30.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 563

Dinciliği Yutturdular, Sıra Hırsızlıkta

Çağımız öyle bir akıl tutulması yaşıyor ki, bazı yalanlara inanıldığı kadar, somut gerçekler inandırıcı bulamıyor.

Düşünün bir kere, son 17 yılda daha evvel rast gelmediğimiz, karşılaşmadığımız olaylara neredeyse alışır olduk, kanıksadık her şeyi. Bir başörtülü hanımın(senaryoya göre başörtüsüz olmazdı tabi) üzerine işemek, bırakın insanı şeytanın bile aklına gelmeyecek türden bir olay olmasına rağmen, günlerce televizyon kanallarının tartışmalarında ve haberlerinde gündem oluşturdu. Camide içki içmek, (sanki başka yerde içilmezmiş gibi illa da cami)…camide içki içilmedi diyen imamın akıbetini sizlerde biliyorsunuz, sürgün üzerine sürgün yedi gariban. Türk milletinin kutsalları üzerinden neden bu kadar ince siyaset yapılıyor, neden alet ediliyor bu kirli oyunlara, siyasi çıkar sağlamak için kutsal değerlerimizi bu derece pespaye malzeme yapmak ne kadar doğru?

Cuma vaazlarında sarfedilen din dışı, akıl dışı, tamamı ile siyaset kokan konuşmalar yüzünden İSLAM DİNİ, samimi Müslümanlar arasında yeniden sorgulanır oldu. Vaizlerin vaazlarında konuştukları dinden, akıldan ve bilimden yoksun sözleri yüzünden, birçok Müslüman, cemaatle kıldıkları namaz esnasında artık imam’a dahi uymuyorlar.

Yıllardır milletvekilliği, bakanlık yapmış birisi özellikle Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir bakanlık, sırf kendi partisinin başkan adayı kazansın diye: “Adayımıza vereceğiniz her oy, ruz-u mahşerde size belge olacaktır” gibi saçma sapan bir sözün altına nasıl sığınır, bunun adı din ile, Allah ile aldatmak değilmidir? Müslüman Türk Milletine bu kadar alçaltıcı bir sözü söylemeği bir insan nasıl reva görür kendine?

Zaten bu kişinin ne olduğu yaptığı bakanlıklardan belli ki, Milli Eğitimimiz, dünya ortalamasının en geri seviyelerinde, Milli Savunma Bakanlığı döneminde ise, Türkiye FETÖ gerçeği ile karşı karşıya kaldı.

17 senedir bu din saçmalıklarına alıştık diyelim, işi o kadar ileriye götürdüler ki, artık hırsızlığı da millete mubah göstermeğe çalışıyorlar. İktidar partisinin bir ilçe başkanı: “Başkanımızın adını hırsıza çıkardılar, eğer seçilecek başkan gerçekten hırsız olsa bile, o hırsız bizim hırsızımız gene onu seçeceğiz” diyebiliyor. O diyor demesine de partinin üst kademe organlarından, ne bir ikaz, ne de bir açıklama gelmiyor.

Genel Başkanları için; “ona dokunmak ibadet sayılır,” “O, Allah’ın vasıflarını üzerinde toplayan lider” gibi şirke varan sözlerin hepsi, maalesef sukut ile geçiştirildi.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, hangi şartta olursa olsun bunlara, kazanmak için her şey mubah. Ancak muhalefet partilerinin kazanma durumunda, ülkede BEKA sorunu gündeme geliyor.

Oysa Türk-İslam Ülküsünün ne güzel efsunlu cihan şümul hasletleri vardı. Bu güzel hasletler, göz göre göre  su gibi önümüzden akıp giderken, hiçbir şekilde dinde yeri olmayan, ahlaken toplumu uçuruma sürükleyecek beyanatlarda bulunulması ne kadar hazin….

 

 

Dinde Zorlama Yok (2)

0

Ateşin ateşle değil, su ile söndürülebileceğini;

Hatırdan uzak tutmayalım.

Hepimiz birbirimize karşı su gibi azîz olalım.

Hem söndürelim, hem kazanalım.

Çünkü hasımdan kurtuluşun asıl yolu;

Hasmı, kendimize dost kılmaktan geçer.

Böylece hem hasımdan kurtulur,

Hem de bir dost daha kazanmış oluruz.

Kaldı ki bin dost az. Bir düşman çoktur.

Bir düşmanın yapacağı kötülüğü, bin dost önleyemez.

Çünkü kötülüğün kimden, nerede, ne zaman geleceği,

Meçhuldür. Bilinmez.

Dünya küçüldü. İnsanımız her şeyden haberdar.

Millî – Mânevî alt yapısı yoksa,

Elbette herhangi bir akıma kapılması kaçınılmaz.

Onun benimsediğine karşı çıkmak yerine,

Onun kabullendiğini çürütmeyle uğraşmak yerine,

Kendi düşünce ve fikirlerimizi tercih edip etmeyecek

Bir vasat ve ortamla, onu baş başa bırakalım.

Tercih ve seçimini de tabii karşılayalım.

Bu yüzden o kimseyle selâmı sabahı kesmeyelim.

İlişkilerimizi kesintiye uğratmayalım.

İşi zamana bırakalım. “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” deyip ekmeye bakalım.

Yetiştirilmesine karışmayalım. Üzerimize düşeni yapalım. Neticeye karışıp karıştırmayalım.

Aksi hâlde hem huzursuz eder. Hem huzursuz oluruz.

Bu anlayışları hem dünya işinde, hem ahret işinde göstermeliyiz.

Bu müspet ve olumlu tavrı resmîler, resmiyette de göstermeli.

Unutmayalım ki; dış huzur olmadan iç huzur olmaz.

Başkaları memnun ve razı olmadan, kendimiz hoşnut ve rahat olamayız.

Yine unutmayalım ki, bu vatanda doğan herkes;

Bu vatanın aslî bir ferdi, bireyi ve üyesidir.

Bu aslî ferdin yaptıkları, yazdıkları, ortaya koydukları da;

Hepimizin müşterek ve ortak malıdır.

Beğeniriz beğenmeyiz. Severiz sevmeyiz.

Hoş karşılar veya karşılamayız.

Ama bizim insanımız olduğunu reddetmemeli.

Bizden biri olduğunu inkâr etmemeli.

Buna karşı takınacağımız olumlu ya da olumsuz tavır ve hâli;

Muhatabımızı, karşımızdakini incitmeden, rencîde etmeden, gücendirmeden,

Üzmeden ve tahkir etmeden, yani küçümsemeden ortaya koymalı.

Bir mes’ele ve bir konuda kendi bakış açımızı ve yorum tarzımızı belirtirken;

Akla kapı açıp, tercihi ve seçimi okuyana veya dinleyene bırakmalıyız.

Hakem olarak da işi zamana bırakmalı.

O, gürültüsüz patırtısız;

İnanın en güzel şekilde halledecektir.

Her mesele ve konuyu.

Çözecektir en çetin problemleri,

İnanın incitmeden, kırmadan bizleri.

 

 

Hak Nâhak Seçiler Hak Dîvânında

0

Nazir Ehmedli‘nin dokuzuncu kitabı, edebiyat dünyâmıza yepyeni doğrularla çıkıp geldi: ‘Hak Nâhak Seçiler Hak Dîvânında

Hak Nâhak Seçiler Hak Dîvânında‘ cümlesini Türkiye Türkçesiyle şöyle ifâde edebiliriz: ‘Haklı-Haksız Halk Dîvânında Seçilir.’ Bilindiği gibi ‘hak divânı‘: ‘adâlet makamı‘ veya ‘adâlet divanı‘ demektir.

Bir mahkeme kararında, nasıl haklı ile haksız birbirinden ayrılırsa, Nazir Ehmedli’nin bu son kitabında da doğru ile yanlış biribirinden öylesine ayrılmışlardır. Nazir Ehmedli, bu güne kadar, halk edebiyatımızda ileri sürülen bir takım bilgilerin yanlış olduğunu ortaya koyuyor.

O’nun kitabını okuyunca görüyoruz ki, Azerbaycan Halk Edebiyatında, bâzı halk şâirlerimiz için, dünden-bugüne verilen bilgiler yanlıştır. Doğrularını çok dikkatli bir çalışmadan sonra Nazir Ehmedli ortaya çıkarmıştır.

Hak Nâhak Seçiler Hak Dîvânında‘ kitabı 284 sahife. Yazar bu kitabında: 1-Âşık Elesger, 2-Şemkirli Âşık Hüseyin, 3-Âşık Ali, 4-Âşık Allahverdi, 5-Muhammed Hüseyin, 6-Âşık Musa gibi Azerbaycan halk şâirlerini ele almakta, onlarla ilgili bâzı bilgiler vermekte, şiirlerinden örnekler sunmaktadır.

Bu halk şâirleri arasında Nazir Ehmedli, en çok Âşık Elesger üzerinde durmaktadır. 284 safihe tutan araştırmasının 147 sayfası tamâmen Elesger üzerinedir.

Âşık Elesger, Azerbaycan halk edebiyatının önde gelen temsilcileri arasındadır. Şaşıracaksınız Âşık Elesger üzerinde çalışanlar, eser verenler, en az yüz yıldan beri, Âşık Elesger’in doğum târihini en az 31 yıl geriye giderek yazmışlar ve amcası Allahverdi’yi O’nun babası olarak göstermişlerdir.

Nazir Ehmedli, nüfus kayıtlarını inceleyerek görmüştür ki Âşık Elesger, Göyce (Gökçe) mahalının (şehrinin) Ağkilise kentinde doğmuştur. Babası Almemmed 1824, Elesker: 1852, Salah: 1855, Helil: 1867, Mehemmed ise 1871 yılında doğmuşlardır.

Nazir Ehmedli, nüfus kayıtlarına dayanarak Âşık Elesger’in 1883 yılında değil, 1852 yılında doğduğunu, dosdoğru olarak ortaya çıkarmıştır.

Babasının isminin Allahverdi değil, Almemmed olduğunu ortaya koymuştur.

