26.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 565

Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu’dan İki Kitap Bozkurt’un Ejderha ile Dansı Türk Çin İlişkilerinin Kısa Târihi:

0

Dünyanın en eski devletlerinden biri olan Çin ve Çinliler; kültürleri ve kültür devrimleri, inançları, işkence metotları, dünya nüfusunun dörtte birini teşkil eden insanları, Türklerden korunmak için inşa ettikleri Çin Seddi, rejimleri ve günümüzün güçlü devletlerinden biri olması sebebiyle dikkat çekici bulunmuştur. Çin’i en iyi tanıyanlar, Prof. Çandarlıoğlu ve O’nun yetiştirdiği, günümüzde Prof. unvanı ile öğretim üyesi olan ‘hayrü’l-halef’leridir. Hakkaniyete uygun davranılacaksa, bu isimlere Doç. Dr. Kürşat Yıldırım’ı da eklemek gerek.

Çandarlıoğlu’nun 13 X 19,3 santim ölçülerinde 176 sayfalık küçük hacimli dev muhtevalı eserinde; M.Ö. 2000 yılından günümüze kadar Çin tarihinin ana hatları gözler önüne seriliyor. Bu târih içerisinde ‘Bozkurt‘ olarak anılan Türklerle olan ilişkiler ve ilişkilerin içyüzü, yerine göre ilmî ve objektif, yerine göre hikâyemsi üslûpla anlatılıyor. Günümüzde dünyanın en büyük açık hava hapishânesi daha doğrusu işkence hanesinin mağdur ve mazlumları olan Uygur Türklerinin haşmetine, Uygurların kurduğu devletlere de yer veriliyor. Bölge ile alakalı olarak dünya kamuoyu tarafından merak edilen İpek Yolu hakkında bilgiler var. Son makalenin başlığı: ‘Türk Tarihinde Andronovo Kültürü‘dür. Yazıda söz konusu kültürün özellikleri anlatılırken Türk aleyhtarlığını, müzmin hastalık gibi bünyesinde taşıyan Hıristiyan batının bıktıran, usandıran hilebazlıkları da sergileniyor.

Andronovo Kültürü şöyle açıklanıyor: ‘Andronojo adı, M. Ö. 1700-1200 yılları arasında Güney Sibirya’daki Bronz devrine verilmektedir. Andronovo Kültürü çayır yetiştiriciliğine ve çiftçiliğe ek olarak metal işleme ve dokumacılığın geniş olarak yayıldığı bir kültür dönemidir. Bu döneme ait ilk arkeolojik buluntulara, Rusya’nın Andronovo kasabasında rastlanmıştır.’ (s: 171-176)

Anlaşıldığı üzere eser, aynı zamanda bir kültür tarihidir. Efsanelerin kaynakları ile alakalı bilgilerle birçok târihî sırların çözümü sağlanıyor.

TÂRİHİ, COĞRAFYASI VE ŞAHSİYETLERİ İLE GÜLÇİN ÇANDARLIOĞLU’NUN TÜRKİSTAN’I

Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu’nun ikinci eseri, birincisiyle aynı ölçüde ve hacimde. Eserin ‘Giriş’ olarak isimlendirilebilecek ilk bölümü, Türk ismiyle özdeşleşmiş ‘Bozkurt‘ ile başlıyor. (s: 3-6) Makale, bu birlikteliğin-kaynaşmanın içyüzünü anlatıyor. Türk denildiğinde akla gelen ‘Oğuz Kağan‘, bu bölümün ikinci makalesini teşkil ediyor. (s: 7-10) Devamında ise ‘Malazgirt Meydan Muharebesi‘ ve Türk kültürünün mühim bir unsurunu teşkil eden ‘Nevruz‘ var. ‘Yeni Gün‘ manasına gelen Nevruz, aynı zamanda Türk’ün yeniden târih sahnesine çıkışı olarak kutlanan ‘Ergenekon Bayramı‘dır. (s: 11-22)

Gülçin Çandarlıoğlu’nun Türkistan’ında; edip, şâir ve devlet adamı olan, Türk târihinin parlak yıldızı Ali Şîr Nevâî, destan kahramanı Çora Batır, mümtaz devlet ve ilim adamı Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan, şanlı ecdadımıza, damağımızdaki ana sütü gibi saf ve temiz Türkçesiyle İslâmiyet’i tanıtan ve sevdiren Ahmed Yesevî’nin adını taşıyan üniversite ile alakalı hâtıralar, İslam öncesi Türk toplumunda kadın, asil güzelliği ile, Çin imparatorunu kendisine hayran bırakan, iffet ve asâlet timsali Dilşad Hâtun, güzeller güzeli tâlihsiz Kazan Melikesi Süyun Bike… Türk dünyasından Çanlarlıoğlu’nun gönlünde taht kuran seçkinler olarak Yusuf Akçura, kendilerine mağlûbiyeti tattırdığı için hile ile esir alınan ve işkencelerle şehit edilen Osman Batur, Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve Hasan Oraltay, Çandarlıoğlu’nun akıcı üslûbu ve güçlü kalemiyle okuyucunun gönüllerine yerleşiyor. (s: 25-114)

Son bölüm Marko Polo’nun harikulâde mâcerâları ile başlıyor. (s: 117-138) İkinci makalede İspanyol elçisinin Semerkand Sefâretnâmesi yer alıyor. (s: 139-146) Günümüzde ‘Tayvan‘ olarak bilinen Formoza Adası, adada yaşayan 40.000 Müslüman için inşa edilip 1960 yılında ibâdete açılan Taipei Camii ve adanın diğer hususiyetleri gözler önünde canlandırılıyor. (s: 147-154)

Çin edebiyatının en meşhur aşk hikâyesi okunmaya değer. (s: 155, 156) Son iki makalede, Prof. Çandarlı’nın araştırma-inceleme maksadıyla bulunduğu Japonya anlatılıyor. Japonlar, 16 Eylül 1890 târihinde Japonya Adası’nın Pasifik Okyanusu kıyılarında batan Ertuğrul Gemisi sebebiyle Türkleri severler. Çandarlıoğlu 1970 yılında 80 yıldır devam eden sevginin sıcaklığı ile Japonya’da unutulmaz güzellikte günler yaşamıştır. Hâfızalarda ve gönüllerde iz bırakacak şekilde anlatıyor.

Eserleri yayınlayan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, merhum Prof. Dr. Turan Yazgan‘ın yalnızca Türkiye’ye değil, bütün dünya Türklerine armağanı olan millî bir kuruluşumuzdur. Yazgan Hocamız, kendisini Gaspıralı İsmâil’den mânen teslim aldığı ‘Dilde, Fikirde İşte Birlik‘ idealini düşünceden fiiliyata geçirme dâvâsına adamış büyük ve muhteşem bir idealist idi. Gülçin Çandarlıoğlu ise O’nun neferi gibi çalışan bir ilim insanıdır. Çalışmalarıyla ve eserleriyle o aziz insanın rûhunu şâd etmiştir. Kendisi de dâim hoş baht olsun. Çünkü Türkiye’nin parlak geleceği Türkiye-Türk Dünyası işbirliğiyle inşa edilecektir. Bu yapıya en büyük hizmeti yapanlar da, Nemrut’un Hazret-i İbrahim’i yakmak için ateşlediği devasa ocağı söndürmek için minik gagasında su taşıyan serçe kadar bile olsa elinden gelen hizmeti yapanlara bin selam…

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI:

Kemalpaşa Mahallesi Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhane, Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-511 10 06 Belgegeçer: 0.212-520 53 63 e-posta: tdav@turan.org // www.turan.org

Prof. Dr. GÜLÇİN ÇANDARLIOĞLU:

Eskişehir’de dünyaya geldi. Babası Antalyalı Muharrem Seyfettin Çandarlıoğlu, annesi Romanyalı Zekiye Artam’dır. İlk ve ortaokulu Eskişehir’de, Liseyi Üsküdar Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı fakültenin Umumi Türk Târihi kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. 1967’de ‘Doktor’ unvanını aldı. Formoza ve Japonya’da araştırmalar yaptı ve Gök-Türk târihi ve dili uzmanı Prof. Dr. Masao Mori ile çalıştı.

1973’te ‘Ötüken Bölgesindeki Büyük Uygur Kağanlığı‘ isimli tezi ile doçent oldu, Almanya’da araştırmalar yaptı. 1982’de ‘Orta Asya’da Timuriler, Çin’de Ming Münsabetleri (Ch’en Ch’eng elçilik raporu) isimli takdim tezi ile profesörlüğe yükseltildi.

Çandarlıoğlu, İslâm öncesi Orta Asya Türk Târihi uzmanıdır. İngilizce, Almanca, Rusça, Farsça, Arapça, Çince, Japonca ve Türk lehçelerini bilmektedir.

1964-1986 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Türk Târihi Kürsüsü’nde, görevine devam etti. 1986’da Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne tâyin edildi,  Târih Bölümü’nü kurdu. Şubat 1989, Mart 1995 döneminde aynı fakültede dekanlık görevini yürüttü. Târih bölümünde Târih Metodu, İslam Öncesi Türk Târihi, İslam Öncesi Türk Kültür Târihi ve Çağdaş Türk Dünyası Târihi gibi dersler verdi. 1995 yılında Hoca Ahmet Yesevî Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Rektör Birinci Yardımcılığına tâyin edildi. Orada Târih Fakültesinde Türk Devletleri Târihi Kürsüsü’nü kurdu.

1998-1999 Ders yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih bölümündeki görevine devam etti. 1999’da Kırgızistan’ın başşehri Bişkek’te bulunan Manas Uluslarası Türk-Kırgız Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Merkezi ve Sosyal Bilimler Enstitüsünü kurmakla görevlendirildi.

2001 Ders yılı sonunda Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki vazifesine döndü, Bölüm başkanı olarak hizmetine devam etti.  2009’da emekli oldu. Halen saat ücretli olarak aynı bölümde lisansüstü derslerine devam etmektedir. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ve Avrasya Araştırmaları Enstitüsü’nde çalışmalara katılmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri: *Uygur Devletleri Târihi ve Kültürü, *İslâm Öncesi Türk Târihi ve Kültürü, *Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri, *Özgürlük Yolu / Osman Batur, *Türk Destan Kahramanları, *Orta Asya’da Timurîler, *Târih Metodu.

KUŞBAKIŞI

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E İKTİDAR OYUNU:

İktidarı ele geçirmek, hükmetmek ve yönetmek… İnsanlık târihine baktığımızda çıkan bütün çatışmaların kaynağında hükmetme ve yönetme isteğinin izlerini görüyoruz. Hattâ gücü paylaşma konusunda da cimri davranılıyor. Düşündüğünü ve dediğini yaptırmaktan büyük haz duyanlar, keyif alanlar var.

Avni Özgürel’in yazdığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 352 sayfalık kitapta bu isteğin bizim târihimizde on beşinci yüzyıldan günümüze kadar yaşanan örnekleri anlatılıyor.

İktidarı elinde bulunduranlar ile iktidarı ele geçirmeye çalışanlar arasında kanlı savaşlar yaşandı. Çoğu zaman devleti ve siyâseti zaafa uğratmak pahasına ağır bedeller ödendi.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra başlayıp günümüze kadar devam eden iktidar oyununda rol oynayanlar değişse de mücâdele hep devam etti.

Yirminci yüzyılın hemen başında Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın hal’inden başlayarak çok büyük bedellerin ödendiği iktidar oyunları yaşandı.

Cumhuriyetimizin son yarım yüzyılı acılarla dolu 27 Mayıs darbesinin izlerini taşıyor, sıkıntısını yaşatıyor. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan e-muhtırası hepsi 27 Mayıs darbesinin devâmıdır. Ne yazıktır ki hâlâ darbe taraftarı, ‘aydın’ geçinen cüceler var. 15 Temmuz bile onların aklını başına toplayamamış. Her sabah, marşlarla, kahramanlık türküleriyle uyanma hayâlini yaşıyorlar. İktidar mücâdelesinde, bir başka şekilde ifâde etmek gerekirse, iktidar mücâdelesinin çirkin yüzüne rağmen darbe hareketlerinden sonra çoğunluğun kazanandan yana tavır alması devam ettiği müddetçe, aynı acılar ve sıkıntılar, korkulur ki yaşanmaya devam edecektir. İktidar mücâdelesini demokrasi kaideleri içerisinde yapmayı öğreninceye kadar…

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

SAVAŞIN SULTANLARI Osmanlı Padişahlarının Meydan Muharebeleri:

Prof. Dr. Feridun M. Emecen ve Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun birlikte hazırladığı 2 cilt, 816 sayfalık kitapta; Osmanlı sultanlarının bizzat katıldıkları büyük meydan savaşları anlatılıyor.

