26.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 566

Kıbrıs’ta Tuzağa Düşülmemelidir!

”Bir devletin varlığı, onun başkaları tarafından tanınmasına bağlı değildir. ”

1963’ten beri Kıbrıs’ta çözümü konuşuyoruz. Zaman yarım asrı çoktan geçmiş. Hala Kıbrıs’ta çözüm aranıyor!  2019 yılında da yeni bir çözüm sürecinin peşindeyiz

Sanki Rum tarafının bu konuya olumlu bir yaklaşımı varmış gibi!

Rumlar her defasında çözüm masasını devirmemiş gibi!

Güney Rum kesiminin başına hangi yöneticisi gelirse gelsin, hedefinde Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak sevdası yokmuş gibi!

Kıbrıs Türk’üne azınlık hakkından bir fazlasını vereceklermiş gibi!!!

Yok, kardeşim olmuyor işte!

Adada çözüme ulaşmak adına ”Federasyonmuş”, ”Konfederasyonmuş”, ”Gevşek Federasyonmuş” modelleriyle bu ısrarın niye?

1983 yılından bugüne yaşayan, dimdik ayakta duran kendi kurduğun KKTC devleti yaşamın için yetmiyor mu o yerde?

Türlü modeller için masaya oturmak niye?

Kıbrıs’ta bu model kabul olursa çözüm kalıcı olur dediler!  Ama her defasında Türk tarafından bir taviz daha koparıp gittiler!

2019 yılına geldik, hala Kıbrıs’ta müzakere denir!

2019 yılına geldik, hala Kıbrıs’ta çözümü konuşur siyasilerimiz!

Anlayın artık! Rumlarla müzakere olmaz!

Onların adada istedikleri bir tek şey var!

O da; bu adanın sahibi de biziz, yöneteni de bizden başkası olamaz!  Zaten tüm dünya devletleri bu adanın resmi hükümeti olarak bizi tanır.

Sen de bunu kabul et bitsin bu iş!!!

Sanki Kıbrıs Türkleri 1955’leri, 58’leri yaşamamış. 63’lerde, 74’lerde toplu mezarlara gömülmemiş gibi…

Sanki Rum’un türlü ambargolarıyla Kıbrıs Türk’üne yaşadığı topraklar zindan edilmemiş, edilmiyormuş gibi…

Bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomisinin, müşterek milli davada iş birlikteliği yaptığı Anavatan Türkiye’ye muhtaç olması geçici bir olaydır. Türkiye’nin askeri desteği, adadaki varlığı uluslararası anlaşmaların verdiği garantörlük hakkı nedeniyledir.

Bugün, dünya haritasında kimseden destek almaksızın, tek başına ayakta durabilen devlet yoktur. Rum tarafı üyesi olduğu AB’den, anavatanı Yunanistan’dan, işbirliği yaptığı Rusya, İsrail, Mısır, Fransa ve İngiltere’den destek almamakta mıdır?

Bugün, Rum liderliği Kıbrıs’ta Helenizm için mücadele ettiğini açıkça ilan etmektedir. Yunanistan, Rum Ulusal Konseyi ve Rum Kilisesi bu mücadelenin en büyük destekçisidir.

Rum liderliği, Yunanistan ile her konuda anlaşarak, görüş birliği içinde hareket ediyoruz diye övünmektedir.

Kıbrıs Türk Halkı da Anavatan Türkiye ile uyum içinde hareket etmekle övünmeli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yaşatmak için mücadele etmelidir. Esas olan; genç nesillerin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden vazgeçildiği takdirde, Rum çoğunluğun içinde istenmeyen ‘‘Türkçe konuşan Kıbrıslı” muamelesi karşısında eriyip gidileceğini bilmesidir.

Günümüz Kıbrıs’ında iki devletin varlığı göz ardı edilmemelidir. Kıbrıs’ta tarafların bugünkü durumu çoktan çözümü sağlamıştır.

Olması imkânsız türlü çözüm arayışlarıyla masaya oturmak, sadece zaman kaybından ibarettir.

Artık KKTC devletinin uluslararası platformda tanınması zamanı gelmiştir.  Bu noktada en son sözü halk söylemeli, Annan tuzak planını dahi referanduma sunan siyasiler! Bir de bu tanınma için halka gitmeli, KKTC meclisi adada iki devletli yaşam biçiminin onayı için referandum kararı vererek bu durumu Kıbrıs Türk Halkına sormalıdır.

 

 

29 harfin Flâmenko Dansı

0

Kendimi şiirlerle kandırıyorum, şiirlerle kanıyorum. Belki de kanmıyorum, kandığımı sanıyorum. Bu kendime biçtiğim GÜÇLÜ DURMAK rolü altında tuz buz olduğumun farkındayım. Nerde olsam tam bir arızayım, ya da arıza çıkarıyorum. En büyük değerim insandan yana olmasına rağmen, en büyük yaram da insan’dan yana. Televizyon izliyorum homur homur homurdanıyorum, faceye giriyorum sevgisiz cümleler, herkes kendine bey, hanım. Okuyorsun tangır tangır, sonra dönüp gazete okuyorum, satılmış basın. Düzenin adamlarının parayı bastırıp, boruyu öttürdüğü çığırtkan yazılar. Kitaplarım mı ha işte burada da ben arıza çıkarıyorum.

Koca bir kitap da, yada şiir de iki cümle yakaladım mı peşine düşerim…
Düşmek, düştüm yine gurbetin yollarınaaaaaaaaaaaaa, hoş bir yere de gittiğim yok da. İçime içime yolculuk yapıp, kendi içime göçüyorum. Mevsimi yok bu göçün, nasıl olsa içime içimeeeeeeeeeee. Hani göç mevsimimi değil mi hiç düşünmeden, kırılmış kanatlarımla her yerdeyim. Şiirlerde, şarkılarda, masallarda, romanlarda. En çok da acılardayım, azık çıkınımda zeytin kelimeler var. Sünger avcıları gibi vurgun yemeden dibe dalıyorum, sonrasına yine rolümdeyim…..BEN GÜÇLÜYÜM……vuuuuuuuuuuuuuuuuu aslında değilim…Bu bir kamuflaj, ne güzel da saklanıyorum bunun arkasına, hani her bir şeyi öğrenemedimse de bunu iyi öğrendim. Zırh gibi üzerime giyindim mi tamamdır…
Kandırmaktan başlamıştım yazıma. Yani şimdi sobanın üzerindeki çaydanlık cızırtısında bir dağ eteği yoldayım. Yol bu işte, git git biter mi bitmez, bitmesin. Ne tren, ne uçak, ille de ötobüs olacak. Muavin çay diyecek, alacağım elime şekersiz çayımı burnumu dayayıp cama; dumanlı dağların homurtusu gelecek kulağıma. Arka koltuktaki dedenin horultusu, yan koltukta mızıldayan bebek, arabesk dinleyen şöför,eeeeeeeeeeeeeee daha sonra ?Yoldayım durun biraz, az kaldı molaya.
Nihayet mola ve nihayet yine çay.
Konuşan, koşturan insanlar Yollar, yolcular, hastalar, bavullar, valizler, çantalar Veeeeeeeeeeeeeee insanların yüzündeki o dayanılmaz hüzün. Aynı anadan babadan olmuş gibi tam bir örnek, hep o hüzünlü ifade.
Neden? 
Neden insanlar mutlu değil?
Yol boyunca kimi görsem sorsam. Neden yüzünüzde hüzün var…
Ha işte bu tam benlik. Tamam hepsinin de geçerli bir nedeni var diyelim… Ne olacak öğrenince, başın göğe mi erecek…
Olmaz ki ama görüyorum. Tamam, o zaman. Önce kendine sor. Neden senin yüzünde de hüzün var…
Hadi, sen söyle neden hüzün var yüzünde.
Bak yine kendimi köşeye sıkıştırdım, hadi bakalım cevap ver. Kaçmadan,göçmeden…….
Şeyyyyyyyyy ben mi?
Evet sen
Doğrusun ya sen
Yalanı sevmezsin ya
Buyur, hodri meydan sana
Şey bennn…
Evet ben
Ben en çok gözlerimden şikayetçiyim. Görmeyeceğim her bir şeyi görüyorum. Mesela simit satan çocuğun elindeki simit tepsisine bakıp bakıp hepsini satabilecekmiyim diyen gözlerini. Mesela evine ekmek götüren babanın yarın ki ödeyeceği elektrik faturasını nasıl ödeyeceğinin sıkıntısını. Mesela okula giden bir çocuğun cebindeki harçlığı.Evin önünde siğarayı ciğerlerine kadar çeken dedeyi, çorap mı örüyor, kaderini mi örüyor, kederini mi örüyor bilmeyen nineyi. Annesinin arkasından ağlayan bebeği, zamansız ölümleri, sebepsiz savaşları, boşa giden emekleri, çağ atlayan inekleri, tavuklarıma saldıran köpekleri, yıkılan bahçe duvarımı, ölümden korkan annemi kaybettiğim zamanı, aklımın önüne geçemeyen insanları, başına buyruk guzuları, çocukluğumun sızıları, küçük dağları ben yarattım diyenleri, kefenin cebi var sananları, sömüren bankaları, şovmen vekilleri, ahlaksız dizileri, bölenleri, bölüştürenleri, varoşları, aynı var dan var olduklarını unutanları.
Ayrıştıranları, olurları, olmazları, vuuuuuuuuuuuuuu say say bitmez şimdi.