Nazir Ehmedli’nin üzerinde durduğu diğer halk şâirleriyle ilgili olarak tesbit ettiği bâzı doğrular, yeni bilgiler var. O bilgiler Türkiye’deki okuyucuları ilgilendirmeyecektir. Çünkü Türkiye’de Azerbaycan Halk Edebiyatı üzerinde çalışmalar yoktur. Ama ben bir başka gerçek üzerinde durmak istiyorum. Önce Âşık Elesger’den güzel bir örnek vermeme müsaade ediniz:

İNCİMEREM

İster dara çekdir, ister gul eyle

Goymuşam emrine gol, incimerem

Hasretinden Mecnun oldum sahrada

Alırsan canım al, incimerem.

Firgatinden saralıban, solanam

İzin versen yar başına dolanam.

Elli yolçarpılam, yüz yol dolanam

Bir şey değil, dövlet-mal incimerem

Elesgerem yandım eşg ataşında

Gözüm galdı kirpiğinde gaşında

Gazdır mezarımı çeşme başında

Sal sinem üstüne yol incinmerem.

İncimerem‘, Elesger’in sevdiğim şiirlerinden biri. Görüldüğü gibi, Azerbaycan Türkçesi, Türkiye Türkçesinin kan kardeşi. Aralarında çok basit şive farkları var. Türkiye’de bile şehirler arasında farklı söyleyişler var. Mesela, İstanbul Türkçesinde: ‘geliyorum‘ diyoruz.Aynı kelimeyi: ‘gelirem, geliyim, celirim, geleyyom, geleyyon, gelem, varacak…‘ şeklinde ifâde eden şehirlerimiz var.

Biz, Türkiye Türkçesinde ‘incinmem‘ diyoruz. Azerbaycan Türkçesinde farklı şehirlerin ağzıyla: ‘Gedirem, gelirem, görürem, vererem‘ demiyor muyuz?

Azerbaycan Türk’ü de ‘incinmem‘ yerine ‘incimerem‘ diyor.

Birinci kat’ada: ‘Goymuşam emrine gol, incimerem‘ mısraında ‘Gol koymak‘ tâbiri var. Azerbaycan Türkçesinde ‘gol koymak‘, ‘imza koymak, burada karar vermek, and içmek, yemin etmek‘ mânâsında kullanılmıştır.

Bu şiirinde Elesger sevgilisine diyor ki: ‘Ben senin aşkının ateşinde yandım, bittim, kül oldum. Aklım, kirpiğinde ve kaşının güzelliğinde kaldı. Öldüğüm zaman, mezarımı çeşme başında kazdır. Beni oraya gömdür. Çeşmeye her gidiş-gelişinde, mezarım ayaklarının altında kalsın. Bundan kat’iyyen incinmem. Aksine ruhum ayak sesinden huzur duyar. Mezarıma basmandan asla incinmem!’

Nazir Ehmedli, yukarıda isimlerini verdiğim şâirlerle ilgili olarak dosdoğru bilgiler veriyor. Ben onları yazıma almıyorum. Bana göre şâirlerimizin; doğum-ölüm târihleri, ana-baba adları, yaşadıkları şehirler, mezarlarının bulunduğu yerler… daha çok edebiyat târihçilerimizi veya şâirlerimiz üzerinde araştırma yapan, ortaya yeni eserler koyan kimseleri ilgilendirir.

Ben bu kitap dolayısıyla çok önemli olan iki-üç güzellik üzerinde duracağım.

Önce çok önemli bir hususu dikkatinize sunmak istiyorum: Nazir Ehmedli, 1980 öncesindeki safsatalarla, Türkçeyi Türklüğü  inkâr eden Marksist görüşlerle halk şairlerimizi ele almıyor. Ağzını: ‘Azerbaycanca‘ diye açmıyor. ‘Azerbaycan Türk’ü’ yerine ‘Azerbaycanlı‘ demiyor. Bu çok önemli bir tavır.

Ben ilk defa 1980 yılında Azerbaycan’a gittim. Sonra on kere daha Azerbaycan’da oldum. O seyahatlerde bir husus yüreğimi çok dağladı.  Gördüm ki Azerbaycan’da, Komünist Partisi’ne bağlı olanlar, Komünizme gönül verenler, kat’iyyen, ama kat’iyyen Türklükten, Türkçeden bahsetmiyorlar. Konuştukları dilin ‘Azerbaycan dili‘ olduğunu iddia ediyorlar. Kendilerini de ‘Azerbaycan Türkü‘ olarak değil,  ‘Azeri‘ veya ‘Azerbaycan halkı‘ olarak ortaya koyuyorlar.

1980 yılında, Bakü’de Nebi Hazrî ile tanıştım. Ondan ‘çantasız bakan‘ diye bahsediyorlardı.  Azerbaycan’da, yabancı ülkelerle dostluklar kuran bir cemiyetin başkanı idi. Bir gün O’nunla bir sofra başında, çok şiddetli bir tartışmamız oldu. Ben ‘Azerbaycan Türkçesi, Azerbaycan Türkü‘ diye konuşuyordum. Nebi Hazrî, şiddetle itiraz ediyordu:  ‘Bizim dilimiz Azerbaycan dilidir. Türkçe değildir. Biz Azerbaycan halkıyız. Azerbaycan Türk’ü değiliz!’ diye itiraz ediyordu. Bu görüş, Moskova’nın, Komünist Partisi’nin görüşüydü. Sokakta veya otelde karşılaştığım halktan kişiler, bana diyorlardı ki:

Sen benim gan kardaşımsan, can gardaşımsan. Men de Türkem, men de Müselmanam. Men senin gulluğunu görmek isterem. (sana hizmet etmek istiyorum!’ diyorlardı. Ama Komünist Partisi’ne kapılananlar, kat’iyyen Türkçeyi ve Türklüğü kabul etmiyorlardı.

Ben seksen iki yaşımdayım. Halk şâirlerimizi ve halk şiirimizi çok seviyorum. İlk şiirlerimi halk şiirleri tarzında yazdım. Dün olduğu gibi bu gün de Karacaoğlan’ı, Errah’ı, Yunus Emre’yi, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu, Sümmanî’yi çok seviyorum. Ama bu şâirlerimizin hiçbirinin doğum târihini, doğum yerini, ana-baba adlarını ve nerelerde yattıklarını bilmiyorum. Ama dilimde onlardan beyitler, şiirler var.

Azerbaycan halk şâirlerinin doğum yerlerini, doğum yıllarını, ana-baba isimlerini Nazir Ehmedli’nin kitabında okumak beni heyecanlandırmadı. Ama aynı kitabın bâzı sayfalarını, bâzı açıklamalarını büyük bir zevkle okudum. Döne-döne okudum. Satırlarının altlarını çizerek okudum. Öyle sanıyorum ki, bu kitabı eline alan her Türkiye Türk’ü, bahsedeceğim, göstereceğim örnekleri benim hissiyatımda okuyacaklardır:

Azerbaycan Türkleri de Oğuz boylarındandırlar. Bu günkü Türkmenistan bölgesinden atlarına binen Türkmen boyları, Anadolu’dan önce Azerbaycan topraklarını fethetmişlerdi. Oğuz boyları, Anadolu’dan önce Azerbaycan topraklarına yerleşmiş, oralara yeni isimler vermişlerdi. Ve Oğuz boyları, Malazgirt Zaferi’nden sonra, Anadolu topraklarına verdikleri bâzı isimleri Azerbaycan topraklarından bize taşımışlardı. Türkçede C/F/Ğ/H/J/L/M/N/P/R/Ş/V/Z  harfleriyle kelime başlamaz. Türkçemizde bu harflerle başlayan kelimeler ya başka dillerden alınan kelimelerdir veya zamanla değişikliğe uğramışlardır. Meselâ benim annem: ‘leğen, lâzım, limon…’ yerine ‘ileğen, ilâzım, ilimon…’ diyordu. Türk köylüsü daha düne kadar: ‘iramazan, iradyo, İrecep, iraf…’ diyordu. Bu özellikler Azerbaycan Türkçesinde de var: Azerbaycan Türkleri ‘Revan’a‘ ‘İrevan‘ demişlerdir. ‘Hüseyin‘ kelimesi, uzun yıllar ‘Söyün‘ olarak kullanılmıştır:

‘Âşığ Söyün söyler kelmeni teyden

Dersim’i almışam ‘elif’den, ‘bey’den

Gözelsiz otağdan, çöreksiz evden

Çölün bıyabânın, otu yahşıdır’

Görüldüğü gibi, Âşık Hüseyin, kendisinden ‘Söyün‘ diye bahsediyor. Niçin? Türkçemizde (H) harfiyle kelime başlamadığı için.

Benim, üzerinde duracağım konu şöyle: Oğuz Boyu, Anadolu’dan önce Azerbaycan topraklarını fethetti Ve orada bâzı dağlara, nehirlere, şehirlere… yeni isimler koydu. 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu toprakları da fethedilince, daha önce, Azerbaycan&da bir dağa, bir ovaya, bir köye, bir nehre, bir bölgeye, bir tepeye… verilen isim, Anadolu’da da kullanıldı. Mesela ben: Hak Nâhak Seçiler Hak Divanında kitabını dikkatle okurken gördüm ki Azerbaycan’daki çaylardan birinin adı: ADIYAMAN’dır. Adıyaman, bizde ise bir şehrimizin adıdır.

Yazar, kitabının 72. Sayfasında diyor ki: ‘Mahaldaki (Bölgedeki) en gür sulu çaylardan biri olan Adıyaman Çayı, öz menbeyini Selibasar ve Dereleyez mahallarına söykenen (yaslanan) dağlardan götürür.’ Azerbaycan Türkçesinde ‘söykenmek‘, ‘yaslanmak‘ demektir.