Henüz küçük bir beylikken imparatorluk birliklerine kafa tutulduğu Bafeus Savaşı (1302); İznikʼi kurtarma hayalleri kuran Bizansʼın aldığı mağlubiyetle kendine geldiği Palekanon Savaşı (1329); Zafer dolayısıyla sevincin, sultanın şehadetiyle de hüznün simgesi olan Birinci Kosova Savaşı (1389); Avrupaʼda Batılı müttefiklere karşı kazanılan ilk mücâdele olan Niğbolu Savaşı (1396); Bir sultanın esir düştüğü ve akabinde devletin yıkılma tehlikesi geçirdiği Ankara Savaşı (1402); yapılan antlaşmayı hiçe sayıp sultanın tahtını küçük yaştaki oğluna bırakmasından cesâret bulan Haçlıların bir defa daha hezimete uğratıldığı Varna Savaşı (1444); Büyük dedesi ve adaşı olan sultanın şehit olduğu ovada Haçlıları hezimete uğratıp Balkanlarʼdan gelebilecek tehlikeleri ortadan kaldıran sultanın İkinci Kosava Savaşı (1448); sadece Akkoyunlu birliklerinin değil, 1402ʼdeki savaştan sonra oluşan doğu kompleksinin de bertaraf edildiği Otlukbeli Savaşı (1473); Doğu hakimiyetini sağlayan Çaldıran Savaşı (1514); Mısırʼı ve İslam mirasını Osmanlı Cihan Devleti’ne sunan Mercidabık ve Ridaniye Savaşları (1516/1517); Orta Avrupaʼyı Osmanlı Devletine açan Mohaç Meydan Muharebesi (1526) ataları gibi tekrar savaş meydanına inen sultanın, sonucu olmayan büyük zaferi Haçovası Meydan Savaşı (1596); Savaş meydanındaki belirsizliğe rağmen diplomasiyle kazanılan Hotin Seferi (1621); Viyana Bozgun Yıllarıʼnın (1683-1699) verdiği üzüntüye dur demek isteyen ve atalarının savaş meydanlarında açtığı yoldan ilerleyen bir diğer sultanın bazı zaferler kazandığı Buldur Muharebeleri (1695 / 1696) ve yine aynı sultanın Prens Eugen gibi bir askerî dehânın karşısında alınan bazı yanlış kararların binlerce şehide mâl olduğu Zenta Savaşı (1697) kitabın muhtevâsını oluşturuyor. Sultanların bizzat katıldığı önemli savaşlar yerli ve yabancı kaynaklar ışığında ele alınmıştır. Yeni bir bakış açısıyla kaleme alınan eserde, bâzıları ilk defa yayınlanan yerli ve yabancı pek çok resim ve fotoğraf kullanılmıştır.

25 X 35 santim ölçülerindeki eser, Eylül 2018’de yayınlandı.

BİLGE YAYIM HABERCİLİK:

Bulgurlu Mahallesi, Bulgurlu Caddesi, Market Sokağı Nu: 3 Daire: 4 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216 – 461 01 97, Belgegeçer: 0.216) 461 01 99

 

CENGİZ HAN:

Türkçülük fikriyatının önderlerinden Yusuf Akçura’nın, Dr. Mehmet Kaan Çelen tarafından yayına hazırlanan 12 X 19,6 santim ölçülerinde, ‘MÜVERRİH LEON CAHUN VE MUALLİM BARTHOLD’A GÖRE CENGİZ HAN’ isimli eseri, 127 sayfa olarak Kasım 2018’de okuyucuya sunuldu.

Kitap; Yusuf Akçura’nın uzunca bir hayat hikâyesi ve (s: 3-5), Dr. Çelen’in ‘Takdim‘ yazısı ile başlıyor. Burada, kitabın, Akçura tarafından verilmiş iki konferansın metinlerinden oluştuğunu öğreniyoruz. 6. Sayfada, ‘Kitapta yer alan yazıların künyeleri‘ veriliyor.

İlk makale; ‘Yusuf Akçura’nın Cengiz Han Tasavvuru‘ başlığını taşıyor. (s: 15-33)

34-93. sayfalarda kitaba ismini veren konferansın metni bulunuyor.

Cengiz Han (1167-1227), hakkında pek çok roman yazılmış, filmler çekilmiş târihî bir şahsiyettir. Hemen hepsinde Cengiz Han, yaşayan Cengiz Han’dan farklı anlatılmaktadır. Yusuf Açura, târihî şahsiyeti, müverrih Leon Cahun (1841-1900) ve muallim Barthold’un (1869-1930) değerlendirmelerinden faydalanarak hakîki hüviyeti ile bir hayat hikâyesi ortaya koyuyor.

Leon Cahun, ‘Gökbayrak‘ isimli romanı ile Türklere, en eski atalarının yaşayışını anlatarak alâkasını târihin derinliklerine yönlendiren ve sevdiren Yahudi asıllı Fransız târihçi-yazardır. Türkçülük ve Turancılık cereyanlarının gelişmesine ilham kaynağı olmuştur. Türk milliyetçiliği fikriyatına mesâfeli beynelmilelciler, O’nun ırkî mensubiyeti üzerinden Türkçüleri yıpratmak gibi çarpık bir yol tâkip etmişler, Cahun’un, Türkçülüğün ve Turancılığın kurucusu olduğunu iddia etmişler, kendi gözlerindeki Marks ve Engels merteklerini görmezlikten gelerek, milletini sevenlerin gözünde toz arar duruma düşmüşlerdir.

Vasily Barthold, Rus asıllı yazardır. Türkistan ve İslâm Târihi hakkında incelemeler yapmış, ‘Uluğ Bey ve Zamanı‘, ‘Moğol İstilâsına Kadar Türkistan‘ isimli eserleri de yazmıştır. Tanınmış târihçimiz Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan (1890-1970), bilgi aktarımı ve belge temini konusunda kendisinden faydalanmıştır.

Türk ve Tatarlar Birdir. Türkler Medeniyete Hizmet Etmiştir‘ başlıklı bölüm, Tatarların ayrı bir ırk, ayrı bir millet olduğunu iddia edenlerin mutlaka okumaları gereken bilgiler ihtiva ediyor. (s: 94-112)

Eserin son bölümünde; Kazan Türklerinden ve Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) İlâhiyat Şubesi (Fakültesi) Müderrislerinden Hâlim Sâbit (Şibay)’ın (1883-1946) ‘Şîmal (Kuzey) Türklerinde Türkçülük ve Tatarclık‘ başlıklı makalesi yer alıyor. (s: 113-124)

Şibay’ın; makalesinde yer alan ‘Bilemiyorum, şimal Türklerinin Tatarlığı kabul edemeyişleri, düşman Rus tarafından verilen bir isim olduğundan mı yahut târihinde Türk âleminin düşmanı olan bir kavmin adı olduğunu duyduklarından mı ileri geliyordu?’ cümlesindeki tenakuz, eseri yayına hazırlayan tarafından yorumlansaydı, kafa karışıklığı önlenmiş olurdu.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1- GÖNLÜMDE TAHT KURANLAR: Dr. Metin Eriş / Kubbealtı Neşriyat.

2- 2- NUN MASALLARI: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

3- 3- HANDUT – Özgürlüğün Diğer Adı: Zâhide Ay / Selenge Yayınları.

4- 4- KAFES VE FERÂCE DEVRİNDE İSTANBUL: Ahmet Refik / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

5- 5-ANTİK DÖNEM HİNDİSTAN TARİHİ VE KÜLTÜRÜ: Yalçın Kayalı / Çizgi Kitabevi.

 

 

Periyi Tanımak

Kayıptım sofalarında tavanı çatlak hanların

Krallığında betonun, dumanın ve asfaltın

Kan döken şafağında kambur lambaların

Arasına sıkışıp kabuk tutmuş duvarların

 

Gömülürken kızıl kubbeye ölü şiirin gölgesi

Güldüler bana hep şu İzmit’in sağır direkleri

Günahların ateş camdan, buz kumdan çölleri

Kurudu renklerim demir kuraklıkta günler griydi

 

Sonra, sonra bilmem ne olduysa o geldi, o chiqutita!

Koparken tırnaklar etten, çürürken düşler çarşaflarda

Diz çökmüşken zihnim dipsiz karanlıklara çığlık çığlığa

Belki de hiç bilmeden geldi, uyup o kırkikindinin aklına

 

Akıl sır erdiremedi topal gözlerim ilkin, yalnız uyuşup kamaştı

Mandalina kokuyordu avuçları, turuncuydu parmaklarının uçları

Koşuşuyordu sincaplar vadilerinde kaşlarının, hele o ceviz ağaçları!

Cennetin ışıklı avlusunda çiniydi kirpikleri, eliyle işlemişti sanki tanrı…

 

Periler karınlarını öperler aşık kelebeklerin, gülüşürler gökkuşağının çatı katında

Masal söylerler yanağına yorgansız çocukların, pamuk helva saklarlar çantalarına

Sabahları bağdaş kurup başucunda güneşin, mandolin çalarlar gagası yanık kuşlara

Gece koyarlar başlarını bulutlara, zamanı öğütürler yüce bir değirmen gibi uykularında

 

Düşe kalka açılabilince gözlerim, bildim ben serçe parmağına düşmüş tunç akşamüstlerinden

Bildim ben ayaklarına tırmanışından karıncaların, bildim ben selam duruşundan ulu çağıltıların

Bildim ben âlemlerin titremesinden işitince sesini, bildim belinde dönüp durmasından Venüs’ün

Ellerini geçirip kaburgalarımın içinden yüreğimi söküp mabedinden can üflemesinden bildim ben…

 

 

Doğu Türkistan İnlerken

0

Doğu Türkistan ağlamıyor, inliyor. Ağlayanın sesi duyulur, inleyen ölür. Doğu Türkistan ölüyor, duyanı yok.

Orhan Veli’nin şu güzel dizelerini mırıldanalım: “Ağlasam sesimi duyar mısınız,/  Mısralarımda; / Dokunabilir misiniz, / Gözyaşlarıma, ellerinizle? / Bilemezdim şarkıların bu kadar güzel, / Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu / Bu derde düşmeden önce. / Bir yer var, biliyorum; / Her şeyi söylemek mümkün; / Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; / Anlatamıyorum.”

Dilde kardeş, dinde kardeş, kanda kardeş, türde kardeş Uygur milleti inliyor, ölüyor; kimseden ses çıkmıyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki arının vızırtısını duyan, karıncanın hareketini görebilen dünya, her nedense, oradaki iniltiyi duymuyor, işkenceyi görmüyor.

Kör ve sağır insanlığa bir de biz söyleyelim: Yerkürede Doğu Türkistan diye bir yer var. Orada Uygur milleti adıyla bir millet yaşıyor. Burası, Çin’in işgali altında. Çin, bu milleti eritmek, yok etmek için hayal ötesi işkenceler uyguluyor. Her eve bir Çinli erkek, ajan olarak veriliyor. Bu ajan, evin babası veya diğer erkekleri sürgüne gönderildiği için, o evin mutlak hakimi olabiliyor. İstediği kişilerle yatıp kalkıyor. İstediği odaya rahatça girebiliyor. Kişilerin hayat tarzlarına müdahale edebiliyor. Burada yaşayanları rapor ediyor, sürgüne gönderiyor. Görevi bu. Her Uygur, cebinde, cüzdanında Çin liderinin fotoğrafını taşımak zorunda. Uygur kızları bir Çinlinin karısı veya metresi olmak hevesiyle yetiştiriliyor, günü gelince Çinli erkeklerin beğenisine sunuluyor. Bazen de kızlar, babalarının kamplara gönderilmesini önlemek için iffetlerinden vazgeçmek zorunda bırakılıyor. Sokaklar, tam bir açık hapishane. Yüz metrede bir kontrol noktaları var. Uygur dilini ve dini bir sözcük veya sembol kullanmak yasak, Çince konuşma mecburiyeti var. Sürgünde kamplara konanlara sefil bir hayat yaşatılıyor. Kamplar çok yoğun, insanlar üst üste, iki saat nöbetleşe uyuyabiliyorlar. Bilindiği gibi, Çin, organ ticaretinin en fazla yapıldığı ülke. Güçlü Uygur erkeklerinin organları alınıyor, DNA’larına müdahale ediliyor.