Yazım nereye gideceği belli olmayan şikayet dilekçesine döner.
Peki sonuç?
Şairin dediği gibi işte: “GÜLMEK BİR HALK GÜLÜYOR SA GÜLMEKTİR” diyor ya….hüzün yakamızda yaka rozeti gibi yapışılı. Bakmayın gülen yüz filan yakamıza taktığımıza, o bir resim. Bütününe bakınca kimse mutlu değil. Herkesin yüzünde o gizli hüzünlü ifade.
Tom, Jeri çizgi filminde. hani tom göz kapaklarına bir çöp koyup, aslında uyuduğu halde gözleri açık duruyor ya…. Bazen benimde ağzıma çöp koyup, aslında ağladığım halde gülüyormuş gibi yapmayı ne çok isterdim…..hatta bu çöplerden herkese dağıtırdım.
bu bir kandırmaca mı diyorsunuz?
evet bu bir kandırmaca, taaaaaaaaaaa baştan söylemiştim ama, insan en çok kendini kandırır, en çok kendine kanar diye.
Kendime kanadığım zamanlar şiirlere kanıyorum.
O 29 harfin Flâmenko dansı.
Bu dans içinde barındırdığı hüznü terk etmek istemeyen insanların ruh haliymiş….aynen böyle, içinde bulunduğum hüznümü hazine gibi saklıyorum. Sanki kaybetsem insanlığımı kaybedecek gibi oluyorum.
Yinede kendimi kandırıyorum ya.
Şairin dediği gibi işte: 
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün”
O kadar çabuk, o kadar kısa, işte o kadar.
Geçiyor işte, bir ömür törpüleye törpüleye….
YALNIZ HÜZNÜ VARDIR KALBİ OLANIN diyen şair boşa dememiştir, haklıdır. Hüznümüzde, kalbimizde var.
Kandıracak kadar kendimizi, kanatacak kadar kalbimizi….

 

 

Gidenlerin Ardından

(Bana İbrahim Gencer’i tek bir cümleyle anlat deseler, söyleyeceklerim şunlar olurdu: “Nereye adam gibi adam arıyorsanız, İbrahim Gencer gibi birisini bulun.”)

Bir söz vardır çok beğenirim: “Ulu çamlar, fırtınalı vadilerde yetişirler.” Sözü söyleyen güzel söylemiş ama son yıllarda sevdiğimiz güzel insanları da nedense, fırtınalı kış aylarında birer birer ahrete yolcu ediyoruz.

İki yıl evvel 21 Ocak 2017 günü yitirdiğimiz Nihat Ağabey’i(Nihat Gürer) vefat yıldönümünde anmak için hazırlık yapıyorduk ki, iki yıl sonra aynı gün internet’e Eski Bahçecik Belediye Başkanı İbrahim Gencer’in ölüm haberi düştü.

İbrahim Ağabeyin ismini(İbrahim Gencer), ilk defa 1977 yıllında duydum. Tüpraş Lisesinde öğretmenlik yaptığını ve çok iyi bir öğretmen olduğu gibi, aynı zamanda ülkücü-Milliyetçi olduğunu da yakın çevremdeki arkadaşlar övünerek anlatırlardı. Aynı zamanda birde Yarımca lisesinde Müberra Öğretmen vardı ki, tanıyanlar kendisini, “erkek gibi kadın” tabiriyle tanımlarlardı. Yaşıyorsa kendisine Allah’tan sağlıklı uzun ömürler dilerim. Koskoca Körfez de(o gün için Tütünçiflik ve Yarımca henüz birleşmemiş, iki ayrı beldeden ibarettiler.) topu topu iki Milliyetçi Ülkücü öğretmen! Düşünün bir kere o günlerde bir ülkücü öğretmene, ülkücü bir polise rastlamak bizim için ne çok şey ifade ediyordu.

İbrahim Gencer, sonradan öğretmenlikten istifa edip İzmit Belediyesinde zabıta müdürü olarak göreve geldi. Rahmetli Necati Gençoğlu’nun belediye başkanlığı döneminde zaten hemen hemen daire müdürlükleri Ülkücülerden müteşekkildi. Bunlardan; Yazı işleri Müdürü Yahya Uray, Hesap İşleri Müdürü Ahsen Okyar, Park ve Bahçeler Müdürü Naim Polat gibi. Sonradan bu arkadaşlar belediyedeki görevlerinden her nedense peyder pey istifa edip ayrıldılar.

İbrahim Gencer sonradan Doğruyol Partisinden Bahçecik Belediye başkanlığına aday oldu ve kazandı. Kendisi Belediye Başkanı oluncaya kadar Bahçecik, diğer beldeler gibi sıradanlığını korurken, İbrahim Gencer geldikten sonra Bahçeciğin çehresi değişti. Vali İhsan Dede’ye varıncaya kadar İzmit’in bütün seçkinleri oraya taşındı, yani Bahçecik ayrıcalıklı bir belde statüsüne kavuştu. Ayrıca İbrahim Ağabeyin adı Kocaeli Gazetelerince: “makam aracı kullanmayan Başkan” olarak anılmaya başladı.

Ayrıca kısa bir hikâyeyi burada anlatmadan geçemeyeceğim. İbrahim Ağabeyin babası vefat ettiğinde, kendi cenazesinde olduğu gibi, mahşeri bir kalabalık meydana geldi. Bu gelen kalabalığı gören Nihat Ağabey(Nihat Gürer): “ya hu İbrahim, insan bu kadar mı dost kazanır kardeşim” demekten kendini alamadı. Ruhları şad olsun.

İbrahim Gencer’i tek bir cümleyle anlat deseler bana söyleyeceklerim şunlar olurdu: “Nereye bir adam gibi adam arıyorsanız, İbrahim Gencer gibi birisini bulun.”

Henüz İbrahim Gencer Ağabeyin vefatı güncelliğini korurken, Kenan Yılmaz kardeşimizi kaybettiğimizin haberiyle sarsıldık.  Gerçi uzun süredir rahatsızdı 20 gün kadar önce ziyaretine gittiğimizde, konuşması dahi zor anlaşılıyor, kelimeler ağzından neredeyse ezilerek çıkıyordu.

Kenan Yılmaz, 1975’te Kocaeli’ye geldiğimde ilk tanıdığım arkadaşlarımdan birisidir. O yıllarda dahi çevresi tarafından çok sevilen ve kendisine güvenilen biriydi. Sonradan da gördük ki, dışarıdan atanan her bürokrat, ilk önce gelir Kenan Yılmaz’ı bulurdu.

1977 yılında galiba Temmuz ayıydı, birçoğunu onun tanıştırdığı 30 arkadaşla Tütünçiftlik Büyük Ülkü Derneğini kurduk. Bu derneğin faaliyeti 12 Eylül 1980 darbesine kadar devam etti.

Tanıştığımız ilk günden vefatına kadar dostluğumuz hep devam etti. Bizler arkadaşları olarak ondan razıydık, Allah ta, ondan razı olsun.

 

 

Siyaset, İnsanın Kendine Yakışanı Giymesidir

İyi Parti Manisa milletvekili Tamer Akkal’ın, geçtiğimiz günlerde partisinden istifa edip ardından da Ak Parti’ye geçmesi siyasetin gündemine oturdu. Akkal’ın Ak Parti’ye katılması kendi partisinde doğal olarak büyük tepki doğururken iktidar kanadında memnuniyet uyandırdı.

Akkal, İyi Parti’nin CHP ile ittifak yapmasını doğru bulmadığını, HDP’nin bazı büyükşehirlerde aday çıkarmayarak zımnen Millet İttifakı’nı desteklediğini, aslında uzun süreden beri partisinden zaten istifa etmeyi düşündüğünü ve nihayet tüm bu saydıkları nedenlerden dolayı istifa kararını hayata geçirdiğini açıkladı.

Bir insanın partisinden istifa etmesi son derece normal ve anlaşılabilir bir durumdur. Hatta istifa etmek, yerine ve zamanına göre son derece ilkeli bir hareket tarzı olarak görülebilir. Doğru yerde ve doğru zamanda istifa etmek son derece erdemli bir davranıştır. Peki Akkal’ın istifası ilkeli bir hareket mi?