Biz sâdece Adıyaman Çayı’nın ismini mi Azerbaycan’dan alıp bir şehrimize verdik? Kitabın 85. Sahifesinde belirtildiğine göre, bir zamanlar Azerbaycan’da yaşayan GÖKÇE isimli bir topluluğu, adını önce Dede Korkut destanlarından almış. Dede Korkut destanlarında, bir dağın adı Göyçe: (Gökçe) dağdır. Bir gölün ismi de Gökçe Göl’dür. Gökçe ismi, Dedek Korkut destanlarından Azerbaycan coğrafyasına geçmiş. Azerbaycan coğrafyasından da Anadolu toprağına yayılmış. Kitabın 85. Sayfasında yer alan bilgileri olduğu gibi dikkatiniz sunuyorum:

‘Tokat vilâyetinin Niksar ilçesinde Gökçeli adında gesebe, Afyonkarahisar vilâyetinin Dinar ilçesinde, Amasya vilâyetinin Göynücek, ilçesinde, Bayburt vilâyetinin merkez ilçesinde, Bilecik mahalının Bözüyük ilçesinde, Bingöl vilâyetinin Adaklı ilçesinde, Iğdır vilâyetinin Karakoyunlu ilçesinde, Sivas vilâyetinin Yıldızeli ilçesinde; Gökçeli adlı kentler (köyler) İstanbul’un Çatalca ilçesinde, Gazianteb’in Nizip ilçesinde,  Gehremen Maraş şeherinin Andırın ilçesinde, Malatya vilâyetinin Pötürge ilçesinde, Ordu vilâyetinin Kumru ilçesinde, Samsun vilâyetinin Çerşembe ilçesinde, Adana vilâyetinin Yüreğir ilçesinde Gökçeli adında mahalleler vardır. Bu yahınlarda Irak’ın Mosul şeherinin İŞİD terrorçularından temizlenmesi zamanı, burada GÖKÇELİ mehellesinin varlığının da şâhidi olduğ. Hazırda da Gökçe tayfası Türkiye’nin başga, Mosul ve Kerkük şeherlerinin yahınlığında yaşayır.

Gökçeli obaları Mersin’de Deliçay, Mezidli deresi, Bolkar dağlarına geder uzanan erazide yaşayırlar.’

Nazir Ehmedli’nin kitabını okuduğum zaman gördüm ki O, ele aldığı halk şâirlerinin Türk olduklarını ve Türkçe yazdıklarını, söylediklerini belirtiyor. Öze dönüş bakımından, bu çok doğru, çok güzel, çok asil bir davranıştır. Bu bakımdan ‘Hakk Nagahgg Seçiler Hagg Divanında‘ kitabını, büyük bir zevkle okudum. Nazir Ehmedli’yi bütün gönlümle alkışlıyorum.

NURLAR NEŞRİYAT Paliqrafiya Merkezi / Bakü.

İlmî Redaktör: Nizami Caferov (Akademik, emekdar elm xadimi.)

Rayci: Ali Şâmil (Tedqigatçi-jurnalist. Amea Folklor İnsitutu.

 

NAZİR EHMEDLİ:

Nazir Surhay oğlu Ehmedli 1961 yılında Daralayaz bölgesinin Gabud şehrinde doğdu.

Atatürk Merkezi’nde şube müdürüdür. Yayınlanmış kitaplarından bâzıları: *Millî Maclisten Etütler, *Biz Sözü Seçtik,  *Mustafa Kemal Atatürk.  Hak Nâhak Seçiler Hak Divânında isimli eser, müellifin dokuzuncu kitabıdır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

DİL-ŞİİR HAKİKAT

İnsanın hakikat arayışı, belki de yeryüzünde hayat bulduğu ilk andan itibaren başlamıştır. Bu arayış bir düşünce kesâfetini, bu kesâfet ise üzerinden geçmek için derli toplu bir metni gerektirir. İnsanoğlu, binlerce yıllık hakikat arayışı mâcerâsının neticesi olarak; şiir, roman, hikâye, deneme ve benzeri alanlarda eserler ortaya koymuştur. Bu arayış esnâsında Doğu ve Batı kültürleri arasında farklı yaklaşım ve dil kullanımı da ortaya çıkmıştır.

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Görevlisi İsmâil Süphandağı, bu eserinde Doğu ve Batı’nın hakikat arayışında ortaya çıkan farklılıkları dil ekseninde ele alıyor.

İZ YAYINCILIK:

Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı, İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

EZİLENLER:

Yeraltından Notlar‘, ‘Ölüler Evinden Hâtırâlar‘, ‘Beyaz Geceler‘, ‘İnsancıklar‘ ve ‘Kumarbaz‘ gibi çok okunan romanların yazarı tanınmış Rus Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 1821-1881 yılları arasında Moskova’da yaşadı.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 424 sayfalık ve çok sayıda yeniden basılan ‘Ezilenler‘ isimli eserinden bir paragraf:

‘Saat dörde geliyordu, ihtiyar karı koca her zaman olduğu gibi yalnızdı. Nikolay Sergeyiç kederli ve hasta bir durumda şezlonga uzanmış yatıyordu. Benzi uçmuş ve takatsizdi; başı ağrıyordu. Yanında oturan Anna Andreyevna bâzen kocasının şakaklarını sirkeyle ıslatıyorken öte yandan da onu inceleyen acı dolu bakışını adamın yüzünden ayırmıyordu. Anlaşılan bu durum ihtiyarı iyice sıkıyor, hatta sinirlendiriyordu. Sürekli susuyordu. Karısı ise korkudan ağzını açamıyordu. Beklenmedik ziyâretimiz ikisini de hayrete düşürdü. Yanımda Nelly’i gören Anna Andreyevna kendini suçlu hissediyormuş gibi bize baktı. Odaya girerken: ‘Size bizim Nelly’i getirdim‘ dedim. ‘Düşündü taşındı ve nihayet size gelmeye karar verdi. Onu lütfen kabul edin ve sevgiyle bağrınıza basın!’

Bu güne kadar okumayanlar veya yeniden okumak isteyenler için Eylül 2018’de yeniden basıldı.

ANONİM YAYINCILIK:

Yunus Emre Mahallesi Barbaros Caddesi Nu:28/B-2 Yenidoğan, Sancaktepe, İstanbul.

Telefon: 0.216-387 00 59 Belgegeçer: 0.216-387 00 39 e-posta: info@anonimyayincilik.com // www.anonimyayincilik.com

TURAN DUASI:

Şâir, bestekâr ve ses sanatkârı Ali Kınık, Fırat Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  8 adet müzik albümü var. Turan Duâsı başlıklı şiiri, 1999 yılında Altan Deliorman’ın yayınladığı Orkun Dergisi tarafından tertip edilen ‘Türk Birliği‘ mevzulu şiir yarışmasında birinci oldu.

Adı geçen şiire, diğer şiirlerinden seçtiği 43 adet şiirini ekleyerek 12,3 X 19,5 santim ölçülerindeki 85 sayfalık şirin bir kitap hazırlamış. Şiirlerin hepsi, Türk dünyası üzerine ve destan şeklinde… Eserinde; Rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’dan boşalan yeri doldurabilecek vasıfta şiirler var.

Kitaba adını şiirinden tadımlık bir bölüm:

Ey Tanrı’m yüce Tanrı’m

Kat, gücü güce Tanrı’m

Bölük bölük bölündük

Sonumuz nice Tanrı’m

Kapına durdum Tanrı’m

Yere diz vardum Tanrı’m

Çek şu kızıl perdeyi

Bir olsun yurdum Tanrı’m

Açtım elimi Tanrı’m

Çözdüm dilimi Tanrı’m

Kabul et bu duâmı

Arzuhâlimi Tanrı’m

Bu acı beter Tanrı’m

Sanmam ki biter Tanrı’m

Belki benden artar da

Neslime yeter Tanrı’m

***

Bir ferman buyur Tanrı’m

Dünyaya duyur Tanrı’m

Türk’ü Türk’e kavuştur

Var beni ayır Tanrı’m

Çünkü o gün her ölen

Sâdece uyur Tanrı’m

Ali Kınık’ın, ‘Dünyayı Başınıza Yıkmaz İsem Namerdim ‘ başlıklı şiiri, Kahramanlık günlerinin demirbaşı, olmazsa olmazı olacak haşmette…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- ÇERKES SOYKIRIMI: Ali Kasumov-Hasan Kasumov. Tercüme: Orhan Uravelli. Kafkasya Derneği Yayını

2- 2- TÜRKİYE’DE ALEVİLİK BEKTAŞİLİK: Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı. Selçuk Yayınları.

3- 3-AFİFE JALE: Osman Balcıgil / Destek Yayınları

4- 4- ÇİNGENELER: Prof. Dr. Ali Arayıcı. Ceylan Yayınları.

5- 5- TÂRİHÎ AÇIDAN TEKNOLOJİ-EKONOMİ İLİŞKİSİ: Yaşar Bülbül. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – 1

Bir devletten başka bir devlete geçiş aynı milletin tarihinde bile olsa hep sancılı olmuştur. Tükenen Selçuklu’nun bir kenar ucundan boy vererek filizlenen yeni devlet (Osmanlı), hem yeni bir iddiadır hem de eskinin mirasçıları ile 2 yüzyıllık kendini kabul ettirme kavgasıdır. Fakat çatışma süreci ne kadar çabuk atlatılırsa yeni devletin halkına açacağı alan da o kadar imkânbahş olur. Devlet adamı ciddiyeti ve yönetici sorumluğu bu noktada devreye girmeli veyahut ciddiyetsizlik – sorumsuzluk millete bedavadan gölge etmemelidir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı yerine 29 Nisan Kut’ül Amare Zaferi’ni ve 19 Mayıs’ta Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Millî Mücadele’yi başlatması yerine 29 Mayıs’ta Fatih’in İstanbul’u Fethi’ni kutlamayı tercih etmek aslında derin toplumsal yarıkların nerdeyse 1 asırdır devam ettiğinin göstergesi. Hatta ikinci örnekteki gibi 99 yıllık yakın tarihî vakayı görmezden gelerek 565 yıl öncesinin önemli olayına sığınmak, kavganın 600 küsur yıllık Osmanlı ile henüz yüzyılını bile tamamlamış Türkiye’nin zihinlerde dövüştürülmesi anlamına geliyor.

