21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 571

Konu Siyasi Olacak ama Yazmak Zorundayım

Anlayamıyorum, çözemiyorum; bir yerde bir yanlışlık var.

Erken saatte pazara gittim. Evin ihtiyacı olan üç beş şey aldım, etti elli lira. Yeşillik ve meyve türü şeyler ekledim, etti yüz lira. İsyan ettim. Satıcı delikanlı, “Her şey çok pahalı, satış az, kar edemiyoruz. Ben bu işi bırakacağım hocam.” dedi. Karşı sıradaki tezgâhı gösterdi, “Bak bunlar bugün zarar ederek günü bitirecekler.” dedi. Peki, kazanan kim? Kimse değilmiş, maliyetler yüksekmiş. Sohbet ilerledi, kepenk indiren dükkanlar, kapanan iş yerleri, konkordato ilan ve iflas eden şirketler sohbetimizin konusu oldu. Kişilerde yarınından emin olmama endişesi, karamsar bir ruh hali gözledim.

Parası olan yatırım yapmıyor, dünü değil yarını sorguluyor. Medyada yazılanları, söylenenleri takip ediyorum; enflasyon, beklentinin altında çıkmış, cari açık geçen yıla göre düşükmüş, yatırımlar hızla ilerliyormuş. Yukardakilerin anlattığı tablo ile aşağıdakilerin yaşadığı tablo farklı; biri pembe, biri siyah.

Ortada bir yanlışlık var. Bazı şeyler iyi gitmiyor sanki. Yaşanan gerçeklik ile söyleneler arasındaki derin uçurum, insanlarda kırılmaya, kırgınlığa, güvensizliğe, karamsarlığa yol açıyor.

Pazardaki bir tezgâhın, çarşıdaki bir dükkânın, sanayideki bir fabrikanın kapanması; bir feryattır, tehlike çanıdır, dip dalgalarıdır. Ciddiye almak lazım.

Kaynayan kazan, kapak tutmaz, demiş atalarımız. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikaları inandırıcılığını kaybediyor. Pansuman şeklinde uygulanan sosyal politikalar bile zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan kapitalist sistemin vahşetini azaltmıyor. Eskiden “Kol kırılır, yen içinde kalır.” derdik, ama kol yene sığmıyor; “Kan kustuk, kızılcık suyu içtik.” derdik, artık insanlar, bu fedakârlıkların enayilik sınırına dayandığını konuşuyorlar.

“Elle gelen, düğün bayram.” der atalarımız. Bir toplumda varlık kadar yokluk da paylaşılıyorsa, bu paylaşımda adalet esassa orada kazan da kaynamaz, kapak da patlamaz. Homurdanmalar, bu noktada başlıyor: Niçin yöneticilerimiz bizi anlamıyor, aklımızla dalga geçiyor?

Birlikte rahmet, ayrılıkta zahmet vardır. Memleketimin insanı bir araya geldiğinde karamsarlığı, ayrılığı, bezginliği konuşuyor. Gidişat iyi değil. Bir ve beraber olmak için İlahi uyarıları bekler durumda mıyız? Bu tür uyarıların maliyeti çok büyük. Rabb’im bu toplumu savaş, kıtlık, deprem, sel gibi büyük felaketlerden korusun. Millet bilinciyle bir ve beraber olmak için akıllı olmak yeterli. “Akledenlerden olmak” ne onurlu bir ayrıcalık.

Herkes kendince haklı ve akıllı. İnsanlar birbirinin, yöneticiler yönetilenlerin hakkını teslim etmeli, aklına değer vermeli. “Ben yaptım oldu veya ben yaparım sen uyarsın.” anlayışı, doğal bir tepkiye yol açar. İşin aslı, şeffaflıktır. Yönetenle yönetilenin hızlıca yer değiştirdiği, adına demokrasi denen bir sistemi tercih etmişsek gereğini yapmak durumundayız. Kimsenin aklı kimseden fazla değil, kimse diğerinden daha fazla haklı değil.

Hep merak ederim: Yönetim görevinde bulunanlar, bu makamlara gelmeden önceki maddi ve manevi birikimleriyle şu anki durumları arasında bir kıyas yaparlar ve buna göre kendilerini hiç sorgularlar mı, sorgulama yaparlarsa nasıl bir duyguya, düşünceye kapılırlar? Edindikleri birikimin, akıllarının, bileklerinin eseri olduğunu mu düşünürler, yoksa derin bir mahcubiyet mi duyarlar? Kanaatim o ki, bildiklerimin, duyduklarımın yüzde onu dahi doğru olsa, ateşten gömleği giyenlerin çoğu daha bu dünyada bunun hesabını veremeyecekler. Milletle yöneticiler arasında kuvvetli bir bağ oluşmalı, toplumun her ferdi, “Beni benden çok düşünen bir yöneticim var.” diyebilmeli. Heyhaat!

Dünya siyasetindeki “Tavşan kaç, tazı tut.” politikalarının, ülkemizde “Cambaza bak.” oyununun figüranı olarak öğrenilmiş çaresizlik psikolojisiyle içimize kapanma durumuna getiriliyoruz. Bu hal, milletlerin geleceği açısından çok tehlikelidir, mutlaka giderilmelidir. Yerel ve merkezi yönetimde bulunanlara çok görev düşüyor. En azından milletten istediklerini önce kendileri yapmalılar, yapamayacakları şeyleri söylememeliler, söyledikleri şeyi mutlaka yapmalılar. İsraftan kaçınma, tutarlılık, içtenlik, çalışkanlık; vazgeçilmez temel ilkeler olmalı.

Huzur, güven evde başlar, sokakta devam eder, ortak mekânlarda paylaşılır. Duygular, değerler bulaşıcıdır, paylaşıldıkça artar. Bir yerde ateş varsa paylaşılacaklar değil, kurtarılacaklar önceliklidir. Ateşi söndürmeliyiz ki güzellikleri paylaşmaya sıra gelsin. Adalet üzerine kurulacak bir devlet sistemi zamanla topluma yansıyacak, devlet-millet kaynaşması ile karamsarlık dağları yıkılacaktır.

Gördüğümü, bildiğimi, düşündüğümü söyleyerek vicdanımın emrini yerine getirmiş oldum.

 

 

O Gece…

(Gerçek Bir Savaş Öyküsü)

Yazımın başlığı yeni çıkan kitabımın adını taşıyor. ”O Gece” isimli bu kitabımı roman tarzında kaleme aldım. Kitabımın içeriğinde Kıbrıs’la ilgili istatistiki ve tarihi bilgiler değil, heyecanla okunacağına inandığım savaşta yaşanmış çok çarpıcı bir gerçeğin, savaşın onca acımasızlığına rağmen insanca davranmayı başaranların öyküsü var…

Savaşlar, savaşta yaşanan acılar, neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. İnsanlık âleminin bu yaşlı gezegende yaşadığı binlerce yıllık mazisine bakıldığında; yaradılışın o mucizevi gerçeğinden bugüne iki büyük dünya savaşının yaşanmasına rağmen insanlık, hiçbirinden yeterince ders almamış, alamamıştır.

Hala dünyanın pek çok yerinde ama özellikle de ülkemizin yanı başındaki coğrafyada, Ortadoğu’nun bilinen ülkelerinde, sınırlarımızın hemen dibinde yaşanan savaş denen vahşetin ne olduğunu, insanları nasıl etkilediğini, savaştan kaçarak ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşam şartlarına bakarak anlamak mümkündür.

Savaşın getirdiği insanlık dışı trajik görüntüler; yüreklerimizi derinden yaralayan insanlık ayıpları dünyanın gözü önünde yaşanmaktadır. İnsanlık âlemi böylesine bir sürece tanıklık ederken; bu savaş ortamında yaşama tutunmak adına mücadele eden insanlar olduğunu unutmamak gerekir. Kimi insanlar savaş şartlarında birbirlerini acımasızca katlederken, kimi insanlar da insanlık adına gurur veren sıcacık davranışlara imza atabilmektedirler.

‘İnsan-Savaş-Vahşet’ üçgeninde dahi insan kalabilmeyi, insanca davranabilmeyi becerenlerin yaşadığı, yüreklere dokunan öylesine çarpıcı öyküleri var ki! Bu öyküler, nadiren de olsa tanıklık edenler ya da olayların kahramanları tarafından yıllar sonra da olsa anlatılmaktadır.

Şüphesiz savaşın kendisi başlı başına bir olaydır. Savaş denen canavar; insanlık değerlerini acımasızca yok eder, ezip geçer. Ne acıdır ki, savaşı yaratan da, yaşayan da insandır. Ama savaşın içinde ölüm olduğu gibi; aşk da, sevgi de, hasret de, yaşamak arzusu da vardır.

