21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 570

Yazmak acının hızını keser

Yazmayı seven birisinin elinde kalem tıpkı hayat gibi acımazsızdır. Bazen kağıda batırır kalemi, bazen kalbine…Kağıda batırdığı zamanlar yarı kabullendiği acının üzerini örterek yazar. Kalbine batırarak yazdığı zamanlar tam kabullendiği acının üzerini asla örtemez. Yazmak bir avaza ve çığlığa benzer. Gider sesiniz dağlara, yankısı vurur taş duvarlara. Yazmak bir türküye benzer, bazen bir ağıt olur, bazen hoyrat. Hani bir dağ başında çobanın azık çıkınından çıkan acı güneyik gibi ağzınızda hem acı hem alışkın olduğunuz bir tat bırakır….

Yazmak diğer bir anlamda insanın içini dökmektir.
Acılarınızı, hayallerinizi, umutlarınızı, kayıplarınızı dile getirirsiniz.
Üstesinden gelemediğimiz hayatın en kolay sığınma yeri kalemdir. Kulaktan şifa görmeyen tek organ kalptir. Yazmanın ve okumanın insana kattığı değer kelimelerle ifade bile edilemez.
Yazmaya başladığımdan beri şu soruyla hep karşılaşıyorum:
“Neden yazıyorsun, bu kadar kelimeleri bir araya getirince ne anlıyorsun?” Bazen bu soruya kızdığımda oluyorsa da cevap vermek boynumun borcu oluyor ve diyorum ki…”yazmak acının hızını kesiyor ” bu seferde yüzüme öyle boş boş bakıyorlar ki…Hani utanmasam o yüzü elime bir kalem alıp şiirle karalayasım geliyor.
Algıda seçilik
Mevsim bahar
Düşen cemreler havaya, suya,toprağa herkesin gözünde aynı algıyla düşmüyor.
Büyük şehirde yaşayanlar için düşen her yağmur kirliliği yıkıyor.
Köyde yaşayan biri için düşen her yağmur, topraktaki buğdayı filizliyor….Dönüşüm kutusu dünya, insan da buna dahil….
Yazan kalem, yıpranma payı almış memurlar gibi ödülünü şiirden alır. Kendi adıma edebi değeri var’mıdır, yokmudur demeden kalem ehli insanları daha değerli buluyorum.
Her şair yaşadığı dönemin şairidir.
Birinci yeni şairlerden Orhan Veli Kanık ölçüsüz vezinsiz şöyle diyor…..

Bir duyma da gürültüsünü 
Dallarda çıtırdayarak açılan fıstıkların, 
Gör bak ne oluyorsun. 
Bir duyma da gör şu yağan yağmuru; 
Çalan çanı, konuşan insanı. 
Bir duyma da kokusunu yosunların, 
Istakozun, karidesin, 
Denizden esen rüzgârın…

Şair insanı ve doğayı görmeye çağırıyor. Bundan daha güzel çağrımı olur.

İkinci yeni şairlerimizden Edip Cansever de şöyle diyor:

Ağıt
Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

Bizim de hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı?

Öyle ya ben olsam ben de sorardım, hak edilmiş hüzünlerimiz var mı diye. Bazen o kadar büyük acıları üstleniyoruz ki sırtımıza, hiç de hak ettiğimizi düşünmüyorum. Acıyı yaşamak başka yoruyor, tanık olmak başka yoruyor. Farkında olan gözün, kan çanağı olan gözü görmesini hiç yazmıyorum bile.

Yazmanın ”acının hızını kesmek ” olduğunu tanımlarken hiç de zorlanmıyorum. Kalbimden kaleme, kalemden kağıda geçiş süresinde, acı hızını kaybediyor.

Ölümden Öte…
Ölümden öte bir köy var yüreğimin kuytusunda
Şiir den kanatlarımla hep oraya sığınıyorum
Çocuk düşlerim bahar vurgunu
Sürgünlüğüm çocukluğumdan kalma
Ne söylediysem şimdiye kadar hep eksik söyledim
Gerekirse tam da söylerim, sıkıntı yok…
Zeytin kelimeler

 

 

 

 

Eşeğe Semer Vurmak!

Teşbihte hata olmaz derler. Bu ülkenin insanlarına öyle bir semer vurulmuştur ki; yüzyıllardır çok ağır yükleri taşımak zorunda kalmıştır. Halende bu durum acımasızca sürmektedir.

 

Ben sadece 1945 yılından yani İkinci Dünya Savaşı’nın hitamından bu yana çektiğimiz yükleri hatırlatıp bunlardan nasıl kurtuluruz diye bir kaç şey söylemek istiyorum.

 

Bugün artık çok açık bir şekilde bellidir ki; savaşın sonunda galip devletlerin arasında yapılan bölüşme neticesinde biz Batı’nın daha doğrusu ABD’nin kucağına bırakılmışız…

 

ABD istihbarat ve eğitim sistemimiz dâhil her şeyimize gelip el koymuş! Yetmemiş ne amaçla olduğu halen belirsiz bir şekilde askerimiz Kore’ye gönderilmiş ve binlerle ifade edilen vatan evladı gurbet ellerde yitip gitmiştir.

 

İktidarlar süratle Atatürk Devrimlerinden uzaklaşan icraatlara başlayarak Türkiye’yi  yeniden göbeklerinden İngiltere, İsrail, Almanya ve Rusya’ya bağlı olan tarikat ve cemaatlerin eline bırakmıştır.

 

Tarım ve hayvancılık 1945’ten başlayıp günümüze kadar süren politikalarla bitirilmiş ve maden sahaları yabancılara peşkeş çekilmiştir.

 

Türkiye, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve nihayetinde 15 Temmuz darbe veya darbe girişimlerini yaşamıştır.

 

1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yükü acaba kaç neslin omuzlarında taşınmıştır?

 

1980 öncesinde sağ sol kavgası denilerek binlerce vatan evladının ölümüne neden olunmuş ve böylece bir kaç nesil kaybedilmiştir. Modern Türkiye’ye bu dönemden mezhep kavgası ve etnik mikro milliyetçilik hastalığı miras olarak kalmıştır.

 

1984 yılında başlatılan bölücü terörün ülkeme verdiği can ve mal kayıplarını anlatmaktan hicap ve üzüntü duyuyorum. Hayatımıza verdiği sıkıntı çok büyüktür ve halen durup düşünürüm bu ülkenin bazı insanlarının nasıl olup da, kendi ülkelerine böyle zararlar verebildiklerini!

 

Türkiye’nin iktisat tarihi aynı zamanda bir krizler tarihidir. Vatandaş olarak bu krizlerin bana ve sizlere yansıması çok acıtıcıdır. Sana yağ, tüp gaz ve benzin kuyruklarında az beklemedim. Saatler ve günler süren elektrik kesintilerini unutamam. 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 kararları ocağımıza incir ağacı diken kararlardır. Neymiş, memleketi kurtarmışlar!

 

5 Nisan’dan önce dövizle borçlananların bir gecede saçları bembeyaz oldu. Ya ardından gelen 2001 krizi… Bu krizlerde; iflas edenler, işlerini kaybedenler, aileleri dağılanlar, ekmek bulamayanlar, intiharlar gibi sayılamayacak dramlar var… Yıl 2019, ekonomi yine krizde… Nasıl düzeleceğini ve hangi tedbirlerin alınacağını henüz bilmiyoruz. Tabii bunların vatandaşa nasıl yansıyacağını da!

 

Bir de göç akınları ile uğraşıyoruz. Kendi derdimiz yetmemiş gibi yanlış dış politikalar sonucu milyonlarca mülteciye milyarlarca dolar harcıyoruz.

 

Ne eğitimimiz eğitim, ne sosyal ve kültürel yaşamımız bize yakışır durumda!

 

Bir de gelişmiş ülkeleri, fakirlikten gidip göremediğimiz için başımıza geleni anlayamıyoruz. “Aydınların İhaneti” ise çok bariz! Çünkü ülkenin makus talihini yenmek için önderlik etmekten kaçınıyorlar…

 

Anlayacağınız bu kadar sıkıntıyı hangi eşeğin üstüne yüklerseniz yükleyin hemen olduğu yere çöküverir ama biz tuhaf bir şekilde sırtımıza yüklenen bu kadar ağır yükü kaldırmaya devam ediyoruz. Şikâyet etmeyelim çünkü bizim bu halimizi görenler “bunlar daha çok yük çeker” deyip yüklendikçe yükleniyorlar…

 

Oysa ben çok güzel şeyleri hak ettiğimizi düşünüyorum. Ancak o güzel şeyleri de, talep etmek lazım… Aksi halde ne demişler “tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır”… Bu kadar üniversite ve üniversiteli varken, lafı da böyle bağlayalım!

 

 

“Ne Gülüyorsun; Anlattığım Senin Hikâyendi”

15 yıl kadar önce “5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra” diye bir topluluk var idi. Adları da, şarkıları da takvim mezarlıklarında eridi. 10 yıl sonra bir daha titreyeyim dedim ama gel gör ki saatler 2009’u gösteriyor.

“Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir” der ya Cemil Meriç.. Ve Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya, Balzac’tan Dostoyevski’ye kadar her ıslahatçı ve hakikat arayıcısını listeye ekler.

Bizim de çorbada tuzumuz olsun: Dün; Cumhuriyet öncesine, Osmanlı’ya dönmek gericilikti şimdi Cumhuriyet’in o ilk yıllarının coşkusuna. Dün; tanklarla balans ayarı yapılan siyasetçiye sahip çıkmak gericilikti şimdilerde ise darbe üstüne darbe yiyen Türk Ordusu’na.

