21.3 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 569

Boşa Geçen Hayat Erken Ölümdür

Yormayın beni

Küçük ayrıntılarla yaşıyorsunuz

kim ne demiş, ne yapmış, ne yapmamış; bana ne

Sana ne! Var mı bana, sana artısı

Vakit kaybediyorsunuz, görmüyor musunuz?

Açın gözlerinizi bakın etrafa her şeyin bir sebebi var.

Boşa geçen hayat erken ölümdür

Sevgi nedir, gurbet nedir, yoksulluk nedir

Yağmur neden yağar

Güneş neden sıcak

Kar neden beyaz

Kuşlar neden uçar

Yanlış nereden döner

Yoksa sizin başınız mı döner…

Dönen başınıza taç mı arıyorsunuz

Gözünüze bir de pembe gözlük

Şimdi size bir koltuk da lazım

Oturduğunuz yerden her şey süt liman

Hatta hepiniz sütten çıkmış ak kaşık

Yani hiç suçunuz yok anlaşılan

 

Nasrettin hocanın evine hırsız girer

Herkes bir ağızdan, hocaya veryansın eder

Kapıyı neden kilitlemedin, pencereyi neden kapatmadın

Seslerini neden duymadın

Hoca, yapmayın yahu der…

HIRSIZIN HİÇ KABAHATİ YOK MU?

Bizim hiç kabahatimiz yok mu

Sebep sormuyoruz, hesap sormuyoruz

Çoktan kabullenmişiz içimizdeki hırsızı

Ekmeğimizi çalıyorlar, gençliğimizi çalıyorlar

Geleceğimizi çalıyorlar…

Üzerine bir de imza atıp tarih yazıyorlar

Nerede Mevlana, ne olursan ol gel diyen

Nerede Bolu Beyi’ne kafa tutan Köroğlu nerede

Nerede Dadaloğlu, ferman padişahın dağlar bizim diyen nerede

Nerede Karacaoğlan sevgi diye saza vuran, gurbeti bilen nerede

Nerede Aşık Veysel, kara toprağı sadık yar bilen

Kayboldu gitti bütün değerler

Kargaların kara kara seslerine kaldık

Denizin mavisini unuttuk da, bataklıkta suya daldık

Yazık bize yazık, emeklerimize yazık…

 

 

Zeytin Kelimeler

 

 

S ö v m e k

“Müşriklerin (Allaha şirk ve ortak koşanların) Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin (veya “Allahtan başkasını ‘Tanrı edinerek’ çağıranlara sövmeyin.”) Sonra onlar da bilmeyerek düşmanlıkla Allaha söverler.” (En’am: 108)

Âyeti kerîmesinden hareketle, bu ayetten mülhem ve ilham alınmış olacak ki, bu âyete sayısız anlamlarından başka bir de şu anlam verilmiştir:

“Muhataplarınızın (görüştüğünüz ve konuştuğunuz kimselerin) rüesalarını (reislerini ve sevip saydıkları büyüklerini) tezyif etmeyiniz (çürütmeyiniz, küçük düşürmeyiniz).”

Böyle yaptığınız takdirde, artık ne söyleseniz kaale alınmaz. Ne kadar güzel de konuşsanız dinlenilmez. Doğrularınız hiç kabul görmez. Çünkü size kırılmıştır, gücenmiştir. Çünkü kendi gözünde değerli olanı, gözünden düşürücü sözler sarfetmiş oldunuz.

Bundan anlıyoruz ki: “Her söylediğin doğru olmalı. Ama her doğruyu söylemek doğru değildir.”

Yine bundan çıkarıyoruz ki: “Her söylediğimiz hak olmalı. Ama her hakkı söylemeye, hakkımız yok.”

Yine denilmiştir ki: “Ata et, aslana ot atmayınız.” “Yani, her…(hakikati) herkese vermeyiniz. Ta (ki), bize taarruz edilmesin.”

Bu, bana şu hadîsi hatırlattı. Mealen: “Domuzların boyunlarına cevherleri takmayınız.” Yâni, lâyık olmayanlara hakikatleri tevdî etmeyiniz. Hakikatleri onların ellerine vermeyiniz. Nasıl ki domuzun boynuna cevher yakışmaz. Aynen onun gibi, hakikat da nâehil / ehil olmayan ellerde perişan olur. Tıpkı büyük dâvâların küçük adamlar elinde heba olması gibi.

Nitekim, köre kör deseniz alınır. Halbuki kördür. Demek kör demeniz, bir gerçeği belirtmekle beraber; bu gerçeği dile getirmeniz doğru olmuyor. Çünkü kör olan alınıyor. Tabii tarif için bu sözü sarfetmek doğru ve yerindedir. O başka bir mes’ele.

Bu husus çok düşündürücüdür. Hakikaten bir ahlâksıza ahlâksız deseniz, üstünüze yürür. “Nasıl bana ahlâksız dersin” diye. Ama gerçekten ahlâksızdır. O da biliyor bunu. Yine de karşı çıkıyor, inkâr ediyor, bu sözü hazmedemiyor. Niye? Çünkü kendindeki o vasıftan, aslında o da memnun değildir de ondan.

O da bilir ahlâksızlığın doğru olmadığını. Ahlâksızlığın fıtratındaki, içindeki gerçek şahsiyetle bağdaşmadığını hadsen ve vicdanen bilir. İşte doğru söze bu şekilde karşı çıkışı; aslında ahlâksızlığını bilmediğinden değil; ahlâksızlığı asıl ve gerçek şahsiyetine yakıştıramadığındandır.

İster istemez, kendine göre şu veya bu gerekçelerle ahlâksız veya başka bir kötülüğün sahibi olabilir, olabilmiştir. Fakat “Bir ben vardır bende, benden içeri.” sırrınca, içindeki asıl benlik herşeye rağmen o zahirî / görünüşteki o arizî / iğreti, o asıl isteği olmayan kötü vasfı veya vasıfları asla kabullenemez. Olsun istemez. Bundan memnun ve hoşnut değildir. Ama düşmüştür bir defa, kurtulmak kolay değil. İşte insan, içindeki gerçek benliğin varlığı yüzünden; kendisine böyle hitap ediliş ve seslenişlerden kızar, üzülür. Kötü sıfatlarını bile bile inkâr eder.

Âdeta demek ister ki, ben de aslında bu kötü ve yanlış yola karşıyım. Fakat düşmüşüm bir kere, çıkamıyorum işin içinden. Zaten vicdanen muzdaribim. Izdırap içindeyim. Vicdan azabı çekiyorum.  Ben böyle duygular içinde çırpınıp dururken, bir de sen, yarama tuz biber ekme. Bam telime basma. Beni mânen perişan etme. Sanki ben memnun muyum bu hâlimden, Allah kurtarsın beni.

Bize karşı gösterdiği bu infial, bu tepki, bu aksülamelden dolayı onlara kızmak, köpürmek doğru değil. Hattızatında onlara acımak lâzım. Yardımcı olmak gerek. Onları o hâlden kurtarmak için çalışmalı, gayret göstermeli. Hiç olmazsa aşağılayıcı hitaplarla, onları rencîde etmekten, onları azarlamaktan, onları manen yaralamaktan uzak durmalı.

Çünkü “İnsan mükerrem (keremli kılınmış) bir varlıktır. Hakîkati arar. Bâzen hakikat diye dalâlete (yanlışa -istemiyerek de olsa- kötü yola sapar) yapışır.”

Bize düşen, elimizden geliyorsa, onlara el atmak. Hiç olmazsa susup, ağzımıza hâkim olmaktır. Ayrıca ıslahlarına dua etmekten de geri kalmamak lâzım.

Çünkü tenkîde / eleştiriye mâruz kalan ve uğrayanlar:

“Kendi meşreplerini  ve mesleklerinin (yollarının) revacını (rağbet görmesini isterler) ve etbalarının (bağlılarının ve mensuplarının) hüsnü teveccühlerini (kendilerine güzel ve müspet bakılması isteklerini) muhafaza (ve koruma) niyetiyle itiraz edecekler. Belki dehşetli mukabele etmek (karşı koymak) ihtimali var.

“Böyle hâdiselerin (olayların) vukuunda (oluşunda) bizlere itidali dem (soğukkanlılık) düşer ve sarsılmamak ve adavete (düşmanlığa) girmemek ve o muarız taifenin (karşı çıkan kimselerin) de rüesalarını (reislerini ve ileri gelenlerini) çürütmemek gerektir.” vesselâm.

 

 

Gazi Mustafa Kemal, Tarihin En Büyük Devrimcilerinden Birisidir – 2

Gazi Mustafa Kemal, Laiklik düzeni ile papaz özentili din tüccarlarının önünü tıkadığı İslam’ı yeniden ayağa kaldırmış, maddenin yasalarının özgürleşmesini ve gelişmesini, Müslüman Anadolu’nun da bu yasalar üzerindeki hâkimiyetini, bununla birlikte İslam’ın da layık olduğu yüceliğe erişmesinin önünü açmıştı. Bu günlere kadar kaç kuşaktır halkımız laik bir kimlikle hiçbir iktidar, cemaat baskısı, zorlaması, zorbalığı olmadan, özgür bir gönülle ve sadece kendi irade ve istekleriyle, Allaha aracısız, doğrudan ve gönülden ulaşmanın verdiği yüksek inançla, ibadetlerini yapıyorlar, inançlarını yaşıyordu.