Âlây-ı Vâlâ İle..

Akkal’ın hareketi sadece istifa etmekle sınırlı kalsaydı ve Akkal faaliyetlerini bağımsız bir milletvekili olarak devam ettirseydi bu soruya tamamen “sübjektif” şartlara göre evet cevabını verebilirdik. Hatırlarsanız İyi Parti İstanbul milletvekili Mehmet Fatih Şeker de seçimden 2 ay sonra partisinden istifa etmişti. Ancak Şeker’in istifası Akkal’ın istifası kadar tepki çekmedi. Çünkü Şeker, siyasi hayatını bağımsız olarak devam ettirirken Akkal’ın hareketi istifa ile sınırlı kalmadı. Daha istifa dilekçesindeki imzasının mürekkebi kurumadan üstelik âlây-ı vâlâ ile iktidar partisine katıldı. Akkal için özel katılım töreni düzenlendi ve rozetini yeni partisinin genel başkanı Erdoğan bizzat taktı.

Akkal, Ak Parti’ye yıllardır muhalefet eden bir isim. Seçim döneminde Ak Parti hakkında kullandığı olumsuz ifadeler henüz tazeliğini yitirmedi. O yüzden Akkal’ın İyi Parti’den istifa etmesi normal karşılanabilir ama Ak Parti’nin Akkal’ın gözünde nasıl olup da birden bire bu kadar sevimli hale geldiğinin bir açıklaması yok. Akkal’ın istifa sürecini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde ilkeli bir hareketten söz edemeyiz.

Ak Parti’ye Başka Geçişler Olacak mı?

Ak Parti şu an Meclis çoğunluğuna sahip değil. Dolayısıyla eski dönemlerindeki gibi tek başlarına yasal düzenleme yapamıyorlar. Akkal’ın da katılımıyla Ak Parti’nin Meclisteki sandalye sayısı 291 oldu. Ak Parti 10 vekil transferi daha gerçekleştirebilirse Mecliste artık tek başına kanun çıkartma gücüne kavuşmuş olacak. İşte bu durum ister istemez “Ak Parti’ye başka geçişler olacak mı?” sorusunu akıllara getiriyor. Çünkü tek başına kanun çıkartabilme gücü Ak Parti’yi MHP desteğine muhtaç olmaktan ve dolayısıyla MHP’yi yedeğinde gezdirmekten kurtaracaktır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Ak Parti’nin tek başına kanun çıkartabildiği bir senaryoda Cumhur İttifakı sona erecek veya belirsiz bir süre için askıya alınacaktır.

Kişi Kendine Yakışanı Giymezse

24 Haziran seçimleri öncesinde, YSK’nın İyi Parti’yi tamamen hukuka aykırı bir şekilde seçimlere almama oyununu bozmak için CHP’den İyi Parti’ye 15 vekil geçtiği zaman Ak Partililer ortalığı ayağa kaldırmışlardı. Bu 15 vekilin geçişini ilkesizlik olarak niteliyor ve yeni bir Güneş Motel Olayı olarak adlandırıyorlardı. Peki, o zaman 15 vekilin CHP’den İyi Parti’ye geçmesine bu kadar tepki gösteren Ak Parti, 10 vekil daha transfer eder mi? Ak Parti’nin kurulduğu günden bu yana herhangi bir konuda ilkeli bir tavır göstermemesi, bu soruya “hayır” cevabını vermemizi bir hayli zorlaştırıyor.

Yerel seçimler yaklaşıyor. Seçimden sonrasının planları yapılıyor. Siyasette taşlar yerinden oynuyor, kartlar yeniden dağıtılıyor. Saflar sıklaştırılıyor. Siyasetle iştigal eden herkes kendini yeni stratejilere göre yeniden konumlandırıyor. Çünkü herkesin bildiği üzere, siyaset insanın kendine yakışanı giymesidir ve kişi kendine yakışanı giymezse başkaları ona giydirir..

 

 

Maraş Sendromu!

Bu başlık ve yazının konusu bir intihaldir. Yani bana ait değildir. Bir dostumla Türkiye’nin ahvalini konuşurken, o da bana bunu kendi bulduğu tanımla “Maraş Sendromu” yaşıyoruz diyerek izah etti ve tepkilerden çekinmese bunu bir akademik çalışma olarak yayınlamak istediğini söyledi.

Biliyorsunuz bir de “Stockholm Sendromu” var!

Stockholm Sendromu, ilk kez 1973 yılında yaşanan bir olaydan ismini almaktadır. İsveç’in başkenti Stockholm’da yaşanan olayda, banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın duygusal olarak suçluya bağlanır. Hastalık ilk defa Psikiyatr Bejerot tarafından tanımlanmıştır.

Olay 23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de soyguncular bir bankayı soymak için basarlar, bankada 4 banka görevlisini 6 gün boyunca 131 saat rehin tutarlar. Soyguncular, rehinelere iyi davranır aralarında iyi ilişkiler oluşur. Polisin bankaya operasyon düzenleyeceğini fark eden rehineler, soyguncuları uyarırlar. Rehineler olay sonrasında yakalanan soyguncuların aleyhine ifade vermekten kaçındıkları gibi, soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Günün gazeteleri bu olay üzerine “soyguncular bankadan para çalamadılar, ama bazı insanların kalbini çaldılar” diye manşet atar. Rehinelerden Stockholm Sendromu’na yakalanan bir banka görevlisi serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk ederek, ilgi duyduğu banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler ve onunla evlenir.

Bu nedenle günümüzü anlamak için düne bakmak ve aynı zamanda bu toplumun psikolojik hassasiyetlerini iyi bilmek gerekir diye düşünüyorum. Bana ve size göre Türkiye’nin sayılamayacak kadar sorunu var. Ama sadece size ve bana göre! Başkalarına göre yok! Ya da sorun sıralamasında bizim sorun dediklerimizin önemi yok. Onun için sorun yaratıcı ortam ortadan kaldırılamıyor. Bunun psikolojik nedenlerinin olması gerekir.

Dönelim 100 yıl öncesine… Türkiye, Birinci Dünya Savaşında kaybeden ülke olarak işgal edilmiş, devlet yıkılmış, bütün yurtta halk, her türlü baskı ve zulmü görmeye başlamış ama Batı’nın tabiri ile milliyetçiler dışında kılını kıpırdatan yok gibi!

Her bir Türk tarafından eğer bugüne kadar okunmamışsa bundan sonra mutlaka okunması gereken Şevket Süreyya Aydemir‘in “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında halkın perişan hali çok açıklığıyla ortaya konur. Aydemir, bölük komutanı olarak ilk defa atandığı yerde gördüklerini şöyle yazar; “… örneğin bizim bu makineli bölüğünde İstanbullu başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu…askerlere sordum: Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz? Hep birden “Elhamdülillah Müslümanız” diye cevap verecekler sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi “İmamı Azam dinindeniz” dedi. Kimisi “Hazreti Ali dinindeniz” dedi. Kimisi hiç bir din tayin edemedi. Arada “İslamız” diyenler çıktı ama “Peygamberiniz kimdir?” deyince onlarda pusulayı şaşırdılar.”

Şevket Süreyya Aydemir, yazdıklarında, askerler tarafından Enver Paşaya bile peygamber denildiğinden ve Peygamberin sağ mı, ölmüş mü ya da yaşadığından emin olunmadığından bahseder.

Aydemir devamla “Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de, din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi ama ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onlarında hiç biri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi niçin namaz kıldıklarını anlatamadılar.”… Bu durum onu şaşırtmıştı! Ancak ileri ki sorularda, daha da şaşırmaya devam edecekti.

“Biz hangi milletteniz? deyince her kafadan bir ses çıktı. Biz Türk değilmiyiz? deyincede “Estağfurullah!” diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türktük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk… Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası vatanın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da, bütün bilgiler belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.”

Şimdi düşünelim; bu haldeki bir insan topluluğunun başına gelenleri anlaması zor ve hatta imkânsızdır. Onun için işgal ve onunla birlikte başlayan insanlık dışı zulme zamanında hakkıyla direnilememiştir diyebiliriz.

Bugünde benzer bir insan yapımız ve onun dışa vuran benzer hareketleri söz konusudur. Bunun örneklerini etrafımızda çokça görüyoruz.

Gelelim “Maraş Sendromu” tanımlamasına! Maraş 22. Şubat.1919’da işgal edilmiştir. Sütçü İmam olayı ise 31.Ekim.1919’da meydana gelmiştir. Yani halk 8 aydan fazla bir süre işgale ses çıkarmamış ancak bir hamamdan çıkan Müslüman Türk kadınlarının örtüleri Fransız-Ermeni haydutlar tarafından çıkarılmaya çalışılınca direniş başlamıştır. Demek halkın değer yargılarında ve bilinçaltında kadına ait örtünün fevkalade büyük bir önemi vardır. Memleket işgal edilmiş tık yok ama iş başörtüsüne gelince dünya düşmana dar ediliyor. İşte burada oturup iyi düşünmek gerekiyor!

