30.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 564

Meselelerimizi İlâhiyatçı ve Felsefeci Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de din eğitiminin yetersiz olduğu, İslâmiyet’i anlatmakta zorlandığımız düşüncesinde olanlar var. Ne dersiniz?

Prof. Dr. Niyazi Kahveci: Türkiye’de her alanda eğitim yetersiz olduğu gibi, yanlış da verilmektedir. Çünkü çağdaş bilgiler, çağdışı tekniklerle ve metotlarla öğretilmektedir. Sadece din eğitimi değil, matematik ve yabancı dil de öğretemiyoruz. Bunların hepsinin ilmî sebepleri bellidir. Ama yapması zordur ve biz hep zor işlerden kaçıyoruz ve onları ihmal ediyoruz. Kaçıyoruz ama zor işlerin kazanımlarını istiyoruz. Unutmayalım ki ucuz etin yahnisi acı olur.  Sözün Özü: ‘İhmal ettiğin şey, seni imha edebilir.’

Çetinoğlu: Çözüm tekliflerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Her şeyden önce ahlâk eğitiminin din ile yapılıyor olması, ülkemizin çağımız öncesinde kaldığını gösteriyor. Çağımızda artık ahlâklılık din ile sağlanmıyor. Bu konuda söyleyebileceğim çok şey vardır ama bu sayfalar yetersizdir. Bu konuları daha sonra tek tek detaylarıyla yazabilirim. ‘En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaktır.’

Çetinoğlu: Osmanlı’dan günümüze… sıradan insanlarımızda, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerimizde had safhada israf var. Dinimiz, israfın haram olduğunu belirtiyor. İsraf düşkünlüğü, İslâmiyet’le nasıl bağdaştırılabiliyor?

Prof. Kahveci: İslâmiyet’in israf kavramı ile çağımızın ekonomik sistemi kapitalizmin israf kavramlarının içerikleri çok farklıdır. İslâm’ın israf kavramı, geçimlik ekonomideki israfa hitap eder. Geçimlik ekonomide meyve ve sebze israfı vardır. Günümüz piyasa ekonomisinde para israfı olabilirse de o da olmaz.

Kapitalizmdeki israfı ayrıca öğrenmek gerekir. Geçimlik ekonomide israf kapital kaybına sebep olurdu, kapitalizmde ise israf ekonomik sirkülasyona sebep olur. Hatta bütün işlerin maaşlı olduğu bu sistemde bütün ekonomik sistem israf üzerine döner. Çünkü sürekli üretmek ve sürekli tüketmek gerekir. İsraf edilen para buharlaşıp atmosferin dışına çıkmıyor, ekonomiyi döndürüyor. Burada problem olan şudur, ithal mallarıyla israf etmek ve haksız kazançla harcama yapmaktır. Çünkü bunların hepsi ülkenin sermayesini eritir.

Bu soru vesilesiyle insanımızın bir karakteristik yapısını ortaya koymak gerekiyor. Bu da, çağımızın yeni ürünlerini eski algı kalıplarına dökerek algılamasıdır. Meselâ kapitalizm. Çağımızda ekonomik alanda da geçmişe nazaran çok radikal bir değişim yaşanmıştır. Yani liberal ekonomik sistemden kurumlaşmış ekonomik sisteme geçilmiştir. Ferdî ekonomik sistemde şahısların zengin olması vardır.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz geçiş ekonomiyi nasıl etkiliyor?

Prof. Kahveci: Kapitalist sistemde kişi zenginliği değil, kurum büyümesi vardır. Bu ekonomik işletmeler kişilerin değil toplumundur. Kapitalizm nasyonal bir sistemdir. Bu nedenle ülkenin yeni iş gücüne istihdam sağlamak onların görevidir, devletlerin ve hükümetlerin değil. Bu sebeple her yıl büyümeleri gerekir. Yine bu sebeple kapitalizmin ahlâk sistemi şunlar üzerinde kuruludur: Çok çalışacak, kazanacak ve kazandığını yatırıma dönüştürecek, harcamada müsrif olmayacaktır. Şimdi Türkiye, kapitalist sistemi, kişi olarak zengin olmak sistemi olarak algılamakta ve uygulamaktadır. Nitekim Türkiye’de ‘kapitalist‘ kelimesi, ‘zengin‘ mânâsında kullanılır. Bu, yanlış ve anlam kaymasına uğratılan bir kullanımdır. Ama Türkiye, yeni sistemi eski algı kalıplarına dökerek algılandığından bu yanlışı yapmaktadır. Halbuki kapital; sermaye, kapitalist; sermayeci demektir. Kapital, şahsî servet veya para demek değildir.

Çetinoğlu: Müsaadenizle, bir başka kavram kargaşasına açıklık getirelim: İslâm’da mündemiç olan ‘ahlâk‘ kavramı, ‘etik‘ kelimesi ile ifâde edilebilir mi?

Prof. Kahveci: Etik ile ahlâk arasında birçok açıdan çok büyük temel farklar vardır. Aslında tamamen birbirlerinin zıddıdırlar. Ahlâk klasik çağ öncesinde kalan bir kurumdur. Kendine özgü nitelikleri vardır. Dinler de bu arkaik hâliyle ahlâkı kullanırlar. Etik ise çağdaş bir şeydir. Ahlâk tek tek davranışlarla ilgilenir, davranışçıdır. Etik davranışların arkasındaki değerlerle ile ilgilenir, değercidir. Ahlâk emredicidir, etik öğreticidir. Ahlâk duygulara hitap eder, etik fikirlere. Ahlâk; Allah, ceza ve mükâfat gibi dış faktörlere dayalıdır, dışla bağlantılıdır. Etik insanın kendisine dayanır içe dönüktür.

Ahlâk grupsaldır, cinsiyetçidir, kaynağı itibâriyle şahıslarla bağlantılıdır. Çifte standarttır. Mesela müminlere başka, kâfirlere başka davranmayı ister. Kuran dahi, ‘Peygamberle birlikte olanlar Müminlere karşı merhametli, kâfirlere karşı şiddetlidir,’ der. (Fetih, 48/29)

Çetinoğlu: Buradan nasıl bir neticeye ulaşılır?

