29.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 562

Ekonomi ve Beka Sorunu

Her seçim öncesi alıştığımız gibi, yine RTE bombardımanı altındayız. Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan müthiş yoğun bir seçim kampanyası sürdürüyor.

Günde en az üç meydan veya kapalı salon toplantısında yaptığı konuşmaları, onlarca TV kanalında mevcut yayın kesilerek canlı yayınla veriliyor. Akşam da sözde uzmanların yorumlarıyla detayları kafamıza kazınıyor.

Ama bu da yetmiyor, çanak sorular soran gazetecilerin karşısında verdiği cevaplar birkaç kanalda yayınlanıyor.

İlginç olan şu ki ne Erdoğan ve ne de partisinin (bakan, belediye başkanı vd) yetkilileri asla rakipleriyle bir arada tartışma programına çıkmıyor, hep bu tarz tek taraflı yayınları tercih ediyor.

Cumartesi günü de Doğan Medya‘dan devri sağlanan ve yandaş Demirören‘in yönettiği CNN Türk ve Kanal D‘de, Hande Fırat ve Hakan Çelik‘in karşısında benzer bir programa konuk oldu.

Halka açık toplantılarda, bu kadar sık şekilde, profesyonel danışmanların hazırladığı metinleri dinlemekten yorulmuş durumdayız.

CNN Türk‘teki programın bir bölümünü doğaçlama ve kendi cümleleri ile vereceği cevaplardan daha gerçekçi bir değerlendirme yapabiliriz ümidiyle dinledim.

***

Kendi Düşüncelerimi bile Duyamıyorum

Televizyonu her açtığımda karşımda Tayyip Erdoğan’ı görünce aklıma bir cümle geliyor:

“Burası o kadar gürültülü ki, kendi düşüncelerimi bile duyamıyorum.”

Bence bu kadar yoğun propaganda yaparak, Reis kendi düşüncelerimizi duymamızı istemiyor.

***

Erdoğan’ın Performansı

CNN Türk‘teki programın “ekonomi” ve “beka sorunu” konularının sorulduğu bölümde tam bir hayal kırıklığı yaşadım.

Bu iki konudaki cevaplarında performansını çok düşük buldum.

Anladım ki hâlâ kendi düşüncelerimi duyabiliyorum.

Ak Parti Genel Başkanı Türkiye’deki en tecrübeli siyasetçi. Hatta dünyadaki liderler arasında en kıdemli olanlardan biri. Peki, niye böyle oldu?

İyimser bir bakışla bu kadar çok koşturmanın bir sonucu olarak yorgunluğu ile açıklayabiliriz.

Belki de yaptıkları hataların, halka ödettirilen bedelleri çok büyüdü. Artık lafla kapatılamayacak boyuta geldi.

*******************************

Ekonomi Konusunda Söyledikleri

Erdoğan “Haliç’in kıyısında ‘Tersane İstanbul’ adlı muhteşem bir projenin temelini attıklarını, projenin 2020 yılının Kasım ayında hayata geçeceğini” anlattı.

Tersane İstanbul yine ranta yönelik bir proje. Güya üretimi önceleyeceklerdi.

300 dönüm arazi içinde 2 adet yat limanı, 3 adet 5 yıldızlı ve 1200 odalı otel, 3 müze, 80 bin metrekare AVM perakende alanları, ofis binaları, rezidans konutlar ve lokantalar bulunacak. Projenin 49 yıllık işletme hakkını alan da yabancı değil, Fettah Tamince…

Gazeteciler “niye hâlâ tarımsal üretim veya sanayi yatırımı değil?” diye sormadılar.

***

Erdoğan, bankacılık sektörü ile ilgili bazı küsuratlı rakamları virgülden sonraki hanelerini de vererek konuştu. “Şu an da bankacılık sistemi çok ciddi bir itibara sahiptir” dedi.

Burada muhtemelen sunucuların arkasında, Erdoğan’ın baktığı yönde bir ekrandan okuyarak yaptı. Böylece hafızası güçlü lider imajı çizmeye çalışmış olabilir. Ekibi bu konuda bir PR çalışması yapmış ama bana göre rakamları biraz yuvarlayarak yazsalardı daha inandırıcı olurdu.

Gazeteciler hiç “faizler neden bu kadar yüksek, bu faizlerle yatırım yapılır mı, döviz neden geçen seneki değerine düşürülemiyor. 450 milyar dolar dış borç nasıl ödenecek?” Gibi sorular sormadı. İnşaat ve otomotivdeki satışlardaki dramatik düşüşleri, işsizlikteki tırmanışı sormadılar.

***

Erdoğan “Tanzim Satış Noktaları”nın başarılı olduğunu söyledi. “Adım atınca bir anda fiyatlar yüzde 50 düştü” dedi. Ama ben pazarda ve marketlerde bir değişim görmedim.

“Bir ara kıyma 35 liraya kadar çıktı. Sonra biz ithale girince hemen fiyatlar 28 liraya düştü” dedi. Ama ben son senelerde bu fiyata yakın bir fiyata et veya kıyma aldığımı hatırlamıyorum.

“Sadece Kocaeli’de durum böyleyse bir zahmet burada da gıda fiyatlarını düşürüversinler” diye düşündüm.

*******************************

BEKA Sorunu

Gazeteci sordu: “Muhalefet yetkilileri ‘yerel yöneticiler seçeceğiz, beka ile ne alakası var?’ diyor. Ne dersiniz?”

Erdoğan’ın cevabından ben bir anlam çıkaramadım:

“Yerelde beka meselesi hallolmadıkça, genelde o sıkıntı yaşar. Bu iş öyle hafife alınacak bir şey değil. Yerelde de biz o beka meselesini çözüme kavuşturmamız lazım. Cumhur İttifakı bunu kanıtlamıştır, yerelde de genelde de kanıtlamıştır. Ülkenin bekası için taban ve teşkilatlar uyum içinde çalışmaya devam ediyor. Zillet ittifakı kendi içinde koltuk kavgasında. Bizim böyle bir derdimiz yok. Bunun yanında çok daha önemlisi ülkenin geleceğini inşa etmeye çalışıyoruz.”

Bu cümlelerden neler anlaşıldı bilemiyorum.

Ama gazeteciler, “Efendim, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Aytun Çıray, beka konusunda Meclis Araştırması yapılması için bir önerge verdi. Fakat önerge AKP ve MHP’lilerin oyları ile reddedildi. Mademki beka meselesi vardı, Meclis’in araştırmasını niye engellediniz?” diye sormadı. Soramazdı.

Milletin size oy vermeyen diğer yarısına “zillet” demek “beka sorununa” olumsuz etki yapmaz mı, diye sormasını zaten beklemiyorduk. Bizi yanıltmadılar.

Ak Parti Genel Başkanının, “Pensilvanya’nın ve Kandil’in talimatları var. Bunların siyaset pratiğini, siyaset etme anlayışını etkiliyor. Aynı şekilde Kandil de bu şekilde verdiği mesajlarıyla, isimlerle bunları etkiliyor. İsimler de buna göre belirleniyor” diyerek İyi Parti, CHP ve SP‘ye yönelik iddiası akıl, mantık dışı idi.

Bir Cumhurbaşkanının milletin yarısını temsil eden siyasi partilerin terör örgütlerinden emir aldığı iddiası üzücü ve ürkütücü idi.

 

 

Osmanlı Ordusunun Bozuluşu ve Çöküşü (1)

0

Osmanlı Ordusunun Çöküşü, Eyalet ve Yeniçeri ordularında meydana gelen bozulmalarla izah edilebilir.

A. Eyalet Ordusunun Bozulması:

Mirî toprak rejimi mülkiyetinin amaç ve biçim değiştirmesi neticesinde, üretim azalmış, tarlalar mera haline dönüşmüş, görülmemiş bir kıtlık Anadolu’yu kasıp kavurmuş, Osmanlı ordusunun bel kemiğini meydana getiren Tımarlı ordusu darmadağın olmuştur.

Mirî toprak rejimi, devşirme olan Rüstem Paşa’nın vezir-i âzamlığı zamanında yozlaştırılmış, devlet arazileri açık artırma ile ona buna peşkeş çekilmiş ve netice itibarı ile Osmanlı ordusunun en önemli unsuru olan Tımarlı ordusu bozulmuştur. Tımarlı sipahilerin önemlerini kaybetmeleriyle, üretimin sürekliliği bozulmuş, dolayısıyla köylü ile şehirli arasında çok büyük kültür farklılıkları meydana gelmeye başlamıştır. Başka bir ifade ile sosyal yapı bozulmaya yüz tutmuş oluyordu.