Zaman, tarih sayfalarına not düşen gerçeklerin hafızasıdır. Günü gelir o sayfalar açılır, gerçekler birer, birer söz alır. Öylesine gerçekler vardır ki; tarihe ışık tutacak pek çok olayı da hatırlatır. Hele ki o gerçeklerin her birisi unutmayan yüreklere, beyinlere kazınmışsa… O gerçekler; savaşın tam da ortasında kalan çocukların, kadınların, yaşlıların, emzikli bebeklerin, hamile annelerin hayata tutunabilmek, özgürlüğe kavuşabilmek için verdikleri mücadeleyi anlatıyorsa…

Kıbrıs adasında savaşın karanlık yüzünde pek çok insanlık ayıpları yaşanmış; tarih sayfalarında bunları yapanların sadece utancı kalmıştır. 20 Temmuz- 16 Ağustos 1974 tarihleri arasında adada yaşanan savaşın tüm acımasız koşullarına rağmen, orada öyle bir gece yaşanmıştır ki, o süreci koynunda barındıran toprak ana bile; ”işte insanlık budur” demiştir.

O gece, savaşın tam da orta yerinde kalanların önünde yürüyebilecekleri iki yol vardır: İlki savaşın tüm acımasızlıklarıyla dolu ölüme giden çıkmaz sokaktır. İkincisi ise; insan olmanın tüm erdemlerini barındıran, hayatın güzellikleriyle dolu özgürce yaşama giden yoldur.

İşte böylesi bir savaş ortamında; Bu iki yolun başlangıcında, hayatla-ölüm arasına sıkışıp kalanlar; bilinmeyen sona doğru adım, adım yaklaşmaktadırlar…

Ama hayat onlara öylesine bir sürpriz yapar ki! Onlar, o gece ölüme giden çıkmaz sokakta son nefeslerini vereceklerini sandıkları anda; kendilerini özgürce yaşayacakları topraklara giden yolda bulur, yaşama yeniden merhaba derler…

Kırk dört yıl önce Kıbrıs’ta o gece yaşananların her anı gerçektir, hepsi insancıl yüreklere dokunuştur. Savaşın tüm acımasızlıklarına, yaşadıkları onca acıya rağmen düşmanına dahi insanca davranmayı başaranların, nesiller boyunca anlatılacak hikâyesidir…

” O Gece” isimli kitabımda anlattıklarım; 1974’te Türk askeri ve Kıbrıs Türk Mücahitleri Rumları katlettiler diye suçlamalarda bulunanlara da verilmiş cevaptır.

Not: O Gece isimli romanı Bilgeoğuz basım yayınevinden temin edebilirsiniz. Adres: Adres, : Alemdar Mah. Molla Fenari Sok. No: 35/B Cağaloğlu Fatih / İstanbul / Türkiye. Telefon, : 0 (212) 527 33 66 0 (212) 527 33 65. Faks, : 0 (212) 527 33 64.

 

 

“Borçlusun Sen Borçlu Kal”

2019 yılında ekonomik alanda bizi ciddi kriz şokları bekliyor.

Bunun çok karmaşık nedenleri de yok aslında, en önemli ve asli nedeni “aşırı borçlanma” sonucu gelinen son noktadır.

Hanehalkı borçlu, özel şirketler borçlu, kamu borçlu.

Geçmişten gelen, birikerek büyüyen borç sarmalı!

Fiyat artışları, kur artışları vesaire tüm bunların asıl kaynağı; yapısal olarak “kendi kendini finanse edemeyen” ekonomik yapımızdan kaynaklanıyor.

1980 darbesini yapanlar “kendi kendini idare edemeyen demokrasi” nedeniyle darbe yaptık diyorlardı ya, elbette bahaneydi, asıl neden tamamen dışa bağımlı, yeni bir ekonomik model(neoliberal) kurmaktı !

1980 her yönüyle başarılı bir darbedir, bölgedeki bir “yeşil kuşak” projesidir ve halen devam etmektedir.

Tekrar dönelim ekonomiye…

Bizde ki sorun “talep enflasyonu” zaten değil, bu tip enflasyon gelişmiş ülkelerdeki ekonomik canlanma ile oluşan aşırı talep sonucu yaşanan fiyat artışlarına deniyor.

Pekiyi bizim ki “arz enflasyonu” mu?

O da değil, çünkü arz edenler yani üreticiler yurtdışı, orada önemli bir fiyat artışı yok, hatta tersine bazı sektörlerde ucuzluk var.

Misal petrol fiyatları 2008 zirvesinden bu yana düşüyor, ham petrol fiyatları varil başına 147 dolardan, 40 dolarlara kadar indi.

Stagflasyon mu pekiyi?

Hayır, çünkü stagflasyon 1970’lerde yaşanan, petrol üreten ülkelerin “arz kısıtlaması” nedeniyle arz yönlü petrol şokları yaratan, hem enflasyon hem de durgunluğun birlikte oluştuğu “çelişkili” durumu izah eden bir terimdir.

Fakat bizim ki öyle bir şey de değil, biz gelişmiş ülkelerin ürettiği terimlerle kendimizi açıklamaya kalkarsak; aspirin tedavisi ile kanseri iyileştirme benzeri ekonominin basit tedbirlerle düzeleceğini düşünürüz.

Oysaki sorunun kaynağı tamamen yapısal.

Dolayısıyla bu yapının köklü olarak değişmesi gerekiyor.

Geçmişten süregelen yapısal bir durumu öteleyerek, bol likidite koşulları döneminde aşırı borçlanma sonucu geldiğimiz son noktadır.

Siyasetçilerin diliyle ekonomi izah edilemez.

Çünkü onlar, halkı -hiç olmazsa- psikolojik olarak memnun etmeye, halkın -duymak istediğini duyurmaya- odaklı söylemler üretirler.

Siyasiler kriz yok diyorsa kralı vardır, siyasiler sorun “dış güçler” diyorsa tersidir, siyasiler borç ödedik güven sağladık diyorsa tersidir, kısacası siyaset ne diyorsa durum tam tersidir.

Sorunu “kahrolsun kapitalizm” sloganı ve klasik tepkisel kapitalizm karşıtlığı ile çözemezsiniz, çünkü kapitalizmi bilmeniz gerekiyor -ki bu gün yaşananların nedenini- bulabilirsiniz.

Sorun dış dünyanın kapitalist oluşundan değil, bizim yeterli kapitali(sermaye) yaratamamızdandır.

Yeterli sermaye olmayınca, doğal olarak yani -bir zorlama olmadan- dış dünyaya bağlı kalıyorsunuz.

Yeni teknolojilerden faydalanmak istedikçe; dolayısıyla ithalata ödediğiniz kaynaklar da artıyor

Pekiyi “yerli sermaye” nasıl oluşur?

1945 sonrası oluşturulan, özellikle 1990’dan sonra demir perdelerin yıkıldığı yenidünya düzeninde ancak katma değer yaratan yeni buluşlar üretirseniz sermayeniz birikir.

Tabii ki buluşlar altyapı ile olur, bunun altyapısının en önemlisini insan kaynaklarına verilen önem ve insan eğitimi oluşturur.

Elbette sadece bu değil, finansal sistemi tüketici kredileri ile körüklerseniz ithalat artar, teşvik ettiğiniz sistem zaten yurtdışı üreticilere yarıyor, bunu da ters yönlü değiştirmek gerekiyor.

Her şeyi biz üretelim dersek, bu da büyük bir maliyet doğurur, bunun bir planlaması yapılmalı, tarım ve hayvancılık, ticaret, sanayi gibi her sektörde “uzmanlık” yaratacak ekonomik sistem kurulmalı.

Tek ekonomik slogan şu olmalı; öncelikle cümleten “üretim seferberliği” ilan edelim!

Tüm bunlar “Uzak Asya” tipi kalkınma modellerine örnek teşkil etse de, Türkiye’nin Asya’dan çok daha uygun lojistik koşulları var.

Uzak Asya ülkelerinin üretmekten başka çaresi yok, bizim ekonomik sistemimiz üretime odaklı değil, ticaret ve pazarlama imkânlarımız onlardan çok daha üstün elbette de, fakat sadece ithalat üzerinden alınan vergiler, hizmet sektörü ve lojistik ticareti üzerinden dönen yapısal sistemden dolayı, gün gelir bir yerde takılırsınız.

İthalata bağımlı olunca sürekli finans ihtiyacınız oluyor, yani döviz ihtiyacınız doğuyor.

Döviz ihtiyacınızı karşılamak için dünyaya sürekli “yüksek faiz” ödüyorsunuz.

İthalat yapmazsak aç kalırız, tohumdan tut, gübre ve mazota kadar tamamen dışarıya bağımlı bir ülkeyiz.

Yani hal böyleyken “kahrolsun kapitalizm” edebiyatı ile bu sistemin sorunlarının çözümü mümkün mü?

Sorun kapitalizm değil, bizim kapital yaratma konusunda eksikliğimizi dış dünyadan karşılamak zorunda bırakan bir sistem kurduğumuzdan kaynaklanıyor.