Ben bunu hep yaşadım, gördüm. Gazi’nin acelesi çoktu. Çünkü koyu bir dindar olan Dr. Louis Pasteur (1822-1895) öğrencilerine “Laboratuara girerken İncil’i kapının önünde bırakacaksınız.” demişti yüz yıl öncesinde.

Ondan çok önce de Otto Von Guericke 1654 yılında Magdeburg Kentinde Kral, Kraliçe ve Kilise hazretlerinin önünde şu çok önemli deneyi yapmıştı. İki çelik yarım küreyi sızdırmaz bir şekilde birbirinin üzerine kapatmış, sonra da kendi yaptığı vakum pompasıyla kürelerin içindeki havayı boşaltmış ve iki yarım küreyi sekizer beygirle çekerek birbirinde ayırmayı denemiş; nafile, küreler birbirinden ayrılamamış ve sonuçta hem hava maddesinin varlığını (hava basıncını), hem de havanın yokluğunu (yokluğu); ikisini birden kanıtlamıştı. Kilise “Tamam, varlığı kabul de; yokluk ne oluyor, Tanrı nerede o zaman?” diye çok bozulmuş ama kilise çözülmeye bir kere başlamıştı artık, maddenin yasaları ve onlarca yıl sürecek Aydınlanma önünde.

Osmanlı’da ise şunlar oluyordu özetle. Örneğin kapsamında bütün Avrupa kıyı haritası ve denizcilik genel öğretileri bulunan 4 ciltlik Kitab-ı Bahriye’nin yazarı ve Amerika’yı da gösteren Dünya Haritasının çizeri Piri Reis, 1554 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mısır’da idam edilmişti. Sonra da torunu 3. Murat, Tophane sırtlarında kendi kurdurduğu İstanbul Rasathanesi’ni 1580 yılında ulemanın fetvasıyla denizden top atışlarıyla yıktırmıştı.

Başka onlarca örneğinde görüleceği gibi Osmanlı yüzlerce yıl Aydınlığa sırtını dönmüştü. İşte Gazi Mustafa Kemal, yüzlerce yılın açığını kapatıp yeni Türkiye’yi de aydınlığa, bilime, teknolojiye, üretime kavuşturmak için ömrünü feda edercesine okumuş, aydınlanmış, aydınlatmış, savaşmış karanlığa karşı.

Çok acelesi varmış ve bu nedenle “İdare-i maslahatçılar asla esaslı devrimci olamaz” demiş. Ve zaten o günler devrim günleriymiş. Gazi Mustafa Kemal dünya tarihinin en büyük devrimcilerinden birisidir. Bu nedenle tarihe kazınmıştır. Bu nedenle dünyanın öteki ucundaki Küba’da, Arjantin’de, Şili’de heykelleri, dünyanın bütün ülkelerince basılmış pulları vardır.

Unesco, 27.11.1978 tarihinde, 152 ülkenin oybirliği ile Atatürk’ün 100. Doğum yılı olması nedeniyle 1981 yılının Atatürk yılı olarak anılmasını karara bağlamıştır. Burada ilginç olan yan, o güne kadar doğum yılı bu şekilde kutlanan başka bir dünya lideri olmamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları ve büyük bir zaferle taçlandırdıkları dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında Cumhuriyet ve Aydınlanma Devrimimizin eseridir.

Bu nedenle Ulus birliğimizin çimentosu, tarihi, sosyal ve manevi açıdan başka hiçbir ulus devletle kıyaslanamayacak ölçüde, çok güçlüdür. Bu çimentonun harcı Gazi Mustafa Kemal’in eseridir. Bu güçlü Ulus Devlet kalesi, Ulus birliğimizdeki tüm halklar için bir şans olarak hepsinin güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, aynı zamanda hep birlikte bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği temelleri aydınlık bir kale idi.

Ama emperyalist devletler, çok uzak olmayan bir geçmişte emperyalizme karşı zafer kazanmış olmanın hala gururunu taşıyan, başı dik, güçlü, bağımsız bir cumhuriyeti bu coğrafyada asla istemiyorlardı. Onlara güdülecek yarı sömürgeler gerekiyordu. Ve emperyalizm, güzel ülkemizin ekonomik, sosyal ve demokratik gelişmesini engellemek için kurtuluşumuzdan beri sürekli siyasi, ekonomik müdahalelerde bulundu. Bu, Ulus birliğimizdeki tüm halkların ortak mücadele etmesi gereken milli, ayırımsız, ortak kaderi idi.

Ama Kürt etnik milliyetçilerinin savaşı bu kaderi daha da kötüleştirdi. Savaş ortamında militarizm güçlendi, demokratik mücadele doğal olarak iyice geriledi. Ekonomimiz perişan oldu. En gerici iktidarlara mahkûm olduk.

En nihayetinde yarı sömürgeleşme sürecindeyiz. Kürt etnik milliyetçilerine hayırlı olsun(!). Ama olacak mı göreceğiz; birlikte kurtuluş şansımız varken kendileri bir yarı sömürge devlet olarak doğacaklar. Emperyalizmin BOP projesi ile hayata geçecek ve tek zenginliği petrol olacak bir devlet başka nasıl olabilecek ki!

Türkiye’miz ise her şeye karşın başka, ileri bir aşamada. Çünkü bütün bu süreçte Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin olağanüstü güçlü rüzgârı tüm engellemelere karşın yetiştirdiği yaratıcı, üretici kadrolarla, binlerce üretim kalemini işlemeyi başarıp tarım ve ticaret toplumundan çıkarak modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmemizi sağlamıştır. Milli gelirimiz bu binlerce üretim kaleminden oluşmaktadır.

Modern sanayi, topluma kendi rasyonalitesini dayatır ve dayatıyor diye de bu milli geliri oluşturan binlerce kalemin hiç birinden vazgeçilemez. Bu da, daha çok gericileşmeye ve yarı sömürgeleşmeye karşı kazanılmış bir mevzi olarak durmaktadır. Bu mevziyi koruyacağız, daha çok üretip direnecek ve dayanacağız. Ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü daha iyi anlayıp, anlatacağız. “O zaman bunu başarmıştık, şimdi dünyanın en büyük feneri var yolumuzu aydınlatan, yine başaracağız.” Çünkü o fener Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür, dünya tarihinin en büyük devrimcilerinden birinin aydınlığıdır.

 

 

Dr. Lütfü Sehsuvaroğlu ile ZİYA GÖKALP’in İslâmiyet’le Alakalı Görüşleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ziya Gökalp, batı medeniyetini merkeze alan bir düşünce sistemini oluşturmaya çalışıyordu. Bu sisteme, başlıca özelliği, din olgusunu devre dışı bırakmak olan ‘Batı tipi milliyetçilik’ denilebilir mi?

Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu: Osmanlı’nın son dönemine ait fikirler üç ana damarda toplanır ve Yusuf Akçura’nın risalesine de adını verdiği gibi, ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ olarak anılır. Bunlar: sırasıyla Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. ‘Batıcılık’ olarak ayrıca bir akımdan bahsedilebilirse

de; batıcılar, bir düşünce sistemi vazetmeyen, daha çok marjinal bir batı taraftarı olarak arz-ı endam ettiklerinden anılan bu üç akımın eteklerinde seyrediyorlardı. Bunların arasında Abdullah Cevdet’ten bahsedilebilirse de, o da diğer pozitivistler gibi şaşkın ve uçuktu. Batı hayranlığı o dereceye ulaşmıştı ki, damızlık erkek getirmeyi bile teklif edebilen görüşleriyle sâdece bir sembol oldu.

Ziya Gökalp kurgusunda, İslam dini, bir kültür ögesi olarak yerini korumuştur. Daha önceki medeniyetimiz de zaten sadece yüksek tabakayı etkileyen Doğu Roma-Bizans medeniyeti olduğuna göre; medeniyetimizi değiştirmek ve ‘Batı medeniyetindenim, İslam ümmetindenim, Türk milletindenim.’ Demeye mani yoktu. Üstelik de böylece, o güne kadar ayrı düşmüş, zaman zaman çatışmış üç temel fikir akımını da uzlaştırmış oluyordu.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün bütün boyutlarını kısa hayatı içinde inşa ederken onları sâdece bir entelektüel çaba olarak değil, bir devlet stratejisi olarak, siyâsî proje olarak kurgulamaya çalışmıştır.

O; Devlet-i Âliye’nin içine düştüğü kuşatılmışlıktan, başına gelen işlerden, emperyalizm probleminden iç ve dış şartların tayin ettiği ölçüde nasıl kurtarılabileceğini, korunabileceğini aramıştır. Aslında üç tarz-ı siyasetin de devleti korumak, yaşatmak amacı diğer bütün fikrî mülahazalarının üzerinde olmuştur. Gökalp, Osmanlıcılıktan başlayan Türkçülüğünde de bütün fikirlerinde zımnen yer alan ve bir ara-ilk başlarda başvurduğu İslamcı Türkçülüğünde de, son siyâset tarzı Türkçülüğün bütün kademelerinde de bu temel amacı gözetmiştir. Diğer bütün Osmanlı aydınları gibi batı karşısında yeni bir düşünce açılımı zarureti onda yeni terkiplerin yolunu açmıştır.