I) Mirî Toprakların İltizama Verilmesi:

Devletin mülkiyetinde olan toprakların «iltizam»a verilmesi neticesinde kişiler zenginleşmiş, buna mukabil köylü (reâyâ) ise fakirleşmiş oluyordu.

Tımarlı sipahilerden meydana gelen eyalet ordusu (iltizam) usulü yani yeni mülkiyet düzeni neticesinde ortadan kalkmaktadır. Buna mukabil Yeniçerilerin sayıları artmış, önem dereceleri yükselmiş ve ileri tarihlerde de devletin başına bela kesilmişlerdir. Yeni toprak düzeninden dolayı ordunun bozulması, İmparatorluğu hayati tehlikeye sokmuştur.

Eyalet ordusu, toprak gelirinin görev karşılığında Tımarlı sipahilere ve akıncılara bırakılmasına dayanmaktaydı. Tımarlı sipahiler, barış zamanlarında köylülerin büyük bir ekseriyetini eğiterek, onları savaşa hazır hale getiriyorlar, savaş esnasında ise, ordunun saflarında yerlerini alıyorlardı. Bu durumda, sipahiler, hem toprak düzeninin hem de ordunun bel kemiğini meydana getiriyorlardı. Osmanlı toprak sistemindeki değişiklik ile beraber, tımarlı sipahiler tasfiye olundu ve böylece eyalet ordusu dağıldı.

2) Savaş Şartlarının Değişmesi:

Tımarlı sipahilerin giderek bozulması, XVII. yüzyıldan itibaren savaşlardaki başarısızlıklar ve yenilgilerle de daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu ile savaş yapan çeşitli ülkeler muntazam ve devamlı ordu teşkili hususunda büyük gayret göstermişler. Bunu da sağlamak için, devlet gelirlerini artırma yoluna gitmiş, hazine güçlendirilmiş, vergiler artırılmış, ticaret büyük ölçüde himaye edilmiş ve böylece Avrupalılar güçlü ve muntazam ordular teşkil etmişlerdir. Aym zamanda bu merkezi otoritenin de üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu idil .

Tımarlı sipahilerin ortadan kalkmalarının sebeplerinden biri de para değerinin büyük ölçüde düştüğü bir dönemde, devlet tımar sahiplerinin toplamış olduğu vergiyi aynı seviyede tutmuş olması idi. Buna mukabil, devlet kendi almış olduğu vergileri artırmış. Bu şartlar altında sipahilerin önemli bir bölümü, tımarlarını kendi istekleriyle terketmek zorunda kalmışlard12.

Osmanlı Maliye ve Hazinesi Avrupa’da olduğu gibi modern ordular tesis edebilecek durumda değildi. Sipahilerin giderek azalmasından dolayı yeniçerilerin sayıları artırılmış, fakat bu da mes’eleye çözüm getirmemiş. Acil olarak Osmanlılara intizamlı, düzenli, disiplinli ordular gerekiyordu. Çünki bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun hayati meselelerinden biri idi. Durmadan harp halinde olan bir devletin, elbette ki çok güçlü ordulara ihtiyacı vardı. Her şeyden evvel Osmanlı topraklarını savunacak olan ordunun modernize edilmesi gerekiyordu.

 

(1)    Aydın Yalçm, Türkiye İktisat Tarihi, s. 169.

(2)    İsmaıl Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, s. 167.

anlatmaktadır: «Sonraları metris kazmak, tabye yapmak, kale tamiretmek, muharebe zamanlarında siperler için sepet örmek ve toprak tasımak, hendek temizlemek ve lüzumu halinde sipere girmek ve köprü yapmak gibi ordunun geri hizmetlerinde ve nakliyatta istihdam olundukları gibi münhal olan tımarların fazla gelirleri hükümet tarafından hazineye alınmak suretiyle tımarlı süvari mevcudu azaltılmış ve bir kısım mahsul tımarlar da çıraklık olarak saray ağalarına, sadrazam ve diğer nüfuslu şahısların maiyyetlerine verilir olmuştu.»

Tımarlı sipahilerin azalmalarının bir başka sebebi de profesyonel asker olmayışlarıdır. Değişen şartlar neticesinde ateşli silahlar önem kazanımş ve savaşlarda çok tesirli olmuştur. Ateşli silahlar uzun dönem eğitim gerektirmektedir. Oysa tımarlı sipahiler atlı askerlerdi. Bu yüzden ateşli silahlara yabancı kalmışlardır.

1600 yıllarında Tımarlı sipahiler artık tarihten silinmek üzeredir. 1650 yıllarında ise, sipahilerin hiç bir işe yaramadığı gerekçesiyle % 50 oranında vergi alınması, eyalet ordusunun sonunu getirmiştir.

Tımarlı sipahilerin ortadan kalkması sebebiyle, Osmanlı toplum düzeninde, köy hayatında ve yönetim sisteminde çok büyük boşluklar meydana geliyordu. Gibb ve Bowen, Kanuni zamanında sayısı 200.000’i bulan sipahilerin, artık XVIII. inci yüzyılda 25.000’e indiklerine ve savaşlarda geri hizmetlerde kullanıldıklarına işaret etmektedir. Savaşların artık Paşaların topladıkları askerler, derebeylerin özel kuvvetleri, yeniçeriler ve onların savaş zamanlarında Anadolu’dan topladıkları devşirmeler ve başıbozuk kuvvetler tarafından yapıldığını işaret etmektedirler3.

Devam edecek

 

 

Gazi’den, Şehit’ine

“Yaşamaz ölümü göze almaya,

Zafer, göz yummadan koşana gider.

Bayrağa kanın alı çalmayan

Gözyaşı boşana, boşana gider.”

Önce Kürt açılımı dediler, tutmadı!

Türlü açılımlar ile süslediler uymadı!

Şimdi de bu açılıma ‘Milli Birlik Projesi’ diyorlar,

Misak-ı Milli Ruhunu yok etmek istiyorlar!

 

En sonunda muhatabımız, İmralı canisi ile Kandil’deki yılanın başıymış!

Meğerse tüm keramet, bebek katilinin ‘o söylemlerinde’ saklıymış!

Bilirim ‘şehidim’, senin de yüreğin yanık bu ‘gazi’ komutanın gibi.

Bilirim, kanınla renklenen Ay Yıldızlı Al Bayrağımızı pençe, pençe kavrar ellerin.

Vatanımıza kasteden hainlerden korumak için.

 

Bilirim, için titrer ölümsüz bedeninle kol kanat gerdiğin vatan topraklarımız için.

Bilirim, yer küreyi sarsar ‘vatanım’ derken, hançerenden çıkan sesin.

Söz vermiştim sana son nefesinde, Al Sancağımızın gölgesinde.

Söz vermiştim yiğidim sana, uğruna can verdiğin vatan bölünmez diye!

 

Ettiğimiz yemin değişmedi sözümüz söz, feda olsun canımız yurdumun her karışına.

Sesler duyulur Habur’dan, Hakurk’tan,

Yılanın başından Kandil’den, Mahmur’dan,  İmralı’dan!

Sesler duyulur sanki ayrımız, gayrımız varmış gibi tüm kandırılmışlardan!

Sesler duyulur, ‘dönüş yok’ denerek bu karanlık yoldan!

 

Sen ses ver Şehit’im, sen ses ver.

Ses ver ki, duyulsun o güçlü sesin.

Yer küre bu defa bir kez değil, bin kez titresin.

 

Ankara’dan,

İmralı’dan

Kandil’den

Bağdat’tan

Telaviv’den,

Brüksel’den,

Washington’dan,

Yükselen o malum seslere sen cevap ver yiğidim,

Sen cevap ver.

Çünkü duymazlar artık bizimkisini…

 

Ses verin, yemini yeminime karışanlar,

Ses verin, Ay Yıldız’lı Bayrağımızı zafere taşıyanlar.

Ses verin;

Ey Mohaç’lar, Çaldıran’lar.

Tarihe yön verip, tarih yazanlar.

Ses verin;

Nal sesleriyle, kılıç şakırtılarıyla düşmana korku salıp,

Dünyaya nam salanlar.

Ses verin;

Ey Çanakkale’ler, Samsun’lar, Erzurumlar, Sivaslar,

Halide Edip’ler, Seyyid Onbaşılar, Ayşe Çavuşlar.

 

Ses verin,

Be hey Dadaşlar, Zeybekler, Horonları ile yeri göğü inleten arkadaşlar.

