23 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 567

Aydın Denktaş.

Yakın tarihimize damgasını vurmuş nice devlet adamlarının tarihe iz bırakan öylesine büyük başarı öyküleri, öylesine sıra dışı yaşamları vardır ki, asla unutulmazlar.

Onlardan bir tanesi de; Kıbrıs Milli Davamızın lideri, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Raif Denktaş’ınkidir…

O ki, hayatı boyunca doğduğu vatan topraklarında halkının özgür ve bağımsız yaşamı için mücadele eden, gerektiğinde savaşan, bu uğurda pek çok bedeller ödeyen yılmaz bir direnişçi, davasının lideri, büyük bir devlet adamı ama aynı zamanda da çok iyi bir aile reisiydi…

Pekiyi, hayatının her anı türlü tehlikeler, tehditler içinde geçen böylesine büyük bir kahramanı ayakta tutan neydi, ona güç veren kimdi? Böylesine sıra dışı bir insanın arkasında mutlaka onun destek aldığı, ondan güç aldığı biri olmalıydı.

Evet, böyle birisi vardı.

Adı: Aydın Denktaş’tı.

Aydın hanım daha doğduğu zaman 9 yaşındaki Rauf’un eline ”işte nişanlın” diye verilmişti. Rauf amcasının oğluydu, ama aynı zamanda da beşik kertmesiydi.

Yani o, kendisini bildi bileli Rauf’la evliydi.

En nihayetinde evlendiler.

Rauf 25, Aydın 16 yaşındaydı…

Ve onların hikâyesi 1949 yılında başladı.

Onların bu tarihten sonra yaşadıkları sadece bir hayat hikâyesi değildi! Onlarınki Kıbrıs adasının yakın tarihinde yaşanmış her ne varsa, ona liderlik eden bir dava adamının yaşadıklarıyla şekillenen ama bu uzun süreçte aynı zamanda mükemmel bir eş-aşk hikâyesini de anlatan bir yaşam macerasıydı…

63 yıl boyunca aynı yastığa baş koydular…

Hayat onlara her şeyi tattırdı!

Acıyı da, başarıyı da, ihaneti de gördüler…

Büyük bir yaşam mücadelesi içinde geçen ömürleri boyunca acıyı kaybettikleri evlatlarında, başarıyı vatan topraklarında kurucusu olduğu devlette, ihaneti o ömre kurulan türlü tuzakların içinde gördüler…

Hiçbir zaman yılmadılar. Kocası Denktaş, her güçlüğün karşısında nasıl ki, ”Toros” dağı gibi dimdik durdu ise; Aydın Hanım da Toros’un ardındaki en büyük güç, mükemmel bir eş, ama aynı zamanda annesiz Denktaş’ın anası oldu.

Bir insanın hayatı boyunca yaşayabileceği ne varsa fazlasıyla yaşadılar…

Evinin direği Denktaş, son nefesini vermeden önce Aydın’ına;

”Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar, sevgilim sen olmasan bu dünya neye yarar…” diye seslenmiş…

Aydın Hanım ise; Rauf’unu kaybettiği gün, tabutuna sarılıp;

”Ülkesinden önce evimin lideriydi. Kendimi bildiğim bileli beraberdik biz, doğduğum günden beri, elbette hayat devam ediyor ama bomboş bir hayatta bıraktı beni” demişti…

Onlarınki çok sıra dışı ama mükemmel bir eş-aşk hikâyesiydi…

Tıpkı rahmetli İnönü ile rahmetli Mevhibe Hanım’ın,

Tıpkı rahmetli Ecevit ile Rahşan Hanım’ın,

Tıpkı rahmetli Demirel ile rahmetli Nazmiye Hanım’ın hikâyeleri gibi…

Yakın tarihimize iz bırakan liderlerin yaşam hikâyelerine şöyle bir bakın!

Her birisinde mükemmel bir-eş aşk hikâyesi bulursunuz. Her hikâyeden alınacak çok önemli dersler vardır.

O hikâyeler büyük bir özverinin, mütevazılığın, eşe kendini adanmışlığın ama en çok da büyük bir aşkın, sevgi ve saygının üzerine yazılmıştır.

İşte Rauf Raif Denktaş ile Aydın Denktaş’ın hikâyesi de bunun en çarpıcı örneği idi.

Ve o yiğit adamın yiğit kadını da hayata gözlerini yumdu.

Güle, güle Aydın Hanım…

Can liderim Sevgili Denktaş Bey’e, ”Toros’a” selam söyle…

Biliyorum ki o sizi kollarını açmış bekliyor…

Tutuşun el, ele… Çocukluğunuzu dahi yaşayamadığınız vatan topraklarınızda; ”Karkot Deresinin”, Akdeniz’in kıyılarında koşun özgürce…

Sizi hiçbir zaman unutmayacağız. Ruhunuz şad, mekânınız cennet olsun. Her ikinizin de aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum efendim.

 

 

Türk Dünyası’nın Bazı Sorunları

Aydınlar Ocağımızın 26 Ocak 2019 tarihinde Akgün Otel’de düzenlediği “Türk Dünyası’nın Sorunları” büyük ilgi gördü ve çok başarılı geçti. Bendenizin oturum başkanlığı yaptığı toplantıda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Dr. Cüneyt Mengü ve Hamit Göktürk konuşmacı oldular.

Süper güçlerden herhangi birinin güdümüne girmiş bir anlayışla Türk Dünyasına bakmak bizce kabul edilemez. Dolara bağımlı sözde Türkçülük hiç olamaz. Uygurlara ve Doğu Türkistan’a uygulanan kültürel ve etnik temizlikçi, soykırımcı ve insan hakları ihlalci politikanın amacı; bazılarının iddia ettiği gibi ne gericilikle mücadele, ne de sözde IŞİD‘e destekçi politikaya tepki gibi gösterilemez. Gerçekler örtülemez Çin’i utanmadan ve sıkılmadan savunma gerçeklerle bağdaşmaz ve ulusalcılığa da sığmaz.

Türk Dünyası ile ilgilenmeyi 1980 ortalarına kadar şövenizm, ırkçılık, kafatasçılık ve tehlikeli sayan aşırı ideolojik körlük ve yobazlık örneklerine, az gelişmiş beyinlerin bugüne sarkan izlerine hala şahit olmaktayız.

–         Türk Dünyasında ders ve müfredat programları ortak ele alınmalı, terim birliği sağlanmalıdır,

–         Sovyetler döneminden günümüze sarkan Türk düşmanlığı kokan ifadeler artık ders kitaplarından çıkarılmalıdır,

–         Türk Dünyasının ortak milli gün, bayram ve kutlamaları olmalı, karşılıklı haberdarlık süreci ve işbirliği işletilmelidir,

–         Ortak tarih kitapları düzenlenmelidir,

–         Her bir Türk Cumhuriyetinin ve özerk Türk bölgesinin sorunu Türk Dünyası bütünü içinde birlikte ele alınmalı, sahip çıkılmalı, dar bakışlılık ve ufuksuzluk terk edilmelidir. Türkiye Afrika ülkelerine gösterdiği ilgiyi Türk Cumhuriyetlerinden de esirgememelidir,

–         Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki öğrenci ve öğretim üyesi mübadelesi tekrar ele alınmalıdır,

–         Türk Dünyası arasındaki iletişim ve ulaşım sorunları vardır. THY ilişkilerin gelişmesini engellemeyecek fiyat politikası uygulamalıdır,

–         Türkiye’ye yaptırılan yanlışlar, Türk Cumhuriyetlerinden de talep edilmekte ve onlara dayatılmaktadır. Türkiye örnek konumunu doğru sürdürmelidir. Milli kimliğimiz konusunda yanlışlar yapılarak gülünç duruma düşülmemelidir,

–         Türk Cumhuriyetleri içeride demokratikleşmenin geliştirilmesine katkıda bulunurken, milletleşmeye ağırlık verilmeli, dışarının etnik ve mezhepçi dayatmalarına karşı yapıyı güçlendirmeli, dışa karşı milli direnç zayıflatılmamalıdır,

–         Küreselleştirme süreci ve ortaya çıkan tuzaklar Türk Cumhuriyetlerinde iyi anlaşılmalı, bu etiket altında uydulaştırılmaya fırsat verilmemelidir,

–         Milletler arasında korumacı iktisat politikalarının öne çıktığı fark edilerek, ithal ikame yollarından faydalanılmalı, üretim ekonomisi zemini güçlendirilmeli, sadece klasik ihraç ürünlerine-petrol dâhil-bel bağlanmamalıdır,