O’nun hedefi; ‘Türklüğümüzden ve İslamiyet’ten bir şey kaybetmeksizin batı medeniyet dairesi içinde yer almak’ idi. Hedefini; ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ olarak özetliyordu. Bu fikirleri, batılı düşünürlerden değil, Azerbaycanlı Hüseyinzâde Ali Turan’dan almıştı.

Emil Durkheim’in amacı; ‘İlmî hakikatleri ortaya koymaktı. Gökalp ise ‘yeni bir nas’ kuruyor, sonra da nazariyesini ispat için işine yarayacak delillerle destekliyor. Gökalp’in Durkheim’i aşarak kendi toplum gerçeklerini ortaya koyduğu da kabul edilmektedir. Peyâmi Safa, Gökalp’i; ‘Durkheim’i fersah fersah geride bırakan büyük bir mürşit ve müjdeci’ olarak tanımlar.

Bütün bu bilgilerden elde edilecek sonuca göre Ziya Gökalp’in; ‘Batı tipi milliyetçi’ olduğunu söylemek uygun bir değerlendirme değildir.

Çetinoğlu: Sürgünde iken Gökalp’in eşine ve özellikle kızlarına yazdığı mektuplarda ortaya koyduğu fikirlerle, oluşturduğu Türkçülük düşüncesinin içeriği arasında çelişki söz konusu mudur?

Şehsuvaroğlu: Ziya Gökalp mektuplarında; ‘ahlak ve dinin önemini vurguluyor. ‘Allah’ın takdirinden söz ediyor. ‘Allah daima doğruların, iyilerin yardımcısıdır.’ Diyor. ‘Dinsiz millet, milliyetsiz din olamayacağını‘ belirtiyor.

Diğer cümleleri de şöyle: ‘Hars, dinî, ahlakî, bediî duygularla lisandan ibârettir.’                                      ‘Dün Pazar günü idi. Bir kilisenin kapısı önünden geçiyordum. İğne atsan yere düşmez. Ahâli çok dindar. Bizde ise camiler boşalıyor. Vicdanlarda din azaldıkça, mabetlerde de mümin az görülür. Halbuki din, insanlar için en büyük vecd menbaı’dır. İnsanı mes’ud eden evvela din, sonra da medeniyettir.

Ne dinsiz medeniyet işe yarar, ne de medeniyetsiz din…

Bir memlekette dinle medeniyet beraber giderse, o memleket ahalisi bahtiyar yaşar. Bizde ise ne

dinî hayat var, ne de medenî ma’işet. Başımıza gelen felaketlerin sebebi budur.

Din, millî ahlak ve millî bedi’îyyatla birleşerek millî harsı vücûde getirir. Medeniyet ise, müspet ilimlerin ve sınaî fenlerin hey’et-i mecmûası olduğu için beynelmileldir. Yâni medeniyet, bütün milletler arasında orta malıdır.

Her millet medeniyeti, nerede çok yüksek görürse, oradan almalıdır. Şimdi biz medeniyeti artık eski İrânîlerden alamayız. Bu günki medeniyet Avrupa medeniyetidir. Fakat Avrupa medeniyetine girerken millî harsımızı muhafaza etmeliyiz. Yâni Türk ve Müslüman kalmak, dinimizi ve millî ahlakımızla millî bedi’îyyat ve lisanımızı muhafaza etmek şartıyla Avrupalı olmalıyız. İşte Türkçülük budur. Türkçülük geriye gitmek değil, ileriye gitmektir. Fakat şahsiyetimizi muhafaza ederek ileriye gitmektir.’

Bir başka mektubunda şu satırlar var: ‘Bize Avrupa medeniyeti, dine alakası az olanlar tarafından getirildiği için, bu medeniyetin daha ziyâde sefâhate taalluk eden cihetlerine kıymet veriliyor. Halbuki buraya Avrupa medeniyetini sokanlar İtalyan papazlarıdır. Bundan dolayıdır ki burada

medeniyetle ahlak çarpışmıyor. Darülfünun da papazların elinde bulunduğu için dinle ilim arasında çarpışma yok. Hâsılı burada idârî teşkilat ve dinî teşkilat muntazam olduğu için, ruhlarda kuvvetli bir inzibat ve inkıyat (teslim olma) hissi mevcut.’

‘Türkçülüğün Esasları’ isimli eserinde, din konusuna 1,5 sayfalık yer veriyor. Burada da yalnızca, Kur’an’ın usulüne göre okunması hâriç; din kitaplarının, hutbelerin, vaazların ve duâların Türkçe olması gerektiğine işâret ediyor. Dolayısıyla Gökalp’in, din konusunda kızlarına yazdıkları ile kurguladığı Türkçülük ideolojisine yerleştirdiği din kavramı arasında bir çelişkiden söz edilemez.

Çetinoğlu: Mustafa Kemal Paşa’nın Ziya Gökalp’ten etkilendiği biliniyor. Mustafa Kemal, Gökalp’in hangi Türkçülük anlayışını benimsemiştir?

Şehsuvaroğlu: Gökalp Türkçülüğü üçe ayırır: 1- Hayalî Türkçülük (Turancıların Türk Yurdu Mecmûası’nda yazdıkları) 2- İlmî Türkçülük (Sosyoloji ve Ural Altay kavimleri üzerindeki araştırmalara dayanan Gökalp Türkçülüğü) 3- Felsefî Türkçülük (Mehmet İzzet’in temsil ettiği Schelling idealizmine göre millî kıymetler âlemini harekete geçirme çabası) Gökalp, ilk başlardaki Türkçü-Turancı görüşlerini gözden geçirmiş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu Türkçülüğüne dönmüştür.

Mustafa Kemal’in etkilendiği Türkçülük Anadolu Türkçülüğü olmalıdır. Buna rağmen, Afganistan ve doğu Türkistan Türkleriyle, Sovyetler Birliği’nin yönetimi altındaki Türklerle de kültürel bağlar kurulmasının gerekli olduğunu belirtmiştir.

Çetinoğlu: Gökalp Durkheim’in inancından veya inançsızlığından etkilenmiş midir?

Şehsuvaroğlu: Ziya Gökalp, bir Türk sosyolojisi geliştirmek isterken kurguladığı model; cemiyeti inanç temellerinin mihverine koyan anlayıştan yola çıkan, batı karşısında Türk toplumunun ayakta kalma stratejisinin yeni bir anlayışı idi. Gökalp, sâdece kendi kurguladığı bu ilmî metod ve çalışma

dışında, edebî olarak da İslam öncesi ve İslam sonrası Türk destanlarından hareketle, dildeki yenileşme ve sâdeleşme akımına paralel yeni Türk destanı yazma çabası ortaya koydu.

Durkheim’in teorisinde Gökalp’in kültür ve medeniyet ayırımı yoktur. Gökalp, daha ziyâde Amerikan sosyolojisine yaklaşır.

Çetinoğlu: Gökalp sosyolojisinde ilk bakışta birbirleriyle çelişkili gibi görünen bir çift kavram vardır: Bunlardan biri laiklik, diğeri ise İslamlaşma akımıdır. Laiklik, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, devleti din dışı bırakmak olduğu halde, İslamlaşma devlete yeniden bir dinî görev yüklemek olmuyor mu? Yahut mücerret anlamda laiklik yine mücerret anlamda dindarlaşma ile zıtlık oluşturmuyor mu?

Şehsuvaroğlu: Cumhuriyet döneminden önce, batıcılar ve İslamcı akım taraftarları arasında laiklik kavramıyla ilgili tartışmalara rastlamıyoruz. Hattâ Abdullah Cevdet’in çıkardığı İçtihad Dergisi’nde Türkiye’de batılılaşmanın geleceği hakkında bir rüya nakledilirken ‘Pek uyanık bir uyku’ adı altında iki makale yayımlanmıştır. Bu yazıda bir batılılaşma programı ileri sürülmüş ve Tanzimat’tan beri Türk aydınları tarafından savunulan yenileşme hareketleri ayrıntılı bir tarzda desteklenmiştir. Ancak, harf inkılabından medreselerin kaldırılmasına kadar hemen bütün konuları ihtiva eden bu programda laiklik ilkesine rastlamıyoruz. Laiklik hususunda, sosyoloji sisteminin bir gereği olarak, ilk defa Ziya Gökalp görüşlerini ilmî tarzda açıklamıştır. Bu sebeple laiklik, Türkçülerin programı çerçevesinde İttihat ve Terakki idaresine sunulmuştur. Nitekim 1917 yılında toplanan İttihat ve Terakki Kongresine Gökalp, tarihî, sosyolojik ve hukukî araştırmalara dayanan hattâ şeyhülislamlık müessesesinin ilgasını teklif eden bir tebliğ de sunulmuştur. İttihat ve Terakki hükümeti, 1916-1917 yılları arasında dinî mahkemelerin idaresini adliye nezâretine ve dinî okulların ise maarif nezaretine devrettikten sonra, Fırka liderleri Gökalp’in bu görüşlerini de benimsemiştir. Ancak, İttihat ve Terakki hükümeti bu reformların ekserisini 1918 anlaşması karşısında tatbik edememek durumunda kalmış, Cumhuriyetin ilanından sonra da laiklik Kemalist ideoloji tarafından uygulama alanına aktarılmıştır.