 

Ses verin,

Ey Toros’lar, Beşparmak’lar,

Adını Yavru Vatan bellediğimiz Kıbrıs’ım,

Kahramanlık destanları ile yaşayan, ‘ O Gazi Topraklar.’

 

Ses verin;

Cudi’ler, Çukurca’lar, Aktütün’ler, Derecik’ler!

Ses ver, yiğidim ses ver.

Ses ver, Anadolu’m ses ver.

Ses ver tarihim, ses ver. Namusum, şerefim hakkı için ses ver!

 

Biline ki;

Tarihin derinliklerinden geliyor o çığlıklar!

Toprak ana dile gelmiş yüreciği sızılar.

Yer küre sarsılır o feryatlardan,

Şühedanın sesi duyulur, binlerce yıl uzaklardan.

 

Oy Anadolu’m oy!

Oy Mehmet’im, kınalı kuzum oy!

Aslanım, yiğidim;

Şimdi ben sana nasıl cevap vereyim?

 

Yeminin, yeminimdir değişmez.

Kanın kanıma değdi, silinmez.

Şunu bilesin ki;

Vatan bellenen bu kutsal topraklar için

Verilecek son nefesler tükenmez.

 

Ses ver Gök Gözlüm, Altın Saçlım, Boz Yelelim,

Ses ver Atatürk’üm,

Önderim, ses ver.

Ses ver ki, kurduğun bu devlet uğruna her gün bin kez öleceğimize,

Son bir kez daha ölelim.

 

Ey şimdi süzgün, rüzgârda dalgalı

Barışın güvercini, savaşın kartalı

Yüksek yerlerde açan çiçeğim

Senin altında doğdum, senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim,

Yeryüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen

Söyle, seni oraya dikeyim.”

Ey Bayrak!

Uğrunda veremediğimiz canı,

Gölgende yaşatmaya hakkımız yok…

“Ne Mutlu Türküm Diyene”

 

 

Reklam Uzmanından Siyaset Dersleri

0

22 Şubat Cuma akşamı Emex Otel’de, Kocaeli Dostluk Kulübü’nün yemeğindeydik. Bu yemeklerde bir kulüp üyesinin kendi alanıyla ilgili kısa sunum yapması geleneği vardır. Cuma akşamı sunum yapan kişi reklamcı Cihan İşbaşı’ydı.

Cihan İşbaşı, Kuzey Kafkasyalı bir ailenin üçüncü çocuğu olarak 1969’da Samsun’da doğmuştur. Şu an Antalya’da yaşamaktadır. Karikatür, grafik tasarım ve reklamcılık yapmaktadır. GRAPHX adlı ajansın kurucu ortağı ve grup başkanlığını sürdürmektedir.

Bu yazıda anlatılanlar, İşbaşı’nın yukarıda bahsettiğim sunumundan alıntılanmıştır. Küçük bir farkla sadece.. İşbaşı, bu sunumu “yaratıcı olma yolları” başlığı altında gerçekleştirmiştir. Sunum aslında iletişim ve reklamcılıkla alakalıdır. Anlatılanların siyasete uyarlanmasına dair yorumlar bana aittir. Çünkü daha önce pek çok yazımda değindiğim gibi siyaset aslında bir marketing (pazarlama) faaliyetidir ve marketing faaliyetinin omurgasını da reklamcılık oluşturmaktadır. Bu yazı bir reklam uzmanından siyaset dersleri olarak uyarlanmıştır.

İletişimde Köpekbalığı Gibi Olmak

Birinci ders; iletişimde köpekbalığı gibi olmak lazım. Köpekbalıkları suyun altında yaşamalarına ve dünyaları suyun altı olmasına rağmen, suyun üzerinde duran yüzgeçleri sayesinde “ait olmadıkları bir dünya ile” sürekli olarak iletişim halindedirler. Jaws filminin o meşhur denizin üzerinde hızla ilerleyen yüzgeç sahnelerini hatırlarsınız. Siyasiler de böyle olmalıdır. Türk siyaseti ideolojik gruplaşmalar üzerine inşa edilmiştir. Siyaset sahnesindeki her partinin sadece kendi gruplarıyla değil, ait olmadıkları diğer gruplarla da iletişim kurmaları gerekmektedir.

Göründüğün Gibi Ol !

İkinci ders; günümüz tüketim çağıdır ve kitlelere hitap ederken kullandığın mesaj mümkün mertebe kısa ama bir o kadar da etkili olmalıdır. İşbaşı, burada Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözünü örnek verir. Mevlana şayet günümüzde yaşasaydı, reklamcılıkla iştigal ediyor olsaydı ve bu sözü de bir giyim firmasının reklam kampanyası sloganı olarak kullanmak isteseydi, bu söz bir slogan olarak çok uzun kalacağı için sözü ortadan ikiye bölüp sadece ikinci yarısını kullanmak zorunda kalacaktı; “Göründüğün gibi ol!” Çünkü olduğun gibi görünmek çok risklidir. Siyaset de böyledir. Hızlı tüketen bir toplumda, toplumu ikna etmek için kullanacağınız mesajın ve sloganın son derece kısa ama bir o kadar etkili olması gerekmektedir.

Herkesi Kucaklayan Ahtapot

Üçüncü ders; herkesi kucaklayan ahtapot gibi olmak lazım. Ahtapot herkese dokunur. Her şeye sarılır, üstelik aynı şiddetle, bütün gücüyle ve gerekirse aynı anda sarılır. Sarılırken ayrımcılık yapmaz. Bizler ise karşımızdakine önyargılarımızla sarılırız veya sarılmayız. Ahtapot gibi olma teşbihinin siyasi tevilini yapmaya gerek olmasa gerek.

Dördüncü ders; Çocuklar etrafını çeviremediğimiz bir zekâya sahiptir. Düşünce dünyaları sınırsızdır. Hayata daraltılmamış bir perspektiften bakarlar. Ak saçlılar ise hayatın cenderesinden geçip hakikatin sırrına ermişlerdir. Gözlerinden, bakışlarından, nefeslerinden tecrübe sızmaktadır. Siyasette başarılı olmak için ekibinizde fikri ve ruhu özgür gençlerin yanında, hayatın tecrübe etmiş ak saçlıların birlikte bulunması elzemdir.

Sağlam Bedel Ödemek

Son ders; İranlı muhalif yazar Samed Behrengi’nin yazdığı Küçük Kara Balık adlı bir hikâye kitabı vardır. Hikâyede bir ırmakta yaşayan küçük karabalığın beline kılıcını takıp büyük denizlere yaptığı yolculuk anlatılır. Küçük karabalık çevresindeki tüm baskılara, tutucu düşünce yapısına rağmen denize ve özgürlüğe ulaşma çabası içerisindedir. Karşılaştığı bütün zorluklara direnir ve geride kalıp kendisine engel olmaya çalışan balıklara yol gösterici olur. Sonunda amacına ulaşır ama amacına ulaşana kadar çok sağlam bir bedel öder.

Bugün Türk siyasetinde başarılı olmayı hedefleyen kişi ve / veya kişilerin artık sıradanın dışına çıkmaları gerekmektedir. Yeni şeyler söylemeleri, insanlara yeni ufuklar göstermeleri lazım. Ama her şeyden önce, başarıya ulaşana kadar sağlam bir bedel ödemeleri gerektiği bilmeliler. Çünkü riske girmezseniz iktidar olamazsınız. Kimse iktidarı size altın tepsi içinde sunmaz. İktidar yürüyüşüne çıkıyorsanız, payınıza düşen ilk şey sağlam bedel ödemek olacaktır.

 

 

İhâhiyatçı Dr. Emin Işık ile Milletçilik-Kavmiyetçilik Kavramlarını Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hucurat Sûresi’nin 13. Âyeti ve bu Âyet’i yorumlayan Hadis-i Şerif’lerde yasaklanmış olduğu belirtilen kavmiyetçilikle; ‘Türkçülük’, ‘Milliyetçilik’, ‘Türk milliyetçiliği’ olarak adlandırılan düşünce sistemi arasında bağlantı-ilişki var mıdır? Varsa, neden, yoksa hangi sebeplerle?

Dr. Emin Işık: Kuran, aile, oymak, aşiret ve kabile gerçeğini inkâr etmez. Tam aksine insanın ana-babasına, hısım ve akrabasına saygılı ve bağlı olmasını, elinden geldiğince onlara iyilik etmesini emreder ve bunu dinin temel ilkelerinden biri sayar. Kişiler için olduğu gibi, kavimler için de kendi kavmini üstün görüp, başka kavimleri hor görmenin çirkinliğine dikkat çeker.