–         Üretmeyen her sorunda çözümü ithalatta gören yanlış zihniyet hepimizin sorunudur. Bu anlayış cari açığı arttıran, teşebbüs gücünü sınırlayan, yabancı ülke üreticilerini destekleyen bir çarpık yoldur. Bu yol pasifleşme, güdümlü ve dışa bağımlı bir tehlikeyi doğurur. Üretmeden tüketmeye, kazanmadan harcamaya, kredi kartı rezaletlerine, ihraç etmeden ithalata zorlayıcı bir anlayış sadece güçlü ülkeleri ve çok uluslu şirketleri mutlu edebilir. İyi yönetim ve oyunu kurallarına göre oynama esas olmalıdır. İsrafçı ve gösterişe ayrılan kaynaklar terk edilmelidir. İtibar, tüketimden çok üretim ile ölçülür,

–         Demokrasiye geçecek ülkelerde, demokrasinin emperyal çıkarlara uygun kullanılmasına karşı dikkatli olunmalı, iktisadi sömürülme yolları açılmamalıdır,

–         İçerde uygulanacak politikalarda özgürlükçü ve güvenlikçi yaklaşımlar birlikte ele alınmalıdır,

–         Türk Dünyasında sportif temaslar genişletilmeli, daha geniş düzenlemelere gidilmelidir,

–         Alfabe birliği konusunda ısrarla durulmalıdır,

–         Türkçe konuşan devletler tabiri Türk Dünyasının yerine geçirilmemelidir. Türk Dünyası yerine ısrarla Avrasya kavramı sıklıkla kullanılmamalıdır,

–         KKTC Türk Dünyası bütünü içinde gerekli yeri almalı, çeşitli ihmaller yapılmamalıdır,

–         Türkiye’de ve Türk Dünyasında devlet memuru olmak önceliklidir ve müteşebbis olma şuuru fazla güçlü değildir. Bu eksiklik giderilmelidir.

–         Türk Dünyasında genç nesiller öncelikle emperyal ülke kültürleriyle dışa açıldıkça tanışmakta, kendi toplumlarıyla yabancılaşmaktadır. Musiki dâhil, çeşitli sanat dallarında ortak çalışmalar yapılmalıdır,

–         Türk Dünyasını teşkil eden ülke ve özerk bölgeleri her yönden tanıtıcı yayınlara ihtiyaç büyüktür. Türk, Türk’ü yeterince tanımamaktadır.

–         Bazı Müslüman ülkelerde Türkleri eritme politikaları güdülmektedir. Bazı Ortadoğu ülkelerinde Türkler mezhep taassubuna itilerek birlik ve beraberlikleri zayıflatılmaktadır. Bu tuzağa düşülmemelidir,

Hristiyan ülkelerde ise Türkler göçe zorlanmakta, azınlık haline dönüştürülmektedirler. Türkler bulundukları ve vatandaşı oldukları ülkelerde desteklenmelidir. Bu destek ev sahibi ülkelerin toprak bütünlüklerini bozucu şekle de bürünmemelidir.

 

 

Kadının Kariyeri: Annelik!

Bu satırları okumaya başlarken, size yoz yobaz fikirler arz edeceğimi zannetmeyin. Ya da kadına dinin verdiği önemi de anlatacak değilim. Kadını ikinci sınıf bir insan olarak da, görmüyorum veya sadece doğurganlık açısından da bakmıyorum. Ben bütün bunların aksine kadının annelik özelliğine ve bunun bir millet için önemine vurgu yapmak istiyorum.

Türk Milleti ve özellikle ırken Türkler günümüzde şuursuz bir şekilde yaşıyor ve ne yazık ki, bir yaşam felsefesine de sahip değiller. Onun için memleketlerinin sevk ve idaresini Türk gibi gözükenlere bırakmış durumdalar. Bunun en büyük nedeni, kadınlarımızın cahil bırakılması ve buna paralel olarak ne yaptıklarını bilmez halde oluşları ve bununda çocuklarına ile aile yaşamlarına yansımasıdır.

Türkler hakkında doğru bilinen bir yanlış ataerkil bir toplum olduklarıdır. Hâlbuki Türkler anaerkil bir topluluktur. Yani toplumu kadınlar çekip çevirir. Kadın tökezlemeye başlamışsa toplumda çatırdamaya başlar. Bu nedenle günümüzdeki hasta halimizin ana nedenlerinden biri de, kadınlarımızdır!

Türk kadını, bilgi ve şuur açısından tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ne yaptığını bilmez bir haldedir. Evine, kocasına ve çocuklarına sahip çıkamamaktadır. Üreticiliğini, yapıcılığını ve çekip çeviriciliğini kaybetmiştir. Az kaldı doğurganlığını da, kaybetmek üzerinedir.

Hâlbuki Türk topluluklarında kadının en büyük kariyeri anneliktir ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde Türk, kendi topraklarında esir hale düşecektir.

Günümüzde Türk kadını göreceli olarak rahata kavuşmuştur ve kendisi ile birlikte çocukları içinde daha rahat bir arayış içerisindedir. Ancak tarih bize göstermektedir ki, Türk için rahat ve rahatın peşinde koşmak ona iyi gelmemektedir. Türkler daima uyanık ve hareket halinde olmak zorundadır.

Aile planlaması, nüfus sağlığı, ekonomik sıkıntılar ve “sen çocuk doğurmak veya çocuklar için mi, dünyaya geldin” telkinleri Türk kadınının doğurmaktan ve annelikten vazgeçmesine neden olmuştur. Buna karşılık etnik azınlıklar, azınlık psikoloji ile daha fazla doğum yapmakta ve nüfus olarak çoğalmaktadır. Örneğin artık Türkiye’ye yerleştikleri varsayılan Suriyeliler bu doğurganlıkla Türk’ün vatanını kısa bir müddet sonra sadece doğurarak ele geçirebilecek hale gelebilecektir.

Türk anneleri artık kızlarına doğurmak için değil doğurmamak için telkinde bulunmaktadır. Çocuk doğurmak ve ona bakmak, büyütmek, okutmak kadınlara artık zor gelmektedir. Eğer kadınlarımız bu yanlışlardan vazgeçmezlerse, vatan ve devlet elden gideceği için arzuladıkları tatlı hayat onlar için adeta bir kâbusa dönüşecektir.

Türkiye’de milyonlarca Türk kızı üniversitelerde okumakta ve iş hayatında yer almaktadır. Ancak yüksek tahsil yapmış olmaları veya bir mesleklerinin olması onların çok çocuk sahibi olmasına engel olmamalıdır. Eğer böyle engeller varsa biz Türk toplumu olarak ayağa kalkmalı ve kadınlarımızın en büyük kariyeri olan anneliği hakkıyla yapabilmeleri için gereken tedbirlerin alınmasını sağlamalıyız.

Biliniz ki; Türk kadınlarını yaşamlarının en büyük kariyeri olan, anneliği hakkıyla yapamazlar ve geniş aileler kuramazlar ise Türklerin bu topraklarda geleceği yoktur.

Türk kadını; televizyonlarda dizi, kadın ve yemek programları olmak üzere abuk sabuk şeyleri seyretmekten kurtarılmalıdır. Din duygularının cemaat ve tarikatlar tarafından istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Kadınlarımız arasında Türklük duygu ve düşüncesi pekiştirilmeli ve bunların çocuklara intikali öncelikle sağlanmalıdır. Çünkü biz biliyoruz ki; ilk öğretmen annedir.

Eğer bugün Türkiye topraklarında azalıyorsak, Türklük şuurunda veya millet olma yolunda sıkıntılar yaşıyorsak, sıkıntılara kadınlarımız çare olmuyorsa; felakete yol alıyoruz demektir. Bu nedenle Türk kadını yeniden annelik kariyerinde bizim ihtiyacımız için gerekli olan mükemmelliğe ulaşmalıdır.

Bizim için gerekli olan mükemmellikten kastımı; kadının iyi eğitimli ve meslek sahibi bir iş kadını olmasından öte Türklük adına büyük bir şuurla üstün duygu ve düşüncelere sahip olması ve bunları çocuklarına aktarmasıdır diye tanımlıyorum.

Gelin ülkemizi büyük bir yanlıştan kurtaralım ve Türk kadınının mankurtlaşmasını hep birlikte önleyelim. Onu yeniden toplumun inşasının baş mimarı olarak önümüze koyalım. Türk kadınına, kendini ve vazifelerini fark ettirelim. Gerisi Allah’ın izni ile çorap söküğü gibi gelecektir.

Ben Türk kadınlarına ve Türk annelerine inanıyorum. Onlarda kendilerinin ve güçlerinin farkına vardıkları an Türkiye’de her şey değişmeye başlayacaktır. Gelin işe onlara en büyük kariyerlerinin doktor, mühendis, akademisyen, mimar, avukat, vali, büyükelçi olmaktan öte annelik olduğunu anlatarak başlayalım.

