29.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 561

Osmanlı Ordusunun Bozuluşu ve Çöküşü (2)

Eyalet ordusunun dağılmasından sonra kapıkullarının önemi artmış ve sayılarıda hergeçen gün çoğalımştır. işte bu çoğalma, kapıkulu ocağı’nında bozulmasına sebep teşkil etmiştir.

Kapıkulları, Osmanlı İmparatorluğunda maaşlı askerlerdir. Bunlar yeniçeriler ve kapıkulu atlılarıdır. Her iki ocak da bozulmaya yüz tutınadan önce, bünyelerine gelişigüzel kirnseleri almazlardı. Sıkı bir disip lin hâkimdi. Bu ocak mensupları aynı zamanda evlenmemiş askerlerdi. Bozulmaya uğramadan önce kışlalarında yatıp kalkarlar ve yine orada talim ve terbiye görürlerdi.

Koçi Bey, ünlü Risalesinde, tımarlı sipahilerle, yeniçeri ocağının birbirlerini tamamladıklarını belirtmektedir: «Geçmişteki büyük padisahlar, altıbölük halkını, yeniçeri ocağı ile, yeniçeri tâifesini, altı bölük

 

(3)  Gibb and Bowen, İslamic Society and the West, Oxford Üniversity Press, London, 1951 s. 188 – 190 Zikreden: Aydın Yalçın, a.g.e., s. 225.

halkı ile ve bu iki tâifeyide zeâmet ve tımar askeri ile zaptederlerdi»4 XVII. yüzyıl ortasında tunarlı ordusunun zayıflaması yüzünden, yeniçerileri sayısının artması ve kalitenin bozulmasının bu dengeyi bozduğu, paralı askerlerin sayısının arttırılmasının fayda yerine zarar vereceğini de vurgulamaktadır5 .

B. Yeniçeri Ocağının Bozulması :

Yeniçeriler XVI. yüzyılın sonlarına kadar çok mükemmel Dir asker olarak Osmanlı imparatorluğunda vazife yapmışlar ve bu tarihlere kadar güçlerini muhafaza edebilmişlerdir. Tımarlı sipahilerin tarih sahnesinden çekilmelerinden sonradır ki yeniçerilerin sayılarının arttırılması ve başka sebepler yüzünden bu asker sınıfı da hızla bozulmaya uğramıştır. Yeniçeriler çok ağır disiplin altında askerliklerini sürdürmekteydi. Bu asker sınıfı tan-ıamen devşirmelerden meydana gelmiş, fakat büyük subayları ise umumiyetle Türklerden seçilmiş bir ocaktı.

I) Hatır, Rüşvet ve Kuvvet Yolu ile Ocağa Yeniçeri

Yeniçeri Ocağı yukarıdaki temel ilkelerini XVI. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş kaybederek bozulmaya başlanıştır. Bu asker ocağına hatır ile rüşvet ile ve hatta kuvvet yolu ile yeniçeri kaydedilmeye başlanmıştır. Koçi Bey’in ünlü Risalesinde: Ayak takımından bu ocağa yazılan ve doğru dürüst eğitim görmeyen, başıbozuk bir güruhla bu ocağın doldurulmasının zararlarına değinilmektedir. Eskiden itibarlı bir meslek olan yeniçeriliğin XVI. yüzyıldan sonra artık eski cazibesinin kalmadığına işaret edilmektedir6.

Aynı hususu i. Hakkı Uzunçarşılı da belirtmektedir: «iran ve Avusturya ile yapılan uzun seferler münasebetiyle Ocak münhallerini doldurmak için devşirmelerin kâfi gelmemesine mebni kul kardeşi olarak ocağa efrad alınmıştır, yine bu gibi ihtiyaç üzerine veya yeniçeri ağası ve ocak kâtibine verilen rüşvet karşılığında Ocağa hariçten talim ve terbiye görmemiş kimseler kaydedilmiş ve böylece gün geçtikçe Ocak bozulmuştur». «Tarihçilerin belirttiğine göre, 1600 yıllarından sonra» gelişigüzel esnaf ve hammal makulesinden «rüşvet mukabilinde yeniçe-

 

(4)  Koçi Bey Risalesi, s 51

(5)  Aym Eser, s. 51 – 52.