Şimdi bizim dert yandığımız işleri edenler; halk için bu derece önemli olan başörtüsünün önemini kavrayıp, onu kullanarak veya istismar ederek bu işleri ettiler ve de bu konu üzerinde dış güçlerce epey gayret sarf edilerek uygun zemin yaratıldı.

Siz ne anlatırsanız anlatın, vatan satıldı deyin, istikbal mahvoldu diye söyleyin kimsenin umurunda değil. Açlık varmış, yoksulluk varmış, emekli sürünüyormuş, dünyanın en pahalı etini ve sebzesini yiyormuşuz, geçmediğimiz köprülerin parasını ödüyormuşuz, işsizlik almış başını gitmiş; bunların hiç bir önemi yok! Başörtüsü sorunu halloldu ya, her şey tamamdır!

Memlekette yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, adaletsizlik var mı? Olsun! Kuran Kursları, İmam Hatipler ve İlahiyat Fakülteleri açıldı ve çelik gibi bir Diyanet oluştu ya, daha ne istiyorsunuz? Din de böylece elden gitmiyor? Bize ne olan bitenden!

Aynen Şevket Süreyya Aydemir‘in anlattıkları gibi bende karşıma gelen İmam Hatiplilere ve İlahiyat mezunlarına itikadi açıdan imamımız kimdir diye soruyorum çoğundan Maturidi cevabını alamıyorum. Neden acaba? Sakın akla önem verdiği için olmasın?

Benim izahımda yanlışlık veya eksiklik olabilir ama dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum. Bu halkın psikolojisi ve bilinçaltı mutlaka doğru okunmalıdır. Bana göre ruhsal genetiğimize binlerce yıllık olaylar hakim. Bunlar nesilden nesile sözlü olarak aktarılarak yanlış bir şekilde günümüze ulaşıyor ve insanlarımızın davranışlarına egemen oluyor.

Bizim “Maraş Sendromu” dediğimiz şey ilmi temellere oturmayabilir. Ancak kanaatime göre “toplumsal psikoloji” üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Düşmanlarımız bunu çok iyi kullanıyor. Yoksa başımıza “fetö” diye melanet bir şey gelirmiydi? Fetö bu toplumun sinir uçlarını çok iyi kullanarak o kadar semirdi. Bundan sonrakileri anlamak ve geleceğimizi teminat altına almak için bu konuyla çok ama çok ilgilenmeliyiz!

 

 

Başardın mı Be Kardeşim?

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan konuşmalarında söyledikleriyle muhalefeti de kimseye bırakmıyor.

“Yolda kimi bulursan meclis üyesi yapmayacaksın. İşi bileni alacaksın. İşi bilenlerle beraber eğer bir belediye meclisi, imar komisyonları oluşursa o zaman dikey mimari değil, yatay mimari şehirlerimizde yer alır.

Hep konuşuyoruz, Safranbolu evleri, Beypazarı… Peki, şimdi yeni yeni Safranbolular oluşturabiliyor musun? Mesele bu, bunu yapmamız lazım. TOKİ olarak bu işin savaşını 16 yıldır veriyorum. 860 bin konut yaptık.

Peki, ‘Başardın mı be kardeşim’ dersen, inanın başaramadım.

Bu cümlelerden ilkinde daha önce de ifade ettiği gibi, “yatay yerine dikey mimari ile şehirlerimize ihanet edildiğini” itiraf ediyor.

Ancak her zaman ki gibi sorumlu başkası, burada belediye meclisi, imar komisyonları..

Belediye Meclislerini işi bilenlerden seçmeyen iradenin bizzat kendisi olduğunu göz ardı ediyor.

İkinci cümlede ise şehircilik açısından örnek gösterdiği Beypazarı Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş‘ın eseri. Mansur Yavaş ise AKP’li değil, CHP adayı.

Bunu nasıl söyleyebildi diye düşünmeyin, muhtemelen AKP Belediyelerinden bir örnek bulamamıştır.

Üçüncü cümle samimi itiraf ve özeleştirinin zirvesi: Peki, ‘Başardın mı be kardeşim’ dersen, inanın başaramadım.

Yorum sizin.

***

Şu Para Var ya Nelere Muktedir?

Tayyip Erdoğan 17 senedir Türkiye’nin, ondan önceki yaklaşık beş sene de İstanbul Belediyeciliğinin tek sorumlusu.

Erdoğan anlatıyor, bakın bu yıllarda kapitalizm neler yapmış?

“Denizlerimizin kenarlarında, orman alanlarımız, buraları betona, toprağa çevirme gayreti içinde olanlar var. Ya şu para var ya, nelere muktedir. Bu kapitalizm nelere muktedir.

Orman morman ne var ne yok kesiyor, atıyor, götürüyor. ‘Oraya ben bir dikey mimari yapayım, malı götüreyim’. Yapılan bu.

Doğa şöyle olmuş, böyle olmuş umurunda değil. Bize de örnek veriyor, Manhattan şöyle. Ya bırak, batsın senin Manhattan’ın. Bizim medeniyetimizde ne diyor, ona bakalım, ona göre yapalım. Sanki orada yaşayanlar çok mutlu. Değiller.

Çevre Şehircilik Bakanıma da söylüyorum. Kimsenin gözünün yaşına bakma. Yıkmaksa yıkacağız. Ama daha önce bu müsaadeyi almış, orada yapacak bir şeyimiz yok, hukuken bitirmişler bu işi. Ama böyle bir şey olmamışsa kesinlikle müsaade yok.

Tüm belediye başkanlarıma, TOKİ’ye, özel sektör mensuplarına sesleniyorum. Gelin ne olur, ülkemizi katletmeyelim.

***

Şehirlerimizi Vahşi Kapitalizme Teslim Edenleri Cezalandırın

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini okuyup, şaşkın şaşkın bakmayın. Koskoca Cumhurbaşkanı söylüyorsa bir bildiği vardır.

Paranın gücünü, kapitalistlerin hiçbir değer tanımaz insanlar olduğunu en iyi O bilir. Çünkü Türkiye’nin en zenginlerini yaratan veya daha önceden olanları sindirerek yanına alan O’dur.

Maslak’ta gökdelenler yaparak yeni bir Manhattan yaratırken, “Mashattan” gibi isimler koyanların bizim medeniyetimizden ne kadar kopuk insanlar olduğunu en iyi O bilir.

Sadece Maslak değil, İstanbul’un bütün yüksek rantlı arazilerini dikey mimari ile donatıp, halkımızı gökyüzünü göremez hale getiren, şehrin hava akımlarını kesip, doğal dengesini bozanları da en iyi O bilir.

***

Sevgili vatandaşım! Siz önemli memleket meselelerini kafanıza takmayın. Sizin yapacağınız tek şey var:

Siz her işi bilenin gösterdiği, işi bileni seçeceksiniz, onlar da işi bilenleri işe alacak..

Böylece sizler ahrette beratınıza kavuşur, Cennette yatay mimarili ev alırken, onlar da bu dünyadaki gökdelenlerde mutsuz olarak yaşayacaklar.

Ne mutlu size.

***

Ey halkım! Şehirlerimizi vahşi kapitalizme teslim edenleri tekrar seçerek, bütün bu ihaneti yapanları cezalandırın, yoksa gerekeni Sayın Cumhurbaşkanı yapar.

Nasılsa metal yorgunluğu yaşayan belediye başkanlarını görevden alır ve/ veya yaptıkları gökdelenleri yıkar.

Ha.. Bu arada “Atı alanlar Üsküdar’ı geçmişse” yapacak bir şey yoktur.

**************************************

Nişasta Bazlı Şeker

Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ), artık herkesin bildiği gibi, sağlık için çok zararlı bir şeker türü. Normal pancar şekerine göre 7 kat daha zararlı.

Türkiye NBŞ ile 2001′de Kemal Derviş’in çıkarttığı Şeker Kanunu ile tanıştı.

Avrupa’da kişi başı nişasta bazlı şeker tüketimi 1-1,5 kilo… Türkiye’de ise 6 kilo civarında!

Türkiye’nin üçte birinin şeker hastası olması tesadüf değil. NBŞ kalp, alzaymır, kanser, astım, şişmanlık gibi birçok sağlık bozukluğuna da sebep oluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan çok önemli bir müjde verdi:

“2001 yılında NBŞ kotaları yüzde 10 olarak belirlenmişti. Biz bunu geçtiğimiz yıl yüzde 5’e düşürmüştük, şimdi de yüzde 2.5’e indiriyoruz. Böylece milletimizin nişasta bazlı şeker kullanımını düşürmüş oluyoruz” dedi.