Zaman deli bir sel gibi akıyor. Eskiden sosyetik yaşantı bir avuç azınlığın toplumun tüm yerleşik değerlerinin rağmına yukarıdan aşağıya inşâ işiydi. Artık aşağıdan yukarı toplumun bütün katmanları tefessühte birleşti. Ne demiş şair; “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği” Türk Milleti’ne verdiler.

Dört eğilimi tek televizyonik tipte birleştirdik çok şükür, Özal’ın ruhu şad olsun. Partileri, pırtıları, urbaları, kavgaları ayrı gibi görünse de Solcusu, Sağcısı, Milliyetçisi, İslâmcısı aynı hayatı sorgusuz – sualsiz yaşıyor. Ve bindiğimiz alâmet kıyamete biraz daha yaklaşıyor.

“Eskiden sofralarımıza kuşlar konardı Rüyalarımıza melekler uğrardı Hepimizin birer yıldızı vardı” *

Eskiden bazı gazeteler banka reklamı bile almazdı, şimdi faiz canavarı oldu o gazeteler. Eskiden mütevazı müminler vardı piyasada, şimdi mütecaviz Müslümanlar. Eskiden eğlence – tatil kerihti ilmihâl kitaplarında, şimdi Kitabına uyduruluyor 5 yıldızlı otellerin kaydıraklarında.

Eskiden sadece televizyona çıkan hafifmeşrep hatunların kıyafetlerini görünce “Töbe, töbe; başımıza taş yağacak” diyenlerin çocukları şimdi köylerde bile aynısını giymekte beis görmeyebiliyor.

Eskiden kişiler arası bir mesafe ve hitap aralığı vardı, şimdi aşkım-maşkım nakaratları gırla gidiyor. Eskiden Yahudi’yle, Hıristiyan’la fotoğraf karesine girene bile hoş bakılmazdı; şimdi ortak konsorsiyumlarda iş görülüyor.

Döndüm zamana, uydum kalabalığa Başlayalım Tufan hazırlığı yapmağa

Delilik suyundan içmeyen 72 milyonda kaç bin kişidir? Körler ülkesinde görmekten idamlık suça bulaşmış ne kadar âdemoğlu bulunmaktadır? Toplu hipnozdan hipnozcunun parmak çıtlatmasıyla çıkar ya bir salon dolusu adam; ya biz kafamızın duvarı çatlatmasıyla mı yoksa duvarın kafamızı patlatmasıyla mı uyanacağız bu derin uykudan?

Bu yazı da nerden çıktı? Neye delâleten yazıldı? Yazarının ruhundan zoru mu var? Ve sâir düşünce seylaplarının zihninizden geçtiğini görür gibi oluyorum. Siz deyin 5, ben diyeyim 15 sene önce hani beraber fotoğraf vermiştik ya tarih kitaplarına. Aynen öyle 10 yıl sonrasının fotoğraflarını sabah – akşam 5 vakit aralığında veriyoruz.

2019’da görüşmek üzere kameranın ellerinden, Münker ve Nekirin gözlerinden öper tüm Türkiye’ye selam ederim.

‘Maraba Televole!’

(Not: Bu yazı Temmuz 2009 imzalıdır ve * işaretli şiir de İbrahim Sadri’nindir.)

 

 

Prof. Dr. İskender Öksüz Kitapları

Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur!’

İncil’den mülhem bu sözün son kullanım tarihi, asırlar öncesinde bir gündür. Hâlâ dolaşımda tutmaya çalışanlar, Prof. Dr. İskender Öksüz’ün kitaplarını okuyamamış olmanın talihsizliği ile maluldürler. Çünkü orada her fikir ve her cümle, ambalajından yeni çıkarılmıştır. Henüz açılmamış paketler de vardır mutlaka…

Söylenmiş bir sözü, yeni bir anlayış ve yorumla tekrarlamak da yeni sayılır.

Îtiraz edenlere, Bizim Yunus’tan(1) emaneten alınarak kısmen tadil edilen bir cümle cevap olabilir. Çünkü onlar, cümlenin aslını anlayamazlar. Anlasalar bile yanlış anladıklarının farkında olamazlar.

Gürül gürül akan çeşmeden testinizi doldurmayıp bir kenara koyarsanız ve oradan giderseniz testiniz hep boş kalır.’

Dilerseniz ‘testi‘ yerine ‘kafa‘ da diyebilirsiniz.  Fark etmez.

***

Prof. Öksüz’ün bâzıları 4. ve 7. baskı olmak üzere 6 adet kitabı yayınlandı: *Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler (2017); *Bilim, Din ve Türkçülük (2018); *Millet ve Milliyetçilik (Ocak 2016, Mart 2016 ve 2017); *Niçin Geri Kaldık? (Şubat 2017, Nisan 2017); Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi (1977, 1978, 1979, 1980, 2016, Şubat 2017, Ekim 2017); *Türk’üm Özür Dilerim (Ağustos 2016, Aralık 2016, 2017).

Kitapların her biri, ayrı ayrı ve geniş olarak tanıtılmaya sezadır. Altı kitabın bir arada ele alınması, bu sayfada çeşit zenginliğinin sağlanabilmesi için tercih edilmiştir. Sık sık aynı yazarla karşılaşan okuyucu ‘Yine mi o…’ diyebilir.

Kitapların hepsindeki yorumlar ve hükümler, üyesi bulunduğumuz milletlerarası kuruluşların incelemelerine dayandırılıyor. İsteğe göre fetva veren şahısların indî görüşlerine göre değil…

İsteğe göre fetva‘ ve demiri kesen emirlerle yönetilen ülkelerde, sağduyu sahiplerinin ‘Niçin Geri Kaldık?’ diye feryat etmeleri, hem haktır hem de vazife.

Yassıada mahkemelerini, Mamak duruşmalarını, Ergenekon hükümlerini herkes biliyor… Devleti yönetenler ve adliye mensupları Kutadgu Bilig’i okuyup anlasalar ve tatbik edebilselerdi kimse ‘niçin geri kaldık‘ diye sormazdı. Bilge edip ve mütefekkir Yusuf Has Hâcib eserinin 817 ve 818. beyitlerde mealen şöyle diyor:

İster oğlum, ister yakınım veya akrabam olsun; ister yolcu, geçici, ister misafir olsun; kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir; hüküm verirken, hiçbiri beni farklı bulmaz.’

Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler:

Ahlâk-ı Alâî‘ isimli eseriyle ‘Osmanlı Ahlâkı‘nı inşa eden Kınalızâde Ali Efendi’yi (1516-1571) okuma zahmetine katlanamayanların faydalanabilecekleri bir eser…

Eserde en çok akıl ve ahlâk ön plana çıkarılıyor. En çok bizde bulunması gereken iki değer. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de 100’den fazla âyette: ‘Hiç akletmez misiniz / Aklınızı kullanmaz mısınız?’ buyruluyor.

Eserin son bölümünde ‘Ne yapmalı‘ başlığı altında; ‘Türkiye’nin önündeki dört ana engel‘ açıklanıyor. (s: 343-349)  Ve çözüm veriliyor: ‘…Bizim kalkınmamızı istemeyenler var. Onların davranışlarından sorumlu değiliz.  Davranışlarını düzeltemeyiz. Kendi davranışlarımızdan sorumluyuz. Kendi davranışlarımızı düzeltebiliriz.’

Ne yazık ki bizler, zor olanı tercih etmişiz. Hep muhataplarımızı düzeltmeye çalışıyoruz. Prof. Öksüz’ü dinlemeliyiz.

Bilim, Din ve Türkçülük

Önce ismi ile dikkat çekiyor. Bizim Yûnus:(1) İlim ilim bilmektir‘ mısraının bulunduğu bir eserde ‘bilim‘ kelimesinin tercih edilmesi, ilk makaleye konu olan Evrim teorisi ile evrilen ilim olabilir mi? Erbâbı bilir…

Eserinde Prof. Öksüz; *Bilim nedir, gayesi, yapısı, dili nedir? *Evrim Teorisine Müslümanların bakışı nedir? Sorularının cevabını veriyor.

Yeni Haricilik‘ başlığı ile 50. sayfada başlayan bölüm, Prof. Öksüz’ün en iddialı, düşüncelerini en radikal şekilde sayfalara aktardığı ifadeler ihtiva ediyor.

Dikkat çeken asıl husus: Kelimeler, klavye tuşlarından değil, kılıç ve hançer uçlarından kâğıda geçmiş gibi… Buna rağmen kan izlerine rastlanmıyor.  Kalkan ve gürz sesleri de duyuluyor.

112. sayfadan sonra hava birden yumuşuyor, hatıralar başlıyor. 247. Sayfada ‘demokrasi‘ bahsi var. ‘İstakoz Sepeti‘ alaka ile okunuyor.

Türkçülüğün mihenk taşı‘ başlıklı bölüm, Frenklerin ‘manifesto‘ dedikleri ‘bildiri‘ gibi… Hatta uzun olmasa, ‘millî and‘ olarak okunabilir. ‘Millet ve Milliyetçilik Üstüne Sohbet‘ küçük hacimli dev muhtevalı bir kitap…

Diğer bahislerde; *İnternet devrinde bilgi, teknoloji ve internet toplumu *Türkçülük, Gökalp ve Akçura ile bilimi önceleyerek başladı, *Atsız’la bu gelenek devam etti. *Türkçülüğün en güçlü savunucusu bu gün de bilimdir. Başlıkları altında değişik mevzularda derin ve engin bilgiler veriliyor.