Kaynak yaratamayınca bu eksiği hababam borç alarak sürdürüyoruz, bu durum sürekli kendini tekrar eden bir yapıya dönüşmüş, yani bize öngörülen sistem “Borçlusun Sen Borçlu Kal” ekonomisi…

 

 

Hilâl, Salip ve Hilâfet

Hilâfetin / Halifeliğin kaldırılmasında yatan bir başka sebep de aydınların; bütün savaş ve felâketlerin başında İslâm oluşumuz geldiği şeklinde bir inanışa (!), zamanla kendilerini kaptırmış olmalarıydı. Sanıyorlardı ki, İslâm bir kenara itilir! Onunla bağlar kesilir! O bir kenara konursa! Batı; bize olan hıncını kaybeder! Bize olan hışmı geçer! Bize olan kini kalmaz! Bizi kendinden sayar! Artık Hilâl-Salip çatışması ve Haçlı Seferleri biter. Durum “Sen sağ ben selâmet.” denen bir keyfiyet arzeder. Artık millet rahat bir nefes alır. Sürtüşmeler son bulur. Bundan böyle Batı’yla gül gibi geçiniriz! Al gülüm ver gülüm misali. Tam bir dostluk anlayışı içine gireriz. Tabi bu düşünce sahipleri; işin bir de Türkiye’nin konumu bakımından önemi olduğunu unutmuşa benziyorlardı. Türkiye’nin stratejik konumu bir tarafa, ayrıca toprak altı zenginliği, bereketli toprakları, gür su kaynakları olduğunu da hesaba katmıyorlardı.

Kısaca Batılılarca “Türkiye’nin, Türklere bırakılamayacak kadar değerli oluş keyfiyeti.” de hatırlanmıyordu. Bu gerçeği kavradıklarını; dün, Türkiye’yi fiilen işgal ederek gösteren Avrupa; bugün bu gerçeği, açıkça ifade etmekten geri kalmıyor. Nitekim “İstanbul ne güzel bir şehir.” diyen bir Japon tarihçisine, meslektaşı Amerikan tarihçisinin “Bir de Türklerin elinde olmasa!” şeklindeki cevabı ne kadar düşündürücü. Bir o kadar da gerçeğin ifadesi. Aynı zamanda, o tarihçinin ağzından, Batı resmiyetinin baklayı ağzından çıkarması. Türkiye hakkında besledikleri emellerin gün ışığına çıkması. Bu niyetin ne kadar taze, zinde ve devam ediyor oluşunun somut bir göstergesidir.

Batı’nın bitmek tükenmek bilmeyen bu potansiyel istek, arzu ve hedefleri bir yana; kuzeyin yani Rusya’nın emelleri, hedefleri de sanki unutulmuşa benziyordu. Rusya konumu itibariyle kuşatılmış. Kuzeyde mahsur kalmış gibidir. Avrupa, Kuzey Buz Denizi ve Çin tarafından. Güneye, sıcak denizlere inmesi, onun coğrafyasının doğal isteğidir. Rusya’nın sıcak denizlere iniş yolu ise Boğazlardan geçmektedir. Rus emelleri ancak Boğazları ele geçirmekle gerçekleşir. Yâni Rusya’nın nihaî gayesinin hayata geçirilmesi, Boğazlara tam hâkimiyetine bağlıdır. Bu ise Türk-Rus savaşı demektir. Nitekim tarihte bunu defaatle, kaç kere denemiştir. Tarih, sayısız Türk-Rus savaşının sahneleriyle doludur. Çünkü onlar orada, biz burada oldukça, Türkiye çatışmaların odağı olmaktan kurtulamaz. Zaaf alâmeti gösterdiğimiz anda, Rus’un bu ihtiras ve hırsı kendini gösterecek.

Gerçekleştirmek istediği hayalleri yeniden depreşecektir. Çünkü Türkiye’yi ezip geçmek isteği, her zaman pusuda beklemektedir. Nitekim bu gibi durumlar içindir ki, Şair:

“Hazır ol cenge eğer istersen sulh u salâh.” demekten kendini alamamıştır.

Velhasıl bu topraklarda barınmak zor. Bizden başka hiçbir millet bu kadar dayanıklı olamazdı. Bizden başka hiçbir millet varlığını bu denli devam ettirmek gücünü gösteremezdi. İşte Türkiye; kuvveden fiile çıkmamış nice potansiyel güçlerin iştahlarını kabartan bir ülkedir. Hâlen de bu durumunu muhafaza etmektedir.

Son devir aydın, düşünür, komutan ve idarecilerimiz; bitmeyen savaşların getirdiği usanç ve bitkinlikten olsa gerek; savaşların temelini Hilâl-Salip gerginliğinde aramış ve görmüşler. İslâm sıfat ve vasfından soyutlanırsak; rahat bırakılacağımız düşünce ve hayaline kapılmışlardı. Bu düşüncenin yanlış olduğunu, bugünkü durumumuz da doğrulamaktadır. Halifelikten vazgeçtiğimiz, anayasamızdan “Bu devletin dini İslam’dır.” hükmünü çıkardığımız, laik bir devlet olduğumuz hâlde, yine de Batı’ya bir türlü yaranamadık. Haçlılara yine de hoş görünemedik! Velhasıl Avrupa, Türkiye üzerindeki emellerinden bir türlü vazgeçmedi.

Nitekim, Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türk devlet adamlarına karşı estirdiği teröre; Batı’nın yan çıkması bunun ispatıdır. Yıllarca süren PKK terör örgütüne bütün Avrupa’nın yataklık yapması, destek vermesi, maddî-mânevî arka çıkması. Hâlen bu tutumlarına devam etmeleri, bunun somut kanıtıdır. Demek ki çare şahsiyetimizden taviz ve ödün vermekten geçmiyormuş. Çare milletçe; olduğumuz gibi görünmek, göründüğümüz gibi olmakmış. Çünkü başkalarının yürüyüşünü taklit etmek isteyenler, sonunda kendi yürüyüşlerini de unuturlar.

İşte asıl korkulacak düşman budur. İşte asıl helâk ve yok oluş bu şekilde gerçekleşir. Allah göstermesin.

 

 

Bırakma.

İyi günde dostla düşman seçilmez

Zor günlerde tutan elİ bırakma

Bahar aylarında gülden geçilmez

Zemheri’de açan gülü bırakma.

İnsan girdiğinde hayat yoluna
Felek, türlü hedef koyar önüne 
Bırak giden gitsin kendi yönüne
Huzura götüren yolu bırakma.

Ey gönül, insanda bin çeşit dil var
Her dilde kendince ayrı bir hal var
Kiminde zehir var kiminde bal var 
Zehir bulaşmamış dili bırakma.

Ortalık alacakaranlık heyhat
Deli duygularla sarılmış hayat
Biçilir mi mutluluğa hiç fiyat
Bırakma be deli gönül bırakma 
Huzuru bulduğun hali bırakma.

 

 

Çarşıda Bir Kapımız Daha Kapandı

0

Dr. İbrahim Kahraman 1983 yılı başında açmış olduğu Kocaeli Tahlil Laboratuarı’nı 31.12.2018 tarihi itibariyle kapattı.

İbrahim Beyi İzmit SSK. Hastanesin deki İntaniye doktorluğundan tanırım. 80 li yıllarda bende SEKA da vazife yapıyordum. Çalışmış olduğum. SEKA’nın Genel Müdürlük binası SSK hastanesine yakın olduğu için sağlık ile alakalı bir meselemiz olduğu hallerde hastaneye gittiğimiz zaman ilk uğradığımız yer, Dr. İbrahim Bey’in yanı olurdu. Her zaman bizi güler yüzle karşılardı. Biz de ilk olarak derdimizi ona anlatır, bize yaptığı tavsiyelere göre de hareket etmek suretiyle, işlerimizi kolayca hallederdik.

Çalışma hayatımız bu minval üzere devam ederken, bir gün Dr. İbrahim Bey, SSK Hastanesinde ki, vazifesinden ayrılacağını söyledi. Bu bizim için sürpriz bir haber olmuştu. Bütün itirazlarımıza rağmen Dr Bey, bu kararını hayata geçirdi. 1988’den itibaren hekimliğini Kocaeli Tahlil Laboratuarında sürdürdü. 1995 Yılında ise, bu işyerini Soydan İş Merkezinin 2. Katında bulunan kendi yerine taşıyarak, mesleki çalışmalarını ve sosyal faaliyetlerini burada devam ettirdi.

Bu arkadaşımız, sevilen ve güvenilen hekimliği yanında STK çalışmalarında da faydalı işler yapmaktan geri durmamıştır. Şöyle ki; Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda, Kızılay İzmit Derneği’nde, Kocaeli MÜSİAD’da, Geredeliler Derneğinde üyelik ve yöneticilik yapmıştır. Bu arada Bahçecik’te, İbrahim Gencer’in teşvikiyle, Bahçeli ev tipine örnek olacak bir yapı kooperatifi (Bağ Evleri’nin) yapılmasına öncülük yapmıştır.