Prof. Kahveci: İnsanın ahlâkla oluşmasını ve ahlâkı benimsemeyi önler. Sürekli dışa dönük, bir kaporta gibi olmasını sağlıyor. Mesela Tanrı ve peygamber söylediği için, bir şey iyidir veya kötüdür. İyiliği ve kötülüğü cennet ve cehennem gibi bir kazanç ve kayıp sebebiyle yaptırmaya çalışır ki bu durum insanları menfaatçi yapmaktadır. İnsanı, Tanrı ve peygamber demese iyiyi yapmama ve kötüyü yapar hale getirir. Kişi, Tanrı ile meşrulaştırana kadar ahlâklı olabilir. Tanrı ile meşrulaştırınca ahlâksızlığı yapabilir.

Çetinoğlu:Etik kelimesi?

Prof. Kahveci: Etik ise değerlerle alakalıdır, öğreticidir, fikirle bağlantılıdır. Tek standarttır. İnsan olma ölçüsü üzerinde herkese aynı insancıllığı etik olarak görür. Etik davranışları tek tek sıralamaz, davranışların ‘iyi’ ve ‘kötü’ olmanın ölçülerini ortaya koyar. İnsan zihnini işleyerek insanı etik yapıya kavuşturur. Kişi kendisini kendisinin yargıcı yapar. Allah’ın emirlerine değil, kendisine yakıştırmayı esas alır. İyi olanı yapmayı, kötü olanı yapmamayı insanın insan olma görevi olarak görür. Herhangi bir dış faktör sebebiyle değil, tamamen iç faktörle etik olmayı öğretir. Herhangi bir çıkar karşılığı yapılmasını önler. İyi ve kötünün ne olduğuna kişinin kendi karar vermesini sağlamayı amaçlar, bir hoca gibi başkasına sorarak kişinin başkası olmayı önler. Kişinin kendisi olmasını sağlar.

İçinde yaşanılan çağda önceki çağların kavramlarıyla ve teknikleriyle yaşamaya çalışmak değersizliktir. Şimdi geleneklere dayalı, ahlâki değerler bugün uygulanamıyor, çağdaşları da biz uygulayamıyoruz. O zaman ortalıkta bir değer boşalması doğuyor. Yüz bin resmî, bir o kadar da gayrı resmî kişi din ve dine dayalı ahlâk satıyor ama ortalıkta ahlâktan eser yok. Sebebini ilmî ve felsefî olarak araştırmıyoruz.

Herkesin sattığı ve herkesin satın aldığı ama hiç kimsenin kullanmadığı tek şey var günümüzde; o da dindir. Maalesef din, kendi toplumunu sömürme aracı yapılmıştır. Ülke din vasıtasıyla dâhili sömürgeciler tarafından sömürülmektedir. Aslında yenen şey, kendi vücudumuzun etidir. Buna ekonomik ensest ilişki‘ denir. Maalesef din, ekonomik ensest ilişki malzemesi yapılmıştır.

Çetinoğlu: Sebebini açıklar mısınız?

Prof Kahveci: Türkiye’de ahlâk, çağımızda kolay yol seçilerek klasik çağdışı yöntemlerle öğretilmeye çalışılmaktadır. Neticede ülkede çok yoğun din ağırlıklı aşılamalara rağmen ortalıkta dindarlığın ve ahlâklılığın eserinin bulunmamasının en temel sebebi budur.

Çetinoğlu: Ne yapmak lâzım?

Prof. Kahveci: Toplumda sosyal ahlâkı hâkim kılmak gerekir. Ahlâk üç çeşittir; ferdî, ictimâî (sosyal) ve siyâsî.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise (ki mutlaka vardır…) lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Türkiye, Atatürk’ün Türkiye’ye getirmek istediği sistemi iyice öğrenmelidir. Onu bir an önce uygulamaya koymalıdır. Atatürk bu konuda Türkiye için büyük bir fırsattır. Fakat Atatürk’ten sonra Atatürkçülüğü ve laikçiliği tekellerine alanlar, O’nun sistemini topluma öğretememişlerdir.

Çetinoğlu: Atatürk’ün Türkiye’ye getirmek istediği şey‘ derken neyi söylemek istediğinizi açıklamanız mümkün mü?

Prof. Kahveci: Atatürk’ün getirmek istediği şey, çağımızın düşünüş biçimi olan akılcı ve ilmî düşünmeyi öğrenmek, onunla oluşmak ve mantıklı çözümler üretmektir.

Bu söyleşide söylediklerimin anlaşılabilmesi için benim yazdığım ‘Çağımız ve Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları‘ adlı kitabımın okunmasını tavsiye ederim.

Çetinoğlu: Değişim‘den söz ettiniz. Çağımızda değişenler nelerdir?

Prof. Kahveci: Çağımızda her alan değişmiştir. Birkaç tanesini tek tek ele alalım.

Düşünme Alanı: Çağımıza kadarki devirlerde dînî düşünme var idi. Çağımızda ise insan aklı ile yapılan akılcı ve ilmî düşünme vardır.

Çetinoğlu: Dinle bağlantılı düşünme sisteminde Akılcılık ve ilmî taraf yoktu‘ mu demek istiyorsunuz?

Prof. Kahveci: Hayır. İnsanlar artık seküler (dünyevî) düşünüyorlar.

Çetinoğlu: Diğer değişenler?

Prof. Kahveci: Hukuk Alanı: Çağımıza kadarki dönemlerde cezaların çeşidi fizikî idi. Cezalar insan bedenine uygulanırdı. Meselâ hırsızlığa el kesme, zinaya sopa cezası, dövmek gibi. Çağımızda ise fizikî cezalar yoktur.

Çetinoğlu: O cezalar yazılı olarak var idiyse de Peygamber Efendimiz zamanında, ‘şartlar  oluşmamıştır‘ düşüncesiyle ‘yok‘ denecek kadar az uygulanmıştır. Peki efendim, ‘cezalandırmak‘tan maksat nedir?

Prof. Kahveci: Daha önce cezalandırmadaki maksat, ‘ibret‘ idi. Ceza, kişi suç işlediği için değil, başkalarını suç işlemekten caydırmak için tatbik edilirdi. Şimdi ise maksat, suç işleme eğilimini gidermek üzere ‘ıslah’tır.

