”BABATÜRK DENKTAŞ” adını verdi

O da son kez halkına şu cümleleriyle vasiyet etti:

”Devletsiz yaşayan insan olabilir ama devletsiz yaşayan millet yoktur. ‘Kıbrıs Türk Halkı, Türk Milletinin’ ayrılmaz, kopmaz bir parçasıdır. Devlet demek hürriyet demektir, dimdik ayakta durup, kimsenin boyunduruğu altına girmemek demektir. KKTC bir evlat gibidir, ona zarar vermeye çalışan herkese ‘dur’ demek, tüm Kıbrıslı Türklerin görevidir…” dedi.

” Burası bizim vatanımız, biz Türk Milletinin ayrılmaz, kopmaz bir parçasıyız” diyerek yola çıkan;

Son nefesine kadar Kıbrıs’taki hakkımızı, hukukumuzu savunan bir dava adamının sözleridir o haykırışlar.

Uluslararası toplumun, Yunan’ın, Rum’un adayı ele geçirmekle ilgili türlü tuzaklarını bozan,

Kurucusu olduğu KKTC devletinin yaşaması için mücadele eden,  Atatürk ilke ve devrimlerine sadakatle bağlı, Türk Milletine mensup olmanın gururunu taşıyan bir devlet adamının kendisinden sonra gelenlere mirası niteliğindedir o sözler.

”O kan çanağından bir devlet çıkarmıştır.” Kıbrıs Türk Halkının adadaki varoluş tarihi incelendiğinde;

Kıbrıs Türk’ünün;

İngilizlerin, Rumların yıllarca yapmış olduğu baskılara boyun eğmeden vermiş oldukları o muhteşem direnişi,  bu uğurda verdikleri binlerce şehidi, binlerce gaziyi, Türk Ulusunun bu uğurda günümüze kadar yapmış olduğu maddi ve manevi fedakârlıkları anlatır o cümleler.  Kıbrıs Türk’ü tarihin hiçbir döneminde ne İngiliz’e, ne de Rum’a diz çökmemiştir.

Onun en büyük eseri; bedeli binlerce yiğidin kanıyla, canıyla ödenerek kurulan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletidir.

Bu gerçeklerin tümünde Kıbrıs milli davamızın liderleri; Sn. Dr. Küçük’ün, Sn. Denktaş’ın ve dava arkadaşlarının önderlikleri, Türkiye’nin o dönemini başarıyla yöneten devlet adamlarının imzası, Türk Milletinin desteği vardır.

Sn. Denktaş ölümünden kısa bir süre önce vermiş olduğu mesajda:

”Devletsiz yaşayan millet yoktur” derken; aslında Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesi unutulmadan, günümüzde dikkat edilmesi gereken en önemli kavramın bu olması gerektiğini de işaret etmiştir. Yıllardır yürütülen taraflar arası görüşmelerde; Rumların adadaki ”Tek Devlet”, ”Tek Egemenlik”, ”Tek Millet” dayatmalarına direnen, bu mücadeleyi kazanan liderdir Sn. Denktaş.

Kıbrıs Türk Halkı; 20 Temmuz 1974’te kazanmış olduğu özgürlüğünü, kurulan K.K.T.C ile taçlandırmıştır.

2019’de hiç gündemde yokmuş gibi duran Kıbrıs konusu, yeniden gündeme gelecek.  ABD’nin, Yunanistan’ın, Rum kesimin, AB’nin bilinen ayak oyunları yine devam edecektir.

Ancak, yarım asırdan beri adada çözüm adına hiçbir şey yapmayan, her müzakere sürecinde türlü oyunlar oynayan Yunan-Rum ikilisine gereken nihai sözün söylenmesi zamanı gelmiştir. Adada yaşanan de-facto durum dikkate alınmalı. KKTC devletinin uluslararası zeminde tanınması için tüm diplomatik ataklar vakit geçirmeden başlatılmalıdır.

Böylesi bir açıklama geç kalmış da olsa!

Yarım asırdan bugüne ayağı yere basmayan, adayı ele geçirmekten vazgeçmeyen iki yüz yüzlülere Kıbrıs’taki gerçeği anlatan iyi bir cevap da bu olacaktır.

Sevgili Cumhurbaşkanım, ‘Baba Türk Denktaş’;

Ebediyete intikalinizin yedinci yıl dönümünde sizi sevgi, saygı ve minnet duyguları ile anıyorum.  Mekânınız cennet, ruhunuz şad olsun efendim.

Vatan size minnettardır.

 

 

Yapay Devlete Onay (2)

Oysa Türkiye herkesin vatanıdır. Türkün de, Kürdün de, diğerlerinin de. Türkiye’nin her tarafında Türk de vardır, Kürt de. Kaldı ki Türkler ve Kürtler et ile kemik gibi kaynaşmışlardır. Kız alıp vermişlerdir. Ayrıları gayrıları yoktur. Ayrışmaz, parçalanmaz bir bütündür.

Bununla beraber 11 Mart 1970’de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak Federasyonuna bağlı Anayasal düzeyde özerk bir bölge olarak varlığını kabul ettirmiştir. Böylece Kuzey Irak’ta sözde ve   kukla bir devletçik olarak ortaya çıkartılan bu Bölgesel Yönetim’den -hiç şüpheniz olmasın ki, ilk fırsatta- bir ahtapot gibi vantuzlarını Türkiye’ye sarkıtması ve  Türkiye’yi karıştırması istenecek. Zaten bu kukla devletçiğin bu kadarcık mevcudiyeti bile, içimizdeki bir kısım gafilleri harekete geçirmeye yeter niteliktedir. Tabii aradıkları fırsatı bulabilirlerse. Yine de kurduruluş gayelerinden başta geleni bu olduğu içindir ki, ellerinden geleni yapmaya çalışacaklardır. Çünkü asıl ve son hedef; parçalanmış bir Türkiye’dir. Çünkü içimizdeki ve dışımızdakilerin tek korkuları;  yarınki büyük ve güçlü Türkiye’nin er-geç gerçekleşeceğinden duydukları yersiz endişedir.

İşte bu sebeplerden ötürü, bir Türk-Kürt çatışmasına çanak tutmak isteyeceklerdir. Bu -Allah göstermesin- Türkler için büyük bir sadme, Kürtler için tam bir felaket olur. Bunun kazananı ise, İsrail olur. Amerika olur. İngiltere olur. Ama asla Kürtler olmaz. Unutmayalım ki, iki pehlivan kavga ederken bir çocuk ikisini de dövebilir. Ne Amerika, ne İngiltere, ne İsrail, ne de Avrupa; ne Türkü sever ne de Kürdü. Onların tek bir amacı vardır. Bulanık suda balık avlamak. Müslümanları birbirine düşürüp parsayı toplamak.

ABD elli küsur devletten bir araya gelen, büyük bir güç. Gücünü birlikten alıyor. Avrupa birliğe gitmiş, AB’yi oluşturmuş. ABD’ye nispet, ikinci büyük güç. O da gücünü birlikten alıyor.

Bu iki süper güç, Ortadoğu’yu ve İslâm ülkelerini daha iyi sömürmek için, mevcut bölünmüşlük yetmiyormuş gibi, daha da bölmek için uğraşıp duruyorlar. Kendileri birlik içinde olmaktan aldıkları güçle, sinsi emeller peşinde koşuyorlar. Bizleri de sen A, sen B, sen de C’sin gibilerden ayırdıkça ayırmak istiyorlar. “Parçala, böl, yönet!” temel kuralını hiç aksatmadan uyguluyorlar. Bu oyuna asla gelmemeli. Bu oyuna artık bir son vermeliyiz. Toparlarsak, üç büyük İslâm Milleti’nin ve üç büyük İslâm Medeniyeti’nin ortasında -zorlamayla da olsa- yeni bir devlet kurulamaz. Şayet doğacaksa ancak ölü olarak doğar. Asla yaşayamaz.

Kaldı ki, üç büyük İslâm Milleti’nin ve üç büyük İslâm Medeniyeti’nin yani Türk, Arap ve Fars Milleti’nin içinde ve başköşede yer alıyor Kürtler. Her üç medeniyetin oluşmasında Kürt asıllı tarihçiler, Kürt asıllı din âlimleri, Kürt asıllı edebiyatçılar; kısaca her alanda Kürt asıllı kabiliyetler katkıda bulunmuştur ve bulunmaktadır.

Türkçe, Arapça ve Farsça’da şaheserler, başyapıtlar ortaya koymuşlardır. Tabii ki her üç ordunun saflarında er ve komutan olarak da şerefle yerlerini almışlardır. Bugün de aynı durumdadırlar. Her üç ülkede, her üç millet içinde, aynı katkıyı yapmaktadırlar.

Durum bu merkezde iken, bütün müslüman millet ve devletler kalbde, ruhta, işte, fikirde AB gibi birlik ve beraberlik için çalışmaları gerekirken. Üstelik bu bir zaruret iken. Yeni ayrılık ve kırılmalar peşinde koşmak; bindiğimiz dalı kesmekten başka bir şey değildir. Hele İslâm birlik ve beraberliğinin, klasik tabirle İttihad-ı İslâm’ın emare ve işaretleri ufukta görülmüş iken.

Yapay devlete onay

Vermek değil kolay

Yoksa olur mutlaka

Bir büyük olay

Azîzim sen bunu

Unutma bir yana koy

Çünkü dedirir

Son pişmanlık

Vermedi fayda

Oy ki ne oy

Oy oy oy

 

 

Makine Mühendisi, İktisâdî İşletme Uzmanı, Müellif ve Mütefekkir Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ile Ülkemizde Kirlenmelinin Boyutları Hakkında Konuştuk.

‘Çevre Meselesi Memleket Meselesidir.’

Oğuz Çetinoğlu: Şuur fakiri insanlar, tabiatın da aşınabileceğini ve tükenebileceğini düşünmeden hareket ediyorlar. Sizinle bu meseleyi konuşmak istiyorum. Genel bir değerlendirme ile açılışı siz yapar mısınız?