Türkiye’nin bölünme tehlikesi terörden çok bu ikilemde yatmaktadır. Bitmemiş bir iç hesaplaşma gibi gözüken bu ayrı-gayrılığın en çok dile getirilen ve fakat en az bilinen dönemi ise Atatürk dönemidir. Gazi M. Kemal’in dine karşı lâkaytlığı ile dinin özünü doğru anlaması, İngilizlerin adamı olması ile emperyalizme başkaldırısıyla 3’ncü Dünya ülkelerine örnek olması, burjuva özentili bir devrimci olması ile katıksız bir Türk milliyetçisi olması uçlarında sürüp giden bu müsabaka ekonomik hayatta da kendisini göstermektedir.

Atatürk devri ekonomisi kapitalist miydi yoksa devletçi miydi, özelleştirmelerden mi yanaydı yoksa millîleştirmelerden mi, yabancı sermaye ve imtiyazlara karşı mıydı yoksa belli ölçüde yanında mıydı, işçiden yana mıydı yoksa işverenden yana mı, sanayileşmeyi devlet eliyle mi yoksa özel teşebbüs eliyle mi gerçekleştirmeyi düşünüyordu; tüm bunlara çok farklı açıdan bakarak anlamlı değerlendirmeler yapabilen detaylı bir araştırma eseri var: CUMHURİYET DÖNEMİNİN İKTİSADİ TARİHİ (1923-1950)

Yahya Sezai Tezel’in Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan 675 sayfalık eser 13 bölüm ve geniş bir bibliyografya ile kısa bir dizinden oluşuyor. Okuyanın önyargı ve yargılarında olduğu kadar tarihî bilgilerinde de sarsıcı bir etki yapan Yazar, zengin dipnotları ve bol referans yönlendirmesiyle ömrünün mühim bir kısmını bu kitaba vermiş görünüyor. Son baskısını irdelediğimiz ve 34 yılda altıncı baskıya erişen eser, Türkiye İktisat Tarihi’nin yeniden yorumlanması meyanında artık klasikleşme yolundadır.

“Toplumsal Kuruluşların Eklemleşmesi Açısından Türkiye Tarihine Bir Bakış” başlığını taşıyan I. Bölümde, evvelâ Dünya Ekonomisi değişen dinamiklerin ve birbirini etkileyen alt bölgelerin toplamı olarak tarif edilmekte, ardından Türkiye’de tarihle ilgili olanların romantik tarih yazma ve okuma alışkanlıklarına Kemal Tahir’in ‘Asya Üretim Tarzcılığı’ üzerinden ciddi eleştiriler getirilmektedir. Örnek olarak; Osmanlı ‘tımar sistemi’nin gökten zembille inmediği ve Bizans ‘pronoia sistemi’nin behemahal yok olmadığı, dahası 11 ilâ 14.yy’lar arası Anadolu’daki toplumsal yapının Hıristiyan köylüler, Türkmen göçebeler, Moğol/İlhanlı ve Haçlı/Latin kalıntılarıyla birlikte sık sık değişen bir mozaik görünümünde olduğu ifade edilmektedir.1

Braudel’in 10.yy’dan itibaren Akdeniz’in Doğusunun Akdeniz’in Batısının etkisi altına girdiğini dile getiren Tezel, Fatih Sultan Mehmet’in köklü bir aileden gelen Çandarlı Halil’in yerine köksüz Zağanos Paşa’nın sadrazamlığa getirmesinin Mezopotomya Devletlerinden beri var olan bir geleneğin İran (Sasanî / İslam (Abbasî) senteziyle yeniden ortaya çıktığını ve bu sentezin Osmanlı dönemlerini incelemede analitik tarihçilik açısından çok önemli olduğunu vurgulamaktadır.2

 

 

Samsun 100’ncü Yıl Platformu (1919’dan-2019’a)

”Bandırma vapurunun yaşlı kaptanı;

–  Ne aksi, bu denizi pek tanımam, pusulamız da biraz bozuk, der.

Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı yanıt da o kadar çarpıcı olur!

Mümkün olduğu kadar kıyıları takip et. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibarettir.”

Tarih 19 Mayıs 1919’dur. Güneş az sonra doğacaktır. Görünüşte diğerlerinden farklı olmayan bir günü yaşamaya hazırlanmaktadır Samsun…

Ama çevreye göz gezdirdiğinizde; İzmir’in işgali üzerine duyulan tepkinin getirdiği gerginlik, Rum Pontus çetelerinin her gün yarattığı tedirginlik, halkın bakışlarından okunan yorgunluk bir bakışta fark ediliyordu.

O süreçte Samsun’u üç kelime ile anlatmak gerekse şu söylenebilirdi;

Yorgun, kızgın, bezgin…

Aslında bu üç kelime, düşman çizmeleriyle kirletilen vatan topraklarımızın işgalinden büyük bir ıstırap duyan herkes için geçerliydi.

Ama o ne yorgundu, ne de bezgin. Sadece kızgındı, memleketi bu hale getirenlere çok kızgın…

Mustafa Kemal Paşanın Anadolu karasına ayak basmasıyla birlikte sadece kendisinin değil; milletimizin de yeni hayatı, yeniden yazılan kaderimiz o gün başlayacaktır.

Bağımsızlığa atılan bu ilk adımla birlikte bir şarkı mırıldanmaya başlarlar:

”Dağ başını duman almış,/Gümüş dere durmaz akar;/Güneş ufuktan şimdi doğar,/Yürüyelim arkadaşlar;/Sesimizi yer, gök, su dinlesin,/Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin…”

Samsun’dan doğan özgürlük güneşi, bağımsızlığımıza atılan bu ilk adımı aydınlatmış; bu kutsal yürüyüşü; sadece ‘yer gök, su’ değil, tüm işgal güçleri, vatana ihanet içinde olan işbirlikçileri de görmeye, dinlemeye başlamışlardı.

Ama en çok da Mustafa Kemal Paşa’ya inanmış, vatanına sevdalı Türk Milleti…

En nihayetinde; ”İzmir’in dağlarında çiçekler de açacak, altın gümüş ova sırmalar da saçacaktı…”

100 yıl önce Samsunda atılan o ilk adım, bugün asırlık dev bir çınar olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu, özgürce yaşamımıza neden olan devrimleri de getirmiştir.

Ne mutlu bize ki, böylesine büyük bir dâhinin önderliğinde bağımsızlığa kavuşan bir millet olabilmenin gururunu taşıyoruz.

O ilk adım atılmasaydı, devrimler başarılmasaydı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, bu günleri yaşayabilecek miydik acaba?

Atılan o ilk adımdan, günümüze gelelim. Güzel Samsun’umuzda 100 yıl sonra 19 Mayıs 2019 tarihinde bu yılı ”Atatürk Yılı” ilan eden ”Samsun 100’ncü Yıl Platformunun” hangi sivil toplum kuruluşlarından oluştuğunu, bu özel yılda neler yapacaklarından bahsedelim…

Samsun 100’ncü Yıl Platformu Elli sivil toplum kuruluşu, Meslek Odaları, Emek Örgütlerinden oluşuyor.

Yürütme Kurulu ise şöyle:

. Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi

. Cumhuriyet Kadınları Derneği

. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği

. Samsun Eğitim Derneği

. Atakum Gönüllüleri

16 Ocak 2019 tarihinde yapmış oldukları bir basın açıklamasıyla da neleri amaçladıklarını çok da güzel ifade ettiler.

Bana göre basın açıklamasının en çarpıcı bölümü ise şöyleydi:

”1919, dünyanın yeniden paylaşımı için “yedi düvel “in bir araya gelip, dünya devrimini bir kan gölü içinde boğmaya çalıştığı yıldır.

Mustafa Kemal ATATÜRK, büyük bir öngörü ve kentimiz insanlarının bakışlarından aldığı ilhamla bu sefil saldırganları bir daha bu vatanın taşına toprağına göz dikemeyecek halde denize dökmüştür. İşte bu DEVRİMCİ RUHTUR Mustafa Kemal ATATÜRK’ den bizlere kalan miras. O nedenle bu yılın DEVRİM YILI olmasını istedik.

Yüz yıl önce, asırlar boyunca, hiçbir şey üretmeden, sadece talan ve satın alarak yaşanılabileceğini sanan bir sefil saray zihniyetinin, kılıçla aldığını sabanla yeşertemeyen bir kof kabadayılığın sonucu varımızı yoğumuzu, üretebildiğimiz her şeyimizi sömürüye teslim etmiştik. Vatanın bütün tersanelerine girilmiş, bütün kaleleri zapt edilmiş, bankalarımız, fabrikalarımız ve verimli topraklarımız çoktan pay edilmişti. Mustafa Kemal ATATÜRK, bizlere sadece aklın ve zekânın yeterli olmadığını, DEVLET olabilmek ve dahi TAM BAĞIMSIZ olabilmek için çok çalışmak gerektiğini öğretti. O’NUN SAYESİNDE BAŞARDIK. O nedenle bu yılın BAĞIMSIZLIK YILI olmasını istedik.

1919 dan 2019 a kadar aradan yüz yıl geçti. Önce kentimizin ve ülkemizin en verimli tarım arazilerinin üzerinde oturma şansını yitirdik. Ovalarımız, tütünümüz, pancarımız yitti. Tohumumuz yitti, tohumumuz! Kara koyunumuz, mandamız, sığırımız yitti. Artık sanatçılarımız ürettikleri ile bizleri buluşturamıyor. Sesimizi, rengimizi yitirdik. Yedi düvele borçlandık. Devrimlerimizi, devrimcilerimizi, Cumhuriyetimizin en temel ilkelerini yitirdik.