Dilerim bu ilk adım olur, NBŞ kullanımı tamamen yasaklanır. Bilim adamları bu kotanın da kaldırılması ve NBŞ kullanımının yasaklanmasını tavsiye ediyor.

Türkiye’de en az başarılan şey devletin denetim görevidir. Kota azaltılmış olmakla beraber üretimin ve tüketimin kontrol edilebileceğinden kuşkuluyum. En iyisi tamamen yasaklanmasıdır.

NBŞ kota indirimi keşke şeker fabrikalarımız satılmadan önce olsaydı.

Şeker fabrikalarının satışından sonra NBŞ kotasının düşürülmesi içimde bazı vesveselere sebep olsa da, şimdilik kararın keyfini sürmek istiyorum.

 

 

Bereketli Topraklar Üzerinde Elmayı Isırarak Yemek

Tüm dostlara 2019’dan en sıcak selamlar olsun! Esasen vermekte geciktiğim bir selam bu. Geç olsun güç olmasın, üniversite imtihanı yüzünden biraz rötarlı olsa da yazılarımı paylaşmaya hayırlısıyla yeniden başlıyorum. Dönüş yazısı için kâğıda kaleme sarılır sarılmaz söyleyeceklerimi kimsenin kalbini kırmadan, sürçülisan etmeden, haddimi aşmadan söyleyebilmeyi diliyorum. Ne yazık ki kutuplaşmanın ve ötekileştirmenin ciğerlere yapıştığı bir havayı soluyoruz. Bu vaziyetin içindeyken sanıyorum eli kalem tutan herkesin vazifesi toplumsal uzlaşının, toplumsal hoşgörünün yeniden tesisi için mürekkep tüketmek. Her fikir paylaşılmalı, her türlü eleştiri yapılmalı ama nezaketten ödün verilmemeli, bunun zerre faydası yok…

31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerine gidiyoruz, seçime katılacak tüm siyasi partilere başarılar diliyorum. Ve çalmayacak, çırpmayacak, hak yemeyecek, adam kayırmayacak, kentleri birilerine peşkeş çekmeyecek, doğayla harbe kalkışmayacak, kentlerin altına silahlar istiflemeyecek tüm adaylara parti ayrımı gözetmeksizin gönülden destek verdiğimi açıkça söylemek istiyorum. Tabii ki bu ayrımı yapabilmek için kıstaslarım var.

Ziya Paşa, ”Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” demiş, ne de güzel demiş! Biliyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanı belediyecilik hakkında konuşurken ”Kentlere iyi bakamadılar, doğaya ihanet ettiler!” diye konuşuyor. Karıştırmak doğal, neticede hem cumhurbaşkanı hem AKP’nin genel başkanı. Hem Hazine bakanı, hem varlık fonu başkanı, hem milli eğitim bakanı hem de sosyal politikalar bakanı. Yaşı da 65 oldu. Hadi Ankara’nın senelerdir kendi partisinin yönetiminde olduğunu unuttu ama insan ilk siyasi görevini unutur mu canım? Ben sayın cumhurbaşkanımıza hatırlatmayı boynumun borcu biliyorum.

Efendim, 1994 seçimiyle beraber siz İstanbul’un başına geçtiniz, Melih Gökçek de Ankara’nın başına geçti. O zamandan beri de bu iki kent sizin cenahın elinden hiç çıkmadı. İki kent 25 senedir sizlerin idaresi altında. Olan biten her ne varsa sizlerin eseri. Kentlere haksızlık eden biri varsa da sizsiniz, doğaya ihanet eden biri varsa da sizsiniz. Bilginiz olsun, bunu düşünerek konuşun…

Seçim atmosferinin gereği olarak tansiyon yine yüksek, doğaldır ama tüm adaylar, seçim için emek harcayan tüm gönüllüler bu seçimin kentlerin yöneticilerini seçmek için yapıldığını hatırlarına çivilemeli. Bu seçimi savaş gibi lanse etmek, hele hele millilik – gayri millilik didişmesine döndürmek en iyimser tabiriyle büyük bir siyasi tecrübesizliktir, milli duyguların sömürüsüdür. Yapmayın, yapana yardakçılık da yapmayın. Bu tutum hiçbir lidere, hiçbir milletvekiline, hiçbir il yöneticisine yakışmıyor. Halkın karşısına somut vaatlerle, projelerle çıkın. Halkın karşısına icap ediyorsa özür dileyerek çıkın, kabahatinizi kabullenin bir şans isteyin. Ama halkın dinini, halkın milli hassasiyetlerini en azından yerel seçim kampanyalarınızın öznesi haline dönüştürmeyin. Dönüştürmeyin ki bu yarış mertçe, yiğitçe olsun.

Yerel seçimlere bitkin, dinamizmini yitirmiş hasta bir ekonomiyle gidiyoruz. Ekonomi kambur, ekonomi şişkin, ekonominin karnı yere sürtüyor. Dolayısıyla en çok ekonomi konuşuluyor…

Herkes kabul etmelidir ki ortada ne ekonomik bir kurtuluş savaşı ne de yedi düvelin damat beyi kıskanması durumu vardır. Kulağa hoş gelsin veya gelmesin bu tablo mevcut iktidar kadrolarının ülkemizin ekonomisini idare edebilecek yeterliliğe sahip olmadığının göstergesidir. Vatandaşın parası cebinde eriyor. Vatandaş çoluğuna çocuğuna emek yediremediği için intihar ediyor. Hal vaziyet böyleyken partisi, ideolojisi hiç fark etmez mevcut belediye başkanlarının gereksiz her türlü harcamadan uzaklaşması gerekiyor. Belediye başkan adaylarının da lüksten kaçacağını deklare etmesi gerekiyor. Soğuktan bebekler donarak can verirken, bir belediye başkanının bilmem kaçıncı makam arabasının hesabını yapması sindirilemeyecek kadar ağır, haddinden fazla mide bulandırıcı. Halk sessiz duruyor diye bunları görmüyor zannetmeyin, kahvelerde belediyede çalışan amcalarımla, ağabeylerimle çay içerken en çok bunları işitiyorum, hak veriyor sonuna kadar da katılıyorum.

Yapılan son sosyolojik araştırmalar ülkemizde siyasetin kötü gidişatı değiştirebilmesine olan inancın %30’lar seviyesinde seyrettiğini gösteriyor. Dikkatinizi önemli bir noktaya çekmek istiyorum. Toplumun %70’i siyasetten, siyasetçilerden umut kesmiş durumda. Siyasetçileri kendi rahatını düşünen kimseler olarak görüyorlar.

Tüm adaylar, tüm siyasetçiler Cemal Süreyya’nın söylemiyle altın bardağı elinden bırakıp yeniden kasketini kafasına geçirmeli. Elmayı ısırarak yemeli. Bunu önemsiyorum. Zira şahitlik ettiklerim bana gösteriyor ki bu toplumda değişimi, değişimden de öte gelişimi sağlayabilecek en temel unsur birlikteliğimiz, elmayı ısırarak yiyebilişimiz. Kimimiz yeşil elma sever, kimimiz kırmızı elma. Ama biliyorum ki hepimiz bize elmayı veren o toprağı canımız pahasına koruruz, canımız pahasına daha bereketli hale getirmek için mücadele ederiz. Öyle bir süreç başlıyor ki elmanın yeşilinde, kırmızısında değil tadında, kokusunda birleşmek hiç olmadığı kadar elzem. O toprağa yalın ayak basmak zorundayız. Belki çok kolay olmayacak ama olacak…

31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinin neticeleri her ne olursa olsun, galipleri her kim olursa olsun bereketi bu toprağın üzerine olsun…

 

 

Türklerin 12.000 Yıllık Tarihi

0

Türklerin tarih sahnesine çıkışı ile alakalı zaman diliminin süresi, tarihçiler arasında ihtilaf konusudur. Kâzım Mirşan’ın (1919-2016) bulgularına göre Türkler M.Ö. 16.000 yılında yazıyı icad ettiler. Tarih sahnesine çıkar çıkmaz yazıyı bulmaları düşünülemeyeceğine göre daha evveliyatı da vardır ve muhtemelen 30.000 yılına kadar uzanmaktadır. Halûk Tarcan (1925-) Türklerin 16.000 yıl önce Anadolu’ya geldiklerini yazıyor. Tarih sahnesine çıkışımız konusunda Kâzım Mirşan ile aynı kanaattedir. Her ikisi de ‘resmî tarih kitaplarında, Hıristiyan batının bize empoze ettiği bilgiler vardır‘ diyor. O bilgilere göre Türk tarihi 4000 yıllıktır.

