23 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 568

“Korsan Olmak Donanmaya Katılmaktan İyidir”

Apple’ın kurucusu Steve Jobs, harika bir girişimci olmasının yanında iyi bir kanaat önderidir. Neredeyse bütün hayatını acı tecrübelerle geçirmesinden olsa gerek, her insanın kendine pay çıkartacağı son derece orijinal ve bir o kadar etkileyici deyişleri vardır. “Korsan olmak donanmaya katılmaktan iyidir” sözü, Jobs’un deyişleri içerisinde en çok hoşuma giden, kendime en yakın bulduğum ve belki de en motive edici sözlerinden biridir.

Korsan kelimesinin sizde nasıl bir çağrışım uyandırdığını bilemem. Korsan denince benim aklıma Barba Rossa (Kızıl Sakal) kardeşler gelir. Oruç Reis ve Oruç Reis’in şehit olmasının ardından Barbaros lakabını miras olarak alan kardeşi Akdeniz Fatihi Hızır Reis.

Korsanlar başlarına buyruktur. Kimseye eyvallah etmez, kimsenin karşısında el pençe divan durmazlar. Sistemin kulu kölesi olmazlar. Azıcık aşım kaygısız başım anlayışını taşımazlar. Kimseden korkmaz, gözlerini daldan budaktan sakınmazlar. Korsanlar cesur insanlardır. Ne yağmurdan korkarlar, ne fırtınadan ne de denizin dev dalgalarından..

Korsanlar özgür ruhlu insanlardır. Uçsuz bucaksız denizlere yelken açar, aylarca o denizin kokusunu, rutubetini ciğerlerine çekerler. Bir korsanı hayata bağlayan en kıymetli şey deniz kokusudur.

Korsanlar aslanlara benzerler. Saatlerce hatta günlerce kovaladıkları avlarını bir köşede sıkıştırır ve onları “gözlerinin içine bakarak” avlarlar.

Korsanlar girişimci ruha sahip insanlardır. Bir yerde sabit durmak onları boğar. Denizlerde sürekli av peşinde koşarlar. Kimi zaman yeni bir kasabayı vurup ganimet almanın rüyasıyla, kimi zamansa yeni bölgeler keşfetmenin heyecanıyla yaşarlar. Devlette memur olmanın daha cazip göründüğü bu topraklarda “girişimcilik” kelimesi fazla bir anlam ifade etmeyebilir. Ama dünyayı değiştirenler de dünyaya hükmedenler de girişimci ruhu olan insanlardır.

Bir korsana kulak verip dinleseniz, perde arkasında despot bir yöneticiye, zalim bir iktidara boyun eğmeyip isyan etmenin hikâyesinin yattığını görürsünüz. Çünkü korsanlar muhalif ruhlu insanlardır. Onlarda güçlünün, muktedirin yanda saf tutma düşüncesi yoktur.

Onları günümüzde ahşap bir kalyonun güvertesinde aramayın artık. Bugünün korsanlarını kâh cezaevinde bir gazeteci, kâh helikopter kazası görünümlü cinayete kurban gitmiş bir siyasi lider, kâh kumpas davalarına kurban edilmiş bir asker, kâh seçim günü sandığına sahip çıkan fedakâr bir sandık görevlisi, kâh afişleri iktidar tarafından indirilmeye kalkan bir belediye başkan adayı, kâh babasının cenazesine elleri kelepçeli olarak götürülen bir avukat olarak görürsünüz. Meslekleri farklıdır ama hepsi muhalif, hepsi başına buyruk, hepsi başı dik insanlardır.

Yazımızı ana konunun dışına çıkarak magazinsel bir anekdotla noktalayalım. Korsan denince ilk akla gelen karakter Karayip Korsanları film serisinde Johnny Depp’in canlandırdığı Captain Jack Sparrow karakteridir. Filmde Sparrow’un başlığından sarkan ay yıldızlı bir aksesuar görürsünüz. Bunun sebebi, Jack Sparrow karakterinin 17. yüzyılda İngiliz limanlarını yağmalayan büyük korsan Yusuf Reis’ten esinlenilerek yaratılmasıdır. Filmi izleyenler hatırlarlar, Jack Sparrow’un en büyük özelliği başına buyrukluğu, umursamazlığı ve müthiş pratik zekâsıdır. Dar ağacında bile kuyruğu dik tutmanın peşindedir. İdam fermanını okurken ismini “Jack Sparrow” olarak söyleyen İngiliz askerini hemen düzeltir;

“Captain ! Captain Jack Sparrow !!”

 

 

Yolsuzluk ve Hesap Sorabilirlik

Uluslararası Şeffaflık Örgütü “2018 Yolsuzluk Algı Endeksi”ni açıkladı. Türkiye 180 ülke arasında 41 puanla 78’inci sırada yer aldı. Son beş yılda 8 puan gerileyerek, 14 sıra aşağıya indi.

Türkiye Trinidad and Tobago, Kuveyt ve Lesotho ile aynı sırayı paylaştı.

Rapora göre, Türkiye “kısmen özgür” statüsünden “özgür olmayan” ülkeler kategorisine geriledi.

“Bu derecelendirme, hukukun üstünlüğü ve demokratik kurumlardaki geriye gidişi yansıttığı gibi, bağımsız medya ve sivil toplumun hareket alanının keskin biçimde daraldığını” gösteriyor.

AB İlerleme Raporlarında da benzer tespitler ve şeffaflık düzenlemeleri yapılması talepleri yer alıyor. “Yerli ve milli kuruluşlarımızın” da ülkemizde yolsuzluk algısının arttığını gösteren raporları var.

***

Başkanlık Sistemi tartışmaları sırasında sıkça vurguladığımız konular kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim sistemleri, şeffaflık, hukuk devleti, yargının ve medyanın bağımsızlığı gibi demokrasinin temel kavramlarıydı.

Türkiye’de “tek adam”ın yasama, yürütme, yargı ve medyaya hâkim olduğu yönetim tarzının bizi demokrasiden uzaklaştıracağını anlatıyorduk.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminin otoriter bir yönetim tarzını güçlendirdiği ve yönetimden kimsenin hesap soramayacağı bir sistemin ülkeye zarar vereceğini savunuyorduk.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü de aynı kavramlar sebebiyle, değerlendirmesinde sıramızı düşürmüş.

“2018 yılı sonuçları, yolsuzluğa dair algının; hukuk devleti ilkeleri, basın özgürlüğü, sivil toplumun gücü, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi konularla doğrudan ilgili olduğunu göstermektedir. Bu alanlarda yaşanan ihlaller, Türkiye’nin dünya ortalamasının üzerine çıkmasına engel olmaktadır.

Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve liyakat ilkelerine yönelik ihlaller, Kamu İhale Kanunu’nun lafzına ve ruhuna aykırı uygulamalar, kamu özel işbirliği projelerinde ve özelleştirme süreçlerinde kamu çıkarına aykırı ihale süreçleri ve uygulamalar öne çıkan sorunlar arasında görülmektedir.

Demokrasinin vazgeçilmez kurumlarının gitgide zayıflaması ile Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, demokrasi geleneği bulunmayan ülkelerle aynı kategoride anılmaktadır.”

Bu tespitlere yanlış demek mümkün mü?

***

Tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylümüze destek olması gereken Ziraat Bankasının verdiği kredi ile ana akım medyayı yandaşlara teslim ederseniz, kamu kaynaklarını verimli kullandığınız söylenemez.

En son “Tank Palet Fabrikası’nın satılması” olayında kamuya açık bir ihale bile yapılmadı. Mutemet bir adamınızı Katarlılar ile ortak ederek, “fırtına obüslerinin” yapıldığı bu tesisleri verirseniz, işlemin “kamu yararına” olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Bu algı veya olgular kaynaklarımızın heba edilmesine yol açar. Türkiye’ye yatırım yapmak isteyenleri caydırır.

Yapısal sorunların geçici, yüzeysel tedbirlerle çözülmesi mümkün olamaz. Kolay çözüm yok, yeniden demokratik kurumları ihya edeceksiniz. Üretim yapacaksınız.

Yumurtlayan tavuğu kestiyseniz, yeni tavuk yetiştirmeden yumurta elde edemezsiniz.

Güçlü ve bağımsız bir Türkiye ve refah içinde bir toplum istiyorsanız buna mecbursunuz.

“Benden sonra tufan” diyenlerdenseniz, Allah’ın adaleti ve tarihin gazabından kurtuluş olmadığını unutmayınız.

***********************************

Tunç Soyer Olayı

Millet İttifakı (CHP+İYİ Parti) seçim işbirliği kapsamında, İzmir Büyükşehir adayının CHP’den olmasında anlaştılar. Çünkü İzmir uzun yıllardır CHP’nin kalesidir.

CHP aday olarak Tunç Soyer ismini açıkladı. Bunun üzerine çeşitli tepkiler ve İYİ Partili ülkücülere karşı provokasyonlar başladı.

Çünkü Tunç Soyer’in babası Nurettin Soyer, 1980 darbesi sonrası MHP davasının sembol ismidir. “İnsanlık dışı işkencelerle ifade ve itiraflar temin edilerek hazırlanmış” iddianameyi yazan albay rütbeli askeri savcı idi. Nurettin Soyer “MHP’li 220 kişinin idamını, 367 kişi içinde muhtelif ağır cezalar” istemişti.

Elbette İYİ Parti lideri Meral Akşener’in dediği gibi, “Babadan oğula suç geçmez, oğuldan babaya da suç geçmez.”

Bu hukukun evrensel kurallarından “suçların şahsiliği” ilkesinin hatırlatılmasıdır.