Çetinoğlu: Siyaset sahasındaki değişime de bakabilir miyiz Hocam?

Prof. Kahveci: Çağımıza kadarki devirlerde siyasi sistem monarşi idi. Monarşi, iktidarın tek kişiden kaynaklanması ve tek kişinin yönetimidir. Devlet de yöneticinin idi ve genel olarak kurucusunun ya da soyunun adını taşırdı. Roma, Bizans, Osmanlı gibi… Çağımızda ise siyasi sistem demokrasidir. Demokrasi, iktidarın kaynağının ve yönetimin halkın olmasıdır.

Çetinoğlu: Sosyal sahadaki değişiklikler?

Prof. Kahveci: Çağımıza kadarki devirlerde toplum da toplumun kurucusunun idi. Dolayısıyla toplumu kuran kişinin dinini, mezhebini, ırkî soyunun adını alırdı.

Çetinoğlu: Türkleri kast etmiyorsunuz herhalde. Çünkü Göktürklerde, Selçuklularda ve Osmanlılarda çok milletli, çok kültürlü ve çok dinli ‘teb’a‘ veya ‘tab’a‘ denilen vatandaş kavramı vardı. Peki, çağımızda nasıl?

Prof. Kahveci: Çağımızda toplum, toplumun kendisinindir. Toplumu oluşturan insanların hiçbirinin rengini ve zihniyetini ortak alanlarda hâkim kılmak yoktur.

Çetinoğlu: Demek ki bizim sistemimizi bütün dünya devletleri benimsemişler. Ne güzel. Şahıslar arası ilişkilerimizde problemler var gibi…

Prof. Kahveci: Çağımıza kadarki devirlerde kişiler arası ilişkiler ‘itaat’ üzerine kurulu idi. Çağımızda ise ‘saygı’ kavramı üzerine kurulu hâle gelmiştir. İtaat sisteminde bir tek kişilik vardır, başka kişilik yoktur. O sebeple hâkim kişi talimat verir, diğer insanlar onu uygulardı. Dolayısıyla diğer kişiler insanlarla ilişkilerini düzenlemek mecburiyetinde kalmazlardı.

Saygı sisteminde herkes eşit kişiliğe sâhiptir. Hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla herkes diğerleriyle ilişkisini düzenlemek mecburiyetindedir. . O sebeple iletişim bilgisi öğrenmesi gerekir.

Çetinoğlu: Eşitlik‘ meselesi?

Prof. Kahveci: Çağımıza kadarki devirlerde insanlar arasında; erkek-erkeğe, erkek-kadına, yöneten-yönetilene gibi eşitsizlik üzerine kurulu idi. Çağımızda ise saygı kriteri ile herkesin eşitliği üzerine kuruludur.

Bu çağdaş sistemleri insanlarımıza anlatılan dînî bilgilerde bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla bunları, toplumların düşünürleri tarafından toplumları adına yeniden düzenlemeleri gerekir. En kolay iş olan Kur’ân’ı açıp, anlamını tahrif ederek, zorlayarak çağa uydurmaya çalışılmaktadır. Bunu, merdiven altı din adamları yaparlarken ne yazıktır ki ülkenin profesörleri de yapmaktadır. Halbuki Kur’ân’ı değil, insanları çağdaşlaştırmak gerekir. Ama Türkiye’de işlerin ağız boyutu yapılmakta ama kafa boyutu yapılamamaktadır. Düşünme boyutumuz eksiktir.

Çetinoğlu: ‘Yapılması gerekenler’ hakkındaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Sayfaya sığdırabilmek için maddeler hâlinde sıralayayım:

1-Günümüzdeki fikrî ve ilmî icat yapma sorumluluğunda olanların bu acizliklerini ve ihmallerini, bin yıl önceki Müslüman âlimlerle tatmin arayarak kamufle etmelerini önlemek ve yüz bin akademisyene sâhip olunmasına rağmen bir tane bile icat yapılamamasından onları sorumlu tutmak gerekir.

2-Çağımıza meydan okumamak. Geçmişe meydan okumak gerekir.

3-18. asırdan sonra üretilen kurum, kavram, sistem, değer, kuralları iyice öğrenmek… Bunlarla çağımıza adapte olmak ve ürün vermek…

4-Toplumu geçmişi ne övmek ne yermekle meşgul edip geçmişe gitmesini sağlamamak…

5-Toplumu ileri götürecek programlara ağırlık vermek.

6-Topluma bir an önce çağımızın akılcı ve ilmî düşünmenin nasıl yapıldığını öğretmek, onunla oluşturmak ve onunla ürünler verebilir hale getirmek şarttır.

7-Sosyal akıl çapını, çağımızın ürünlerini algılayabilecek çapta genişletmek gerekir. Akıl çapı, sadece sistemli düşünme işlemi yaparak genişler.

8-Türkiye, bir an önce her alanda düşünür yetiştirme ve teknoloji üretme-geliştirme yoluna gitmelidir. Bu sebeple bütün alanların felsefesinin yapıldığı bir ‘Felsefe Üniversitesi‘ kurulmalıdır.

Bu vesile ile okuyucularımıza, yararlı olacağını düşünerek web sayfamı duyurmak isterim.

www.ulusaldemokrasienstitutusu.org

Bu röportajın son sözü olarak şunu vurgulayayım:

Bu çağda ve her zaman dindar olunabilir, güzel de olur. Ama geçmişin düşünüş biçimlerinden olan dînî düşünüş ile artık var olunamaz. Çağımızda ve bundan sonra ancak akılcı ve ilmî düşünme ile dindar olunabilir. Nasıl ki geçmiş nesiller, kendilerinden sonra gelen akılcı ve ilmî düşünme ile dindar olmakla mükellef tutulmadıkları gibi, biz de geçmişin düşünüş biçimi olan dînî düşünme ile dindar olmakla mükellef tutulmayız.