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Tüketim çılgınlığı, ister gelişmiş, isterse gelişmekte olsun bütün ülkelerde, savurganlığa dayanan gösteriş ekonomisinin ana sürükleyici gücü haline geldi. Savurgan, açgözlü ve gösteriş tutkunu kitleler, tüketim ekonomisinin belkemiğini oluşturuyor. Üretim ve tüketim yarışı sırasında değişik biçimlerde ortaya çıkan baca gazları, teneke kutular, pet şişeler, kimyevî atıklar, plastik torbalar, egzos gazları ve ambalaj malzemeleri; denizleri, gölleri, nehirleri, ovaları, ormanları ve havayı büyük ölçüde kirletiyor. Büyük şehirlerin çevresinde büyük çöp dağları oluşuyor. Tüketim kültürünün tabîi sonuçları olan fizikî ve kimyevî artıklar, çevreyle birlikte bütün canlıların varlığını tehdit ediyor.

Pazarda estirilen kazanç fırtınası içinde, açgözlü insanlar, tokgözlü insanların üretim faaliyetlerine katılmasını önlüyor. Daha çok kazanmak ve daha çok tüketmekten başka kaygıları olmayan açgözlü insanlar, tokgözlü insanları yalnızca iktisadî hayattan değil, sosyal ve siyasî hayattan ve de kültür sahasından uzaklaştırıyor. Açgözlülerin söz sâhibi olduğu iktisadî yapı ve kültür dokusu içinde, insan ve tabiat, su ve hava kullanımında olduğu gibi, sorumsuzca tüketiliyor.

İnsanlığın üzerinde yaşadığı yeryüzü, denizleri, karaları ve çevresindeki hava tabakasıyla birlikte, ayrıntılarına varıncaya kadar biliniyor. Dünyada yaşayan bütün canlıların ortak varlığı olan yeryüzü, başta insanlar olmak üzere, diğer canlılar için de tek hayat kaynağıdır. Sonsuzmuşçasına uzanan denizler, ovalar, dağlar ve hava tabakasının, canlıların yaşamasına elverişli kısımları, sanıldığından çok daha küçük ve sınırlıdır.

Çetinoğlu: Şuursuzluğun neticesi olan sorumsuzluğun kaynağını araştırırsak karşımıza nelerin çıkacağını düşünüyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: Yeryüzünde su, hava ve toprağın altın ve gümüş gibi kıt olmaması, maliyeti olmayan bir sosyal mal gibi kabul edilmelerine yol açtı. Ekonomi kitaplarında hava, fiyatı olmadığı için, iktisadî olmayan ürünlere önemli bir örnek olarak gösterilir. Pazar mekanizması içinde kuruluşlar havayı istedikleri biçimde tükettikleri gibi, istedikleri biçimde de kirletir. Çünkü havanın pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı yoktur. Batı’da Aydınlanma ve Rönesans döneminden bu yana, estirilen pozitivist fırtına içinde, aynı havada olduğu gibi, bütün bir yeryüzü, toprağı, suyu ve havasıyla birlikte fiyatı olmayan bir tabîi kaynak olarak görüldü.

Çetinoğlu: Millî kültürlerin temelinde dinî inançlar vardır. Meseleye bir de inanç açısından bakabilir miyiz?

Prof. Gürdoğan: Mukaddes kaynaklardan beslenen kültürde dünyaya, bedava ürünler dağıtan, devasa bir mağazalar zinciri olarak değil, öteki dünyanın gizemli bir atölyesi olarak bakılır. Yeryüzü, ölümsüz hayatı kazanmak için, insanlığın elinde bulunan tek öz kaynaktır. Hiçbir ülkenin, bütün insanlığın öz kaynağı olan yeryüzünü sorumsuzca kullanma hakkı yoktur. Hangi ülke olursa olsun bir ülke yeryüzü kaynaklarından ihtiyacından daha fazlasını alırsa, farkında olmadan bütün insanlığı ölüme götürecek yolun açılmasına da en büyük rolü üstlenmiş olur.

Komünizm gibi, Kapitalizm gibi, ekonomizmin de, yalnızca para ile ölçülebilir kazançlara önem veren değerleri, yeryüzünde yaygınlık kazandıkça, kültür ve çevre kirlenmesi de hız ve kesâfet kazanıyor. Ekonomimizin daha çok tüketime odaklanan değerleri, bütün insanlığın ruhunu paslandırdı. Pasın demiri tüketmesi gibi, Ekonomimizin de ruhunu tüketiyor. İnsanlar, tüketimin verdiği sarhoşlukla, Allah’tan ve tabiattan uzaklaştıkça, ruhlardaki paslanmayla birlikte, kirlenme çok boyutlu bir biçimde, her alana bir bulaşıcı hastalık gibi yayıldı.

Sınırsız büyüme yanılgısına dayanan ekonomizm, bilinci bulandırdı, ruhu kirletti, gönlü kararttı ve aklı karıştırdı. Tüketime olan bağımlılık, insanları bilgelerin haber verdiği dünyadan bütünüyle kopardı. Seküler insan, sonu hiçbir zaman gelmeyen bir tüketim yarışı içinde duyarlılığını yitirdi. İnsanî hassasiyetlerin kaybedilmesi, iktisadî, çevre ve kültürle alakalı problemleri kartopu etkisiyle büyüttü. Hayatın bütün boyutlarında insan kendisine ve çevresine karşı yabancılaştı, kutlu görev ve sorumluluklarını unuttu.

Çetinoğlu: Teşhis doğru olursa, tedavi kolaylaşır. Sorumluluklar neden unutuldu?

Prof. Gürdoğan: Savurganlığın insanın iç ve dış dünyasında yol açtığı paslardan arıtılması, yüz yüze olunan çok boyutlu sıkıntıların başında geliyor. Gerçekte dünya iktisadî, sosyal, siyasî, çevre ve kültürle alakalı meselelerde daha çok insanlığın iç dünyasında ortaya çıkan büyük depremin, yol açtığı çöküntünün ekonomi, toplum, çevre ve kültürdeki yansımalarıyla karşı karşıyadır. Bugün, yüz yüze olunan çok boyutlu meseleler, hangi alanda kendilerini gösterirlerse göstersinler, son çözümlemede kaynağında ruhunu yitiren seküler insan vardır.

İnanca bağlı kültürde; bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir kişiyi yaşatan da bütün insanlığı yaşatmış gibi kabul edilir. Dünyada hiç kimsenin daha çok tüketme adına, bütün insanlığın geleceğini tehlikeye atma hakkı yoktur. İnsan yeryüzünün en değerli, en önemli, en etkili varlığıdır. İnsan ve çevreyi korumada maksat, sun’i ihtiyaçlarla tüketimi hızlandırmak değil, gerçek ihtiyaçları karşılayarak, iç zenginliği büyütmektir. İnsan tüketim için değil, tüketim insan için vardır. İnsan tüketmek için yaşamaz, insan yaşamak için tüketir.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah’ın, en değerli varlık olarak yarattığı insan da kendi değerine değer katmak mecburiyetinde olmalı…

Prof. Gürdoğan: Evet! Tüketim kültüründe olduğu gibi insan, tükettikleriyle değil, ürettikleriyle değer kazanır. Dünyanın her yerinde veren eller, alan ellerden her zaman daha üstündür. Dünyanın hiçbir yerinde alan ellerin saygınlığı olmaz. Her insan dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya verme sorumluluğu taşır. Üretmeden tüketen, vermeden alan dünyayı fakirleştirmekle kalmaz, büyük çevre krizlerinin de tetikleyicisi olur.

Çevreden önce kültür kirlendi, insan kirlendi, ruh kirlendi. Seküler kültür bilinci bulandırdı, gönlü kararttı ve aklı karıştırdı. Bütün insanlığın Âdemoğullarının bilincini keskinleştirmekten, ruhunu arıtmaktan, gönlünü zenginleştirmekten, kültürünü derinleştirmekten, daha önemli bir görev ve sorumluluğu yoktur. Bütün dünyanın yüz yüze olduğu çok boyutlu problemlerin üstesinden gelmek için, öncelikle kültürün gösteriş tüketiminin yol açtığı kirlerden bütünüyle arındırılması gerekir.

Çetinoğlu: Denizler, dünyamızın bütünlüğünü oluşturan ayrı bir dünya gibi. Oradaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: Salip olunan mal ve mülkleri çoğaltma ve insana bağışlanan zenginliklerden yararlanma çalışmaları, başta sahiller olmak üzere, yeryüzünün bütün kaynaklarını sorumsuzca yağmalamaya dönüştü. İnsanlar daha çok kazanmak için, kurulan fabrikalarla, teneffüs edilen havayı ve içilen suları bulandırmakla kalmıyor; tatil yapmak ve denizden faydalanmak adına, inşa ettikleri tatil köyleri ve plajlarla da sahilleri kirletiyor.

İster Tanca, ister Girne, isterse Antalya olsun, dünyanın neresine gidilirse gidilsin, deniz kıyılarında kirlenmemiş bir köşe bulmak imkânsız hâle geldi.

Sahiller dünyanın her ülkesinde otelleri, kumarhaneleri ve değişik eğlence yerleriyle, daha çok kazanç sağlamak için, bütün değerlerin ayaklar altına alındığı alanlar oldu.

Tüketim ekonomisi, insanın işi dışındaki zamanına el koyabilmek için, dinlenme adına yeni bir endüstri ortaya çıkardı: Turizm. Bütün bir toplum sözde dinlenebilmek için, işleri dışındaki zamanlarını değerlendirme yolunda, yakınları ve dostları ile bir arada olmak yerine, deniz kıyılarında kurulan eğlence merkezlerine koşuyor. Turizm adı altında işletilen bu tüketim çarkı içinde, herkes ruh zenginliğiyle birlikte sağlığını da yitiriyor. Tatil merkezlerinde insanların yalnızca fizikî sağlıkları değil, ruhî dengeleri de altüst oluyor.

Malaga’da, Cromer’de, veya Bodrum’da olsun, insana bağışlanan zenginliklerin arasında ilk sırayı alan denizin; tatil yapma ve dinlenme adına, tüketim ekonomisinin lokomotifi haline getirilmesi, gerçekten insana büyük bir ürküntü veriyor. Daha çok getiri sağlamak için, bütün sahillere el konulması, aslında tüketim ekonomisinin özendirdiği seküler hayat tarzına, yeryüzü ölçüsünde yaygınlık kazandırdı. Artık insanlar başka hiçbir iş yapmadan sahillerde güneşlenmeyi dinlenme kabul ediyor.