Gökalp’in dinî müesseselerin devlet işlerinden ayrılmasıyla alakalı görüşlerine ilk defa İslam Mecmuası’nda (1914-15) ve Yeni Mecmua’da (1917-1918) çıkan şiirlerinde rastlamaktayız. Bu şiirler daha sonra Yeni Hayat (1918) adlı kitabında toplanmıştır.

Ziya Gökalp, Laiklik taraftarı olmakla birlikte, dinin önemini de vurgulamaktadır. ‘Dine Doğru’ başlıklı makalesinde bu husustaki görüşlerini şu örnekle açıklıyor: “Bütün hayatlarında kuvvetli bir seciye gösteren insanlar, umumiyetle çocukluklarında dinî terbiye alanlardır. Çocukluklarında din terbiyesi almayanlar ölünceye kadar şahsiyetsiz kalmaya mahkûmdurlar. Rivâyete göre, Ahmet Vefik Paşa’ya medenî cesaretinin istinatgâhını sormuşlar: ‘Allah’a tevekkülümüzdür.’ Cevabını vermiştir.”

İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun da isabetle belirttiği gibi, Gökalp, bu fikirleriyle İslam terbiyesinden değil, İslam terbiyesinin gerekliliğinden söz açmaktadır. ‘Bu terbiye olmadıkça millî şahsiyet de olamıyor. Gökalp’e göre, din de telakki de değişebilir; terakki de eder, tedenni de. Telakki yükseldikçe, millet yükseliyor. Din telakkisi alçaldıkça, millet de küçülür. Dinin telakki tarzı değişebilir.’

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Gökalp’in bu yazısı üzerine şöyle diyor: ‘Anlaşılıyor ki, Türkçülük aynı zamanda İslamcılıktır. Çünkü, Türkler millî mefkûrelerini kuvvetlendirmek için dindaş ve vatandaşları olan hiçbir kavme karşı millî kin telkinine yeltenmediler. Türklerin hepsi İslam olduğu için, Türkçüler hiçbir zaman İslam ümmetçiliğine mugayir bir his beslemeyeceklerdir.’

Türkdoğan, Gökalp’deki üçlemenin zıt şeylerin uzlaşması değil, hepsinin bir bütünün parçaları olduğu görüşündedir. Akçura’nm ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ adını vererek farklı siyasî akımlar şeklinde sunduğu fikirler gerçekten de Gökalp’te bütüncül bir yapıya kavuşturulmak istenmiştir. Türkdoğan’ın gerek İki Kültür, gerekse Gökaip ile Weber’i buluşturan din yaklaşımı yeni bir değerlendirmedir. Fakat Gökalp’in kültür ve medeniyet kavramları ile medeniyet değiştirme projeleri Türkiye’de daha uzun yıllar tartışılacaktır.

Türkdoğan’ın teğet geçtiği konu Özakpınar tarafından ele alınmış ve Gökalp’in kavram dünyası bugünün şartları altında yeniden masaya yatırılmıştır. Şüphesiz Gökalp, hakkında daha çok yazılacak, tartışılacak bir Türk düşünürüdür.

Gökalp’in eserleri çeşitli yayın organlarına, gazete ve dergilere gönderdiği/yayınladığı yazılardan oluşmaktadır. En önemli görüşleri de tıpkı Namık Kemal gibi mektuplarında gizlenmiştir. Her ne kadar Namık Kemal’in mektupları, edip arkadaşlarına gönderilen bir nevi makale hüviyetinde olup daha önem arzetse de, Gökalp’in da özellikle kızlarına gönderdiği mektupları onun diğer makalelerinden farklı olarak samimiyetle İslam’a ne kadar bağlı olduğunun delilleridir.

Çetinoğlu: Ziya Gökalp’in; ‘Türkçülüğün Esasları’ndan önce ‘Kürtçülüğün Esasları’nı yazdığı, hattâ ‘Kürtçülük’ için yazılanların, sonradan ‘Türkçlüğe’ uyarlandığı iddialarını yorumlar mısınız?

Şehsuvaroğlu: Bu konuda Ziya Gökalp Türkçülüğün Boyutları kitabında bir değerlendirme yapmıştım. Aslında bu, bir yanılmadan ibârettir.

Mustafa İslamoğlu’nun ortaya attığı bu spekülasyon daha önce de kullanılmıştı. Gökalp, ‘Kürt Aşiretleri Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma‘ başlığıyla bir çalışma yapmıştı. Her iki kitap da hemen hemen aynı boyutlardaydı. Türkçülüğün Esasları ile bu sosyolojik araştırmanın hiçbir alakası yok.

Hayatının hiçbir döneminde Kürtçülüğün Esasları’nı yazacak ve sonra bunu Türkçülüğün Esasları olarak değiştirecek bir zafiyet yaşamadı. Bu spekülasyonları yapanlar demek istiyor ki, Gökalp aslında Kürt ve Kürtçü idi. Böyle bir kitap yazdı. Sonra Türkçülük zafer kazanınca ismini değiştirdi.

Bir kere Gökalp Türk’tü bu sosyolojik olarak da öyleydi, kültürel olarak da öyleydi. Ayrıca ırk olarak da Türkmen’di. Siyasî olarak Türkçülüğün Oğuzculuktan Turancılığa kadar bütün safhalarını konjonktürel olarak değerlendirirken millet ve devlet potansiyeline göre hareket etti. Emperyal mirası harekete geçirecek imkân ve kabiliyet söz konusu ise ona göre Türkçülüğün boyutlarını genişletti; bu imkân ve kabiliyet bakımından daralma çağında isek siyasî hedefleri daha gerçekçi izah etti. Ayrıca siyasî olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde çok önemli mevkide bulunan bir kişinin böyle bir zafiyete duçar olması zaten imkânsızdır. İmkânsız ve gereksiz…

Çetinoğlu: İslamî hassasiyeti olan yazar ve düşünürlerin Ziya Gökalp aleyhtarlığının ardında sizce ne var?

Şehsuvaroğlu: İslamî hassasiyeti olduğunu ileri sürdüğünüz kalemlerin ya İslamî hassasiyetleri yok. Yahut da bilgileri… Gökalp olmadan bir Türkçülük tarihi yazılamazsa Gökalp olmadan son dönem İslamî düşünce tarihi de yazılamaz. Gökalp aslında Türkçülüğün bütün boyutlarında başta da Turancılığında İslamcıdır. Bütün Osmanlılar gibi… Pozitivizm ve/veya sosyalizm, sâde onda değil, Mehmet Âkif’te de yerini bulan bir arayıştır.

Koca Osmanlı Devleti çökmüş ve bütün insanımız İslam’ı yaşatmak için şehit olmuş. Kolay değil; 93 harbinden sonra, 1911-1912 Balkan Bozgunu’ndan sonra sâdece Balkanlar’dan 8 milyona yakın insan göçtü, bir o kadarı katledildi. Diğer cephelerde yaşananlar daha büyük felaket…

Bütün Osmanlı aydını bir dirilişe muhtaç olduğumuzun idrakinde… Bunu hangi yol ve yöntemle sağlayacağını tartışıyor. Batılılaşma veya batı ile mücâdelede yeni araçlar -özellikle düşmanın araçları- konusunda İslam’dan da ilham alarak yeni söylemler geliştiriliyor.

Fakat ne yazık ki, bugünkü Gökalp aleyhtarları devrinin İslamcı aydını kadar vicdanlı değil. Vicdanlı ve bilgili… Bilmeden hükmediyorlar.

Okumadan hükmediyorlar. Gökalp’i eleştirenlerden acaba kaçı Onun eserlerini, mesela kızlarına yazdıkları mektupları, ya da sosyoloji derslerini okudular ki?…

Bir de yanılma var. Sanıyorlar ki, Gökalp’i yok ederlerse Cumhuriyet’le ilgili beklentileri hâsıl olacak… Böyle bir şey mümkün değildir. Zira Gökalp’in fikirleri, Cumhuriyet sonrasında kâmil anlamda hayata geçirilmemiştir.

İslamî hassasiyeti olanlardan 100 yıl öncekilerin eleştirileri daha derinliği olan eleştirilerdi.

Gökalp eleştirisi en doğru olarak Gökalp çizgisindeki aydınların yaptığı eleştirilerdir. Bu organik aydın çizgisidir. Milliyetçiliğin organik aydını başta Mümtaz Turhan, ardından Erol Güngör, sonra Yılmaz Özakpınar ve ben Gökalp’i eleştirdik. Bu çizgiyi takip edenler eleştirinin nasıl yapıcı ve yenileyici bir fonksiyon icra ettiğini göreceklerdir. O yüzden Turhan ‘Garplılaşmanın Neresindeyiz?’ İsimli eserini ve Kültür Değişmeleri’ni yazdı. Medeniyet değiştirme kaçınılmaz olarak bu başlıkları gündeme getiriyordu.