***

Fetih, 48/29: Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlik olanların, kendini doğrulara kapatanlara karşı sarsılmaz duruşları vardır. Birbirlerine karşı ise merhametlidirler. Allah’ın rızasını ve ikramını kazanmak için rüku ve secde ettiklerini görürsün. Onları tanıtan, secdenin yüzlerinde bıraktığı etkidir. Tevrat’ta da böyle anılırlar. İncil’de ise filiz vermiş ekine benzetilirler. Güçlenmiş, kalınlaşmış, sapı üzerinde dik durmuş, çiftçileri pek hayran bırakan ekin gibidir. Bunlar, kendini doğrulara kapatanları kıskandırmak içindir. Allah, onlardan inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara bağışlama ve büyük bir ödül vadetmiştir. (Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır tefsiri)

 

Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı.

İngiltere Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Öğretim üyesi olarak Kırşehir Ahi Evran ve Adıyaman üniversitelerinde çalıştı. Kırşehir’de İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir.

Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum Bilimleri, Milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Toplumsal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: *Mutezile ile Şi’a Arasında Siyasal Tartışma, *Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyasal Düşünce, *İslâm Siyâset Düşüncesi, *İniş Sırası ve Sebeplerine Göre Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, *Kuran’ın İngilizce Tercümesi, *Çağımızda Türkiye, *Düşün ve Bilim Alanları.

 

 

Batı’da Kamuoyu (1)

0

Kimi yazar, kimi elçi ve bazı siyaset ve politika adamlarımızdan şu şekilde yazılar okuyor, sözler dinliyor, fikirlerle karşılaşıyoruz:

“Efendim, diyorlar. Avrupa bizi lâyıkıyla tanımıyor. Meselelerimizi bilmiyor. Sorunlarımızı anlamıyor. Özellikle Kürt sorununu farklı biçimde algılıyor. Kürt kardeşlerimizle aramızda soğuk rüzgârlar esiyor sanıyor. Onların Türklerce abluka altında bulunduğunu düşünüyor. Ermeni soykırımı yapılmış diye inanıyor. Kıbrıs’ta Türk askeri işgalci olarak görülüyor vs.”

Doğrudur. Bu çeşit bakış ve görüşlerin Avrupa’da varlığı bir gerçek. Ama nasıl bir gerçek? Gerçeğin ne kadarı? Oysa en tehlikeli yalan; yarısı hakikat olan yalandır. Çünkü çürütülmesi, izalesi ve giderilmesi zordur. Kapanması zor yaralar açar, tedavisi güçtür.

Avrupa’da, ABD’de ve Rusya’da, kısaca Batı’da halk böyle biliyor. Böyle görüyor. Böyle düşünüyor. Doğrudur. Fakat böyle bilmesi; bağlı olduğu devletin öyle yayın yapması, öyle neşriyatta bulunması, öyle göstermesi yüzündendir! Çünkü kamuoyundan Batılı hükümetler çekinir. Hatta korkar. Kamuoyuna zıt bir politika güdemez. Batı Resmiyeti; politikasını rahat yürütmek için halkı, kendisini onaylayacak şekilde hazırlar. Aksi takdirde dış politikasında bocalar.

Çünkü bizde “Sevâd-ı a’zam yanılmaz.” diye bir hüküm vardır. Yani toplum; gerçekleri çıplak olarak, olduğu gibi bildiği takdirde, insanlığın aleyhinde olacak bir söz ve davranışı tasvip etmez, doğru bulmaz. Nihayet Batı halkı da insandır. Büsbütün insanî değerlerden soyutlanmış değildir. Nihayet o da vicdan sahibidir. Zulüm olsun istemez. Zulüm yapılsın demez.

Bunun içindir ki, Batı Resmiyeti; halkı istedikleri doğrultuda kullanacak şekilde hazırlar. Kendi lehlerinde bir kamuoyu oluşacak şekilde neşriyata imkân verir.

Tabi görünüşte hür yayına herhangi bir engel yoktur. Ama zımnen, dolaylı olarak, el altından yazısız olarak; her ilgili aydın ve görevli bilir ki, ister resmî kanaldan, ister özel kanaldan olsun, kimse kendi devletinin resmiyetini güç durumda bırakacak bir neşriyat ve yayına ne sözlü, ne yazılı, ne de görsel olarak yönelir. Zaten buna fırsat verilmez.

Bundan dolayıdır ki, Batı âleminde her şey süt liman görülür. Hürriyet kemâl mânada var sanılır. Oysa gerçekler hiç de göründüğü gibi değildir. Nitekim Londra’da beş yıl kalan bir profesörümüzün tesbîti şöyledir:

“Bildiğiniz gibi Londra’da Hyde Park denen bir yer vardır. Orada herkes istediğini serbestçe, dilediği gibi söyler ve rahatlar. Fakat acaba öyle mi? Hayır, gerçek hiç de göründüğü gibi değil. Evet, herkes içinden geldiği şekilde konuşabilir. Ama bir şartla, İngiliz devleti aleyhinde, tek bir kelime dahi etmemek şartiyle. Yoksa kendisini hemen hudut dışında bulur.”

Değerli okur! Bu tespit bütün Batı için geçerlidir.

Yine bir örnek: İngiltere’de bir gazetecimize sorarlar:

“Siz Türkler niçin Kürtleri ablukaya aldınız? Dışarıya salmıyorsunuz? Hak ve hürriyetlerden mahrum bırakıyorsunuz! Baskı altında tutuyorsunuz!”

Gazetecimiz şaşırır ve der ki:

“Ne ablukası? Ne baskısı?”

Bu sefer şaşırma sırası İngilizlerdedir. Hayretle sorarlar:

“Yani Kürtler bu durumda değil mi?”

“Hayır, ne münasebet! der gazetecimiz. Türkler, Kürtlerden farksızdır. Türkiye’nin her yerinde Türk de vardır, Kürt de. Kürtler sadece belli bir yere sıkışmış kalmış değildir. Bir ayrım da asla söz konusu değildir. Olamaz da. Türkler de Kürtler de birinci sınıf Türk vatandaşıdır. Aralarında hukuken ayrılık gayrılık yoktur.”

” Peki der gazetecimiz. Siz bu yanlış fikirleri nereden alıyorsunuz?” İngilizler:

“Televizyon ve radyolardan dinliyor, gazete ve dergilerden okuyoruz!” diye cevap verirler.