Amerika’da yaşadığını söyleyen bir Uygur Türk’ü sosyal medyada şunları anlatıyor: “Geçen gün annesi ve babası toplama kampında olduğu için sahipsiz kalan üç yaşındaki bir çocuk sokakta donarak öldü. Çocuklar kamplarda toplanıyor, onlara toplu eğitimler veriliyor, Çin komünist kültürüyle yetiştiriliyor. Çocuklara aileleri, akrabaları unutturuluyor. Onlara Çin elbiseleri giydiriliyor. Belki birkaç yıl sonra Uygur Türkü diye bir millet kalmayacak.”

Doğu Türkistan bir yaradır. Arakan bir yaradır, Myanmar bir yaradır, Filistin yaradır. Bu bölgeler, insanlığın imtihan edildiği mekânlardır. İnsanlık, buralarda sınıfta kalmıştır.

Doğu Türkistan yarası yetmiş yıldır kanamaktadır. Bu mazlum coğrafya ve çevresindekilerin bakiyesi olan bizler buradaki gözyaşına, iniltiye bigâne kalamayız. Ortak kültür, tarih bilincimiz, dinimiz ve insanlık ahlakımız buna izin vermez. “Tek dişi kalmış canavar”ın ilgisizliği, sömürü politikaları mazeretimiz olamaz.

“Dünya beşten büyüktür.”, “One minute” diyerek haksızlıklara, adaletsizliklere karşı ortaya koyduğumuz isyan ahlakını harekete geçirmeli ve diri tutmalıyız. Sosyal medyada, oluşturulmak istenen algı ile olgu arasındaki tersliği olgu lehine çevirmeli, olgulardaki hakiki adaletsizliği, ıstırabı, bencilliği yaşam tarzı haline getirmiş, insani hislerini kaybetmiş dünya insanlığının yüzüne çarpmalı, gözüne sokmalıyız.

Mağduriyetleri ranta çevirmek isteyen, mağduriyetlerden siyaset üreten simsarların varlığı tarihin her döneminde görülmüştür. İnsan türünün yüz karası, ölü soyguncusu bu tipler hiç eksik olmayacaktır. Bunların varlığı, yaşatmak için yaşayan, insanlığın övüncü, temiz vicdan sahibi insanlar ve yöneticiler için bir mazeret değil, doping olmalıdır.

Dünya adlı bedenin her noktasında sancı var. Doğu Türkistan’da sancı çok şiddetli. Her sancı, tedaviye muhtaç, insan olmanın ve kalmanın onuru bana yeter diyen siyaset hekimleri, bu bölgeye acilen el atmalı. Buradaki inilti bitsin, gözyaşı kesilsin.

Bizler için yirmi dört saat olan günler; sancısı, ağrısı olanlar için hiç bitmiyor. Bunu çekenler ve vicdanı olanlar bilir.

 

 

Değerlerin Çözülmesi ve Liderler

AKP ve MHP anlaşarak bir ittifak kurdular. Adına “Cumhur İttifakı” dediler.

Sistem zorlayınca, CHP ve İYİ Parti de ittifak kurarak adına “Millet İttifakı” dediler.

Fakat Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Bahçeli, siyasette artık yadırgamaz olduğumuz kaba ve nobran bir üslupla, “Millet ittifakı” yerine “zillet ittifakı” veya “illet ittifakı” gibi terimleri kullanıyor. Kendilerine oy vermeyenlere hakaret ederek oy alamayacaklarını biliyor olmalılar. Hedefleri sadece kendi seçmenini konsolide etmek.

Ayrıca eski siyasetçilerin birbirlerinden bahsederken kullandığı “Sayın”, “Muhterem”, “Beyefendi”, “Hanımefendi” gibi sıfatlar yerine, mesela “Bay Kemal” gibi hitap tarzları ile beslenen nefret dili içimizi karartıyor.

Adaletin, hukuka saygının, demokrasinin yazılı ve yazılı olmayan kurallarına uymanın unutulduğu, gücün kutsandığı bir değerler aşınması yaşıyoruz.

Seçim çalışmalarında devlet gücünü ve imkânlarını hoyratça kullanmak, devletin kurumlarını parti menfaatleri için kullanmak ve dünyanın en adaletsiz seçim yarışını “demokrasi” diye yutturmak.

Ve buna halkın hiçbir tepki göstermemesi. Hukukun ve vicdanın bir tarafa bırakılması.

Kitabına uydurmanın, kaba gücün, hak yemenin kınanmayıp, hatta hukuka aykırılıkların marifet sayılması, nefret dilinin yaygınlaşması.”

Tam da sosyolog Durkheim‘ın “anomi” dediği şey bu.

“Yani normların, değerlerin, kuralların aşınması…

“Geleneksel değerlerin çözüldüğü, modern kentli değerlerin yerleşmediği geçiş dönemi.”

Talihsizliğimiz bu değerler aşınmasının tepeden aşağıya bir etkiyle genişlemesi.

İktidar gücünü kullanan liderlerin taraftarları düşünmeden, sorgulamadan, tam bir hayranlıkla onları taklit ediyor. Liderler bu kitleleri yönetmenin sarhoşluğu içinde.

Bu muhteremler, kendini destekleyen kitlelerin değerlerimizle buluşmasına veya yeni şehirli (medeni) değerler üretmesine engel oluyor.

**************************************

Taha Akyol’dan Öğrendiklerim

Benim Taha Akyol ile tanışmam 1977 yılında oldu. Kimya Fakültesi öğrencisiydim. Akyol ülkücü çizgide yayın yapan Hergün Gazetesinde köşe yazısı yazmaya başladı. O 31 yaşında, ben ise 21 yaşımda idim.

Milliyetçi çizgide yayın yapan Hergün‘ün dışında, bir Ortadoğu Gazetesi ve bir de daha çok merkez sağa hitap eden Tercüman Gazetesi vardı.

Taha Akyol bu gazetelerde takip ettiğim diğer yazarlardan farklı bir yazardı. Sanki ilmi bir kitabın parçaları gibi yazdığı köşe yazılarında birçok kaynak eserden yararlanır ve bunları yazı içinde veya dipnot olarak paylaşırdı.

Bu tarz köşe yazısı milliyetçi yazarlar arasında bir ilkti. Bu yazılar beni etkilediği için, gazeteden kesip biriktirmeye başladım.

Hergün’de çalışan arkadaşımı ziyaret ettiğim bir sırada, üst kata Taha Akyol’un çıktığını gördüm. Meğer haftada iki gün gelip, bir haftalık yazısını yazıp yönetime bırakıyormuş. Hemen arkadaşım vasıtasıyla görüşme talebimi ilettim. Biraz sonra görüştük. Uzunca bir süre sohbet ettik.

Ben kendisine kitap okumada nasıl bir yol izlemem gerektiğini sordum. O da bana öncelikle okumam için yarısı Türk, diğer yarısı yabancı bilim adamlarının yazdığı on kitap ismini el yazısı ile yazarak verdi.

Bunlardan biri Pitirim Sorokin‘in bir eseriydi. Sorokin Rusya’da Çarlık dönemi ve Bolşevik Devrimi sonrası yaşadığı hapis hayatlarından sonra ABD’ye göçmüş ve burada Harvard Üniversitesi’nin Sosyoloji Bölümünü kurmuş bir bilim adamıydı. “Son klasik, ilk modern” olarak niteleniyordu.

Daha sonra öğrendim ki Sorokin, Türk Milliyetçilerinin sosyoloji alanındaki önemli bilim adamları Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Amiran Kurtkan Bilgiseven’in de ilham aldığı bir sosyal bilimci idi.

Taha Akyol ile bu görüşmemizde farklı kültürel, siyasi ve fikri gelenekten gelen düşünce insanlarını okumak gerektiğine vurgu yaptı. (Lütfen bu tavsiyeyi, şiddetli ideolojik çatışmaların yaşandığı bir dönemde yapıldığını hatırlayarak yorumlayın.)

Ayrıca, Sorokin’den esinlenerek, sosyolojik bir olayı bir tek parametreye bakarak açıklama yapmanın yanlış olduğunu anlattı. Sosyal olayları etkileyen çok sayıda faktör olduğunu, sosyal değişimlerin bu faktörlerin bileşkesine göre gerçekleştiğini anlattı.

Bu görüş hayatım boyunca, sosyal ve siyasi olayları değerlendirirken, en önemli kriterim oldu.

***

Farklı Düşündüğümüz Konular

Taha Akyol‘dan çok şeyler öğrendim. Her konuda aynı düşündüğümü söyleyemem. Farklı düşündüğüm konularda birkaç kere kendisine yazı ile görüşümü bildirdim.

Mesela “Çözüm Sürecinde” farklı düşünüyorduk. Ben bu süreci çok yanlış buluyordum, O “bir tecrübe etmek lazım” kanaatinde idi.

Hükümet “Çözüm Sürecini” desteklemek üzere görevlendirilen “Akil İnsanlar” arasına girmesini istedi. Ancak Akyol “kitap yazıyorum” gerekçesiyle kabul etmedi.

Özellikle Hukuk Devleti, demokratik ilke ve değerler ile parlamenter sistemin devamını savunan yazıları hem gönlüme ve hem de hukukçu kimliğime tam uygundu. Hürriyet’teki yazıları da,  CNN Türk TV’deki programları da son derece nitelikli idi.

Sistem böyle bir yazarı bile merkez medyada istemiyordu. Doğan Medya Grubu yandaş Demirören‘e devredilince, Taha Akyol Hürriyet ve CNN Türk’ten uzaklaştırıldı.

Akyol, 20 gün önce, Karar Gazetesi‘nde “yine hukuk, tarih, demokrasi ve güncel konular üzerine” yazmaya başladı. Dilerim yeni gazetesi, özgür ve cesur yazabileceği bir ortam olur.

Yeniden Taha Akyol’un köşe yazılarını okuyabilmek, sadece benim için değil, Türkiye için sevindirici bir gelişmedir.

 

 

“Yetim-i Akran Olduk”

0

Yukarıdaki, başlık bana ait değildir. Bu başlık Rahmetli Prof. Dr Ayhan Songar’ın vefatından çok kısa bir süre önce Türkiye Gazetesi’nde yayımlanan bir makalesinin başlığıdır. Rahmetli Hocamız o tarihlerde çok yakın dostlarının kısa aralıklar ile birbiri peşi sıra Ebedi Âleme intikal etmeleri üzerine, “Yetim-i Akran Olduk” başlıklı bir makale yayımlamak suretiyle, yakın arkadaşlarından ayrı kalmanın hüznünü ve üzüntüsünü kendi duygulu üslubuyla çok güzel bir şekilde anlatıyordu.

O tarihlerde ben, henüz pek fazla yaşlı olmadığım için olacak herhalde, bu yazının ehemmiyetini pek fazla idrak edememiştim. Fakat yine de o yazı benim üzerimde mühim bir iz bırakmış olacak ki, aradan otuz seneye yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, halen o makaleyi unutmamışım. Bu vesileyle Muhterem Hocama Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Mekânı Cennet olsun.

Şimdi biz de artık, Değerli Hocamızın yukarıda bahsi geçen makalesinde ifade ettiği gibi, yavaş yavaş Yetim-i Akran olmaya başlamış bulunmaktayız. Nasıl Yetim-i Akran olmayalım ki, Kocaeli Aydınlar Ocağı Camiası olarak, çok eski tarihlere gitmemek kaydıyla, sadece son altı yedi yıl içerisinde aşağı yukarı akranımız durumunda olan, mensuplarımızdan çok değerli, dost ve arkadaşlarımızı tek tek Ebedi Âleme  uğurlamış bulunuyoruz. Şöyle ki;

27 Ağustos 2011 tarihinde Ocağımız Yönetim Kurulu Üyesi ve on parmağında on marifet bulunan, KBB Uzmanı Dr. Şefik Postalcıoğlu’nu bir Ramazan günü, hem de Kadir Gecesi akşamı kaybettik. Şefik Bey’in vefatı ile adeta hepimiz yıkıldık.