Millet ve Milliyetçilik:

Prof. Dr. İskender Öksüz bu eserinde: kasıtlı olarak çarpıtılan ırkçılık, millet ve milliyetçilik kavramlarını, kavramları çarpıtan eblehleri korkutacak şekilde açıklıyor. Marks, Marksizm ve Marksistler, Ümmetçilik, Millet, Devlet ve Dil ele alınan diğer mevzular.

Kitabın maksadı, ilmin millet ve milliyetçilik hakkında söylediklerini, uzman olmayanların da anlayacağı bir dille açıklamaktır.

Eser, ırk hakkında; Hipokrat, Aristo ve İbni Haldun’un görüşleriyle başlıyor, *Irkçılığın Türkiye’ye tesirleri,  *Bugünkü Irk Anlayışı, *Irkçılık Devam Ediyor mu? gibi ara başlıklarla devam ediyor.

Marksistler ve Millet‘ başlıklı ikinci bölümde; devletin dayanacağı toplum birimi, ‘Marksistler’, *Milliyetçiliğin ırkçılık olmadığı gibi hususlar yabancı kaynaklardan faydalanılarak anlatılıyor.

*Post Komünizm ve *Postmodern Emperyalizm başlıklı bölümden sonra, Siyâsî Ümmetçilik başlıklı bölümde; ‘Türk olmaktan kurtulanlar‘ (?!), Irkçılık etiketini yapıştırdıkları boks torbasına yumruk sallayarak tatmin olanlar teşhir ediliyor. Ontolojik ırkçılık hakkında bilgi veriliyor.

*Sosyolojide Millet Teorileri ve *Modernizm başlıklı bölümden sonra *Etnosembolizm: Anthony Smith ve *Biyolojiden Destek başlıklı bölümde; ‘Osmanlı’nın millîliği‘ başlıklı paragraf dikkat çekiyor.

*Millet, Devlet ve Dil başlıklı bölümde yer alan ‘Ana dilde eğitim‘ bahsinde, Sadi Somuncuoğlu’nun dil konusundaki düşünceleri 7 madde hâlinde özetleniyor:

1-Resmî dil, egemenlik haklarındandır. Kamu kurumlarında devlet dili esastır. 2-Bir dilin siyâsî ve resmî kullanım alanı ile özel ve günlük kullanım alanları farklıdır. 3-İdârî konularda isteyen istediği dili kullanma hürriyetine sâhip değildir. 4-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), hiçbir maddesinde azınlıkların dil hürriyetinden söz etmemekte ve dil hürriyetini güvence kapsamına almamaktadır. 5-AİHS, milletvekillerinin mecliste istediği dille konuşma yapmasını teminat altına almamaktadır. 6-Düşünceyi açıklama hürriyeti, dil hürriyetini içerir şekilde yorumlanamaz. 7-Devletin dil birliği politikası olması, haklı ve mantıklıdır.

Prof. Öksüz, eserinin ‘Sonuç‘ bölümünde; ‘Milleti millet yapan nedir?’ *Millet eski mi yeni mi? *Milletler çağı bitiyor mu? sorularını cevaplandırıyor, ‘İyi ve kötü milliyetçilikleri‘, ‘Millet inşası ve millet yıkımı konularını işliyor.

Niçin Geri Kaldık?

Müellif eserine; ‘Bu, tarafsız bir gözlemci kimliğiyle anlatılan bir hikâye değildir. Ben bir Türk milliyetçisiyim ve bu kimliğimle daima Türkiye’nin lehine olanları bulup çıkarmak, aleyhine olanları da teşhir etmek gayretinde oldum. İsterseniz son cümledeki ‘Türkiye’ yerine ‘Türklük’ de diyebilirsiniz ama birincinin yararına olan zaten ikincinin de yararınadır ve bunun tersi de doğrudur.’ Cümleleriyle başlıyor. Ele aldığı bütün meseleleri, taahhüdüne sadık kalarak inceliyor, problemlere çözümler üretiyor.

Kitapta ele alınan belli-başlı konular: *Tarih şuuru, *Dil, *Devlet, *Osmanlı, *Ekonomi, *Yönetim, *Demokrasi, *Partiler… Her sayfada, her satırda İskender Öksüz üslûbu, tadı, râyihası, çarpıcılığı, ironisi, objektif netliği, açık sözlülüğü, selis ifadeleri, vatan aşkı, millet sevgisi, bayrağa tutkunluk var.

Eserin son cümlesi, içerisindeki binlerce bercestelerden biri…

‘Yönetim diye bir ilim artık var ve bunu bilenlerle bilmeyenler elbette bir olamaz. Meselâ bir ürologu veya bir arkeologu, 80.000-100.000 kişiyi ilgilendiren üniversite gibi dev bir işletmenin başına geçirirseniz ondan ‘yönetme‘ beklemeyin. Olsa olsa ‘idâre‘ eder. Gelişmiş ülkelerde önde gelen üniversitelerin başında profesyonel yöneticiler var. Onun hemen altında -veya yanında- da ‘provost‘ denilen akademik baş.’

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi -Teori-

İlk Türk milliyetçisinin; ‘Bu topraklar, bu denizler, bu göller, bu ırmaklar bize yetmez. Bize daha çok toprak, daha çok deniz, daha çok ırmak lâzım‘ diyen Oğuz Han olduğu söylenir.  Sonraki yıllarda ve asırlarda pek çok Türk milliyetçisi yaşadı. Göktürk Kitâbeleri Türk Milliyetçiliği temeli üzerine taşa kazınmış ise de ‘Türk Milliyetçiliğinin Nazariyatı‘ olarak kabul edilebilecek ilk esaslar Ziya Gökalp tarafından yazılmıştır. Nihat Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Galip Erdem, Erol Güngör tarafından günün şartlarına göre geliştirilmiştir. Türk Milliyetçiliği statik (durağan) değil, dinamik (değişen-inkişaf eden) bir yapıya sahiptir. Değişen dünya şartları içerisinde Türk Milliyetçiliği düşüncesi de temelde aynı kalmak şartıyla gelişmeler göstermiş, yeni düzenlemeler gerekmiştir.

Şimdilik son düzenlemenin, İskender Öksüz’e ait olduğu söylenebilir. O’nun ‘Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi‘ isimli eserinin ilk baskısı 1977 yılında okuyucuya sunuldu. Prof. Öksüz, kitabın yazılışındaki maksadı şöyle açıklıyordu:

1-Hızla büyüyen hareket mensuplarını asırlık Türk milliyetçiliği fikriyatı ile eğitmek;

2-İdeolojik harbin tercüme ideolojisiyle gelen saldırısını göğüslemek.

Kısmen de olsa iki maksadın da gerçekleştiğini düşünüyorum. Acı bir zaferdi, ama biz kazandık.

Ve kitaptan bir derkenar: ‘Rusya’nın Türkiye stratejisi; bir dost hükümetin -yani Moskova’nın direktiflerine göre hareket edecek hükümetin- başa geçmesi idi. Bunun önlenmesinde en büyük rolü Türk milliyetçileri oynamıştır.’ İmza: Celal Bayar.

Kitaptaki bölüm başlıklarından bazıları: *Fikir sistemi nedir? *Sistemin unsurları. *Varılmak istenen netice. *Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi. *Tarih görüşümüz. Ve ara başlıklar altında tarifler, açıklamalar her bölümden sonra özetler…

Kitabın ilk muhataplarından, Mamak cehenneminde biçilmeyenlerin her biri, iş hayatında, seçilmiş ve tayin edilmiş üst düzey yöneticiler olarak devlet kademelerinde yer aldılar, başarılı oldular.

Günümüzün gençleri ve genç kalmasını bilenler… Merhaba!

Türk’üm Özür Dilerim:

Genç kardeşlerimizin mutlaka ve okuması gereken kitapların ikincisi… Sonra diğerleri…

Kitaptaki bölüm başlıkları: *Bizim gözümüzle biz. *Onların gözüyle biz. *Onların gözüyle dünya. *Kültür ve çeşitleri.  Hepsi ve daha fazlası İskender Öksüz ironisi çeşnili.

Tadımlık bir bölüm:

-Dünyayı gizli güçler yönetmektedir.

-Hangileri? Sıraya sok bakalım…

Basitleştirelim:

-Dünyayı gizli bir güç yönetmektedir.

Hah şöyle! Kimdir bu gizli güç? Bu konuda rivayet muhteliftir. Kendi içinde en tutarlı cevap şudur:

-Gizli dedik ya; kim olduğu aşikar olsa, gizli olur mu?

Sayın okuyucularımız! ‘Tadımlık yetmedi‘ mi diyorsunuz? Devam edelim o halde…

Bu Türkler gerçekten dünyanın başına belâ. Şimdi de azınlıkları kovdukları ortaya çıktı. Düşünüyorum da Ermeni’ydi, Rum’du, Türklerin zulmettiği her ‘etnik grup’tan tek tek özür dilemek yerine hepsini birden halletmenin bir yolunu bulsak. Bu kadar faşizanlığın üstüne son bir tanecik daha yapıp Türkleri toptan bu topraklardan sürüversek.

Bütün Türkleri kovmaya da gerek yok. Meselâ Ahmet Türk kalabilir. Orhan Pamuk, Baskın Oran gibi ‘aydınlar’ da. Zaten bu öyle büyük bir etnik temizlik gerektirmiyor. ‘Ne mutlu Türk’üm diyene‘ ve ‘Türk’üm doğruyum çalışkanım…’ gibi faşizan ifâdeler kaldırıldıktan birkaç nesil sonra nasıl olsa, ‘Evet, ben Türk’üm, kalkıp gideyim bari‘ diyecek pek kimse kalmayacaktır geride. Anadolu’nun boşalma tehlikesi de yoktur. Avrupa Birliği’ndeki müttefiklerimizin ve onların Türkiye’deki dostlarının verdiği azınlık sayılarını alt alta koyup topladığımda nüfusumuz zaten 120 milyonu geçiyor.