Dünyada metre kare başına en çok alkol tüketilen kara parçaları sahillerdir. Sahillerde insanlar deniz sularından daha çok alkollü içkilerle iç içe yaşıyor. Sahilleri insanlar, insanları da alkol kirletiyor. Sahil kirlenmesiyle insanın ruhî dengesi sarsılıyor, fizikî sağlığı bozuluyor. Oysa insan sağlığının korunması; turizm gelirlerinden çok daha önemlidir. Dünyada sahil turizminin getirdiği gelirlerden kat kat fazlası sahil turizminin yol açtığı sağlık problemlerine harcanıyor.

İnsanın ruhî sağlığını kaybetmesi pahasına gerçekleştirilen iktisadî büyüme, yitirilen insanı geriye getirmeye yetmez. Yine de kimse tercihini insandan yana yapmıyor. Sahillerin kirlenmesiyle, insanlarla birlikte, sosyal hayat, aile yapısı, ruhî denge ve kadın erkek ilişkileri de büyük yaralar alıyor. Ekonominin anayasası arz ve talep kanunu ise, ana yöntemi de nimet külfet analizidir. Sahillerde tatilin nimeti külfetini aşıyor.

Kanuni’nin sütkardeşi Yahya Efendi Dergâhı’nın yol göstericilerinden Abdulhay Hoca: ‘Ne zaman vapurla Küçüksu plajının önünden geçsem, plaj üzerine yağan bela yüzünden vapur batacak diye korkarım‘ dermiş. Sahillerdeki plajların sayısı o kadar arttı ki, yağmur gibi yağdırdıkları olumsuzluklar yüzünden, mevsimler birbirine karıştı, dünya ikliminin dengesi sarsıldı. Topyekûn ısınma, dünyadaki bütün canlı hayatını tehdit edecek sınırlara ulaştı.

Çetinoğlu: Tüketim kültürünün çalışma hayatına tesirlerine de bakabilir miyiz?

Prof. Gürdoğan: Tüketim kültürünün ve gösteriş harcamalarının böylesine öne çıkarılmasıyla, çalışma hayatı, günlük hayat ve aile yapısı karma karışık oldu. Artık tatil yapmak da, daha önce adı hiç duyulmayan pek çok endüstriyel ürün gibi, vazgeçilmez ihtiyaçlar arasına girdi. Oysa her eylem gibi, çalışma da, gücünü süreklilikten alır. İktisadî ve siyasî hayat ile kültür alanında başarılı çalışmalar, sürekli ve hiç aksamadan devam ettirilen düzenli eylemlerle yapılır. Dinlenme değişik işlerle, günlük hayatı kolaylaştırarak, herkes için yaşanır kılmakla sağlanır.

Tutarlı ve dengeli bir hayat için, yılın on iki ayını da anlamlı işlerle doldurmak gerekir. Sağlıklı bir dinlenme, yine anlamlı başka bir iş yapmakla gerçekleşir. Bu yüzden mutlu ve güçlü olmak, bir değil birden çok işi bir arada yapmasını başarmakla sağlanır. Veren el olan, iki gününü birbirinden farklı kılmasını bilen insan, farklı işler yaparak dinlenmesini bilen insandır. Dünyanın her yanında iş körlüğü farklı işler yapılarak giderilir.

Gündüzün geceyi takip etmesi gibi, iş hayatı da tabii akışı içinde sürekli olmalıdır. Tatil ve deniz olgusu, tüketim ekonomisinin, insanın iş dışındaki zamanına el koyabilmek için, insanlara kurduğu tuzaklardan biridir. Tüketim ekonomisinin beslendiği ana kaynakları kurutmadan; bu yerde mi, yoksa başka bir yörede mi, dinlenelim demek, sosyal bunalımları azaltmaz, tam tersine daha da büyüterek yeni boyutlar kazandırır.

Çetinoğlu: Problemin çözümünü nerede görüyorsunuz?

Prof. Gürdoğan: İnsanın fizikî ve ruhî kirlenmesinin önüne geçmek için, bütüncü bir bakışla köktenci çözümler aranmalıdır. Tüketim ekonomisinin siyasî, sosyal ve iktisadî yapıdaki yansımalarına bakarak, çocuklara ve yetişkinlere ayrı tatil köyleri kurarak çözümler aramak, tüketim ekonomisiyle yapılacak savaşı, peşin olarak kaybetmek olur. Tatil insan doğasına aykırı bir iş ve çalışma düzeninin, ortaya çıkardığı bir tuzak çözümdür.

İktisadî yapıda ve kültür dokusunda tuzak çözümlerle uğraşmak yerine, çalışma hayatını ve iş düzenini insan fıtratına uygun bir düzene kavuşturmak çok önemlidir. Seküler dünyanın ‘iktisadiyata kurban edilmiş insan’ odaklı kültürünü, mukaddes kültürden beslenen dünyanın ‘ahlaklı insan’ odaklı kültürüne dönüştürmeden, dünyadaki sahil kirlenmesinin önüne geçmek mümkün değildir.

Tüketimin böylesine yüceltilmesiyle, kültür hayatının dokusuyla, iktisadî hayatın yapısı, deprem gibi büyük bir sarsıntı geçirdi. Dinlenmek için deniz kenarına gitmek yerine, insanın aklına yayla veya dağ gelmelidir. Eskiden, tüketim ekonomisinin, sağlıklı hayat adına, dengeyi böylesine bozmadığı dönemlerde, kışın deniz kenarına, yazın da dağa, yaylalara çıkılırdı. Yaylaların sağlıklı ve dengeli bir hayatın vazgeçilmez bir yeri vardır. İnsanların fizikî ve ruhî yapısı sahillerde değil, dağların tertemiz havasında, suyunda ve yeşilliklerinde yenilenir

İnsana bağışlanan bütün zenginlikler, gösteriş ekonomisinin yeni boyutlar kazandığı sahillerde, tatil çılgınlığı içinde yok olup gidiyor. Denizin sahile vurduğu kumsalda, yazın en sıcak günlerinde güneş altında kalmak, artık herkese sağlıklı olmanın ‘olmazsa olmaz’ı gibi geliyor. Böylesine kabul görmüş bir sağlık ilkesine karşı çıkmak ise, düpedüz seküler dünyaya karşı çıkmak olarak algılanıyor.

Yunus’un şiirleriyle yoğrulan insan için, önemli olan hayatın yalınlaştırılmasıdır sadeleştirilmesidir.  Yalınlığın, sadeliğin olduğu yerde derinlik vardır, hayatın hiçbir alanında, hiçbir zaman sonu gelmeyecek, bir tüketim yarışma girişilmez.

Hayatın bütün boyutlarında ortaya çıkan, görünen ve görünmeyen kirlenmeleri önlemede hiç değişmeyen maksat: Temel ihtiyaçları karşılamak ve hayatı olabildiğince basitleştirmek olmalıdır. Gösterişe açılan bütün kapılar kapatılmalıdır. Gösterişi körükleyecek her davranışın önü, hem sosyal, hem de ferdî seviyede kesilmelidir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim. Kirlenmenin kültür boyutları, bilgi kirlenmesi ve her türlü kirlenmelerin kaynağının kurutulması gibi meseleleri, bir başka röportajımızda konuşuruz inşallah.

Bu röportajın son cümlesi olarak ne söylemek istersiniz?

Prof. Gürdoğan: Kimse alnının terinden, gözünün nurundan, elinin emeğinden fazlasını tüketmemeli. Bütün krizlerin kaynağında üretmeden tüketenler vardır.

 

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sahibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

 

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken, 7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme, 10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek.

 

 

Yapay Devlete Onay (1)

Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurma çabaları senelerdir sürüyordu. -Şimdilerde Kuzey-Doğu Suriye’de sürüyor.- Bu gayretler sonucu maddeten, fiilî olarak birçok şeyler gerçekleştirildi. Âdeta, beklenen bebek doğmuş, sadece henüz isim konmamıştı. Cümle tamam nokta eksikti. Her an noktalanması mümkündü. Ve mümkün de oldu.

Bir kısım yazar-çizer takımı, bazı siyasîler bu gelişmeyi tabii karşılıyorlardı! Devlet ilânına karşı da, tepkisiz kalacaklarını belirtiyorlardı! Daha doğrusu devlet ilânını, normal bir doğum olarak görüyorlardı! Bunun sessizce karşılanması gereken bir gerçek olarak dile getiriyorlardı! Sınırlarımız dışında oluşmuş veya oluşacak gelişmelerin bizi ilgilendirmediği ve ilgilendirmemesi icap ettiği üzerinde duruyorlardı! Sınırlarımız ötesine müdahalenin ve karışmanın bir bataklığa saplanmak olacağını ileri sürüyorlardı!

Görünüşte haklı gibi görünen bu tutum ve davranışlar (2003). Kurulacak sözde Kürt Devleti’ne onay verişler! Sessiz kalınması şeklindeki düşünceler! Aslında saf ve soyut düşünce mahsulleriydi. Muhakemeden uzak iyi niyet emareleriydi. Oysa muhakemeler, akıl yürütmeler ileriye yönelik olmalıydı. Kararlar günübirlik alınmamalıydı. Onlarca yıl sonrasına dikkatler çekilmeli. İyice düşünüp ona göre karar verilmeliydi. Hele dış politikada, geleceğe yönelik siyasetler güdülmeliydi.

Olaylar dikkatle izlenmeli. Yarınları oturtacak zeminler şimdiden hazırlanmalı. Günü kurtarmanın ötesine geçirecek adımlar atılmalıydı. Çünkü asıl olan sele kapılmak değil. Asıl olan gidişata körü körüne uymak değil. Asıl olan akışı ve gidişatı tabii mecrasından ve doğal seyrinden taşırmamaktır. Asıl olan gerektiğinde yeni mecra ve gidişatı bizlerin tâyin ve tesbit edebilmesidir.