Bu yıllar da iki dönem Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanlığı yapmış ve döneminde çok takdir edilen ve beğenilen kültürel faaliyetlerin yapılmasına vesile olmuştur. 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem felaketinde yıkılan tarihi Fevziye Camiinin yeniden yapılması için Rahmeti Mimar Cengiz Sille Başkanlığındaki yönetimde bulunarak katkı vermiş ve bir dönem de cami dernek başkanlığı da yapmıştır.

Şehrimizdeki tanınmışlığı sebebiyle 2001 yılında kurulan Ak Parti’nin Kocaeli teşkilatının kuruluşunda davet almış ve vazife alarak il başkan yardımcısı olmuştur. Bu partinin mutfağında ve mahalli yönetimlerde danışman olarak bazı sosyal projelerin hayata geçirilmesine katkı vermiştir. 2009 – 2015 yıllarında iki dönem İSU Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır.

Önem verdiği ve kendisini çok mutlu eden bir çalışması da okul öncesi eğitimde örnek olacak bir kurumu açmasıdır. Bu kurum Bahçecik’te ki 3-4-5 yaş gurubundaki çocuklara hitap eden Çocuk Kasabası Anaokuludur. 2013 Yılında Kocaeli Kent Konseyi Başkanlığı’na getirilmiştir. Kent Konseyi Başkanlığı yaptığı dönemde de bu kuruluşun faaliyetlerinde de bir zenginlik ortaya koymaya çalıştığının bizzat şahidiyim. Bunlardan birisi de İş yerlerine Türkçe isim verilmesi ile alakalı olarak benim de katlıda bulunduğum çalışmadır. Bu hususta hazırlanan rapor Büyük Şehir Belediye Başkanına intikal ettirilmiş ancak herhangi bir netice alma imkânı olmamıştır. Bu suretle, yaptığı hizmetler ve geldiği nokta dikkate alındığı takdirde İbrahim Bey SSK hastanesinde ki vazifesinden ayrıldığına hiçbir zaman pişman olmamıştır. Amiyane tabirle hastaneden ayrıldıktan sonra adeta bir koltukta dokuz karpuz taşıma maharetini göstermiştir

Kanaatine göre sağlık hizmetlerindeki yeni düzenlemelerden sonra, hekimlerin serbest muayenehane açma imkânları daralmıştır. Haliyle bu durum serbest olarak faaliyette bulunan tahlil laboratuarlarının çalışmalarını büyük ölçüde etkilemiştir. Bu sebeple şahsi gayreti ve güvenilir bilinilirliği ile bu güne kadar mesleki hizmetini sürdürdüğü laboratuarını artık kapatmak mecburiyetinde kalmıştır. Kocaeli Tahlil Laboratuarın kapanması ile çarşıya indiğimiz zaman gönül rahatlığı ile uğrayabileceğimiz bir kapı daha kapanmış oldu. Bilindiği üzere, sadece son yıllarda, Av. Beytullah Uslu’nun, KBB. doktoru Şefik Postalcı Oğlu’nun, Sigortacı Nihat Gürer’in, Av. Selim Selami Çakıcı’nın vefat etmeleri üzerine, ziyaret kapılarımız bir bir kapanmıştır. Böylece, Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar’ın vefatından kısa bir süre önce, Türkiye Gazetesinde yayımlanan bir makalesinde ifade ettiği gibi, yetim-i akran olmaya başlamış olduk. Bu arada ehemmiyetine binaen, şu hususu da ifade edeyim ki, bir işyerinin kapanması her zaman beni büyük bir üzüntüye sevk etmiştir. Zira, bir işyerinin kapanması demek bir çok kişinin işsiz kalması manassına gelmektedir. Buna ilaveten bunun yan tesirleri de dikkate alındığı takdirde ekonomi üzerinde menfi tesirlerinin olduğu herkesin malumudur.

Çok yakın bir arkadaşım olduğu için onun işyerine sık sık gider, ayrıca hemen hemen her Cuma Fevziye Camiin de buluşarak namazdan sonrada beraber yemek yerdik. Muhtelif istişareleri de yaptığımız bu yemekler bazı sosyal konuları da ele alıp, ilgililerin bilgilendirilmesi gibi faydaları da sağlardı.

Sosyal çevresi ve insani münasebetleri çok iyi olan bir arkadaş olarak, Dr. İbrahim Bey, özel tahlil laboratuarı işini yürütemediğine göre, demek ki, bu alan da büyük bir sıkıntı var demektir. Netice itibariyle, Dr. İbrahim Beyin Tahlil Laboratuarını kapatmasına çok üzüldüm.

İbrahim Bey bundan sonra ortağı olduğu Cihan Hastanesinde çalışmalarına devam edecektir. Ancak, burada ki çalışmasının hiçbir zaman Tahlil Laboratuarındaki gibi olmayacağı kanaatindeyim. Başka işyerlerinin kapanmaması temennisiyle, İbrahim Beye bundan sonraki çalışma hayatında hayırlı başarılar niyaz ederim.

 

 

Suriye Politikamızın Kuyrukları Birbirine Değerken

Kadılığı sırasında Nasrettin Hoca’ya adamın biri gelip başından geçen olayı anlatmış ve sormuş: ‘Haklı değil miyim Hocam?’ ‘Haklısın’ demiş Hoca. Sonra başkası gelip aynı olayı kendine göre anlatıp sormuş: ‘Haklı değil miyim Hocam?’ ‘Haklısın’ demiş yine Hoca. Adam gittikten sonra Hanımı içerden seslenmiş: ‘Efendi, ikisine de haklısın dedin; birisi haksız olmalı değil miydi?’ dediğinde ise Hoca ‘Galiba sen de haklısın Hanım’ demiş.

Bizim Suriye politikamızda bir Amerika haklı, bir Rusya haklı ama çoğu zamanda Esad Rejimi de haklı. İdlip’te ÖSO’cular için Rusya ile anlaşıp bir düzine Gözlem Noktası kurduk; Menbiç’te PYD’ye karşı ABD ile anlaşıp hem Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine iade ettirip hem de Amerikalıların boşaltacağı yerlerde yeni Güvenli Bölgeler oluşturmak istedik; bu arada Dışişleri Bakanımızın ağzından ‘Demokratik seçimleri kazanması durumunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la çalışabileceğimiz’i söyleyerek Rejim’e göz kırptık.

Fakat Heyet Tahrir’uş-Şam (HTŞ) örgütü Özgür Suriye Ordusu’ndaki (ÖSO) Türkiye destekli guruplarla çatışarak İdlip’te üstünlüğü ele geçirdi. Amerika, ha çekildi ha çekilecek derken Menbiç’e Rus kuvvetleri ve Esad Ordusu’na bağlı birimler yerleşti. “Fırat’ın Doğusu”nda da Tampon Bölge oluşturmak için ABD ile anlaşmışken Amerika’nın çekeceği askerleri Kuzey Irak’a bu Tampon Bölge’yi korumak için konuşlanacağını öğrenince ve “Kürtlere saldırırlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” tehdidini yiyince herşey daha da karıştı.

‘Yedi Kocalı Hürmüz’vari taviz eksenli dengelerden denge üretme politikasıyla buraya kadarmış. Zira fiilî durumun hukukî duruma dönüşme riski var ve bu risk hem Suriye’de iç savaşın nihaî dengelerini sabitleyerek ülkenin bölünmesini hem de düşük profilli bile olsa 2020’li yıllarda da sürüp gitmesini içermekte. Dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’deki Suriyelilerin geri dönmesi bir yana; artması, eksilmemesi demek. Önceki ihale Davut-oğlu’na kalmıştı, bakalım bu ihale Çavuş-oğlu’na mı kalacak?

Mevcut durum, ABD’nin Irak’ı parçalamadaki ilk adımı olan 32 ilâ 36. Paraleller arasını Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge ilân ettirerek orada Çekiç Güç adı altında asker konuşlandırmasını ve bir düzine yıl sonra da Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasını nasıl sağladıysa aynı filmin ikinci bölümünün Kuzey Suriye’de sahneleneceğini anımsatıyor. Devletimizin en üst kademelerince açıklanan ‘Kürtlerin hâmisi olma’ ve ‘Sağlıklı iletişim kurma’ gibi cümlelere bakınca Kuzey Irak’takinden sonra Kuzey Suriye’de kurulacak Kürdistan ihalesine de girdik diye düşünüyor.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times Gazetesi’nde İngilizce yayınlanan makalesinde geçen “Atılması gereken ilk adım, Suriye toplumunun tüm kesimlerinden savaşçıları kapsayan bir istikrar gücü kurulmasıdır”, “Türkiye’nin gözetiminde, şu anda YPG veya DEAŞ terör örgütlerinin kontrolünde olan Suriye toprakları, halk tarafından seçimle belirlenen yerel meclisler tarafından idare edilecektir”, “Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olarak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacak; ancak diğer tüm kesimlerin adil bir şekilde siyasî temsil hakkından faydalanmaları sağlanacaktır” cümleleri de bu kanaatimizi pekiştiriyor.