Bütün bu kaybettiklerimizi yerine koymak istedik, bu yılın YENİDEN MİLLİ MÜCADELE YILI olmasını istedik. KISACA BU YILIN ATATÜRK YILI OLMASINI İSTEDİK…”

Yukarıdaki ifadeler; Samsunda bir araya gelen, yüreklerindeki vatan sevdasını Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile özdeşleştiren bu yiğit insanlara ait olsa da, aslında ‘tüm çıplaklığı ile anlatılan bu gerçekleri bilen’ ama bu oldubittilerden, türlü olumsuzluklardan yılmayanların duygu ve düşüncelerini de anlatmaktadır.

Anlaşılan o dur ki;

Samsun 100’ncü Yıl Platformu; 19 Mayıs 2019’u 100’ncü yılına yakışır bir biçimde, Kültür-Sanat-Bilim- Sportif Müsabakalar-Ekonomik Değerlerden örneklerle ama bunların yanı sıra Atamızın devrimlerini yeniden hatırlatarak, bağımsızlığımızın ne kadar önemli olduğunu vurgulayarak, kaybedilen tüm değerlerimizi yeniden kazanabilmek adına bu yılı milli mücadele dönemi gibi kutlayacak…

Bu amaçla hiçbir kamu, ya da özel kuruluştan parasal destek istememeleri de çok anlamlı ama çok da önemli. Sadece yapacakları etkinlikler için ilgililerden yer talebinde bulunmuşlar.

Hala yanıt alamasalar da onlar inançlı; ” Biz halkız. Kendimize güveniyoruz. Yoktan var edeceğiz” diyorlar.

Samsun 100’ncü Yıl Platformunun tüm etkinliklerini yürekten destekliyor; Başta ADD Samsun Şubesi, diğer sivil toplum kuruluşlarının başkanları ve yönetim kurulu üyeleri olmak üzere hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

”Dağ başını duman almış/Yürüyelim arkadaşlar…”

 

 

Bir Gecede Medeni Olma Hikâyesi

Medeni Kanunun kabulünün yıldönümünde, sosyal medyada AKP yandaşı kişilerden şu ve benzeri paylaşımlar yer aldı:

“Eskiden barbardık, bir gecede medeni olduk. ‘Maznunun behemehal idamına, şahidin ise bilahare dinlenmesine’ kararları veren Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un İsviçre Medeni Kanununu örnek alarak hazırlanan Türk Kanunu Medenisi 17 Şubat 1926’da kabul edildi.

Bu söz ile Medeni Kanunun kabulü hicvediliyor. Kendi geleneklerimize uygun kendi kanunlarımızı yapmak yerine, Avrupa’dan örnek alarak kanun yapılması eleştiriliyor.

Oysaki bu görüşte olanlar biraz düşünseler, AKP ve Tayyip Erdoğan döneminde Ceza, Usul ve Ticaret Kanunlarımız tamamen AB standartlarına göre yenilendi. Bütün hukuk mevzuatımızın “uyum süreci” ile Avrupa hukuk standartlarına uyarlanması çalışmaları yapıldı ve yapılmakta.

***

Mecelle, Abdülhamid, Medeni Kanun

Taha Akyol’un 30.03.2017 tarihli “Mecelle Özlemi” başlıklı yazısında çok ilginç bilgiler var:

Osmanlı Devletinde, 19. yy başlarında, “fetvalar yığını haline gelmiş fıkıh yerine bir kanun yapma ihtiyacı” duyuldu.

Mecelle büyük âlim Cevdet Paşa başkanlığındaki heyetin hazırladığı ve Cevdet Paşa tarafından kaleme alınan “hukuk tarihimizin en büyük eserlerinden biridir.”

Kendi Medeni Kanunumuz olarak hazırlanıyordu. Ancak yarım kaldı. “1883 yılında Cevdet Paşa ve arkadaşları Mecelle’nin 17. Bölümü üzerinde çalışırken, Sultan Abülhamid Mecelle Komisyonunu dağıttı. Cevdet Paşa’yı başka görevlere gönderdi.”

AKP yandaşlarının pek sevdiği “Ulu Hakan” Abdülhamid Han sadece Mecelle Komisyonu’nu dağıtmadı; “Fıkıhtaki kurala aykırı olarak şahitlikte kadın- erkek eşitliğinin kanunlaşmasını” sağladı.

Şeyhülislam Kezubi Hasan Efendi de Mecelle’ye karşı Fransız Kanunu’nu isteyen kanatta yer aldı.

Cevdet Paşa ise Tanzimat devrinde Avrupa’dan ceza, ticaret ve usul kanunlarının alınmasına öncülük etti.

Mecelle’nin önemli hükümlerinden biri “zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez”di.

Büyük İslam âlimi Elmalılı Hamdi Efendi de zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak bir kanun yapmak için fıkhın yeterli olmayacağını, bunun için Batı kanunlarından yararlanması gerektiğini belirtmişti. Hatta Mecelle Komisyonu’na gayrimüslim hukukçuların da alınmasını istemişti.

Taha Akyol “1926’da doğru bir kararla İsviçre’den Medeni Kanun alındı; Mecelleye dayalı hukuki ve adli birikimle tabii…” diyor.

Tarihi olayları belirli şablonlarla ve bazı kişileri kutsallaştırıp, bazılarını şeytanlaştırarak yorumlayanların bunları anlaması zor.

Sultan Abdülhamid‘i kutsallaştıranların çoğu, O’nun Mecelle’nin yazılmasını ve uygulanmasını engelleyen kişi olduğunu bilmiyor.

Abdülhamid’i “dindar”, Tanzimatçıları “dinsiz” görenler Abdülhamid ve Tanzimatçıların Avrupa’nın hukuki birikiminden faydalanılması gereği konusunda farklı düşünmediğinden habersiz.

Abdülhamid‘in Darülfünun’unda Roma Hukuku ve Fransız Medeni Kanunu zorunlu dersti. Ama Tayyip Erdoğan’ın YÖK’ü hukuk fakültelerinden Roma Hukuku derslerini zorunlu olmaktan çıkardı.

“Ecdadımızın” izinden gittiğini sananlar, ecdadımız içindeki grupların uzun tartışma ve çatışmalarını okumamışlar. Çetin süreçler yaşanarak çözülmüş geçen asırların meselelerini günümüze taşıma gayretindeler.

Osmanlı’nın son döneminde çöken eğitim sisteminisıbyan mekteplerinden medreselere kadar müesseselerini, kutsallaştırıp yeniden ihya etmeye çalışanlar var.

Bunların “tarih romantizmi” bilgiye dayanmıyor. Önyargılar ve Cumhuriyeti kuran iradeden rövanş alma arzusundan besleniyor.

*******************************************

Mahmut Esat Bozkurt

Mahmut Esat Bozkurt Cumhuriyetin kurucu kadrosu içinde çok önemli bir isimdir.

Mahmut Esat Bey, İsviçre’de hukuk doktoru iken, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine, Kurtuluş Savaşı’na katılmak için yurda döndü ve Kuşadası’nda Kuvayı Milliye’yi kurdu.

23 Nisan 1920’den ölünceye kadar (1943) TBMM’de milletvekili olarak görev yaptı.

Rauf Bey’in (Orbay) ve Ali Fethi Bey (Okyar) başkanlığında kurulan hükümetlerde İktisat Vekili olarak; Ali Fethi Bey’in 3. Hükümetinde ve 3. ve 4. İnönü Hükümetlerinde (Kasım 1924- Kasım 1927 arasında) Adliye Vekili / Adalet Bakanı olarak önemli işlere imza attı.

İlk “Milli İktisat Kongresi” Mahmut Esat Bey’in önerisi ve Atatürk’ün onayı ile 17 Şubat 1923’de İzmir’de toplandı.

1924 Anayasasının hazırlayıcıları arasında yer aldı.

Türk Medeni Kanunu (17.2.1926), Türk Ceza Kanunu (1.3.1926), Kabotaj Kanunu (19.4.1926), Borçlar Kanunu (22.4.1926), Ticaret Kanunu (29.5.1926), Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (18.6.1926) gibi hukuk sisteminin ve cumhuriyet döneminin temel yasaları, Mahmut Esat Bey’in Adliye Vekilliği döneminde hazırlandı ve yürürlüğe girdi.

Özellikle “Türk Medeni Kanunu” özel hukuk alanında laik hukuk devriminin temel taşı sayılır. “Medeni Kanun ile kadın-erkek eşitliği sağlandı. Aile hukuku çağdaş normlara göre düzenlendi. Kısaca medeni nikâh, tek eşlilik, kadınlara boşanma ve çocuğunun velayetini alma hakkı getirildi, boşanma düzeni evrensel kurallara bağlandı, kadınlar için miras ve tanıklıkta erkeklerle eşit statü öngörüldü.”

***

İstiklal Mahkemeleri

Şimdi gelelim yazının ilk bölümünde yer alan “sanığın kesin olarak idamına, şahidin de sonra dinlenmesine karar verildi” cümlesine.

Bu cümle bir mahkeme kararında yer almış değil. “Hiçbir hâkim açık açık böyle bir hüküm vermedi.”

Ancak bu cümle “1923-1927 İstiklâl Mahkemesi’nin rejim muhaliflerini oracıkta ya darağacına, ya mahpusa, ya da sürgüne yolladığı” yargılamalardaki hukuksuzluğu vurgulamak için kamuoyunda “fısıltı gazetesi” yoluyla yayıldı.

İstiklal Mahkemeleri yeni devletimizin kuruluş aşamasında, olağanüstü şartlarda oluşturulmuştu. “Henüz hukuk devletinin oluşmadığı bir geçiş dönemine tekabül ediyordu.”

O dönemde yaşananları bugünün şartlarında değerlendirmek ne kadar doğru?

FETÖ darbe girişimi sonrası alınan olağanüstü kararlar ile yargılamaları gördükten sonra Cumhuriyetimizin kuruluşundaki olağanüstü şartlarda yaşanan olayları daha anlayışla karşılamak gerekmez mi?