Böylelikle o kadar problem birden çözülür ki… Kıbrıs diye bir mesele kalmaz; dünya da biz de rahat ederiz. Avrupa Birliği’ne girmek de bir hamlede hallolur. Hatta bakarsınız Avrupa Birliği bize girer. Ermenistan sınırı açıldıydı, kapandıydı da biter. Karabağ umurumuzda olmaz. Sahi belki ‘ben Türk’üm‘ diyenleri Azerbaycan’a yollarız. Oradakiler kendilerine Türk diyor ya. Biz de birkaç yıl sonra topuna birden ‘Azeri’ deriz.

Bu fantezi tabii… (İnşallah öyledir.) Fakat o kadar fantezi olmayan bir yol daha var. Eğer Türkiye’de yaşayanların aslında otuz kırk etnik gruptan ibaret olduğuna, bir milletten bahsedilemeyeceğine, etnik grupların üstünde, millet değil, olsa olsa ‘vatandaşlık’, yani bir pasaport bürokrasisi bulunduğuna insanları ikna etmek. Böylelikle millet gider, kavga biter. Türkiye ulus devlet değil, bir etnik mozaik olur. Dubai Havaalanı’nın transit salonu gibi bir şey…

Türklerin kabahatleri

Bu Türkler, bin yıl kadar öncesinden başlayarak önce Rumeli’yi, sonra da Anadolu’yu Türkleştirdiler. Batılı ve medenî bir millet olmadıkları için, bu Türkleştirme sırasında da yerli halkı yok etmeyi akıl edemediler. Hâlbuki İspanyolların Müslüman ve Yahudilere, Amerikanların yirmi milyon yerliye yaptıkları gibi yapsalardı, bu işgali geri püskürtmek mümkün olmayabilirdi. Bunu düşünemediler ve temizlik hiç de zor olmadı. İlk işgal ettikleri Rumeli birkaç yıl içinde pirüpak oluverdi. Ve Alev Alatlı ustamızdan öğrendiğimiz, Emest Renan’ın tahminindeki gibi Türkler bunu artık hatırlamıyorlar bile. Hatta Ernest Renan bile bu kadarını düşünememişti; kendilerini temizleyenlerden bir de özür diliyorlar. Bu ırzına geçilen kadının, mütecavizin yüzünü tırnakladığı için özür dilemesine benziyor.

İyi okumalar efendim!

Bütün kitaplar aynı yayınevi tarafından neşredilmiştir:

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

(1)Bizim Yunus‘ ifâdesinin hikâyesi, şöyle efendim!

Yûnus, Tapduk Sultânın dergâhında ilim, irfan ve ma’neviyat uğruna çok uzun yıllar hizmet ettiği halde, kendisine bâtın âleminden henüz bir şey açılmamıştı. Bu yüzden, bir gün, Sultan’a haber vermeden ve izin almadan dergâhı bırakıp dağlara kırlara düştü. Dağlarda tek başına dolaşırken, bir gün bir mağarada yedi ere rastladı ve onlarla arkadaş oldu. Her akşam, bu yedi erden biri duâ eder ve duası berekâtiyle bir sini yemek gelirdi. Sıra Yûnus’a gelince o da duâ ederek, ‘Yâ Rabbi, benim yüzümü kara çıkarma! Onlar kimin hürmetine duâ ediyorlarsa onun hürmetine beni utandırma!’ dedi. O akşam, iki sini yemek birden geldi. Arkadaşları, onun duâsiyle iki sini yemeğin birden geldiğini görünce, ‘kimin yüzü-suyu hürmetine duâ etdin?’ diye sordular. Yûnus, ‘Önce siz söyleyin!’ dedi. Arkadaşları, ‘Biz, Tapduk Sultân’ın dergâhında çok uzun yıllar hizmet eden Yûnus adındaki erin hürmetine duâ ederiz.’ dediler.

Yûnus bunu duyunca mağara arkadaşlarına hemen vedâ etdi. Doğruca dergâha döndü ve Ana Bacı’ya sığındı. Dergâhdan izinsiz ayrıldığından, Tapduk Sultân’ın kendisini bağışlaması hususunda ondan yardım isteyerek, ‘Ana-Bacı, aman, Sultan’a beni bağışlat!’ dedi. Ana Bacı; düşündü ve ne yapılması gerektiğini anlattı.

Yaşlılıkdan ötürü, Tapduk Emre’nin gözleri iyi görmüyordu. Bu yüzden, Ana Bacı O’na yardımcı olurdu.

Düşündüğü plâna göre Tapduk, namaz için dergâhtan çıkarken Yûnus, kapı eşiğine yattı. Orada bir insan olduğunu gören ve fakat tanıyamayan Tapduk sordu: ‘Bu kim?’ Ana Bacı ‘Yûnus’ deyince Tapduk yeniden sordu: ‘Bizim Yûnus mu?’ Plan başarı ile tatbik edilmiş, istenilen netice alınmıştı. Demek ki Sultan, Yûnus’u unutmamıştı. Yûnus da hemen yerinden kalkıp Tapduk Emre’nin ellerine sarıldı ve kendisini bağışlatdı…

Eğitim:

1969 Yale University (Ph.D.)

1968 Yale University (MS)

1966 Ege Üniversitesi (Kimya-Fizik Lisansı)

İş hayatı:

2002-2012: Prof., Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü.

1987-2002: Sağlık, bilişim, eğitim sektörlerinde çeşitli firmalar­da profesyonel üst yönetici. Çeşitli şirketlerde yönetim kurulu üyeliği, genel müdürlük, holding genel koordinatörlüğü.

1981-1987: Prof., University of Petroleum and Minerals, Suudi Arabistan’da akademik ve idarî görevler, bilgisayar destekli öğretim ko­ordinatörü, yeni öğretim üyesi seçimi ve terfi komitesi üyeliği.

1968-1981: Bölüm başkanlığı, rektör yardımcılığı, rektör vekilli­ği (ODTÜ), kürsü başkanlığı, senato üyeliği (ADMMA), Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu 7. Dönem üyeliği, Atom enerjisi konusunda bakan danışmanlığı. Töre-Devlet Yayınevi yöneticisi.

İlmî yayınlar: 30’un üstünde ilmî yayınına 700’ün üzerinde atıf yapılmıştır.

Yönetim uzmanlık alanları: Sağlık, toplam kalite yönetimi, bi­lişim ve pazarlama.

İlmî uzmanlık alanları: Teorik kimya, fiziko-kimya, bilgisayar uygulamaları ve programlama.

Siyâsî – sosyal çalışmalar: KÜBİTEM (Kültür, Bilim ve Teknik Mer­kezi) kuruculuğu, Türk Ocağı Hars Heyeti ve Yönetim Kurulu üyeliği, Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyeliği; Töre, Devlet, Bozkurt, Türk Yurdu dergilerinde makale ve başka yazılar. Son Havadis, Yeni Ufuk, Ayyıldız gazetelerinde köşe yazarlığı.

Kitap: Metin içerisinde adları verilmiştir.

 

 

 

 

 

2021’de Erken Genel Seçim Var

Başlığı okur okumaz, “yahu daha yerel seçimleri halletmedik, bu da nereden çıktı?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ancak okuyunca eminim ki siz de bana hak vereceksiniz.

Yerel seçimlere hak ettiğinden daha büyük anlamlar yüklediğimizi düşünüyorum. Yerel seçim sadece yerel seçimdir. Ak Parti’nin %35-40 bandına düşmesi ve / veya birkaç belediye kaybetmesi Türkiye’de müstakbel bir iktidar değişikliğinin işareti olarak yorumlanamaz. Çünkü yerel seçimlerde sonucu etkileyen son derece etkili başka parametreler vardır. Adayın kimliği, seçmende tek başına karşılığı olması gibi unsurlar bunlardan bazılarıdır. Nitekim 2009 yerel seçimlerinde Ak Parti ülke genelinde %38 oranında bir oy almasına rağmen, iki yıl sonra yapılan genel seçimlerde %50 oy alarak yine tek başına iktidar olmayı başardı.

Bu defa yine aynısı olur mu bilemem. Bildiğim şu ki, 2019 ve 2020’de tarihin daha önce görmediği büyüklükte bir ekonomik kriz yaşanacak. Quantum Fund ve Soros Fund Management’ın kurucularından Jim Rogers’a göre, ABD, Çin, Japonya ve hatta başka büyük ekonomiler de bu krizden nasiplerini alacaklar. Rogers’a göre dünya genelinde toplumsal olaylar, banka kapanmaları ve “kritik ürünlerde” kıtlıklar görülebilecek. Rogers, krize karşı önlem olarak altın ve gümüşe yatırım yaptığını ve hali hazırda yeni alımlar için fırsat kolladığını ifade ediyor. Kriz bitmeden altın fiyatlarının çok yükseleceğini ve hatta bir balona dönüşeceğini ifade ediyor.

Aslında 2017 ve 2018’de yaşadıklarımız 2000-2001 ekonomik krizleriyle aynı boyuttaydı. Hükümetin medya propaganda gücünü elinde bulundurması, bu krizlerin yıkıcı etkisinin seçmen tarafından algılanmasını bir şekilde engelledi. Fakat bugün durum farklı. Seçmen bir şeylerin cebini yaktığının ve bunun asli sebebinin de hükümetin yanlış ekonomi politikaları ile kamudaki devasa savurganlık olduğunun farkında. Veya en azından bizim görüştüğümüz yılların koyu Ak Partili seçmeni bu durumu açıkça dile getiriyor.