İslâm inancına göre, Allah, âlemlerin Rabbi’dir. Yüce Rabbin emri odur ki. ‘Bütün insanlar eşit, bütün Müslümanlar kardeştir.’ Zira hepsi bir anadan, bir babadan yaratılmıştır. Peygamber Efendimiz, Veda Hutbesi’nde ‘Arap’ın, Arap olmayana, beyazın siyaha hiçbir üstünlüğü yoktur. Hepiniz Âdem ile Havva’nın çocuklarısınız.’ Derken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.

Bir boy (aşiret) ailelerden, bir kavim de boylardan meydana gelir. Ancak kavim, soyu ve dili bir olan toplum demektir. Kavmiyetçilik de, kendi kavminin üstün olduğunu iddia etmektir. Meselâ İsrailoğulları, yani Yahudiler, kendilerinin Tanrı tarafından üstün ırk olarak yaratıldığına inanırlar ve bunu savunurlar. Diğer hiçbir kavimin kendileriyle eşit olduğunu kabul etmezler. Hitler Nazizm’i de onların bu iddialarına tepki olarak doğmuştur; Alman ırkının daha üstün olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Hitler Almanya’sında Nazizm’in ortaya çıkmasının esas sorumlusu da yine Yahudi’nin üstün ırk iddiasıdır.

Ashaptan biri, Hazret-i Peygamber’e geliyor, ‘Ey Allah’ın Resulü, kavmiyetçilik nedir, bunu bana açıklar mısın?’ diyor. Peygamber Efendimiz de ‘Haksız olduğunu bildiğin halde kendi kavminin tarafını tutmandır.’ Diye cevap veriyor.

Çünkü Müslüman Hak ehlidir. Hakka tapmak ve Hakka kul olmakla görevlidir. Bu sebeple dünyanın neresinde olursa olsun, yalnızca Hakkı gözetmek ve haklıdan yana olmak zorundadır. Hatta kendi aleyhine ya da ana-babası ve hısım akrabası aleyhine olsa bile! (Nisa Sûresi 4/135).

Onun için Mehmet Akif, Diyor ki: Halık ‘in namütenahi adı var, en başı Hakk,

Ne büyüktür kul için hakkı tutup kaldırmak!

Milliyetçilikle kavmiyetçilik aynı şey değildir. Çünkü kavim kelimesi ile millet kelimesi, hem kapsam, hem de içerik bakımından ayrı kavramlardır. İslâm dininin ortaya koyduğu ve gerçekleştirdiği millet, aşiretlerin ve kavimlerin eşitliği ve kardeşliği üzerine kurulu olan büyük birlik, daha doğrusu birlikteliktir. İslâmiyet’in, kavimlerin eşitliğine önem vermesi ve bu konuda hassasiyet göstermesi, millet birliğini sağlam temellere dayandırmak içindir. Çünkü hür ve eşit olmayan, eşit haklara sahip bulunmayan unsurların sağlam bir birlik meydana getirmesi mümkün değildir. Hac ibadeti, millet olmanın ibadetidir. Irk, renk ve dil farklıklarına rağmen Müslümanlar, Kâbe etrafında tavaf etmekle tek millet hâline gelirler. Kavim olmak için soy ve dil birliği yeterlidir. Fakat millet olmak için bu ikisi yeterli değildir. Kültür ve tarih birliği de gereklidir. Millet, kavramının temelinde din ve dinden gelen manevî değerler vardır. O toplumun bu değerlere bağlı olarak, müşterek bir tarihleri ve tarih içinde kader birliği etmiş olmaları şarttır. Çünkü milletleri, kendi tarihleri yoğurur ve oluşturur.

Bu anlamda her millet, kendi tarihinden ve kültüründen ibarettir. Söz konusu kültürel değerleri ve tarihî gerçekleri göz ardı ederek, milletten söz etmek mümkün değildir. Milleti tarihinden ve kültüründen soyutlayarak tarif etmeye kalkışmak, bilim dışı ve akla ziyan bir şeydir.

Türkiye olarak, mübadelede (1924) Anadolu’daki (Kayseri, Tokat, Konya Ereğli vs.) Türk asıllı olan ve Türkçe konuşan yerli Rum ve Ermenilerle Rumeli’deki Müslüman Arnavut, Boşnak ve Pomakları takas ettik. Çünkü gönderdiklerimiz, kendilerini bizden saymıyorlardı. Gelenlerin çoğu da hiç Türkçe bilmedikleri halde, kendilerini Türk sayıyorlardı.

Demek ki, Milliyet, bir aidiyet duygusudur ve kültürel bir olgudur. Sait Halim Paşa da ‘Müslüman’ın vatanı ezan-ı Muhammedi’nin okunduğu yerdir.’ Diyordu. ‘Milletim nev’-i beşer, vatanım Rû-yi zemin.’ Diyen Fikret’in bu iddiası, sosyoloji açısından hiçbir anlam ve değer taşımaz. Çünkü beşer cinsinden olmak millet olmaya yetmediği gibi, doğup büyüdüğü ülkenin dışında, yeryüzünde, ‘vatanım’ diyebileceği bir karış toprak yoktur. Bundan dolayıdır ki, bir başka şâirimiz Mithat Cemal Kuntay, ‘Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.’ Diyor.

Millet gerçeği, toplum hayatında üç yerde kendini açıkça gösterir: Bu üç yer, mabet, mezarlık ve nikâh dairesidir.

Bir şehir veya kasabada yaşayan insanlar, eğer aynı mabette ibadet ediyor, ölülerini aynı mezarlığa gömüyor ve birbirlerinden kız alıp vermede bir sakınca görmüyorlarsa, soyları ve dilleri ne olursa olsun, onlar tek millettirler.

Milliyetçilik, ‘Milleti meydana getiren kültürel ve manevî değerleri, âdet ve gelenekleri yaşatmak için gösterilen çaba’ demektir. Millete varlık kazandıran değerlerin yıpranması ve erozyona uğraması, millet varlığının güç kaybetmesi ve çözülmesi anlamına gelir.

Milliyetçilik dinle çatışmaz, bilakis dindar olmayı gerektirir. Her dindar insan, dinini, tarihini ve kültürünü korumak ve yaşatmakla görevlidir.

Dinle çatışan şey, ırkçılıktır. Kavim taassubu demek olan kavmiyetçilik, milliyetçilikle taban tabana zıttır. Bizim tarihimizde de görülmüştür ki, millî birliğimiz, ırkçılık yüzünden yıpranmış ve dağılmıştır.

İslâm dünyası, milletten, kavime, kavimden aşirete, aşiretlerden nerdeyse ailelere doğru bölünüp parçalanırken, günümüz Avrupalısı, birbirine düşman kavimlerden bir millet, daha doğrusu bir ümmet oluşturma yolunda ciddî adımlar atmış ve bu yoldaki çabasını azimle sürdürmüş bulunuyor..

‘Pan Türkizm’ denilen Türkçülük hareketi, başlangıçta, bütün Türk kavimlerinin, gaye iş ve eylem birliği yapmaları gerektiğinden söz ediyordu.

Sonraları, ne olduysa, İslâm dinini dışlayan ve hattâ ‘Kâbe Arap’ın olsun, bize Çankaya yeter.’ Diyen koyu bir ırkçılığa dönüştü. Malazgirt’ten bu yana bütün tarih boyunca, İslâmiyet uğrunda büyük fedakârlıklarda bulunmuş,

Süleymaniye, Selimiye ve Sultanahmet gibi dünyanın gözünü kamaştıran muhteşem âbideler dikmiş ve binlerce dinî eser vermiş bir milletin tarihini, kültür ve sanat değerlerini hiçe sayan bir zihniyetin bizim tarafımızdan ve bizimle kader birliği etmiş hiçbir Müslüman kavim tarafından benimsenmesi mümkün değildi. Kaldı ki, Türkçülük hareketinin öngördüğü büyük birliğe katılmaları istenen Uygur, Özbek, Tatar, Kazak, Türkmen vs. farklı coğrafyalarda yaşayan diğer Türk kavimleri de bizim gibi Müslüman idiler.

Aralarında en kuvvetli müşterek bağ olan din bağını inkâr ederek, birlik oluşturmaya kalkışmak, bindiği en büyük dalı kesmek demek değil midir?

Irkçılık anlamına gelen bu Türkçülük hareketine itibar etmemekle insanımız, büyük bir basiret göstermiştir.

Çetinoğlu: İbn-i Haldun kavmiyetçiliği; kan ve akrabalık bağlarından oluşan ‘nesep kavmiyetçiliği‘ ve kavmini sevmek, kavmini yükseltmek düşüncesi temeline oturtulmuş ‘sebep kavmiyetçiliği‘ olarak iki gruba ayırır.