Öyleyse işin sonu nereye varır? Örneğin 2030 gibi bir tarihte Kuzey Irak’taki Barzanî Kürdistanı’yla (bizce Kürdisrail) Kuzey Suriye’deki PYD Kürdistanı’nın (bizce Kürdermenistan) Kantonları federatif olarak birleşerek United of Kurdistan’a dönüşür mü? Bu hengâmede Kandil’in İran tarafındaki Kürdistan Eyaleti (Kurdistan Province) ve Türkiye’nin Güneydoğusundaki eyaletvari bazı oluşumlar bu Birleşik Kürdistan’la ortak ekonomik işbirliği adı altında iktisadî konfederasyonlar kursa bir BOP hayâli olan The Great Kurdistan gerçekleşmiş olmaz mı?

Keza bir düzine yıl sonra 90 milyona varan Türkiye nüfusunun % 10’u Ortadoğulu olduğunda çaktırmadan İki Partili kıldığımız Cumhurbaşkanlığı Sistemi nereye evrilecek ve ülke içindeki Türkiyeli – Suriyeli Kutuplaşması nerden patlak verecek, bilmiyoruz. Bildiğimiz; tilkilerin kuyrukları birbirine karışmaya başladı. Allah sonumuzu hayretsin!

 

 

Güvenli Bölge ABD ve İsrail Projesine Hizmet Eder

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump ile telefonla görüştü. Güvenli Bölge teşkili hakkında mutabakata vardıklarını açıkladı. Bu mutabakat ABD Başkanı Trump’ın, “Kürtlere saldırırsanız ekonominizi mahvederiz” diyerek, Türkiye’yi tehdit ettiği çirkin ve rencide edici tiviti sonrası gerçekleşti.

ABD’nin istediği güvenli bölgenin PKK-YPG’yi korumaya dönük olacağı açık. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “DEAŞ’la mücadelede yer alan müttefiklerin korunacağını” ifade etti. Müttefikten kastı da PKK/PYD/YPG idi.

Türkiye’nin de sınırımızdan 30-35 kilometre derinlikte bir bölgenin güvenli hale getirilmesi konusunu kabul ettiği anlaşılıyor.

Türkiye 2014 yılından bu yana güvenli bölgeler oluşturarak Suriyelileri kendi topraklarında tutmayı amaçlamıştı. Ama şimdi şartlar çok değişti. Orada Suriyeliler değil, ABD’nin himaye ettiği PKK/PYD/YPG var.

Çok riskli ve tehlikeli bir sürece girdik.

***

ABD’nin 1896 yılında yapılan kongre zabıtlarında yer alan hedefi halen devam ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu adındaki devlet yıkılmalı ve sınırları yeniden çizilip, “Türkiye Birleşik Devletleri” adıyla eyaletler kurulmalıdır.”

Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası hukukta tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşmasını parlamentosunda onaylamayan tek devlet ABD’dir.

Suriye ve Irak’taki olayların temelinde İsrail’in güvenliği ve ABD’nin “Kürt Devleti” kurdurma projesi yatar.

Dünyanın en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış.

Kuzey Irak’ta Barzani Devletinin kuruluşu da böyle bir güvenli bölge ilanı ile başlamıştı. 32 ilâ 36. Paraleller arasını “Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge” ilân ettirerek orada “Çekiç Güç” adı altında asker konuşlandırması ile “Kürdistan” dedikleri devletçiği kurdurdular.

“Güvenli Bölge” oluşturulursa, yakın gelecekte bu defa Suriye toprakları içinde, Kürt Devletinin ikinci parçası kurulacaktır.

*************************************

Bunlar da Tutan Hedeflerden mi?

Maliye ve Hazine Bakanı damat Berat Albayrak “ekonomik hedefleri tutturduk” müjdesini verdiğinde “acaba biz mi yanılıyoruz?” şüphesine kapıldım. Sevinmeye çok ihtiyacımız vardı, verilen müjde adeta ilaç gibi gelebilirdi.

Ama etrafımızda olan bitene bakınca ve basına yansıyan bazı rakamları birlikte değerlendirince Bakan Bey’in müjdesiyle kabaran sevincim kursağımda kaldı.

Acaba aşağıdaki rakamlar da “tutan hedefler” arasında mıydı?

***

375 bin vatandaşımız “MERNİS” denen vatandaşlık bilgi sisteminden adını sildirmiş. Adres sisteminde olmadığı için oy kullanamayacak. 375 bin kişinin haklarında açılan icra takiplerinden kaçmak için kayıtlarını sildirdiği belirtiliyor…

***

Yeni açıklanan Cumhurbaşkanlığı kararına göre, kuru soğandan sonra, domates konservesinin de gümrük vergisi sıfırlandı. 25 bin ton domates konservesi ithal edilecek. Ayrıca Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) buğday, arpa, mısır, pirinç ve kuru baklagil için sıfır gümrük vergili ithalat yetkisi verildi.

Son 16 yılda Türkiye’nin ekilip dikilebilir verimli arazilerinden Marmara Bölgesi kadar bir alanın artık işlenmediği ve kendi kaderine terk edildiği bildiriliyor. Dünyanın en verimli tarım arazilerinin terk edilmesinin bedelini ileride daha da ağır hissedeceğiz.

Haziran seçimleri öncesinde gezdiğimiz köylerimizde (özellikle Kandıra köylerinde) 50 yaş altında insan sayısı 3 veya 4 kişiyi geçmiyordu.

Yaşı 40 civarında olan bir köylü kardeşimiz, “biz burada tarım ve hayvancılığı bilen son nesiliz. Bizim çocuklarımız artık istese de çiftçilik ve hayvancılık yapamazlar, çünkü bilmiyorlar” demişti.

Tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeten ülke durumundan, 16 senede geldiğimiz nokta en çok tarım ürünü ithal eden ülke haline geldik.

İlgili bakanın “paramız var ki ithal edebiliyoruz” savunması da ne kadar ciddiyetsiz bir yönetime ülkeyi teslim ettiğimizin işareti.

***

2018 yılı Aralık ayında kredili konut satışları %79 oranında düştü. İnşaat satışlarını artırmak için hükümetin aldığı tedbirlerin yetersiz kaldığı anlaşılmakta. İflas eden ve konkordato talebinde bulunan inşaat şirketleri ve sektöre yardımcı işkollarında faaliyet gösteren şirketlerin durumu berbat.

Genel olarak ticaret hacmindeki daralmanın bir ölçüsü olan KDV ve ÖTV gelirlerindeki azalma devam ediyor: KDV gelirleri %63,9, ÖTV gelirleri ise %11,4 düştü.

***

Ekonomideki sıkıntının en yıpratıcı etkisi işsizlik alanında kendini gösteriyor. TÜİK’in makyajlanmış resmi kayıtlarına göre bile gerçek örtülemiyor:

2018’in Nisan ayında resmi işsiz sayısı 3 milyon 86 bin iken, Ekim ayında bu sayı 3 milyon 788 bin olmuş. Yani ortalama olarak her gün 3 bin 300 vatandaşımız işini kaybetmiş.

İşini kaybedenlerin evinde aş değil, dert pişer. Bu yarayı sosyal yardımlarla kapatamazsınız. İşsiz insanların evinde huzur, ocağında bereket kalmaz. Evlerdeki huzursuzluk ve bereketsizlik ülkeye yayılır.

Sosyal problemlerin, boşanma oranlarının, suç işleme rakamlarının, ahlaki zafiyetlerin artacağından şüphe etmeyiniz.

 

 

Devlet Adamının Yardımcıları ve Danışmanları

Şu sıralar en çok konuşulan siyasi konuların başında siyasi parti liderlerinin Belediye Başkan adayı olarak seçtiği isimler geliyor.

Bu adayların ne kadar ehil ve liyakatli olduğuna halk karar verecek. Ama seçilenlerin vasıfları yaptıkları işleriyle zamanla ortaya çıkacak.

Önceki Belediye Başkanlarının çoğunun yeniden aday yapılmaması, aynı liderin daha önceki tercihlerinin isabetli olmadığını göstermekte.

***

Haftanın en çok konuşulan diğer konusu ise Merve Kavakçı’nın kızı Mariam’ın, Cumhurbaşkanı danışmanı olarak atanması oldu. Malezya Büyükelçisi olarak atanan Merve Kavakçı’nın iki kızının da Cumhurbaşkanı danışmanı olması, kardeşinin milletvekili, yeğeninin direktör ve eniştesinin genel müdür olması elbette dikkat çekti.