Fakat Gökalp’ın medeniyet değişikliği üçlemesinin mütemmimi olmakla birlikte içerden bir fütuhata dayanıyordu. Bir de emperyal siyaset yerine Anadolu’yu kurtarma ülküsüne… Belki de çaresizliğine. Ne zaman ki, doğrulacağız bu kapanık siyasetler açılıma yönelecek… Erol hoca, ben ve Özakpınar ise kültür ve medeniyet kavramlarının karşılığını yenileme konusunda titizlik gösterdik. Kültür mü araç, âlet ve evrenseldi; medeniyet mi? Medeniyet mi değişirdi, kültür mü? Bu daha çok tartışma götürür.

Fakat Gökalp’ten başlayarak milliyetçi aydının iyi niyeti, hazmedilebilir bu eleştirileri yeni kavramla alakalı inşa bakımından Türk aydınının gelişmesinde faydalı kıldı. İslamî hassasiyet bakımından İslamcı aydın ne yazık ki Gökalp konusunda çuvalladı…

 

Dr. LÜTFİ ŞEHSUVAROĞLU:

1957 yılında Erzincan’da doğdu. İlköğrenimini Erzincan, İstanbul ve Turhal’da; ortaöğrenimini Turhal ve Ankara’da yaptı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okurken dergiler çıkardı, cemiyetçilikle uğraştı. Kampanya döneminde Ankara Şeker Fabrikasında vagon kantarında ve tesellüm memuriyetlerinde bulundu. Etimesğut Büyük Ülkü Derneği başkanlığı sırasında yürüttüğü ‘Etimesğut Belediye Olmalıdır’ kampanyası, dönemin ideolojik mücâdele atmosferinde farklı bir sosyal faaliyet olarak ilgi çekti. 1974 yılında yazdığı ‘Türk Milliyetçiliğinin Tarihi‘ adlı araştırması,

İstanbul Ülkü Ocakları’nın Türkçüler Bayramı vesilesiyle açtığı yarışmada ikinci geldi. Yarışmanın birincisi o sırada İstanbul Üniversitesi doktor asistanlarından Erol Güngör’dü.

Hasret, Genç Arkadaş, Nizam-ı Âlem ve Divan Edebiyat dergilerini çıkaran Şehsuvaroğlu,

Millet ve Hergün gazetelerinde de yazdı. Hergün gazetesinin Ocak sayfasını yönetti. Selahattin Sarı’nın genel başkanlığını yaptığı Ülkü Ocakları’nın yönetim kurulunda görev aldı ve genel eğitim sekreterliği görevini deruhte etti. Muhsin Yazıcıoğlu’nun genel başkan olduğu dönemde de yönetim kurulunda görev alan Şehsuvaroğlu, Ülkü Ocakları genel başkanlığı görevini Yazıcıoğlu’ndan devraldı.

12 Eylül 1980 İhtilali ile Mamak cezâevinde 17 ay tutuklu kaldı. Beraat ettikten sonra Vedat Bilgin ve Naci Bostancı ile birlikte 12 Eylül sonrası Millet Gazetesi’ni Esat Güçhan’ın patronluğunda çıkardı. Bu gazetede ‘Hayatın İçinden‘ başlığı altındaki tam sayfayı yönetti. ‘Hayatın İçinden‘in isim babası Ahmet Bican Ercilasun idi. Erol Güngör başyazardı, Taha Akyol Mustafa İlker adıyla yazardı.

Gazete üç ay yaşayabildi. Bu arada Ankara’da da Alper Aksoy Doğuş Edebiyat dergisini çıkarıyordu. Orada da yazan Şehsuvaroğlu, sonra askere gitti. Tuzla’daki eğitimden sonra yedek subay olarak Bingöl 49. Piyade Tugayında askerliğini tamamladı. 1983 yılında Genç Sanat Yayınevi’ni kurdu. Roger Garaudy’nin ‘İslam ve Sosyalizm‘, Nevzat Kösoğlu’nun ‘Kitap Şuuru‘ isimli eserlerini yayına hazırladı ve bastı. 12 Eylül’ün romanı ‘Kafes‘i de yine bu yayınevinden çıkardı. Genç Sanat Yayınevi’nde Nihat Genç’le birlikte bir mahfil oluşturdu. İstanbul’da Dağarcık Dergisi Dursun Güleryüz ve Erkan Mumcu’nun aralarında bulunduğu bir grup arkadaş tarafından çıkarılıyordu. Derginin Ankara temsilcisi olarak da Lütfü Şehsuvaroğlu ve Nihat Genç bulunuyordu. Yayınevi batınca Uşak Pancar Kooperatifi’nde Ziraat Yüksek Mühendisi olarak iş bulup Ankara’dan gitti. 1984’de Sincan Belediye Başkan yardımcısı olarak Ankara’ya döndü. 1986 yılında Fen Bilimleri Enstitüsü’nde doktoraya başladı. Tarım Ekonomisi dalında doktora yaptı. 1989 yılında Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’nde Yayım ve Enformasyon uzmanı olarak görev aldı, daha sonra Avrupa Topluluğu ve Dış İlişkiler Dairesi’ne tâyin edildi.

1991 yılında Yayın Dairesi Başkanı olan Şehsuvaroğlu burada YAYÇEP projesine imza attı. Bu görevde on yıl kalan yazar, tarımla ilgili yayınlar yanında Türkiye Yazarlar Birliği’nde de her kademede görev alarak ve birçok dergi ve gazetede yazılar ve şiirler yayınlayarak kendini bürokrasiyle sınırlamadı.

Radyo Birlik’in kuruluşunda çalıştı ve bu radyoda her gün program yaptı. 1996’da Türkiye Yazarlar Birliği genel başkanlığı görevini yürüttü.

Türkçenin Milletlerarası Şiir Şölenlerini tertipleyenler arasında uzun yıllar görev aldı.

1995 yılında Büyük Birlik Partisi’nden Ankara Büyükşehir belediye başkanlığı için aday olarak siyasetle de bazı ilkeler adına uğraşmış oldu. Fatih Üniversitesi Yüksek Okulu’nda, Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde ve yine aynı üniversitenin iletişim Fakülteleri’nde dersler verdi. Selçuklu Vakfı’nın başkanlığını üstlendi. Türk Standartları Enstitüsü yayın kurulunda görev yaptı.

2004 yılında TRT Yönetim Kurulu’na seçildi ve dört yıl görev yaptı. 2008 yılında Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker tarafından müsteşar yardımcılığı görevine getirildi. Avrasya Yazarlar Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı ve genel başkan yardımcısı oldu.

Evli ve üç çocuklu olan Şehsuvaroğlu, son yıllarda bestelerini gün yüzüne çıkarmaya başladı. ‘Gam Gazeli‘, ‘Felek Gazeli‘ ve ‘İmdad Gazeli‘ yanında birçok sanat müziği ve türkü formatında beste yaptı. Gam Gazeli TRT repertuarından geçip Akşam Sefası’nda okundu.

Resim sanatıyla da uğraşan yazar, GESAM’ın da danışma kurulu üyeliğine seçilmişti. Türkiye Yazarlar Birliği, Avrasya Yazarlar Birliği, GESAM, İLESAM, Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği, Selçuklu Vakfı gibi birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görev yaptı.

 

Yayınlanmış Eserleri:

Esir Türkler (1977), Kafes (roman 1983), Eylül Seneleri (şiir 1985), Avrupa Topluluğu Karşısında Türkiye (sektör analizi-doktora 1991), Münzevi Pürtelaş (şiir 1986), Su Barışı – Türkiye Ortadoğu Su Politikaları (1997), Millî Sivil Stratejik Konsept (TYB Fikir Ödülü 1999), Toprak ve Su Kaynaklarını Muhafaza ve Geliştirme – Strateji, Yönetim, Eylem Planı (2000), Nurettin Topçu (biyografi 2003), Necip Fâzıl Kısakürek (biyografi 2004), Ziya Gökalp (biyografi 2004), Mehmet Âkif (biyografi 2005), Namık Kemal (biyografi 2005), 2024 (roman 2006), Kürt Sorununa Türk Tarih Felsefesi Açısından Bir Yaklaşım – Kürtler Nasıl Türk Olur (2008), Türk Düşüncesinin Evrimi – Milliyetçilik ve Namık Kemal (2008), Ziya Gökalp ve Türkçülüğün Boyutları (2008).

 

 

Kürşad İhtilalı

Milletlerin tarihinde gizli kalan veya yazılamayan öyle enteresan ve ilgi çekici hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hiç bir zaman yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve çelişkilerle dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık , vurdumduymazlık ve kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır. İşte bu gerçek hadiselerden biri KÜRŞAD İHTİLALİ’dir. Bizler buna Türk ihtilali de diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya çalışılan KUT’ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğunun esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları Türklere olmadık baskılarla, onları töre ve kimliklerinden koparmaya çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devletinin hakaniyet ailesinden prens, Göktürk Devletinin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler de tutsak edilmişlerdi.