Zira işin aslı, özü gerçekten böyle miydi? Ne yazık ki hakîkatler, hiç de göründüğü gibi basit değildi. Yapay devlet peşinde koşanlar iyi niyetli değildi. Sûreti haktan göründükleri gibi değildi. Kurulacak yapay devlet; bölgede filizlendiği takdirde; bölgede kendi kabuğu içinde kalacak cinsten ve kendi yağıyla kavrulacak çeşitten değildi. Çünkü kurulacak devleti Kürtler kurmuyor. Kurulacak devlet örtülü olarak İsrail ve ABD tarafından kurduruluyordu. Sözde kukla bir devlet olarak meydana getiriliyor. Sun’î ve yapay olarak ortaya çıkarılıyordu.

Aslında Türk’ün, Arab’ın, Fars’ın ve Kürd’ün arasına saatli bir bomba yerleştirilmek isteniyordu. Hepsi de müslüman olan bu milletleri, istedikleri an kapıştırmak için kurduruluyordu. Ortadoğu petrollerinin başında rahat oturmak ve Ortadoğuyu keyiflerince sömürmek için kurduruluyordu bu sözde, yapay Kürt devleti. Özellikle İsrail için -çünkü 1950’den beri bu işin peşinde- kurdurulmak isteniyordu bu kukla devlet. Yine başta İsrail olmak üzere ABD ve İngiltere tarafından GAP’a el koymak, Dicle-Fırat havzalarına sahip olmak için kurdurulmak isteniyordu bu sözde devlet.

Halbuki Kürtler müslümandır. Türklerin de, Arapların da, Farsların da kardeşidir. Asırlarca bu topraklarda kardeşçe yaşamışlardır. Şimdiye kadar Batı’nın kışkırtmalarına rağmen ne Türk’ün Kürt’le, ne Arab’ın Kürt’le, ne de Fars’ın Kürt’le bir meselesi, bir sorunu olmamıştır. Kürtler Türkiye’de, Irak’da, Suriye’de ve İran’da kendi örf ve an’aneleriyle yaşayıp durmuşlardır. Çünkü müslümandırlar. Müslümanlar ise kardeşdir. Bu devletler içinde halledilmesi gereken bazı sorunları vardır. Bazı müşkilleri mevcuttur.

Bunların düzelmesi için meşru yollardan, hukuk çerçevesinde kanunî bir şekilde, yoğun bir çaba göstermeleri en tabii haklarıdır. Ki zamanla bunların düzeleceği muhakkaktır. Fakat bunun için silâha sarılmak, kan dökmek yanlıştır. Çünkü hiçbir müslüman ülkesinde, halk birbirine karşı kılıca sarılamaz, birbirine silâh çekemez. Zira yurt içinde hak-hukuk silâhla çözülmez. Kılıç ancak harice, dış düşmana karşı çekilir. Yurt içinde hukukî, mânevî bir mücadele yapılır. Aksi takdirde büyük zulüm olur. Masumlar zarar görür. Yaşın yanında kuru da yanar. Velhasıl haklar çiğnenerek hak aranmaz, aranmamalı. Büyük bir vebaldir. İsabet de edilse yine vebaldir. Yine büyük bir günahtır.

Kaldı ki, kurulacak devlet “Güney” olarak vasfedilmekte. Bunun bir de “Kuzey”i var denilmek istenmektedir. Kuzeyden kasıt ise Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleridir. Ankara’nın doğusundan Artvine  kadar, Ankara’nın güneyinden ta İskenderun’a değin, ta doğu sınırına kadar, geniş bir bölgede hak iddia edilmektedir.

 

 

 

Gerçeğin Peşinde

Büyük bir yaramıza neşter vuruyor. Önemli bir kusurumuza parmak basıyor. İlim ve bilim dışı tutum ve davranışımızı ele alıyor, nazara veriyorum.

O gün onları, bugün bizleri ve yarınki nesilleri uyaran, ikaz eden. Her şeyi kendi zemin, zaman ve özel çerçevesi içinde düşünüp mütalâa ve muhakeme etmeyi öğütleyen. Sırf görünüşe göre hareket etmenin sakıncalarını hatırlatan.

Sadece zâhire göre davranışın doğru olmadığını söyleyen Hz. Ali’nin bir sözünü naklediyorum sizlere. Hz. Ali’nin bu sözü, her çeşit araştırıcıya, her bilgin ve âlime sertaç olacak bir metottur.

Her aydın kişinin, her âlimin baştacı etmesi gereken bir usûldür. Öyle bir düstur ve ilke ki, üniversitelerin kapılarına yazılmaya seza ve değer kıymette.

Nedir bu sözü Hz. Ali’nin? Şu anlamda bir söz: “Hakikati, gerçeği öğrenmek istiyorsan; hakikati söyleyenlerine göre öğrenme. Hakikati; kendin bizzat; kendi asıl kaynağından öğren. Söyleyenlerin de iç yüzünü, gerçek mahiyetini anlamış; onların, hakikatleri saptırmaktaki gizli gaye ve emellerine de muttali olmuş yani ulaşmış olursun.”

İşte Hz. Ali bizlerin meal ve anlamını verdiğimiz bu ilke doğrultusunda hareket etmemizi istiyor. İşin kaynağına yönelmemizi arzuluyor. Dış görünüşe hemen aldanmazlığımızı istiyor. Dış görünüşe bir görüşte, şıp diye aldırış etmezliğimizi tembihliyor.

Özellikle bir çırpıda hükme vardığımız konuların başında ise din geliyor, İslâm geliyor. Ahmet’de, Mehmet’de gördüğümüz kusur ve hatâdan ötürü; İslâmi yapımız, İslâmi düşüncemiz, İslâma bakışımız yara alıyor, zedeleniyor. O hata ve kusurun İslâm’dan ileri geldiğini sanıyor. Tabii çok yanılıyor ve yanıltıyoruz.

O tür yanlış bilgi ve görgülerin doğruluğuna hemen kanıyoruz. İşitilen sözün gerçekliğini anında onaylıyoruz. O yüzden, akla mantığa aykırı olduğu için de, o sözü reddediyoruz.

Oysa işittiğimiz o söz, normal ve kabul edilir değildir. Bu yüzden o sözü reddetmekle ne kadar haklıyızdır. Çünkü o söz, eğer işittiğimiz gibiyse, hakikaten reddi gerekir. Ama o sözün iç yüzü böyle değilse -ki çok kere böyle değildir.- Yok yere iç yüzünü bilmediğimiz bir gerçeğe sırtımızı dönmüş oluyor. Hem kendimizi, hem de -öyle bilip başkalarına öyle aktarmakla- başkalarını da yanıltmış bulunuyoruz.

Üstelik böyle bir algılayış, bu biçim davranış; hürriyetimizi de yanlış yerde kullandığımızın resmidir. Bir bakıma hürriyeti, serbestiyeti, bir yanlışımızı doğru sanarak; başkalarına da yayıyor. Sanki hürriyeti yanlış bilgisizliğimiz yüzünden tahakküme âlet ediyoruz.

Böylece gerçeğin hukukunu çiğniyor. Hakikati olduğundan başka türlü göstererek, yanlış anlaşılmasına, bu yüzden reddedilmesine çalışıyor. İlmî, bilimsel bir vebal de yükleniyoruz.

Halbuki hürriyet demek, herkesin haddini bilmesi demektir.

Hürriyet demek herkesin hak ve hukukunu anlaması demektir.

Hürriyet demek, anlamadan dinlemeden, bilmeden, tartmadan diline gelen her şeyi söylemek değildir.

Hürriyet demek aklına gelen her şeyi ölçmeden, biçmeden hemen yapmak değildir. Ortalığı bilir bilmez karıştırmak; zihinleri tarümar etmek değildir.

Üstelik bu yapılanlar karşısında “Bilmiyorum.” demek mâzeret ve özür hiç değildir. İlâhî hukukta da, medenî hukukta da “Bilmiyorum.” demek özür sayılmıyor.

Çünkü insan bilmemekle değil; bilmekle mükelleftir. Çünkü insan akletmemekle değil; akletmekle yükümlüdür.

Çünkü insan bilmekle, anlamakla; iyiyi, doğruyu, güzeli yapmakla sorumludur, yükümlüdür, görevlidir. Zaten insanın yaratılış gayesi de budur.

Yani sadece bakmayıp görecektir de.

Sadece duymayıp işitecektir de.

Sadece bilmeyip anlayacak, idrak edecek, algılayacaktır da.

Ancak, bütün bunlardan sonra gerçeğin gereğini yapacak. Bildiğiyle âmil / yapıcı olacaktır.

 

 

Başka Açıdan Milletvekilleri

“Ey ehl-i hâl ve akd!”

23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM’ni teşkil eden milletvekillerine,

Bir de bu vasıfla hitap ediliyor.

Milletvekilleri “Ey ehl-i hâl ve akd!” diye niteleniyor.

Yâni “Ey hâl ehli! Ey işleri hâl eden ve edecek olan kişiler!

Ey mes’ele ve sorunları hâlleden zâtlar!

Ey kördüğüm olmuş işlerin üstesinden gelen ve gelecek olan kimseler!

Kısaca: Ey iş bilen ve iş bitiren muhterem ve saygın milletvekilleri!”

Demek isteniyor.

Böylece hem meclisin işlevi, fonksiyonu hatırlatılıyor.

Hem de milletvekillerinin iş ve görevleri nazara veriliyor.

Ayrıca bu hitap ve seslenişde, meclisin meşru ve geçerli olduğuna parmak basılıyor.

Yetkinin İstanbul’dan Ankara’ya geçtiği de, dolaylı olarak onaylanmış oluyor.

Aynı zamanda artık değil Mutlakıyetin; Meşrutiyetin bile

Bundan böyle millet idaresinde söz sahibi olamıyacağı belirtilmiş;

Demokrasi’nin yolu açılmış oluyor.

Türkiye tarihinde yeni bir dönemin başladığını kabul etmek lâzım geldiği,

Gözler önüne seriliyor.

Artık “Eski hâl muhal (imkânsız); ya yeni hâl veya izmihlâl (çöküntü) mukadder”

Demek isteniyor.

Meclis tarzının, milleti temsil eden kişilerin; sorunları ele alışları,

Asra en uygun bir idare ve yönetim tarzı olduğu da belirtilmiş oluyor.

Bu asırda ve bu asrı tâkip edecek olan yüzyıllarda; bu tarzın vazgeçilmez, vazgeçilmemesi

Gereken bir siyasî rejim olduğu da vurgulanıyor.