İşte sözde hak, hukuk ve insan hakları havarisi geçinen Batı; halkına gerçekleri böylesine çarpıtarak ve tam tersine aktarıyor. Ta ki güttüğü politikalar destek görsün, halkın tepkisine mâruz kalmasın.

 

 

Kayıp Atlas Çocuğu

Kayıp atlasların

Kayıp dilindeyim
Mesela
Güneşin sancısı tutsun
Ay’ın göz ağrısı
Yıldızların kaysın ayağı
Denize çatı yapın
Balıkları dağda otlatın
Kırk dereden kırk su getirin
Kırk kulpu kırık testiye doldurun
Göğe merdiven dayayıp
Dökün bulutlara
Yağsın yağmur
Arap kızı camdan bakma sırasını bana versin
Annem gökkuşağını saçıma taksın
Savrulsun saçlarım, kuşlar tutunsun
Yaz ortası
Güz ortası
Kış ortası
Dünyanın tam merkezi
Hoca Nasrettin’e göre
İşte tam da burası

Hoca, inanmıyorsanız, ölçün demiş
Burası neresi
Hiç bir fikrim yok
Ordayım, belkide burdayım

Ya da  hiç yokum bu oyunda

Küstüm de oynamıyorum

Ben kayıp atlas çocuğuyum

Bulun beni, gözlerim kara,dilim yara

Dünyanın uydusu her yerde görebilene ayna

Geceyi  sırtına vurup susana ay’dan ne fayda

Düşmem ben, tutun benden, tutunun benden

Mavi, kırmızı, sarı, yeşil, siyah, beyaz

Dilim, dinim, ırkım, rengim gökkuşağı

 

zeytin kelimeler

 

 

Ozan Arif

Büyük Türk Ozanı Arif Şirin vefat etmiştir. Ruhu Şad olsun,mekânı cennet olsun.

Hiçbir etkileşim içerisinde değilim. Beni bilenler olmayacağımı da bilir.

Ozan Arif, Türk Milletine samimi hizmet etme gayretinde olmuş ve bu konuda da çok bedel ödemiştir. Hataları oldu ise, Tanrı taksiratını affetsin.

Özellikle 12 Eylül ihtilalindeki yiğit mücadelesi unutulur gibi değildir. O dönemdeki yiğit duruşu, kendisi ile aynı görüşte olmayanlar tarafından bile son derece takdirle karşılanmıştır.

Bu özelliği dışında, bir sanatçı olarak, unutulmaya yüz tutmuş ozanlık geleneğimizin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden birisidir.

Türk Milleti, Ozan Arif gibi samimi vatanseverleri unutmayacak, unutturmayacaktır.

Bugün biraz felsefî konulara girnek istiyordum, ama, Ozanımız, aşağıdaki şiiriyle zaten, felsefeyi zirveye taşımış, ruhu şad olsun. Lütfen, lütfen, lütfen…

Yalan dünya işte senden, 
Aha geldim, gidiyorum.
Kalanlara selam benden, 
Aha geldim, gidiyorum.

Var mı sana gelip kalan, 
Baştan başa murad alan, 
Varın yoğun hepsi yalan
Aha geldim, gidiyorum.

Dereyi aş, tepeyi aş, 
Sonu yoktur dolaş dolaş, 
Günden güne yavaş yavaş, 
Aha geldim, gidiyorum.

Yalan dünya sana böyle
Kimler konup göçtü söyle, 
Ben de işte aynen öyle
Aha geldim, gidiyorum.

Gülemedim şöyle bir gün, 
Senelerim geçti sürgün
Gönül sevdiğine dargın, 
Aha geldim, gidiyorum.

Arif der ki: bunca yıl ay
Geldi geçti vay dünya vay! 
Yaşamaksa yaşadım say, 
Aha geldim, gidiyorum,

 

 

Gıda Terörüne Karşı Savaş!

“Antalya’da kilosu bir liraya olan domates mahalle manavında 5 liraya satılıyor.”

Hukuk Fakültesinde iken, iktisat dersimize giren rahmetli Prof. Dr. Erdoğan Alkin (her ikisi de ekonomi profesörü olan Emre ve Kerem Alkin‘in babaları) bir dersinde gazetelerde yer alan bu cümleyi tekrar etmişti.

Arkasından, “domatesi bir liraya almak isteyen bir zahmet Antalya’ya kadar gitsin oradan alsın. Eğer evinizin yakınındaki manav veya marketten domates alacaksanız 5 lirayı vereceksiniz” demişti.

Antalya’daki ürünün üreticiden İstanbul’daki tüketiciye sunuluncaya kadar arada hizmet üreten, riski üstlenen, masraf eden kişilerin hizmetlerinin sürdürülebilir olması için kâr etmesi gerektiğini anlatmıştı.

Son bir yıl içinde gıda fiyatlarındaki artışın, “gıda dışı enflasyonun” çok üzerinde olması Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetini olağandışı ilginç tedbirler almaya yöneltti. Bu tedbirlerle en azından 31 Martta yapılacak seçimlere kadar fiyat artışını frenlemek istediler.

CeHaPe ile özdeşleşmiş Tanzim Satış Mağazalarını “devlet sebze meyve mi satar?” diye kapatanlar, “tanzim satış noktaları” oluşturarak şimdi domates, patlıcan vs satmaya başladı.

Seçmen psikolojisini yönetmek adına da halciyi, toptancıyı, nakliyeciyi, marketçiyi “gıda terörü” yaratmakla suçladılar.

Böylece “her seçimden önce bir düşman yaratma” stratejisine aynen devam edildi.

*****************************************

Biraz Eğlence

İşin eğlencelik tarafından bakarsak gıda terörizmi olayının çok kapsamlı ve karmaşık olabileceğini de görürüz:

Tabii ki bu gıda teröristleri tek başına değildir. Mutlaka destekleyen en azından bir “dış güç”, bu “dış gücün içeride işbirlikçileri”, belli devlet organlarında yuvalanmış “üyeleri” de vardır.

Bu gıda teröristlerinin “siyasi ayağının” olmaması da düşünülemez. Ama bunların yakalanacağını sanmıyorum.