Aclan Şıkrak 16 X 24 santim ölçülerinde, Türklerin 12.000 Yıllık Tarihi isimli, 1030 sayfalık dev eserinde, Türk tarihini kısa kısa bölümler hâlinde kolay okunur, kolay anlaşılır bir üslûpla yorumsuz olarak veriyor. Boyalı basınımızın ve rengârenk televizyonlarımızın çabalarıyla magazin bağımlısı konumuna düşürülen insanlarımızın ekseriyeti okumayı pek sevmiyor. Sevenlerin bir kısmı da çok sayfalı kitaplara sempati duymuyor. Aclan Şıkrak’ın eseri, hacimli bir kitap olmasına rağmen muhteva itibariyle hiç de sevimsiz değil. Hatta uzun karayolu yolculuklarında yazın serin bir gölgede, kışın sıcak bir odada verilen çay-kahve molası kadar dinlendirici özelliğe sâhip. Sayfalar birer birer çevrildiğinde, her kesimden insanın alâkasını çekecek başlıklar var. Dilediğini, dilediği kadar zaman dilimi içinde okur, sonra da yoluna veya işine, diğer meşguliyetlerine devam eder.

Kitabın başında veya sonunda, eskilerin ‘mündericat‘ dedikleri, günümüzde ‘içindekiler‘ olarak bilinen liste bulunsaydı, çok daha mükemmel olurdu. Tematik veya kronolojik sıra tâkip edilmediğine göre, bu bilgiler daha önemli hâle geliyor. Bu ihtiyaç, hâdiseler ve şahıslar dizini olarak da karşılanabilirdi. Muhtemelen sayfa sayısını artırmamak için bu ihtiyaç düşünülememiş.

Eser, yıl boyu, ömür boyu ihtiyaç hissedildikçe açılacak başvuru kitabıdır. Göz önünde, el altında bulundurulacak cinsten… Bâzı bölümler tekrar tekrar okumaya değer. Böyle durumlarda çok kişi, önemli gördükleri bölümlerin altını çizer. Hakîki kitap dostları, hem kitabı tâciz etmemek hem de kendisinden sonra okuyacaklara duydukları saygı sebebiyle bu yöntemi uygun bulmuyorlar. En doğrusu, elde kâğıt kalemle birlikte tam teçhizatlı konumda okumak… Konferanslarda, dar kadrolu sohbetlerde ve öğretmenlerin derslerde, konuyla alâkalı bir olayı, kısa hikâyeler şeklinde kullanmaları, dinleyenlerin alakasını diri tutar. Kitap, okuyucusuna bu üstünlüğü sağlayabilir.

Türk’ün târihi 1030 sayfaya değil, 130.000 sayfaya da sığmaz. Ne var ki eserin yazarı, Kitabına alacağı konuları titizlikle seçmiş ve her birini, efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içerisinde okuyucuya sunuyor. Laf olsun, torba dolsun kabilinden bilgilere iltifat etmemiş. Her konu hakkında merak uyandıracak bilgiler, tam kıvamında veriliyor. Daha geniş ve teferruata müteallik bilgilere ulaşmak isteyenler, Rahmetli Hasan Celal Güzel’in (1945-2018) 10 Ciltlik Genel Türk Târihi ve 21 Ciltlik Türkler Ansiklopedisi’ne, İsmâil Hakkı Uzunçarşılı ve Enver Ziya Karal’ın 11 Ciltlik Büyük Osmanlı Târihi’ne, İsmâil Hâmi Danişmend’in 6 ciltlik Osmanlı Târihi Kronolojisi’ne bakabilirler. Kur’ân-ı Kerîm Zümer Sûresi 9. Âyet’te, ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ buyruluyor. ‘Bilenlerden‘ olabilmek için okumak gerek. 12.000 Yıllık Türk Târihi, okunası kitaplardandır.

Eserde yer alan bölümlerden bâzılarının başlıkları ve sayfa numaraları: *İsveçlilerin Türk ataları (12), *Oğuz Han ve pek çok ülkenin sâhibi Türkler (15), *Türk  adının geçtiği ilk Türkçe metin (27), *Kül Tiğin ve Bilge Kağan âbideleri (29), Türk Mutasavvıfları (31), *Türk kelimesinin mânâsı (74), *İlteriş Kağan (75), *Türk Devletleri (79), *Türklerin Müslüman oluşu (92), *Türk Töresi (133), *Anadolu ve Türkler (149), *Ahîlik Teşkilâtı (202), *Selçuklular (236), *Türklerde aile ahlâkı (253), *Osmanlı Devleti’nin kurucusu Türkler (258), *Hz. Mevlanâ’nın Türklüğü (305), *Taşların dili (334), *Kutadgu Bilig (399), *Türkler Avrupa’da (758), *Viyana Bozgunu ve sebepleri (811), *Şark Meselesi (857), *Cihangir Türkler (939), *Sarıkamış Dramı (968), *Çanakkale Savaşları (985), *Türk askeri (1011), *20. Yüzyılın Getirdikleri (1023).

Eserden tadımlık kısa 2 bölüm:

Taşların Dili:

Taş, Türklerin içtimâî hayatında dâima önemli bir yer tutmuştur. Eski Türklerin inançlarını, estetik zevklerini ve dünya görüşlerini muhtelif figürler hâlinde kaya üzerlerine, mezar taşlarına aksettirmesi tesâdüfi değildir. En kadim ve tabîi nimetlerden biri olan taş şüphesiz eski Türklerin hayatında hava, su ve ateş kadar mühim bir yer tutuyordu.

Taştan geniş ölçüde istifâde etmesini bilen atalarımız taş işçiliğinin en güzel ve şematik numunelerini de vermişlerdir. Orhun ve Yenisey anıtları ile ‘balbal‘ verilen taşlar bunun en canlı timsâlidir. Bununla birlikte, taş âbidelerimiz içerisinde oyma, yontma, kabartma ve çizme usulü ile yapılmış mezar taşları daha çok dikkat çekmektedir.

Türklerde At:

*At, Türklerin bir türlü vazgeçemediği bir hayvandır. Batılı târihçiler Türklerin atla olan münâsebetini büyük bir hayranlıkla aksettirirler. Bunlardan biri; ‘Hunlar, atlarının üzerinde iken bir Kenter bile kendi bedeniyle bu kadar bağlantılı olamaz‘ sözüdür.  Bir diğeri de ‘Hunların at sırtında alış veriş yaptıklarını‘ ifâde eder.

*Târihî kaynaklar gösteriyor ki, halkımız arasında at daima insanın şerefi, kahramanlığı ve nâmusunun remzi, atsızlık mağlubiyetin, sefâletin ifâdesi olmuştur.

Görüldüğü gibi at, Türklerde birçok değerlerin üstünde bir mevki işgal etmiştir. Atın geçmişte mukaddes sayıldığına dair yüzlerce delil vardır. Öyle ki mezar taşına figür olarak işlenen veya anıt olarak dikilen at, şahsın çevikliğini, cesâretini, yiğitliğini gösterdiği gibi, iyi bir savaşçı ve binici olduğuna da işarettir…

Türklerin ata olan sevgisi; Kitab-ı Dede Korkut’ta şöyle anlatılır:

At demem sana kardeş derim kardeşimden daha iyi

Başıma iş geldi arkadaş derim arkadaşımdan daha iyi.’

GECE KİTAPLIĞI:

Kızılay Mahallesi Fevzi Çakmak 1. Sokağı Nu: 22/A Ümit Apartmanı. Çankaya, Ankara.

Telefon: 0.312-384 80 40 e-posta: gecekitapligi@gmail.com //  www.gecikitapligi.com

 

ACLAN ŞIKRAK:

1940 yılında İzmir’de doğdu. Öğrenim ve iş hayatına İzmir’de başladı. Türkiye genelinde çeşitli sektörlerde satış ve bölge müdürlükleri yaptı. PTT, Av Günü gibi dergilerde yayınlanan kısa hikâyeler ve şiirlerle edebiyat dünyasına adım attı. 2006 yılında emekli olduktan sonra kitap yazım çalışmalarına başladı. Evli, 2 çocuk babası ve 5 torun dedesi olarak hayatına devam etmektedir.

DERKENAR:

TAŞTAKİ İZLER VE SERVET SOMUNCUOĞLU

TRT program yapımcılarından, fotoğraf sanatkârı ve araştırmacı yazar, sâdece ailesinin değil, Türkiye’nin de serveti olan Servet Somuncuoğlu (1964-2013) 150.000 kilometre yol kat edip, Sibirya ve Türkistan’da taşlardaki yazıları inceledi. Son incelemesini Ankara’nın Güdül ilçesinde yaptı. Orada, taşlar üzerindeki resim ve şekillerin, kadim Türk yurtlarında gördükleri ile bire bir örtüşüyordu. Mahallinde yaptığı teknik incelemelerinden sonra dağlara-taşlara şöyle seslendi:

-Hey, 6500 yıldır buradayız!