 

 

ESKİ Türkler Hakkında Ne Biliyoruz? Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Tarih Sohbeti Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar

Oğuz Çetinoğlu: Devlet kuramamış olmalarına rağmen bulundukları bölgede çok etkili olan bir başka Türk topluluğu olan Peçenekler hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: 9. yüzyılın ilk yarısında Hazar-Uz baskısına dayanamayan Cim ve Yayık boylarındaki Peçenekler, kalabalık kütleler hâlinde İdil Nehri’ni aşıp, 860-880 yıllarında Don-Kuban bölgesine geldiler. Buralarda yaşayan Macarları yerlerinden çıkardılar. Buraya gelmeden önce Peçeneklerin daha önceki tarihleri hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. 889-893 yıllarında ise, Don ırmağından Dinyeper ırmağının batısına kadar uzanan sahaya hâkim oldular. Peçeneklerin buralarda sekiz boy hâlinde yaşadıkları bilinmektedir.

Çetinoğlu: Hangi boylar?

Prof. Taşağıl: Bu boylar şunlardır: Ertim, Yula, Çor, Külbey, Karabey, Tolmaç, Kapan ve Çoban. Bu adlardan bazıları eski Türk unvanlarıdır (Yula, Çor, Külbey, Kapan=Kargan). Ertim, Çor ve Yula boyları birlikte hareket edildiğinde idâreci durumundaydılar ve bunlara Kenger (Kangar) denilmekte idi. 12. yüzyıla gelindiğinde boy sayısı on üçe yükseldi. Hazarlar, Uzlar, Macarlar ve birtakım Fin kabileleri ile Slavlar, Peçeneklerin komşuları idi. 900’den 1036 yılına kadar on biri büyük çapta olmak üzere birçok seferde bulundular. 968 yılında Kiev’i kuşattılar ve Knez Svyatoslav’ı mağlûp ederek öldürdüler.

Çetinoğlu: Bizans’la iyi ilişkiler kurabilmelerini nasıl açıklıyorsunuz?

Prof. Taşağıl: 992, 996, 1015 yıllarında Rusların hücumlarına karşılık verdiler. Bu sâyede Peçenekler, Rusların Karadeniz’e inmelerine mâni oldular. Bu durum, Bizans’ın menfaatlerine de uygun düşüyordu. 915’te başlayan Peçenek-Bizans dostluğu, İstanbul’dan gönderilen elçiler ve hediyelerle bir müddet devam ettirildi. Peçenekler, ayrıca Bizans’tan kumaş, baharat, boya, süs eşyası ve mücevherat alıyor, karşılığında bal mumu, tutkal, kıymetli deri satıyorlardı.

Çetinoğlu: Peçeneklerin Macaristan’a gidişleri nasıl oldu?

Prof. Taşağıl: Peçenekleri İdil ötesi yurtlarından çıkaran Uzların batıya doğru ilerlemeleri üzerine bir kısım Peçenekler 942-970 yılları arasında Macaristan’a yerleşti. Asıl kitle, batıya doğru kaymaya başladı. 11. yüzyılın başlarında Peçenekler, Dinyester Irmağı boyuna indiler. Bu durum onların Don bölgesindeki hâkimiyetlerinin azalmasına sebep oldu. Bundan istifâde eden Ruslar, Peçeneklere 1036 yılında ağır bir darbe vurdular. Bu târihten sonra Peçenekler Tuna boylarına geldiler ve Tuna nehri Peçenekler ile Bizans arasında sınır oldu. Arkalarında Uz baskısının şiddetlenince Peçenekler Balkanlara doğru kaymaya başladılar. Hattâ bazı boylar, Bizans ile anlaşarak sınır bekçiliği yapıyordu. 1048’den sonra pek çok Peçenek Bizans hizmetine girdi. Bunlar arasından Anadolu’ya da gönderilenler oldu. Anadolu’da Peçeneklerle ilgili birçok yer adı, Bizans tarafından yerleştirilen bu Peçeneklere aittir. Nitekim bunlardan bir kısmı 1071 Malazgirt savaşında Alparslan tarafına geçerek Bizans’ın yenilmesinde rol oynamışlardır.

Çetinoğlu: Peçenekler, Trakya’nın ve kısmen Anadolu’nun mukadderatında da söz sâhibi olmuşlardı…

Prof. Taşağıl: Evet! 1050’de Edirne çevresi, Trakya’nın Marmara’ya kadar olan sahilleri Peçeneklerin hücumuna maâruz kaldı. İzmir Beyi Çaka, İstanbul’u zapt etmek için Peçenek başbuğları ile ittifak yaptı. Ege’de donanması ile Çaka Bey, Marmara sâhillerinde Selçuklular, 1091 yılında Edirne’de Peçenekler İstanbul’u kıskaç altına almak üzere anlaştılar. Çok zor durumda kalan Bizans’ın imdadına Kumanlar yetişti.

Çetinoğlu: Daha sonra da kahraman Türk boylarından ikisi, Peçenekler ve Kumanlar karşı karşıya getirilip savaştırıldılar…

Prof. Taşağıl: 1060 yılından itibâren Peçeneklere ait Karadeniz’in kuzeyindeki sâhayı işgal eden Kumanlar 1080’lere doğru da Tuna boylarına kadar ilerleyince Peçeneklerle arasında müthiş bir düşmanlık baş gösterdi. Rus knezleri, önceleri bu durumdan istifâde ettikleri gibi, Bizanslılar da faydalanmanın yollarını buldular. Meriç nehri kenarında Bizans’a kat’î bir darbe indirmeye hazırlanan Peçenekler, Bizans’ın tahriki ile çok kalabalık olan Kumanların saldırısına uğradılar. Lebinium’da 29 Nisan 1091 târihinde mağlûp olarak tamamen ezildiler. Böylece siyasî târihleri sona eren Peçeneklerden geri kalanlar etrafa dağıldılar.

Çetinoğlu: Nerelere dağıldılar?

Prof. Taşağıl: Bir kısmı Macaristan’a gitti ve Peşte çevresi ile Fertö’de yerleştirildi. Bir kısmı da Uzlar ve Kumanlar arasına karıştı.

Çetinoğlu: Balkanlarda kalanlar?

Prof. Taşağıl: Onların çoğu ise, Vardar nehri boyunca yerleşti. Makedonya’daki Meglano-Ulah’lar ile Sofya etrafındaki Şop-Bulgarlarının Peçenek neslinden oldukları söylenmektedir. Anadolu, Sırbistan, Rusya, Macaristan ve Kafkaslarda bazı yer adları ile halk efsanelerinde Peçeneklerin hâtıraları yaşamaktadır. Orta Macaristan’da ele geçen meşhur Nagy-Szent Miklos hazinesinin altın kapları üzerindeki Göktürk alfabeli yazıların Peçeneklere ait olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Ayrıca Güney Rusya’da Poltava’da bulunan Perescepine hazinesi de onlara aittir. 150 yıldan fazla Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Peçeneklerde, her biri kendi başbuğunun idâresinde boy teşkilâtı çevresinde kalmışlar ve bir devlet kuramamışlardır. Fakat savaş ve müdâfaa durumlarında ortak hareket edebilmişlerdir. 11. yüzyıl ortalarında Turak adında bir başbuğ on bir Peçenek boyunun başına geçmişse de bütün boyları hamiyeti altına alamamıştır.

Çetinoğlu: Uzlardan söz etmiştiniz. Onları da tanıtır mısınız?

Prof. Taşağıl: Oğuzların batı kolu Uzlar Rus yıllıklarında Tork (Türk), Bizans kaynaklarında ise Uz diye geçmektedir. 860’lı yılarda Peçenekleri İtil ötesindeki yurtlarından çıkararak oraya yerleşmişler ve sonradan batıya doğru ilerlemişlerdir. Kiev knezi Vlademir’in müttefiki olarak 985 yılında İtil Bulgarlarına karşı yapılan sefere bazı Uz grupları da katılmıştı. Yalnız bunların Kiev bölgesine göçleri ise 1036 yılında Peçenekleri yenmelerinden sonra olmuştur. Uzları Peçenek yurduna sevk eden sebep ise; 1030 yılından itibaren Don Nehri boylarında faaliyet göstermeye başlayan Kumanlardır. Nitekim Uzlar, Kumanların ileri harekâtı neticesi 1048’de Dinyeper havalisine doğru kaymışlardır.

Kiev Rusya’sının güney bölgelerine kadar yayılan Uzları, Rus knezleri 1060 yılında âni bir hücumla yenince kalabalık kitlelerle batıya doğru çekildiler. Uzlardan bir kısım Kiev dolaylarında Rus knezlerinin hizmetine girerek Ros Nehri boyunca yerleşti. Batıya giden Uzlar ise 1065’te Bizans ve Bulgar mukavemetini aşıp Tuna boylarına gelerek Peçeneklerle komşu oldular. Arkadan gelen Kuman tazyiki yüzünden Tuna’yı aşıp akın ve yağmalarını Selanik ile Peloponnes’e ulaştırdılar.

Çetinoğlu: Uzların tarih sahnesinden silinişi konusunda bilgiler var mı?