Bu gıda teröristlerine “yardım ve yataklık” edenlerle, “örgüt üyesi olmadığı halde örgüt amaçlarına hizmet edenleri” de tespit etmek gerekecek.

Siyasi ayağın sorumluluğunu kaldırmak için bir de “yeni milat” yaratmak gerekir. Mesela doların 7 TL’ye çıktığı tarihten sonrasını milat kabul edebiliriz. J

******************************************

Tanzim Satışlar Çare Olabilir mi?

Devlet görevlileri Mersin’den 4,5 TL fiyatla aldığı hıyarı, Belediye araçları ve çalışanları aracılığı ile Ankara ve İstanbul’a getirip, Tanzim Satış noktalarında 4 TL’den satmaya başladılar. Nakliye, çalışan ücretleri ve vergi masraflarını ödemeden ve maliyetinin altında satış yapıyorlar.

Tanzim satış noktalarından karne uygulamasını andıracak şekilde en fazla 2 kilo domates, 5 kilo patates alabilmek için vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturdu.

Gıda ticareti yapanlar açısından ortada bir haksız rekabet ortamı olduğu; devlet açısından da üstlenilen masraflar ve vergi kayıpları düşünülürse sürdürülemez bir uygulama olduğu açık.

Ama uygulamanın en azından seçime kadar enflasyon ve hayat pahalılığı üzerinde bir nebzecik de olsa olumlu etki yapacağını söylemek mümkün.

***

Gıda enflasyonunun yüksek olmasında öncelikle SEBEP / SONUÇ  ilişkisine bakmak lazım.

Sebepleri ortadan kaldırmadan sonuçların etkisini azaltmaya çalışmak, Hükümetin yaptığı bu.

Aynı aracılar, aynı mekanizma geçen senelerde de vardı. Fakat bu sene anormal bir artış olduysa sebebi bu aracılar olamaz.

Geçen seneden bu yana döviz kurundaki, akaryakıt, elektrik, doğalgaz, su fiyatlarındaki artışlara bakın. Gübreden, ilaca, işçilik ücretlerinden, vergilere kadar artışları dikkate alın.

Bunun üzerine her sene tarımsal üretimdeki azalmayı düşünün. 16 sene içinde Marmara Bölgesi kadar bir arazimizin artık ekilip dikilmediğini hesap edin.

Hiç komplo teorilerine lüzum yok. Birkaç istisnası dışında, gıda fiyatlarındaki artışlar olağan sonuçlar.

Daha geçen sene ette benzeri bir durum yaşanmıştı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Eski Bakanı Eşref Fakıbaba da et fiyatları 70 liraya çıkınca, 29 liradan ucuz et satan marketler oluşturmuştu. Hala böyle ucuz et satan market var mı bilmiyorum. Ama piyasada et fiyatları hiç düşmedi, hala çok yüksek.

Hükümet de biliyordur. Tanzim satışların gıda enflasyonunu önlemek açısından yeterli ve sürdürülebilir olmayan bir uygulama olduğunu.

Ama seçimlere kadar vaziyeti idare edebilirse -ette olduğu gibi- sebze, meyve ve diğer gıda fiyatlarına da alışacağımızı düşünüyordur.

**************************************

Prof. DR. Emre Alkin’in Tavsiyeleri

Enflasyonu makul seviyede tutabilmek için kısa vadede sihirli değnek yok. Ekonominin öncelikli hedefi “katma değeri yüksek üretim” olmalı.

Köyden şehirlere göçü durdurup, köyleri cazip hale getirecek bütüncül politikalar uygulanmak zorunda.

Gerisini Prof. Dr. Emre Alkin‘den okuyalım:

“Tanzim satışların bu konuda kalıcı bir çözüm yaratması zor. Meselenin doğrudan üzerine gidilmesi gerekiyor.”

“Tarım ile ilgili olarak TÜİK’in elinde sağlıklı istatistik bulunduğunu söylemek zor. Arz-Talep dengesi için yapılan bilimsel alışmaların güvenilir bilgiye dayanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Mutlaka TÜİK’in tüm sektörlerle ilgili resmi ve güvenilir istatistik yayınlaması gerekiyor.” Ölçemediğiniz bir şeyi geliştiremezsiniz.

“Miras yoluyla bölünen tarım arazilerinin toplulaştırması yasası geçerse tarımda ölçek ekonomisi sağlanmış olur, maliyetler düşer ve verimlilik artar.”

Şimdiden köylü büyük sermaye sahiplerine tarlalarını satıyor. Sağlıklı olan kooperatifleşmenin yaygınlaşması ile ölçek ekonomisine geçilmesidir.

“Tarım Piyasasında fiyat oluşumlarını bozan tekellerin üzerine gidilmesi gerekir.”

“Tarım arazileri çiftçilik yapmak isteyenlerin elinde olmadığı için, organize tarımın zayıfladığı, aracıların egemen olduğu bir piyasa, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.”

“Kanaatimce, sorunların kaynağına 31 Mart’a kadar inmek pek mümkün değil. Dolayısıyla doğrudan talebe ve fiyatlara müdahaleye devam edileceğini tahmin ediyorum.”

 

 

Yıkıcı Telkînât (2)

Dünyanın ikinci yüzü cihetiyle dünyayı sevmeliydik.

Çünkü insan, dünya, kâinat ve evren; İlâhî isimlerin;

Somutlaşmış, görünür bir hâl almış olarak karşımıza çıkmasıydı.

Zatına, içyüzüne, künhüne vakıf olamayacağımız Yüce Allahı;

Ancak bu şekilde bilebilirdik.

Nitekim biliyor, buluyor ve seviyoruz.

Bu manada akılla görüyoruz.

Çünkü eser ustasından haber verir.

Fiil fâile / yapana işaret eder.

Nakış nakkaşı / nakış yapanı gösterir.

Bu bakımdan dünyanın ikinci yüzü, ikinci vechesi;

Sevilmeye değer bir keyfiyet arzeder.

Dünyanın üç vechi var demiştik.

Bu üçüncü tarafıyla dünya sevilir, sayılır.

Çünkü Dünya; Ahiretin tarlasıdır.

Çünkü Ahiretin yatırımı, dünyada yapılır.

Burada ekilir, orada biçilir.