Pek çok ekonomist şu ana kadar yaşadıklarımız için “bunlar daha iyi günler” yorumu yapıyor. Bunlardan biri de Türkiye’nin önde gelen ekonomistlerinden Atilla Yeşilada. Yeşilada, 2019 yılı ilk çeyreği sonunda dolar kurunun 7 TL bandında olacağını iddia ediyor. Döviz kuru elbette ekonomiyi yorumlama konusunda tek başına yeterli bir argüman değildir. Döviz kuru ekonomik göstergelerden sadece biridir ancak döviz kurundaki stabilite veya dalgalanma ekonominin sağlamlığı hakkında bize fikir verir. Kaldı ki, Türkiye ithalatı ihracatının çok üzerinde olan bir ülke. Dolayısıyla kurdaki yükselme ekonomiyi doğrudan doğruya tepetaklak etmeye tek başına yetiyor.

2019-2020 için öngörülen ekonomik krizin elbette siyasi karşılıkları da olacak. Böyle bir kriz ortamında Ak Parti – MHP ittifakının sona ereceğini düşünüyorum. Ak Parti-MHP ittifakının sona ermesi demek, Ak Parti’nin Meclis’te istediği gibi yasal düzenleme yapamaması ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Meclis’te yürürlükten kaldırılması anlamını taşıyor. Bu koşullarda devletin yönetilemez hale geleceğini söylemeye gerek yok sanırım.

İşte Ak Parti’nin Meclis çoğunluğunu kaybetmesi sonucu devletin yönetilemez hale gelmesi durumunda geriye erken seçime gitmekten başka yol kalmıyor.

Erken seçim olursa iktidar el değiştirir mi? Bu soruya net cevap verebilmek için henüz erken. Şahsi görüşüm, 2000-2001 krizlerinde Ak Parti’yi “kurtarıcı” (!) olarak sahneye süren küresel güçlerin 2021’de de yeni “kurtarıcıları” (!) sahneye süreceği yönünde. Bu yeni “kurtarıcılar” (!) hali hazırda siyasetle iştigal eden birileri mi yoksa siyasette yeni yüzler mi olur kestirmek güç. Yine şahsi görüşüm yeni yüzlerin sahneye sürüleceği doğrultusunda.

Hâsılı kelam, Türkiye’nin onyıllardır süren makûs talihi değişmeyecek. Biz seçim yapıyoruz zannederken, birileri yeni piyonlarını sahaya sürüp onları bize sevdirecek. Bütün işsiz kalan işçiler, iflas eden patronlar, borçlarını ödeyemeyecek hale gelen memurlar ve emekliler, çocuklarının cebine harçlık koyamayan babalar, maddi sıkıntılardan dolayı harap olan aileler bu iktidar değişikliğinin uğruna bedel ödemiş olacaklar.

 

 

Çok Sık ve Çok Uzun Konuşma Faydalı mı?

“Eski Türkiye’de” siyasetçiler çok sık konuşmazlardı. Yüzlerinin eskimesinden, halkta bir bıkkınlık yaratmaktan çekinirlerdi. Halka açık konuşmalarında da (Osman Bölükbaşı ve Necmettin Erbakan hariç) çok uzun süreli konuşmazlardı.

“Yeni Türkiye’de” Tayyip Erdoğan birçok hususta olduğu gibi bu konudaki alışkanlığı da değiştirdi.

Zannederim sadece Türk siyasi hayatında değil, dünya siyasetçileri arasında da Erdoğan kadar hitabeti seven ve konuşan lider yoktur. O her gün çeşitli özel gruplara veya halka açık 2-4 toplantıda konuşmak, bütün konuşmalarını canlı yayınla TV’lerden yayımlatmak suretiyle toplumu etkilemeye çalışıyor.

Sık sık tekrara düşerek yüzünü eskitmemek için profesyonel metin yazarlarıyla çalışıyor. Bu ekip Erdoğan’ın her konuşma metninin içine yüzde 90 benzer şeyler koysa da, yüzde 10’luk kısmında basına manşet olabilecek bir veya birkaç konu yerleştiriyor. Böylece gündem belirlemeye özen gösteriyor.

Gündem yaratmak için söylenen cümleler akşam TV kanallarında güya tartışılırken, muhalefetin halkın gündeminde tutmaya çalıştığı önemli konular gözden kaçırılıyor. Mesela ekonomik krizin tartışılması yerine Kılıçdaroğlu’nun bir sözü veya yandaş anketçilerin seçim sonuçları tahminleri öne çıkarılıyor.

Fakat arka planda sık tekrarlanan sözlerin (sürekli aynı noktaya düşen su damlalarının kayada iz bırakması gibi) insan beyninde iz bırakacağı düşüncesiyle bilinçaltına kazınmasına çalışılıyor.

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbles’in propaganda ilkelerinden biri de, “Bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, halk o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser” değil miydi?

Önce tek merkezden gündem konusu belirleniyor. Sonra bu konu hakkında, yukarıdan verilen talimatla benzer sözler müthiş propaganda makinesinin bütün uzantıları vasıtasıyla yayılıyor. Toplumun her kademesinde tekrar edile edile, “halkın verilen fikri kendi fikri imiş gibi benimsemesi”sağlanıyor.

**************************

Şartlı Refleks

Ünlü Rus bilim adamı Pavlov‘un köpekleriyle yaptığı deneyler sonucu geliştirdiği bir kavramdır, “şartlı refleks”. Deneyin 3 aşamalı sonucu ortaya çıkmıştır:

  • Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesiyle hayvanların salyası akmaya başlar.

Bu şartlı reflekstir. Hayvanın tabiatında olmayan bir uyarıcı (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır.

  • Fakateğer sürekli olarak zil çalıp hiç et göstermezseniz, bir süre sonra bu şartlı refleks söner, devamının oluşması için arada et de gösterilerekbu refleks pekiştirilmelidir.
  • Bir günProfesör Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur.

Su baskınından kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar. Köpeklerde tepki yoktur.

Rus Bilgin, şu sonuca varır: Ağır travmalar, şoklar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır, insanı veya hayvanı en doğal haline döndürür.

**************************

Ekonomik Krizin Şoku Şartlı Refleksi Silebilir

Günümüzde sadece hayvanların değil, insanların ve toplumların da bazı uyaranlarla belli konularda şartlandırılabildiğini ve bu uyaranlara karşı aynı refleksi vermelerinin öğretilebildiğini biliyoruz.

Dinimiz ve milliyetimizle ilgili duygular böyle öğretilmiş değerlerdir. Peygamberimize yapılan bir hakarete, vatanımıza yapılan bir saldırıya karşı verdiğimiz tepkiler şartlı reflekslerdir. Pekiştirilmezlerse zamanla sönerler. Bu bakımdan eğitim sistemleri önemli rol oynar.

Futbol kulübü taraftarlığı, siyasi parti sempatizanlığı da böyle şartlı reflekslerdir.

Ancak bazı insanların belli uyaranlara karşı tepkileri farklı olabiliyor. Mesela çok kişinin fare, köpek, yılan gibi hayvanlardan korkmasına rağmen, bazıları bu hayvanlarla iç içe yaşamayı sevebiliyor.

Bu verdiğimiz bilgiler siyasetçilerin toplumu etkileme ve yönlendirme çabalarında dikkate alınan önemli konulardır.

Belli kavramlar kullanıldığında toplum daha önceden şartlandırılmış olduğu belli konularda refleks gösterir.

AKP ve Genel Başkanı Tayyip Erdoğan mevcut iktidarını sürdürebilmek için uzun yıllar içinde oluşmuş şartlı refleksleri pekiştirmek ve zaman zaman bunları harekete geçirmek konusunda çok mahir.

Erdoğan’ın sıkıştığı zaman, 1940’lı yılların tek parti iktidarını hatırlatıp, “zaten Ce Ha Pe böyledir” mesajı vermesi bu refleksi uyarmak içindir.

“Biz gidersek sosyal yardımlar kesilir, başörtüsü yasağı gelir” gibi belli korkuların uyarılması da aynı hedefe yöneliktir.

16 yıldır Türk vatandaşlarının çok önemli bir kesimi AKP tarafından belli refleksler vermeye şartlandırıldı.

Erdoğan bu kadar çok konuşarak bu refleksleri pekiştirmeye çalışıyor. Bugüne kadar da bu konuda başarılı oldu.

Ancak bu uyaranların oluşturduğu “sadık AKP seçmeni” karakterini oluşturan reflekslerin silinmesi için yeni bir durum ortaya çıktı.

“Ekonomik kriz”, ağır bir travma ve şok yaratırsa şartlı refleksleri ortadan kaldırır. Sadık AKP davranışı içindeki vatandaşlarımız tamamen doğal hallerine dönerek sorgulayan, yeni tercihler yapabilen birer insan haline dönüşebilir.

Travma ve şok algısı herkesin krizden etkilenme oranına göre değişecek.

Kriz eğer kontrol edilemez bir boyuta gelirse, AKP için en sadık Erdoğan fanatiklerini bile kaybettiği bir çöküş süreci başlar.

AKP bunun farkında. Krizi önlemek için alınması gereken şok tedbirler yerine, krizin ani ve ağır bir travma yaratmaması için etkisini zamana yaymaya çalışıyor.

 

 

Dizilerin Bıraktığı İzler

Televizyonlardaki diziler, çevrilen filimler ateş kokuyor, kan kokuyor, duman tütüyor. Kin, nefret tohumları ekiyor, intikam alışları sahneye koyuyor. Filmlerde çok kere öç almalar gırla gidiyor.