Biz daha günümüzde yaşanan OHAL KHK’larını, hakkında iddianame düzenlenmeden yıllarca tutuklu kalanları, savunma hakkını kısıtlayan yargı süreçlerini çözmeden, geçmiş dönemlerin adalet sistemini eleştirmeye hakkımız var mı?

 

 

 

Dinde Zorlama Yok (1)

0

Asgarî müştereklerde birleşmek asıl olmalı. Azamî müşterekte birleşmek imkânsız. Şayet buna çalışılırsa birleşmek değil, ayrışmak gerçekleşir.

Mübalağa ise ihtilâlcıdır. Yani aşırılık bozgunla sonuçlanır. Her hususta temelde bir ve aynî olmak esastır. Teferruat ve ayrıntıda ise farklı olmak tabii ve doğaldır.

Bu farklılıkları da herkes normal ve yerinde bulmakla mükellef ve yükümlüdür. Aksi takdirde birlik, beraberlik ve uyuşma dumura uğrar, olmaz.

Fakat Türkiye’mizde, devletin temel taşları yerinden oynamış! Hatta çoğu sökülmüş! Yerini iğreti taşçıklar almış!

Bu ise eski sağlamlığı sağlayamamış. Sallanır durur olmuş. Bizleri de hop oturup hop kaldırmış. Bu yüzden insanımız fikren farklı doğrultulara yönelmiş veya yöneltilmiş. Bu durumda birlik ve beraberlik iğretileşmiş.

Çünkü müşterek, ortak değerler kalmamış veya yaralanmış. Fakat her şeye rağmen fezada, dünya gemisinde, Türkiye kamarasında seyir halindeyiz.

Öyleyse bu durumda ne yapmalıyız? Terki diyar imkânsız! Ya bu deve güdülecek, ya bu diyardan gidilecek. Fakat gidecek başka bir yerimiz de yok!

Mademki aynı gemideyiz. Birbirimize katlanacağız. Yekdiğerimize tahammül edeceğiz. Kısaca mevcutla yetineceğiz. Birbirimize açık olacağız. Birbirimizi dinlemesini bileceğiz. Birbirimize hor bakmayacağız. Kendimizi yüksek; başkalarını aşağı görmeyeceğiz.

Fikirlerimiz birbirine zıt ve karşıt olabilir. Birbirimizin söylediklerini doğru bulmayabilir. Yaptıklarını güzel kabul etmeyebiliriz. Yazdıklarına katılmayabiliriz. Fikirlerini berbat sayabiliriz.

Ama mademki aynı gemideyiz. Aynı havayı teneffüs ediyoruz. Aynı vatanı paylaşıyoruz. Aynı toprak parçasında yaşıyoruz. Aynı inancı taşıyoruz.

Bütün bunlardan ötürü, birbirimizi sevmesek de, birbirimizi sayacağız. Beğenmesek de katlanacağız. Aynı görüşlere katılmasak da sabredeceğiz.

Bu ayrılık ve gayrılıklar; huzursuzluğa, kırıcılığa, anlayışsızlığa, tahammülsüzlüğe asla ve kat’a yol açmamalı. Bırakın din kardeşliğini, insan olarak kardeş değil miyiz? Aynı Yaratıcı’nın yarattıkları değil miyiz?

Arızî ve geçici olan farklılıklar hesaba katılmamalı. Değişik düşünce sahibi olmamız nazarı itibara alınmamalı. Bilakis, aksine birbirimize karşı hoşgörülü, müsamahalı ve anlayışlı olmalıyız.

Ne diyor yüce İslâm dini:

“Lâ ikrâhe fi’d-dîn.”

“Dinde zorlama yok.” Dinde zorlama olamaz. Olmamalı. Bu hükmü daha da geniş tutabiliriz. İnsan, insana tahakküm etmez olmalı. İnsan, insana zorbalık yapmaz olmalı. İnsan, insanüstünde baskı kurmaz olmalı.

Tabiî bu tahakküm edicilik, bu zorbalık ve bu baskı kuruculuk nerede sökmez derseniz: Bir şeyi kabul ettirmek hususunda, bir şeye inandırmak konusunda, bir şeye veya bir yere insanı sokmak istendiğinde tahakküm etmemeli. Zorbalık yapmamalı, baskı kurmamalı.

Allah bile kulunun kendisini zorla, istemeyerek, kerhen kabûlünü, tanımasını ve sevmesini istemiyor. İnsanlar nasıl olur da fikirleri; ille de kabûl görsün diye ısrarcı olur? Bu haksız hakkı kendilerinde görür. Oysa buna hiç hakları yok.

Eline yetki geçiren hemen ötekini imha ve yok etmenin yollarını arıyor! Oysa, ava giden avlanır. Öyleyse insan, kendisine yapılmasını istemediği tavır, hareket ve davranışı başkasına yapmamalı.

Bırakın yaptığına, kınadığına bile uğrayacak olan insan; nasıl olur da kötülük isteyebilir? Kendi aleyhinde âdeta fetva verir? Kendi ipini kendi eliyle çeker? Doğrusu şaşmamak mümkün değil. Hâlbuki dünya “Men dakka dukka.” dünyası. Yani “Çalma kapıyı, çalarlar kapını.” dünyası. Üstelik “Eden bulur.” dünyası. Kaldı ki “Rüzgâr eken, fırtına biçer.”

Özellikle iktidarda olan siyasîler; biraz daha sabırlı, hazımlı olmalı. Muhalefete karşı babacan bir anlayış sergilemeli, müsamahakâr bir tavır takınmalı.

 

 

Türk Ekonomisine Dair Çözüm Önerileri

0

Ekonomi her şey demek değil, ama çok şey demek. Ekonominin öyle büyük bir gücü var ki, yeri geldiğinde insanların kendi canlarına kıymalarına, yeri geldiğinde yuvaların dağılmasına, yeri geldiğinde devasa toplumsal olayların patlamasına, yeri geldiğinde hükümetlerin yıkılmasına sebep oluyor. O meşhur “at-avrat-silah” üçlemesinde, silahın yerini para almış durumda. Devletlerarası arenada bile ekonomisi güçlü olanın borusu ötüyor. Savaşlar ekonomi nedeniyle çıkıyor.

Bir devletin öncelikle kendi vatandaşının mutluluğunu sağlaması, ikincil olarak da devletlerarası arenada söz hakkına sahip olabilmesi için öncelikle ekonomisinin güçlü olması gerekiyor. Yani bir devlet hem para kazanacak hem bu parayı vatandaşına adil bir şekilde dağıtacak hem de bu parasal gücünü başka devletlere bir tahakküm vasıtası olarak kullanacak. Zira ancak böyle güçlü devlet olunabiliyor. Tam da bu nedenle, bu yazının konusunu Türk ekonomisine dair çözüm önerileri oluşturmaktadır.

Dünyanın En Büyük 10 Ekonomisinden Biri (!)

Ekonomistler, dünya devletlerini gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler olarak iki kategoriye ayırırlar. Türkiye bu sınıflandırmada gelişmekte olan ülkeler arasında zikredilir. Ülkelerin ekonomik büyüklüklerine göre sıralaması yapıldığında da Türkiye’nin tarihsel süreç içinde 17’ncilikle 25’incilik arasında gidip geldiğini görürüz. Hükümetimiz önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri (!) yapacağını iddia etmekteyse de hükümetin şu ana kadar ki icraatlarının bu iddianın gerçekleşeceği konusunda güven vermediğini söylemek yanlış olmasa gerek.

Dar Kapıdan Geçin

Elbette eleştirmek kolay, çözüm önerisi sunmak zordur. Hz. İsa’ya atfedilen bir söz var; “Dar kapıdan geçin” der. Biz de dar kapıyı seçecek ve zor olanı yapmaya çalışacağız.

Türk ekonomisinin düzelebilmesi öyle 1-2 senede gerçekleşebilecek bir hadise değildir. Ak Parti hükümeti 17 yıldır ülke ekonomisini öyle bir baltaladı ki, bu 17 yılda kaybedileni yerine koymak hiç de kolay olmayacaktır. Bu işin zor olması, imkânsız olduğu manasına gelmemektedir. Gelse bile mottomuz şu olacaktır; “zor diye bir şey yoktur, imkânsız sadece zaman alır”.

Her Şeyin Başı Eğitim

Türkiye, zengin yer altı kaynakları olan bir ülke değil. Lozan’ın gizli maddeleri gereği 2023 yılında petrol, bor, uranyum gibi yer altı kaynaklarımızı çıkartıp çok zengin olacağımızı bekliyorsanız size kötü haberlerim var. Daha çok beklersiniz ! Fakat Türkiye’nin öyle zengin bir kaynağı var ki, o kaynağı doğru işleyebilirse sadece ekonomisini düzeltmekle kalmaz, dünyanın söz sahibi ülkelerinden biri haline bile gelir. O kaynak ülkenin genç nüfusudur. Fakat biz bu zengin kaynağı doğru dürüst işleyemiyor, o zehir gibi gençlerin lümpenleşmesini veya saçma sapan ideolojik kavgaların içinde yok olup gitmelerini izliyoruz.

Her şeyin başı eğitim. O nedenle eğitim sistemimizi saçma sapan ideolojilere alet etmekten kurtarıp, çağın şartlarına uygun bir hale getirmeli ve dünyanın en iyi akademisyenlerini, en iyi mühendislerini, en iyi yazılımcılarını, en iyi öğretmenlerini, en iyi hâkimlerini, en iyi işletmecilerini, en iyi ekonomistlerini, en iyi askerlerini, en iyi polislerini, en iyi pilotlarını vb. yetiştirmeliyiz. Bunu gerçekleştirebilirsek dünya ekonomisini Türkiye tek başına domine eder.

Sivil Teşebbüs

Türk ekonomisini iyileştirmenin ilk adımı düşünceyi serbest bırakma ve kamunun koruması altına almakla atılmalıdır. Böylelikle sivil teşebbüsün önü açılır. Tarihçiler Sanayi Devrimi’nin neden İngiltere’de başladığının cevabını verirken iki hususun altını çizerler. İlki İngiltere’de düşünce hürriyetinin çok güçlü olması, ikincisi de bu serbest düşüncenin neticesi olarak ortaya çıkan icatların patent haklarının hükümet tarafından korunması.