Bu esaret hayatı Türklere çok ağır gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti Çuluk Kağanın küçük oğlu olan KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin imparatoru tutsak edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan, dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için Çin sarayını basmak üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin imparatorunun zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa şehrin dışındaki Vey ırmağına kadar çekilirler. Amaçları Vey Irmağını geçip Türklerin başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen Kürşad ve arkadaşları Çin ordusuna karşı amansız bir savaşa girerek hepsi orada şehit olur.

Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı baş kaldırarak savaşmışlar ve yeniden 680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardı.

Kürşad İhtilalı, Türklerin ilk bilinen ayaklanmasıdır. Orkun Yazıtlarında hiç silinmemek üzere yazılmıştır. Dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi’nin yapılmasına Kürşad İhtilali’nin sebep olduğu söylenir. Fakat bu iddia daima tartışmaya açıktır.

 

 

İzmit Bir Çınarını Daha Uğurladı

İbrahim Gencer ağabeyimizi de ahrete uğurlarken çınar gibi bir insanı kaybetmenin hüznünü yaşamaktayız. O, boyu gibi yüreği de kocaman bir adamdı. Mertliği yanında tavizsiz dürüstlüğü, hesapsız vatanperverliği bizlere yol gösteren bir yiğit idi. Paraya, pula ve kula tapmayan mümin tavrı ile örnek alınacak bu dostumuzu maalesef biraz da vakitsiz kaybettik.

İbrahim Gencer’i Kocaeli Aydınlar Ocağı çalışmalarından tanımıştım. Bahçecik Belediye Başkanlığı döneminde ise daha yakından tanıdım. Başkanlık yetkisini ve sorumluluğunu ne kadar önemsediğini, kamu malının emanet olduğu bilinci ile ne kadar ölçülü ve titiz bir davranışla yöneticilik yaptığını biliyorum. Böyle bir hassasiyetin kamunun, devletin işlerinin sorumluluğunu alan herkeste olması gerektiğine inanıyorum.

Hastalığını takip eden bir hekim arkadaşıma şöyle demiştim.”Aman doktorum, bu adam dürüstlüğü ile bilinir. Belediye başkanlığı yapıp da arabası bile olmayan, belediye otobüsü ile gidip gelen biridir”.Bu bilgiyi verdiğim meslektaşım hayret etmiş ve bu özelliğine gıpta ederek O’na çok daha saygılı ve hürmetli davranmıştı.

Bahçecik’in,  şehrimizin doğal zenginliğe ve güzelliğe sahip olması bilinci ile, bu doğal güzelliğin muhafazası için çok gayret etmiştir. Bu bölge şimdi bahçeli evleri ile bilinen bir mahal ise bunda onun gayret ve emeği çoktur.1988’de İzmit’in kokusu, gürültüsü ve hava kirliliği sorunlarının dorukta olduğu zamanlarda bizim Damlar’daki Bağevleri Sitemizin yapılmasına vesile  olmuştu.Tek şartı  çevreye saygılı, yeşili bol örnek alınacak evler yapmamızdı.O’nun takibi ve desteği bizleri ev sahibi  yaptığı gibi daha sonra bu bölgenin bu tür yapılanmada tercih edilmesini de sağlamıştır.

Belde belediye başkanlıklarının o günün şartlarında büyük imkânları yoktu. O,kıt imkanlarla beldesine hizmet için çırpınan, yoklardan var çıkarmaya çalışan gayretli, yürekli  bir yönetici idi. Bahçeciğin şu an kullanılan ana yolunun genişletmesindeki hangi zorlukları nasıl aştığını tatlı bir dille anlatmasından biliriz. Bahçecik sahilinin gezilecek görülecek yer haline getirme gayretlerinin şahidiyiz. Bu dönemde yapılan sahil çalışmalarını bu sebeple çok takdir etmiş ve onun mutluluğunu yaşamıştır..Beldenin spor kulüplerine imkân bulabilmekteki  içten arayışlarını, samimiyetini de unutmak mümkün değildir.Damlar’ın eski küçük taş mescidinin yıkılıp bugünkü caminin yapılmasındaki azim ve gayretini yakından biliyorum.Bunları yaparlarken insanları kırmadan,zorlamadan emrivaki yapmadan,yöneticilik yetkisini suistimal etmeden yapma  hassasiyeti yine  takdir sebebidir.

Tavizsiz dürüstlüğü, mert hareketleri ve açık sözlülüğü ile, bilen ve tanıyanlar için aranılan bir dosttu. İbrahim Gencer, gençliğinde ülkücü kimliği ile bilinen, milliyetçiliği ile tanınan bir şahıstır. O’nun milliyetçiliği vatanını sevmek, devletin kutsallarını saymak, millet için faydalı olmak olup; ülkücülüğü ise bu hususları tavizsiz, çıkar gözetmeden ve her şartta yapmaktı.

Milli mücadelenin bu bölgedeki sivil önderlerinden Zobuoğlu Hasan’ın torunu Nurhayat Hanım ile evlidir. Eşi de kendisinin bu karakterinin tamamlayıcısıdır ve O’nun en büyük destekçisi olmuştur. 2 erkek 2 kız evladı ve 5 torunu vardır. Kalbindeki hüzünlü hatıra olarak paylaştığı kızı Bilge’yi, üniversiteye başörtüsü sebebiyle gönderemeyişini hatırladıkça, lisede okuyan torunu Melike’nin üniversiteye götüreceğinin hayali ve mutluluğunu yaşardı.

Örnek alınacak çok yönü olan bu ağabeyimizi kaybettik. Tesadüfe bakınız ki yakın dostu, ülküdaşı, İyi Parti genel başkanı Meral Akşener’in ağabeyi Nihat Gürer’i de 2 yıl önce 21 Ocakta toprağa vermiştik. Cenazesi yapımında büyük emeği olan Damlar Camiinden görülmedik bir kalabalıkla kaldırılmış ve hemen yanındaki mezarlıkta toprağa verilmiştir. Mekânı cennet olsun…

Yakınlarına sabır, dost ve sevenlerine hayırlı ömürler dilerim.

 

 

Titaniğin Kırılmış Kalbi

Tek ayaküstünde duran cezalı çocuk gibiyim

Ne zaman şiir desem, sonundan başlıyorum

Öznesi, yüklemi, tümcesi karıştı, pastoral firarda

Kafadan bir nokta koydum, kekeme kelimelere

Siz ortasından okuyun.

 

Yok bir dilin yaralı sancısı bu

Ağustos sıcağından beter,

Eylül yağmurundan daha öfkeli…

Boşlukta sallanan el gibi sallanıyorum.

 

”Yol bu, hadi korkma, gidilir” dedim.

Bir gittim, pir geldim

Oyalandığım dünya yalan, oyalandığın dünya yalan

 

Yok bir beklentim şiirden başka

Susma hakkımı kullanıyorum, bağıra bağıra

İşte sana daha ne diyeyim ki!

Defterin kenar süsü,

Kitabın ayraç konulmuş sayfası,

Kalemin kırık ucu,

Dilin pası,

Anamın yası,

Denizin yosun tutan taşıyım.

 

Varlığım da yokluğum da aynı denize

Martıların uçuşu başımda beyhude tur

Mavinin maviye haykırışını duymaz kuşlar

Varsay ki Titaniğin kırılmış kalbiyim

Tuzlu sular akıyor kalbimin kurnasından

Denizin yedi kat altında can çekişiyorum

Bağırmadan usulca söylüyorum suyun kulağına

Hayatın değeri, ölümden ötürü, biliyor musun?

 

(Zeytin Kelimeler)

 

 

 

Gebze Sığırlık Yörükleri ve Şaşırtıcı bir telefon bilgisi

Kent Konseyi başkanlığı yaptığım dönemde, 2013′ ün Mayıs ayında aldığım bir telefon beni çok şaşırtmıştı. Gebze’den, araştırmacı-belgesel gazeteci İsmail Kahraman, biraz da sitem ederek, Denizli Göleti’nin kuzeyindeki Sığırlık Merasında, orman içindeki otlaklarda hayvancılıkla uğraşan Yörüklerin sorunlarını bilgi vererek, neden ilgilenmediğimizi soruyordu. 1982’de gelip yerleştiğim şehrimizde halk içinde manav, gürcü, laz, muhacir gibi, mensubiyet yönü ile ilgili bazı tariflemeleri biliyordum ama ilimizde böyle Yörüklerin olduğunu, hele de hala konar-göçer hayatı yaşayan bu hemşerilerimizin var olduğunu yeni öğreniyordum. İşte bu telefon beni çok şaşırtmış ama bu kardeşlerimizi de tanımamıza vesile olmuştu.