Sizin görüşünüze göre, Türk milliyetçiliği düşüncesi, hangi gruptandır? Görüşünüzü ve görüşünüzü oluşturan sebepleri açıklar mısınız?

Dr. Işık: Bunun birincisine kavmiyetçilik, ikincisine milliyetçilik demek daha doğru olur. Kavmiyetçiliğin ve ırk taassubunun İslâm’da yeri yoktur. Başta din olmak üzere, tarih ve kültür değerlerini dışlayan kavmiyetçiliğin milliyetçilikle bağdaşır bir yanı yoktur. Katı ırkçılık, yakın tarihimizde denenmiş ve milletimiz tarafından kabul görmemiştir.

İkincisine, yani kendi kavmini sevmek ve yücelmesini istemek anlamına gelen milliyetçilik anlayışına gelince, bu zaten tarih boyunca yaşadığımız ve atalarımızdan devraldığımız bir gerçektir. Her millet, kendi milletini sever, onun her alanda gelişmesini ve yücelmesini ister. Kültür ve sanat eserleriyle övünür, tarihteki kahramanlarıyla, ilim, sanat, din ve devlet ulularıyla gurur duyar. Onları minnetle ve rahmetle anar. Çünkü millet, geçmişi, bu günü ve geleceğiyle bir bütün teşkil eder. Güçlü gelecekler, köklü bir geçmiş üzerine kurulur. Biz ilkel bir kavim değiliz, ileri ve büyük bir milletiz. Çünkü şanlı bir tarihimiz, köklü bir edebiyatımız, kültürümüz ve sanat eserlerimiz var.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav); ‘Ben Arap’ım‘ buyurmuşlar. Bir Türk olarak bizlerin de ‘Ben Türk’üm‘ demesi İslamiyet’e aykırı mıdır?

Dr. Işık: Ben bunda bir aykırılık görmüyorum. Kuran âyeti ‘Biz her peygambere kendi kavminin lisanıyla vahyettik.’ (3/4) buyuruyor. Sonra da ‘Biz bu Kuran’ı apaçık bir Arapça ile gönderdik.’ (26/195) âyeti yer alıyor.

Peygamber Efendimiz, ‘Ben Arap’ım.’ Dememiş olsa bile, onun Arap olduğu Kuran âyetleri tarafından ortaya konmuş bulunuyor.

Bir insanın nereli ve hangi kavimden olduğunu açıkça beyan etmesi kadar normal bir şey olamaz. Bunda İslâmiyet açısından günah sayılan bir şey de söz konusu olamaz. İslâm’ın kabul etmediği şey, kendi kavmini üstün, başka kavimleri hor ve hakir görmek anlamına gelen katı ırkçılıktır.

Bu da insanların ve kavimlerin eşitliğine aykırı düştüğü ve din kardeşliğini zedelediği için yasaklanmıştır.

Maalesef, gerek eski çağlarda ve gerekse çağımızda kendi kavmini üstün gören ve üstünlük iddiası taşıyan birçok kavim olmuştur.

Üstünlük iddiası şeytana ve onun izinden gidenlere mahsus bir iddiadır.

Çetinoğlu: İlahiyatçılar ve din adamları, ‘Bir insanın kavmine olan sevgisinin

mâkul ölçüde olanı faydalıdır. Aşırısı gereksiz ve zararlıdır.’ Diyorlar.

Bu cümleyi yorumlar mısınız? İlgi ve sevginin ölçüsünün sınırları nasıl çizilmelidir?

Dr. Işık: Ben de buna ‘âmin’ diyorum. Mâkul ölçüdeki milliyet sevgisi sâdece faydalı değil, aynı zamanda gereklidir. Biz kendi geçmişimizi ve geçmişteki büyüklerimizi sevmeden millet olamayız ki. Ancak onları sever ve benimsersek bu millete mensup oluruz. Kendi ailesini ve kavmini sevmek ırkçılık değildir. Irkçılık, üstün ırk iddiası taşımaktır. Türkler, üç kıtada hükümran oldukları devirlerde bile, üstün ırk iddiasında bulunmamışlar ve kendilerine farklı ve imtiyazlı bir konum tanımamışlar. Aksine Peygamber Efendimizin hatırı için Araplara ‘Kavm-i Necip‘ demişler.

Bu da onların dinlerine ne kadar bağlı ve saygılı olduklarını gösterir.

Mehmet Akif in dediği gibi:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz.

Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz.

Allah bizleri her türlü aşırılıktan ve ırkçılıktan korusun. (Âmin)

Dr. EMİN IŞIK:

1936 yılında Hatay’ın merkez ilçesine bağlı Karmanca köyünde doğdu. İlk dinî bilgilerini ve Kuran öğrenimini aynı zamanda doğduğu köyün imamı olan babası Hoca Şemsettin efendiden talim eyledi.

İlkokul’dan sonra iki yıl Antakya Kuran Kursu’nda talim okudu ve hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam-Hatip Lisesi’nden 1960 da, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu. Dört sene kadar İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmeni ve idarecilik yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Kuran İlimleri ve Tefsir Bilim Dalı’nda Ebubekr İbnu’l-Enbarî’nin Kitabu’l-Vakfı ve’l-İbtida adlı eserinin edition critiqueini yaparak yayına hazırladı. YÖK Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Marmara Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüşen aynı kurumda önce doktor, ardından Yardımcı Doçent olan Emin Işık, 15 Temmuz 2001 tarihi itibariyle emekli oldu.

 

 

Kalemden Kurşun

 

Gelincik tarlasında yürüyor gibiyim
Çiçekten çok mayın döşeli yollar
Önümde deli dumrul ters yöne koşuyor
Aklım firar, karıldı kafamın fay hatları
puzzle gibi dağıldı tüm parçalarım

 

Kendi elimden kendim tutuyorum zor yokuşlarda
Dağ başım vurur durur zamansız uzun yollarda
İnadım inat ya kandırmayacağım kendimi
Not düşüyorum defterime tüm haksızlıkları
Payıma düşen kaderi de omzuma alarak

Pusulasız, açık deniz de bir gemi
Balta girmemiş orman
Çok kilitli kapı
Çıkmazsokak, yıkık ev
Tarumar bahçe

Ciğerime kadar uzanan el
Kendi kalbimi söküyor yerinden
Kan revan kelimeler
Arkasından solmuş gül, soğumuş kül
Yanıyor dünya gözümde, yanıyor dünya gözünde

Taş çatlıyor, su yanıyor, gök yarılıyor sabrımdan
Kaydı tutulmamış kuş sürüsü kanatsız uçuyor içimde
Vuruldukça, kalemden kurşunla hep bir iç kanama
Söyle nerde biter bu yol, pusulasız bu açık deniz
Su alıyor karayı görmez bindiğim bütün gemiler…

zeytin kelimeler.

 

 

Temellerin Duruşması!

Rahmetli Ahmet Kabaklı‘yı mutlaka bilenlerimiz ve hatırlayanlarımız var. Ancak yeni nesillerin bildiğini pek zannetmiyorum. Kendisine “Şeyhülmuharririn” unvanı da verilmiş bir insandı. Şimdi çok kişi nedir bu şeyhülmuharririn diye sorabilir. Yazarlığın zirvesindeki kişilere verilen unvan, yazarların üstadı yani bilge yazar demektir ve biz böyle bir üstadı yeni nesillere gerektiğince anlatamadık diye düşünüyorum. Gerçi neyi anlatabildik ki; Ahmet Kabaklı’yı anlatabilecektik? Neyse konumuz bu değil.

Merhum Kabaklı’nın önemli eserlerinden biri de, “Temellerin Duruşması” adını verdiği ve düşüncelerini aktardığı bir kitaptır.. Ben bu kitabı 30 yıl önce alıp okuduğumda, hem tespitleri hem de bakış açısını çok beğenmiştim. Bu düşüncem bugün itibarı ile daha da pekişmiş durumdadır.

Biz Türkler, temel meselelerden habersiz olduğumuz için günlük olarak karşımıza çıkan ve sadece ufak teferruatlardan ibaret şeylerle uğraşıyoruz. Bunu sayısız örnekle ortaya koymak mümkündür. Halbuki “temel meseleler”i halletmeden diğerlerini halletmek mümkün değildir…

Günümüzde tanzim satışlarla ilgili dolu laf ediyoruz ama Türklerin Anadolu coğrafyasında yaşadığı ekonomik krizleri ve nedenlerini derinlemesine tartışmıyoruz. Benim bile yarım asrı aşan ömrüm süresinde yaşadığım ekonomik krizler sayısızdır.