Sunî, yapay konular; insanımızı huzursuz ediyor, günlük yaşayışını tedirginleştiriyor. Geleceğe güvenle bakmasını gölgeliyor. Aile yaşayışını baltalıyor, aile fertlerinin birbirine güven duygusunu sarsıyor.

Özellikle belli bir yöre ele alınıyor. Bunun için uydurma, sanal aile problemleriyle, seyirci baş başa bırakılıyor. Bölgesel farklar öne çıkarılıyor. Olsa da nadirattan olan sosyal olaylar, aşırı tasvir ve betimlemelerle zihinler meşgul ediliyor. Böylece bulanık suda balık avlamak isteniyor.

Türk seyircisi, birlik ve beraberliği zedeleyen çok yöresel isimlerle yüz yüze geliyor. Türk ailesi ağırbaşlı davranışları yadırgatacak tavırlarla şaşkınlık geçiriyor. Şaşırmaktan kendisini alamıyor.

Çünkü yurt düzeyinde pek işitmediği, hiç de yaygın olmayan, tuhaf adlarla karşılaşıyor.

Bol bol bölücülük ideolojisi işlenen, menfi bir propaganda yüklü dizilerle, Anadolu insanının beyni yıkanıyor.

Kimi sözde Türk dizileri; bilerek bilmeyerek şer odaklarına âlet oluyor. Onların güdümüne giriyor. Kara para, silik fakat belli bir gayeye hizmet edecek kişileri ve konuları öne çıkarmakta baş rolü oynuyor.

Dizilerin seviyesiz oluşunun başta gelen sebebi ise, Türk filim ve dizilerinin; çok defa konusunu; seviyeli roman ve hikâyelerden almıyor oluşudur. Uydurma, alelacele hazırlanmış, konularında derinlik ve tarihsel hakikatler bulunmayan sığ ve sözde eserler konu ediliyor. Şüphesiz aynı şey; genellikle Batı filim ve dizileri için de geçerlidir.

Bunun sebebi, sadece günü gün etmek, televizyonlara program yetiştirmek amacına yönelmiş oldukları içindir. Bu anlayış, milletin tarihini yeterince hesaba katmaya vakit bırakmıyor. Uzun boylu araştırma yapmaya izin vermiyor. İncelemelere dayalı çalışmalara zaman ayırmıyor. Bütün bunlar; hazırlanan filimlerin, her türlü dinî ve millî kaygılardan uzak hazırlandığını gösteriyor.

Tabiatiyle bu işin kolaycılık yanıdır. Bu, ticarî kaygıdan başka bir şey düşünülmediğinin göstergesidir. Yoksa çok değerli roman ve hikâyelerimiz vardır. Hele tarihimiz bu hususta çok zengin malzemelerle doludur. Edebiyatımızın da bundan geri kalan yanı yoktur. Aksine çok çeşitli sayısız eserler mevcuttur.

Ama bunlara eğilmek zaman ister. Bunlarla uğraşmak dikkat ister. Bunlara yönelmek ciddiyet ister. Bütün bunlar doğal olarak bilgi ister, zaman ister, gayret ister. Hele hele tüm bunlar millî duygularla hemhâl olmaktan geçer. Fakat bu hislerin kaale alınmayışı, ucuzluk peşinde koşulması, çabuk olsun düşüncesi, vasıfsız filim ve dizilerin yapımında baş rolü oynamaktadır.

Bu pratik amaçlar uğrunda neleri kaybettiğimiz düşünülmüyor. Tabii, olan da millete oluyor. Tarih yara alıyor. Güzel Türkçemiz bozuluyor. Dil pörsüyor. İnanç sarsılıyor. Ahlâkımız aşınıyor. Böylece, tarihsel bir süreç sonunda medeniyet çizgimizin altına düştüğümüz maalesef akıl edilmiyor. Nesillere, kuşaklara yazık oluyor. Genç dimağlara yazık oluyor. Kısaca Türkiyemize yazık oluyor.

“Batıl fikirleri iyice tasvir; sâfi zihinleri idlâldir.” hükmü gereğince, filimlerde, dizilerde; İslâma, tarihe, ahlâka aykırı, sapık fikirleri iyice anlatmak; sâf zihinleri bozar. Gençlerimizi; gerçek tarihine, asıl geçmişine şek ve şüphe içinde baktırır. Milleti millet yapan temel kavramları hafife aldırır. Öyleyse millet olarak kendi bindiğimiz dalı kestiğimizin artık farkına varalım. Kendimize gelelim. Halkı ifsat eden, bozan, gençliği çığırdan çıkaran filim ve dizilerden kaçınalım.

Diziler bırakır nasılsa bir iz,

Diziler niçin anlaşılmaz birer giz?

Neyin peşindeyiz öyleyse biz?

Onu da siz söyleyin,

Be dostlar!

 

 

Siyasetin Tükenmişliği!

Ülkemizin sıralamaya kalksak binlerce sorunu var. Bu bizim ölçeğimizde bir ülke ve binlerce yıllık tarihi olan bir devlet için çok olağan. Ancak bu sorunların zaman içinde çözülerek azaltılması gerekir. Eğer siz dünden bugüne bu sorunları çözmeden gelirseniz yerine yenileri de ekleneceğinden durum içinden çıkılmaz vahim bir hal alır. Türkiye’nin şimdiki hali bundan ibarettir!

Sorunların çeşitliliğinde en baş sırayı ekonomi alır. Eğer ekonominiz temel bazlı sorunlar içinde ise ve siz bunları çözememişseniz; işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kültürel yozlaşma, ahlaksızlık, eğitimsizlik, ve bunların getireceği mutsuzluk topluma hakim olur.

Bugün ekonomimiz ağır sorunlar altında debelenmektedir. Aralık 2018 verilerine göre 3.749 milyon işsizimiz var. Gizli işsizlikle bu sayının 10 milyonun üzerinde olduğunu söyleniyor. Genç nüfusta işsizlik oranları da, çok yüksek seyrediyor. Yoksul sayımızın ise 16 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor. Demografik yapımızın da, siyaset eli ile bozulduğu çok açıktır.

Bu sebeple ülkelerinde bir gelecek göremeyen başta mühendis, doktor, mimar olmak üzere binlerce eğitimli gencimiz yurt dışına gidiyor ve gitmek içinde çareler arıyor!

Ekonominiz temel parametreler açısından bozuk ise sosyal adaletin temininde de, sıkıntılar içindesiniz demektir. Yani zenginimiz zenginliği koruyor ve artırıyor; fakirimiz de yoksullaştıkça yoksullaşıyor.

Buna paralel eğitim işlerinde de, ağır sorunlar yaşıyoruz… Çocuklarımız her geçen gün fırsat eşitliğini yitiriyor. Parası olanlar çocuklarına iyi eğitim aldırmanın yolunu bulurken uyduruk bir din anlayışı ile kandırılan yoksul ailelerin çocukları, ülkenin her tarafında açılmış bulunan din eğitimi verdiği ileri sürülen kalitesiz okullarda eğitime mecbur ediliyor.

Türkiye aynı zamanda artık kendi kendini doyuramaz bir ülke haline gelmiştir. Soğanın kilosu 7 TL’dir. Sebze ve meyve el yakmaktadır. Domates ithal edilmek üzeredir. Dünyanın en pahalı etini yediğimizi de, unutmayalım!

Dedim ya, saymakla bitiremeyeceğimiz sorunumuz var. Bunlar hepimizi doğrudan etkilediği için hemen sayıverdim. Bu sorunları çözmek, hafifletmek, yaratılmasını önlemek siyasetin işidir ve görevidir. Ancak orası da yani siyasette bu ülkenin müzminleşmiş temel sorunlarından biridir. Niçin veya neden böyle, onlar ayrı tartışılacak konulardır.

Bugün itibarı ile söyleyebiliriz ki; Türkiye’de siyaset tükenmiştir. Hiç bir yapı ve siyasetçi ki; buna liderlerde dahil halka gelecek için bir ümit vermemektedir. Böyle olduğu içinde gençler ülkeyi terk etmek için hazırlık yapmaktadır. İş insanları sermayelerini yurt dışına taşımaktadır. Vatandaşlarımız başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmek için türlü yollar denemektedir. Eğer siyaset ve siyasetçiden bir ümit duysalardı bu davranışlara tevessül etmezlerdi. İnsan yurdunu terk etmeye öyle kolay karar vermeye cesaret edemez. Demek ki, sorunlar çok vahim bir noktaya taşınmış!

Vatandaşımız aptal değildir. Gelişmeleri harfiyen takip etmekte ve bütün siyasi yapılar ile birlikte siyasetçileri ve de özellikle liderleri izlemektedir. Üzülerek görmektedir ki; siyasetimiz senaryosu nerede yazıldığı belli olmayan bir tiyatro oyunu gibidir. Dün de böyleydi ama bugün sorunumuz daha da, ağırlaşmıştır. Önümüzde yapılacak yerel seçimlerle ilgili yaşananlarda yazdıklarımızı doğrular niteliktedir.

Türk halkı kendisini bu ağır sorunlardan kurtaracak, yaşamdan ümit duymasına sebep olacak, mutlu ve huzurlu yarınlar vaat edecek samimi bir lider, milli bir siyasi yapı ile çalışkan ve bilgili siyasi kadrolar arayışı ve beklentisi içindedir.