Olay “Cumhurbaşkanlığı makamının tanıdıklara veya aile yakınlarına iş bulma kurumu olmadığı” yönünden eleştirildi. Ancak Mariam Kavakçı’nın sosyal medyada kendi yayımladığı başörtülü ama seksi pozları ile ilişkili eleştiriler daha fazla idi.

Başörtülü bir hanımın dini inancına dair bir iddia sahibi olduğu ve bu tür pozların bu iddia ile çeliştiği açıktır. Ayrıca bu tür pozlarını yayımlayan birinin Cumhurbaşkanına danışman olarak atanmasının yadırganması da normal.

Böyle bir durum Kemal Kılıçdaroğlu‘nun danışmanı için söz konusu olsaydı yandaş medya silahşorları O’nu ve danışmanını perişan ederdi. Danışman dünyanın en iyi okulundan mezun olsa bile.

Ama başörtülü yandaş hanım yazarlar bile, Mariam Kavakçı‘nın eleştirilere sebep olan davranışını gözden saklayıp, tahsilini öne çıkarmaya çalıştı.“İyi ki Saray’a danışman oldu” diye yazdı.

***

Bu konuda en seviyeli eleştiriyi İYİ Parti İstanbul Milletvekili Hayretin Nuhoğlu Meclis konuşmasında yaptı. Ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk‘ün sözlerini hatırlattı:

“Nizamülmülk diyor ki: ‘Devlet büyükleri, kendilerine müşavir seçtikleri ilim, fen, sanat ve siyaset adamlarının değeri ve büyüklükleri ölçüsünde büyüktür.

Büyükler, çevrelerine memleketlerinin ahlak, fazilet, sanat, kültür ve iman adamlarını toplayıp işlerini onlara danışmazlarsa muvaffak olamazlar.”

Hayrettin Nuhoğlu bu çerçevede sordu: “Bu genç kadın Türk milletinin hangi sorunlarına çözüm üreteceği, hangi konuda fikir vereceği için danışman yapılmıştır?”

******************************************

Devlet Adamlarına Tavsiyeler

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden, Doç. Dr. Nevin Güngör ERGAN‘ın bir çalışmasını okudum. Bu çalışmada dört düşünürün devlet yönetimi konusunda devlet adamlarına tavsiyeleri değerlendirilmiş.

a) Yusuf Has Hacip. Eseri: Kutadgu Bilig, b) Nizamülmülk. Eseri: Siyasetname, c) Koçi Bey. Eseri: Koçi Bey Risalesi, d) Defterdar Sarı Mehmet Paşa. Eseri: Devlet Adamlarına Öğütler.

Bu çalışmadan birkaç damla paylaşalım.

Çalışma sonucu devlet adamlarının, yöneticilerin sahip olmaları gereken şu özellikler tespit edilmiştir:

Devlet adamı adil, bilge, ölçülü, akıllı, tevazu sahibi, cömert, dürüst, zulmü önleyen, danışarak karar veren ve liyakati esas alan bir yöneticidir.

***

Devlet Adamının Özellikleri

1- Adalet – “Hükümdar askersiz kuvvet sahibi olamaz; parasız asker olmaz; tebanın refahı olmadan para olmaz ve adalet olmadan halk müreffeh olamaz” şeklindeki eski doğu vecizesi Kelile ve Dimne’de yer alır.

“Eğer devamlı ve ebedi beylik istiyorsan, adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır,” “Adaletle iş gör, buna gayret et; hiçbir zaman zulüm etme.” (Yusuf Has Hacip)

“Padişah insaflı ve adil olursa, halk daima huzur içinde bulunur.” (Nizamülmülk)

2- İlim/ Bilgi – Devlet adamlarının bilgili ve ilme önem veren bilge kişiler olmaları, yöneticinin alimlerle dost olması ve ilmi sevmesi gerektiği vurgulanmıştır.

“Bey halkı bilgi ile elinde tutar; bilgisi olmazsa aklı işe yaramaz.” (Yusuf Has Hacip)

3- Zulmün Önlenmesi – Adil yöneticinin ilk ve en önemli özelliği zulüm ve haksızlık yapmaması, yapılmasını da önlemesidir.

“Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz.” “Zulüm ve rüşvet herhangi devlette meydana çıkar ve aşikar olursa, o devlet harap ve düşkün olur… (Koçi Bey)

“Peygamberimiz ‘Mazlum kafir bile olsa onun duasından korkunuz.’ Yani mazlumun duası yerde kalmaz. Kafir dahi olsa makbul olur. ‘Zulüm kıyamet gününün karanlıklarındandır’ buyurmuşlardır.” (Defterdar Sarı Mehmet Paşa)

4- İşi Ehline Verme – “Ey bey, işi işin ehline, işe yarayana, hareketi doğru ve dürüst olana ver.”

“Eğer bir bey işi ehliyetsiz bir kimseye verirse, ehliyetsizliği başkası değil, kendisi göstermiş olur” (Yusuf Has Hacip)

5- Meşveret/Danışma: Yöneten- Yönetilen Etkileşimi – Devlet işlerinin gereği gibi yerine getirilebilmesi, devlet adamlarının yönettikleri kişilerden ses (geri bildirim) almaları, konuyu ilgili kişilerle tartışıp onlara danışmaları, bu amaçla da belli aralıklarla toplantılar düzenlemeleri ile mümkün olur.

6- Ölçülü, İtidalli, İhtiyatlı ve Uyanık Olma – “İşinde hiddetli olma, öfkene hakim ol; beyler hiddetli olurlarsa, mülk ve saltanat haleldar olur.” (Yusuf Has Hacip)

Gerçek devlet adamlarının “öfkeleri akıllarına değil, akılları öfkelerine galip gelir.” (Nizamülmülk)

7- Akıl – Devlet adamlarının akıllı olmaları ve akılcı davranmaları gereklidir. Kutadgu-Bilig’de “devlet adamının akıllı olması, bilgili olması kadar, hatta ondan da önemlidir.”

8- Tevazu – Devlet adamının tevazu sahibi olması, şatafat ve gösterişten kaçınması da önemli vasıflarından sayılmıştır.

9- Kontrol – Devlet adamları emrinde çalışanları kontrol etmeleri / denetlemeleri gerekir.

10-Doğruluk ve Dürüstlük – “Devlet adamı bütün işleri doğruluk ve dürüstlükle yapmalı; uygunsuz ve küstah kimseleri kendisine yaklaştırmamalıdır.”

 

 

Velâyet’ten Siyaset’e Şeyh Bedreddin Simâvî

İhtisas alanı iktisat ilmi olan, İktisat Teorisi ise târihi birleştiren çalışmalar da yapan Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar‘ın, bir diğer farklı çalışma sâhası ise portre yazarlığıdır. Edindiği tecrübelerin kendisinde oluşturduğu güven duygusuyla bu defa çok tartışılan, hakkında tamamen zıt bilgiler üretilen bir şahsın, Şeyh Bedreddin‘in portresini son eserinin mevzuu olarak seçiyor.

Şeyh Bedreddin 1368 yılında günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Simavna şehrinde doğdu. (Adına ekli ‘Simâvî’ kelimesinden mülhem, Kütahya’nın ilçesi Simav’da doğduğuna dâir bilgi yanlıştır.) 52 yaşında iken, 1420 yılında Yunanistan’ın Makedonya bölgesindeki Serez şehrinde idam edildi. 1924 yılında kemikleri Türkiye’ye getirilerek, Çemberlitaş’da bulunan Sultan İkinci Mahmud Han Haziresi’nde toprağa verildi.

Babası İsrâil, bir görüşe göre Simavna kadısı idi. Başka bir görüşe göre de kadı değil, Osmanlı ordusunda ‘gazi’ olan komutandır. Annesi, Rum asıllı bir Hıristiyan iken İslâmiyetle şereflenen Melek Hâtun’dur.

Şeyh Bedrettin din ve fen ilimleri sahâsında çok iyi bir tahsil gördü. Evlendikten sonra tasavvufa yöneldi. Kahire’de şeyhinin ölümü üzerine şeyhlik makamına geçti ise de, kendisini çekemeyenlerin şerrinden çekindiği için Anadolu’ya geldi. İsyancılardan Borklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile tanıştı.

Yıldırım Beyazıd’ın ölümünden sonra oğullarından Mûsa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi mağlup edip Edirne’ye hâkim olunca Bedreddin, Kazaskerliğe tâyin edildi. Mûsa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasındaki savaşta, Mehmed Çelebi galip gelince İznik’e sürgün edilerek göz hapsine alındı. İznik’te, geniş bir mürid çevresi oluşturdu. Geniş kapsamlı siyâsî faaliyete girişti. Yakalanıp idam edileceğini anlayınca, Bulgaristan’da Dobruca’ya yerleşti. Burada da kendisine çok sayıda taraftar edindi. Çelebi Sultan Mehmed’in gönderdiği ordu, Şeyh Bedreddin’i esir alarak pâdişahın huzuruna götürdü. Din âlimi olduğu için hakkında karar vermek üzere bir heyet oluşturuldu. Heyet, şeyhin idam edilmesi gerektiğine karar verdi.  Hüküm infaz edildi.