Prof. Taşağıl: Peloponnes baskınları sırasında bastıran şiddetli kış ve Uzlar arasında baş gösteren salgın hastalıklar çok sayıda nüfus kaybına sebep oldu. Ayrıca Bizans entrikası ve intikam alma duygusuyla harekete geçen Peçenekler ile bölge halkının hücumları da Uzların tamamen güç ve kudretlerini kaybetmelerine sebep oldu. Baskınlardan kurtulan az sayıda Uz ise 1068 yılında Macaristan’a akın tertip etmişlerse de başarılı olamamışlardır.

Bir miktar Uz kalıntısı Bizans ordusuna alınarak başta Makedonya olmak üzere çeşitli bölgelere gönderilmişlerdir. Nitekim bu Uzlardan bir grubun Selçuklulara karşı Anadolu’da Bizans saflarında bulunduğu bilinmektedir.  Güney Rusya’ya geri dönen bazı Uzlar ise, Kiev şehrinin varoşlarına yerleştirilmiştir.

Doğu Avrupa sahasında kısa bir dönem faaliyet gösteren ve diğer Türk boylarına nazaran kendileri hakkında çok az bilgi sâhibi olabildiğimiz Uzlardan günümüze en açık örnek bugünkü Moldavya’da yaşayan, dil ve kültürlerini büyük ölçüde muhafaza eden Gagauz Türkleridir.

 

Çetinoğlu: Kuman-Kıpçaklar hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle zannederim bu muhteşem târih sohbetimizi sonlandırmış olacağız…

Prof. Taşağıl: Kıpçaklar 10. yüzyılda İrtiş boylarında bulunan ve aynı soydan gelen Kimeklerin İşim-Tobol vâdilerinde oturan bir koludur. Kuman; ‘sarı, sarışın, sarı saçlı insanlar‘, Kıpçak  ise ‘ağaç kovuğu, âniden kızan‘ anlamındadır.  Kıpçakların yaşadıkları bölgeye göre daha güneyde kalan ve diğer bir kollarını teşkil eden Kumanların da kendilerine katılmalarıyla kuvvetlenen Kıpçaklar, Kıtayların baskısı ve yer darlığı dolayısıyla Volga üzerinden Güney Rusya’ya kadar ilerlemişlerdir. Moğol istilâsına kadar Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda hüküm süren Kuman-Kıpçaklarının Rus ve Bizans târihinde önemli yerleri vardır.

Çetinoğlu: Neler yaptılar, târihte nasıl izler bıraktılar?

Prof. Taşağıl: 1055 yılından itibaren Ruslarla mücadeleye başlayan Kuman-Kıpçaklar, 1061 ve 1068’de onları yendiler. Akınlarına devam eden Kuman-Kıpçaklar, 1080’lerde Balkaş Gölü’den Tuna ağzına kadar yayıldılar.

Bu bölge İslâm kaynaklarında ‘Deşt-i Kıpçak’ olarak tanınmakta, batıda ise Comania adıyla anılmaktadır.

Bu devirde Kuman-Kıpçak ülkesi beş kısım hâlinde idi; Orta Asya, Yayık-Volga, Don-Donets, Aşağı Dinyeper ve Tuna. Buralarda ayrı gruplar hâlinde, kendi başbuğları idâresinde yaşıyorlardı. 1091’de Lebunium Savaşı’nda Bizans kuvvetlerine yardımcı olarak katılan Kumanlar, Tuna bölgesinde yaşayanlardı. 1091’de Macaristan’a, 1092’de Lehistan’a,  1093’te ise Bizans topraklarına giren Kuman-Kıpçaklar 1094’te de Rus bölgesine akınlarını devam ettirdiler. 1096’da Kiev’e gönderilen iki elçi grubunun öldürülmeleri savaş sebebi sayılarak Kiev ve civarını yağmaladılar. Fakat 1103’teki birleşik knez kuvvetleri karşısında tutunamayan Kuman-Kıpçaklar, 1105-1111 yılları arasında Rus kuvvetleri üzerine dört defa akın yaptılar. Tuna Kumanlarından bir grup Macaristan’a giderek orada ücretli askerlik yaptı. 12. yüzyılın ortalarında Dinyeper Kumanlarının Pereyaslavl knezliğine karşı 1177 ve 1179’da akınlar yaparak küçük galibiyetler elde etmelerine rağmen 1184’te birleşik Rus ordusuna mağlûp olmaktan da kurtulamadılar. Bu savaş esnasında yedi bin esir arasında 417 bey ve beyzadenin bulunduğu da rivâyet edilmektedir. Bu hâdiseden bir yıl sonra Novgorod knezi İgor kumandasındaki Rus ordusunu Don Nehri boyunda Kayalı Irmağı kıyısında kuşatarak imha ettiler. Savaş esnasında Prens İgor ve diğer knezler Kuman başbuğu Könçek’e esir düştüler. Bu sefer Rus edebiyatının şaheseri olduğu söylenen İgor Destanı’na konu olmuştur.

Çetinoğlu: Kafkaslarda da Kumanların izlerine rastlamak mümkün…

Prof. Taşağıl: Gürcülerle münâsebete giren Don ve Kuban civarındaki Kumanlar, Kafkasların güneyine kadar geçtiler. Hattâ Selçuklu akınlarını durdurabilmek için 1110 yılında Gürcülere yardım etmişlerdir. Aynı zamanda Gürcülerle aralarında siyasî evlilikler de yapılmıştır. Bazı Kuman kitleleri Çoruh, Kür dolaylarına kadar ilerlemişler, Şirvan ve Azerbaycan’a da seferler düzenlemişlerdir.

Gürcülere yapılan yardım neticesinde Tiflis, Gürcü krallığının başkenti olmuştur. Selçuklular devrinde Azerbaycan Atabeyliğinin kurucusu İl Deniz de soy olarak Kafkaslardan gelmiş bir Kıpçak Türkü idi. Kırım yarımadasına giden Kumanlar ticâretle meşgul olmuş, küçük kasabalar kurmuşlardır.

Çetinoğlu: Kumanların dağılma süreci ne zaman nasıl başladı?

Prof. Taşağıl: 13. yüzyılda Kumanların Deşt-i Kıpçak’taki nüfuzları zayıflamış, doğu bölgesindekiler Harezmşahlarla irtibata geçmiş, hattâ onların ordusunda vazife almışlardır. Yine bu devrede Moğollar karşısında tutunamayan Kumanlar, Ruslarla birlikte hareket etmişler, Kırım yarımadasındaki ticâret liman şehirlerini de Anadolu Selçuklularına terk edince iktisadî yönden çok zayıflamışlardı. 1223’de Kalka Savaşı’nda Ruslarla birlikte Moğollar karşısında mağlup olan Kumanlar iyice dağıldılar ve bölge Altın-Orda Hanlığı’na terk edildi. Bir kısmı Macaristan’a, bir kısmı da İtil Bulgaryası’na çekilmek suretiyle Kıpçak bozkırlarındaki hâkimiyetleri son bulmuştur.

Çetinoğlu: Tamâmen yok oldukları söylenebilir mi?

Prof. Taşağıl: Hayır. Münferit olarak târihe geçen ve önemli işler yapan Kuman kişileri oldu. 13. yüzyılın başlarından itibaren dağılmaları ve iktisadî sıkıntılarına hayvan hastalıkları ve ölümlerinin de eklenmesiyle eski bir Slav geleneğine uyarak, sıhhatli gürbüz çocuklarını para karşılığında başka ülkelere göndermişlerdi ki, Mısır’da kurulan Eyyûbî Devleti’nin asker ihtiyacı Deşt-i Kıpçak’tan ve Kafkaslardan getirilen bu insan gücü ile karşılanmağa başlanmıştı. Bu yolla Mısır’a gidenler arasında İzzeddin Aybeg’in 1250’de Eyyûbîler yerine Sultan yapılması ile Mısır’daki devlet kısa zamanda Kuman-Kıpçaklarının eline geçti.

Yine aynı soydan gelen ve 1260-1277 yılları arasında Mısır Memlük sultanı olan Sultan Baybars Moğolları Suriye’den çıkarmakla şöhret bulmuştu. İktidar Çerkez Kölemenleri’ne geçinceye kadar bu sülâle Mısır’da hüküm sürmüştür.

Hindistan Delhi Türk Sultanlığının ikinci hükümdar sülâlesinin kurucusu Uluğ Han da Kıpçak büyüklerindendir. Kuman-Kıpçakları, Karadeniz’in kuzeyinde Rusların güneye inmesini önlemekten başka, bölgenin Türkleşmesini de sağlamışlardı. Bugün Romanya’da yaşayan açık sarı saçları ve mavi gözleri ile diğer topluluklardan ayrılan Çangoların Kumanlardan geldiği ileri sürülmektedir. Bir grup da Macaristan’a yerleşmiştir. Buradaki bazı yer isimleri onların hâtıralarıdır. Ayrıca Macar dilinde mevcut Türkçe sözler Kuman-Kıpçaklara aittir.