“Ey ehl-i hâl ve akd!” seslenişi; medeniyetin, idare tarzında geldiği noktayı da gösteriyor.

Çünkü bu son asırda insanlar; temsil yoluyla idare edilebileceklerini de kanıtlamış oluyor.

Herkesin katılması değil, herkesin seçtiklerinin iştirakiyle oluşacak meclisin;

İnsanları daha iyi ve daha kolay yöneteceğine de işaret edilmiş oluyor bu hitap şekliyle.

Çünkü bu temsil yolu çok kolay, çok pratik bir yönetim biçimidir.

“Ey ehl-i hâl ve akd!” seslenişinde, işlerin ehline verilmesi gerçeği de var.

Çünkü seçilecek idareciler; hem salâhat sahibi / inançlı,

Hem de mahâretli / becerikli ve işinin ehli olmalı.

Şayet bu iki vasıf, aynı kişide bir arada bulunsa ne âlâ.

Fakat bu nâdirdir.

Öyleyse dünyevî işte,

Mahâretli olanı seçmek kaçınılmazdır.

Tıpkı saatimiz bozulsa;

Saatten doğru dürüst anlamayan müslümana,

Gidemiyeceğimiz gibi.

Ya kime gideriz?

İster Rum olsun ister Ermeni.

Yeter ki saatten anlasın der, ona gideriz.

Çünkü burada aranacak olan vasıf ve nitelik;

Saattan anlayıp anlamadığıdır.

İnanç ikinci derecede gelir böyle durumlarda.

Tabii hem mâhir hem sâlih

Yâni hem becerikli hem dindar olsa,

Çok daha iyi olur şüphesiz.

 

 

Osmanlı 3

Bir önceki yazımda, Osmanlı’nın esas olarak 1700’lerden itibaren yıkılmaya başladığından bahsetmiştim. Bu yazımızda bu tarihi neden esas aldığımdan da bahsedeceğim.

1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile birlikte, Osmanlı’nın, artık, Avrupa büyük devletleri karşısında güçlü bir DEVLET olarak hareket edemeyeceğinin çok açık olarak anlaşıldığını görüyoruz. Neden? Bu durumun çok belirgin nedenleri var ama, birkaç önemlilerini sayalım; bu aşamadan sonra, Avrupa Devletleri Osmanlı’nın içişlerine karışmaya ve hatta Osmanlı’ya dayatmalar yaptıklarına şahit oluyoruz. Bu aşamadan sonra, Osmanlı Ricalinin de, bu devletler karşısında genel anlamda yenilgiyi kabul ettiklerini görüyoruz. Bu aşamadan sonra, öncelikle, Avusturya ve Rusya’nın ve daha sonra ise, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’yı paylaşma ve daha doğrusu paylaşamama kavgaları içerisine girdiklerini görüyoruz. Bu durum, 1870’de Alman birliğinin Bismark tarafından sağlanması ile şekil değiştirmiş ve 1914 yılında I. Dünya Savaşı çıkmasına neden olmuştur.

Ama, 1774 Anlaşması’nın Genel Türk Tarihi açısından en kötü ve en kahredici sonucunun, Kırım konusunda olduğunu görüyoruz. O tarihe kadar, Osmanlı Devleti’ne adeta TÜRK MİLLETİ ORTAKLIĞI anlayışı ile destek olan KIRIM, bu anlaşma ile ÖZERK hale getirilmiştir. Yani, KIRIM, Rusya’nın dayatması ile Osmanlı’dan ayrı bir yapıya geçerek yalnız kalmasına göz yumulmuştur. Öyle ki, Prusya Kralı Jozef bile bu kabul ediş karşısında şaşkınlığını belirtmiştir. Her ne olursa olsun, KIRIM’ın bağımsızlığı kabul edilmemeli idi. Ama, durumun vahametini göstermek için bu konuyu aktarıyorum. Nitekim, bir süre sonra, daha da kötüsü olmuştur. Yapılan anlaşmaya tam güvenemeyen Rusya, birkaç yıl sonra Osmanlı’dan KIRIM’ın bağımsızlığını tanıyan bir senet daha almıştır. Bu arada parantez içi bir konuyu daha açıklamalıyım; 16. Yüzyılın ortalarında Kırım Hanlığında Süyümbike Hatun’un Ruslara verilişine seyirci kalınması bir Türk olarak içime sindirebileceğim bir durum değildir.

Düşünebiliyor musunuz?

Bu durumlara neden düşülmüştür?

Elbette! Çok nedenler sayılabilir, herkes kendi görüşü, bilgisi, anlayışı doğrultusunda nedenler sayabilir.

Ancak, tarih, önünde, sonunda, gerçekleri açıklar. Hele Tarihi, sadece yaşanan olayların tarihsel sıralaması olarak değil de, Tarih Felsefesi yaparak anlatırsak, yaşananlar daha anlamlı ve anlaşılır hale gelir.

Osmanlı, muhteşem dönemlerini, ASLÎ UNSURU’NA sahip çıktığı dönemlerde yaşamıştır. Devşirmeler Osmanlı’da bu muhteşem dönemlerde de var idi. Ancak, ASLî UNSURA sahip çıkan bir Osmanlı’da, bu devşirmelerin zarar verebilmelerine imkân tanınır mıydı, onlar bu imkânı bulabilirler miydi?

Diğer bir konu, 16. Yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle, Şehzade Mustafa’nın çok acı ölümünün de etkisiyle, Şehzadeler, artık, SARAYDA GÖZALTINDA idiler. Oysa, daha önceleri, Şehzadeler, Trabzon, Amasya gibi vilayetlere giderek, adeta, halkla içiçe, yönetici eğitimine tabi tutuluyorlardı. Söylenen tarihten itibaren bu düzen kalktı ve yönetici eğitiminden kopuk, kendi başına, belki de ölüm nereden gelecek diye evhamlanan bir şehzade tipi ortaya çıktı. Bu gerçeğe bir örnek verelim; Şehzade III. Selim, devlet için yararlanmak üzere birkaç kişi aracılığı ile Fransa Kralı 16. Lui ile haberleşiyor. Bunu öğrenen Padişah I. Abdülhamit, engelliyor ve yasaklıyor. Tarihler, FRANSIZ DEVRİMİ dönemi!

Liyakat ve kişilerin her türlü sağlamlığı, yerini, saray içi entrikalara bıraktı. Bu yaşananların sonu olağanüstü yolsuzluklara ulaştı. Yani çürüme böyle başladı.

Bu konuda bir örnek verelim;

KanunÎ Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın kocası Rüstem Paşa’nın 1562’de Sadrazam olarak öldüğünde çıkan mal varlığı;

815 çiftlik, 176 değirmen, 1700 cariye ve köle, 2900 at, 116 deve, 5000 sırma işlemeli hil’at, 4900 zırh, 600 gümüş murassa (çok değerli taşlarla süslü) eğer, 500 altın işlenmiş murassa eğer, 130 çift som altın üzengi, 760 murassa kılıç, 800 mücevheratlı ciltleri olan Kur’an-ı Kerîm, 32 parça her biri hazinelik mücevher.

Bir de Devletin kurucusu Osman Bey öldüğünde çıkan mal varlığına bakalım;

1 çift çizme, 1 kaşıklık, 1 tuzluk, 1 at zırhı, 1 sade kılıç, 1 kargı, 1 yay, 1 ağaç tesbih, yedi yemek tası, dokuz kırmızı renkli sancak, dokuz at, misafirler için bir sürü koyun.

Çok kısaca özetlediğimiz bu gerçekler ışığında, Osmanlı’nın yıkılma nedenlerini yeniden gözden geçirelim ve ezberlerimize bakmadan.

Osmanlı’ya devam edeceğiz.

 

 