Hakîkaten büyük bir âlimdi. Siyâsî ihtiraslarının kurbanı oldu.

Şeyh Bedreddin hareketinin bir ayaklanma mı, yoksa saltanat dâvâsı mı olduğu dâima tartışılagelmiştir. Kendisi, düşünceleri ve hareketleri; târih, felsefe ve edebiyat eserlerine mevzu olmuş, ölümünden sonra adına Simavîyye tarikatı kurulmuş, Târikat, 1700’lü yılların ilk yarısına kadar Anadolu ve Rumeli’de faaliyet göstermiştir.

Bir hakîkattir: Şeyh Bedreddin’in fikirlerini ve felsefesini ilmî olarak inceleyen bir kitap yazılmamıştır. Yazıldı ise de yayınlanmamıştır. Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar, büyük bir cesâretle meselenin derinliğine inmiş, ‘Velâyet’ten Siyâset’e Şeyh Bedreddin‘ isimli eseri yazmış, Ötüken Neşriyat, kültür hayatımıza kazandırmıştır.

Prof. Sayar’ın ifâdesiyle ‘Şeyh Bedreddin ummanına hangi sâhilden gidilirse gidilsin, atılan zorlu kulaçlarla, iddialı bir yüzücünün de tâkatinin bir yerde kesileceği muhakkaktır.’

Sözü edilen eser peşin hükümlerle değil, belgelere dayanılarak hazırlandığı için değerlidir. Prof. Sayar’ın Şeyh Bedreddin hakkındaki görüşlerinin; dedesi Yusuf Bahri (Nefesli)’nin Şeyh Bedreddin’e duyduğu sempati ile şekillendiğini iddia edecekler bulunabilir. 496 sayfalık eserin tamamı dikkatle okunduğunda müdde’ilerin, şişirip gökyüzüne saldığı balonların her biri, inandırıcı belgelerle ve açıklamalarla patlatılmış olarak yere inecektir.

Ahmed Güner Sayar’ın rahmetli pederi, Abbas Sayar (1923-1999) değerli diğer eserleriyle birlikte ‘Yılkı Atı‘ isimli romanın yazarıdır. Bu roman, 1970 yılında ‘TRT Roman Başarı Armağanı’nı kazanmıştır. Hiç alâkası olmadığı halde, kitapları ‘solcu’ olarak bilinen yayınevleri tarafından basıldığı için, sol kültüre mensup olduğu zannedilir. Zannın sorumlusu, o dönemde ‘muhafazakâr‘ olarak anılan ‘milliyetçi’ yayınevleridir. Onlar sâhiplenmediği için Abbas Sayar’ı sâhiplenmişlerdir.

Muhtemelen Şeyh Bedreddin’e suç isnat edenler de, bir taraftan bilgi noksanlığıyla mâlûl olanlarla, ‘Beni, Stalin yarattı‘ diyen Hikmetov yoldaş tarafından yazılan ‘Şeyh Bedreddin Destanı‘nın tesirinde kalanlardır. Şeyhliği tartışılmaz olan Bedreddin’in, şeyh olmadığı bile iddia edilmiştir.

İkinci Meşrutiyet öncesinde Nâmık Kemâl (1840-1888), sonrasında Ahmed Midhat Efendi (1844-1912), Mizancı Mehmed Murad (1854-1917) Şerâreddin Yaltkaya (1879-1947) ve daha pek çok muharrir, Şeyh Bedreddin ırmağının ilim ve tasavvuf mecrasında aktığını yazdı. Böylece Şeyh Bedreddin tanındı ve daha iyi anlaşıldı. Gazeteci ve muharrir Şaban Er (d: 1964), ‘Şeyh Bedrettin Hakkında Son Söz‘ isimli eserinde, Torunu Hâfız b. İbrâhim’in telif ettiği ‘Menâkıb‘ için; ‘Şeyh Bedreddin hakkında yazılan en muteber eser budur‘ diyor. Sayın Er kitabını yazdığı târihte muhtemelen Sayın Sayar’ın eseri yayınlanmamıştı.

Prof. Sayar’ın kitabındaki bölüm başlıklarının bâzıları: *Mutasavvıf Şeyh Bedreddin, *Fakih Şeyh Bedreddin, *İktisâdî Görüşleri, *Siyâsî Görüşleri, *Aksiyon Öncesi Zihnî Haraketlilik – Norm Arayışı, *Kadıasker Şeyh Bedreddin, *İsyân, *Yargılama ve Örf ile Verilen Fetvâ: Ölüm, *Tashihe Açık Bir Sonuç.

Siyâsî görüşleri izah edilirken Şeyh, ‘Sultan olacak kişinin Kur’ân-ı Kerîm hükümlerine göre tesbit edilmesi‘ gerektiği belirtiyor. ‘Zorbalıkla, kahır ve galebe ile sultan olanları bâği (âsî, serkeş, eşkıya) olmakla‘ itham ve bâğileri iki kısımda mütalâa ediyor: 1-İhtiyaç sebebiyle isyân edenler: Bu tür isyanları çıkaranların devlete karşı âsî hükmünde olamayacağı ve bunların mallarına el konulamayacağı belirtiliyor.  2-Devletten bir talebe yönelik isyanları çıkaranlarla, evvelâ idâreci tarafından görüşme sağlanacak ve ikna edilerek isyân bir neticeye bağlanacaktır. İsyân durdurulamaz, bastırılırsa âsîler cezâlandırma yoluna gidilir. Cezâlar, isyânın eriştiği boyutlara göre, ölüm cezâsına kadar gidebilir.’ Deniliyor. (s: 261, 262)

Bu bölümlerde dikkat çeken üç cümle: 1-Şeyh Bedreddin, olayları yönlendiren değil, olayların yönlendirdiği bir konumdadır.’ 2-Şeyh Bedreddin’in yaşadığı huzursuzluğun temelinde politik toplumun Hulefâ-yi Râşidîn (dört halife: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali)’nin sünnetinin terk edilmiş olması gerçeği vardır. 3-Zâlim yöneticiden uzak durmak gerekir.

Şeyh Bedreddin, hakkında en çok kitap ve makale yazılmış şahıslardan biridir. Prof. Sayır eserinin sonundaki ‘Kaynakça‘ başlıklı bölümde 638 adet makale, dergi, gazete ve kitap ismi bulunduğuna göre müellif, Şeyh hakkında yazılan her ne varsa elde edip incelemiş. Bu sebeple engin ve derin çalışması; Şâir Hâlim Şefik Güzelson (1913-1990)’un;

Derken efendim

Şehirde limanda trafik mavna

Sis bu, sığar mı ele avuca

Yayıldıkça yayıldı

Yerleştikçe yerleşti ,

Çıktı dağların sağrısına yokladı dorukları

İndi baştanbaşa doldurdu dereleri                                                                                                                      Durdu terazilendi

Dahası var mı arkadaş dahası

Ta Fâtih’te Eskiali’de

Şeyh Bedrettin sokağına kadar girdi

Ne sisti

mısralarıyla bahsettiği sis örtüsünü tamâmen kaldırıyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 496 sayfalık kitap, Kasım 2018’de yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

AHMED GÜNER SAYAR:

6.11.1946’da İstanbul’da dünyaya geldi. İlk ve orta tahlilini burada tamamladı. 1968’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezuniyetini tâkiben İngiltere’de Birmingham Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde yüksek lisans çalışması yaptı. Mezun olduğu fakültede 1976’da asistan, 1980’de Doçent oldu. 1982’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçti. 1988’de profesörlüğe yükseldi. Hâlen Beykent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanlığı yapan Profesör Sayar, Işık Üniversitesi ve Harp Akademileri’nde de dersler vemiştir.

Esas ilgi alanı ‘İktisat Teorisi’ ile târihi birleştiren çalışmalardır. Bilhassa 1986 yılında yayınlanan ‘Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması ‘ bu sahadaki en önemli yayınlardan biri olma hususiyetini muhâfaza etmektedir. Hocalarına olan minnet borcunu ödemeye çalıştığı ilk eser olan ‘A. Süheyl Ünver: Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri‘ isimli çalışmasını,  ‘Bir İktisatçının Entelektüel Portresi: Sabri F. Ülgener ‘ tâkip etti.  Bu çizgideki eserlerini ‘Filozof-İktisatçı Terence W. Hutchison‘ isimli kitabıyla devam ettirdi. Târih ve Toplum, Toplum ve Bilim, Türkiye Günlüğü, Toplum ve Ekonomi, Dergâh, Türk Yurdu gibi dergilerde makaleleri yayımlanmıştır.