6 Nisan 2013 tarihinde, İzmit de on seneye yakın müftülük yapan ve bütün toplantılarımıza iştirak eden, değerli müftümüz Hikmet Kutlu’yu kaybettik.

21 Temmuz 2014 tarihinde, Yeniden Milli Mücadele Gurubundan gelen ve Milliyetçi Camianın önde gelen fedakâr ve cefakâr adamlarından birisi olan ve Ocağımızın kurucuları arasında yer alan üyemiz, Elektrik Mühendisi Yaşar Şener’i’ kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşadık.

4 Temmuz 2015 tarihinde Ocağımız Üyesi, ismiyle müsemma, Av. Beytullah Uslu‘yu yine bir Ramazan günü Fevziye Camii’nden, Teravih Namazı çıkışı geçirmiş olduğu trafik kazası neticesinde ebediyete uğurladık. Beytullah Bey’in vefatı da,  kendisini sevenler olarak hepimizi derinden yaraladı.

8 Ocak 2017 tarihinde Ocağımızın İlim İstişare Kurulu Üyesi olup, bürosunda “Baba Çakıcı” ismiyle bilinen, benim de 1998 Yılındaki Hac arkadaşım olan, İzmit’in önde gelen sayılı avukatlarından Av. Selim Selami Çakıcı’yı kaybettik. Selim Selami Bey’in vefatına da hepimiz son derece üzüldük.

21 Ocak 2017 tarihinde, Ocağımız kurucularından olup, bir dönem de Başkanlık yapmış olan, Eski İzmit Ticaret Odası Başkanı, 1980 öncesi MHP İl Başkanlığı yapan, son olarak da İlim İstişare Kurulu Başkanı, Sigortacı Nihat Gürer’i kaybetmenin büyük hüznünü yaşadık.

22 Ocak 2019 tarihinde bu defa bir tevafuk eseri olarak Nihat Gürer’in vefatından tam iki sene sonra, 1989 – 1994 yılları arasında Bahçecik Belediye Başkanlığı yapan, son olarak da Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Üyesi olan, Eğitimci İbrahim Gencer’i ebedi istirahatgâhına tevdi ettik. İbrahim Bey’in  kaybı da hepimizi büyük bir üzüntüye gark etmiştir.,

Son olarak da daha aradan bir hafta bile geçmeden bu defa, 26 Ocak 2019 tarihinde, çok yakın arkadaşımız olan, eski matbaacı, Ocağımız üyesi Kenan Yılmaz’ı kaybetmiş bulunuyoruz.

Çok yakın, değerli, dost ve arkadaşlarımızın, adeta hazan yaprağı gibi birer birer dökülerek, aramızdan sessiz sedasız ayrılıp,  ebedi  Aleme intikal etmeleri, başta geride bıraktıkları kederli aile efradı olmak üzere, hepimizi ziyadesiyle üzüntüye sevk etmiştir.

Cenab-ı Allah’tan niyazımız şudur ki, vefat etmiş bulunan bütün arkadaşlarımıza rahmet, geride kalan  yakın eş, dost ve arkadaşlarına da sabr- ı celil  ile birlikte, huzurlu, sağlıklı, sıhhatli, hayırlı  ve uzun ömürler nasip etsin.

Ben, bu yazımda, uzun yıllardan beri tanıdığım çok samimi ve yakın aile dostum olan İbrahim Gencer Bey’den bahsetmek istiyorum. Ancak şu hususu ifade edeyim ki, Dr. İbrahim Kahraman Bey’in 25 Ocak 2019 tarihinde Aydınlar Ocağı Sitesinde yayımlanan ” İzmit Bir Çınarını Daha Kaybetti” başlıklı yazısında ve İdris Türkten’in yine Aydınlar Ocağı Sitesinde 8 Şubat 2019 tarihinde yayımlanan “Gidenlerin Ardından” başlıklı yazısı ile İbrahim Gencer’in birçok hususiyetlerinden teferruatlı bir şekilde bahsedildi. Bunun için ben ayni şeyleri tekrarlamamak bakımından sadece İbrahim Bey’i ne kadar sevdiğimizin, O’na ne kadar değer verdiğimizin bir ifadesi olarak, birkaç hususiyetinden bahsetmek istiyorum.

Merhum, İbrahim Gencer Bey ile tanışıklımız bir hayli eski yılara dayanır. Hiç hilafsız 40 yılı geçmiştir diyebilirim. Aradan geçen bu kadar uzun bir zamana rağmen, dostluğumuz ve aramızdaki samimiyet hiç bir zaman azalmamış, bilakis artarak devam etmiştir. Kısaca ifade etmek icap ederse, İbrahim Bey, günümüzde nesli her geçen gün azalan, eşi- emsali az bulunur arkadaşlardan birisiydi. Vefatı başta aile efradı olmak üzere, hepimizi ziyadesiyle üzmüştür.

Bildiğim kadarıyla, İbrahim Bey iyi bir eğitimci idi. Bu cümleden olarak memleketin birçok  yerlerinde öğretmenlik ve liselerde müdürlük ve idarecilik yapmıştır. Anlattığına göre, bu arada nasıl olduysa Kandıra’da da sadece üç gün süren bir öğretmenlik hizmeti bulunmaktadır. Yetiştirmiş olduğu yüzlerce talebesi halen, yurdumuzun muhtelif yerlerinde önemli makam ve mevkilerde vazife ifa etmektedirler.

Bu arada, üzülerek şu hususu ifade eydim ki, eğitim camiasında bu kadar başarılı hizmeti olan İbrahim Bey, Koalisyon Hükümetleri döneminde bulunduğu görevden alınarak yurdun birçok yerlerine adeta sürgün olarak gönderilmiştir. Bu sebeple de birçok mağduriyetlere maruz kalmıştır. İbrahim Bey zaman zaman o günleri acı bir hatıra olarak bize anlatırdı. O anlatırken bizde hüzünle dinlerdik. Biz de bu vesile ile o zulmü yapanların Allah müstahakını versin diyelim.

İbrahim Bey, Anavatan Partisinin iktidar olduğu Döneminde Rahmetli Mimar Necati Gençoğlu’nun İzmit Belediye Başkanlığı yaptığı yıllarda  bir dönem Zabıta  Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur.  Zabıta Müdürlüğü yaptığı yıllar esnasında gayretli çalışmaları sayesinde, çarşı ve pazara bir disiplin, bir nizam gelmiştir. Bu arada bazı çocukların kutular içerisine tahta talaşı doldurmak suretiyle bunları pişmaniye niyetine yoldan geçenlere sattıklarını ve bunlar ile nasıl mücadele ettiklerini üzülerek anlatırdı.

1989 – 1994 yılları arasında DYP’den Bahçecik Belediye Başkanlığı yaptığı yıllarda da  tasarruf ve devlet malının korunması hususunda azami gayreti göstermiştir. Hatta öyle ki,  bir vazife icabı Ankara’ya gideceği zaman dahi, hiçbir zaman tek başına makam arabasına binip gitmemiştir. Her seferinde Ankara’ya gidecek olan, diğer belde Başkanlarından en azından birkaçını bulup, tek araba ile gitmişlerdir. Ankara’da da lüks oteller yerine, mümkün olduğu kadar Kamu Kurumlarının misafirhanelerinde kalmışlar, yemeklerini de mütevazı lokantalarda yemişledir.

Yemek deyince İbrahim Bey’in muhtelif zamanlarda ifade ettiği bir nüktesi aklıma geldi, Beraber yemek yediğimiz zamanlarda, yemekten önce, biliyorsunuz ki, “Namazın kazası olur ama yemeğin kazası olmaz” derdi.

İbrahim Gencer Bey hakkında daha çok yazılacak hususlar var ama yazıyı daha fazla uzatmamak için bu kadarıyla iktifa ediyorum.  Son olarak şu hususu ifade edeyim ki, İbrahim Bey’in son bir yılı bir hayli sıkıntılı geçti. Birkaç defa yoğun bakıma kaldırıldı. Evinde kaldığı günlerde de tekerlekli sandalyede oturmak mecburiyetinde kaldı. Ancak şu hususu da memnuniyetle ifade edeyim ki, İbrahim Bey’in hastalığı süresince, başta değerli eşi Nurhayat Hanım olmak üzere oğulları, kızları ve kardeşleri azami fedakârlığı yapmışlardır.

İbrahim Bey hakkında son  söz: Rahmetli İbrahim Bey, bütün  arkadaşlarına karşı çok samimi bir dost, eşine, ailesine bağlı müşfik bir aile reisi idi.. Nitekim onun bu dostluğunu karşılıksız bırakmayan eş ve dostları da cenazesinde camiyi doldurup taşırmışlardır.

Netice itibariyle, İbrahim Gencer Beyin vefatına hepimiz ziyadesiyle üzüldük,  Başta aile efradı olmak üzere, bütün eş ve dostlarının başı sağ olsun. Dr. İbrahim Kahraman Bey’in ifade ettiği üzere, hakikaten İbrahim Gencer Bey’in vefatıyla “İzmit Bir Çınarını Daha Kaybetti.” Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.  Amin.

11 Şubat 2019

 

 

Müslüman Kardeşler- Seyyid Kutb

Müslüman Kardeşler kimdir?

Erbakan’ın yükselişiyle birlikte Türkiye’de birkaç kitabın bol bol basıldığını, ucuz veya bedava dağıtıldığını görüyoruz. 70’li yıllarda başlayan bu “dağıtım”, 12 Eylül darbesinden sonra da devam eder, Siyasî Ümmetçiler kadar ülkücüleri de hedef alır. Dağıtılan kitaplar Seyyid Kutb’un ve onun Pakistan’daki yansıması Mevdudî’nindir.

Müslümanlık bu değil” sözüne alıştık. Anlamsız hâle geldi. Fakat Kutb, Mevdudî ve Türkiye’deki devamı “Adil Düzen” bir başka mesaj verdi. Kutb ve İhvan, “Müslümanlık bu!” diye takdim edildi.

Aslolan karşı çıkmaktır

Kutb, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan El-Benna ile aynı yıl ve aynı çevrede doğdu. İkisi de köy kökenlidir fakat okuyup “Efendi” olmuşlardır. El-Benna’ın Müslüman Kardeşler teşkilatını kurduğu yıllarda Kutb henüz ihvan değildir. Fakat ikisinin de müştereği, İngiliz emperyalizmine tepkidir.

Bu tepki, Mısır’dan Arap Yarımadası’na, İran’dan Hindistan’a kadar bütün Müslüman dünyada yükselmektedir. Tek istisna Türkiye’dir, çünkü Türkiye emperyalist boyunduruğu Atatürk’le ve Millî Mücadele ile kırmıştır.

Tepki genellikle “milliyetçilik” veya “İslamcılık”  şeklindedir fakat bu doğal olarak “karşı çıkma” milliyetçiliği veya İslamcılığıdır. Bir fikre iki türlü bağlanabilirsiniz: Sevginizden veya nefretinizden. İşte emperyalizmin doğrudan veya dolaylı hâkimiyetini hisseden ülkeler bu ikincisinden, nefretten ötürü milliyetçidir veya İslamcıdır. Öyle görülüyor ki, bir ülkenin ve bir halkın emperyalist boyunduruğu altında yaşaması fikir sağlığı için nasıl yıkıcı ise, bütün fikir hayatının “emperyalizme karşı” şekillenmesi de o derece yıkıcı… Millet sevgisine dayanan bir milliyetçilik, Allah ve ahlâk sevgisine dayanan bir din yerine emperyaliste karşı nefrete dayanan bir fikir ve duygu yapısı hâkim oluyor.