Türkiye ve Türkler; Araplaştırılmak ve Ortadoğululaştırılmak isteniyor! Dünde isteniyordu hatta yüzlerce yıldır isteniyor. Sorun bugüne has değil ki!

Karamanoğlu Mehmet Bey, “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanlarda, meclislerde ve seyranlarda Türk dilinden başka bir dil kullanmaya” diye boşuna mı, söylemişti? Biz de, bugün anadilde eğitimi veya ikinci, üçüncü dillerin resmiyetini tartışıyoruz. İngilizce öğrenim dilimiz oldu…

“Adalet Mülkün Temelidir” diye mahkeme duvarlarında yazılı durur. Yani devletin temeli adalettir. Eğer adalet olmazsa devlet yıkılır. Niye Türkiye’de hep yargı birilerince elde tutulmaya ve ele geçirilmeye çalışılır hiç düşündünüz mü? Cevap basit, devleti yıkmak için! Bugünün sorunumu? Yüzyıllardır bu dert başımızda!

Fevzi Çakmak Paşanın, görev yaptığı sürece harp okullarına ve askeri okullara Türk’ten başka kimseyi öğrenci olarak almadığını herkes bilir. Acaba bizim bilmediğimiz ama Çakmak Paşanın bildiği bir şeyler mi, vardı? Bugün Cumhuriyeti bile Türk Ordusunun kurduğunu kabul edersek, ordumuzun niye son dönemdeki sıkıntıları yaşadığını belki daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Unutmayın, ordu Türkleri koruyan ve var eden ana unsurdur.

Nizamımülk‘ün bin yıl önce “Türkleri medreselere almayın, yoksa savaşçı asker olma özelliklerini kaybeder” dediği konuşulur durur. Hal böyle ise başımıza gelenleri nasıl anlayacağız? Türk Dünyasının bir aksakalı da, beni dürtüp duruyor, “Türkler tarihlerinde ilk defa bu kadar okuyor ve eğitim alıyor” diye. Eğer öyle ise yanmışız vallahi!

Geçenlerde Çipras geldi ve Ruhban Okulunu ziyaret etti ve de gündeme oturdu. Bunu anlamak için dinler tarihini, dinler savaşını ve dinlerin stratejilerini bilmek lazım… Yoksa Yunan’ın daha doğrusu Fener’deki Ortodoks Kilisesinin niye hep kazandığını anlayamayız ve anlatamayız.

Yine uluslararası tefecilere ve onların arkasındaki emperyalist / küresel devletlere aşırı derece de borçlandık. Bu kendiliğinden mi, oldu? Tabii ki, hayır! İçimizdeki işbirlikçilerini siyaset ve devlet makamlarına yerleştirdiler yüksek faizle borç verip ülkemizi işgal ettiler. İlk defa mı, oluyor? Yine cevabımız hayır… Eğer bunların yüzyıllardır tekrar ettiğini bir bilsek belki bugün bu tuzağa düşmezdik. Yani olay sadece bugün veya dün ülkeyi yönetenlerle sınırlı değil.

Tarım ve hayvancılık niye bitirilmiştir? Türkler aç, yoksul ve işsiz kalsınlar da, başka vatan arayışlarına düşsünler diye! Kimler tarafından yapılmıştır bu iş? Gayrı Türkler tarafından! Biz de kalkmış hala tarım ve hayvancılık ülkemizde niye bitirildi diye tartışıyoruz. Hâlbuki cevap çok net; ipimizi çekmek için!

Ancak Türkler o kadar güçlü bir millettir ki, doğudan ve batıdan bu kadar saldırıya uğramalarına rağmen ayakta kalmışlardır. İnşallah kıyamete kadar da, Türkler bir millet olarak varlığını sürdürecektir.

Türkler “Temel Meseleler”in farkına varmalı ve siyaset ile devlet hayatında ona göre davranmalıdır. Bu sadece Türkiye’de yaşayan Türkler için değil bütün Türk coğrafyasında geçerli bir kural olmalıdır.

Türkler öncelikle Gayrı Türklerin tahakkümünden ve yönetiminden kurtulmalı, gayrı milli düzene son vermelidir. Türk Aydınları buna önderlik etmelidir. Günümüzde yazan, çizen ve okuyan bütün dostlardan istirhamımdır ki, Türklerin “Temel Meseleler”ine odaklansınlar. Gerisi zaten gelir ve kendiliğinden olur.

Artık aynı Atatürk‘ün yaptığı gibi zincirleri kırma vaktidir. Bana bunları hatırlatan Ahmet Kabaklı‘ya rahmet dilerken sizlerin de, yerel seçimi o kazanacak bu kazanacak ya da 1 Nisan’da IMF’mi gelecek gibi günlük şeylere odaklanmaktan daha çok bunları düşünmenizi dilerim. Suyun başını tutmuşlar bizim yine kaynağın sahibi olarak suyun başına geçmemiz gerekiyor!

 

 

Kuyruklar!

Yaşamımızın pek çok döneminde kuyruklarla karşılaşmış, kimi zaman önünde kimi zaman ardında yer almış, bazen de orta yerinde kala kalmışızdır!

Kuyruk deyip de geçmeyin. Bu kuyrukları oluşturanlar olmasa da, kelime anlamı çok zengindir!

Kimi zaman mutluluğun-sevginin,

Kimi zaman özverinin,

Kimi zamansa çaresizliğin göstergesidirler…

Her genç kızın hayalidir gelin olmak. Bembeyaz gelinliğinin ardında uzanan upuzun kuyruğu ile salına, salına sevdiğinin kolunda mutluluğa, ya da öngöremediği mutsuzluğa doğru yol almak…

İlk kez baba olacak erkeğin her yanını sarar, sarmalar daha doğmadan o bebeğin varlığı. Tam dokuz ay boyunca anacığının kalbine, beynine eklene, eklene adeta sevgi kuyruğu olur uykusuz geceleri…

Aşkın hüznü kapladığında yüreğini, geceler gibi kararırsın. Umutla beklersin sevdiğinin ışığını, gecenin karanlığını yok etsin diye. Ve hiç beklemediğin anda kuyruklu yıldız gibi yetişir sevginin gücü, siler atar o zifir acılı düşünceleri…

Sevdiğimiz takımın maçını seyredebilmek için stat önlerinde, ya da hayalini kurduğumuz güzel bir tatile gidebilmek uğruna hava alanlarında upuzun kuyruklar oluştururuz.

Bunların tümünü ardı ardına yaşarız. Yaşanan her ne varsa bazen bir mutluluk-sevgi kuyruğu oluş yüreğimizde; bazen de mutsuzluğun simgesi olur silinmez bir iz bırakırlar ömrümüzde…

Ama yaşamımızda oluşan-oluşturduğumuz öylesi kuyruklar vardır ki! Hiç karşılık beklemeden vermenin, özverinin sembolüdürler!

En çarpıcı olanı da vatan dara düştüğünde yaşanandır. Bu kuyruklar vatan sevdası uğruna nice yiğitlerin, nice canların fedasıyla, hiç tereddüt edilmeden ardı ardına oluşurlar.

Böyle öğrenmişizdir, böyle öğretiriz genç nesillere. Çünkü bizim için vatan; kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır.

Bu uğurda dizi, dizi al bayrağa sarılı şehit olsak da, gazilik onurunu yaşasak da: ”Vatan sana can feda” deriz. Ama hiçbir neden uğruna vatanımızdan vazgeçmeyiz.

Bazen de tarih sayfalarından çıkıp gelir o kuyruklar!

Ülkemizin yokluk yıllarını anlatırlar. Uzun, upuzundurlar. Kimi kuyruklar savaş yıllarını, kimi kuyruklar ise ekonomik sıkıntıları anlatırlar…

Ama bunların en çarpıcı olanı 2’nci dünya savaşı Avrupa’nın her yanını sarmış bütün şiddetiyle yaşanırken; genç Türkiye Cumhuriyetinde oluşan kuyruklardır!

İşte bu savaş yıllarında yaşayanların ekmek alabilmek adına oluşturduğu o uzun kuyruklar dönemin yöneticisi İsmet Paşa ile özdeşleşmiştir adeta…

Ancak İsmet Paşanın bu eleştirilere verdiği yanıt da çok anlamlı, çok da gerçekçidir:

”Sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım”

1970’li yıllarda Ecevit hükümetinin ”Kıbrıs Harekâtı ve Afyon tohumu ekim kararı” nedeniyle ABD’nin uygulamış olduğu ambargolar sonucunda ülkemizde bulunmayan pek çok yiyecek maddesi, akaryakıt ürünleri nedeniyle uzun, upuzun kuyruklar oluşmuş, bu kuyruklar ekonomik ambargonun sembolü, ülkemizin unutulmazı olmuştur…

Ve…

Gelelim günümüze!