Buna rağmen siyasi açıdan CHP’nin Tunç Soyer tercihini doğru bulmuyorum. Ankara ve İstanbul’da yaptığı gibi, ülkücü camianın tereddütsüz oy vereceği bir aday seçmesi gerekirdi.

***

Devlet Bahçeli’nin Eleştiriye Hakkı Yok

Bahçeli ile AKP kanadından yapılan eleştiriler siyasi bir manevradan ibaret.

Devlet Bahçeli “darbe savcısının oğlunu aday yapıyorsunuz. Ülkücü kimliği taşıyan hiç kimsenin kabul edebileceği bir şey değil bu” dedi.

Oysaki Bahçeli’nin “ülkücülerin idamını onaylayan” Askeri Yargıtay E. Başkanı, emekli tuğgeneral Nursafa Pandar’ı (oğlunu değil, kendisini) MHP Genel Sekreteri yaptığı biliniyor.

Aynı Bahçeli’nin HDP milletvekili Ahmet Türk’ün “sağlık sebepleriyle” hapisten çıkarılması için gayretleri de hafızamızda taptaze.

Böyleyken Bahçeli’nin CHP adayı üzerinden İYİ Parti’yi eleştirmesini haklı bulamayız.

***

Erdoğan ve AKP’nin Tercihleri

15 Temmuz Darbesinin en üst düzey isimlerinden biri eski Tümgeneral Mehmet Dişli idi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu sanığın kardeşi Şaban Dişli’yi önce Cumhurbaşkanı başdanışmanı, daha sonra da Hollanda Lahey büyükelçisi yaptı.

Hakkari’de AK Parti E. milletvekili Mustafa Zeydan’ın oğlu olan Rüstem Zeydan AK Parti’den, diğer oğlu Abdullah Zeydan ise HDP’den milletvekili oldu.

AK Parti, HDP’li Leyla Birlik’in eşinin akrabası Rizgin Birlik’i, Şırnak’tan milletvekili seçtirdi.

HDP’li Sırrı Sakık’ın ağabeyi Namık Sakık AKP’den milletvekili aday adayı oldu.

AKP kanadı bunları hep “suçların şahsiliği ilkesi” ile açıkladı.

AK Parti’nin kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat HDP’den; HADEP’te Genel Başkan Yardımcılığı da yapan Mehmet Metiner AKP’den milletvekili seçildi. Bu değişimler de “demokratik” bulundu.

***

İYİ Parti ile CHP bir seçim işbirliği yapıyor. Seçim işbirliklerinde her şey istediğiniz gibi olamaz. Büyük fotoğrafa göre tercih yapılır.

Biliyoruz ki geçmişte de, şimdi de, gelecekte de HDP ile kurumsal işbirliği yapmış ve yapacak tek parti AKP’dir.

Siz HDP/PKK ile çözüm işbirliği yapan, İmralı’da Anayasa hazırlayan, FETÖ’ye ne istedilerse veren, devleti ele geçirmekte işbirliği yapan AKP’ye destek verin. Sonra da CHP adayı üzerinden İYİ Parti’yi eleştirin.

Hadi canım sende.

 

 

41 Konuda Kur’ân-ı Kerîm Ayetlerinde İnsan Hakları

Hıristiyan Batı dünyasında İnsan Hakları ile alakalı ilk düzenleme 1215 yılında İngiltere’de ‘Magna Karta / Yüce Ferman’ isimli bildirge ile yapıldı. Kanunsuz tevkifler,  mala el konulması, keyfi vergi alınmaması gibi yönetim ile yönetilenler arasındaki münasebeti tanzim eden çok dar kapsamlı idi. 1689 yılında yine İngiltere’de  ‘Yargı Teminatı’ başlığı altında anayasaya bir madde eklendi. 1776 yılında Amerika’da ‘Virjinya Haklar Bildirgesi’ yayınlandı. İnsanlar arasında eşitlik, hürriyetler ve idarecilerin vatandaşa karşı sorumlulukları gibi hususları ihtiva ediyordu.

1789’da Fransa’da ‘Beynelmilel İnsan Hakları Bildirgesi’ yayınlandı. 16. Maddesinde insanların kanun önünde eşit olduğu bildiriliyordu. En geniş kapsamlı çalışmanın ürünü, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilâtı tarafından kabul edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’dir.

Birincisinden 583, sonuncusundan 1365 yıl önce son peygamber, iki cihan serveri Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz, Veda Hutbesi’nde; özetle ‘Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız, kendinize de zulmetmeyiniz, kadın haklarını gözetiniz, haksız mal iktisap etmeyiniz, meşru müdâfaa  ve savaş dışında adam öldürmeyin, kan davası gütmeyin…‘ Buyurarak insan haklarının temelini atmıştı. Bu hakîkat, İslâm âleminin, batı dünyasından ne kadar önde olduğunu ispat eder.

Ancak Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig isimli Türklerin altın kitabında der ki; ‘Akşam yemeğinde kuzu dolması, börek ve baklaya yiyen de, arpa çorbası için de, ertesi sabah aç kalkar.’ Biz Türkler, belli bir ekseriyeti ile ‘hâfızası nisyan ile mâlûl‘ insanlarız. Kültürümüze, irfanımıza, inancımıza ait altın değerindeki malumatı, ihmal ediyor veya hatırlamıyor olabiliriz.

Ali Polat Beyefendi, bu zaafımızı en aza indirmek için harika bir eser hazırladı: Kur’an-ı Kerîm Ayetlerinde İnsan Hakları. 21,8 X 30,5 santim ölçülerinde, muhteşem bir cilt içindeki fevkalâde lüks kâğıda basılı 252 sayfalık eserini, ‘Dâimî huzur için Hakkulah’a Hakk-un Nas’a riâyet edilmelidir.’ Cümlesiyle insanlığın hizmetine sundu.

Müellif, eserinde Kur’ân-ı Kerîm Âyetlerinde İnsan Hakları mevzuunu, 57 sûre, 260 âyetin mealini delil göstererek izah ediyor. Ayrıca mevzu ile alakalı âyetlerin ve hadislerin tefsir ve yorumlarını rivâyetlerle, atasözü, özdeyiş, şiir, hikâye ve deneme türü yazılarla zenginleştiriyor. Her bölümün sonunda ise ‘sözün özü‘ başlıklı değerlendirme yazısı var.

Kitaba mevzu teşkil eden 41 konu şöyle sıralanmıştır:

*Çocuk, şehitlerin çocukları, yetim ve engelli hakları, *Doğum ve yaşama hakkı, *İnsanların inanç-fikir ve düşünce hürriyeti, *Ana-baba hakları ve sorumlulukları, *Evlat hakkı ve sorumlulukları *Âdil olmak, adaleti ve güvenliği korumak, *Eş ve kadın hakları, *Akraba ve komşuluk hakları, *Çevreyi ve ekolojik dengeyi korumak, *Edep ve görgü kurallarına uymak, *Yalan, yalancı şahitlik ve yalan yere yemin etmek, *İftira atmak, karalamak ve namuslu kadına su-i zanda bulunmak, *Sözünde durmak, *Mütevazı ve hoşgörülü olmak, *Zekât, sadaka, infak- bağış, *Haksızlık ve zulmetmek, *İşçi ve işveren hakları, *İnsanın şahsiyetini koruma hakkı, *Gıybet etmek ve insanların sırlarını açıklamak, *Trafikte, sıra durumunda kurallara uymak, *Bize emanet edilen can ve vücudumuzu korumak (Hakk-un nefs.), *İyilik Yapmak, hayır işlemek ve hayırda yardımlaşmak, *Akraba, hasta ve kabir ziyareti (Sıla-i Rahim), *İş hayatında ve hayat boyu insanları aldatmamak, *Borç almak ve alınan borcu ödemek, *Emaneti korumak ve sâhip çıkmak, *Yapılan iyiliği başa kakmak,  *Savurganlık ve israf, *Kamu malını korumak, *Bilim-kültür adamları ve öğretmenlerin hakkı, *Bitki ve ağaç haklarını korumak, *Canlılar ve hayvan koruma hakları, *Sanayi ve sanayicinin korunması, *Rekabetin engellenmesi ve tekelcilik,  *Yazar; sanatkâr ve marka hakları ile ticârette sahtecilik,  *Rüşvet almak-vermek, *Başkalarının malına el uzatmak, *Bozgunculuk ve terör, *Uyuşturucu ve kumar, *İffetsizlik ve gayrimeşru ilişkiler, *Tefecilik ve Riba.

Anlaşılacağı üzere bunların bir kısmı, eskilerin ‘Âdâb-ı Muâşeret‘ dedikleri, günümüzde ise ‘Görgü Kaideleri‘ olarak isimlendirilen toplum içerisinde huzurlu bir ortamda yaşamayı sağlayacak şartlardır. Görgü kuralları, insanların çevresindekilerden emin olmalarını sağlayacak şartlardır. Bu sebeple kitapta ele alınan hususların tamamı insan hakları kapsamındadır.

 

Eserden Seçmeler:

Ali Polat‘ imzalı ‘Önsöz‘den dikkat çeken cümleler:

*Bu çalışmamızda temel dayanak noktamız Kur’ân-ı Kerim olmakla birlikte, sözümüz öncelikle hiçbir din, ırk ve millet ayırmaksızın bütün insanlığa, özelde ise bütün Müslümanlaradır.