Çetinoğlu: Asimilasyona tâbi ola Kumanlar hakkında neler söylenebilir?

Prof. Taşağıl: Kuman-Kıpçakların, çok önceleri Avarların yaptığı gibi Slavlaşmış Bulgarlar üzerinde büyük tesirleri olmuştur. Bulgarlar istiklâl hareketlerine katıldılar. Mücadeleyi kazanarak 2. Bulgar devletini kuran ve Ulahların teşkilât târihinde rol oynayan Çar Asen’in (1187-1196) Kuman-Kıpçak olduğu da ileri sürülmüştür.

1130’lu yıllarda teşekkül eden Romen devletinin de Kuman-Kıpçak unsuruna dayandığı ve Basaraba tarafından kurulduğu söylenmektedir. Bugün hâlâ Romanya’da Tuna’nın Karadeniz’e döküldüğü yere Basarabya denir.

Çetinoğlu: Kumanlar hangi dili konuşuyorlardı?

Prof. Taşağıl: Orta Asya içlerinden Macaristan ovalarına kadar yayılmış olan Kuman-Kıpçakların dili Türkçe içinde mühim yer tutar. Türk devletlerine göre Orta Türkçeyi Kuman-Kıpçakların konuştuğu dil oluşturur. Ayrıca Kuman-Kıpçakların en mühim hatırası olarak 1303 yılında Kırım’da bir İtalyan tüccar ve misyoneri tarafından yazılan Lâtince, Farsça, Kuman-Kıpçakça sözlüktür. Bu lügat 2500 Kuman/Kıpçakca kelime ile İncil’den tercümeler ve bazı Katolik ilâhileri ihtiva etmektedir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat 1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Târih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya târihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Târih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk târihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Târihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Târihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

2007-2008 yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. Buradan emekli olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi’ne geçti. Hâlen bu üniversitede, öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

 

 

‘Özgürlüğe Giden O Yola Doğru’

“Kıbrıs’ta 14 Ağustos 1974’te gerçekleştirilen 2’nci harekâtın ilk saatlerinden beri civar köylerden kaçan ve araziye dağılmış olan Rum Milli Muhafız Askerleri, onlara komuta eden Yunanlı subaylar, sivil Rum milisler; Lefkoşa Rum kesimine geçebilmek için bizim ele geçirdiğimiz bölgeden geçmek zorundaydılar. Böyle olunca da pek çoğu birliklerimize esir düşüyorlardı. Bunların çoğunluğu yaşlılar, kadın ve çocuklardı. İçlerinde emzikli bebekler dahi bulunuyordu… Yine grup, grup esirlerin getirildiği bir andı! Yaşlı bir karı, koca, 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu ve genç kızdan oluşan 4 kişilik bir Rum aileyi toplayan askerlerimiz, bu grupla birlikte tabur karargâhımızın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Gelen bu grup içindeki o küçücük Rum kızı bir an gözüme ilişti! Aman Allah’ım! Türkiye’de bıraktığım kızım Ebuş’uma ne kadar çok benziyordu, aynı yaştaydılar sanki. Ben bu duygu seline kapılmışken, bu aileyi bulunduğumuz yere ve tam benim önüme getirdiler. O küçücük Rum kız çocuğu sanki kendilerine bir şey yapılacakmış ve bu emri de ben verecekmişim gibi iki elini de havaya kaldırmış bir şekilde bana dönerek; ‘No, noooo! Help, help diyerek bağırmaya ve ağlamaya başlamıştı! Bir an kahroldum, ne yapacağımı şaşırmıştım! Küçücük çocuğa ne yapılabilirdi ki? Karşımda duran, bulunduğumuz bölgeye toparlanan yaşlılara, kadınlara, hamile annelere, kucağında emzikli bebekleri olan annelere, gencecik insanlara ne yapabilirdik? Onlar, bize kurşun sıkan Rum askerleri değildi ki! Onlar çaresizce hayata tutunmaya çalışan sivil halktı. Onlar Türk askerine teslim olmuş, aman dileyen çaresiz sivillerdi. Savaşın tüm acımasızlığının yaşandığı o zaman kesitinde gün batmış ve bulunduğumuz yerde, toplam 187 Rum sivil esirimiz olmuştu. Onlar artık bizim namus ve şerefimize emanetti. Aman dileyen insana el kaldırmak, zarar vermek bir kere dinimizce de günahların en büyüğü idi… Bu insanların hepsi aç ve susuzdu. 20 Temmuzdan – 14 Ağustosa kadar geçen süre neredeyse bir ay olmuş, toplanan esirler bu uzun sürede ne yapacağını bilmez bir halde oradan, oraya savrularak, güneye Rum kesimine geçmeye çalışmışlar ve bir şekilde de hayatta kalmışlardı. Görünen o ki, çok bitkindiler ve artık onlara göre yolun sonuna gelmişlerdi! Ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler! Çocuklar ağlaşıyor, yaşlılar dua ediyor; anlaşılan o ki, kadınlar, genç kızlar korku dolu gözler ile etrafı inceliyor, başlarına ne gibi bir felaketin geleceğinin hesabını yapıyorlardı… Ama yanılıyorlardı. İşte tam bu anda Türk askerinin, doğuştan gelen ve Türk Milletinin bir ferdi olmanın en önemli hasleti devreye giriyordu. Çünkü ‘Mehmetçik’ merhametliydi, bu güne kadar savaş meydanlarında kendisinden aman dileyene asla zarar vermemiş, yan bakmamıştı. Yine öyle oldu. Rahmetli bölük başçavuşum Banazlı Cafer Çınar Başçavuşu yanıma çağırarak, Rum esirlerin bu bitkin halini göstererek; ‘sana emir vermiyorum, sadece bu insanların durumunu gören öncelikle subaylarımdan, astsubaylarımdan ve askerlerimden onlara yardım etmelerini, üzerlerinde bulunan yiyecekleri, suyu bu muhtaç insanlarla paylaşmaları için bu isteğimi onlara iletmeni istiyorum…”Dedim… Aradan çok kısa bir zaman geçmişti ki, susuzluktan dudakları parçalanmış, 18 Temmuzdan o ana kadar sıcak bir kaşık yemek dahi yememiş, sadece üzerinde taşıdığı birkaç peksimet, birkaç konserve ile hayatta kalmaya, çevreden buldukları ile beslenmeye çalışan benim o kahraman, yiğit askerlerim; mataralarındaki belki de son su damlalarını, üzerlerinde taşıdıkları son yiyecek lokmalarını; Rum bebekleriyle, yaşlı insanlarıyla, Rum anneleri ile paylaşmak için esirlerin toplandığı yere getirip bırakmaya başladılar… Rum esirlerin yaşamış oldukları bu insanlık dramını içine sindiremeyen, belki de onların yerine bir an olsun kendi analarını, babalarını, eş ve çocuklarını koyan askerlerim; günlerden beri aç ve susuz olmalarına rağmen, savaşta bir asker için en önemli olanı yapıyor, onların açlığını bastırabilecek tüm yiyeceklerini ve sularını, Rum esirleri ile paylaşıyordu… Hele, hele öylesi bir olay yaşandı ki, bu hazin insanlık tablosuna apayrı bir insanlık dersi katmıştı. Bu hüzünlü tabloyu gören bir askerim yanına gelerek: ‘Komutanım şu yakın mandırada inekler var. İzin ver bir koşu onları sağıp geleyim, esirler arasında bebekli anneler var, savaş sütten kesilmelerine sebep olmuş. O bebelere yazıktır komutanım…’ Ne diyebilirdim ki? Bu yaşananların tümü insan olabilmenin erdemi ise bu erdemin adı: “Türk insanıydı, yüreği tertemiz Mehmetçikti.” İçlerinde İngilizce bilen olup, olmadığını sorduğumda; esirlerin arasında bulunan 20 – 25 yaşlarında, yeşil gözlü, beyaz tenli, simsiyah saçları ile tam bir Rum dilberi görüntüsünde bir kız ayağa kalkarak, ‘Yes I am’ diye cevap verdi. Titreyen bedeni ile karşımda durdu ama yüzünde mağrur bir ifade vardı… İsminin Maria olduğunu ve Değirmenlik bölgesinde oturduğunu, 19 Temmuz gününden beri büyük bir korku içinde olduklarını; Türk Askerinin adaya ayak bastığından beri güneye gitmek için yer değiştirdiklerini, ağabeyinin Kutsovendi köyündeki komando kampında asker olduğunu, savaş çıktığından beri, kendisinden haber alamadıklarını ve şu anda kendilerini de nasıl bir sonun beklediğini bilemediklerini ifade etti! Maria ile konuştukça, korku dolu bakışlarının kaybolduğunu fark etmiştim. Ona korkmamalarını, burada Türk Askerinin koruması altında olduklarını, kendilerine hiçbir zarar verilmeyeceğini söyleyerek, bize güvenmelerini ve bu söylediklerimi diğer esirlere aktarmasını söylemesini istedim. Ayrıca biraz kızgın, biraz da merak içinde bu kadar aç ve perişan olmalarına rağmen, askerlerimin onlara vermiş oldukları yiyecek ve içeceklere neden dokunmadıklarını sordum? Maria biraz mahcup, biraz da korkulu bir yüz ifadesi ve ses tonuyla: Aralarında bulunan bir papazı işaret ederek, bu papa zın: ‘askerlerimizin yiyecek ve içeceklerini esirlerle paylaştıktan sonra hiç birisine dokunulmamasını çünkü Türk Askerlerinin bunları kendilerini zehirleyerek öldürmek amacıyla verdiklerini’ söylediğini ifade etti… Bir anda büyük bir öfkeye kapılmıştım. Papaza hak ettiği dersi vermek istedim ama kendime hâkim oldum. ‘Mehmetçiklerimin’ esirler için bıraktıkları yiyeceklerden, içinde su olan mataralardan herhangi birisini seçerek, önce ben yedim ve içtim. Sonra da esirlere dönerek: ‘İşte görün, eğer bana bir şey olursa hiçbir şeye dokunmayın’ diye bağırdım. Beni büyük bir şaşkınlıkla izleyen o insanların, bu hareketimden sonra; onlar için bırakılan yiyecek ve sulara nasıl saldırdıklarını izlerken, içim burkuldu, çok üzüldüm. O gece boyunca bu esirlere ne yapacağız diye düşünmüştüm! Zira aramızda kalmaları, büyük bir problemdi! Kendimize bile bulamamışken; onları besleyecek ne yiyeceğimiz, ne de suyumuz vardı. Esirlerin arasına çok güzel Rum kadınları ve genç kızlarının oluşu da ayrı bir problem oluşturabilirdi. Askerime bu konuda çok güveniyordum ama ne olursa olsun; ateşle barut yan, yana olmamalıydı! Ertesi sabah Tabur Komutanımın (Rahmetli Yarbayım Arap Burhan, nur içinde yatsın.) yanına giderek, bu esirleri ne yapacağımızı sordum? O da ne yapılacağının kararını bir türlü veremiyordu. Boğaz bölgesindeki esir toplama bölgesine göndermeye kalksak, nasıl ve hangi araçla gönderecektik? O sayıda insanı gönderebilecek ne aracımız, ne de başka bir imkânımız vardı. Bunun üzerine tabur komutanıma döndüm: “Komutanım, ben esirleri serbest bırakmayı öneriyorum” dedim. Bulunduğumuz yer Lefkoşa Rum kesimine iki, üç kilometre mesafedeydi. Hemen önümüzden geçen asfalt yolu (bu yol, Lef koşa sanayi bölgesinin hemen önünden geçerek, tam cephe hattımızda bulunan, Rumların Eğlence köyüne ve Lefkoşa Rum kesimine gidiyordu…) takiben giderlerse; bir saat içinde kendi bölgelerinde olabilirlerdi. Tabur Komutanımız da bu önerimi uygun bulmuştu… Bunun üzerine süratle esirlerin bulunduğu yere giderek, Mariya’yı yanıma çağırdım. Kendine verdiğimiz kararı ve serbest bırakılacaklarını izah ettim ve en geç bir saat içinde Lefkoşa Rum kesimine gidebileceklerini söyledim. Mariya böylesi bir durumu yaşayan bir insanın ne yapması gerekiyorsa, onu yaptı. Önce bir sevinç çığlığı attıktan sonra; minnet duyguları ile yaşaran gözlerini, gözlerime dikerek; “Sizlere minnettarız, bizlere insanlık dersi verdiniz, çok teşekkür ederim. Şunu da belirtmek isterim ki, bu durum aynı şartlarda Türk kadınlarının ve kızlarının başına gelmiş olsaydı; bizim askerlerimiz, çoktan ırzlarına geçmiş, çoğunu da öldürmüşlerdi. Seni ömrüm boyunca unutmayacağım cesur Türk” diyerek, boynuma sarılmıştı… Kısa bir süre sonra 187 kişiden oluşan Rum esirlerin serbest olduklarını, hemen karşımızda buluna Rum kesimine gidebileceklerini öğrendikleri andan itibaren; o yaşlı insanların, emzikli bebekli annelerin, küçücük çocukların onları hayata kavuşturacak ‘özgürlüğe giden o yola doğru’ nasıl koşuşturduklarını, savaşın içerisinde yaşanan bu insan sefilliğini büyük bir üzüntüyle izledim… Hele, hele Türk askerinden aman dilemiş, bizim adaletimize sığınmış bu insanlara dokunmak, onlara zarar vermek; ne bizim askerlik şanımıza, ne de inancımıza yakışırdı. Sonuçta da öyle oldu. 2’nci Harekâtın ilk gününde ve öncesinde, ‘onlar, o esirler’;savaşın o acımasız yüzünü gördüklerini; ölümle burun, buruna geldiklerini sandıklarında, aslında bizim namus ve şerefimize emanet edildiklerini kavrayamamışlardı. Rum esirleri o gecenin sabahında özgürlüğe, yaşama doğru koşarlarken; 20 Temmuz 1974 ve sonrasında, Rum esirlerini serbest bıraktığımız o gecenin sabahında, Rum askerlerine, E.O.K.A çetelerine esir düşen eli silah tutmayan sivil Kıbrıs Türk Halkının; Bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden, insanlıktan nasibini almamış bu katiller sürüsü tarafından kahpece katledildiklerini, ancak harekâttan sonra ortaya çıkarılan toplu mezarlardan öğrenecektik. Ve… Bu insanlık ayıbı; dünya var oldukça o gece bu katliamları yapan Rumların alnında kara bir leke olarak kalacaktı… (Bk: ‘Tarihten Gelen Çığlık-2010 – Atilla Çilingir’; Muratağa, Atlılar ve San