Ülkemizde geçen yılsonu itibariyle yaşanan döviz sıkıntısıyla başlayan ekonomik dengesizlikler, giderek tırmanmış; sonuçta işsizliğin, enflasyonun iki haneli rakamlara ulaşması günümüz Türkiye’sinde giderek artan geçim sıkıntılarını da beraberinde getirmiştir.

Özellikle dar gelirli ailelerin, milyonlarca emeklinin mutfağı yangın yerine dönmüş. İşsizlik giderek artmış, pek çok iş adamı iflas, çoğu konkordato ilan etmişken;  ülke yönetiminde bulunanlar, özellikle çarşı pazarda giderek artan sebze fiyatlarını düşürebilmek adına. Büyük illerimizde tanzim satış çadırları kurmuşlar, işte bu çadırların önünde uzun ama upuzun kuyruklar oluşmuştur.

İşte bu kuyruğun adı,  ”çaresizlik kuyruğudur”

Bu kuyrukta saatlerce bekleyerek sıra kendilerine geldiğinde eğer alabilirlerse sınırlı ağırlıkta sebze ve meyve ile evlerine dönerken, bu sıkıntılara çözüm adı altında böylesi uygulamaları yapan yöneticiler; tanzim satışlarında sunulan çeşitlerin artacağını söyleyerek; çarşı pazar fiyatlarını mutlaka ucuzlatacağız demektedirler!

Bu uygulama başlangıçta başarılı olsa da; ülke genelindeki tarım üreticilerimiz yeterince desteklenmeden kalıcı olabilecek midir?

Çiftçimiz mazotu, gübreyi, tarım ilacını geçen yıla nazaran çok daha pahalı alıp, bunun çaresizliğini yaşarken, tarım kooperatifleri işlerliklerini kaybetmişken, çarşı-market fiyatları hala yeterince düşmemişken; sadece büyük illerimizin belli noktalarında uygulanan tanzim satışları fakir fukaranın mutfak yangınına çare olacak mıdır?

Ülkemizi 16 yıldan beri yönetenlere;  ”yıllar önce yaşanan yiyecek kuyrukları günümüzde de yaşanıyor” denildiğinde; ”o zamanki kuyruklar yiyecek yokluğundandı. Bizimkisi olanların fiyatını düşürmek için” diyebilmektedirler!

Böylesi bir yanıt, yaşanan gerçeklerle örtüşmekte midir?

31 Mart 2019 tarihinde yerel seçimler yapılacaktır. Bu seçimler öncesinde ucuz sebze meyve alabilmek için çaresizlik kuyruğunda saatlerce bekleyenler, geçim sıkıntısıyla boğuşan milyonlarca işçi – emekli, iş arayan milyonlar; o gün gelip de sandık başına gittiklerinde oylarını kullanmadan önce, ülkemizin böylesi bir sıkıntıyı neden yaşadığını mutlaka düşüneceklerdir…

 

 

Ölüm Medeniyeti

0

“Nasıl ölmek istersiniz?” sorusu ürperti verebilir. Ölüm; gece kadar, gündüz kadar, güneş kadar gerçek. Kozmik yasalar değişir belki; lakin ölüm, hiç değişmeyecek, kaçınılmaz bir gerçek. O halde tekrar sorayım: “Nerede ve ne şekilde ölmek istersiniz?”

Babamın ölümünde başucundaydım. Ağzına pamukla damla damla zemzem veriyor, bir taraftan da Yasin okuyordum. İkinci sayfasındayken son nefesini verdiğini hissettim, hiç çırpınmadı. Nefesini aldı, boynunu büktü. Okumayı orada kestim. O akşam kendi evinde hep beraber misafir olduk, ertesi gün vedalaştık.

Annemin ölümünde kendimi hep suçlu hissediyorum. Gözümün önünde değildi, yoğun bakımda vefat etti. Hastaneye kaldırmasaydım bu defa yine kendimi suçlu hissederdim, “Ölüm ne bir dakika ileri ne bir dakika geri…” mutlak inancımıza rağmen.

Pek çok ölüme şahitlik yapan yoğun bakım hemşiresinin şu sözlerini okuyunca önce ürperdim, sonra derin düşüncelere daldım: “Hastaların üzerinde ince, yeşil renkli bir çarşaf bulunur. Mahremiyete dikkat edildiğini söyleyemem. Ölüm anı yaklaşan kişi oksijen maskesini fırlatır, kablolarını koparmak ister. Biz de maskeyi tekrar takarız, zapt edemezsek bu defa ellerini kemerlerle sıkı sıkıya yatağa bağlarız, çırpınışı devam eder. Nefessiz kaldığında bazen boğazından delik açılır. Amaç, ölümü geciktirmektir.”

Evrenin en şerefli varlığı insana layık olmayan bir tablo bu. Yoğun bakımda son defa ziyaret ettiğimde bana “su, su…” diyen annemin tazarruları, hala hafızamda yankılanmaktadır. Hemşire hanımın “On dakikada bir biz su veriyoruz, sizin vermenize gerek yok,” demesi üzerine ağzına su da koyamamıştım. Keşke başında Kur’an okuyabilseydim, geleneğimiz gereği birkaç damla zemzemle dudaklarını ıslatabilseydim. Dile gelse bir de annem konuşabilse…

Annemin uzun süren hastalığı döneminde uygulanan tedavileri görünce kendi kendime “Tıp insana ne kadar mekanik yaklaşıyor, insana insan gözüyle bakmıyor, bir makine gibi davranıyor. Tam bir Ortodoks tıbbı!” demiştim. Aklıma nereden geldiyse, “Ortodoks tıbbı” daha sonra dilime pelesenk oldu.

Sanırım sorumuzun nedeni biraz daha anlaşıldı.

İncil’de Tanrı Yehova’nın “Acıklı ölümle ölecekler (Yeremya 16/4).” cümlesi aklıma geldi. Acaba terk ettiğimiz medeniyetimiz, ölüm yolculuğunda bile bizi cezalandırıyor mu, diye düşündüm.

Medeniyet; kişinin, yalnız doğumunu değil, ölümünü bile biçimlendirir. Düğünlerimiz, insan ilişkilerimiz, ticaretimiz, eğitim anlayışımız, eğlencelerimiz birer medeniyet tezahürüdür. Hayatın merkezine insanı koyarsanız insan gibi yaşar ve ölürsünüz, başka bir şeyi koyarsanız onun çekim gücüne göre yaşantınızı kurarsınız.

Doğumumuz nasıl, yaşayışımız nasıl, ölümümüz nasıl? Biz şimdi hangi medeniyetin insanlarıyız?

“Ölü, naaş, ceset” gibi kelimeler çok soğuk ve korkunç gelir bana. Eskiden “merhum” denirmiş, Allah’ın bağışını kazanmış anlamında. Mesela “veda vakti”, “beklenen gün” dense ne güzel olur. Ölümü de korkulacak bir eylem olmaktan çıkarmış oluruz. Mevlana “Şeb-i Arus”, yani düğün gecesi demiş, Rabb’ine kavuştuğu gece düşüncesiyle. “İki gün yatak, üçüncü gün toprak…” söylemi, samimiyet yüklü bir dua.

Kelimelere hoş ve derin manalar vermek, sosyal hayatımızın her anını düzenlemek bir medeniyet konusudur. Bir medeniyetin yüksekliği, medeniyete hayat veren insanların, eşya-olay-insan ilişkisindeki tanımıyla ilgilidir. Hayatı, acilen ve yeniden tanımlamalıyız.

Çağımızda, medya, beşikten mezara öğretmenimiz oldu. Televizyonlarda gün boyu yemek, güzellik programları yapılıyor. Programlarda, zaman zaman, kendilerine “çağdaş papazlar” adını uygun gördüğüm psikologlara da yer veriliyor. İnsanlar, programlara katılarak bazen günah çıkarıyorlar. Katılımcıların ilişkileri, rahatlatmaktan ziyade, kişide gerginliğe yol açıyor. Hâlbuki “Doğduğunda çocuğa nasıl davranılır, doğum yapan anneye neler yapılır, okula başlayan çocuklar nasıl motive edilir, evlilik öncesi sırası ve sonrasında, bizim kültürümüze göre, nasıl bir yol izlenir, yaşlananlara ve beklenen güne kavuşanlara nasıl rehberlik edilir?” gibi soruların cevabı aransa, verilecek cevaplara göre, insan merkezli bir medeniyet inşa edilse fena mı olur?