*Hak mefhumu insanın var oluşuyla başlar ve hayatın her alanını kuşatır. Hak kavramı aynı zamanda ‘had’ kavramıyla özdeştir. Haddini bilmek, kendini bilmektir. Had, kişinin hürriyet ve hak alanını belirleyip sınırlayan çizginin adıdır. Hak ve had kavramlarının ilişkisi şudur ki: kişi haddini bilmez ise hakkını da bilmez. Hakkını bilen hukukunu korur. Başkalarının kendisine ait sınır ve çizgileri aşmamasını kendisinin de başkalarına ait hak ve sınırlara tecâvüz etmemesini temin eder. İnsan kendi hukukunu korumalı, hakka riâyet etmeli, diğerlerinin hududu ve hukukunu korumayı, kendisine yapılmasından hoşlanmayacağı hiçbir şeyi başkalarına yapmamayı hayat düsturu hâline getirmelidir.

*Çağdaş medeniyetlerin hiçbirinin erişemeyeceği kadar mukaddes olan İslâm dini, gelişmiş insan hakları nizamnamesini insanlığa sunmuştur.

*Zekât, sadaka ve infak sâdece maddî varlıklar üzerinden söz konusu değildir. Kişinin sağlık, zaman gibi, sâhip olduğu nimet ve zenginlikler için de şükür borcu vardır.

*Kur’ân-ı Kerîm’de yüzlerce âyette aklımızı kullanmamız gerektiği emredilir. (s: 7-9)

HİKÂYE:

Engel, öğrenilmiş çâresizliktir:

İlim adamları, cam kapaklı bir kavanoza bir miktar pire koymuşlar ve kavanozu alttan sıtmaya başlamışlar. Sıcaktan etkilenen pireler zıplamışlar fakat her seferinde çam kapağa çarparak geri düşmüşler. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra ilim adamları, kavanozun kapağını açıp tekrar ısı vermişler.

Fakat pirelerin, kavanozun kapak seviyesine kadar zıpladıkları, daha yükseğe zıplayacak becerilerini kaybettikleri görülmüştür. Anlaşılıyor ki engel aslında bizim hayata bakış ve ona karşı aldığımız tutumda. Oysa Allah herkese farklı kabiliyetler, özellikler ve ayrıcalıklar bahşetmiştir. Mesele onu keşfedip kullanabilmekte…

İnsanların İnanç – Fikir ve Düşünce Hürriyeti Bahsi İçin Yazarın Sunuş Yazısı

İnsan, Allah tarafından kendisi hakkında karar verebilme, irâde ortaya koyabilme melekesi ile yaratılmıştır: Verdiği kararların sonuçları ve sorumluluğu da kendisine aittir. Bir başkasının zorlamasıyla vereceği karar, kendi hür irâdesiyle yaptığı bir tercih olmayacağından, samîmiyetten uzak ve göstermelik olacağı için geçerli ve makbul olmayacaktır. Din, inanma, fikir ve ifâde ile ilgili konularda da bu böyledir Zorla hiç kimse bir başkasına herhangi bir dinî inanış, düşünce ve yaşama biçimini dayatamaz.

Elbette hiçbir hürriyet sınırsız değildir. Kişi kendini düşüncede inanışta ve ifâdede hür olarak görürken, bu hürriyetinin sınırlarını da bilmeli, başkalarının haklarının başladığı alanın onun hürriyetinin sınırı olduğunu kabul etmeli. Başka insanların da inanış, düşünüş ve ifâde hürriyetine saygı göstermelidir

İslâm dini de Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde, kişinin inanma tercihi hususunda zorlanamayacağına hükmetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.  Biz bu ayetlerin 10 tânesinin meâlini ve bunlardan Bakara Suresi 256. âyetin meâl ve tefsirini buraya aldık. (s: 29)

Bakara sûresi 256. Âyetin tefsiri:

Din; bilgi, inanç ve amelden oluşan bir bütündür. Bir insana zorla bilgi verilebilir, fakat zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman kalbin tasdikidir, bildirilenin doğru olduğuna insanın içten kanaat getirmesi ve inanmasıdır. Bu inanma ancak serbest irâde ile karar vermeye ve tercih etmeye dayanır. Ayrıca kalbin ve zihnin içinde olup bitenleri başkasının bilmesi mümkün olmadığından, zora maruz kalan kimsenin ‘inandım’ demesi hâlinde bunun içteki duruma uygun olup olmadığı kontrol edilemez.

Dinin en önemli iki unsuru olan iman ve amel zorlamayla olmayacağına göre, ‘dinde zorlama yoktur, insan zorla mümin ve dindar olamaz‘ cümlesi, tabiatta câri ilâhî kanunlar gibi kevni bir gerçeği ifâde etmektedir. Arkadan gelen ve bu cümlenin gerekçesi mâhiyetinde olan ‘Çünkü doğru eğriden apaçık ayrılmıştır‘ ifâdesi, bu kaidenin aynı zamanda bir dinî kural ve hüküm olduğunun karinesini teşkil etmektedir. Bu iki mânâyı birleştirerek, âyeti şöyle anlamak mümkündür: Zorla imanın ve dindarlığın olamayacağı, ilâhî bir kanundur. Şu hâlde siz de insanları belli bir dine inansınlar diye zorlamayınız.

Kur’an Yolu.Türkçe Meal Tefsir: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Cilt: 1, (s: 402-403)

Hz. Ali (r.a.) den:

Hz. Ali (ra.) Hilâfeti döneminde Mısır’a vâli olarak tâyin ettiği Eşteren-Nehai’ye yazdığı mektupta şöyle der:

Bil ki ey Mâlik! (Vali) Seni, senden önce adâletle ve zulümle hüküm sürenlerin bulunduğu bir beldeye gönderdim. Sen daha önceki yöneticilerin durumlarına baktığın gibi, insanlar da senin durumuna bakacaklardır. Sen onlar hakkında ne söylersen, onlar da senin hakkında aynısını söylerler, iyi huylu kimseler; Allah’ın, kullarının diliyle söylettiği gerçeği fark edip, uygulayanlardır

Halka karşı merhametli olmayı, sevgi ve iyilikte bulunmayı kendine şiar edin. Kesinlikle onların malını ganimet bilen yırtıcı bir canavar olma. O insanlar iki sınıftır: Birincisi, dinde kardeşin, İkincisi ise yaratılışta senin eşindir. (s: 31)

Şiir:

ANALAR


Garibin anası pencerelerden

Yanık türkülerle yollara bakar

İncecik yüzünde her akşamüstü,

Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkâr

Fakirin anası her sabah sessiz

Ağlar çocuğunun aç çıplak durduğuna…

Elleri koynunda kalır çaresiz,

Bin pişman doğduğuna, doğurduğuna.

Mahkûmun anası susar; konuşmaz

Suçu kendisinde sanır

Kaçar insanlardan, aydınlıklardan

Duvarlara bile baksa utanır

Açılsa üstüm biraz duyar da gece yarısı

Kalkar yatağından gelir

Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca

Bilirim anamın elidir

Karımın anası anama benzer;

Öylesine yakın duygulu, ince.

Özü sözü bir yayla gözesi kadar berrak

Oturacak yer bulamaz çıkıp yanına gelince,

Yüreği, destanlar gibi sımsıcak.

 

Ve alnım açıksa, başım dikse

Dirliğimiz varsa, mutluysam,

Yüzüme gülüyorsa böyle bu şehir

Bir beyaz zambak gibi pırıl pırılsa yavrum

Ve yavrumsa sevdiren bana her şeyi bir bir

Bu mutluluk, bu düzen, bu bitmeyen aydınlık

Anasının yüzü suyu hürmetinedir


YAVUZ BÜLENT BÂKİLER (s: 38)

<><><><><><><><><><><><><><><><><>

NÜKTE:

Biri aşırı şişman, diğeri aşırı zayıf, iki eski arkadaş karşılaşmışlar. Şişman olan zayıf olana:

-Nedir bu hâlin, seni gören de kıtlık var zanneder. Demiş. Zayıf olan ise:

-Seni gören de kıtlığın sebebini anlar. Diye karşılık vermiş. (s: 158)

<><><><><><><><><><><><><><><><><><>

ÖZDEYİŞLER:

Kimin sana bir emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın. Yusuf Has Hâcib

Emeksiz zengin, kitapsız bilgin, sermâyesi din olanın; rehberi şeydan olmuştur. Yunus Emre

Emek ver, kulak ver, bilgi ver fakat boş verme.

Emek, alın teri ve başarı el ele yürür.

Emeksiz kazanılan bir şeyin gözden çıkarılması kolay olur. (s: 189)

<><><><><><><><><><><><><><><><><><>

ALİ POLAT’IN BU KİTAP İÇİN YAZDIĞI ‘SON SÖZ’DEN SEÇMELER:

‘Kur’ân-ı Kerîm Âyetlerinde 41 Konuda İnsan Hakları’ çalışmamızın sonuna geldik. Yıllarca eksikliğini hissettiğim, Kur’ân’da var olan ama toplumda yeterince anlaşılmayan insan haklarını inancım doğrultusunda hazırlayıp toplumun hizmetine sunmak istedim. Bu eser sonunda bin bir emekle şekillendi ortaya çıktı. Böylelikle bu çalışmamızda, Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, peygamberimiz (s.a.v.)’ in hadisleri, din bilgelerinin yorumları, bilge insanların özdeyişleriyle Kurân-ı Kerîm’deki insan haklarını açıklamak, insanlarımızın dinimizin emrettiği güzelliklerle hayatlarını düzenlemelerine bir katkı sunmaktı.

……..