 

 

Dağlara dağlara

Yorgun atların yelesinde

Göçmen kuşların telesinde
Vuuuuuuuuuuuu dersin
Şimdi kaç memleket geçilir 
Kaç şiir dökülür
Dağlara dağlara…

Kuzular anasının ardında meleşirken 
Çobanın yanık kaval sesi yüreğimi deşerken
Heybe nakışında rüzgarlar renk renk eserken
Çomarın öfkeli bakışından dağara dağlara…..

Burnunu göstermiş güneyik
Mavi boncuk takılı saçın örgüsü belik belik
Yetimin boynu düzelmez ki hep eğik,
Kalemi acıyla bileyip dağlara dağlara…

Ben bilirim diyen, en çok bilmeyenmiş
Ömür hasıraltı olmuş da görünmeyenmiş
Kapanmaz dediğim kapılar kilitlerdeymiş
Şimdi vur kendini dağra dağlara…

Zeytin ağacı yeşil olur
Kurduğun hayaller düşün olur
Sen bahar dersin kışın olur
Susarsın hep ağrıyan başın olur
Dağlara dağlara…

 

zeytin kelimeler

 

 

Toplumsal Ahlak!

Toplumsal ahlakın ciddi bir çöküş içinde olduğunu görmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Bazı aydınlar bu konuda ciddi uyarılar yaparken aydınların birçoğu ise bu sorunu görmezden geliyor. Hatta aydınların ahlaki çöküşünün toplumun diğer katmanlarına göre daha çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; buna “aydınların ihaneti” deniliyor.

Toplumun önderleri aydınlardır. Eğer aydınlar çözmek zorunda oldukları hastalıklara kendileri kapılmışlarsa toplumun o hastalıklardan kurtulmasını beklemek çok büyük bir hayal olur. Bizim de halimizin özeti kısaca budur!

Toplumun ahlaki bir çöküş içinde olduğunu ispatlamak için bir kaç örnek sunacağım. Yaşadığım köyün bağlı olduğu ilçeye Cuma namazlarını kılmak için gidiyorum. Niye köyde kılmıyorsun diye sorabilirsiniz. İlçede gittiğim caminin imamı daha az çıldırtıcı da, ondan!

Her Cuma, bu caminin avlusunda bir köylü tereyağı sattığını söyleyerek bir tezgâh kuruyor. Ben de haftalardır gözlemliyorum kimse tereyağı almıyor. Nihayet son hafta bu köylüden tereyağı almaya karar verdim ve bir kilo tereyağı aldım. Ben tereyağını aldıktan sonra cami avlusundan çıkarken yanıma cemaatten biri yaklaştı ve yağı niye aldığımı, bu yağın tereyağı olmadığına dair bir şeyler söyledi. Ben de denemek istedim cevabını verdim. Geldim; evde denedik hakikaten tereyağı değildi. Ne olduğunu sorarsanız yenilemeyecek bir karışım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak ne olduğu yapılacak tahliller sonrası ortaya çıkar.