Siyaset yalan demek değildir. Siyaset teslimiyet demek değildir. Siyaset nefsine yeni düşmek değildir. Siyaset koltuğa yapışmak demek değildir. Siyaset “ben yaptım oldu” demek değildir. Siyaset el ele, kol kola girerek meselelere halk için yaklaşmak ve çözmektir…

Ben bir vatandaş olarak siyasetin tükenmişliğini sizlerle paylaşmak istedim. Kimse vazgeçilmez değildir. Başımıza gelenler de, asla kader olamaz. Gelin hep birlikte siyasetin tükenmişliğine çareler arayalım…

 

 

Gazetemiz Yazarlarından Emekli Yarbay, Kıbrıs Gazisi ve Yazar Atilla Çilingir ile On Üçüncü ve ‘Roman’ Türündeki ilk eseri O GECE Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: On ikinci eseriniz O GECE adı ile ve roman türünde, bir savaş-hatıra kitabı olarak yayınlandı. Hayırlı olsun.

Roman yazmak, farklı bir yazım tekniği gerektiriyor. Zorlandığınız anlar, bölümler oldu mu?

Atilla Çilingir: Evet, roman yazmak farklı bir teknik gerektiriyor. Ancak ben bu konuda oldukça deneyimli ve yayınevimizin de değerli yazarları arasında bulunan Sayın Hüseyin Adıgüzel’den destek aldım. Kendisine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Romanımı yazım üslubuna uygun olması için oldukça zorlandım. Çünkü roman yazmak çok farklı bir yazım tekniğini ve üslubunu gerektiriyor. Daha önce yazmış olduğum kitaplarımda genel olarak araştırılan/yaşadığım gerçekleri yazım kurallarına göre hazırlamıştım. Ama roman yazmak çok farklı! Anlatımınızın hem yaşanmış olması, hem de okuyana yaşatmanız gerekiyor. Yani okunan her cümle o anın duygularını yaşatabilmeli…

Çetinoğlu: Eserinizi yazarken yaşadığınız duygu fırtınalarını, heyecanlarınızı, tamamlandığında sevincinizin tür ve derecesini anlatır mısınız?

Çilingir: Romanımı yazarken hiçbir zaman unutmadığım, bundan 44 yıl önce yaşadığım gerçekleri bir kez daha yaşadım. Çünkü romanımın başkahramanı Yıldırım Üsteğmenin savaş öncesindeki ve savaşın içindeki ruh halini, neler yaşadığını, ‘O GECE’ Rum esirleriyle yaşananları anlatırken aslında o gerçekleri yaşayan kendimin neler hissettiğini, neleri yaşadığını anlatmaya çalıştım! Bu kitabımı yazarken bu defa çok zorlandığımın altını kalın çizgilerle çizmeliyim. Çünkü kitabımın içeriğinde yaşanmış her olayın gerçeklerini o günlerin canlılığı ile anlatmalıydım. Kitabımda anlattığım bu gerçekler yıllar geçse de unutulmuyor. Ben de bu gerçekleri tüm duygusallığımla yansıttığıma inanıyorum.

Çetinoğlu: Sizi bu romanı yazmaya yönlendiren etkenler nelerdir?

Çilingir: 1974 Kıbrıs savaşlarıyla ilgili çok kitap yazıldı. Özellikle de savaşa giren komutanlar bu savaşları kaleme aldı. Ne yazık ki, bugüne değin Genelkurmayımız tarafından bu savaşın gerçeklerini anlatan resmî bir yayın hâlâ yoktur! Ben de Kıbrıs konusuyla ilgili pek çok kitap kaleme aldım. Ancak bu defa öyle bir Kıbrıs kitabı hazırlamalıydım ki, hem yıllardır yazmak istediğim ve hiç anlatılmayanları anlatmalıydım, hem de günümüzün Kıbrıs’ında yaşayanlara bir mesaj vermeliydim. İşte ‘O Gece’ adını verdiğim bu kitabımı bunun için kaleme aldım. Bu kitabımı tüm Kıbrıs kitaplarından ayıran önemli bir özellik var! Bu kitap roman üslubuyla okuyucuyu sıkmadan hem savaşın bilinmeyenlerini anlatırken, hem de savaşın içinde yaşanmış ve öyle sanıyorum ki, dünya savaş tarihinde de hiç rastlanmamış bir gerçeği de anlatıyor. Nedir bu gerçek? 44 yıl önce Kıbrıs’ta savaşın tam da orta yerinde, ‘hayatla-ölüm’ arasına sıkışıp kalan 187 Rum esirin özgürlüklerine nasıl kavuştuklarıdır. ‘O GECE’ onları hayata bağlayan ne yaşandıysa hepsi insancıl yüreklere dokunuş, her anı gerçektir.   Savaşın tüm acımasızlıklarına, yaşadıkları onca acıya rağmen düşmanına dahi insanca davranmayı başaranların, nesiller boyunca anlatılacak hikâyesidir…

Çetinoğlu: Kıbrıs’ta savaşın tam da içinde bulundunuz. Hamaset ve insaniyetle alâkalı pek çok olaya şahit oldunuz. Bu iki tür olaydan kitapta yer alan birer adedini özet olarak verebilir misiniz?

Çilingir: 1974 Kıbrıs Savaşlarının her ikisine de bölük komutanı olarak katıldım. Savaşın içinde yaşanan öylesi olaylar var ki, inanamazsınız! Kimisini bir daha asla yaşamak istemez! Kimisini ömrünüzce beyninizde, yüreğinizde yaşatırsınız. İşte bu romanımda böylesi olayları da anlattım. Çok çarpıcı, inanılması güç ama insanlığa örnek olacak olaylardır bunların hepsi. Düşünebiliyor musunuz? Savaşın tüm acımasızlığı yaşanırken, bir ayağı kopan bir Mehmetçiğiniz o an belki de son nefesini verecekken, birden gözlerini aralayıp ağzından şu cümleler dökülebiliyor: ‘Neden telaş ediyon komutanım? Anamız bizi bu günler için doğurmadı mı?’

Savaşın o cehennemi ortamında günlerce susuz kalmış, bulduğunuz bir su birikintisi sizi yeniden hayata bağlarken, suyun Rumlar tarafından cesetler atılarak kirletilmiş olduğunu görüyorsunuz!!! Kıbrıs Türk Mücahidinin savaşta kendi hayatı pahasına size nasıl yardıma koştuğunu, 60’lı yaşlardaki bir mücahidimizin mayın tarlasından geçit açabilmek adına, mayınlı araziye gözünü kırpmadan nasıl girdiğine tanık oluyorsunuz. Ama en çok da ‘O GECE’ yaşananlar yüreğinize, beyninize öylesine kazınıyor ki, neredeyse aradan yarım asra yakın bir zaman geçmişken, böylesi bir kitap ortaya çıkıyor. Romanın içinde anlatılan her ne varsa insanlara çok anlamlı mesajlar veren yaşanmış gerçeklerdir. Kitabımda yaşananları özetlemek, o gerçeğin tamamı anlatılmadığından konunun heyecanını da yansıtmayacaktır.  O nedenle kitabın okunması en doğru tercih olacaktır.

Çetinoğlu: Herkes gözlemleyebilir. Hissetmek ve duyguları kelimelere sığdırıp yazmak için hangi şartların oluşması gerekiyor?

Çilingir: Kitap yazmak, hele ki bir roman kaleme almak; çok mesuliyetli, çok emek gerektiren bir husustur. Yazmak için öncelikle çok okumak, çok araştırmak ama doğru bilgilere ulaşmak gerekir. Eğer siz de kitaba konu olan gerçekleri yaşamışsanız, işte o zaman bu yaşananları hissederek, duyguya dökebilirsiniz. İşte o zaman bu duygular okura da geçiyor!

Çetinoğlu: Yazmayı, hayatının bir parçası hâline getirmiş insanlar için yazmanın hayatî bir ihtiyaç, hatta bağımlılık olduğu söyleniyor. Siz meseleye nasıl bakıyorsunuz?

Çilingir: Bu sorunuzu kısaca şöyle cevaplamak isterim: ‘Yazmak, yaşamak ve yaşatmaktır.’ Hele ki, çok çarpıcı gerçeklerin bir parçası olmuşsanız! Ve bu gerçekleri barındıran olaylar, insanlara bir mesaj verecek ise; bunların paylaşılması bir bağımlılık değil, tam tersine bir gerekliliktir.

Çetinoğlu: Kıbrıs’la ilgili bir hayli kitabınız var. Kıbrıs Barış Harekâtı ile alâkalı hikâye, roman ve şiir dalındaki çalışmaları nicelik ve nitelik bakımından değerlendirir misiniz?

Çilingir: Kıbrıs konusunda yazılmış, daha çok harekâtın anlatıldığı kitaplar mevcut. Aslında Kıbrıs konusu Türkiye ve Türk Milleti için millî bir dava. Kıbrıs adası, uluslararası antlaşmalarla kabul edilmiş menfaatlerimizin de tanındığı stratejik önemi olan vatan toprağımız. Günümüzde çevresindeki enerji yataklarının kullanımı ile ilgili dünyanı en büyük devletlerinin gözünün kulağının olduğu bir yer. Son yıllarda, adanın bu özelliklerini öne çıkaran, Kıbrıs konusunun bizim için neden önemli olduğuna değinen birkaç kitap dışında yazılanlar genelde hatıratlarla bezeli!!! Örneğin bugüne değin Kıbrıs’la ilgili gerçekleri anlatan bir film dahi yapılmadı! Kıbrıs’ta geçen olayları hikâye eden, roman tarzında anlatan kitap yok denecek kadar az! Şiir çalışmaları da öyle! Yayınlanan kitapların neredeyse tamamı, savaşanların anılarını anlatıyor. O nedenle konuyla ilgili son üç kitabımda; Kıbrıs’ta yaşanan soy kırımı, rahmetli Denktaş sonrası adada yaşanan sosyal ve siyasal değişimi, bu kitabımda da ‘187 Rum Esirin’ hayatta kalabilmeleri için onlara yardım eden insanlarımızın bu üstün niteliğini ve özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu anlattım.