Kur’ânî bakış açısından kastımız şudur ki; toplumun farklı kesimleri kulaktan dolma, çok farklı ve birçoğu hurâfe, yanlış ve eksik bilgi, çarpık bakış açısı gibi etkenlerle çok yanlış, eksik din anlayışlarına sâhip durumda olabilmekteler.  Oysa dinin esası ve ana mürâcaat kaynakları belli. Kimi kesim, dini sâdece belli şekil ve kıyâfetler; belli başlı ibâdetler çerçevesine hapsetmiş, belli bir kesim sâdece belirli gün ve gecelerde dindar; kimi çevreler içinde birçok hurâfeyi barındıran, sâdece dûa dindarlığı geliştirmiş. Kimisi korku üzerine bir din olgusuyla dine bakıyor. Hâsılı dinin ana gayesini ve esâsını birçoğumuz ya anlamamış veya anlamak istemez bir haldeyiz. Oysa din en önce akıl ve doğru bilgiye dayanan, ahlâk, temel konularda mutlak güven ve emniyeti sağlayan, insanın ve bütün yaratılmışların hukukunu temin eden ve koruyan, bunu da her şeyi bilen, gören ve gözeten Yüce Yaratıcı Allah’ın murakabesi (denetimi) ile ortaya koyan temel prensiplerdir.  Biz bu çalışmamızı bu temel anlayış üzerine bina ettik. Ve inanıyoruz ki, bu temel ölçüler uygulansa, yaşadığımız dünya huzur; güven ve barış yurdu olacak, adeta bir cennet parçası haline gelecektir

Bu eser hem kitap hem de sesli kitap, sizlere bedelsiz ve hiçbir karşılık beklemeksizin takdim edilmektedir. Sizler de bu kitap ve sesli kitabın (CD’sinin) tamamını veya birkaç konuyu da olsa okumuş- dinlemişseniz ve hayatınıza olumlu bir katkısı olduğunu, sizi huzurlu hissettirdiğini düşünüyorsanız, sizlerden beklentimiz sadece bir tebessüm ve hayır duâdır. Şâyet gönlünüzde ve içinizde, bu esere karşılık bir bedel ödeme arzusu duyarsanız bir engelliye veya engellilere hizmette bulunan bir kuruluşa veya lösemili çocuklara bir yardımda ve bağışta bulunabilirsiniz. Ayrıca bu eserin (CD’sini) çoğaltıp dostlarınıza ve sevdiklerinize de ulaştırmanız sizlerden beklentimiz ve temennimizdir.

MEDENİYETLER EVİ: Şehit Muhtar Caddesi Nu: 2 Mede Apartmanı Kat: 5, Daire: 7 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212-609 70 20 Belgegeçer: 0.212-237 88 27  e-posta. Ali.polat@hazar.gen.tr www.hazer.gen.tr

ALİ POLAT:

1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim‘ adlı kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe ile yayımlandı.

Diğer eserlerinden bâzıları: *Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü (2003), …*Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitaep ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt Su ve Hayat (2011), *Bir Damla Su 3. Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4. Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için Bedenimizi Tanıyalım (2017),  (Bu eser, her biri 12 kitaptan oluşmak üzere 3 grupta 36 adet kitaptır. Bâzılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için: Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız, Böbrekler Küçüktür Görevi, Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin Yapıtaşları, Bağışıklık Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve Hayata Dair Her Şey, Dil Kullanma Yeteneği, Yüz ifadelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden İlişkisi ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden 12.000’er basılan bu set, yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis Akademilerinin, Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim‘ kitabı ile yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle, 40’tan fazla eseri yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk bilinciyle hazırlanmıştır.

 

 

Kâzım Karabekir

Kâzım KARABEKİR adı, bu ülkede yaşayan herkesin, saygıda asla kusur etmemesi gereken adlardan en başta gelenlerinden biridir.

Millî Mücadele’nin başlamasından önce dahi, yani 19 Mayıs 1919’dan önce dahi, Türk Milleti’nin kurtuluşu çarelerini arayan, içi yanan nadir kişilerden birisidir.Millî Mücadele’nin başlamasından itibaren, mücadele’nin İKİNCİ ADAMI’dır.

Millî Mücadele’nin tartışmasız Lideri, elbette, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Rauf ORBAY, hatıralarında, biz olmasak da, Mustafa Kemal bu mücadeleyi yapacak ve başaracaktı demiştir. Ancak, bu 20. Yüzyılın en büyük liderinin ve dahisinin etrafında da çok değerli yardımcı güçler vardır. İşte onların BİRİNCİSİ, Kâzım KARABEKİR’dir. Çünkü, Erzurum Kongresi’nin hazırlanması büyük oranda onun eseridir. Doğuda Ermenileri yenmek onun sayesindedir. Her şeyden önce, İstanbul’un, Mustafa Kemal ve Rauf ORBAY hakkındaki idam kararı nedeni ile derdest edilip getirilmesi talebi 15. Kolordu Komutanı Kâzım KARABEKİR’e iletildiği zaman, onun, İstanbul’a verdiği cevap ve hele, Mustafa Kemal’e; EMRİNİZDEYİM PAŞAM ifadesi, Türk Tarihi’nin en talihli anlarından birini oluşturur.

Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra, lider kadrosu arasında, AYRINTILAR NEDENİ İLE, GRUPLAŞMA olmuştur. Bu esnada, Kâzım Paşa iktidardan farklı grupta yer almıştır. Bu durum gayet olağandır. Çünkü, Türk Milleti’nin kurtuluşu tamamlanmış, bundan sonraki yönetim anlayışında farklı düşünülmesi de normalleşmiştir. Zaten, farklı düşünenler de iktidardan uzun süre ayrı kalarak, bu farklılığın karşılığını ödemişlerdir.

Bundan 5-6 yıl önce, Avrupa Aydınlar Ocağı’nın Kosova’da düzenlediği toplantıya katıldık. Açılış konuşmasının sonunda Genel Başkanımız Mustafa ERKAL Hoca, aramızda bir misafir olduğunu söyledi. Kimdi bu misafir? Kâzım KARABEKİR Paşamızın kızı Timsal KARABEKİR! Türkiye’nin kırktan fazla şube yetkililerinin ve diğer misafirlerin olduğu salonda bütün katılımcılar, sanki planlanmış gibi birden ayağa kalkarak, uzun, uzun Timsal Hanım’ı alkışladılar. O manzara görülmeye değer bir manzara idi ve unutmak mümkün değildir. Paşamızın kızı da duygularını açığa vuran bir konuşma yaptı.

Ben, Tarihçi ve Köşe Yazarı sıfatımla, tarihî bir fırsatın ele geçtiğini düşünerek, kendisiyle sohbet etmek için harekete geçtim ve oradaki üç gün içerisinde iki uzun sohbet imkânı buldum. Aldığım müsaade ile abla dedim, ATATÜRK hakkında ne düşünüyorsunuz? “Ne demek” dedi. “Devletimi kurmuş, Türk Milletini kurtarmış bir büyük insan hakkında olumsuz, kötü ne düşünebilirim.”

Bir ayrıntıya daha girmek istiyorum. “Babanız fikir ayrılıklarından sonra, ATATÜRK’le görüştü mü” diye sordum. “ATATÜRK’ten görüşme isteği gelmiş, ancak görüşme fırsatı olmamış.” dedi. Kendinin yaşı küçük olduğu için(*) ablalarından aldığı bilgiyi aktardı. “Ablalarım sormuş, baba görüşür müydünüz” Kâzım Paşamızın cevabı şu olmuş; “Ne demek, elbette görüşürdüm. Çünkü, o bir Mustafa Kemal”.Bu görüşme isteği ve görüşememe durumu, Hasan İzzettin Dinamo’nun 9 ciltlik Kutsal İsyan ve Barış serisinde ayrıntıları ile vardır. Ne kadar ilk ağızdan bilgidir bilemiyorum. Ama, okunmaya değer.    Bunları daha ayrıntılı olarak yaşandığı dönemin hemen arkasından da hem yazmıştım hem de televizyonda anlatmıştım. Şimdi niye yazdım, biliyor musunuz?

Kâzım KARABEKİR Ailesine, BUGÜN, saygısız davranışlar göstermek en hafif tabiri ile VEFASIZLIKTIR.

Tarih, sadece yaşanmışlığı anlatan bir sosyal bilim disiplini değildir. Tarih, yaşanmışlıklardan ibret alınarak, geleceğin planlanması görevini de üstlenmiş bir sosyal bilim disiplinidir. İnsanlar fanidir, ancak TARİH KALICIDIR.

(*) Kâzım KARABEKİR Paşa 1948’de vefat etmiştir. Timsal Hanım, 1941 doğumludur ve halen İstanbul’da yaşamaktadır.

 

 

Belediye Başkanı Belediye Otobüsüne Biner mi?

Ya da Trafik Polisi trafik kurallarına, örneğin trafik ışıklarına uyar mı?

Cevap; ülkeye, döneme, topluma ve algıya göre değişebiliyor.

Üniversitedeyken aslen Trabzonlu ama Yalova’da yerleşik bir arkadaşım vardı; “Kurallar aptallar içindir, akıllılar kural koyar” derdi. Dolayısıyla kural koymakla kurallara uymak arasında buyurganlık hâli hariç bir bağ yok gibi durur.

Yine üniversite zamanı.. Lâleli’deki Edebiyat Fakültesi’ne gitmek için önce İzmit’e Bahçecik’ten Belediye otobüsüyle inmem gerekirdi. Bir bakardım, Damlar Durağı’nda bir adam otobüse el ediyor: Kim? Belediye Başkanı.

İbrahim (Gençer) Abi’nin Belediye Başkanı iken İzmit’e Belediye Otobüsü’yle ve bilet kestirerek gittiğini çok gördüm. Mesai saatleri haricinde ve özel işlerinde makam arabasını kullanmadığını birçoğumuz biliriz. Hatta çevre Belediyelerin Başkanlarıyla sözleşerek Ankara’daki toplantılara 4-5 Belediye Başkanı ile tek araç halinde gittiklerini, gittikleri yerde bile otellerde değil Mahallî İdareler Birliği’nin misafirhanelerinde kaldıklarını dinlemişiz. Maksat; devletin parası çarçur olmasın. Dinde buna ‘kul hakkı’ ve ‘maun’ yani kamu malının korunması deniyor.