Bu vatandaşlarımızın buralara gelişleri, Osmanlı Devletimizin kuruluş yıllarına kadar gitmektedir. Sultan Orhan zamanında, bölge Osmanlı hudutları içine alındığında, bu kardeşlerimizin ataları bölgeye yerleştirilmiş ve o zamandan beri hayatlarını buralarda sürdürmektedirler.1970’li yıllarda bile 100 çadırlık bir topluluk kalmışken bugün 22 çadırdırlar. Fırsat ve imkân bulanlar peyderpey şehrimizin muhtelif yerleşim yerlerine taşınarak yerleşik düzene geçmişlerdir. Kandra, Körfez, Derince, Dilovası, Gebze, Darıca, Çayırova ve İstanbul’un bazı ilçelerinde, hatta Adapazarı ve Yalova’da bile akrabaları vardır. Sırf sığırlık bölgesinden göçenler 4-5 bin hane olup, Kocaeli genelinde bu Yörük kardeşlerimiz 40-50 bin haneyi bulan bir akraba topluluğu olduğu söylenmektedir.

Konu ile ilgili yaptığımız incelemede ellili yıllarda bu Yörüklerin bir kısmının develeri, atları, kağnıları ile Yuvacık beldemizden Samanlı Dağlarındaki yaylalara göçtükleri ve bu göç kervanının çok ilgi çekici görüntüleri sebebi ile de Yuvacık halkı tarafından sevgiyle-saygı ile karşılanıp uğurlandığını Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’ndan dinledim.)Yine bu vatandaşlarımız, 1940’lı yıllarda iri atları,bu atlara yapılan yük taşımaya uygun  eğer ve el yapısı  kolanlar ile sardıkları yüklerin(tereyağı, yoğurt, çökelek v.s.) indirip esnafa verirler ve karşılığında bez,gaz,tuz gibi ihtiyaçlarını alıp hayvanlarına yükleyip götürdüklerini anlatırlar.Bu insanlar kendine has kıyafetleri ile ve güven veren halleri ile esnafın sevip saydığı ve sorun yaşamadığı kişilerdir(Birol Soydan hatırası).

2013 Temmuz’unda, o günkü valimiz Sn. Ercan Topaca’yı ve Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nu konu hakkında bilgilendirmek üzere şu anki dernek başkanı Cemil Karateke ve şehrimizin Yörük İlbeyi Mehmet Özer ile birlikte gittiğimiz zaman, onlarda bu bilgileri hayretle karşılamışlardı. Bu insanlarımızın 1980’lerdeki kadastro çalışmalarında yapılan yanlışlıkla yaşam alanlarının orman alanı olarak gösterilmesi sebebiyle yaşadıkları sıkıntıların olmaması yönünde gereken talimatlar verilmişti.

Valiliğimizin(Sn. Ercan Topaca) ilgi ve talimatları ile başlayan bu süreç, 2018 yılı yazında kendilerinin burada yerleşik düzene geçmelerini sağlayacak 58 dönüm arazinin 22 aileye tapuları ile sahiplendirilmesini sağlamıştır. Büyük şehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun talimatları ile burada yerel dokuyu bozmayan ve bu yurttaşlarımızın günlük hayatına da uygun bir yerleşim yeri oluşturulması hususundaki süreç devam etmektedir. Kurdukları kooperatif öncülüğünde, Gebze Sığırlık Yörükler Mandırası adını verdiğimiz bu çalışma bitiminde, kardeşlerimiz hem kendi yerlerinde yaşayacaklar hem de hayvancılıklarını sürdürebileceklerdir.

Sığırlık Yörüklerimizin durumu, bilgilendirdiğimiz herkesin ilgisini çekmiştir. Konu ile ilgili bilgilendirdiğimiz(Başbakan yardımcılığı döneminde)Kocaeli milletvekili Sn. Fikri Işık, buranın yörük kültürünün görüldüğü, yaşandığı bir park olmaya uygunluğunu ve gerekliliğini paylaşarak bu hususta da çalışmamızı önermiştir. Bu tespit ve öneri ilgili arkadaşlarca da benimsenmiş ve burada Gebze Sığırlık Yörük Obası adının verileceği bir çalışma da sürdürülmektedir. Yörük kültürünün ve yaşantısının otantik turizme uygun olması bu çalışmayı daha cazip kılmaktadır. Bu maksatla yapılan araştırmada Manisa’da  Obasya ‘nın varlığı öğrenilmiş irtibata geçilmiştir.Obasya Yunt Dağları eteklerinde yaşayan Yörüklerin yaşantılarını günümüze taşımak-tanıtmak amaçlı bir çalışmadır. Bölge Kalkınma Ajansı ve Avrupa Birliği proje destekli bu çalışma bizim de örnek alacağımız yönleri olan bir çalışmadır. ”Kaybolan Değerlerimiz Yörük Kültürü” isimli diğer bir çalışmamızda İçişleri Bakanlığı’mızdan destek almıştır. Bu amaçla Antalya Gebiz’e gidilerek,  Gebze Yörükleri ile bağları sorgulanmıştır. Yörük kültürünü tanımak ve yaşatmak amaçlı, 20 Ocak’ta bir Yörük şenliği düzenlenerek, bu insanlarımızın muhtelif kültürel unsurları gözler önüne serilmiştir. Yapılan panel ile de konu ilgililerce ve bilenlerce tartışılmıştır.

2013 yılındaki şaşırtıcı bir telefonun geldiği, getirdiği nokta budur. Bu konuda ilgileri ve destekleri sebebiyle Sn. Fikri Işık’a, Sn. Ercan Topaca’ya, Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’na teşekkürler ederim. Diğer emeği geçen tüm ilgililere de teşekkür ederken bu çalışmada çok emeği ve gayreti olan Dernek başkanlarımız Cemil Karateke ve Mehmet Özer beyi  tebrik ederim.

Dileğimiz en kısa sürede mandıramızın temelinin atılması, tamamlanarak örnek bir yaşam alanı olması ve Yörük Obası çalışmasının da hayata geçirilmesidir.

 

 

Düşman Yaratma Stratejisi

Yıllar önce yazdığım “Küçük Düşman Faydalıdır Ama” başlıklı bir yazımda anlattığım Japon balıkçıları üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Japon balıkçılarının avladıkları balıkları taze tutmak için buldukları ilginç bir metottan bahsedilir.

“Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzaklara açılmak zorunda kaldılar. Uzaklardan dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.

Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurup balıkları dondurmaya başladılar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine balık havuzları yaptırdılar. Bu defa balıklar canlı kalıyordu. Fakat sıkışık ortamda, hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti kötüydü.

Japonlar, balıkları ülkelerine taze ve lezzetli bir şekilde getirmek için, alışılmadık bir çözüm yolu buldular. Balıkları yine teknelerindeki havuzlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve tazekalabilmişlerdi.”

***********************************

Küçük Düşmanın Sağladığı Dinamizm

Japon balıkçıların bu hikâyesinden çıkarılabilecek derslerden biri de şudur:

Çok fazla hasar/ zarar vermeyen düşman veya rakip, verdiği zarardan çok dinamizm ve canlılık gibi, faydalar sağlayabilir.

Bu vakıa devletler için de, şirketler, kurumlar ve fertler için de geçerlidir.

Necip Fazıl Kısakürek‘e şu mısraları söyleten bu gerçekti:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!”

Eğer rakibiniz veya düşmanınızı belli bir ölçekte yani size verdiği zararı tolere edilebilir boyutta tutabilirseniz, bu musibetten hayırlı netice çıkarmak mümkün olabilir.

***

ABD‘nin her on senede bir dünyanın bir köşesinde savaş çıkarması ve bu savaşların sonucunda dünyada en güçlü emperyal devlet olarak kalmanın yollarını bulması tesadüf değildir.

ABD, Japon balıkçıların metodunu çok iyi uyguluyor. Kendisine büyük zarar verdirebilecek yakın güçte olan devletlerle savaşmadan ama savaşa girebilecekmiş gibi gerilimler yaratıyor. Bu arada küçük boyutlu devletlerle savaşmaktan çekinmiyor. Böylece toplumunu diri, ekonomisini canlı tutuyor. Hem de silah sanayisinin sürekli gelişmesini sağlıyor, enerji, madenler vd ekonomik kaynakları sömürebiliyor.

***

PKK terörü de bir nevi Türkiye havuzu içindeki köpekbalığı yavrusu idi. Fakat havuzun içine köpekbalığı yavrusunu koyan ise havuzun sahibi değil, rakipleriydi. Çok can kaybına ve ekonomik zararlara sebep oldu.

Buna rağmen terörün, zinde ve her an savaşa hazır, operasyonel gücü yüksek bir ordumuz olmasına katkısı oldu. Milli duygularımız, Cumhuriyete bağlılığımız ve demokrasi kültürümüz gelişti.

***********************************

AKP Havuzunda Neler Oldu?

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde iktidar partisinin rakibi olan partilerden en az biri iktidar alternatifi olacak bir güce sahiptir. İktidar partisi adeta ana muhalefet partisinin nefesini ensesinde hisseder.

Bu ülkelerde, oylardaki üç beş puanlık bir kayma iktidarı değiştirmeye yeter.

Böyle olunca iktidar partisi hata yapmamaya ve oy yüzdesini artırmaya veya en azından muhafaza etmeye çok gayret eder. Ana muhalefet partisi de iktidar olmak için gayret eder, iktidarda yapmayı planladığı işler için hazırlık yapar.