Bizde sınaî ve ticari gelişme hep devlet teşebbüsleri sayesinde gerçekleşmiştir. Bizde özel sektörün kamunun desteğini almadan tamamen kendi imkânlarıyla girişimde bulunmasına kolay kolay rastlanmaz. İstisnai olarak rastlansa da bu defa bu sivil teşebbüslere bir dünya bürokratik engellemenin yapıldığını görürüz. Hâlbuki yapılması gereken ilk şey, sivil teşebbüsü teşvik etme ve koruma altına almadır.

Yargı Sistemi

Sivil teşebbüsün korunması yargı sistemi vasıtasıyla gerçekleşir. Burada bahsettiğimiz alelade bir yargı değil bağımsız, adil ve süratli bir yargı sistemidir. Yargı sisteminin sivil teşebbüsü kimden koruyacağı hususunda ise çok yönlülük söz konusudur.

Yargı, sivil teşebbüsü öncelikle diğer sivil teşebbüslerden koruyacaktır. Sivil teşebbüsün tamamen kendi ar-ge çalışmasının ürünü olan buluşların telif ve / veya patent hakları sıkı bir şekilde korunacak, böylelikle emek hırsızlığının önüne geçilecektir.

İkincil olarak sivil teşebbüs devlete karşı korunacaktır. Mülkiyet hakkı başta olmak üzere, sivil teşebbüsün bütün malvarlığı hukuken teminat altında olacaktır. Çünkü devlet eliyle malvarlığına el konulması ihtimali sivil teşebbüsü başka ülkelere kaçıracak ve Türkiye’nin üretim potansiyelini azaltacaktır. Hükümete yakınlığıyla bilinen Ülker gibi, Doğuş Holding gibi hatta neredeyse bütün kamu ihalelerini alan Cengiz İnşaat gibi firmaların varlıklarını yurt dışına kaçırmaları bu durumun en somut ve en canlı örnekleridir.

Bağımsız Yargı

Sivil teşebbüsün gelişebilmesi için yargı sisteminizin bağımsız olması gerekmektedir. Bağımsız yargı demek iktidarın kontrolünde olmayan, iktidardan korkusu olmayan, kararlarını muktedirin iki dudağının arasına bakarak değil, tamamen hukuku nazara alarak veren yargı demektir.

Yargı kurumunun kararlarını bağımsız olarak vermediği bir ülkede, sivil teşebbüs kendini güvende hissetmez. O ülkede yatırım yapmayı çok büyük bir risk olarak görür ve bu riske asla girmez. Yüz milyonlarca dolar paranız olsa ve yatırım yapmak isteseniz Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da yatırım yapar mıydınız?

Verginin Vergisi

Türk ekonomisinin düze çıkması için önemli unsurlardan biri de vergi sistemidir. Türk vergi sistemi son derece karmaşık ve bir o kadar da adaletsizdir. Vergi sisteminin öncelikle sadeleştirilmesi gerekmektedir. İkincil olarak vergi oranlarının düşürülmesi elzemdir. Çünkü yüksek vergi oranları hem sivil teşebbüsü yatırım yapma düşüncesinden vazgeçirmekte hem de yatırım yapmış olanları vergi ödememeye itmektedir.

Türk vergi sisteminin en büyük sorunu ise adil olmamasıdır. Bugün ülkenin vergi yükü ücretli çalışanların sırtındadır. Türkiye’de geliri daha az olanlar daha fazla vergi ödemektedir. Bunun yanı sıra harcamalar üzerinden alınan vergiler ve bu vergi oranlarının yüksekliği insanların daha kaliteli harcama yapmasını zorlaştırmaktadır. Vergi adaletsizliğindeki bir diğer husus da uygulamada “verginin vergisi” gibi saçmalıkların yer almasıdır.

Kamuda İsraf

Saraylar, lüks uçak filoları, ejder meyveli smoothyler, gayrimenkul rantı sağlamak için yapılan Kanal İstanbul’lar, binlerce kişilik koruma ordusuyla ve yüzlerce arabalık kafilelerle dolaşmalar, kamu iktisadi teşebbüslerinin yandaşlara peşkeş çekilmesi, yandaşlar için devasa maaşlarla kadrolar açılması, seçim kazanmak için dağıtılan seçim rüşvetleri ve buraya sığmayacak büyüklükte diğer her şey. Kısaca kamuda israf biterse, ekonomi rahatlar.

Kamuda israfı önlemeden, gelir dağılımında adaleti tesis edemezsiniz.

Sonuç Olarak

Sonuç olarak; dikkat ettiyseniz Türk ekonomisini geliştirmek için saydığımız çözüm önerilerinin büyük kısmı ekonomi biliminin kendi argümanlarıyla alakalı değil. Bu saydığımız her şey ekonominin sacayakları hatta temel taşları. İthalat-ihracat dengesi, cari açık, para politikaları gibi kavramlar bu saydığımız çarelerin yanında daha ikincil planda kalıyor.

Elbette Türk ekonomisinin geliştirmenin çareleri bunlarla sınırlı değil. Ama işin temelini yukarıda saydığım hususlar teşkil ediyor. Tüm bu saydığım önerileri hayata geçirebilirsek üreten ülke olmayı ancak o zaman başarabiliriz. Üreten bir ülke haline geldikten sonra gerisi zaten çorap söküğü gibi gelecektir.

 

 

Basma Fistan Gibi Hayat

Gün, akşam olmaya gider güneşini üstümden toplayarak

Ben, geri dönerdim çıkamadığım yollardan çaresiz
Dağınık saçlarımda gecenin hüzünlü parmak izleri
Uçuk çıkmış dudaklarımda nakaratlı geveze bir susuş
Radyo da Neşet Ertaş bozlak söylerdi
Zılgıtlarını ben eklerdim…

İçeriye durmadan rüzgâr alan camları kırık pencere
Gökyüzünün kanadı kırık göçmen kuşlarına sığınak
Asma ağacının bükülen boynuna, eğilen beline korunak
Güneş yanığı yüzümden kalma, gamzeli bir gülümseme
Siyah beyaz fotoğrafların içinden kimseler görmeden
Parmaklarımın ucunda yürürdüm

Kara toprağın karnı tok, gözü aç sırası geleni, gelmeyeni bekliyor
Neyi alırsa kucağına, yetim çocuk basar gibi basıyor bağrına
Cemrelerin canı hay hayda, havaya, suya, toprağa, kalbime
Navruza koşar gibi içimde deli taylar, yeleleri rüzgâra yenik
Dört mevsimi bir günde yaşadım
Sızlar burnum, yüreğim gücenik

Beynimin içi dolaşık iplik, iki ters bir yüz örüyor
Örneği yok, ilmeği kaçmış aynı tel aynı yerden tutulmuyor
Sökülen ip, çürüyen yaprak, kırılan kanat, doymayan toprak
Ellerim yara bere, dikiş tutmayan kumaş, kopuk tel, ritimsiz saz
En ince yerinden düğümlü bağlandığım
Güneşte asılı kalmış basma fistan gibi hayat

Kıyıyı döven dalga değil, rüzgârın öfkesi dinmeyen nefesi
Vur kendini dağlara hadi vur, es biraz serin serin, mola versin kalbim
Durmaz bu iç kanama, bu iç ağrsı, bu ciğer yarasında günlerim
Ellerim nasır, dilim yasta, zeytin karası, kömür gibi gözlerim
Geride bıraktığım boynu bükük, haylaz çocukluğumu özlerim…

 

zeytin kelimeler

 

 

Devlet Nedir?

0

“Devlet nedir?” sorusu tarih boyunca pek çok düşünür tarafından farklı şekillerde cevaplanarak “devlet” kavramının bir tanımı yapılmaya çalışılmıştır.

En eski devlet kuramcıları sayılan Platon ve Aristoteles’e göre devlet, bütün bir insan topluluğunun siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik gereksinmelerine en iyi yanıt verebilecek, böylelikle daha iyi bir yaşamı gerçekleştirebilecek tek örgütlenme biçimidir.

İngiliz düşünür Thomas Hobbes ve Hollandalı düşünür Baruch Spinoza, devletin bir “Toplumsal Sözleşme” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu düşünürler, baş­langıçta herkesin kendi kişisel hak ve çıkarlarını öncelikle korumaya çalıştıkları­nı ancak zamanla akılları ile hareket edeceklerini ve karşılıklı olarak bütün haklarını veya haklarının bir kısmını devrederek araların­daki kavgayı sona erdiren toplumsal bir ha­yatı başlatacaklarını öne sürerler. Bu yeni hayatın düze­nini oluşturacak olan da toplumsal sözleş­medir.

Toplumsal Sözleşme

Jean-Jacques Rousseau ise devletin ve hükümdarın gücünün Tanrı’dan değil, geneli iradeden kaynaklandığını öne sürdü. Ona göre asıl egemen olan ulustu ve hukuki aslında yönetilen halkın iradesinden başka bir şey değildi. Bir noktada Platon’dan etkilenen düşünür, devleti “insanlığın ahlaksal gelişimini en iyi biçimde gerçekleştirebilmesine olanak veren bir ortam” olarak değerlendiriyordu. Hobbes’un tersine insan doğasının iyi olduğuna, ama kişisel çıkarların kaçınılmaz olarak çatışacağına inanıyordu. Rousseau’ya göre devlet “Toplumsal Sözleşme” idi. Sağlıklı bir devletin, toplumsal sözleşmeye uyduğu ve kamu yararını gözettiği ölçüde var olabileceğini düşünüyordu.

Kuvvetler Ayrılığı

18. yüzyıl düşünürü Montesquieu, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek bir kişi veya kurumda toplanmaması gerektiğini vurguladı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi böyle ortaya çıktı. Burke ise halk egemenliği adına geçmişin mirası olan değerlerin yok edilebilmesi tehlikesine karşı, meşru ve sorumlu olmanın yanı sıra güçlü olan merkezi devleti savundu.