Bu abimize karşı din siyaseti taktiğiyle muhalefet eden bir kısım hemşehrilerimiz O’nun kendi partisinin Genel Başkanı’yla resmini, o Genel Başkan’ın Başbakan’ken ABD Başkanı’yla görüşme fotoğrafıyla birleştirir ve “ABD Çizgisindeki Yöneticilerimiz” şeklinde bülten başlığı yaparlardı. Cübbeli A.H. ve Adıyaman Gurubu’yla içiçe olan bu siyasî yapı kasaba merkezinin periferisindeki yeni yerleşimcilere ve ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için evvelâ ciddi bir yardım organizasyonu kurdu ve iki dönem sonra Belediye Başkanlığını az bir farkla adı geçen Abi’den aldı.

O kişi her şeye rağmen bu kesim de dâhil her kesime selam verir, hâl-hatır sorar, hastasını ziyaret eder, cenazesine iştirak eder, derdi ve sıkıntısıyla elden geldiğince ilgilenirdi. Beldesi için çabalar ve yıkıcı muhalefete rağmen herkesi faaliyetlere ortak etmeye çalışırdı. Kasaba politikasında kahvehanelerin ve ‘fısıltı gazetesinin rolü büyüktür. Meselâ; Kocaeli Üniversitesi’ne bağlı Turizm Meslek Yüksek Okulu’nun Belediyenin yanındaki ve yine Belediye’nin yaptırdığı boş iş binasına gelmesi ön anlaşma da yapılmasına rağmen “Bahçecik’in ahlâkını bozarlar” gerekçesiyle engellenmişti. Tabi bizim ahlâkımız da sonrasında bozulmadı (!)

Sondan başa dönersek; bizden çok daha Müslüman olan Avrupa ülkelerinde bir Belediye Başkanının işe belediye otobüsüyle veya bisikletle gitmesi normal karşılanır. Ve tabii ki trafik polislerinin de trafik kurallarına en çok uyması oralarda doğaldır. Amma velâkin biz “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma!” sözünü ahlâk edinmiş bir milletiz; yani biz öyle bir ümmetiz ki hem imamlarımız hem cemaat olarak kendimiz riyakârız ve bu mürailiğimizi atasözleriyle içselleştirmişiz.

Biz yöneticilerde şatafatı makamın ağırlığı belleriz. Canti kıyafetler ve ağır arabalarla gezmesini çok önemseriz çünkü biz de seçilsek aynısını yapmak isteriz. Milliyetçiliğimizi evlere bayrak asarak, Müslümanlığımızı da sakal bırakarak veya çanak antende yayınlanan bir kanal ile üniversitelilerin kızlı-erkekli ilişkileri hakkında ahlâk bekçiliği yaparak ispatlarız. Meselâ; devlet memuru maaşıyla dedemizin adına emsalsiz bir cami yaptırsak herhalde nasıl yaptırdığımız değil de ne mübarek bir işe imza attığımız konuşulur, değil mi?

Geçen hafta kaybettiğimiz İbrahim (Gençer) Abi, 31 Mart Mahallî İdareler Seçimleri öncesinde herkesin aklına düştü. Cenazesinde şu anda bile birbirini “illet, zillet, terörist, vatan haini” diye itham edenler tek vücuttu ve O’nun ‘adam gibi adam’ olması hususunda hemfikirdi. Ne ki öldükten sonra. Sağlığında bunu demek ise insanın kendi kendini inkârı olur.

Dr. Kenan Göçer’in açtığı yolda ilerlersek “Türk’ün İş Zihniyeti” en çok da Sandık’ta seçimimizi etkileyecek. Zira ‘makam’ bizim içsel töremizde iktidar yani buyurganlık imkânıdır. Ve tarihte ‘taht kavgası’ dediğimiz şey ‘koltuk kavgasıdır. Yaşasın demokrasi!

 

 

Şu Bermeki Hikâyesini Hatırlamanın Tam Zamanı

Bazı fıkralar, kıssalar, hikâyeler güncelliğini hiç kaybetmez. Nereden bakarsanız bakınız, onlarda ders alınacak bir şeyler bulursunuz. Şu Bermekî öykücüğünü bugünlerde, her nedense, sık sık hatırlıyor ve çevremdeki insanlara anlatıyorum:

Harun Reşit, Abbasi’lerin beşinci ve en tanınmış halifesidir. Asaleti, sadakati, nezaketi ile dikkat çeken Bermekî kabilesinden çok kişiye sarayda görev verir. Halife Harun Reşit, bir gün çok değer verdiği veziri Yahya el-Bermekî ile sarayının bahçesinde gezintiye çıkar,  bir taraftan da devlet işlerini konuşurlar.  Bir elma, Halifenin dikkatini çeker, onu koparıp yemek ister. Yüksekteki elmayı almak mümkün değildir. Vezire, “Ben diz çökeyim de sen omuzuma bas, onu dalından koparıver.” der. Kendisi de bir Bermekî olan sarayın bahçıvanı bunları uzaktan izlemektedir ve gördüğü ilişki biçiminden rahatsız olur, işi gücü derhal bırakarak kadı’nın huzuruna çıkar, kendi isteği ile Bermeki aşiretinden çıkmak istediğini, bunun için de mahkemeden tasdikli bir belgeye ihtiyaç duyduğunu söyler. Herkesin Bermekîlere gıptayla baktığı bir ortamda bu isteği, hem kadı hem çevresindekiler tuhaf bulurlar. Israrlı isteğe dayanamayan kadı, “Benden günah gitti.” deyip mahkeme i’lamını verir. Aradan yıllar geçer, Bermekîlerin entrikalarından, şımarıklığından halk ve saray görevlileri fazlaca rahatsız olur. Bu durum Halife’yi de sıkıntıya sokar. Cezalandırılmak üzere bütün Bermekîler toplatılır. Saraydan kovulma ve cezalandırılma sırası kendisine gelen bahçıvan Bermekî’nin beklediği an gelmiştir, elindeki i’lamı gösterir. Bakarlar ki adam yıllar önce Bermekîlikten mahkeme kararı ile istifa etmiş! Bu halde, kovulmasına ve cezalandırılmasını gerek yoktur! Soranlara, “Ben bunun böyle sonuçlanacağını vezirin, padişahın omuzlarına bastığı gün anlamıştım.” der.

Bundan bir süre önce de bir yazımda “Beni bu mahalleden taşınmak zorunda bırakmayın.”, yine bir başka yazım üzerine telefon eden üst düzey müdür beye “Yaptığınız hataları biz savunmak zorunda kalıyoruz, buna hakkınız yok.” demiştim. “

Bugünlerde adamın biri çıkıyor, “Falan kişiye oy vererek rûz-ı mahşer için berat belgenizi almış olacaksınız.” diyebiliyor. Başka bir partinin de büyükşehir başkan adayı yeşil alan yapmayı vaat ettiği yerlerin istimlak bedelinin, belediyenin beş yıllık bütçesine denk geldiğinin hesabını dahi yapamadan taahhütlerde bulunabiliyor.

Bu insanlar bu milleti ne zannediyorlar? Aklımızla dalga mı geçiyorlar? Sabrımızı mı ölçüyorlar, sinirlerimizi mi test ediyorlar? Bu adamlar bize ne lazımlar ne layıklar!

Genelde her insan, özellikle siyasetle uğraşan insanlar, “eline, beline, diline” sahip olmalıdır. Ağızdan çıkan her sözün, yaydan çıkan ok gibi olduğunu bilmelidirler. Yapamayacakları şeyleri söylememeliler, söylediklerini mutlaka yapmalıdırlar.

Hayvan yularından, insan sözünden tutulur. İnsana verilen söz, Allah’a verilen söz gibidir, bir ahittir.

Dünya işlerinin yürütülmesinin yolu olan siyasette dini değerlerin kullanılması, ölçü alınması, milli duyguların harekete geçirilmesi, tarihe mal olmuş şahsiyetlerin gölgesine sığınılması; hem bunu yapanları itibarsızlaştırmakta hem de sözü edilen inanç ve kişilere zarar vermekte hem de siyasetin seviyesini düşürmektedir. Din, tarih, beka, zekâ, Atatürk, istiklal, istikbal bezirgânlığı yapanlara pirim vermemek de bu milletin taşıdığı sorumluluktur. Siyasetin konusu, millete hizmet etmek ise hizmet konuşulmalıdır. Bunun tersi durum, araç kullanma dersi alan birine ağaç budamada dikkat edilmesi gereken kuralları öğretmek kadar saçmalıktır.

Vesayet altında tutmak, yapılan iyiliklerin diyetini istemek ve hizmetleri gözüne sokarcasına sık sık hatırlatmak hem erdemli bir insana hem de asil bir siyasetçiye yakışmaz. Vaktinde o hizmetleri yapacağı vaadiyle gelen kişi sadece sözünü tutmuş görevini yapmış, karşılığını da bu milletten almıştır. Bunun ötesi tamahkârlıktır, kendini itibarsızlaştırmaktır. Siyasetçi, yan yollara sapmadan, yapacağı hizmetleri anlatmalı, kararı millete bırakmalı, sonuca razı olmalıdır.

“Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık” deyimi, bir çaresizliği, daralmışlığı, çözümsüzlüğü, bunalımı anlatır. Zaman zaman bu duruma düşüyoruz. Belki “eldeki bir, gelecek ikiden iyidir” yanlışlığı yapıyoruz. Demokrasinin simgesinin sandık olduğunu bildiğimiz halde, sandığın her şey olmadığını ve algıların sandıktan daha etkili olduğunu görmezden geliyoruz. Orantısız imkânlara, adaletsiz sisteme rağmen sonuca razı oluyor, “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek duygularımızı bastırıyor, düşüncelerimizi öteliyoruz. Bizi temsile layık görmediğimiz halde, kişiyi şu veya bu nedenle, ehven-i şer diyerek seçiyor, başımıza getiriyoruz; mahallemizi, beldemizi, şehrimizi, memleketimizi ona emanet ediyoruz. Çok kere de güvendiğimiz dağlara kar yağıyor. Atı alan Üsküdar’ı geçiyor. Bütün bunlar, adına demokrasi denen ancak herkesin doyasıya istismar ettiği, kan emici vahşi güzelin yaşaması için yapılıyor.

“Çare ne?” diyenlere, yolda rastladığı bir kişinin kolunu tutup “Hey hemşerim sen beni tanıyor musun?” sorusuna karşılık “Yok tanımıyorum.” cevabını alınca “Sen beni tanımıyorsan ben seni hiç tanımıyorum.” diyen Temel’i ve insanlardan uzak yaşamayı tercih ettiği için “Ya Ebuzer, yalnız yaşamak senin için zor olmuyor mu?” diyenlere “İnsanlarla yaşamak daha zor.” diye cevap veren Ebuzer’i hatırlatmak isterim.

Bermekîlerin yerleşip şımarmalarını zemin oluşturan her sistem tıkanmaya mahkûmdur. Bu sistemde, yoldaşların yol arkadaşlığı uzun ömürlü ve bereketli olmaz. Bahçıvan Bermekî’nin ferasetine ne dersiniz?

 

 

 

2019 Yerel Seçimleri Öncesinde Türkiye

31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimler öncesinde ülkemizin ekonomik dengeleri büyük bir sınav veriyor.

Ülke genelinde pahalılık had safhada…

Evlerinde kaynayan tencerelerin nasıl dolacağının sıkıntısını yaşayan anneler, sokaklarımızda bu tencerelere aş bulabilmek için iş peşinde koşan nice işsiz babalar, umutsuz bakışlarıyla ülkemde ne yapacağım  sorusuyla baş başa kalan gençler..!

Açıkçası geçim derdinde olan halkımız yaşadığı illerin, ilçelerin kim, ya da hangi parti adayı tarafından yönetileceğini ne düşünebiliyor, ne de yönetmeye talip adayları tanımanın gayretinde!

Ülkemiz gerçekten de zor günlerden geçiyor, ekonomik dar boğazın yanı sıra, çevremizde Suriye’de devam eden savaşın olumsuz etkileri, terör örgütlerinin bu bölgede ülkemize yönelik bitmez tükenmez ihanetleri, bu çerçevede ABD ile yaşanan olumsuzluklar, diğer ülkelerle sürekli değişebilen ilişkiler, Rusya ile giderek sıklaşan temaslar…

Türkiye gerçekten hem ülke içinde, hem dış ilişkilerinde kritik bir süreci yönetiyor. Ama böylesine kritik bir süreci tetikleyen olumsuz yaşanmışlıkları da unutmamak gerek…

2002 yılından buyana tek başına ülkemizin yönetiminde bulunan AKP iktidarının geride kalan yıllarındaki başarıları, ya da başarısızlıkları üzerine çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi. Bunların neler olduğu herkesçe biliniyor.

Kuruluşu neredeyse bir asrı dolduracak olan Cumhuriyet Türkiye’sinde; ülkemizin yönetiminden, yaşam tercihlerine kadar çok şey değişti. Değişmeye de devam ediyor…

Ama değişmeyen yegâne şey ülkemizin seçim zamanı geldiğindeki yapacağımız tercihimiz. Yani demokratik hakkımızı özgürce kullanımımız. Her ne yaşarsak yaşayalım, oy verme günü geldiğinde kurulan oy sandıklarının ülkeye yansıyan görüntüsü, ülkemizin değişmeyen/değiştirilemeyecek gerçek yüzü bu oluyor. Zaten milletimize en çok yakışan idare türü de demokrasi.

31 Mart tarihine daha iki ay var!

Seçim meydanları henüz dolmadı, partilerin adayları henüz meydanlara çıkmadı. Seçim sloganları bile henüz duyulmadı! Anketör şirketlerin tahmin yüzdeleri açıklanmaya başlansa da, ülkemiz henüz seçim havasını tatmadı!

Şimdilerde Pazar fileleri nasıl dolacak onu düşünmekte halkımız. Okulların yarıyıl tatilinin bitmesine az kaldı. Çocuklarını okullarına gönderecek milyonlarca anne; evlatlarının beslenme çantalarına koyacakları aşın, okullarına servisle gitme şansını yakalayan çocukların babaları, servis taksitlerini ödemenin derdinde…

Gazete başlıkları hep aynı!

Kimileri bilinen davalarla cebelleşiyor, kimileri tatlı hayalleri haber yapıyor, kimileri köşe yazarlarıyla atışıyor, bilinen kalemşorlar hep aynı telden çalıyor!

Televizyonlarımıza gelince sabah akşam ya kayıp, ya cinayet araştırmaları, ya yemek yarışmaları, ya ses, ya yetenek yarışması,  ya da diziler resmigeçidi… Kimilerinde ise hiç bitmeyen açık oturumlar; hep aynı isimler, hep aynı yüzler; hepsi de reytingi arttırışın peşinde.

Şimdilerde bir kanalda başlayacak bir yarışma programı var ki! Bir tarafta Türkiye, diğer tarafta Yunanistan! Sanki ülkeler arasında yarım kalmış bir hesaplaşma yaşanacak? İnanın her on evin beş televizyonu bu yarışmayı seyredecek. Alt tarafı ıssız olduğu söylenen bir adada sportif yarışmalara, güce, açlığa, dayanıklılığa odaklı bir yarışma programı…

Ama halkımız bunları seyrederek, az da olsa günlük sıkıntılarını böyle aşmaya, unutmaya çalışıyor!

Siyaset tarafında da değişen bir şey yok! Cumhur ittifakı, Millet ittifakına karşı…

Ancak son dönemde iktidar kanadındaki bazı siyasilerin söylemlerinde, seçimlerin sonucuna yönelik sıkça dile getirilen bir söylem var!

Nedir o?

”Bu belediye seçimleri kaybedilirse, beka meselesi olur” deniyor!

İşte bu söylem hiç de şık olmadı! Bugüne değin ülkemizde yapılan seçimlerin sonucu ne olursa olsun ”ülkemizin bekasına” yönelik hiç bir etkisi olmadıysa, bu seçimlerin sonrasında neden olsun?

O zaman yakın tarihimizde yaşananları şöyle bir hatırlayalım. Sadece son birkaç yılda öne çıkan yaşadıklarımıza bir bakalım:

Teröristler, Habur sınır kapımızda davul zurna eşliğinde karşılandığında,

PKK’nın ayağına çadır mahkemeleri taşındığında,

Kürdistan paçavraları İstanbul’da, Cumhuriyetin başkenti Ankara’da direklere çekildiğinde,

Barzani eşkıyaları, bir 29 Ekim günü zafer işaretiyle Türk topraklarından PYD teröristlerine yardım için geçirildiğinde,

Ege’deki 17 adamızı, kayalıklarımızı Yunan askerleri işgal ettiğinde,

Yine Ege’de hava ve kıta sahanlığımız Yunanlılar tarafından kevgire döndürüldüğünde,

Tarım ve hayvancılık bitmiş, samanı soğanı dahi yurt dışından alıyor ve köylülerimiz kan ağlarken,

Limanlarımız, yaylalarımız, fabrikalarımız hem de babalar gibi satılmışken,

İş dünyasında konkordatolar, iflaslar peş, peşe açıklanırken,

Kıbrıs’ın elden gitmesi için; Kıbrıs Türklerine, ” Yes be annem” bile dedirtilmişken,

”Ne Mutlu Türküm” diyene levhaları her yerden indirilip, ”Türkçülük bölücülüktür” denmişken,

Türk ordusuna kurulan kumpaslarla nice şerefli komutanlar hapse atılıp, tüm askeri okullar kapatılmışken,

Alçak Fetö kalkışmasını milletçe el ele defettiğimizde,

Parlamenter sistem dahi kaldırılırken,

Özgürlükler her geçen gün biraz daha sorgulanırken,

En nihayetinde kısa bir süre önce askeri fabrikaların satış kararı dahi verilmişken,

Vatandaşın bütçesi yangın yerine dönmüş; Allah’ın ıspanağı 10 lira, fakirin katığı soğan 8, patatesin kilosu 7 lira olmuş; fındık, fıstık narenciye hariç her şey ithal, çarşı pazar el yakarken,

İşçi, memur, emekli enflasyon treninin altında kalmış; geçim sıkıntısıyla inlerken,

Tüm bunları yaşadığımızda ülkemizde beka sorunu olmadı da; 31 Martta yapılacak yerel seçimleri iktidar kanadı kaybederse, neden beka sorunu olsun a kardeşim?

Buna verilecek tek bir cevap var!

O da tarih sayfalarından gelsin:

”Hadi canım sende”

 

 

Maduro’ya Destek

Rahmetli Turgut Özal Cumhurbaşkanı iken, “iyi ki petrolümüz yok” demişti. Böyle bir zenginliğe sahip olmayı istememesinin iki sebebi vardı:

Birincisi, petrolü olan ülkeler tembelleşiyor, eğitim gibi, üretim gibi gelişmiş bir ülke olmanın gereklerini yerine getirmiyordu.

İkincisi, gelişmiş ülkeler petrol kaynağına sahip olan ülkeleri sömürge haline getirmek için her şeyi yapıyordu.