Oysa Türkiye’de 16 yıldır AKP iktidarı düşme korkusu yaşamıyor. Birinci partinin oyu nerdeyse ikinci partinin oyunun iki katı kadar. AKP’liler her seçimde matematik olarak iktidardan düşmeyeceklerine o kadar inanmış durumdalar ki pervasız, halkı umursamaz, yargıdan çekinmez bir yapı oluştu.

AKP 16 yıllık bir iktidar olmanın ve aşırı güvenin verdiği yorgunluk, atalet ve kibir içinde. Bunun en çok farkında olan kişi şüphesiz Genel Başkan Tayyip Erdoğan‘dır.

Erdoğan, AKP yöneticilerini, teşkilatlarını ve seçmeninin (havuzdaki balıkların) hareketsiz, uyuşmuş  vaziyette kaldığını gördü. Muhalefet partilerini temsil eden köpekbalıklarının yeterince kendi balıklarını korkutamadığını görünce, 1940’ların CeHaPe’sini ve FETÖ’yü temsil eden maket köpekbalıklarını havuza atıyor.

Baktı ki bu da yetmedi, birkaç iri balığı (Belediye Başkanlarını bizzat görevden istifa ettirerek) havuzdan çıkardı. Sıçrayıp havuz dışındaki sığ suya atlayan fakat burada çırpınıp duran balıkları da bir daha havuza almayacağını açıkladı. Havuz içinde tuttuklarından bir kısmını da tel kafes içine koydu.

Bütün bunlar havuzdaki balıkların (AKP parti yöneticileri, teşkilatı ve sempatizanların) diri tutulmasını sağlamak için yeterince etkili olmadı gibi.

Çünkü havuzdaki balıklar (ekonomik darboğaz sebebiyle musluklar kısıldığı için) artık alıştıkları miktarda ve yeterince beslenememekten moralsiz ve mecalsiz. (Ekonomik krizin uzun süreceği endişesi ile) Geleceğe dair de yeni beslenme kaynakları bulacaklarına ümitler azalınca eskisi kadar canlı, diri ve hareketli hale gelmeleri mümkün olamıyor.

 

 

Gazi Mustafa Kemal, Tarihin En Büyük Devrimcilerinden Birisidir – 1

Çünkü İpek Çalışlar “Latife Hanım” romanında, Topal Osman’ın Gazi Mustafa Kemal’i öldürme amacıyla baskın yaptığı evden Gazi’nin kadın kıyafetiyle kaçarak kurtulmuş olduğunu konu etmişti. Sadece bir rivayete dayalı, özensiz dolayısıyla da önemsiz bir iddia olma ihtimaline karşın ben, yine de; “Gerçek olsa ne yazar. Demek ki Gazi, her an ölümle burun buruna yaşayan ne yaman bir savaşçı imiş” diye düşünmüştüm.

Yazarımız, Gazi’nin, Libya halkının İtalyanlara karşı direnişini örgütlemek üzere Libya’ya halı tüccarı kılığı ve kimliğinde girdiğini de biliyor olsaydı herhalde bunu da diline dolayabilirdi. Hâlbuki ben, “Gazi, bizatihi ne çetin bir direnişçi imiş” diye düşündüm.

Sonra Çanakkale savaşlarında askerlerine “Size ölmeyi emrediyorum” deyişi geliyor aklıma. Çünkü Gazi, doğadaki her canlı ve insan topluluğunda olduğu gibi Anadolu halkının da bu dünyada kendilerine güvenli bir mekân bulup neslini sürdürme ve sonrada adı Kurtuluş Savaşı olacak mücadelesinde, bu savaşın mutlaka zaferle sonuçlanmasının zorunlu bir aşama olduğunu biliyordu. Bu bilinç, inanç ve sevdayla askerlerine bu emri verdikten sonra kendi için de “Ya istiklal, ya ölüm!” diyerek askerleriyle birlikte elinde tabancasıyla cepheye dalmıştı.

Ve Gazi, askerlerinin gözünde “Efsunlu Paşa ” olmuştu, sanki kurşun işlemiyordu. Ve savaş kazanıldı. Demek ki Gazi, Avrupa’nın Gazi’ye hayran yüksek askeri sosyetesinin taktığı sıfatla sadece “Namağlup General” değilmiş. Demek ki Gazi; bizzat ne kahraman, cesur bir nefer imiş.

Çok sonraları, kurtuluş mücadelemizde, Çerkez Ethem, Gazi’nin hasta yatağında yattığı evi adamlarıyla çevirir, eve – odasına girer; niyeti Gazi’yi öldürmektir. Gazi’nin adamları da tetiktedir. Çerkez Ethem’in eli, belindeki tabancasına doğru yönelirken Gazi’nin eli de yastığının altındaki tabancaya yönelir. Ethem, vazgeçer; şartlar uygun değildir. Demek ki Gazi, ne yaman bir silahşör imiş.

“Anadolu İhtilali, Kutsal İsyan, Kuva-yı Milliye Destanı” kurtuluş mücadelemizin ne güzel adları imiş. Kurtuluş zaferimizin boşa çıkardığı, işgalcilerin bilinen planlarına göre Sevr, sonun başlangıcıydı; asıl plan Türkleri yok etmek ve kalanını Anadolu’dan sürmekti. Buna göre Anadolu insanının nesillerini kurtaran Kurtuluş zaferimiz İslam’ın Anadolu da yok oluşunu önleyen bir zafer olarak da tüm dünya Müslümanları tarafından sevinçle karşılanmıştı.

Gazi Mustafa Kemal; Kurtuluş’tan ve Türk Ulusunun inşasından sonra ulusun neslinin devamını, manevi dünyasını ve akıl özgürlüğünü laik bir düzende güven içine almış ve hemen ulus birliğindeki tüm halkları sosyal bilimlerin, doğa bilimlerinin ve olmazsa olmaz maddenin yasalarına kavuşturma çabasına girişmişti.

Özellikle maddenin yasaları çok önemlidir ve bu yasalara hâkim olan, olmayana üstünlük sağlar. Onların nesli rahatlık içinde devam eder, sen sürüm sürüm sürünürsün, yok olursun icabında. Çünkü bir çocuk felci mikrobu ya da koli basili maneviyattan falan anlamaz, maddeden anlar. Karşı maddesini bulup üzerine saldın mı; yok olur, gider. Yoksa çocuklarımız telef olur. Maddenin / yerin çekimi ve maddenin dayanımı da maneviyattan falan anlamaz. Depreme dayanıksız binalar yaparsak Marmara Depremi’nde olduğu gibi maddenin yasalarına karşı tüm cehaletimiz ve vurdumduymazlığımız bir laubalilik canavarı olarak ortaya çıkar ve onbinlerce insanımız kaybolur.

Soma Maden Galerilerinde karbon atomları, yeterli oksijen ve yanma ısısı ile buluşamazlar ise bir karbon atomu, bir oksijen atomu ile birleşerek yarım yanma dediğimiz olay olur ve ortamda karbonmonoksit gazı ürer. Bu gaz da şartlar oluştuğunda bir oksijen atomu ile daha birleşme arzusunda olan, yanıcı bir gazdır. Hele karbonmonoksitli ortama taze hava pompalanırsa şartlar oluşur ve yarım yanma tam yanmaya yani büyük bir yangına dönüşür.

Oraya faciadan sonra giden kurban yakınlarına “Kadere isyan edilmez. Ağlamayın, sızlanmayın!” diyerek yas tutmalarını bile engellemeye çalışan zorba imam ordusu, faciadan önce hep beraber oracıkta Kuran’ı hatmedip sonra da yangın olmasın diye günlerce dua etseler de bu faciayı engelleyemezlerdi. Ve buna kader demek’te facia kurbanları, yakınlarını, Yaşar Nuri hocamızın deyişi ile “Allah ile aldatmak” olur. Çünkü bu kader değil tamamen atomlar arası bir ilişkidir.

Ve atomlar da maneviyattan anlamaz. Ve şartlar oluşunca yanma meydana gelir. Olmazsa mucize olur. Ama İslam’da mucize yoktur. Demek ki Allah maddenin yasalarına karışmazmış. Çünkü İslam’da Allah’ın Hristiyanlık’ta var olduğu gibi yeryüzündeki hiçbir faniyle nesep, mucizevi ve bu nedenlerle, temsili bir ilişkisi yoktur. İslam da imamların sadece namaz kıldırırken günlük kıyafetlerinin, bayramlarda ise kravatlı takım elbiselerinin üzerine giydikleri çok sade iş önlükleri dışında üniforma diyebileceğimiz abartılı bir görev kıyafetleri yoktur. Bu nedenle İslam; papazsız, ruhbansız, azizsiz, ortaksız ve gerçekten Tek Tanrılı, bu anlamda çelişkisiz, mükemmel bir semavi din olarak bu dünyadaki hiçbir kişi, zümre, yere ve bu nedenle de sadece bu dünyaya ait olmadan, semanın en yüksek katında bütün insanlığı ve bütün evreni kucaklar.