Şimdi bu köylüyü hem de cami avlusunda böyle bir hilekârlığa iten nedir diye düşünelim. Her hafta o caminin avlusuna, Müslümanlar için mübarek saatlerde gelip tezgâh kuruyor. Müftü Efendinin merkezi yayınla verdiği vaazı dinliyor. Cuma’nın hutbesini duyuyor. Ama benim gibi insanların duygularını istismar ederek orada cami avlusunda yanlış işler yapıyor. Caminin sorumlusu imamda ne beni nede onu uyarıyor. Hepimiz iyi şeyler yaptık zannediyoruz. Hâlbuki köylünün, cami imamının ve cemaatin içinde bu tereyağı denilen şeyle ilgili gerçekleri bilenlerin suskunluğu ahlaki çöküş konusunda birbirimizi kandırmaktan başka bir şey değil.

Oğlunun parasını İhlas Finans’a kaptırdığını söyleyen bekçi emeklisi Lütfü Bayındır “Faiz haram diye 20 Bin Euro’yu yatırdık. Oğlumun helal parasını çaldılar.” diyor. Kimse ona demiyor ki; katılım bankacılığında nasıl oluyor da hep kârlar güncel faizle eşit olarak veriliyor diye. İslami referanslı Katılım Bankacılığının bir aldatmaca olduğu çok bariz bir şekilde belli. Niye o zaman kendimizi aldatıyoruz?

Türkiye’de işlenen suç istatistiklerini Adalet ve İçişleri Bakanlıkları açıklasın ve bizde öğrenelim. İşlenen suçların inanılmaz ölçüde arttığı cezaevlerinin ulaştığı doluluk oranlarından bellidir. Çocuklara ve kadınlara cinsel istismar ve şiddet had boyuttadır…

İktidar fırsatçıların artırdığı fahiş fiyatlardan dolayı hafiyeliğe soyunmuştur. Yine bir Anadolu kasabasında doların artması üzerine pazar tezgâhlarına yansıyan fiyatlardan dolayı köylüye sormuştum; “ne oldu da, fiyatları bu kadar yükselttiniz, dolar yüzünden mi” diye o da pişkin pişkin bana cevap vermişti “bizim dolarla işimiz yok” diye ama fırsatçılığı da kaçırmamışlardı.

Bu millet değilmiydi, onca uyarılara rağmen kurs, burs, yurt bedava ve iş garantisi var diye fetö terör örgütünün peşinden koşan? Halen aynı maksatla benzer tarikat ve cemaatlerin peşinde koşmuyorlar mı?

Menfaatler bu ülkede insanları ihanet bataklığına sürüklemedi mi? Bu bir toplumsal ahlak sorunu değil mi?

Memleketimizde yüz binin üzerinde cami var. Kuran kursu sayısı binlerle ifade ediliyor. İmam Hatip okulları ise eğitime egemen oldu. Diyanet bütçeden hortum gibi para çeken dev bir kuruluş. Yüzbinlerce insan ahlak yönünden toplumu irşad etsin diye istihdam ediliyor ama ahlaki çöküş toplumu kemirdikçe kemiriyor! Neden acaba? Bir yerde yanlış mı, yapıyoruz?

Paranın imanının olmadığını bildiğimizden zenginimizin yaptığı gayrı ahlaki davranışlara pek bir şey diyemeyiz ama toplumsal ahlakın git gide bozuluşunda onlarında azımsanmayacak bir payı var.

Toplumun en altında bireyde başlayan ahlaki yozlaşma önce aileye, sonra yakın çevreye ve nihayetinde topluma sirayet ediyor. Nereyse herkes yaptıkları kötü ve kabullenmez davranışlardan dolayı birbirini haklı ve mazur görmeye başlıyor. Yani tecavüze uğrayan kadını kısa etek giydiğinden dolayı suçlayıp tecavüzcüyü mazur görmek gibi!

Toplumda yaşanan bu ahlaki çöküntü bir kısır döngü yaratıyor ve iş siyasete kadar dayanıyor. Toplumu bu ahlaki çöküntü hastalığından kurtaracak olan ihlaslı ve samimi vatansever aydınlar ile bunların öncülük edeceği siyaset ve siyasetçilerdir. Bu sorumluluktan bu vasıflara sahip aydınlar kaçamazlar. Bizde ise bu sorumluluktan kaçıldığını gözlemliyoruz…

Herkesin vatan ve milliyetsever aydın olmadığını biliniz. Bu nedenle siyasette bu tip aydın ve siyasetçi arayınız. Toplumsal ahlak çöküşünden kurtulabilmek için bu özellikleri taşıyan insanların mücadelesine ihtiyaç vardır. Eğer söylediklerimize inanmıyorsanız herkes kendine bir ayna tutarak öz eleştiri yaparak işe başlasın!

 

 

GDO’lu İlişkiler

0

“Anneler, babalar; bırakın, izin verin; öğretmenler, öğretmenliğini yapsın.” cümlesi Milli Eğitim Bakanı’na ait.

Bakan, kendi öğrencisinin müdürlük yaptığı okulda teftiş yapar. Koridorda bir veliyle öğretmenin tartışmasına şahit olur. Öğretmenin, “Çocuğunuzun kullandığı kelimeleri siz duysaydınız tahammül edemezdiniz, gerçekten hoş değildi, ben müdahale ettim.” sözlerine, veli “Sen ne öğretmenisin?” sorusuyla karşılık verir.  “Matematik” cevabını alınca veli, bu defa “Matematiğini öğret ve çık, benim çocuğumun terbiyesi sizden sorulmaz.” der.

Bakan Bey, gördüğü bu olay üzerine şu yorumu yapıyor: “İlişkilerin hamurunu, mayasını, çamurunu bozduk. Bozarsanız düzeltmek mümkün değil. Bozukluk, tohuma kaçmış. Bir bozukluk tohuma kaçarsa tabiisi o zannedilir. Bu, GDO’lu tohum, doğal değil. Öğretmen, öğretmenliğini yapsın, bırakın izin verin.”

Bir vergi dairesinde “Bir işi en iyi, işin içinde olanlar bilir.” sözünü okumuştum. Çok doğru. Daha doğrusu, işi ehline bırakıp ona güvenmek. Biz böyleydik, bize ne oldu? Öğretmenin, doktorun, tüccarın, polisin, hâkimin, politikacının, müftünün işine müdahale eder olduk. Kendi işinden başka her işi en iyi bilen insan tipleri türedi, GDO’lu insan tipleri…

Sağlıklı beslenme üzerine kafa yoran uzmanlar, genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) ürünlerden kaçınılmasını öneriyor. Bu tür ürünler insanın kimyevi, biyolojik yapısını, hatta nörolojik sistemini bozabiliyormuş. İnsan türünün orijininden bile uzaklaşma tehlikesi oluşuyormuş. GDO, bir bakıma yaratıkların anatomik, biyolojik, otantik, noro-psikolojik yapısını beğenmeyip yeni bir organizma yaratma düşünce ve gayretinin adıdır; Yaratan’a bayrak açma hezeyanıdır, insanın kendini ilahlaştırma iddiasıdır. Şimdi de kadın ve erkek cinsinden sonra üçüncü bir cins ortaya çıkarma tuhaflıklarına şahit oluyoruz.

İlişkilerimizin de genetiği bozuldu. Herkes, birbirinden rol çalma peşinde. İnsanlar, taşıdıkları rollerin hakkını verme çabası içinde olması gerekirken, başkalarının rollerinin kavgasını yapıyor. Bir güvensizlik veya suç bastırma yöntemi bu.

Öğrenci öğretmenini, evlat ana babayı, memur amirini yargılıyor. Bu yargılama, sosyolojik hakikate uymadığı için sonucu da değiştirmiyor, havanda su dövmekle sonuçlanıyor. Hem zamanı israf ediyoruz hem hakkımız olan dünya ve ahiret mutluluğunu öldürüyoruz.

Güvenmeli insan, önce kendisine sonra çevresine güvenmeli. Komşusuna, amirine, öğretmenine, yoldaşına, iş ortağına, hayat arkadaşına… Yoksa yaşanmaz bu hayat. İnsanın, sürekli aldatıldığını hissetmesi ne kadar rahatsızlık veren bir duygudur. Bu duygu, kişinin yaşarken kendini öldürmesidir.

İnsan, önce kendisi güvenilir olmalıdır; kendisine karşı bir güven çemberi oluşturmalıdır. Onu aldatanlar olsa da o kimseyi aldatmamalıdır. Sosyal varlık olan insan, Yaratan’a, onun yarattıklarına inanır, iman ederse huzur bulur. Öğretmen, güven bekler; anne baba, güven bekler; amir, güven bekler. Birine güvenmek, sorumluluk yüklemektir.