Venezuela, Suudi Arabistan’dan bile çok (265 milyar varil) petrol rezervine sahip, 30 milyon nüfuslu bir ülke.

Ama halkı yokluk ve yoksulluk içinde. Ülkede güvenlik yok, huzur yok; açlık var, sefalet var, yaşanamaz bir halde.

Venezuela iki parlamentosu ve meşru lider olduğunu ilan eden iki Devlet Başkanı olan, halkın ikiye bölündüğü, her iki başkanı destekleyen iki ayrı devletler bloğunun oluştuğu siyaseten de bir kaos ülkesi.

***********************************

Petrol Zengini Ülkenin Sefaleti

Venezuela, 1999 ile 2015 yılları arasında petrolden 900 milyar dolar para kazandı. Ama ekonomisi perişan. 140 milyar dolar borcu var.

Tıbbi ilaç, araç, gereç dâhil hiçbir şey ithal edemez halde. Zaten kendisi de üretim yapamadığı için ülke yokluk ve kıtlık içinde.

Enflasyon oranına inanmak çok güç, yüzde 1 milyon 370 bin.

Halkın yüzde 35’i günde sadece bir öğün yemek yiyebiliyor.

Dört milyon kişi, yani nüfusun yüzde 12’si ülkeyi terk etti.

Günde 15 saatten fazla elektrik kesildiği oluyor, her gün düzenli sekiz saat su kesintisi yapılıyor. Yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor.

Paranın değeri kâğıdı kadar bile değil. Para yerine takas sistemi geçerli hale geldi.

Suç patladı, gasp, soygun, cinayet olayları tırmanıyor. Can ve mal güvenliği kalmadı.

Venezuela’nın Başkanı Maduro bütün bu olumsuzlukları “dış güçlerin ekonomik saldırısı” ile açıklıyor.

16 yılda bu ülke, nasıl oldu da bir trilyon dolardan fazla para harcadığı halde kendine yeten veya ihraç edebileceği bir üretim yapamıyor?

Kazandığı paraları verimsiz alanlara harcayıp, kamunun varlıklarını yandaşların talan etmesi de herhalde dış güçlerin işi değildi.

***********************************

Neler Oldu?

Venezuela’da 1999 yılında göreve gelen Hugo Chavez Anayasayı ve devletin yönetim şeklini değiştirmişti. O’nu başkanlıktan indirmenin hukuken mümkün olmadığı bir yönetim sistemi kurmuştu.

Chavez hastalınca, lise mezunu otobüs şoförü Maduro “başkan” olarak devam etti.

Nisan 2013’de yapılan şaibeli Başkanlık seçiminde Maduro, yüzde 50.6 oyla kıl payı kazandı.

Fakat 2015’te yapılan parlamento seçiminde Maduro, devlet gücünü kötüye kullanmasına rağmen, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı.

Maduro hükümeti, 2016 yılında meclisin yetkilerini aldı. Yasama yetkileri daha sonra Maduro çoğunluğundaki Kurucu Meclis’e verildi.

Parlamentoda çoğunluk olan muhalefetin erken seçim, referandum ve Başkan Maduro’nun azledilmesi teşebbüsleri başarısız oldu. Çünkü Maduro ile kendisine sadık Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi tarafından engellendi.

Olaylar bu defa sokağa yansıdı. Maduro’ya bağlı devlet güçleri sert tedbirler uyguladı.

Meclis Başkanı Juan Guaido kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etti. Akabinde ABD Başkanı Donald Trump ve arkasından AB’nin güçlü ülkeleri ile Latin Amerika ülkeleri Guaido’yu başkan olarak tanıdı.

Buna karşılık Rusya, Çin, Türkiye ile diğer bazı devletler, ‘Venezuella’nın yasal olarak kurulmuş hükümeti’ olarak gördükleri Maduro’ya destek verdiler.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu desteğini ‘Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız’ diyerek ifade etti.

Her iki tarafı destekleyen devletlerin derdinin Venezuela’da demokrasi olup olmaması değil. Her devlet kendi menfaatleri açısından yararlı gördüğü tarafı destekliyor.

Her şeye rağmen ABD bir ülkeye demokrasi getireceğini vaat ediyorsa biliyoruz ki, o ülkede kanlı çatışmalar olur. Venezuela halkı için çok daha sıkıntılı bir yeni dönem gelecek demektir.

Ama Türkiye’nin Maduro’yu desteklerken ABD bloğunun karşısındaki Rusya ve Çin bloğu yanında yer almasında hangi menfaatleri olduğunu şimdilik bilmiyoruz.

***********************************

Seçilmişlere Saygı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Maduro’ya desteğinin gerekçesi “seçilmiş olanlara saygı”, bir başka deyişle “seçimle gelen seçimle gitmeli” ilkesi idi.

Gerçi Maduro’nun gerçek bir seçim zaferi sonucu Başkanlık yaptığını söylemek pek kolay değil.

Venezuela’da son Başkanlık seçiminde, %54’lük muhalefet bloku seçimleri boykot ettiği için, katılım oranı % 46’da kaldı. Buna rağmen Başkan Maduro seçime katılan % 46”lık seçmenin %65’nin oyunu alarak seçildi. Yani toplam seçmenin ancak %29,9’unun oyunu alabildi.

“Bir devlet bir başka devletin yönetimini belirleyemez” deniyorsa ve “seçimle gelenlere saygı” isteniyorsa Suriye’de Esad’ın düşürülmesi için çok çeşitli çabalar gösteren Türkiye’nin tutumunu açıklamakta zorlanırız.

Türkiye içinde, seçilmiş Başbakan A. Davutoğlu ile Ankara ve İstanbul dâhil çok sayıda seçilmiş belediye başkanının “metal yorgunluğu” bahanesiyle görevden alınmasını da izah edemeyiz.

***********************************

Türkiye ile Benziyor mu?

Venezuela’da olup bitenlerin Türkiye ile tam benzer olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye’de petrol geliri yok, seçimlere katılma oranı yüksek, ekonomik yapı bu kadar bozuk değil.

Ancak benzerliklerimiz var ve buradan çıkaracağımız dersler olduğu açık.

Türkiye de (Venezuela gibi) son 16 yılda üretim ve eğitimi ihmal etti. Paranın bol olduğu bu dönemde verimsiz alanlarda, israf ve yolsuzluklarla kaynaklarımızı tükettik. Çok borçlu bir ülke haline geldik. Bizde de kaliteli insan kaynaklarımız ve sermaye yurtdışına kaçmakta.

Bilgi, sanayi ve tarım ürünleri üretemediğimiz için her şeyi ithal eder hale geldik, borçlarımızı ödemekte güçlük çekiyoruz.

Türkiye de gittikçe otoriterleşme eğilimi gösteren bir başkanlık modeline geçti. Hukuk devletine olan güven azaldı. Ekonomik kriz için alınan tedbirlerde bile bilim ve devlet aklı değil, ideolojik saplantılar etkin.

Venezuela makul ve akıllı tedbirler almayan ülkelerin varabileceği dramatik noktayı gösteren bir örnek.

Türkiye bu hale gelmez demeyelim. Doğru tedbirleri gecikmeden alalım.

 

 

Darüzziyafe

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın, Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi’nin bir parçası olan bina, 1550-1552 yılları arasında tamamlanmıştır. İmaret binası olarak açılan yapı, bir müddet sonra imparatorluğun “ziyafet salonu” olarak “Darüzziyafe” adı ile kullanılmıştır.

Darüzziyafe; aşevi ve imaret demektir. Yani tabiri caizse ziyafet kapısıdır.

Darüzziyafe ileride bazılarının adlarını anacağım bir grup milliyetçi ve muhafazakâr insan tarafından Süleymaniye Camii’nin külliyesinde aslına uygun olarak 1991 yılında yeniden kuruldu. Darüzziyafe ile tanışmamda açılması ile birlikte oldu.

Yemekler gerçekten tarihi özellikleri taşıyordu. Örneğin Darüzziyafe köftesi ve Fukara Keşkülü hemen anımsadıklarımdan ikisi. Mekânda ise buram buram Osmanlı Türk Devletinin yarattığı muhteşem uygarlığın eşsiz izleri vardı.

Burası benim hatırladığım ve bildiğim kadarı ile Cumhuriyet tarihimizde ilk ve tek örnek!

Darüzziyafe; bana göre milliyetçiyim, milliyim veya muhafazakarım diyen ya da kendini mütedeyyin olarak gören insanların kaçıp geldiği ve huzurla iki lokma yediği Mimar Sinan’ın eseri olan bir sığınaktı. Kapatılıncaya kadar da, o vasfını sürdürdü diye düşünüyorum.

Orada Süleymaniye’nin güzel sesli müezzinlerinin okuduğu ezanlara müteakip tasavvuf musikisi eşliğinde oruç açmak bir ayrıcalıktı…

Benim ve benim gibiler için sadece iki lokma yemek yenilen bir yer değildi. Orayı Darüzziyafe yani gerçek bir ziyafet makamı yapanlar gelen giden insanlardı. Orada o kadar çok toplantıya ve yemeğe katıldım ve kimleri dinlemedim ki!

Yine İstanbul’a gelen turistlerin muhakkak uğradığı ve merak duyduğu bir yerdi…

Ayrıca Turan Yazgan Hocanın Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın “Süleymaniye Kürsüsü” de oradaydı ve cumartesi günleri saat 14.00’de ilim irfan sahibi insanları bizlerle tanıştırıyordu. Ayrıca Darüzziyafe bünyesinde “Türk Mutfak Vakfı”nı da barındırıyordu.