Burada çalışılır, orada ücret alınır.

Burada yorulur, orada rahat eder.

Bunun içindir ki denilmiş:

“Lâ râhate fi’d-Dünya.” Dünyada rahat yoktur.

Râhat; rahat yok deyip rahat etmektir.

Nitekim tarihimiz bu düşünce ve inancın;

Doğru tatbik ve uygulanışın somut örnekleriyle doludur.

Anadolu, Trakya, Balkanlar ve tüm ülkede ortaya konan;

-Resmiyet dışı- halka hizmet binaları;

Buna en büyük şâhit ve kanıttır.

Çünkü atalarımız dindarlıkları derecesinde;

Dünyayı imar etmişler, bayındır hâle getirmişler.

Dindarlıkları nisbetinde dünyaya sarılmışlar.

Dünyayı rahat yaşanır hâle koymak için çırpınıp durmuşlar.

Ve bilmişler ki, ahiretin imarı dünyayı imardan geçer.

İyice anlamışlar ki, Hakk’a kulluk, Halk’a hizmetle olur.

İşte bu hikmetten dolayıdır ki, Hz. Peygamber:

Kıyamete bir gün kalınsa bile, bizleri ağaç dikmeye özendirmiştir.

İşte eskide yazılan klasik eserlerdeki dünyaya cephe alış;

Bizim de yerdiğimiz, dünyanın birinci yüzü içindir.

Yani dünyayı, dünya için sevmek durumuna düşmektir.

Fakat bu bakış maalesef diğer iki,

Sevilmesi gereken yüze de sıçratılmış.

Bu şekliyle tembelliğimize kılıf hazırlanmış,

Boşvermişliğimize bahane olmuş.

Geri kalışımıza en büyük sebep teşkil etmiştir.

İşte koca Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki bin bir

Sebeplerden en önemlilerinden biri de budur.

Oysa biz dünyayı da din için,

Sevmeliydik.

Be dostlar!

 

 

Çağ Atladığımızı Sanıyorduk Manavlığa Avdet ettik

Hindi gönlüm hindi gönlüm

Aşağılara indi gönlüm,

Değme suyu içmez iken

Değirmen suyuna indi gönlüm

Gırtlak kırk boğum, on düşünüp bir konuşacaksın. Yok, bunlar önceden konuşup sonradan düşünmeğe başladılar. Hadi konuşan bir tane olsa, aldatıldı boş bulundu konuştu dersin, hepsi birden koro halinde televizyon, basın, medya ellerinde. Bütün imkânlarını kullanarak sürekli konuştular.

-Efendim devlet çiftçilik mi yapacak diyerek devlete ait çiftlikleri ve demirbaşlarını yok pahasına eşe dosta yandaşa pazarladılar.

-Efendim koskoca devlet manavcılık mı yapacak dediler tanzim satış mağazalarını kapadılar.

-Devlet şoför’cülük mü yapacak deyip belediyelerdeki bütün araçları hurdaya çıkarıp, millete avuç içi kadar minibüsleri reva gördüler.

Bu işler saymakla bitmez.

O yapılmaz bu yapılmaz diyerek, elimizde ne çimento, ne seramik, ne pancar, ne rafineri, ne Petro kimya, ne dokuma, ne de kâğıt fabrikaları kaldı. En son ordumuzun ihtiyacını karşılayan Tank-Palet fabrikası elden çıkarıldı.

O tank-palet fabrikası ki, aynı Türk-Telekom’un devir şartlarıyla yabancı ortaklı özel şirkete devrediliyor.

Güya Türk-Telekom, 25 yıllığına yabancı şirkete devredilecekti ve o şirket, ülkeye 50 milyar dolarlık yatırım yapacaktı. Şirkete ait taşınır taşınmaz mallar aynen devlete kalacaktı, peki kaldı mı diyecek olursak maalesef hepimizin malumu olduğu üzere, şirketi almak için Türk bankalarından aldıkları kredilerin borcunu dahi ödemeden, yer altı bakır kablolarına varıncaya kadar satıp kaçtılar. Yani tam bir fiyasko, kârlar yurt dışına, borçlar Türkiye’ye.

Tank-palet fabrikasının aynı akıbete uğramayacağı ne malum? Cumhur Başkanı diyor ki: “Devlet yönetemiyorsa…(11 02 2019 seçim konuşmasından)” El insaf sormazlar mı insana devletin yönetemediğini Ethem Sancak nasıl yönetir?

Eee ne yapardı devlet; devlet yol yapardı, köprü yapardı yani özel müteşebbisin yapamadığını devlet yapardı, İyi kabul.

Nitekim yaptı da, Allah razı olsun bu güne kadar dürüstçe yapılanlardan, ama devletin ayakları her zaman yere basar, çılgın projeler peşinde koşmaz, devlet makamı yazboz tahtası değildir. Harcanılan her kuruşta tüyü bitmedik yetim hakkı vardır.

Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, devlet, artık yol ve köprü de yapmaz oldu. YAP-İŞLET modeliyle Yabancı ortaklı şirketlere yaptırılıyor bizim yollarımız. Hem de ne işletme ama… tam bir Deli Dumrul hesabı… geçenden bir, geçmeyenden on akçe.

Devlet manavlık yapar mı diye alay edilirken, şimdi öyle bir noktaya gelindi ki, Devlet, gerçekten manavlık yapmaya başladı. Hem de alın teriyle rızkını kazanan manav ve pazarcı esnafını dağdaki teröristle aynı kefeye koyarak. “gıda terörü estirenlerin dağdaki teröristten farkları yoktur. 11 02 2019 seçim konuşması”

Peki, ama sen 3 kuruş ucuza sattığın sebzeyi satış mahalline ne ile taşıyorsun, çalıştırdığın elemanlar maaşlarını nereden alıyor, yer kirası veriyor musun? Bütün bunları koyalım bakalım üst üste senin sattığın domatesin kilosu kaç liraya gelecek?