Yayınlanmış diğer eserleri: *Osmanlı’dan Cumhuriyete Portre Denemeleri, *Osmanlıdan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler,  *Hasan Ali Yücel,  *İktisat Metodolojisi ve Düşünce Târihi Yazıları,  *Abdülbâki Gölpınarlı ve *Sahhaf Râif Yelkenci.

 

 

KUŞBAKIŞI

 

İSLAMOFOBİ:

21. Yüzyılda Çoğulculuk

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü, târihçi ve diplomat, felsefe ve İslam felsefesi sâhasında uzman olan İbrâhim Kalın ile Georgetown Üniversitesine bağlı olarak kurulan ve İslam dünyası ile ilgili araştırmalar ve analizler yapan Hıristiyan-Müslüman Merkezi’nin direktörü John L. Esposito’nun birlikte derledikleri 16 X 23,5 santim ölçülerinde 336 sayfalık kitabı, İsmail Eriş Türkçeye çevirmiş, 2. Baskısı 2018 yılında yayınlanmıştır.

Esposito, Amerikan İstihbarat Teşkila’tı CIA’da önemli görevler üstlenmiş Graham Fuller’in hazırladığı ‘Türkiye’de İslâmcı Akımlar Raporu‘nun hazırlanmasına önemli katkılarda bulunmuş bir uzmandır. Raporda şu ifâde dikkat çekmektedir: ‘ABD hükümeti, politikalarını çizerken Türkiye’nin lâik hükümet biçimini desteklemekle, İslamcı güçlerle açıkça yüzleşmekten kaçınmak arasındaki ince yolda yürümelidir.’

İslâmofobi, ‘İslam korkusu‘ demektir. Müslümanlara ve İslam dinine karşı devam ettirile-gelen ön yargı ve ayrımcılıktan kaynaklanmaktadır. ‘Müslümanlara karşı duyulan akıl dışı, sebep-sonuç ilişkisi olmayan mantıklı ve tutarlı açıklaması bulunmayan nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kin besleme’ anlamına gelir. Bu düşünceye yol açan olaylar, bilinmektedir ki ABD’nde ve Avrupa’nın lider konumundaki ülkelerde bulunan Hıristiyan ve Musevi lobiler tarafından desteklenmektedir. Lobiler söz konusu devletlerin himâyesi altındadır.

İslamofobi, 11 Eylül 2001’den sonra sayısız ayrım, ırkçılık, fizikî saldırı vakaları yanında İslam karşıtı kampanyalarla da katlanarak artış göstermiştir.

Dinî hürriyetin yanı sıra insan hak ve hürriyetleriyle alakalı temel ilkeleri ihlâl eden İslamofobik eylemler, birçok farklı görünüme bürünmektedir. Bazı durumlarda câmiler, İslâmî merkezler ve Müslümanların mülklerine saldırılmıştır. İş yerleri, okul ve meskenlerde ise İslâmofobi şüphe, tâciz, alay, red, küçük düşürme ve ayrım biçimini almaktadır.

İslâmofobi isimli kitapta, Müslüman ve gayri Müslim, Amerikalı ve Avrupalı ilim adamlarının uzmanlık ve tecrübelerini bir araya getirerek İslamofobiye yönelik disiplinler arası bir yaklaşım sergilemektedir. Tahlille siyasî tavsiyeleri bir araya getiren yazarlar, mevcut uygulamaları tartışıp değerlendirmekte ve ayrım, yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla başa çıkma konusunda yeni yöntemler sunmaktadırlar. Kitapta, 11 kişinin görüşlerine yer verilmiştir.

Kitap, İslam düşmanlığının İslamofobiye dönüşmeye başladığı yıllarda ilk baskısı piyasaya verilince büyük alâka görmüş, aklın galip gelerek İslam’a atfedilen terör olaylarının durması ve İslamofobi’nin tesirsiz hâle gelmesi ümitleri doğmuştu. Ne yazık ki beklenenler gerçeklememiş, destekler devam ettiği için terör olayları ile birlikte destekleyicilerinin korkuları da artmıştır.

İNSAN YAYINLARI

İstiklal Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr // intermet: www.insanyayinlari.com.tr

İBN HALDUN VE DÖNEMİ:

Uzun yıllar Kuzey Afrika’da araştırmalar yapan ABD’deki Georgia State Üniversitesi târih profesörü ve Ortadoğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Allen James Fromherz, İbn Haldun’un* hayatını ve düşüncelerini özetleyen kitabı, Yusuf Selman İnanç tarafından Türkçeye çevrildi. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 295 sayfalık eser, Eylül 2018’de yayınlandı.

İbn Haldun, doğumundan vefatına kadar Akdeniz ülkelerinde dolaşmış ve buralarda hem ilim, hem de siyâset sahasında farklı toplulukların meseleleriyle alâkadar olmuştur.

Fromherz, İbn Haldun’un gençliğinden itibaren Kuzey Afrika, İspanya ve Mısır’da neler yaşadığını, esâretten siyâsete tecrübelerini, Suriye’de Emir Timur ile görüşmüş, İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasındaki farklarla benzerlikleri incelemiştir.  Kitapta İbn Haldun’un Akdeniz çevresindeki yolculuğu devam ederken karşılaştığı zorluklar, aile mensuplarının başına gelenler ve Mısır’a yerleşmesi hikâyeleştirildiği gibi, Kahire’nin ihtişamı ve İslam dünyasının o günkü bazı şehirleri hakkında tefekkür yüklü bilgilere ve bölgenin târihine de yer verilmiştir. Bu meyanda yazar, hayranı olduğu İbn Haldun’u da bütün yönleriyle tanıtmaktadır.

*İbn Haldun:

Tunuslu mütefekkir, târihçi ve devlet adamıdır. 1332 yılında, köklü ve asil bir ailenin ferdi olarak doğdu. Dönemin büyük âlimlerinden fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir ve edebiyat dersleri aldı. 20 yaşında iken ülke yönetimini elinde tutan Sultan Ebu İshak’ın kâtipliğine getirilmesiyle siyâsî ve devlet adamlığı hayatı başladı. 1362 senesinde İspanya’ya giderek eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed’in hizmetine girdi. Bir süre sonra Kuzey Afrika’ya dönerek Bicaye’de başvezirlik makamına getirildi. Bunun yanında ilmî çalışmalarını da devam ettirmiştir.

1366 yılındaki yönetim değişikliği üzerine de görevinden ayrılarak kabileler arasında dolaşmaya başladı. 1374 yılında İspanya’ya gitti ise de ülkeden çıkarıldığından Afrika’ya döndü. Bir kaleye yerleşerek kendisini tamâmen ilmi çalışmalara verdi. 1382 senesinde Mısır’a giderek Kahire’de bulunan medreselerde müderrislik yaptı. Hicaz, Kudüs ve Suriye’ye de seyahatler düzenledi. 1406 senesinde Kahire’de vefat etti. Eserlerinden bâzıları: *Kitab el-Mantık, *Mukaddime, *Kitab el-Hisab.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

CUMHURİYET’İN POLİTİK-TEOLOJİSİ:

Politika ile ideolojinin birleştirilmesi, bir bakıma dünyevîleşmektir. Aynı zamanda dinî inançların araç hâline kullanılmasına yol açar. Gülbeyaz Karakuş eserinde dinî inançların insan hayatında belirleyici olmaktan çıkarıldığını iddia ediyor.

Sayfalar çevrildikçe, siyâsetin din dışında tutulmasının mümkün olup olmayacağını araştırmaya başlıyor. Ancak, siyâset hangi durumda dinin içinde olur? Sorusuna açıklık getirmiyor. Öyle anlaşılıyor ki, Cumhuriyet yönetiminde siyâsetin hep dinle iç içe olduğu peşin hükmü ile meseleye yaklaşıyor. Din olgusunu toplum hayatından çıkarmak düşüncesinin uygulanabilirliği meselesine öncelik tanımak, yol haritasını buna göre çizmek gerek.

13 x 19 santim ölçülerinde 350 sayfalık kitap, Aralık 2018’de yayınlandı.

CEDİT NEŞRİYAT:

Tunus Caddesi Nu: 53/3 Kavaklıdere, Ankara. Telefon: 0.312-426 66 16, Belgegeçer: 0.312-426 66 18 e-posta: bilgi@ceditnesriyat.com //  www.ceditnesriyat.com

5-KARANLIK: E. L. James – Çeviren İstem Erdener Gökalp / Doğan Kitap.

 

 

 

KISA KISA … KISA KISA …

 

1- EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI: M. Kemal Cabıoğlu. Pamer Yayınları.

2- RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN: Nuri Sağlam: Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3- ANADOLU SELÇUKLULARI – Alaedin Keykubat ve Zamanı: Yavuz Selim Burgu. Selenge Yayınları.

4- CANFEDA Hz. FÂTIMA: Sibel Eraslan. Timaş Yayınları.