Mısır’da Vafd da, Müslüman Kardeşler de bu çizgidedir. Müslüman Kardeşlerin en büyük hasmı Nasır da başlangıçta onlara yakındır. Hatta Mısır’ın Komünist Partisi de. Müslüman Kardeşler bir ara Komünist Partisi’yle birlikte propaganda broşürü dağıtır… Bu grupların tamamı ve dünyada da, emperyalizm etkisindeki bütün ülkeler, daha sonra Üçüncü Dünya hareketinde yer alacaktır.

Önce edebiyat

Kutb edebiyata meraklıdır. Dar El-Ulm‘da, yani modern mektepte okumuştur. Entelektüel olma yolundadır. Fakat köylülüğü de bırakmamıştır. Küçükken rüyalarına giren cinleri ve ifritleri yazar. 1948 yılında Amerika’ya doğru yola çıkar. Amerika’da onu tanıyanlar pek de radikal bir Müslüman’a benzemediğini anlatır. Klasik Batı Müziği dinlemektedir. Namaz kıldığını gören yoktur. Fakat o siyasî ümmetçiliğe ilk adımlarını atmaktadır.

Amerika’da bir sinemaya gider ve onu ve arkadaşlarını, “Siz zencisiniz” diye içeri almazlar. Mısırlı oldukları anlaşılınca özür dilerler fakat o protesto eder ve sinemaya girmez. Bu olaylar onun tavrını perçinlemektedir. “Türkleri tercih ediyorlar, çünkü onlar daha beyaz!” diye yazar.

Sonra kahrolsun kapitalizm

İki harp arasında emperyalist denildiğinde İngiltere anlaşılır. Benna’da ve genel olarak Mısırlılardaki duygu da “İngilizî” karşıtlığıdır. Fakat İkinci Dünya Harbi’nden sonra İngiliz’e ABD eklenmiştir. Eklenmek ne kelime, şimdi gözlediklerinden anlaşılmaktadır ki onun da önüne geçmiştir.

Artık siyasî düşüncelerini yazmalıdır. Kim olarak ve neyi yazmalıdır? Mısırlı’dır, Müslüman’dır. Tepki duyduğu dünya ise İngiltere, ABD, hatta bütün Batı’dır. Bunların tümünü kapsayan bir isim gerekirse, bu “kapitalist dünya”dır. Ve Seyyid Kutb’u Seyyid Kutb yapan, Türkiye’de de ünlendiren ilk kitapları çıkar: İslam’da Sosyal Adalet ve İslam’la Kapitalizm’in Savaşı[1]

1960’lardan sonra Türkiye’deki fikir ortamında yaşayanlar için, hatta bugünün orta yaşlıları ve gençleri için bu başlıklarda bir gariplik yoktur. Fakat daha önceye gidersek, İslam’la kapitalizm’i karşılaştırmak,  elma ile armutu karşılaştırmak gibidir. Makul olan dinlerin dünyaya bakışının karşılaştırmasıdır. Fakat ideolojilerin saldırısı altında kimliğini “Müslüman” diye belirlemek isteyenler, din ile ideolojileri kapıştırmak zorunda kaldılar. O tarihlerde ve tarihlerden daha yıllar sonranın modası buydu. Daha sonra İslam düşüncesi içinde felsefe yapıyorlar, geleneği bozuyorlar diye Muhammed İkbal‘i, Cemaleddin Afgani‘yi tenkid edecek olan Kutb, kariyerine İslam düşüncesi içinde iktisat felsefesi ve ideoloji yaparak başlıyordu.

İdeolojiler savaşı

Yirminci asrın ikinci yarısı ideolojiler savaşıdır. Nükleer silahlar sıcak harbi garantili felaket kılınca milletler mücadelesi ideolojiler savaşına dönüştü. Daha birkaç on yıl önce Mısır‘ı, Süveyş‘i, Arap Yarımadası‘nı, velhasıl sömürülecek bütün ülkeleri ve bilhassa petrolü donanmayla, topla, askerle kontrol altına alanlar artık aynı işi ideolojiler marifetiyle gerçekleştirmeye çalışıyordu. Vekâlet savaşları da bu metodun uzantısıdır.

Meydanda iki süper güç vardı ve onlar iki zıt ideolojiyi kullanıyordu: Bilimsel Sosyalizm ve Kapitalizm. Daha doğrusu birincisi Batı dünyasına kapitalist etiketini yapıştırdı; fakat Batı da buna pek itiraz etmedi. İdeolojilerin temel vasfı, her derde deva olmaları, hayatın her cephesini kapsayan bir dünya görüşü özelliği taşımalarıdır. Sosyalist ekonomi gibi sosyalist tarih, sosyalist arkeoloji, hatta sosyalist biyoloji bile vardı. Kapitalizm bu kadar kapsayıcı olma iddiasında değildi gerçi ama o da sosyalizmin iddialarına her cephede karşılamak zorundaydı.

İdeolojiyse alın size ideoloji

Peygamberinin “güzel ahlâkı tamamlamak için” geldiğini söylediği dininizi de bu ortamda ekonomi teorisi üretmek, kapitalizme ve sosyalizme cevap yetiştirmek, velhasıl ideoloji hâline getirmek zorundaydınız. Eyy kapitalizm, eyy sosyalizm!  İdeolojisiniz, her konuda söyleyecek sözünüz var, öyle mi? O halde İslam da ideolojidir; onun da her konuda söyleyecek sözü vardır! Müslümanlar Hazreti Peygamber’den beri akıllarına getirmedikleri bir düşünceye kucak açtı; din değil de ideoloji olduklarına karar verdiler; çünkü etraf ideoloji doluydu, asrın modası buydu; talep bunaydı.

Seyyid KutbBenna‘nın Müslüman Kardeşleri‘ne, onlar da Kutb’a yaklaştılar. Kutb, Kardeşler’in evanjelik davetine daha bir zenginlik kattı. İdeoloji, etiyle, kemiğiyle ortaya çıkıyordu ve ilkeleri şöyleydi:

Şâmil: Kapsayıcı idi. Her konuda bir söyleyeceği vardı. Tıpkı Bilimsel Sosyalizm gibi.

Nizam: Bir toplum, bir devlet nizamı öneriyordu.

Hâkimiyya: Devleti kurarken bir egemenlik anlayışına ihtiyaç vardır: Hâkimiyet Allah’ındır!

Cahiliye: Bu kavram ve ideolojideki yerini yukarıdaki üç ilkeyi açıkladıktan sonra ele almak üzere erteleyelim.

“İslam’a göre!”

Şâmil: Müslümanlığın her konuda bir hüküm getirdiği doğru olmadığı gibi dine de bühtandır. Kuran’la yetinmeyip hadisi Kuran seviyesine çıkaran Selefi akımlar, bununla da yetinmezler ve o sahabe şöyle yapardı, tabiin, tabeut tabiin böyle yapardı ve benzeri mantıkla yeni kaynaklar bulmaya ve her konuda hüküm çıkarmağa çalışırlar. Altı yılımı Suudî Arabistan’da geçirdim. O söylem o derecedeydi ki Pakistan’lı genç bir arkadaşım, her şeye, mesela çay içmeğe veya meyve yemeğe dair bir laf ederken bile “according to Islam ~Islam’a göre” diye o garip anlayış işaret ederdi.

Nizam: Nizam kelimesi Kur’an’da geçmez. Hâlbuki İhvan ve İhvan’dan feyz alan akımlar, bu arada Türkiye’dekiler de “nizam“ı dinin merkezine yerleştirirler. Öyle gerektir… Şâmil olacaksa mutlaka bir nizamı vardır. İdeolojiyiz ya! Yapacağımız yeni bir nizam, yeni bir medeniyet tasavvur etmektir. İşte bir anahtar kelime daha!

Hakimiyya: Bu da Kur’an’da geçmeyen bir kelimedir. Kur’an’da geçen ifade “Hüküm Allahındır”ı Hâriciler alıp çarpık yorumlarıyla Hazreti Ali’yi kâfir ilân etmişlerdi. Selefiler ve İhvan, “Allah’ın indirdiği ile hükmedin” emrini de, “Demek ki indirilmiş bir yönetim sistemi var, herhalde o dönemi inceleyip çıkarmamız lâzım” diye yorumlarlar. Ali Bardakoğlu, böyle düşünenlerin aslında fıkhın ve devlete dair kuralların şekillendiği Abbasi dönemi hükümlerini İslam zannettiklerini yazar[2]Hâlbuki Allah’ın indirdiği, adalet, istişare, doğruluk, liyakat ilkeleridir. Abbasi döneminin uygulamaları değil. Tuhaf ve bugün yaygın olan, dinî olmayan hükümleri “İslâm’a göre” diye takdim edip gerçekten Allah’ın indirdiklerine, yani adalete, istişareye, doğruluk ve liyakate kulak asmamaktır.

Tanrı’nın krallığı

Türkçede “hâkimiyet” eskiden beri kullanılan bir kelimedir. Fakat bizim Arapça’dan türettiğimiz birçok kelime gibi bu da Arapça konuşan ülkelerde kullanılmıyordu. Şahruh Akhavi, “hakimiyya“nın Hasan Al-Nadwi tarafından icad (veya Türkçe’den ithal) edilmiş bir Arapça neolojizm ~uydurma kelime olduğunu yazar. Akhavi’ye göre Nadwi bu kelimeyi Kutb’un Hindistan’daki fikirdaşı Ebulala El-Mevdudî ‘nin Urdu’ca “Hükümet-i İlahiyye” ve “Memleket Allah” ifadelerini karşılamak için kullanmaktadır.[3]

Geçen bölümde, Müslüman Kardeşler hareketinin tepki olarak doğduğu evanjelizme ne kadar benzediğine dair yapılan bir yorumu vermiştim. “Memleket Allah” da bunun ispatı gibi. İncil’deki “Tanrı’nın Krallığı“na ne kadar yakın!

İncil’de, Matta kitabı 6: 7-13’teki “Rabbin Duası” şöyle başlar:

Göklerdeki Babamız,
Adın kutsal kılınsın.
Krallığın gelsin.
Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun.

Akla önem vermemek, nakil ne diyorsa onu yapmak, “Niçin? Nasıl?” diye sormamak, “Bila keyf ~ Nasılsız” din, Selefiliğe, Eşariyeye ve dört mezhep arasında da Benna’nın ailesinin mensup olduğu Hanbelî’ye yakındır[4]. Gerçi Kutb’a mezhepsizlik atfedilir, fakat tutumu gerçekten bu yukarıda saydıklarımızı çağrıştırır:  Akıl yoluyla gelen itirazlara şöyle karşılık verilir: “Allah’tan iyi mi bileceksin. İslam’a göre…” Müslüman Kardeşler, Kutb ve Mevdudî’yi Suudî Arabistan’ın uzun yıllar desteklemesi bundandır. Anlattıklarımız muhakkak ki Maturidî anlayışının zıddı gibidir.

Cahiliye ve tagut

Ancak İhvan- Suudî dostluğu cahiliye teorisiyle sarsıldı.

Müslüman dünyada hâkim görüş, Allah’ın birliğine ve Hazret-i Peygamber’e inanan herkesin Müslüman olduğudur. Maturidî anlayış bu tutumu daha da kuvvetle vurgular: İman artmaz, eksilmez. Ya vardır, yahut yoktur. Gerekleri yerine getirmeyen Müslüman olabilir. Günah işlemekle dinden çıkılmaz. Selefiyeye göreyse, gerekler ve ibadetle eksikse iman azalır ve kişi Müslümanlıktan çıkabilir. Kâfir olur! Kutb bu düşünceyi bir adım daha ileri götürdü ve hemen bütün Müslüman ülkelerde insanların dinden çıktığını, kâfir olduğunu, cahiliye devrine dönüldüğünü söyledi. Bu dehşet verici bir iddiaydı. Bir adım sonrası Müslüman ülke halkının katlinin vacip olduğu, mal ve ırzlarının artık masun olmadığını söylemektir. Bu yol, kafa kesen İşid’e kadar gidebilir. Tabi, yöneticilerin imanları da artıp eksilebilir; onar da cahiliyeye mensup olabilir. Suudîler’in ve daha birçok Müslüman ülkenin İhvan’dan kopuşu bu cahiliye teorisinden ötürüdür. Cahiliye ile birlikte İhvan’ın dikkati dışardaki emperyalist düşmandan Müslüman ülkelerin içindeki “tagut“a döndü.  Artık Müslümanlar yakın düşmandı. Batı ise ancak uzak düşman.