Çetinoğlu: Yazmak ve okumak… İnsana neler kazandırıyor?

Çilingir: Yazmak ve okumak, insanı bilmediği yerlere götüren, bilmediği olayları öğreten ama en çok da insanca yaşamın parçası yapan bir gerçek…

Çetinoğlu: İnsanlarımızın okuma alışkanlığı hususundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Çilingir: 82 milyonluk ülkemizin hele ki bu rakamın neredeyse %51,2 si genç yaşlarda olan insanlarımızın okuma alışkanlığı ne yazık ki çok az! Bunun en çarpıcı kanıtı ise; yapılan istatistiklere göre Türkiye, % 0,1 kitap okuma oranıyla dünya sıralamasında 86’ncı sırada!!! Bu sonuca bakarak başka ne diyebilirim ki? Ancak bu önemli konuyla ilgili söyleyebileceğim tek bir şey var! Çocuklarımıza daha küçük yaşlarda okuma alışkanlığını öğretmek gerek. Yoksa internet denen illet! Gerçekleri anlatan pek çok değerli kitabı karanlığa gömmekte…

Çetinoğlu: Yazarken kullandığınız üslûbun özellikleri ve bu özellikleri tercih etmenize yol açan hususlar nelerdir?

Çilingir: Yazarken; yazım lisanıyla, konuşma lisanını bir araya getirmeye dikkat ediyorum. Çünkü böyle olunca konuların anlatımı daha canlı, duygu yoğunluğu daha fazla oluyor. Böylece okuyanlar da sıkılmamış oluyor. Bir de benim yazım üslubum ‘duygusallığa’ çok yakındır. Çünkü yazdığım konuyu o an ben de yaşarım. Duygusal yönü ağır basan yazılarımı kaleme alırken, hem kalemim hem de ben gözyaşlarımı tadarız.

Çetinoğlu: Kıbrıs’ta üsteğmen olarak savaşa katıldığınız dönemde yaşadıklarınızın ne kadarını O GECE’ye sığdırabildiniz. Tamamını değilse, ikinci, üçüncü O GECE’ler  gelecek mi?

Çilingir: Üsteğmen rütbesiyle katıldığım Kıbrıs savaşlarında yaşadıklarımı, bir kitaba sığdırmak tabii ki çok zor. ‘O GECE’ isimli romanımda sadece yaşadığım çok çarpıcı gerçekleri anlattım. Bu romanımın devamı olmayacak. Çünkü romanın kahramanları, adada yarım kalan ve aradıkları her gerçeğe bu kitabımda ulaştı.

Çetinoğlu: Yaşadıklarınızın içinde asla yazamayacaklarınız var mı?

Çilingir: Her insanın yaşadığı gerçeklerin içinde yazılmaması gerekenler de mutlaka vardır! Benim de Kıbrıs’ta savaşın içinde yaşadığım, benimle paylaşılıp da yazmamam gereken gerçekler de var. Bu güne değin bunlara hiç değinmedim. Hem biliyor musunuz? Yiğitlerin kalbi, sırların mezarıdır.

Çetinoğlu: Yazarlık, sizin hangi yönünüzü besleyip geliştiriyor?

Çilingir Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrıldığım yıl olan 1990’dan beri yazıyorum. Yaşadığım gerçekleri yazıya dökmek, insanlarla paylaşmak, yazdığım gerçeklerden özellikle genç nesillere ders niteliğinde mesajlar verebilmeyi çok önemsiyorum. Bu tercihim, benim için hem zamanın en olumlu değerlendirmesi de oluyor. Hem de yazdıklarımın telif geliriyle açmış olduğum Bilgisayar sınıfı, kütüphaneler çocuklarımız için de önemli bir kazanç oluyor. Böylece ömrümü de boşa geçirmemiş oluyorum.

Çetinoğlu: On üçüncü kitap olarak roman yazan bir yazarla röportaj yapsaydınız, soracağınız soru ne olurdu? Cevabıyla birlikte yazar mısınız?

Çilingir: Roman yazma tercihinde olan bir yazar ile röportaj yapsaydım; ona şu soruyu sorardım:

‘Yazacağınız romanda, sizce hangisi önemlidir? Romanınızın konusu mu, yoksa romanın kahramanlarının neler yaşadıkları mı?’

Cevap: ‘Bu sorunun cevabını romanı okuyanlar verecektir…’

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız var ise, söz sizin… Buyurunuz…

Çilingir: Bu röportaj için çok teşekkür ediyorum. Umarım tarihe not düştüğüm bu gerçek; Kıbrıs adasında yaşayanlara da ders olur. İnsanlık savaşa rağmen hep var olacaktır. Özgürlüğe giden yolu engelleyebilecek hiçbir güç yoktur…

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı…

 

O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile nurlandırılarak Türkiye’ye döndü.

 

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı.

 

Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış tarihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir.

 

T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş (1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007), Tarihten Gelen Çığlık (2010), Kıbrıs / Yes Be Annem (2002-2016) isimli kitaplarıyla;

 

Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların İzleriyle Türkiye (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)  isimli kitapları da bulunmaktadır…

 

Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir.

 

Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır.

 

Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık‘ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.

 

 

 

Zillet ve İllet!

Tahir efendi bana kelp demiş,

İltifatı bu sözde zahiridir.

Zira malikidir mezhebim,

İtikadımca kelp tahirdir.”(Nefi)

Geçen bir yılın ardından geriye kalan:

2018 Yılı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli gelişmelere şahit oldu.

Kuzey Irak’tan gelen peşmerge’yi vatan topraklarını çiğneterek(üstelik geçiş esnasında bir de karınlarını doyurduk) Kuzey Suriye’ye Kobani’ye yani bizim için beka sorunu olan FIRAT’IN DOĞUSUNA indirdiğimiz PKK/PYD terör örgütü, bugün birinci derecede Türkiye’nin gündemini işgal ediyor.

2018 Ağustosundan bu yana Türk ekonomisindeki sarsıntı giderek ağırlığını hissettirmeğe devam ederken, maliye bakanımızın: “Her şey iyi gidiyor, önlemimizi aldık” demesine rağmen, çarşı-Pazar bunun aksini söylüyor. 3,80 lerden ok gibi fırlayarak 7,00 TL. nin üzerini gören doların 5,40’lara inmesi herhalde sayın bakanı pek memnun etmişe benziyor ki; tv’lere her çıktığında dinleyenlerini hayal âlemine sürüklüyor.

Türk Milleti, Referandum ve genel seçim yorgunluğunu henüz üzerinden atmamışken; bir defa daha 31 Mart 2019’da yapılması gereken yerel seçimlere hazırlanıyor.

24 Haziran 2018 de yapılan genel seçimlerin öncesinde olduğu gibi, partiler yeniden ittifak arayışına girdiler. Cumhurbaşkanlığı referandumunda bize yüzlerce defa anlatılanlara(artık koalisyonlar olmayacak, Türkiye ekonomik yönden şaha kalkacak) rağmen gördüğümüz gibi, koalisyon yerine gelen ittifaktan vazgeçilemiyor. İktidarın düşen ve eriyen oyları, kendisini ittifak ortağı bulmağa mecbur kılıyor.

Zillet ve İllet söylemleri:

31 Mart yerel seçimler için ittifaklar oluşur oluşmaz, Cumhur ittifakına mensup parti liderleri, Millet ittifakını tabir caizse küfür bombardımanına tuttular. Aman Allah’ım nerede bir mikrofon ve kürsü bulsalar, çıkıp, illet ittifakı, zillet ittifakı sözleri insanların beyinlerine şahmerdan gibi inip kalkıyor. Alt tarafı belediye Başkanlığı seçimi olmasına rağmen, sanki bir ölüm kalım savaşı varmış gibi alabildiğine saldırılıyor. İktidar partisinin lideri, kendisinden saydığı %50’lik oy kitlesini konsolide etme pahasına geriye kalan %50’yi, liderleri nezdinde aşağıladıkça aşağılıyor. Hâlbuki bir devlet başkanı sadece kendisine oy verenlerin değil bütün bir milletin başkanıdır.

Diğer taraftan hatırlatmak isterim, Türk Milletine en büyük zilleti, ittifakın büyük ortağı AKP iktidarları yaşattı. Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle, PKK’lı teröristlere mobil mahkemeler kurdurulup, salondan Türk bayrağı ve Atatürk posterinin indirilmesiyle, Süleyman şah türbesinin kaçırılmasıyla, Ege Denizinde 18 Türk adasının Yunanistan tarafından işgal edilmesine ses çıkarılmamasıyla.

En acı vereni ise; Destanlara konu olmuş, boynuna zincir vurulamayan, Türkün yiğitlik ve bağımsızlık sembolü BOZKURT selamı vermek için Milliyetçiliği ayakları altına alan birisinden izin istenmesi. İlla da birilerine lakap takacaksanız bari yakıştırın… sizler de beğenin bizlerde.

Yerli ve Milliliğe gelince; anlamakta gerçekten zorlanıyorum, parti programı dahi yabancılar tarafından yazılan bir iktidarın, milli kuruluşları birer birer yabancılara peşkeş çekip sonra da ben milliyim demesini gerçekten anlamakta zorlanıyorum.