Sözün esası, gerçekten ucuzluk isteniyorsa önce milli ekonomiye döneceksin, üreticiyi üretime teşvik edici tedbirler alacaksın, daha yerli tohum kullananlara yasaklama koyuluyorken, dışa dönük bir ekonomi sistemiyle gıda terörü nasıl engellenir izahını yapacak buyursun yapsın…

 

 

Son Rötuş

 

Ana fikri açıklanmamış
Yarım bir şiir gibi ay susuyor
Kırgınım…

Saçlarımda bir tutam ayaz
Geceyi yollara döküyorum
Yorgunum…

Hazırlanmış bir ordu gibi gölgeler
Saklıyor kendini falezlere
Sürgünüm…

Rüzgarı başında bir mezar
savururken ıslak topraklarını
Üzgünüm….

Yara dediğin kanar
Benim ki sırım sırım sızlıyor
Bezginim

Ey ressam 
At son rötuşlarını tuvale
Dağınığım…

Say ki bulutlara başım değdi
Ayağım kaydı düştüm
Ölüyorum…

Kederi ayıklayamadım,kaderden
Hepsini şiire saçtım
Gidiyorum……

 

Zeytin kelimeler

 

 

Kişi Başına Kâbus

Biraz da şiir diyelim.  Zira “Şiir özgürlük çığlığıdır. Dayatılan kaygılardan ve dikte ettirilmiş bir hayattan çıkış yoludur. Mevzuat Ötesi Düşler kitabımızdaki ‘Ve Şiir’ bahsinde Ocak 1994 itibariyle böyle demişiz. İlk şiir kitabımız olan Sahili Olmayan Deniz’deki ‘Kişi Başına Kâbus’ şiirimizde (Şubat 1993 – Silvan) ise şöyle demişiz:

 

En sevdiği program “Fredi’nin Kâbusları”ydı

Günün tortusunu geceye dökerdi

Çivi çiviyi sökerdi

Üşüyen yerlerince kâbuslara sarınmak

Ortaçağ töreli eski bir alışkanlıktır

Tır dolusu karanfil eskitir bu asır

Alışırsın!

 

Fredi üretkendi ama kirli sarıydı

Ve karanlık bir şarkı vardı hayatında

Şimdi bütün sanılar zan altında

İki alışkanlığı var Elm Sokağı’nın

Biri damarları geceye serilmiş iki göz

Biri sürpriz

Tanışırsın!

 

Gün yara almıştı akşam sularıydı

Üç karanlık kahkaha savurdu Fredi

Can verircesine titredi

Düğmeye bir saniyeli fitil ömrü biçmişti

Yüreği bir saatli bombaydı

Geceye karşı üçyüzon gram barut içmişti

Ayakkabılar eve vardı

Işık yerine TV’yi açtı

Elleri gecenin genzine kaçtı

Hapşırırsın!

 

Sonra doğranmış bir çığlık gibi yuvarlandı adam

Çığlık odayı dolaştı

Üç kahkaha daha kustu Fredi

Kravat önce sustu

Sonra eridi, eridi

Çığlıkladı bu kez televizyon

Harfleri ve şekilleri döktü

Zihne bir ağırlık çöktü

Sanki halüsinasyon.

 

Fredi’nin kâbuslarına dikkat et

Öyle gerçektir ki

Şaşırırsın!

 

 

14 Şubat

0

Fuzuli’ye sormuşlar: “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” Sevmek demiş. Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın!”

İmparator 2. Claudius, Roma’yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. Onun için en büyük problem ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Ona göre bu durumun tek sebebi Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi. İşte bu yüzden Roma’daki tüm nişan ve evlilikleri kaldırdı. Aziz Valentine de Claudius’un hükümdarlığı zamanında Roma’da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius’un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. Ancak imparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat’ı Hıristiyan şehitliğine gömülmüş…..Özgeçmiş buradan geliyor……

Bu şenlik aradan yıllar geçtikten sonra, Aziz Valantina yı onurlandırmak için 14 Şubat sevgililer günü olarak kutlanmaya başlanmış.
Adı konmuş o kadar gün var ki:
Anneler Günü
Babalar Günü
Sevgiler Günü
Dünya Barış Günü
Sevgi Günü
Polis Günü
Daha adını saymadığım birçok gün var. Elbet olsun da bunu tüketim çılgınlığına döndürmek, kapitalist düzeneğin oyunlarından biri…
Ne anne, ne baba, ne sevgi, ne barış bir güne sığmayacak kadar büyüktür…
Hem sevgili ne demek? Günümüzde sevgili bu gün var, yarın yok gibi. Kim neye göre sevgili, kim neye göre arkadaş karıştı.

Eskiden yar vardı, yaren vardı. Bir gülümseme, bir demet çiçek, bir güzel söz, bir tutam saç yeterdi.
Şimdi bir bakıyoruz tek taş çılgınlığı, ille de taş, ille de tek taş, beştaş.
Reklamlar ona keza, hangi gün gündemdeyse onun reklamı var sayfa sayfa.
Filancanın sevgilisi, filancanın eşi filan almış. Hay almaz olsaymış, ne olmuş ki almışsa. Herkes kendi cüzdanına göre alsın.
Kredi kartları ağzına kadar borçla dolu. Ayağını yorganına göre uzatan yok. İnsanlar doyumsuz. Hep daha pahalısı, hep daha iyisi, hep en son modeli hem de her şeyin.
14 Şubat’a gündemi kilitlemeyin.İlle de ben de kutlayacağım diyorsanız…Neşet Ertaş’ın dediği gibi ”kurban olurum sana ” diye yazdığınız küçük bir notu, aldığınız bir gül ya da bir papatya demetinin kıyısına iliştiriniz.
Adı konmuş tüm günler adına,cebinizden değil,yüreğinizden veriniz…
Fuzuli’ye sormuşlar: “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi? Sevmek demiş. Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın!”

Sevin, yeter ki sevmeyi bilin.
Belki sevildiğinizden emin olmayabilirsiniz ama, ille de sevmeyi ve söylemeyi bilin.
Ne 14 Şubatın buna katkısı olur, ne aldığınız pahalı hediyelerin.
Tüm samimiyetinizle söylediğiniz iki kelime yeter de artar bile.

Sözün kıymetini “lâl” olandan,
Ekmeğin kıymetini “aç” olandan,
Aşk’ın kıymetini “hiç” olandan öğren.

Hz. Şems