Sıra İhvan’ın milliyetçilik, siyaset ve “terör” hakkındaki tutumlarına geldi…

[1] Batı emperyalizminin doğrudan veya tesiriyle etkilediği ülkeler daha 20. asrın başından itibaren Batı’nın çökmek üzere olduğu ümidi ile yaşadılar. Kutb’un kitapları popüler hâle gelirken aynı çöküşü savunan veya vahşi kapitalizmin sakatlığına işaret eden başka eserler de bu dalganın üstünde yükseliyordu: Alexis Carrel’den, “İnsan Bu Meçhul“; Oswald Spengler’den, “Batı’nın Çöküşü“, ve Toynbee’nin meta-tarihleri.

[2] Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, Kuramer Yayınları, 2. Basım, 2017; 26, 115, 234 gibi Abbasiler’le fıkıh ilişkisinin ele alındığı bahisler.

[3] John Calvert, Sayyid Qutb and the Origins of Radical Islamism, Oxford University Press, 2013,  sayfa 214.

[4] Jeffry R. Halverson, Theology and Creed in Sunni Islam- The Muslim Brotherhood, Ash’arism, and Political Sunnism, Palgrave (2010)

 

 

Araştırmacı Yazar, Emekli Albay Mehmet Şâdi Polat, Diyor ki: ‘Türkiye, Irak Türkmenlerinin haklarını korumada ve yapılandırmada etkili değildir.’

Oğuz Çetinoğlu: Irak Türkleri ile hangi tarihte ve hangi vesile ile ilgilenmeye başladınız?

 

Mehmet Şadi Polat: Menkıbeler ve kahramanlık hikâyeleri ile dolu Türk coğrafyasının aslî unsurlarından biri olan Irak ve Suriye’deki Türk varlığına ilgimiz; Yüce Türk Milleti’nin her evlâdı gibi bu aziz vatan toprakların dilden dile dolaşan menkıbelerini ve kahramanlık hikâyelerini dinleyerek, türkülerini hoyratlarını, mânilerini terennüm ve yaşayarak başlamıştır. Zaman içinde aldığımız eğitimler, okuduğumuz ve dinlediğimiz olaylar, savaşlar ilgimizi artırmıştır. Özellikle tarih merakımız ve mesleğimiz icabı harp tarihi çerçevesinde bölgenin geçmişten bu güne kadar geçirdiği tarihi olaylar, savaşlar, isyanlar, rejimlerin uygulamaları ilgimizi artırmış ve inceleme için zemin hazırlamıştır. Irak ve özellikle Musul, Kerkük meselesi ile ilgilenen, olayları yaşayan ve mücadele veren bölge insanları, ilim adamları, çeşitli vakıf ve dernek mensupları ile temaslarımız ilgimizi bu alanda derinleştirmiştir.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nin, Musul vilayeti ile ilişkisinin kesilmesinden sonra, Türkiye’nin Irak Türklerine bakış açısını nasıl buluyorsunuz?

Polat: Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Türk Milletinin Irak Türklerine bakışlarını, esasta aynı olmakla beraber ayrı ayrı değerlendirmekte fayda vardır. Türk Milleti için büyük bir harp sonunda kaybedilen aziz vatan parçası ve O Vatan’da hayatta kalma mücadelesi veren kardeşlerimiz, akrabalarımız var. Yüzlerce yıllık kültür mirasımız var. Manevi bağlarımız var. Hatıralarımız var. Şehitlerimiz var. Türk Milleti Irak ve Suriye’yi ebet müddet Diyarbakır gibi, Sivas, Kayseri gibi görmektedir. Buralardaki vatandaşlarımızın, kardeşlerimizin gördükleri zulümleri, soykırımları kendileri görüyormuş gibi hissetmekte ve içleri kan ağlamaktadır. Milletimizin bu duygu ve düşüncesi elbette ki Balkanlar için de, Kafkaslar için de, Kırım için de, Doğu Türkistan için de geçerlidir. Dünyanın neresinde bir Türk var ise orası için de geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘ebet müddet devlet felsefesi’ ve tecrübesine sahiptir. Tarihin derinliklerinde de görüldüğü üzere gerek iç, gerekse dış meselelerinde başarılı olduğu kadar, zaman zaman idarî zafiyet de göstermiştir. Yeri gelmiş isyanlarla boğuşmuş, yeri gelmiş savaşlarda yenilerek toprak kayıpları yaşamıştır. Düzeninin bozuk olduğu dönemlerde kalanı toparlamak için tavizler verebildiği gibi, güçlü dönemlerinde de başka bir hedefini gerçekleştirebilmek maksadıyla icabında işgallere veya toprak kayıplarına göz yumabilmiştir. Ancak devlet anlayışı ve aslî hedeflerinde bir değişiklik olmamıştır. Çünkü Türk Milletinin karakterinde bu haslet vardır. Burada devletin yönetiminde ve yöneticilerin uygulama ve dış ilişkilerinde dönemin şartlarına göre farklılıklar olmuştur. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nin, Musul Vilâyeti ile ilişkisinin kesilmesinden sonra, Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında iktisadî, siyasi sıkıntılarla beraber iç düzenin ve ordunun henüz istikrara kavuşamamış olması, idarecilerin büyük güçlere karşı mücadelede çekingen davranış ve uygulamaları beraberinde getirmiştir. Özellikle Millî Şef döneminde ve İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç yıllarında dış Türkler ve diğer Müslüman topluluk ve devletlerle olan ilişkilere ara verilmiştir. Bu dönemlerden itibaren dışişleri mensuplarının dış Türklerle olan münasebetleri genellikle idâre-i maslahat tarzında, ilgisiz ve tavizkâr olmuştur.

Çetinoğlu: Türkiye’nin, Irak Türkleri için neler yapmasını beklersiniz?

Polat: Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak her yönüyle güçlü devlet güçlü millet felsefesini içine sindirmesi ve bu çerçevede içerde ekonomisini bağımsız olarak güçlendirirken, özellikle dış ilişkilerinde ileriye dönük tavizsiz adımlar atmalıdır. Kardeş dış Türklerin birebir yanında olduklarını hissettirmelidir. Şu safhada Irak ve Suriye’nin bütünlüğü Türkiye ve Bölgedeki Türkler için önemlidir. Parçalanmış Irak, özeklikle dış güçlerin kullanımına açık olduğu kadar Türk vatandaşlarımızın zarar görmesini hızlandırır. Devletin bir taraftan Irak devleti ile tavizsiz ilişkilerini devam ettirirken, diğer taraftan çeşitli sivil toplum kuruluşlarının önünü açarak, destekleyerek ve yönlendirerek Irak Türklerinin her yönüyle kuvvetlenmesine ve teşkilatlanmasına zemin hazırlamalıdır. Sivil Toplum Kuruluşlarıyla beraber Güçlü Türkiye’nin varlığı Irak ve diğer dış Türklerin en önemli güvencesidir. Lozan Anlaşması’nın Türkiye’ye tanıdığı Irak’taki menfaatlerinin, uzmanlarca yeniden ve ayrıntılı olarak incelenmesi ve dünya kamuoyunu bilgilendirmek açısından gündemde tutulması sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden önce ve sonra, Irak’taki Kürt toplumundan yana tavır koymasının sebep ve sonuçlarını tahlil eder misiniz?

Polat: Kim ne derse desin Amerika; İsrail’in askerî, İngiltere siyâsî gücüdür. Çünkü bugün Amerika’yı idare edenler Yahudiler, İngiltere Kraliçesi veya kıralı Mason ve Maşrık-ı Âzam’dır. Amerika bölgedeki iktisâdî kaynakları kontrol edebilmek için ve ilerde İsrail’in Arz-ı Mev’ut hedeflerine ulaşabilmesi için kullanabileceği en önemli etnik unsur bölge Kürtleridir. Kuracağı (ki kurulmuştur) sözde Kürt devletini bölgedeki hedef devletleri olan Türkiye, İran ve Suriye’ye karşı iktisâdî kaynakların kontrolü ve hedeflerin ele geçirilmesi için kullanacaktır. ABD Büyük Ortadoğu Projesini uygulamaya koyduğunda, bölgede etkinliğini arttırmak için, etnik yapıları ve oluşumları tahrik ederek çatışma ortamını canlı tutmayı amaçlamaktadır. Bunun sonucu olarak ta uyguladığı stratejiyi Ortadoğu ülkelerinde tatbike devam edecektir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Irak’ın yeniden yapılandırılması döneminde yeterli ölçüde etkili olduğu kanaatinde misiniz?

Polat: Şimdilik değilim. Hükümetin özellikle ticarî ve yatırım konularında ve komşularla sıfır problem çerçevesinde bir hayli çalışmaları var ise de Musul, Süleymaniye ve bilhassa Kerkük’te Türklerin haklarını koruma ve yapılandırmada etkili değildir.

Çetinoğlu: Arzu edilen ortam hangi şartlarda oluşturulabilir?

Polat: Türkiye’nin bugün milletler arası şartlarda, iktisadi, siyasi ve dış ilişkiler bakımından düne göre daha ileride ve sözü dinlenebilir durumdadır. Ancak bu durum kanaatimce geçicidir. Milletler arası güç aktörleri değişmektedir. Türkiye bu süreyi fırsat bilerek Irak ve Suriye’de daha aktif rol oynayarak ve bu devletleri yönlendirerek Türklerin konumunu güçlendirebilir, yönetimde söz sâhibi yapar. Özellikle Kerkük’te nüfus oranını eski durumuna getirebilir. Ayrıca Türkiye de ki Kürt vatandaşları ile barışık hale gelinince istenen ortam oluşturulur. Çünkü Irak topraklarında bulunan Türkmenler ile Irak Kürtleri arasında Körfez Savaşı olana kadar kayda değer ihtilaf olduğu söylenemez. Hatta Saddam yönetimine karşı birlikte hareket ettikleri bilinmektedir. Türkiye ile barışık Kürt vatandaşlarımızın Irak Kürtlerine etkisi büyük ve önemli olacaktır.

Çetinoğlu: Irak Türklerinin yaşamakta oldukları ecdat topraklarında can ve mal güvenliklerinin teminat altında bulunmadığı biliniyor. Bu durumda uygulanması gereken hareket tarzı ne olmalıdır?

Polat: Öncelikle Irak Türkleri arasında arzu edilen birliktelik ve teşkilât yeterli değil. Bu konuda Sivil Toplum Kuruluşlarının gerek Türkiye ve diğer ülkelerde, gerekse Irak’ta birlikte karar alma ve hareket insicamı zayıf. Ankara’dakiler farklı, İstanbul’dakiler farklı uygulama içindeler. Dolayısı ile yönlendirilmeleri ve icraatları temelde aynı olmasına rağmen faaliyetlerinde farklılar. Aslında diğer dış Türklerin durumu da aynı ve birlik için de değiller. Dolayısı ile etkili olamıyorlar. Bu noktada Devletimizin yeni teşkilatlanmalarla her birini bir çatı altında birleştirmesi ve her yönü ile desteklemesi önem arz etmektedir. Türkiye’de bulunan diğer Sivil Toplum Teşekküllerini ve diğer bağımsız Türk devlet ve toplumlarını da bu konuda yönlendirmesi doğru olan hareket tarzıdır.

Çetinoğlu: Irak’ta azınlıkta bulunan Kürtlerin, Irak’ın bütününde söz sahibi olmalarında Türkiye, hangi hataları sebebiyle bilerek veya farkında olmadan katkıda bulunmuştur?