İzmit’in Dernekler Annesi Kezban Teyze

Kendisini Kocaeli Kent Konseyinin faaliyetlerinden olan Kent Bayramlaşması  vesilesi ile tanımıştım. 21. Kent Bayramlaşmasında, il protokolünün hemen önüne koyduğumuz koltuklara, şehrimizin kıdemli insanlarından bilebildiklerimizi, gelebilenleri  oturtup bayram fotoğrafımızı o şekilde çektirelim demiştik. O bayramlaşmaya Erol Köse, İsmail  Kalkandelen, Vahap Atlı, Orhan Atabay, Mehmet Kanpara, Yüksel Başer, Mehmet Özer,Musa Ordu,Erkan Nigiz, Yunus Çoşkun ile Kezban Saner gelmişler ve düşündüğümüz kent bayramlaşması fotoğrafına da girmişlerdi. Bu isimlerin her biri şehrimizin geçmişinde emeği olan saygıdeğer büyüklerimizdi. Kezban teyze  ise bu bayramlaşmadan sonraki her kent bayramlaşmasına katılmış olup şehrimize has bir bayramlaşma olan bu toplantılara ayrı bir zenginlik katmıştır.Kezban Saner’i  daha sonra öğrendim ki bu tür sosyal faaliyetleri önemseyen, sivil toplum faaliyetlerinin gönüllü takipcisi olan bir hanımefendidir.O, başlıkta da yazdığım gibi, kendisinin bu özelliği sebebiyle, tanıyanlarınca  ”Dernekler Annesi ” sıfatı ile de bilinen  bir hemşerimizdir. Güler yüzü, saygı uyandıran temiz giyimi, yaşına rağmen nezaketli duruşu ve tatlı konuşması ile örnek bir büyüğümüzdür. Tanımaktan mutlu olduğum bu hanımefendinin diğer bazı özelliklerini öğrenince, örnek alınacak bir hemşerimiz olduğunu düşünerek böyle bir yazı ile  tanıtmak istedim.Kezban Saner 1936 doğumludur. Bir dedesi Sivas Koyunhisar’lı olup Çanakkale Savaşına katılmış olan Gazi İsmail efendidir. Çocukluğunun unutamadığı bir hatırası, İstanbul’da yaşayan teyzesi ile onun  komşusu olan, Sultan Hamid’in 4. Kadınefendisi  olan  Ayşe Sultanı görmeye gitmeleridir. Orada,  bahçede gördüğü  manolya ağacı ve kokusunu daima hatırlar. Daha sonra Değirmendere’de sahibi oldukları bahçeli evlerine   manolya ağacı diker ve büyütür. Bu ağaç şimdi Suadiye’deki  evinin bahçesindedir. Kendisi öğretmen olmayı  çok istemesine rağmen ailesi ortaokuldan sonra öğretmen okuluna göndermez. Genç bir bekar  kızın köylerde öğretmenlik yapmasının çok zor olduğu gerekçe gösterilir.Çalışma hevesi sebebiyle 1955’de Kocaeli  Halk Bankası’nda  çalışmaya başlar. Bu banka şimdiki TEB dir. O günlerin en önemli hatırası Menderes ve Bayar’a çikolata ikramının kendisine yaptırılmasıdır. Bu iki devlet adamı Tüpraş’ın açılışı için şehrimize gelmişler,  bankanın bakırcılar çarşısındaki  yerinin açılışına da katılmışlar ve misafirlere çikolata ikramını, şirin bir genç kız olan Kezban  hanım yapmıştır. O günlerin hatıralarından bir diğeri de çalışma bankının arkasında gelenlerce zor görüldüğü için sanki yokmuş gibi bilinmesidir. Ama o karınca misali çalışkanlığı ve samimi tavırları ile çok beğenilen biridir. Nitekim  eşi Orhan Saner ile orada tanışmışlardır. Orhan Saner İzmit’in köklü ailelerinden olan kurukahvecilerin oğlu olup o günlerin kağıt sporunun şöhretli oyuncularından da biridir. 1998’de vefat eden Orhan Saner İzmitlilerin kurmuş olduğu ilk büyük un fabrikası olan Susanbaş’ın yöneticilerindendir.Kezban Saner evlendikten sonra bankadaki işini bırakır. Bu evlilikten 2 erkek  evlatları olmuşdur. Bunlardan biri Bekart fabrikasının Ceo’su olan Hakan Saner,diğeri de İzmit’in iş ve ticaret hayatındaki isimlerden Asaf Saner’dir.Asaf beyin eşi Ayten Saner Türk yemeklerinde şehrimize dereceler kazandırmış  bir isimdir.2018deki bazı yemek yarışmalarına da Kezban hanımla birlikte katılmışlar ve dereceler alarak şehrimizi çok güzel bir şekilde temsil  etmişlerdir. Orhan Saner ayrıca iyi bir Kızılaycıdır. Eşi, Kezban hanımın bankada çalışmasını istemez ama şehrimizdeki sosyal faaliyetlere katılmasına  destek çıkar. Onun hayır kurumlarındaki çalışmalarına hep teşvik edicidir.Bu derneklerden  özellikle  Huzurevi Derneği ve Yardımsevenler  Derneği’ndeki  çalışmalarındaki  samimi katkıları, toplantılara iştirakteki devamlılığı,  oluşan ihtiyaçlardaki özverili destekleri sebebiyle de arkadaşları kendisine dernekler annesi sıfatını takmışlardır.   Yaşadığımız şehirlerin huzurunda,  mutluluğunda, muhtelif sorunlarının çözümünde sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarının verimliliği önemlidir . Bu da bu kuruluşlardaki yönetici ve üyelerin desteği  ile olur. Kezban Saner ve benzeri insanların varlığı ve bu kuruluşlarda bulunmaları buraların daha iyi ve güzel  hizmetler yapmalarını sağlar. İnsanlarımızın kendi özel iş ve sorumlulukları yanında, siyasi partiler dahil, sivil toplum çalışmalarında da faydalı olmak düşünce ve sorumluluk sahibi olmalarının önemine işaret ederken Kezban teyze ve benzerlerine saygılar sunarım.    Sağlıklı olun,mutlu kalın…

Korkutarak Değil, Sevdirerek Din Eğitimi

Hatice Kübra Tongar’ın 15,5 X 23 santim ölçülerindeki 180 sayfalık eseri, ‘Başlarken’ başlıklı ilk bölümden itibâren okuyucuyu, sarıp sarmalayıp satırlar arasına çekiveriyor:     Bizler çocukluğumuzda Allah’ı; yakan, taş eden, cehenneme atan, kızan, çarpan bir Allah sanırdık. Çünkü öyle duyardık büyüklerden. ‘Anneye karşı gelinmez, Allah taş eder’ derlerdi. ‘Bu davranışlarına devam edersen cehenneme gider, yanarsın’ denirdi. Bir şeyi merak etsek ve sorsak; mesela çocuk mâsumluğuyla ‘Babam Allah’ı yenebilir mi anne’ desek, aldığımız cevap ‘Sus bakayım, tövbe de, Allah çarpar yoksa’ formatında olurdu. Pek çoğumuz cehennemi olan Allah’tan korkar, uzak dururduk; çocuk gönlümüzü açamazdık. Hatta Peygamberin (sav) çocuklara olan sevgisi anlatılırken, Allah’lı cümlelere hep ‘cehennem’ yakıştırıldığı için ‘Ben Peygamberi Allah’tan daha çok seviyorum. Çünkü O’nun cehennemi yok, çocukları yakmıyor’ diyenlerimiz bile olurdu.     Yaşımız büyüdükçe durum pek değişmedi. Küçükken korkutulduğumuz Allah, ergenlik döneminde yine cehenneme atan, bir vakit namaz kaçıranlara 80 sene kızgın sac üzerinde namaz kıldıran, hatâya düşen kulları için zebanileriyle azaplar hazırlayan ‘eli sopalı’ bir Allah tasviriyle anlatıldı pek çoğumuza. Kimse Gafur olan, Tevvab olan, Rahim olan Allah’tan bu denli altını çizerek bahsetmedi…………Sonra bir şey oldu ve yıllar boyu Allah hakkında öyle olduğunu sandığım pek çok inanç değişiverdi: Anne oldum.Anneler bilir, evladınızı kucağınıza aldığınızda hissettiğiniz baskın duygular sevgi, merhamet ve şefkattir. Bu duyguları öyle yoğun hissedersiniz ki; uykusuz ve yorgun geçen günlere gecelere rağmen evladınız ‘gık’ dese yanına koşar, sarar sarmalar, başka hiç bir canlının bir diğeri için yapamayacağı fedakârlıklara gönüllü tâlip olursunuz. Gerçekten de yemez yedirir, giymez giydirir, uyumaz uyutursunuz.Anneliğimin ilk aylarında, ben de her anne gibi bu duygu kokteylini yudumlarken şu hadis çıktı karşıma:Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştu: ‘Çalılıkta dolaşırken, bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum. Tam bu sırada yavruların annesi başımda dolanmaya başladı. Acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalıştığım sırada anne kuş hemen koynumdaki yavrularının yanına girdi ve kanatlarını onları korumak için açarak siper etti. Bu kuşun canı pahasına yavrularına olan şefkatini ve acımasını görüyor musunuz? İşte Allah’ın kuluna olan şefkati ve acıması kıyas kabul edilemeyecek kadar fazladır…’ Bu muazzam bir şeydi. Eğer bir annenin kendi canından geçercesine evladına akıttığı sevgi ve şefkat, Allah’ın kuluna duyduğu muhabbetin yanında lâfı edilemeyecek kadar az ise, Allah (cc) kullarını çok seviyor demekti. Anneler şefkatli ise, Allah (cc) şefkatin kendisiydi.Sonra yüzümü Kur’ân-ı Kerîm’e döndüm. Kur’ân’ın 114 yerinde, hiçbir mecburiyeti yokken kendini kuluna Rahman ve Rahim olarak tanıtan, onu sonsuz olarak rızıklandıran bir Allah çıktı karşıma… Çocuk nimeti, Rabbimin diğer nimetlerine olan farkındalığımı ve hayranlığımı arttırdı. Ve kulunu seven Allah’ı sevmeyi, hem de çok sevmeyi öğrendim.Bu öğreti bütün hayatımı değiştirdi. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmeye, imtihanlardaki hikmet nazarını görmeye, ibâdetlerimden lezzet almaya başladım. Çünkü bir insanın ‘Allah beni yakar’ korkusuyla namaza durması ile âdeta bir sevgiliye koşar gibi ‘çok sevdiğim Rabbimle buluşuyorum’ hissi ile namaza durması arasında dağlar kadar fark vardı.İşte bu kitap tam da bu sebeple yazıldı. Bu kitabı okuyan tek bir annenin Rabbine dair bakışı ve hissedişi değişse; tek bir çocuk seccadesinin başına heyecan ve istekle geçebilse benim duam kabul olmuş olacak. Gayret bizden, takdir Allah’tan…Umarım hepimiz hayatımızın bir noktasında şu cümleyi kurabiliriz;Anne olunca Allah’ı (cc) sevmeyi, hem de çok sevmeyi öğrendim…
Sayfa boşluklarının; Hz. Ömer’den: ‘Bir çocuğun en büyük düşmanı, ona Allah’ı anlatmayan ve hiç ölmeyecekmiş gibi yalnızca bu dünya için yetiştiren anne-babasıdır.’ Kitabın yazarından: “Git odana namazını kıl bakayım’ cümlesi çocuğunuzda tepki, inat, tembellik, kaytarma oluşturabilecekken, ‘haydi berâber cemaat olalım’ cümlesi evlâdımızın önce aileye, sonra da seccadeye ait olma hissini perçinler.” Ve yine yazardan: ‘Din eğitiminde Allah korkusu muhakkak olmalıdır. Lâkin bu korku ‘Allah’ın taş edeceği, cehenneme atacağı’ şeklinde değil, çok sevdiğin ve seni çok seven Rabbini üzmeme, sevgisini kaybetmeme yönünde kodlanmalıdır.’ Gibi cümlelerle değerlendirilmiş. 
Yine sayfa aralarına serpiştirilen ‘Not Defterim’ başlıklı bölümlerde küçük fakat mühim hatırlatmalarda bulunuluyor: 
*’Model olmak’ eğitimin altın kuralıdır.*Dînî eğitimde ceza, dayak, şiddek kesinlikle yoktur!*Dini öğreteni seven çocuk, dinini de sever.*Allah’la ilgili her soruya cevap verirken ilk cümle: ‘Demek Allah’ı merak ediyorsun. Bu çok güzel’ gibi bir yaklaşım içermeli. 
Bir sayfadaki çizgi ile ifâde, bir kitap kadar bilgi verir. Üstelik hâfızadan kolay kolay silinmez. 
‘Yanlış / Doğru’ başlıkları altında 2 bölümde verilen 7 sayfadaki bilgiler, 7 adet kitabın vereceği bilgilerin daha fazlasını veriyor. Bu hâliyle ‘Sevdirerek Din Eğitimi’ isimli kitap, bir çocuk bilmecesinde ifâde edildiği gibi âdetâ … ‘Çarşıdan aldım bir tâne, eve gelince açtım baktım sekiz tâne…’ 
Kitaptan, altı çizilesi değerde berceste cümleler:*Din huzurdur.                                                                                                                                               *(Cenâb-ı Allah’ın 99 isminden biri olan ‘Vedud’, kullarını çok seven ve sevilmeye en lâyık olan anlamındadır.                                                                                                                                                    *Allah soyuttur. Fakat allah’ın kâinattaki tezâhürü -yâni yarattıkları- somuttur. *Tabiatı gezen, duâyı öğrenir.                                                                                                                                                           *Nasıl ki âcizliğin had safhasında bulunan minnacık bir bebeğe annesini ve babasını hizmete koşturuyorsa; âciz bir kulunun niyâzı karşısında da Allah bütün kâinatı ona hizmetçi kılar.                                                                                                                                            *Allah ne zaman anlatılır? Çocuğunuz sorduğu zaman. / Nasıl anlatılır? Çocuğunuzun anlayacağı şekilde…                                                                                                                                                         *’Mushaf’, okununca ‘Kur’ân’, anlaşılınca ‘Beyan’, yaşanınca ‘İnsan’ olur. Rabb’im hepimizi okuyan, anlayan ve yaşayan kullarından etsin. Etsin ki ‘insan’ olalım, insanlığını muhâfaza eden nesillerin mimarları olalım…                                                                                                                          *Çocuklar 4 yaşında, emici bir zihne sâhiptirler.                                                                                        *Çocuklar bilgi hırsızıdır. Anne ve babalarının bütün davranışlarını ve davranışların altındaki niyeti bir hırsız gibi alırlar ve kendilerinin bilirler. 
‘İlk baskı 20.000 Adet’ notuyla yayınlanan kitabın bütününü, tek bir cümle ile özeti: 
‘Çocuklarınıza; Allah’ı sevmeyi öğütleyin, Kur’ân okumayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı sevdirerek öğretin; bütün bunların tek bir hedefi vardır: iyi ahlâk sâhibi olmak. Çünkü Müslüman, iyi ahlaklı insandır.’HAYY KİTAP:                                                                                                                                                                 Zeytinoğlu Caddesi, Şehit Erdoğan İban Sokağı Nu: 36 Akatlar, Beşiktaş – İstanbul. Telefon: 0.212-352 00 50                  Belgegeçer: 0.212-352 00 51 e-posta: info@hayykitap.com  //  www.hayykitap.com  