İlki yanlışsa gömlekteki bütün düğmeler yanlış olur. Hep bir medeniyet inşasından söz ediyoruz. Geleneğimizin ve inancımızın inşa edeceği medeniyetin düğmelerini kullanacağımız elbiseyle donanmalıyız. Tebdil-i dünya yolcuları bu elbiseyi giyerlerse, inancım odur ki, onurlu bir seyyah olarak yollarına devam ederler.

Teneffüs ettiğimiz hayat algısı ve yoğun bakımdaki yaşantı, insanlığı boğuyor.

 

 

Bana Güzel Bir Şeyler Söyle…

İnsanlar geleceklerini ilgilendiren konularda kötü şeyler duymak istemez.

1999 depreminden sonra birçok uzman yıllarca Marmara Bölgesinde 30 yıl içinde yine büyük bir deprem olacağını, ciddi tedbirlerin alınmasının gerekli olduğunu anlattılar durdular.

Uzmanlardan sadece bir kişi ilk 30 yılda böyle bir deprem olma ihtimalinin çok düşük olduğunu, muhtemel depremin çok daha ileri bir tarihte olabileceğini söyledi. Hepimiz rahatladık. En fazla bu uzmana inandık. Çoğumuz “biz öldükten sonra olur” ümidiyle deprem korkusundan kurtulduk.

Ama uzmanların çoğunluğunun söylediği gibi deprem zamanı yaklaştı mı, yoksa önümüzde hala uzunca bir zaman dilimi var mı bilemiyoruz. Deprem zamanı gelince olacak.

Bu toplum psikolojisi seçim kampanyalarında mutlaka gözetilmesi gereken bir husustur.

Profesyonel politikacılar bunu iyi biliyor. “Güzel şeyler söylemeye” özen gösteriyorlar.

Seçime kırk günden daha az kaldı. Adayların ve partilerin kampanyaları yoğunlaşmaya başladı. Bu arada vaatler, projeler uçuşuyor.

Özellikle ülkeyi 16 yıldır yöneten AKP ve adayları yaşamakta olduğumuz “ekonomik krizin en kötüsünün geride kaldığına” inandırmaya çalışarak, 16 yılda yapamadıkları ne varsa önümüzdeki 5 yılda yapmayı vaat ediyor.

*************************************

Tahir Büyükakın’ın Seçim Beyannamesi

AKP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tahir Büyükakın projelerini açıkladı. Açıkladığı projeler herhalde Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin 50 yıllık bütçesiyle zor yapılır.

15 sene önce İbrahim Karaosmanoğlu da, 5 senede yapacağım diyerek, böyle vaatlerin yer aldığı bir kitapçık bastırmıştı. 15 sene geçti bu kitapçıkta vaat ettiği “Metro, Yarımca’dan Çayırköy’e kadar Monoray, Gebze- İzmit arası RaybüsTeleferik, Kongre Merkezi, Metrobüs, Kent Meydanı, 5 yeni arıtma tesisi” gibi önemli yatırımları gerçekleştiremedi.

İbrahim Karaosmanoğlu‘nun çoğu gerçekleşmemiş vaatleri bile, Tahir Büyükakın‘ın seçim beyannamesinde yer alan vaatler yanında çok hafif kalır.

Gidiş- dönüş 15 km’lik bir tramvay hattından başka önemli bir yatırım yapamayan AKP’li belediyenin, başkanı değişince bu vaatlerin hepsini yapacağına halk inanır mı, bilemem.

Üstelikte Kocaeli B. Belediyesi devlete 6 milyar TL borcu ile en borçlu belediye iken.

Büyükakın’ın beyannamesinde “genetik, robotik, yapay zekâ, nano teknoloji, 3 boyutlu yazıcılar, nesnelerin interneti, alternatif ve yenilenebilir enerji alanlarındaki, baş döndüren gelişmeleri yakalayıp, yenidünyada öncü olmayı hedefliyoruz” gibi “cafcaflı sözler” var.

Bunlar genel devlet politikası ile ilgili hususlar. Bu kavramlarla ilgili belediyecilikte uygulaması ve Kocaeli halkının günlük hayatını etkileyecek bir projesi olsaydı herhalde açıklardı.

Zaten Büyükakın’ın projelerinden önemli bir kesimi kendi yetki alanı dışındave merkezi yönetimin kararı ile yapılabilecek işler. Üstelik belediye bütçesiyle yapılması imkânsız olan dev projeler.

Körfez’den başlayıp İzmit’ten geçecek ve Kartepe’ye kadar uzanacak yeni bir metro hattı. Darıca- Gebze arası 31.2 km uzunluğunda metro hattı veGebze- Sabiha Gökçen arası 25 km lik metro hattı da seçim beyannamesinde yer alıyor.

Yetmedi Kuzey Marmara ve Güney Marmara otoyolları da vaatler arasında.

Adliye Kompleksi, Şehir Hastaneleri vd birçok yatırım da böyle.

Bunları devletin bile yapacak parası yok. Ama başarabilirse yap- işlet- devret modeliyle hayata geçirecek.

Peki, bunlar Büyükakın değil de, başka bir belediye başkanı seçilirse yapılmayacak mı?

Yapılması veya yapılmaması belediye başkanının şahsı ile alakalı değil. Gerçekleşmesi ekonominin genel durumu ve siyasi iradenin kararına bağlı olacak.

Tahir Büyükakın başlamışken gıda fiyatlarındaki artışı nasıl engelleyeceğini, köylerin boşalması, kente göçü nasıl önleyeceğini de projelendirebilseydi.

Üstelik bu konu sadece merkezi yönetimin değil, belediyelerin de yapabileceği çok şeylerin olduğu meseleler. İsterse bu alanlarda örnek alabileceği, güzel hizmetler üreten belediyeler de var.

Ama AKP ve adayları halkın güzel şeyler duymak istediğini iyi biliyor.

Asu Maralman‘ın bir şarkısı vardı. Galiba sözleri şöyle idi:

Bana güzel bir şey söyle / Kalbim sevinçle dolsun. / Bana güzel bir şey söyle / Varsın yalan olsun.

Söyleyin sevgili adaylar.. Yalan da olsa.. Biraz rahatlamaya ihtiyacımız var.

Ama fazla da abartmayın. Zaman tez geçer. Günü geldiğinde birilerinin vaatlerinizi yüzünüze vuracağını da düşünün.

*************************************

Kötü Şeyleri Güzel Söylemek

Ekonomik veriler uzman gözüyle bakıldığı zaman şiddetli alarm veriyor.

Ama halkımız güzel şeyleri duymayı sevdiği için Reis ve ekibi hoşa gidecek sözlerle anlatmayı başarıyor.

Aralık 2018’de sanayi üretimi ve perakende satışlar, önceki yılın aynı ayına göre, yaklaşık yüzde 10 azaldı.

Millet alamadığı için satışlar, satışlar azaldığı için üretim düşüyor. Fabrikalar ya duruyor veya düşük kapasite çalışıyor. Böyle olunca üretmek için kullandığınız hammadde, enerji ve ara malı ithalatımız azalıyor. Buna karşılık stoklarda ne varsa satmak zorunda kalındığı için ucuz pahalı demeden ihraç ediliyor.

Böyle olunca ithalat azalıyor, ihracat kısa dönem için biraz artıyor. Böylece dış ticaret açığı düşüyor.

Bu sonuç iyi gibi gözükse de bir dizi kötü gelişmenin sonucu.

Bu kötü gelişmelerin başka sonuçları da olacak: Maliyemizin esas geliri tüketime dayalı vergilerdir.

Konut satışları 2018 Ocak ayına göre, 2019 Ocak ayında yüzde 24 düştü. Kredili konut satışı %72,5 oranı ise düştü.

Otomobil satışında son 5 yılın Ocak ayı ortalaması 34 bin iken, 2019 Ocak ayında satış sadece 17 bin oldu. Yani satışlar yarı yarıya düşmüş durumda.

Konut, otomotiv ve akaryakıt devletin vergi toplama kaynakları. Bu kaynaklar kuruyunca devlet vergiyi nereden toplayacak?

Batan şirketler ve artan işsizlik ise ayrı bir sonuç.

“İçimi daralttın yine be kardeşim.”

“Bana güzel bir şey söyle, varsın yalan olsun.”

Reis ve ekibi hemen müjdeyi veriyor: “Dış ticaret açığımız azaldı. Ekonomide zor dönemi atlattık.”