“Türkiyem” diye şiir olmaktan öte bir şey olan mısraları yazan Dilaver Cebeci’yi de orada tanıdım. Bır kısım tanıdığım insanları yazarsam hem buraya sığmaz hem de yazmadıklarıma haksızlık etmiş olurum. Hepsi istisnasız derya gibi insanlardı…

Anadolu’dan ve Türk Dünyası’ndan; İstanbul’a yolu düşen milliyetçi ve muhafazakâr; ilim insanı, akademisyen, bürokrat, siyasetçi, din adamı gibi aklınıza hangi meslek erbabı gelirse gelsin hepsinin yolu Darüzziyafe’den geçmiştir. Müptelası olan zaten ayağını Darüzziyafe’den kesmez merak edende bir kere uğrayınca müptelası olup çıkardı.

Gelen giden herkese sahiplerince iyi davranılır, güler yüz gösterilir, karnı doyurulur ve ihtiyaç sahiplerine hissettirmeden yardım edilirdi.

Bu tablonun mimarları olarak ben Hayrettin Nuhoğlu’nu, Orhan Yılmaz’ı, rahmetli Halil Nuhoğlu ve ondan sonrada Halil Ağbinin kızı Hilal Nuhoğlu’nu biliyorum. Çok ekmeklerini yedim ve o ortamdan büyük feyz aldım. Allah razı olsun ve haklarını helal etsinler.

Darüzziyafe’nin kurulmasında elbette Türk Dünyası’nın aksakalı rahmetli Turhan Yazgan Hoca ve arkadaşlarının büyük payı vardır. Onları da, saygıyla yad ediyorum.

Ancak Türklükle ilgili takıntısı olanlar, bu vakıf yerinden öncelikle Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nı çıkardılar. Uzun yıllardır “Süleymaniye Kürsüsü” başka bir mekânda yapılıyor. Darüzziyafe’nin kurucuları ve işleticileri de onca fedakârlıklarına ve haklılıklarına rağmen “parti yargısı”na yenik düştüler… Şimdi bina malum birinin mahdumunla yakınlığı olan bir üniversiteye ihdas edilmiş durumda.

Bir çok konuda sesini çıkarmayan ve bir yağlı kemik bana da düşer mi, diye beklenti içinde olan çakma milliyetçiler, milliler ve muhafazakârlar böyle bir değerin kaybolmasına ve bu ortamın dağılmasına sessiz kaldılar. Hâlbuki Darüzziyafe’nin hepsinde hakkı vardır ve bu garip bunlara şahit olmuştur.

Binlerce mensubu olan “Türk Düşünce Hareketi”, merkezi Ankara’da bulunan “Türk Aydınlar Vakfı” ve niceleri hep burayla ilintilidir. Yani “ziyafet kapısı” milli ve manevi değerlerin dile geldiği her şeye açık olmuştur.

Son yıllarda memleket meselelerine kafa yorduğumuz ve kuru fasulye-pilavla başladığımız sonrada fikir alış verişi ile devam ettiğimiz “Salı Toplantıları”nın tadı hala damağımızda!

Eğer bu garibin bir fikir zenginliği varsa bu kapıdan nasiplenmesinin bunda katkısı büyüktür. Şimdi bu yazıyı sizlerle paylaşmamın nedeni hem bir vefa duygusudur hem de Türk Mutfak Vakfı’nın son başkanı Ahmet Kolutek’in ağır rahatsızlığıdır. Sizlerden hem Darüzziyafe’nin uğradığı haksızlığa karşı sesinizi yükseltmenizi hem de Ahmet Kolutek’in şifa bulması için dua niyazında bulunuyorum. Onlar bu desteği ziyadesiyle hak ettiler.

Darüzziyafe meselesi uzundur ancak akademik olarak yüksek lisans ve doktora tezlerine konu olacak niteliktedir. Onun için onların başına gelenler pek ala sizlerinde başına gelebilir… Gün doğruları konuşma ve doğru hareket etme günüdür… Her şey için teşekkürler Hayrettin ve Orhan Ağbilerim ve Hilal kardeşim… Bakalım hele, gün ola harman ola!

 

 

Türk Milliyetçiliğinin Kurtulması Gereken Yeni Ergenekon

Ergenekon Destanı malumunuz. Çinlilerin baskın ve katliamından kaçan bir grup Türk sarp dağların arasında gizlenmiş bir yere kaçıp burayı yurt edinirler ve bu yeni yurtlarına Ergenekon adını verirler. Yıllarca burada yaşayıp çoğalırlar, öyle çoğalırlar ki artık buraya sığamaz hale gelirler. Ancak etrafları sarp dağlarla çevrili olduğu için başka bir yere göç etme imkânları yoktur. Bir gün içlerinden biri çıkagelir. Etraflarındaki dağlardan birinin demirden olduğunu ve eğer diğerleri de yardım ederse bu demiri eritip kendilerine yol açabileceğini söyler. Dev körükler imal ederler ve büyük bir ateş yakıp bu dev körüklerle dağı eritirler. Türklerin Ergenekon’dan çıkışı böyle gerçekleşir.

Türk milliyetçiliği 50 yıldır böyle bir Ergenekon’a hapsedilmiştir. Etrafı fikirden sarp dağlarla kuşatılmıştır. Aslında son derece zengin bir backgroundu olan Türk milliyetçiliği hapsedildiği bu dar alanda zenginliğini ortaya koyamamakta, dinamik ve üretken olamamakta, kısır bir döngü içerisinde kendi kendini tüketmektedir.

Türk milliyetçiliğinin etrafını kuşatan bu dağlardan ilki yanlış algılanan devlet kavramıdır. Türk milliyetçiliğinin devlet algısı devleti kutsallaştırmakta, onu milletin hayatını kolaylaştıracak bir araç olmaktan çıkartıp bir amaç haline getirmektedir. Bu bakış açısı nedeniyle devletin hataları görülmemekte, bilakis o hatalara taraftar olunmaktadır. Bu devlet anlayışı devletten menfaat temin eden bir grup gözü açığın uydurmasından başka bir şey değildir aslında. Bu menfaat grupları ne zaman akıl ve mantıkla izah edemeyecekleri bir Ali Cengiz oyunu oynasalar ve iş üstünde yakalansalar “devletin bekası” der işin içinden sıyrılırlar.

Türk milliyetçiliğinin etrafını kuşatan ikinci dağ “Reisçilik” kavramıdır. Reisin veya liderin sorgulanamazlığı, ona mutlak itaat edilmesi fikri Türk milliyetçiliğinin üretkenliğine mani olmanın yanında kendi öz kimliğine de ters düşmektedir. Çünkü Türkün mayasında isyan vardır. Türk başına buyruktur. Tarih boyunca iki yüzün üzerinde devlet yıkıp devlet kurmasının özünde bu isyankâr ruh vardır. Bir İngiliz, bir Mısırlı, bir Çinli gibi binlerce yıl aynı coğrafyada yaşayamayıp üç kıtada devlet kurmasının özünde bu başına buyrukluk vardır. Birinin huzurunda el pençe divan durmak, el öpmek, boyun bükmek Türkün doğasına aykırıdır.

Bir diğer dağ, söylem ve eylem uyumsuzluğudur. Bu bahis kısmen insanların özel hayatlarına dokunduğundan detaylı olarak izah etmeyeceğim.

Bir diğer dağ Türk milliyetçiliğinin şanlı mazinin hatıralarında takılıp kalması ve bugünü ıskalamasıdır. İnsanların atalarının yaptığı güzel işlerle gurur duyması, onları örnek alması elbette tabiidir. Ama geçmişle gurur duyarken içinde yaşadığın anın görmezden gelinmesinin fayda getirdiği görülmemiştir. Konuya bir de tersinden bakmak lazım. Bizim gurur duyduğumuz atalarımız mezarlarından kalkıp gelseler ve bizim şu anki halimizi görseler, acaba onlar da bizimle gurur duyarlar mıydı?

Çin Seddi’ni aşan, Roma’ya diz çöktüren, İstanbul’u fetheden, Viyana önlerine giden, İstiklal Harbi’ni kazanıp “bozkurdun dirilişini” bizzat hayata geçiren atalarımızla övünmek bir meziyet değil. Milliyetçilik de değil.. Onların yaptıklarının üzerine bir şeyler ekleyebiliyorsak ancak o zaman gerçekten milliyetçi oluruz.

Anayasa hukukunda “Yeni Kuşaklar Teorisi” diye bir kavram vardır. 19. yüzyıl ABD Başkanlarından Thomas Jefferson’un ortaya attığı bu teoriye göre “Eski kuşakların iradesi yeni kuşakları bağlamaz. Çünkü yeryüzü nimetlerinden toprağın altındaki ölüler değil, üstündeki diriler istifade ederler.”

Kur’an’da Bakara suresinde tekrarlayan bir ayette şöyle der; “Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size..”

Bugün Türk milliyetçiliğinin fikri prangalarını kırıp çağını yakalaması lazım. Türk olmak, başarılı olmak için tek başına yeterli değil. Her oyunu kendi kuralları içerisinde oynamanız lazım. Günümüzde artık yerel olan değil evrensel olanın sözü geçiyor. Bütün dünyaya hitap eden, evrensel bir yönünüz olmadan hiçbir sahada başarıyı yakalayamazsınız.

Devir artık ne at üzerinde Viyana kapılarına dayanma ne de küffar üzerine kılıç sallama devri. Bugün ülkeleri fikirler ve buluşlar fethediyor. Ekonomisini kontrol altına alabildiğiniz ülke kendiliğinden sizin oluyor. Türk milliyetçiliğinin mevcut şartlarda yeni bir “Kızıl Elma” ya ve yeni yöntemlere ihtiyacı var. Aksi halde kendi Ergenekon’undan kurtulamayacak ve keskin sirke hesabı küpüne zarar vermekten başka bir işe de yaramayacak.