HATİCE KÜBRA TONGAR:                                                                                                                                                                      Orta öğretimine Kadıköy Anadolu İmam Hatip Lisesi Süper Lise Bölümü’nde başlayan Hatice Kübra Tongar, başörtüsü problemi sebebiyle okulu bırakıp, imam hatip eğitimini açık öğretim lisesinde tamamladı. Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Lisans süresince dalının uzmanı eğitimcilerden çocuk gelişimi ve eğitimi dersleri aldı. Bezm-i Âlem Vakıf Üniversitesi Aile Danışmanlığı Bölümü’nde eğitim gördü. Tecrübî Oyun Terapisi, Projektif Çocuk Testleri, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi gibi pek çok terapistlik eğitimi aldı.                                                                                                           Arel Üniversitesi Psikoloji bölümünde Yüksek Lisans eğitimi gördü.                                                                                            Yazı yazmak, ilkokul yıllarında başlayan kompozisyonlarla birlikte hep hayatında oldu.                                                           Makaleleri çeşitli dergilerde yayınlandı. Milat Gazetesinde haftalık köşe yazarlığı yaptı. Çocuğa dair birçok projenin metin yazarlığını yürüttü. Türkiye’nin ilk interaktif çocuk CD projelerinden olan ‘Muallim Çocuk ‘un metinlerini yazdı. Radyo ve televizyon kanallarında pek çok çocuk eğitimi programı hazırlayıp sundu.                                                                                  Diğer yayınevlerinden 2009 yılında ‘Minik Bebeğime Afiyetle’ isimli kitabı, 2011 yılında 10 kitaptan oluşan ‘Masal İstediğin Gibi Bitsin ‘ seti, 2013 yılında 0-1 yaş bebek bakımını anlatan *Anneciğim Beni Tanıyor musun? İsimli kitabı, 2014 yılında 1-3 yaş çocuğunun gelişimini kaleme aldığı *Anneciğim Ben Büyüyorum isimli eseri yayımlandı. Sosyal medya hesabındaki ‘Bağırmayan Anneler’ başlıklı yazılarıyla milyonlara ulaşan yazar, Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştirdiği ‘Bağırmayan Anneler’ konulu seminerleriyle de ailelerle buluşmaya devam ediyor.                                                                            Hayy kitaptan yayınlanan eserleri:                                                                                                                                       *Korkutarak Değil Sevdirerek Din Eğitimi, *Bağırmayan Anneler, *İlk İki Ayda Bebeğin Gelişimi, *Beslenmesi Oyunları, *1-5 Yaş Çocuğunun Gelişimi Beslenmesi ve Oyunları, *Çocuk Eğitiminde 100 Mucize Çözüm, *50 Soruda Anadolu Ekolüyle Gebelik ve Annelik (çok yazarlı), *50 Soruda Fıtrata Uygun Çocuk Yetiştirmek (çok yazarlı), *Allah’ı Arayan Çocuk, *Ben Ne Biliim?,*Başımın Üstünde Yerin Var. *Fıtrat Pedagojisi 1, *Peygamberlerin Çocuk Eğitim Metotları, *Fıtrat Pedagojisi 2  

DERKENAR:SES BAYRAĞIMIZ TÜRKÇE… 
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Bayrağımıza gösterdiğimiz saygıyı dilimize de göstermeliyiz. Çünkü Türkçemiz, ses bayrağımızdır. Birincisi müşahhas / somut / gözle görülüp elle tutulan, ikincisi mücerret / soyut / gözle görülmeyen elle tutulamayan değerlerimizdir. Emin olmadığımız durumlarda, kullanacağımız kelimeyi, (bildiğimizi düşünsek bile), yazı yazarken lügate bakmadan kullanmamalıyız. Özellikle kitap yazanlar, Türkçemiz hakkında derin ve engin bilgi sâhibi olmalıdırlar. Veya yayıncıya vermeden önce bilgisinden emin oldukları bir kişiye okutmalılar. Bu kişilere kimileri ‘editör’, kimileri ‘redaktör’ diyor. İkincisi, daha uygun bir isimlendirmedir. 
Son birkaç senedir, makalelerde ve kitaplarda sıkça rastlanan mânâ ve imlâ hatâlarına birkaç örnek: 
Ayrı yazılacak da / de takıları: Bağlama edatı olan ‘da’ ve ‘de’ler ayrı yazılır. Bunlar, ‘dahi’, ‘bile’ mânâsındadır. Bağlama edatı olan ‘da’ ve ‘de’ cümleden çıkarıldığında mânâ bozulmuyorsa ayrı yazılışı doğrudur. ‘Ali de çalışkandır.’ Buradaki ‘de’yi çıkaralım: ‘Ali Çalışkandır.’ Mânâ bozulmadı. 
*’Masada çiçek var. Bu cümle doğrudur. ‘da’ takısını çıkartalım: ‘Masa çiçek var.’ Bozuk ve mânâsız bir cümle oldu. *Cümledeki ‘da’ ve ‘de’ takılarının yerine ‘dahi’ ve ‘bile’ kelimelerini koyduğumuzda mânâ değişmiyorsa, ‘da’ ve ‘de’ ayrı yazılacak. ‘Da’ ve ‘de’ takıları  ‘ta’ ve ‘te’ şeklinde yazılmaz. *Fiilden sonra gelen ‘da’ ve ‘de’ takıları da ayrı yazılır. 
Bilindiği gibi isimler ve kelimeler 5 halde bulunur: 1-Yalın hal: (sel); 2-‘e’ hâli: (sele); 3-‘i’ hâli (seli) 4-‘da’ veya ‘de’ hâli: (selde); 5-‘dan’ veya ‘den’ hali: (selden) *İsmin / kelimenin hâlini belirten ‘da’ ve ‘de’ bitişik yazılır.  
Bilakis / Bilhassa: Bu iki kelime birbirine karıştırılıyor. Bilakis; ‘Tersine, zıddı ve tam aksine’ mânasındadır. (Ali tembel değil, bilakis çalışkan bir talebedir.) Bilhassa; ‘Hassaten, herşeyden önce, başta, hele, en çok, husûsen (özellikle) mahsus, bilerek’ mânasında kullanılır. (Karadeniz’in diğer şehirlerini, bilhassa Samsun’u görmek istemişti) 
Defaten: (Doğru yazılışı: ‘Def’aten’ şeklindedir.) ‘Bir defada, birden’ mânâsındadır. (Satın aldığı evin bedelini def’aten ödedi.) Def’aten kelimesi, ‘dafalarca’ mânâsında kullanılmaz. ‘Def’aten söylemiş olmama rağmen vazgeçiremedim.’ Cümlesi yanlıştır. ‘Defalarca söylemiş olmama rağmen vazgeçiremedim.’ Cümlesi doğrudur.
*’Nedeni nedir?’ yerine ‘sebebi nedir’, *’Zorundayım’ yerine ‘mecburiyetindeyim’, *’Eğitimini sürdürüyor’ yerine ‘eğitimine devam ediyor’ şeklinde söylemek doğru olur. Birinci söyleyişler Türkçemizin zarâfetini bozuyor. *Türkçemizin yazı dilinde devrik cümle yoktur. (Ancak ve sâdece, telaşlı, heyecanlı insanın konuşması verilirken kullanılabilir.) ‘Çok seviyorum çocuğumu ben’ devrik cümledir. Devrik cümle, Türk dilbilgisi kaidelerine aykırıdır. Doğrusu: ‘Ben çocuğumu çok seviyorum’ şeklindeki yazılıştır. 
Türkçemizin usta kalemi Nihat Sâmi Banarlı diyor ki: ‘Şu fânî dünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.’ 
Sorulabilir: ‘Niçin İslâmiyet’i öğretmek değil de dilini öğretmek?’ Türk çocuğuna, İslâmiyet’i öğretmek için Türkçeye ihtiyaç vardır. Din nasihattir. Dilini iyi bilmeyen nasihat edemez, dinleyen anlayamaz.  