Polat: Türkiye başından itibaren Irak meselesine yeterince sâhip çıkmamıştır. Irakta meydana gelen çok çeşitli ve bir kısmı soykırıma varan olaylarda Irak’ın iç işleri düşüncesi ile fazla ilgilenmemiştir. ABD’nin müttefiki olmanın ceremesini çekmiştir. Hâlâ da çekmektedir. Amerika’nın kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’deki yandaşları vasıtasıyla tesis ettiği idarî, siyasî, ekonomik ilişkiler bizim doğru bildiğimiz olmazsa olmazlarımızdan dahi taviz vermemize sebep olmuştur. Avrupa, Amerika ve İngiltere’nin siyasi ve iktisadi gücünün ve NATO prensiplerinin etkisinde kalarak Irak’ın kuzey ve güneyinin ayrılması ve kuzey Irak’ta ileride bir Kürt devleti kurulabilmesi ortamının hazırlanmasına göz yummuştur. Özellikle İsrail güdümlü mason yöneticilerin yanlış uygulamaları; Amerika ve İsrail güdümündeki Kürtlerin söz sâhibi olmalarına fırsat vermiştir. Talabani ve Barzani’nin Türkiye’deki isyan ve tedhiş hareketleri esnasında ele geçirilen zoralım silâh ve mühimmatın, Türkiye taraftarı olarak değerlendirilen Irak Kürt guruplarından birine verilerek olayları önleme ve terörü yok etmek düşüncesi ve uygulaması, Kürtlerin silâhlı olarak güçlenmesine vesîle olmuştur. Amerika’nın Türk toprakları ve kuzey Irak’ta bulunan Peşmerge ve PKK’yı desteklemelerine Türkiye Hükümeti, Sivil Toplum Teşekkülleri ve Basın Yayın olarak göz yumulmuştur. 12 Eylül sonrası PKK terör örgütü tedhiş hareketlerine karşı yapılan operasyonlarda zarar gören vatandaşların durumunu fırsat bilen bu örgüt, özellikle sınır köy ve mezraların boşalttırılıp Irak’a zorla göç etmelerine gayret ederken, aynı zamanda bunu bir propaganda aracı olarak kullanmış ve taraftar toplamıştır.

Çetinoğlu: ABD’nin Irak’ı işgal etmeyi kararlaştırdığı tarihten günümüze kadar; Çevik Güç, 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi, Türk askerinin başına çuval geçirilmesi… gibi pek çok siyasî ve askerî olaylar yaşandı. Türkiye’nin bu olaylardaki tutumunu tahlil eder misiniz?

Polat: Bir kere şunu iyi bilmek ve tahlil etmek lâzımdır. Türkiye bulunduğu coğrafya itibarı ile dünyanın kaderine tesir etmesi bakımından çok önemlidir. Etrafında bulunan 7-8 stratejik öneme sahip geçit ve boğazları kontrol etmektedir. Doğuda Kafkaslar ve Basra ile Batı ve Güney Asya ve Doğu Avrupa’yı, Boğazlar ile Balkanlar, Doğu Avrupa Adalar Denizi’ni ve Akdeniz’i, Süveyş ve Cebel-i Tarık boğazlarını dolayısı ile Arabistan ve Kuzey Afrika’yı, Kıbrıs ile Doğu Akdeniz ve çevresini kontrol etmektedir. Ayrıca başta Anadolu olmak üzere bölge yer altı ve yerüstü ile zenginlik kaynağı, eskiden İpek veya Baharat yolu, şimdi ise başta petrol olmak üzere her türlü iktisâdi, ticârî, iletişim ve ulaşım yolu olarak kullanılan bir coğrafyadır. Netice olarak bütün dünyânın gözünün üstünde olduğu önemli bir hedeftir. Dünya hâkimiyeti bu coğrafyanın ele geçirilmesinde veya buralarda kendine müzahir küçük devlet veya topluluklar hâlinde kullanılmasından geçer. Tarihi süreçte bu bölgede yaşanan Haçlı Seferleri dâhil bu güne kadar yapılan bütün savaş, sefer ve olayların arka plânında esâsen bu hedefe ulaşma ve hâkimiyet düşüncesi ve uygulaması yatar.  Bu genel çerçeveden baktığımızda bölgeye en hâkim ve en önemli hedef devlet Türkiye, coğrafya Türkiye coğrafyasıdır. Güçlü bir Türkiye var iken bölgenin dışarıdan kontrol edilebilmesi zordur. Onun için Türkiye’nin; etki ve ilgi alanında bulunan ve Türkiye’nin bekasına doğrudan tesir eden her türlü mesele ve faaliyetlerden uzak tutulması, diğer taraftan Türkiye’yi zor durumda bırakacak şekilde komşuları ile problemleri olan ve çatışan ortam hazırlayacak yaptırımlarda bulunulması dış devlet ve mihraklar için önem arz etmektedir.  Çevik Gücün Türkiye’ye kısa süre için yerleştirilmesine rağmen yıllarca kaldırılamaması bu yüzdendir. Burada küçük tavizler karşılığı Türkiye kullanılmıştır.

Yıllarca uygulanan yanlış politikalar neticesinde Türkiye de maddî ve manevî değerlerde erozyon oldu. Hukuk sistemimiz örf ve ananelerimize uygun olmayan birçok maddelerle doldu. Tüketim toplumu olduk. Eğitim sistemimizi çağdaş hale getirelim derken allak bullak ettik. Güzel yurdumuzu çocuklarımıza tanıtamadık. Bu hale gelen topluma Amerika’nın dayatmaları çok rahat destek buldu. Ne zaman Amerika’nın dayatmalarına karşı dolaylı da olsa karşı durduğumuzda, milletlerarası politik dilde anlaşılır biçimde ikaz edildik veya cezalandırıldık. Her cezalandırılmada bizi yönetenler, aman kriz çıkmasın endişesiyle, kamuoyunu yanıltıcı bilgilerle oyaladılar. Türkiye uyguladığı korkak politikayı kamuoyuna başarı gibi gösterdiler.

1 Mart 2003 Teskeresi esnasında uygulanan oyun da aslında hedefe giden plânın parçası idi. Teskereden önce Amerikan askerlerinin Irak’a Türkiye üzerinden geçirilmesi plânında, Karadeniz bölgesi ve boğazlar (Sabiha Gökçen Havaalanı) dâhil Türkiye’nin her tarafında yığınak yapılacağının açıklanması ve kısmî uygulamaları dikkate şayandır. Bir taraftan hükümeti teskereye teşvik ederken, diğer taraftan her türlü plân ve icra edilen bâzı faaliyetleri abartarak Anadolu’nun sanki Amerika tarafından işgal edilecek fikrini topluma yaymak suretiyle teskerenin reddedilmesine ortam hazırlamışlardır. Buradaki amaç Türkiye’nin Irak’ta devre dışı bırakılması idi. Şayet Teskere geçmiş ve Türkiye Kuzey Irak’a girmiş olsa idi; bir taraftan Türkiye’nin hassas bölgelerine yerleştirecekleri ve Türkiye’nin kontrolü dışındaki deniz ve hava üsleri vasıtasıyla Asya’yı (Rusya, Afganistan, Kafkaslar ve İran) kontrol edebileceklerdi. Bu arada dikkat edilirse, Türk Ordusu’nun kendi hududumuzda değil, çok daha güneyde görevlendirileceği ağırlık kazanmıştı. Hatta başlangıçta Bağdat’ın kuzeyinde düşünülmüştü. Bu arada dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün daha uzlaşmacı bir görüşü paylaşıyorlar olmasına rağmen, Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt dâhil Silâhlı Kuvvetler üst yönetimi ile Türkiye’nin ABD konusundaki geleneksel kuşkularını paylaşan o zamanki Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın isteksizliği etkili olmuştur. Ayrıca ABD’nin Kuzey Irak’ta başka emelleri olduğu yönündeki inancın kuvvetlendiği, ABD’nin bağımsız bir Kürt devletini hoş görmeye hazır olduğu ve Irak Türkmenlerinin oradaki topraklardan ve petrolden âdil bir pay alması yönündeki Türk taleplerine duyarsız kaldığı yönünde Genelkurmay’da derin kuşkular vardı. Türkiye’nin ABD’ye katılma konusunda ihtiyatlı davranmalarının bir başka sebebi de asıl amacın kitle imha silahlarından kurtulmak değil, Irak’ın petrol rezervlerini denetlemek olduğundan emin olunması idi. Teskerenin geçmemesi kısa vadede özellikle Kuzey Irak Türklerini mağdur etmiş, Türkiye ABD arasındaki ilişkilerde soğukluk ve güvensizlik artmış, Türkiye iktisaden sıkıntıya düşmüş olmakla beraber uzun vâdede düşünüldüğünde daha hayırlı olmuştur.

Çuval olayı her ne kadar ABD’nin bir intikam davranışı gibi görünse de Tamamen Türk Silâhlı Kuvvetlerinin ve Dışişleri’nin hatası ve ayıbıdır. Şartlar ne olursa olsun bu mücadele verilmeli idi. Bu olayın yeniden incelenmesinde arka plânının ve bağlantılarının ortaya çıkartılmasında yarar vardır.

Çetinoğlu: ABD, İngiltere, Almanya ve İsviçre ile diğer batılı ülkelerin Kürtlere; buna karşılık Türkiye’nin Irak’taki Türklere gösterdiği ilgiyi ve uygulanan desteği mukayese ettiğinizde, nasıl bir tablo ile karşılaşıyorsunuz ve hangi hükme varıyorsunuz?

Polat: Hedef Ortadoğu ve Türkiye olunca, başta İsrail olmak üzere batılı ülkelerin ileride kullanabileceği Kürtlere gösterdiği ilgiyi, her türlü desteği ve yönlendirmeyi normal karşılamak lâzımdır. Onlar kendi hedefleri ve menfaatlerine göre hareket etmektedirler. Bu ilgilenme bu güne mahsus da değildir. Osmanlı son döneminden beri devam etmektedir. Ancak Türkiye’nin Iraktaki kendi vatandaşlarına karşı ilgisi yıllardır farklı, yetersiz ve çoğu zaman yanlış olmuştur. Sadece Kürt meselesi olarak değil, İsrail’in kurulmasına zemin hazırlandığı dönemlerde Yahudilere yer açıp iskân edilmelerini kolaylaştırmak amacıyla 1. Dünya savaşı yıllarında bölgedeki Türk ve Arap aşiret ve aileleri sudan sebeplerle başka yerlere sürülmüştür. Boşalan yerlere zaman içinde Yahudiler yerleştirilmiştir. İsrail’i kurulduktan sonra ilk tanıyanlardan biri de Türkiye olmuştur. Bu olaylarda harp döneminde Talat ve Cemal Paşaların, Cumhuriyet döneminde de İsmet Paşa ve ekibinin önemli katkıları olmuştur.

Ayrıca batılı ülkeler tarihin derinliklerinden gelen kin ve düşmanlıklarını haçlı zihniyetiyle ayakta tutarken biz, bizi biz yapan değerlerden uzaklaşarak, birlikte yaşadığımız insanları küçümsedik ve onların hukukunu göz ardı ettik. Uygulanan politikalarla toplum Türklük şuurundan uzaklaştırılmaya çalışıldı. Türkiye dışındaki Türklerden habersiz bir nesil yetişti. Irkçılıkla suçlanan bu korkak ve bilgisiz nesil, siyasî rekabete kapılarak birbirleriyle kıyasıya mücadeleyle,  potansiyel gücünü boşa harcayarak ibretlik bir dönem yaşattılar. Irkdaşlarımızı destekleme fırsatı verilmedi. Yabancı güçler de bizim bu vurdumduymazlığımızdan istifade ile içimizdeki kanayan yarayı deştikçe deştiler. Kürtleri desteklerken tarihî gerçekleri bir kere daha yaşatma çabası içine girerek Türkü birbirine, kardeşi kardeşe kırdırarak hedeflerindeki Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya gayret ettiler.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Filistin ve Somali’ye olan ilgisi ile Doğu Türkistan ve Irak Türklerine ilgisini mukayese eder misiniz?

Polat: Bugün Filistin’e gösterilen ilgi Irak Türklerinden esirgenmektedir. İlgiler mukayese edilemeyecek kadar birbirinden uzak ve farklıdır. Dinî tercihler ırkî tercihlerin önüne geçmiştir. Her birini ayrı platformlarda değerlendirmek daha uygun olacaktır.

Çetinoğlu: Irak’ta Federasyon şemsiyesi altında olsa bile bir Kürt devletinin kurulması, Irak Türklerini ve Türkiye’yi nasıl etkiler?