Sevgili Servet, hayatını ortaya koyarak yaptığı incelemelerini ve tespitlerini: ‘Damgaların Göçü / Kurganlar‘ isimli 30 X 30 santim ölçülerinde 115 gram mat kuşe kâğıda renkli olarak basılı şık bir cilt içerisinde 516 sayfalık eserinde fotoğraflarla, Türkçe ve İngilizce metinler hâlinde Türkiye ve dünya kültür hayatına armağan etti. (AC Yapı, İstanbul 2012)

Ne yazık ki çok erken yaşta kaybettiğimiz Servet Somuncuoğlu, batılıların yazdıklarından başkasına inanmayan, aklını ve idrâkini batı dünyasına ipotek etmiş aydın müsveddelerine tespitlerini anlatabilmesi mümkün olmamıştı.

Diğer eserleri: *Karlı Dağlardaki Sır, *Taştaki Türkler, *Saymalıtaş, *Damgaların Göçü ve *Gallemit.

KUŞBAKIŞI:

TÜRK KARTALLARININ DOĞUŞU                                                                                                                            Osmanlı’da Havacılığın Kısa Tarihi:

Ârif Emre Gündüz‘ün hazırladığı eser,  13,5 X 21 santim ölçülerinde, 224 sayfa olarak 2018 yılında yayınlandı.

Osmanlı’nın havacılıkla alâkası, târihimizin çok az bilgi sâhibi olduğumuz bir alanıdır. Asıl önemlisi ise dünya havacılık târihi açısından da pek çok ilki içinde barındırıyor. Dünyada uçaktan yapılan ilk bombardıman, Trablusgarp savaşında İtalya tarafından Osmanlı’ya karşı gerçekleştirildi. Bombayı atan uçağın pilotu babasına yazdığı mektupta şöyle diyordu: ‘Bombayı Türklerin üzerinde denemek çok keyifli olacak.’

İstanbul dünyada ilk bombalanan şehirlerden biriydi. 1916 yılından Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar defalarca bombalandı.

Trablusgarb’ta Osmanlı’ya karşı savaşan İtalyan Yüzbaşı Moizo’nun uçağı vurularak mecburi inişe zorlandı. Moizo dünya savaş târihinde ilk esir düşen pilottu. Osmanlı da bir pilotu esir eden ilk ülkeydi.

İstanbul’un bombalanması sırasında öyle bir kahraman pilotumuz vardı ki düşman uçaklarının arasına tek başına daldı. Sonrasında yaralandı, uçağını yere indirinceye kadar dayandı ve bayıldı. Fazıl Bey, bu olaydan birkaç gün sonra mütâreke ilân edilince savaştığı pilotlar tarafından bizzat tebrik edildi. Osmanlı havacılık açısından güçlü devletler arasındaydı. Öyle ki 1918 yılında savaş sona erdiğinde hâlâ 93 uçaklık bir filosu bulunuyordu.

Türk Kartallarının Doğuşu‘ isimli kitapta bunlara benzer, alâka çekici ve zevkle okunan onlarca hâdise var.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

KAYIP KENTTEN MÂNEVÎ VATANA:

Ermeni Târihine Toplu Bir Bakış Denemesi

Boğos Levon Zekiyan’ın telif ettiği, Sema Postacıoğlu’nun Türkçeye çevirdiği 16 X 24 santim ölçüsünde, 256 sayfalık eser, Eyül 2018’de yayınlandı.

Kitap; kimlik, vatan, etnik aidiyet, azınlıklar konularıyla ilgili tartışmaları diğerlerinden farklı bir tarzda inceliyor. Aslı İtalyanca olan kitap, Zekiyan’ın 1981-1996 yılları arasında yayımlanmış denemelerinden ibârettir. Farklı târihlerde kaleme alınmış olsalar da birbirleriyle bağlantıları açısından bir bütün oluşturan bu denemeler, etnokültürel bir kimlik olarak Ermenilik üzerinden târihî dönemler boyunca Doğu’da ve Batı’da gelişmiş sosyal yapıları, şehirleşmeyle kimlik arasındaki münâsebeti, çeşitli etnik grupların ve kültürlerin buluşmasını ve bunun sonuçlarını ele alıyor.

Yazara göre; Antik Çağdan itibâren Doğu’da devlet kavramı, hânedân-aşiret temelinden haraketle gelişmiştir. Öne çıkan unsur; soy, ortak bir ataya dayanan akrabalık bağı olmuştur. Zamanla kültür ve şuur boyutları kazanmıştır.

Yine yazara göre kitap; her ne kadar bir halkın somut tecrübesinden yola çıksa da, sâhip olduğu iç dinamik açısından, etnik sınırların ötesine uzanan bir önem taşıyor. Kitapta Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen ‘Osmanlı Devleti ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler‘ konulu Sempozyumu’nda yazarın yaptığı ‘Osmanlı’nın Kendine Has Çoğulculuğu ve Târihin Akışı İçinde Türk-Ermeni İlişkilerine Bir Toplu Bakış Denemesi‘ başlıklı açılış konuşmasının metnine de yer verilmiş.

ARAS YAYINEVİ:

İstiklal Cadesi Nu: 465 Hidivyal Palas Apartmanı, Zemin Kat.  Tünel Beyoğlu İstanbul.  Telefon: 0.212-252 65 18 Belgegeçer: 0.212-252 65 19  e-posta: info@arasyayincilik.com / www.arasyayincilik.com

 

 

TÜRKİYE’DE GAYRİMÜSLİMLERİN YÖNETİMİ:

(Osmanlı’dan Cumhuriyet’e)

Târih Ana İlim Dalı’nda Doç. Dr. unvanına sâhip Ramazan Erhan Güllü, ‘Antep Ermenileri: Sosyal, Siyâsî ve Kültür Hayatı‘, ‘Ermeni Sorununun Ortaya Çıkış ve Gelişim Sürecinde Ermeni Patrikhânesi’nin Tutumu (1878-1923)‘ ve ‘Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum / Ortodoks Patrikhânesi (1921-1923)‘ isimli kitaplarından sonra 13,5 X 21 santim ölçülerinde 495 sayfalık ‘Türkiye’de Gayrimüslimlerin Yönetimi‘ isimli eseri ile Türkiye’deki azınlıklar konusunda otorite olduğunu ispatlamış bir öğretim üyesidir.

Tez disiplini ile hazırladığı eseri 6 bölümden oluşmaktadır. *İstanbul’un Fethi Sonrası Gayrimüslimlerin İdârî Yapılanmaları, *İdârî Yapıda İlk Değişimler ve Millet Nizamnâmeleri, *Nizamnâmeler Sonrası Devam Eden Değişim ve Yeni Hukûkî Metinler, *Mütâreke ve Millî Mücâdele Dönemlerinde Gayrimüslimler ve Kurumları, *Türkiye Cumhuriyetine Geçiş ve Azınlık Statüsü.

Müellif bu eseri ile Islahat Fermanı sonrası Osmanlı Devleti tarafından tasdik edilen nizamnâmelerle hukûkî olarak açıkça belirlenen gayrimüslimlerin idârî sistemlerini ve Lozan Antlaşması sonrası belirlenen azınlık statüsü ile birlikte değişen yapıyı ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti’nin, Müslümanlar dışındaki ahâliyi idâre ederken tâkip ettiği siyâset ile Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Antlaşması çerçevesinde tatbik ettiği azınlık politikaları birbirinden farklı olmakla birlikte, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan tarihî sürecin birçok hususta olduğu gibi gayrimüslimlerin idâresi ile ilgili olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin uygulamalarına tesir eden unsurlar barındırdığı görülüyor. Müellif eserinde, bu etkilerin neler olduğu ve azınlık sistemine geçişle birlikte Türkiye’nin politikalarına nasıl yansıdıkları gibi soruların cevaplarını ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti iç ve dış siyâsetinde şer’i ve örfi hukuk sistemlerini bir arada kullanmıştır. Bu iki hukuk sistemini birbirlerini tamamlayan kaideler bütünü olarak değerlendirmiştir. Özellikle klasik dönemde, gayrimüslimlerin idâresinde de temel referans İslam Hukuku olmuştur. İslam Hukuku çerçevesinde gayrimüslimlerin idâresini belirleyen devlet, kendine has teşkilâtlanmalarla bu idâreyi sistemli bir hâle getirmeye gayret etmiştir. Bâzı değişikliklerle birlikte bu idâre usûlü 19. yüzyıla kadar devam etmiş, 1856 târihli Islahat Fermanı sonrası ise Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim tebaası için, dış güçlerin tazyiki ile önceki dönemlerden çok farklı bir idarî sisteme geçilmiştir. Eserde, yine dış güçlerin tazyiki ile batılılaşma sürecinin Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim vatandaşlarına sağladıkları imkânlar ve idârelerinde yaşanan değişimler bütün teferruatı ile ele alınmaktadır.