KUŞBAKIŞI:Balkanlar’da İlk Müslüman Türk İskânının Öncüsü  SARI SALTIK’IN MAKAMLARISarı Saltık 13. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Balkanlarda ilk Müslüman Türk iskânının öncüsüdür. Moğol baskı ve hâkimiyetinin acılarını tatmakta olan Selçuklu Anadolu’sunda Sultan İkinci Gıyaseddin Keyhusrev’in oğulları arasındaki saltanat mücadelesini tâkiben târih sahnesinde göründü. Moğol otoritelerinin desteğini arkasına alan kardeşi Rükneddin’e birkaç defa üst üste mağlûp olan İzzeddin’in mâiyetinde, Bizans imparatoru Sekizinci Mihail’in kendilerine tahsis ettiği Dobruca’ya iskân edilen konar-göçer büyük bir Türk oymağının, aynı zamanda şeyh olan aşiret reisiydi. 
Burhanettin Kapusuzoğlu ve Mevlüt Çam, İstanbul Başbakanlık Osmanlı ve Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerindeki Balkanlar’da ve Anadolu’da bulunan Sarı Saltık türbe, tekke, zâviye ve köylerinin vakıf ve tahrir kayıtlarını bir araya toplamak suretiyle, araştırıcıların dikkatine sunmaktadırlar. Bu metinler ilk defa bu kitapta toplu bir şekilde ve sistematik olarak bir araya getirildiler.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

ŞEHRE YANSIYAN MEDENİYET EDEBİYATA YANSIYAN ŞEHİRYahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Pınar’ın Eserlerinde ŞehirBilindiği gibi Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı’nın edebiyatımıza kazandırdığı bir değerdir. Ondaki cevheri keşfetmiş, elinden tutarak Osmanlı’dan kalan eserleri ve mezar taşlarını anlatmış, âdetâ Tanpınar’ı inşa etmiştir. Kader bu iki ismi aynı görevde buluşturmuş, şehirleri onların hayatlarına şehirler adına konuşmaları dâhil etmiş, her ikisi de şehirleri konuşmuşlar ve konuşturmuşlardır. Mehmet Güneş’in çalışmasıyla ortaya çıkan gerçek şudur: Edebiyatımızın seçkin iki zirvesi; Beyatlı ve Tanpınar, birbirini tamamlamaktadır. 16 X 24 santim ölçülerinde 344 sayfalık eser 2018 yılında yayımlandı.    HECE YAYINLARI: Konur Sokağı Nu:  39/1 Kızılay, Ankara.  Posta Kutusu: 79 Yenişehir, Ankara. Telefon: 0.312-419 69 13 Belgegeçer: 0.312-419 69 14 e-posta: hece@hece.com.tr  internet: www.hece.com.tr   
ÂYET VE HADİSLERDEN SEÇME DUÂLAR:Bu kitapta, âyet ve hadislerden seçme duâlara yer verilmiş, Allah’ın İsm-i A’zamı ve Esmâ-i Hüsnası açıklanmıştır. Kur’ân ve peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bizim rehberimizdir. Kur’ân’da her konuda örnek verildiği gibi duâ konusunda da örnekler vardır. Doç. Dr. İsmail Karagöz tarafından derlenen 11 X 16 santim ölçülerinde 144 sayfalık kitap, Eylül 2018’de yayınlandı. DİYÂNET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI: Üniversiteler Mahallesi, Dumlupınar Bulvarı Nu: 147/A 06800 Çankaya, Ankara.Telefon: 0.312-295 71 94  e-posta: info@yayinsatis.diyanet.gov.tr  // www.diyanet.gov.trKISA KISA / KISA KISA…
1-NEFERİN ADI YOK: Gültekin Yıldız. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış. 2- UYGUR TÜRKLERİ KÜLTÜRÜ VE TÜRK DÜNYASI: Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı. Çağrı Yayınları. 3- ESKİ DÜNYA SEYAHATNÂMESİ: Prof. Dr. İlber Ortaylı. Aşina Kitaplar. 4- DÖNMELİK VE DÖNMELER: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri. 5-VEHBİ KOÇ ANLATIYOR: Yayına Hazırlayan: Gürel Tüzün / Yapı Kredi Yayınları.

Ümmet Soslu Yeni Türkiye Oyunu

Bir yazı gözüme ilişti. Bir dönem gazete logosundan ayyıldızı çıkarmakla Yeni Türkiye’ye uymaktan mutluluk duyan, milliyetçi değil; ama sağ cenahta yer alan bir gazete vardı. Bugün aynı gazetede Ayyıldız yine logoda yer alıyor. Gazetede bir yazar Suriyelilerle ilgili bir yazı kaleme almış. Suriyelileri istemeyenlere çok kızıyor ve hatta yargılanmalarını istiyor. Bu yazarın sorunu bizim alanımızın tamamen dışında olup tıpçıları ilgilendirebilir. Yazar Suriyelilere olan sempatisini ve beklentisini ortaya koyarak yazısında “Türkiye sadeceTürklerin değildir” ifadesine sığınıyor. Bu kişi anlaşılan kendisini Türk olarak da hissetmiyor.Türkiye’ye yeni sahip ve ortaklar arayan bu çarpık zihniyet bir bütünün bir parçasıdır. Yukarıdaki ifadeyi bazı siyasetçiler de kullandı. Anadolu coğrafyasını sözde var olan ama gerçekte varlığı tartışılan ümmete parsellemek isteyenler de görüldü. Yabancılar tarafından önümüze sürülen Türkiye’yi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırıcı Yeni Osmanlıcılık tuzağını unutmuş değiliz. Osmanlı’nın bir bakıma devamı olan Cumhuriyet Türkiyesi Müslüman kardeşlerine ağabeylik yapacak, çevresindeki otonom bölgeleri bünyesine ithal ederek federalleşecek ve ümmeti canlandıracaktı.Bu ümmetin liderini de aramaya gerek yok. Yapılması gereken Anadolu coğrafyasını ezogelin çorbası gibi alt üst etmek, Müslüman ithali yolu ile Türk Vatanını vatan olmaktan çıkarmaktır. Bu anlayışın arkasında olan ve bize tavsiye eden dış güçler, emperyal çevreler, Irak’ta “Irak Arap Cumhuriyetini” günümüzde “Irak Federal Cumhuriyeti” ne dönüştürüverdiler. Ortadoğu’da onlara göre, yapıyı bozan ve birer kambur teşkil eden Türkiye ve İran’a da sıra gelmelidir. Bir dönem ABD ile beraber İŞİD’e karşı bölücü terör örgütü PKK/PYD’yi desteklediğimiz unutulmamalıdır. Ayn-El Arap’a (Kobani) milli sınırlarımız içinden geçen silahlı peşmerge sürülerini İŞİD ile savaşmaya ikramlarla yolcu etmiştik. Ortadoğu politikamızda yaptığımız yanlışlar bugünŞam yönetimini PYD/YPG ile işbirliğine zorlamaktadır. Oysa Irak ve Suriye’ye karşı olan, bunların toprak bütünlüklerini bozmaya dönük ABD güdümlü projelerTürkiye’nin çıkarlarına da tamamen tersti.Anadolu’da dört milyona yaklaşan, çoğu Suriyeli olan mültecilerin yerleşik hale gelmeleri onlara vatandaşlık hakkının verilme gayretleri, yaşadığımız coğrafyayı milletten sözde ümmete geçirme çabalarıdır. Ümmete mensubiyet şuurunu milli sınırlarımız dışında geliştirmek ve Türkiye merkezli bir dayanışma sağlamak yerine; ülke içini hedef alıyoruz. Anadolu’da sanki Osmanlı sosyal yapısına uygun bir ümmet gerçeği varmış gibi Türk Milleti yerine İslam Milleti kavramını kullananlar var. Bunlar sağ eğilimli ama hiçbir zaman milliyetçi olamamışlardır. Zaten sorun günümüzde milliyetçi ile sağcı arasında ortaya çıkan sosyal mesafeyi kavrayamamaktır. Bazıları hala klasik ideolojik çatışma dönemini, 1960 ve 1970’leri yaşıyor. Anlaşılan Suriyelileri pek geri göndermek niyeti yoktur. Bazılarına göre, bu Suriyelilere ihtiyacımız varmış. Bunları o kadar şımarttık ki, açtıkları işyeri ve dükkanların isimlerinde Türkçe bulamıyorsunuz. Türk toplumuyla sosyal bütünleşme kanalları tamamen kapalı olan bu insanlara birer dindaş olarak tabii ki destek olmak yanlış bir şey değildi. Ancak bu destek ev sahibinin evini terk etmesi yabancılara açması şekline de bürünmemeliydi. Devletin açtığı kurslarda Arapça eğitim ve öğretim görenler Türk toplumuyla nasıl bütünleşebilir? Ticari alanda her türlü vergi ve harçlardan muaf tutulanlar, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalananlar, istedikleri okula sınavsız girenler, mafya bile kuranlar yerli insanlarımızın kanına girenler, onları yaralayanlar ülkemizle sosyal bütünleşme yolunda mıdırlar? Bu imtiyazlı hale getirilen mültecilerin ülkelerine dönmelerini yapılan araştırmalar büyük ölçüde desteklemektedirler. Ancak 2023’te eyalet sistemine geçilebileceğini iddia edenler için bunlar birer can simididir. İşin enteresan tarafı, bazı Avrupa ülkeleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılma ve sözde Türk toplumuyla bütünleştirme yolunda teşvik edici projeler vermekte ve desteklemektedirler. Türkiye Doğu Akdeniz’de ve güney sınırlarında kıskaca alınmak, Kıbrıs dahilmilli politikalarından uzaklaştırılmak istenirken; sosyal yapısı üzerinde de dış kaynaklı tezgahlar kurulmakta ve bazılarınca içerden de desteklenmektedir.