Kültürümüzün mayasını bozduk. GDO’lu kültürümüz olsun, dedik. Mana-madde ilişkisinde maddeyi öne aldık, “veren el, alan elden üstündür” ilkesine inanmışken alanlara uyanık ve akıllı muamelesi yaptık, hizmet ahlaklı ticaretimize kazanç tamahkârlığı mikrobunu bulaştırdık, kanaatin yerine zenginliği koyduk, tasarruf geleneğimizi terk edip israf çılgınlığına yöneldik ve eğitimimizde, medyamızda bu yeni yönelişleri hep yücelttik, gündemde tuttuk. İlişkilerimizi düzenleyen hayat algımızın genetiğini bozduk. GDO’lu sosyal hayatımız oldu.

İşi ehline vermeliyiz, ehil insanlar bulamıyorsak, her rolde kendisine güvenebileceğimiz ehil insanlar yetiştirmeliyiz. Vitrini değil tezgâhı önemseyen esnafı, türbinleri değil sahayı önceleyen oyuncuları, mutfağın tefrişattan önemli olduğuna inanan aşçıları, niteliğin nicelikten daha önemli olduğunu idrak etmiş yöneticileri, başarının yetkinliğin gölgesi olduğunu meslek ahlakı edinmiş öğretmenleri yetiştirmeliyiz, onlara bulundukları mecrada yer vermeliyiz.

Nesep yakınlığı, rüşvet, ideolojik angajmanlık, dalkavukluk beklentisi gibi süfli ölçüler, ilişkilerin genetiğini, sosyal hayatın genetiğini bozar. Bu ölçüler, bunu yapanlara da vebal getirir, sağlıklı bir toplum için, her mevkideki insan tarafından terk edilmelidir. Eğitim, biraz da bunun için vardır.

Taşların yerine oturduğu; eşyanın hakikatine döndüğü, suyun yatağını bulduğu bir eğitim sistemi bu ülke ve dünya insanının hakkıdır. Yokuşa tırmanmanın ve kavganın gereği yok.

 

 

O r t a d o ğ u

Osmanlı’nın boşalttığı, daha doğrusu Osmanlı’nın terk ettiği, aslında Osmanlı’nın ister istemez çekilmek zorunda bırakıldığı Ortadoğu; 1918’den beri, o gün bugün lâyık olduğu idareye kavuşamadı, kavuşturulamadı. Osmanlı’yı Ortadoğu’dan uzaklaştıranlar, Osmanlı’yı dünya haritasından silenler, onun yerini bir türlü dolduramadılar.

İçten dıştan kumandalı, sözde, iğreti ve sığ devletçikler kurdurdularsa da; bu da istenen neticeyi hâsıl etmedi. Doymayan hırslar, zabtu rapta alınamayan kuvvetler; kuvvetli oldukları için daha fazla hak talep etmeye kalktılar. Kendi kurup, kendi besleyip büyüttükleri devletlerin varlığını bile çok görmeye başladılar. Kendi yörüngelerinde olduğu halde, varlıklarına tahammül edemez bir duruma geldiler, onları yutmak konumuna düştüler.

Ortadoğu; petrol kaynaklarının yoğunlaştığı bir bölge olduğu için, hem ABD hem de AB’nin daha fazla iştahını çekmekte. 20-30 sene sonrasının hesapları, bugünden görülmek istenmekte. Yarınlara ortaksız bir şekilde çıkmanın plân ve programını yapmaktalar. Saltanat ortak ve şerik kabul etmediği için; hem ABD hem de AB, Ortadoğu’da tek başına kalmak istemektedir.

20-30 yıl sonra kuvvetli bir Türkiye; güçlü bir İran; istikrara kavuşmuş bir Irak; yarın Süveyş’in bekçisi olacak bir Mısır’ın varlığı; şimdiden AB ve ABD’nin geleceklerini; karanlık ve puslu görmelerine yol açıyor. Şimdiden bu devletlerin defteri dürülmek isteniyor.

AB, ABD’nin vesayetinden kurtulmak istiyor. Avrupa kendi kendine yeter olmak istiyor. Bir daha ABD’ye muhtaç olmak istemiyor. ABD’ye karşı minnet duymaktan kurtulmak istiyor.

Nitekim bunun için Nato’da oldukları halde, ona ihtiyaç duyurmayacak bir Avrupa Ordusu’nun kuruluş aşamalarında adım adım ilerliyor.

Fakat AB’nin daha doğrusu AB’nin patronları hükmünde olan Almanya ve Fransa’nın damarlarında, onları yaşatacak kan akmıyor. Yani teknik ve medeniyetin kanı mesabesinde olan petrolleri yok. İşte bu açıklarını kapatmak için, her biri Ortadoğu’da bir köprübaşı edinmek istiyor.

Ortadoğu kendi hegemonyalarında olsun istiyor. Ortadoğu devletleri kendi güdümlerinde kalsın arzu ediyor. Bundan dolayı özellikle Türkiye’yi karıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Her türlü yıkıcı ve bölücü faaliyetlerin ardında yer alıyor. Utanmadan yüzümüze gülebiliyor. Tavşana kaç tazıya tut politikasını yüzsüzce tatbik ediyorlar.

AB’nin Ortadoğu’ya yerleşmesini istemeyen ABD de, yıkıcı faaliyetlere içte dışta destek veriyor. “Yeni oluşumlar; AB’nin değil, olacaksa benim güdümümde olsun ve olmalı” diyor. Bu maksatla her türlü yer üstü, yer altı faaliyetleri gizli açık yürütüyor. Maalesef, Türkiye’ye karşı bu faaliyetini de -yeri geldikce- tehdit unsuru olarak kullanıyor.

Ayrıca, Ortadoğu’da asıl söz sahibi olmak isteyen biri var ki, sanki ortalarda yok gibi. Ama asıl perde gerisinde ipler onun elinde. Yani İsrail’in.

Evet, ABD’yi harekete geçirici asıl gücün kaynağı İsrail Devleti’dir.

Çünkü, Ortadoğu’da kuvvetli bir İslâm Devleti’nin varlığı uykularını kaçırıyor. Yerinde rahat uyuyamıyor.  Bu yüzden Irak’a saldırıyı herkesten çok o istiyordu. Çünkü zâlimdir. Zâlim ise korkak olur.

Bu yüzden Irak’a saldırıyı isteyenlerin ve hattâ Irak’a saldırıyı başlatanların veya başlatacakların başında o geliyordu. Çünkü sınırsız emelleri vardı. Çünkü Nil’den Fırat’a kadar büyük İsrail Devleti peşindeydi ve peşinde.

Çünkü GAP’ta ve GAP’ın suladığı uçsuz bucaksız topraklarda gözü vardı. Hâlen de var.

Nitekim kurduğu hayaller sebebiyle; alt yapı çalışmalarını başlatmış durumdaydı.

Sinsi sinsi, dolaylı yollardan Güney Doğu Anadolu’da toprak edinmeleri, arazi alımları; bunun en büyük göstergesi olarak bugün bile karşımıza çıkmakta.

İsrail’in nasıl büyük hedefler peşinde koştuğunun (2003), bunu gerçekleştirmek için, dünyanın süper gücü ABD’yi emellerine nasıl âlet ettiğinin -şüphesiz- farkındaydık ve farkındayız.

Irak’a saldırmak isteyişin sebepleri -o zamanlar- o kadar çoktu ki, anlatmakla bitmez. Saymakla tükenmez.

 

 

Vatan Uğruna Seve, Seve

Kimimiz vatan için öldük,

Gül bahçesine girercesine.

Vurulduk kimimiz,

Alçakçasına, kalleşçesine…

 

 

Ölümlü dünya diyerek,

Geçiştirilir mi bu gerçek?

Önemli olan,

Vatan için ölmesini bilmek.

 

 

Hayat bu!

Yaşanıp bitmiş sanırsın,

Kimi kez yeniden başlarsın,

Her defasında kaderden payını alırsın.

 

 

Acısını da yaşarsın,

Sevincini de.

Bunlardır tadı tuzu,

Hayatın.

 

 

Bir bak yaşanmışlıklara!

Kimisi bakidir gök kubbede,

Kimisi kalır,

Tarih çöplüğünde.

 

 

Bak şimdi!

Sıra sende dediler,

Seç bakalım,

Hangisi önemli?

 

 

 

Kendin için yaşamak mı?

Vatan için ölmek mi?

Ama Unutma ki,

Tarihe kazılıdır şu gerçek;

 

 

 

Sırası geldiğinde;

Uğruna veremiyorsan bu canı,

Sulayamıyorsan kanınla vatanı,

Ay Yıldızın gölgesinde işin ne?

Milletimizin adı Türk’le başlar,

Kürt’ü de bir, Laz’ı da, Türk’ü de.

Şehit de oluruz, Gazi de,

Gerekirse adımızı yine kazırız tarihe.

 

 

Ezelden, ebede;

Ceddimden emanettir,

Milletime.

Bil ki, bu yemin değişmez:

 

 

Tarih böyle yazmış,

Dünya böyle ezberlemiş

Vatan için doğarız,

Vatan için yaşarız.

Gün o gün ise:

Elde kalan,

Son nefesimizse;

O da vatan uğruna seve seve.