Eserin ‘Kaynakça’ bölümünde; *Yayımlanmamış Arşiv Belgeleri, *Yayımlanmış Arşiv Belgeleri, *Gazete ve Dergiler, *Yerli ve yabancı Eserler ve *Makaleler başlığı altında 500’e yakın kaynak ismi bulunmaktadır.

Ekler Bölümünde: Behçet Kâmil imzalı, *Fener’de Meletios’la Mülâkat, *İsmet Paşa’nın Lozan Konferansı’nda Azınlıklarla Alâkalı Tartışmalar Hakkında 12 Aralık 1922 günü Yaptığı Konuşmanın Metni, *Celal Nuri (İleri) imzâlı 5 Şubat 1923 tarihli ‘Muhterem Bir Patrik‘ başlıklı makale, *Mustafa Kemal Paşa’nın, Hilâfet’in kaldırılması Sonrası Türkiye’deki Gayrimüslim Dinî Merkezleri Hakkında The Nev York Herald Gazetesi’nde Yer alan Mülâkatının Türk Gazetelerinde Yayımlanan Tercümesi, *Adliye Vekili Mahmud Es’ad Bozkurt’un, Azınlıklarla Alakalı Olarak Beşvekâlet’e Gönderdiği Yazı ile Mûsevî, Ermeni, Rum Ortodoks, Protestan ve Ermeni Katolik Ekalliyetler adına Adliye Vekâletine gönderdiği yazıların metinleri bulunmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

KISA KISA … KISA KISA …

 

1- BUGÜNÜN TASAVVUFU (Tasavvufa Giriş): Çağrı Dörter / Doğan Novus Kitap.

2- RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN: Nuri Sağlam: Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3- ANADOLU SELÇUKLULARI – Alaedin Keykubat ve Zamanı: Yavuz Selim Burgu. Selenge Yayınları.

4- CANFEDA Hz. FÂTIMA: Sibel Eraslan. Timaş Yayınları.

5-YARIM KALAN BİR TÜRKÜDÜR SEVGİ / SEVGİ SOYSAL ROMANI: Sevim Kahraman / Destek Yayınları.

 

 

Sancı

 

Kasımpatılar açmadan, aralık araladı kapıları
Kaç yıl geçti, kaç ay, kaç gün, kaç sancı
Sen hala zemheri gibisin
Gözünü mart ayına dikme
Doğumunda acısı var, ölümün de
Durmadan erteliyorsun yaşamı

Ya kanın durmuyor damarda
ya kanın çekilmiş damarından
Parmaklarımın izleri dökülüyor saçlarından
Bırak elindeki iki tarafı kesen makası
Beyaz göynek makas istemez bilmiyorsun.

Hadi dön çocukluğuna,hatırla
Biz en son ne zaman gülmüştük
Sen kara gözlerini gözlerimden kaçırmadan 
Sabah söz verdiğini,akşama caymadan
Ne zaman konuşmuştuk unuttum

Yalan avuntu ezbere şarkı dilimizde
Ne deve atlar bu zor hendekten,ne sen
Adını söyleye söyleye arkama yürüyorum
Her gün yeniden sayıyorum köşekleri
Yol uzun, yük ağır, geri dönüyor kervan..

……zeytin kelimeler

 

İki Tip Müslümanlığın Dört Çeşit Mezhebi – I

İslam Dünyası üst perdede Şiîlik – Sünnîlik diye ikiye ayrılmıyor; Şeklîlik – Aklîlik diye ikiye ayrılıyor. Sünnîlik de alt perdede Hanefîlik, Şâfilik, Mâlikîlik, Hanbelîlik diye dört hak ve kabul edilmiş mezhebe ayrılmıyor; Halk Müslümanlığı, Şirk Müslümanlığı, Kur’an Müslümanlığı ve Siyasî Müslümanlık olarak kendiliğinden ve essahtan dörde ayrılıyor.

Halk Müslümanlığı, Şirk Müslümanlığı ve Siyasî Müslümanlık itikaden üst perdedeki Şekilcilik Akımının bağlılarıdır. Öyle ki bu durum İran’mış, Turan’mış, Arabistan’mış ayırt etmez; paralel evrenler gibi yaygınlık ve genellik arzeder. Ki Ön Asya’dan Uzak Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Kuzey Amerika’ya kadar farklı dil, deri ve milliyetlerdeki akıl’lı, irade’li ve bilinç’li insanların birbirinden habersiz aynı üst perdeye düşünsel bağlılıkları gibi.

Halk Müslümanlığı; ülkelerin ve o ülkedeki insan topluluklarının tarihsel maceralarına göre şekillenen birtakım ritüeller ve âdetlerden ibarettir. Diğer dinlerin halk inanışlarıyla benzeş ve toplumun temel gereksinimlerini karşılamaya mâtuf, çoğu zaman da samimî yakarışlardır fakat kime olduğu belirsizdir. Bu inançta Rabb kavramı, yöresel alışkanlıklar ve insan havsalasınca değişiklikler gösteren bir çeşitliliktedir.

Şirk Müslümanlığı, bu işi daha çok şirketleştiren ve maksimum ranta dönüştüren ekoldür. “Talihin elinde oyuncak oldum” şarkı sözünde olduğu gibi ‘Tarih’ ellerinde oyuncak gibidir. En katı / katolik, en rahat / radikal ve en çok bağırıp çağıran hatta mafya kabadayılığına soyunan bu cenahtır. Din ‘atalar’ının (abâena – abâuhum) dinidir ve kendilerine miras kalmıştır. Bkz: Bakara 170.

Siyasî Müslümanlık diğerlerine nispetle yeni gibi durur. Devlet hiyerarşisine dâhil olma ve Maslov’un 5’li İhtiyaçlar Kategorizasyonu’ndaki ilk dört ihtiyaçtan neşet etmiştir. Siyasî Müslümanlığın temel siyaseti; Şirk Müslümanlığının kurumsal derinliğini arkasına, Halk Müslümanlığının yüzeysel sıcaklığını da önüne almaktır. Ki üçü biraraya geldiğinde iktidar kaçınılmaz olur.

Kur’an Müslümanlığı, bu meyanda oyunbozan hükmündedir. Şirk Müslümanlığı bunun tehdidini ilk, Halk Müslümanlığı ise son farkedendir. Siyasî Müslümanlık aralarında aracıdır. Akıl gibi, irade (rey) gibi, bilinç (takva) gibi, dayanışma ve yardımlaşma (salât ve zekât) gibi kavramlar Şirk Ehlince şikâyete konu oldukça Siyasîler de mevzuyu Halkın anlayacağı kelimelerle Halka aktarır. Şikâyet edilen kısmın sayısal kesafeti karar alıcıların kararlarının tonunu ve vurgusunu doğrudan etkiler.

Meselâ; bir İlahiyat Profesörü düzinelerce yıllık çalışmalardan sonra kendi uzmanlık alanlarında ve uzun uzadıya Kur’an okumalarından (tertil & tefekkür) mütevellit bir kanaat serdetse onun toplumsal tabakalardan dışlanması Ş.M. – S.M. – H.M. sıralamasına göre tanzim edilir. Mezkûr kişi Rahmet-i Rahman’a kavuşsa da kurtulamaz, husumet Mevtânın arkasından da sürdürülür ki hem kaide hem de destekleyenlere ibret olsun. (Örnek: Y.N.Ö.)

Toplum nezdindeki yargı infazı tecrübesi zamanla tehdide karşı teyakkuzu keskinleştirir. Nispeten yeni bilinen bir İlahiyat Profesörü aynı yoldan yürüyerek evvelki guruplar için tehlike addedilecek şeyler söylemişse anında tekfir ve Temel’in dediği “her ihtimale karşı” ‘Katli Vacip’ mekanizması işletilir. (Örnek: M.Ö.)

Akademisyenlik gibi bâtıl (!) koldan gelmediği ve hatta tasavvuf – tarikat gibi dindarlığa referans (!) bir yoldan gelerek oku’r-luk, yazar-lık gibi şüpheli hareketlerde bulunanlar da itinayla takip edilir. Program, söyleşi, seminer-sohbet ve çevresindekilerle münasebetlerine bakılarak haklarında hüküm verilir. Gurupsal varlıkları da dikkate alınarak.. (Örnek: M.İ. ve R.İ.E.)

Ve fakat Mehdîlik, Mesihlik, sahte Peygamberlik serbesttir. Hapisteki Mehdi’den okyanus ötesindeki Mesihle buluşmak için Papa’yı aracı kılana, İngiliz Kraliyet Ailesi’ne bağlı olarak ölenden ‘Mehdi Resûl’lükte 40’ncı sanat yılını doldurana dek mebzul miktarda âdemoğlu var. Hatta bu sonuncusunun Risalet Nurları diye vahiy (!) kitabı bile var.