19. yüzyılın yararcı düşünürü Jeremy Bentham toplumsal sözleşme, kamu yararı, genel irade gibi kavramların gerçekçi olmadığını, devletlerin ancak ne kadar çok sayıda insanı ne kadar çok mutlu ettiklerine bakılarak yargılanabileceklerini savundu.

Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler

James Mill ise, aydın bir seçmen kitlesinin iyi bir devlet yaratmaya, “laissez-faire, laissez-passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) şeklinde özetleyebileceğimiz klasik ekonomi anlayışının da toplumsal uyum ve dengeyi sağlamaya yeteceğine inanıyordu.

Alman düşünürü Hegel devleti siyasal örgütlenmenin ön yüksek biçimi olarak tanımladı.

Marx ve Engels’e göre feodalizmden bu yana her zaman bütün topluma ait bir kurum olarak görülmüş olan devlet, aslında her dönemde egemen sınıfın baskı ve denetim aygıtı olmuştu. Var olan üretim biçiminin ve üretim ilişkilerinin sürmesini sağlamakla yükümlü olan devlet, sınıflar arası çatışmaları egemen sınıf lehine sonuçlandırmaya çalışan bir araçtı. Sınıfsız bir topluma ulaşıldığında gerçekten bütün topluma ait duruma gelen devlet, varlık nedeni ortadan kalkacağı için sönüp gidecekti.

20. yüzyıl düşünürlerinden İtalyan Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca ise, devletin seçkinlerce yönetildiğini ve iktidar değişikliklerinin siyasal gücün bir seçkin grubundan ötekine devrinden başka bir şey olmadığını savunmuştur.

 

Aile Reisi

“Devlet” kavramını en basit şekliyle “aile reisi” benzetmesiyle ifade edebiliriz. Temel yaklaşım olarak, aynı çatı altında yaşayan bir aile için aile reisi (baba) ne ifade ediyorsa, aynı topraklar üzerinde yaşayan topluluk (millet) için de “devlet” aynı anlamı ifade etmektedir.

Buradaki asıl sorun, devletin nasıl bir baba olduğuyla alakalıdır;

Ailesini koruyup gözeten, evlatlarının iyi bir birey olarak yetişmeleri için üzerine düşen her vazifeyi yapan, evlatlarının yaşam standartlarını üst seviyelere çıkarmak için çalışan, evlatlarını birbirinden ayırmayan ve evlatlarına eşit bir şekilde yaklaşan bir baba da olabilir;

 

Veya,

Ailesini/evlatlarını pek de önemsemeyen, evlatları arasında ayrım yapan, ailesi sefalet içinde yaşarken kendisi zevk-ü sefa içinde yaşayan, hatta bu zevk-ü sefadan geri kalmamak için aile fertlerinin kazançlarına dahi el uzatan, aile fertlerine sürekli kötü muamelede bulunan bir baba da olabilir.

 

Kötü Baba

Her iki ihtimalde de babanın kendi kişisel özellikleri kadar, aile fertlerinin bu babanın davranışlarına karşı gösterdiği tepki de önemlidir. Zira birinci örnekteki yani iyi olan baba, aile fertlerinden bu örnek davranışlarının karşılığı olarak her zaman olumlu bir karşılık görecek ve huzurlu bir aile ortamı kalıcı olarak tesis edilecektir.

Hakeza ikinci örnekteki kötü baba da, bu kötülüklerine karşı aile fertleri tarafından bir tepki gösterilmediği sürece kötülüklerini artırarak devam ettirecek ve huzuru kalmayan bu aile ilânihaye savrulup gidecektir.

Milletimiz bugün iyi olan babayla, kötü olan baba arasında bir tercih yapmak durumundadır. Milletin kaderini kendi yaptığı bu tercih belirleyecektir.

“Devlet nedir?” sorusu tarih boyunca pek çok düşünür tarafından farklı şekillerde cevaplanarak “devlet” kavramının bir tanımı yapılmaya çalışılmıştır.

En eski devlet kuramcıları sayılan Platon ve Aristoteles’e göre devlet, bütün bir insan topluluğunun siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik gereksinmelerine en iyi yanıt verebilecek, böylelikle daha iyi bir yaşamı gerçekleştirebilecek tek örgütlenme biçimidir.

İngiliz düşünür Thomas Hobbes ve Hollandalı düşünür Baruch Spinoza, devletin bir “Toplumsal Sözleşme” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu düşünürler, baş­langıçta herkesin kendi kişisel hak ve çıkarlarını öncelikle korumaya çalıştıkları­nı ancak zamanla akılları ile hareket edeceklerini ve karşılıklı olarak bütün haklarını veya haklarının bir kısmını devrederek araların­daki kavgayı sona erdiren toplumsal bir ha­yatı başlatacaklarını öne sürerler. Bu yeni hayatın düze­nini oluşturacak olan da toplumsal sözleş­medir.

 

Toplumsal Sözleşme

Jean-Jacques Rousseau ise devletin ve hükümdarın gücünün Tanrı’dan değil, geneli iradeden kaynaklandığını öne sürdü. Ona göre asıl egemen olan ulustu ve hukuki aslında yönetilen halkın iradesinden başka bir şey değildi. Bir noktada Platon’dan etkilenen düşünür, devleti “insanlığın ahlaksal gelişimini en iyi biçimde gerçekleştirebilmesine olanak veren bir ortam” olarak değerlendiriyordu. Hobbes’un tersine insan doğasının iyi olduğuna, ama kişisel çıkarların kaçınılmaz olarak çatışacağına inanıyordu. Rousseau’ya göre devlet “Toplumsal Sözleşme” idi. Sağlıklı bir devletin, toplumsal sözleşmeye uyduğu ve kamu yararını gözettiği ölçüde var olabileceğini düşünüyordu.

 

Kuvvetler Ayrılığı

18. yüzyıl düşünürü Montesquieu, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek bir kişi veya kurumda toplanmaması gerektiğini vurguladı. Kuvvetler ayrılığı ilkesi böyle ortaya çıktı. Burke ise halk egemenliği adına geçmişin mirası olan değerlerin yok edilebilmesi tehlikesine karşı, meşru ve sorumlu olmanın yanı sıra güçlü olan merkezi devleti savundu.

19. yüzyılın yararcı düşünürü Jeremy Bentham toplumsal sözleşme, kamu yararı, genel irade gibi kavramların gerçekçi olmadığını, devletlerin ancak ne kadar çok sayıda insanı ne kadar çok mutlu ettiklerine bakılarak yargılanabileceklerini savundu.

 

Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler

 

James Mill ise, aydın bir seçmen kitlesinin iyi bir devlet yaratmaya, “laissez-faire, laissez-passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) şeklinde özetleyebileceğimiz klasik ekonomi anlayışının da toplumsal uyum ve dengeyi sağlamaya yeteceğine inanıyordu.

Alman düşünürü Hegel devleti siyasal örgütlenmenin ön yüksek biçimi olarak tanımladı.

Marx ve Engels’e göre feodalizmden bu yana her zaman bütün topluma ait bir kurum olarak görülmüş olan devlet, aslında her dönemde egemen sınıfın baskı ve denetim aygıtı olmuştu. Var olan üretim biçiminin ve üretim ilişkilerinin sürmesini sağlamakla yükümlü olan devlet, sınıflar arası çatışmaları egemen sınıf lehine sonuçlandırmaya çalışan bir araçtı. Sınıfsız bir topluma ulaşıldığında gerçekten bütün topluma ait duruma gelen devlet, varlık nedeni ortadan kalkacağı için sönüp gidecekti.

20. yüzyıl düşünürlerinden İtalyan Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca ise, devletin seçkinlerce yönetildiğini ve iktidar değişikliklerinin siyasal gücün bir seçkin grubundan ötekine devrinden başka bir şey olmadığını savunmuştur.

 

Aile Reisi

“Devlet” kavramını en basit şekliyle “aile reisi” benzetmesiyle ifade edebiliriz. Temel yaklaşım olarak, aynı çatı altında yaşayan bir aile için aile reisi (baba) ne ifade ediyorsa, aynı topraklar üzerinde yaşayan topluluk (millet) için de “devlet” aynı anlamı ifade etmektedir.

Buradaki asıl sorun, devletin nasıl bir baba olduğuyla alakalıdır;

Ailesini koruyup gözeten, evlatlarının iyi bir birey olarak yetişmeleri için üzerine düşen her vazifeyi yapan, evlatlarının yaşam standartlarını üst seviyelere çıkarmak için çalışan, evlatlarını birbirinden ayırmayan ve evlatlarına eşit bir şekilde yaklaşan bir baba da olabilir;

Veya,

Ailesini/evlatlarını pek de önemsemeyen, evlatları arasında ayrım yapan, ailesi sefalet içinde yaşarken kendisi zevk-ü sefa içinde yaşayan, hatta bu zevk-ü sefadan geri kalmamak için aile fertlerinin kazançlarına dahi el uzatan, aile fertlerine sürekli kötü muamelede bulunan bir baba da olabilir.

Kötü Baba

Her iki ihtimalde de babanın kendi kişisel özellikleri kadar, aile fertlerinin bu babanın davranışlarına karşı gösterdiği tepki de önemlidir. Zira birinci örnekteki yani iyi olan baba, aile fertlerinden bu örnek davranışlarının karşılığı olarak her zaman olumlu bir karşılık görecek ve huzurlu bir aile ortamı kalıcı olarak tesis edilecektir.

Hakeza ikinci örnekteki kötü baba da, bu kötülüklerine karşı aile fertleri tarafından bir tepki gösterilmediği sürece kötülüklerini artırarak devam ettirecek ve huzuru kalmayan bu aile ilânihaye savrulup gidecektir.

Milletimiz bugün iyi olan babayla, kötü olan baba arasında bir tercih yapmak durumundadır. Milletin kaderini kendi yaptığı bu tercih belirleyecektir.