Polat: Irak’ın toprak bütünlüğü bozulacağından, sınırlar değişir. Türkiye’yi doğrudan etkiler. Türkiye’de yaşayan Kürtler yeni kurulan Kürt devletiyle birleşme hayalleri kurarlar. Kuzey Irakta kurulacak Kürt Devleti’nin devamı önce bağımsızlık, sonra Türkiye’deki sözde Kuzey Kürdistan ve İran’daki Doğu Kürdistan ile Suriye’deki Batı Kürdistan ile birleşerek Büyük Kürdistan hayâlini gerçekleştirmektir. Böyle bir uygulama, Irak Araplarının da harekete geçmesine sebep olacaktır. Büyük Kürdistan’ın başkentinin Kerkük olacağı ilan edilmektedir. Tamamen İsrail’in güdümünde kurulacak sözde büyük Kürdistan Devleti’nin varlığı, Türkiye için birinci derecede tehdit olmakla beraber Kürdistan merkezli Ortadoğu savaşına sebep olacaktır.

 

 

MEHMET ŞADİ POLAT

Emekli Piyade Albay, araştırmacı-yazar; 1947 Sivas Zara doğumludur. İlk ve orta öğrenimini Zara ve Suşehri’de okudu. Erzincan ve Kuleli Askeri liselerini, Kara Harp Okulunu, sınıf okulunu bitirdi. Yurt içi ve yurt dışında, değişik rütbelerle Silahlı Kuvvetlerin çeşitli kıt’a karargâh ve kurumlarda komutan ve karargâh subayı olarak görev aldı. Harp Akademileri dâhil çok sayıda kurs ve ihtisas eğitimi aldı.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtına iştirak etti. Son görev yeri olan Trabzon Merkez Komutanlığı’ndan 1996 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

Bir süre antika ticareti ile meşgul oldu, çeşitli şirketlerde yöneticilik yaptı. Bazı sivil toplum kuruluşlarında faal üye ve danışmandır. İstanbul’da günlük olarak yayınlanan Önce Vatan Gazetesi’nde, üç yıl süre ile köşe yazıları yazdı. Halen İstanbul’da yayınlanan Dil ve Edebiyat Dergisi’nde, Antalya’da yayınlanmakta olan Nevzuhur Dergisi’nde, ESKADER-Edebiyat-Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ile Avrasya-Bir Vakfı’nın internet sitelerinde yazmaya devam etmektedir.

Mehmet Şadi Polat, iki evlat ve dört torun sâhibidir.

Kaynak: Oğuz Çetinoğlu: Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri (Röportajlar). Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2012, s: 155-165

 

 

Yıkıcı Telkinat (1)

0

Ne acıdır ki “Bazı telkinat (telkinler, fikir aşılamaları) ile o meyelan (çalışmaya olan meyil ve eğilimler) kırıldı ve o şevk (istek ve heves) de söndü.”

Zaten sonumuz da bu yüzden geldi. Koca Osmanlı İmparatorluğu bu sebepten tarih sahnesinden çekildi.

Zamanla dinin bazı söylemleri yanlış anlaşıldı. Yanlış yorumlandı. Dünyanın geçiciliği, fâniliği, kısalığı, insanın sonu ölüm olması, bunun gibi dünyanın da başına nasılsa Kıyametin kopacağı düşüncesi, yanlış yorumlandı. “Bir hırka bir lokma.” gibi, yanlış bir deyime yer verildi. Maalesef bu yanlış anlayış sürüp gitti.

Ama diyeceksiniz ki “Kâmil ve olgun insanlar, fakirlik ile fahretmiş övünmüşlerdir.”

Evet doğru. Fakat onların bu tavırları, fakirliklerini yalnız ve yalnız Allaha karşı duyup hissettikleri içindir. Onlar bu şekilde Allaha yalvarıp yakarmış oluyorlar. Yoksa onların bu durumu fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak için değildir.

Maddî – manevî her şey Allah katından verildiği için, herşeyi Allah’tan bilip ondan kaynaklandığını anladıkları için, böyle bir tavır sergilemişlerdir. Yoksa fakir kalalım, halka muhtaç olalım demek istemiş değillerdir.

Çünkü veren el, alan elden üstündür. İmana ve insana hizmet; imkân sahibi olmayı ister ve gerektirir. Maddî olanaktan mahrum kalanlar, manevî hizmetten de yoksun kalırlar.

Nitekim “Fakirlik, küfür olayazdı.” hadisi, buna açıklık getirmektedir. Çünkü Hz. Peygamberin bu sözünden, aynı zamanda kalb fakirliğini de anlayabiliriz.

Zira kalp fakiri olan kimse, Allahın hükmü karşısında sızlanır. Korkuya kapılır. Allahın hükmüne dudak büker. Razı olmaz. İtaatsiz olur. Küfre düşebilir.

Kaldı ki âlimler, Hz. Peygamberin “Fakirlikten Allaha sığınmasını” bu şekilde de yorumlamışlar. Hz. Muhammedin kaçındığı hususun, bilhassa “Gönül fakirliği.” olduğunu da söylemişlerdir.

Şüphesiz Peygamber Efendimiz, hem maddî fakirlikten, hem de manevî fakirlikten Allaha sığınmıştır.

Çünkü maddî fakirlik insana her kötülüğü yaptırabilir. Kalb zenginliğine de engel olur. Yani kulluğu unutturucu bir duruma sokar insanı. Böylece maddî fakirlik, insanı hem dünyada, hem de ahrette rezil rüsva eder. Ayıplanacak duruma düşürür.

Bu arada, şükrü edilmeyen, Allahı unutturan zenginliğin de kalp fakirliğine yol açtığını unutmayalım.

Evet, dünyanın faniliği hakkında denilenler doğruydu. Bu yüzden dünyaya değer vermezlikte, insanlar haklıydı. Fakat bu; dünyadan el etek çekmeyi, çektirmeyi, dünya için çalışmayı aksatmayı, dünya için gayreti elden bırakmayı, kısaca iki gününü birbirine eşit kılmayı gerektirmiyordu. Sadece dünyayı kesben değil yani çalışmak bakımından değil; kalben terk etmeyi yeğliyordu.

Yani el işte, kalb Allahla olacak. Beden; insanlar arasında iş güçle uğraşırken, kalp; Allah’la birlikte, hep onunla olacaktı.

Kaldı ki dünyanın üç vechi, üç yüzü vardı. Biri dünyaya bakıyor. Diğeri Allahın isimlerini gösteriyor. Öteki ahreti hatırlatıyordu. Eskide yazılmış klasik eserlerde kınanan dünya; dünyanın birinci vechine, birinci yüzüne yani dünyanın fâni, geçici oluşuna bakıyordu.

Bu ise dünyanın bahse bile değmeyen, sevilmeyen, tasvip edilmeyen tarafıydı. Fakat bu bakış ve düşünüş, biraz önce dediğimiz gibi, çalışmamak şeklinde kendisini göstermemeli. Dünyaya boş vermek suretinde tecelli etmemeliydi.

Bu bakış, yani dünyanın fâni cihetine bakış ve yöneliş, dünyanın mamurluğuna ve bayındırlığına çalışmamak tarzında olmamalıydı. Ya nasıl bakılacaktı dünyanın bu fani yüzüne?

Her türlü hummalı bir faaliyet içindeyken, kalben zerre kadar ona meyletmemek, ona kalben bağlanmamak; kısaca ona kalbi vermemek şeklinde bakılmalıydı.

Yani zahiren halkın arasında olmalı. Batınen halkın dışında kalınmalıydı. Görünüşte iş’te güç’te; hakikatte ise; manen, zihnen All eraber bulunmalıydı.

 

 

Gün İnerken

 

Şimdi şurda bak görüyor musun
Saçlarımdan tutup sürüklüyor yol beni
Çıkmaz sokaklarda aynı yere vura vura
Sönen sokak lambaları uzanmış denize
Kimsesiz insanların öyküsü kaldırım kenarlarında
Nereye çarpar bu azgın kudurmuş dalgalar söyle
Çarka vurulmuş bıçak ağzı gibi keskinim

Az ötede bak görüyor musun
Beyoğlu sokaklarının ışıltısını dolduruyor gözlerine kemancı
Bir o değil ki yalancı, bir o değil
Bazen sen, bazen ben, en çok da o yalancı
Dudak payı bırakmadan içilen çay gibi dilimde yanık bir acı
Nereye dökülür bu ırmak, nerde biter bu nehir
Sele vurmuş ağaç kökü gibi savruk ve sürgünüm

Az ötede işte az daha ötede görüyor musun
Çiçekçi kadın, çiçek satıyor beyaz güllere dokunmadan
Hiç çiçek almamış nasırlı elleri diken beresi
Gün  inerken yorgun yüreğine usul usul
Ceplerine dolduruyor bir bir kayıp anıları
Kırmızı aşk demiş, beyaz ayrılık, sarı dargınlık
Gökkuşağından maviyi çalıyor siyah gözlerim

Bak bulutlar uzun uzun yazılmış mektup gibi
Yağmurun gözleri zarf üstünde yapıştırılmış pul
Bu ömür törpüsü saçak kuşlarının susacağı yok
Kalsam olmaz, gitsem olmaz, yazsam olmaz
Ana duası almış omuzlarım ha düştü ha düşecek
Kanmış olmak, kanamış olmak dünden vermez, yarından almaz
Tarihi yanlış tutulan okunmamış dip not gibiyim..

 

. zeytin kelimeler

 

 

Hıristiyanlarla Dostluk (2)

Zaten Hıristiyanların çoğu dinlerine o kadar düşkün ve bağlı değiller.

Bunun için onlarla dost olmamız,

Sırf medeniyet ve tekniklerini beğenerek almak isteyişimizdendir.

Ayrıca her dünya saadetinin aslı ve esası olan

Emniyet ve asayişi muhafaza ve koruma ihtiyacındandır.

İşte bu maksatlarla onlarla kurulacak dostluğu

Kur’an kesinlikle yasaklamıyor.

Gerçek şu ki, yukarıdan beri cevabı verilen bu soru;

Bugün de soruluyor.

Kimi vatandaşlar bu ayetten ötürü,

Hıristiyan ve Yahudilerle olan münasebetlere akıl erdiremiyor.

Tuhaf karşılıyor.

Bir mana veremiyor.

Bu yüzden baştakilere biraz da dudak büküyor.

Onlara soğuk bakıyor.

Kendisinden uzak biliyor.

Yanlış davrandıklarına kaani oluyor.

Onlara karşı güveni sarsılıyor.

Devlet-vatandaş arasında soğuk rüzgârlar esiyor.

Oysa Asr-ı Saadet Tarihi’ne baktığımızda,

Peygamber Efendimizin devlet başkanı olarak

Medine’deki uygulamalarına göz attığımızda;

Bizi doğrultacak, yanlış algılarımızı giderecek

Somut siyaset uygulamaları görürüz.

Nitekim her türlü tereddüt ve acabaları giderecek yaklaşımı

Ve önemli bakış açısını;

Ayet taşıdığı ince manasıyla önümüze seriyor.

Nitekim hâlen Nato’da oluşumuz.

Hıristiyan devletlerin yanında yer almamız.

Dinsizliği şiar edinmiş,

Allah’a savaş açmış bir devlete karşı

Hıristiyanların safına katılışımız,

Bu mananın bugünkü somut örneğidir.

Kaldı ki, aynı Blok içinde bulunmaktayız.

Ama bu bulunuş,

Dinlerini benimsediğimiz için değil şüphesiz.

Kaldı ki bugün Batı; Hıristiyan olmakla beraber,

Haçlı Seferleri zamanındaki gibi

Katı bir taassubun zebunu değil.

O günlere göre çok yumuşamış,

Papazların koyu birer İslâm düşmanı oluşlarından,

Nispeten uzaklaşmıştır.

İslâm kaynaklarıyla bizzat yüz yüze geldikçe,

İslâm’a bakışlarında görülür bir müspet değişme, kendini belli eder olmuştur.

Nitekim Batılı insanın; İslâm’a doğru bir meyil içinde olacakları ve hatta oldukları da bir gerçektir. Bu bakımdan, bizler de onlara bakışımızı değiştirmemiz gerek. Onlara hisden uzak, akılcı bir yaklaşımla yaklaşmamız lâzım. Tabii, Batılı Devletlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında besledikleri, ikiyüzlü gayri samimi, resmî tutum ve davranışları ayrı bir konu.