(6)  Koçi Bey Risalesi, S. 41 45.

ri yazılması ve bunların kışlalarında oturmayıp evlerinde ve işlerinin başında kalmaları ocağı fena duruma düşürmüştür.»7

Birçok tarihçimizin de belirttiği gibi, İran, Avusturya, Rusya savaşları ve bu savaşlarda başarı gösterilmeyişi, Osmanlı Devletini Avrupa devletlerindeki ordulara benzer muntazam ordular kurmaya zorluyordu. Yeniçeri ocaklarına alınan yeni elemanlar, bilgisizlikleri ve beceriksizlikleri yüzünden bu ocağın savaş gücünü artırnuyor, bilakis bu ocağın huzurunu, disiplinini, muntazam eğitimini ortadan kaldırmış oluyordu. Disiplinden uzak olan bu ocaklılar artık padişahlara bile baş kaldırmaya başladılar. Padişahlar ise isyan eder korkusuyla bu ocağı ıslâh yoluna bir türlü cesaret edemiyorlard18 .

2)          Disiplinsizlik, Fitne ve    Ocak içine Girmesi :

Koca Sekbanbaşı Risalesinde de Yeniçeri Ocağının bozuluşu, fitne ve fesadın bu ocak içerisinde yaygınlaştığı, müslüman kılığına sokulmuş casusların bu ocak içerisinde dolaştığı ve yeniçerilerin kumandanlarına bağlılıklarının azalmasına işaret edilmektedir. Pidne ve fesad öyle bir korkunç duruma geldiki, ocak mensupları kendi aralarında birbirlerine! «Be hey yoldaşım, devletin bize verdiği yedi akçe ulüfedir. Bizi şehadet ve cennet vaadiyle gâvura göz göre göre kırdırıyorlar. Bizin•ı iki canımız yok ya. Gâvur bizim neyimizi aldı. Boşubosuna niçin kırılalım»9 demekten geri durmuyorlardı.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda yeniçeriler, para ile toplanan gönüllüler savaşlarda bozgun çıkarmağa ve hatta savaşa dahi gitmemeğe başlamışlardır. Gönülsüz olarak katıldıkları harplerde ise, harbe giderken yol boyunca kanunsuz işler yapmışlar, halkı ise bu eylemleriyle tedirgin etmişlerdir. Durum gösteriyor ki eskiden o disiplinli Osmanlı ordusunun yerini, çapulcu, hırsız bir güruh almıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde bu hususlara işaret ederek, Osmanlı ordusunun köylerden geçerken, köy halkının evlerini terkederek dağlara kaçtıklarını, yol boyundaki bazı kalelerde, kale muhafızlarının askerlikten başka her türlü işle uğraştıklarını, ticaret bile yaptıklarını söylemektedir10.

Bir başka kaynakta ise, yeniçerilerin, acemi oğlanlar hamamında genç delikanlılara tecavüzlerde bulunduklarına, gasp, hırsızlık, içki, kumar, yağmacılık gibi şeylerin bu dejenere olmuş guruh tarafından, Türk toplumuna sokulduğuna işaret edilmektedirll

 

(7)  İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 3. Cilt, s. 275.

(8)  Aynı Eser, 4. Cilt. s. 321 – 325.

(9)  Koca Sekbanbaşı Risalesi, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 131    132.

(10) Evliya Çelebi Seyahatnamesi, s. 15 – 47   48 – 50.

Devam edecek

 

 

Duymak İstemediğimiz Gerçekler

Son zamanlarda halkımızın kötü şeyler duymak istemediğini, seçim kampanyalarında mevcut sıkıntıları ve geleceğe dair felaket senaryolarını anlatmanın muhalefet açısından olumsuz bir kampanya olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bunun psikolojik açıklamasını belki de “gelecekten korkmak” şeklinde açıklayabiliyordum.

Hani “devekuşu gibi kafayı kuma gömmek” tabiri vardır ya. İnsanlar da gelecek bir felakete karşı yüzünü, gözünü kapatıp, çökerek veya yatarak tepki verirler.

Ekonomik kriz dediğimiz buzdağının görünen ve görünmeyen kısmını anlattığımızda böyle bir tepkinin aynı zamanda felaketi anlatana öfkeye de yol açabildiğini görüyoruz.

Bu psikolojik tepki olayının bambaşka bir açıklaması olacağını keşfettim.

“Emret Bakanım” adlı, 80’li yılların efsane bir TV dizisi vardı. Bu dizinin unutulmaz repliklerini hatırlatan bir yazıdaki cümle bana “işte budur” dedirtti.

“-    Demokraside vatandaşın bunu bilme hakkı var!

–       Hayır, Sayın Bakanım. Bilmeme hakkı var. Bilmek sadece suça ortaklık duygusu verir onlara. Bilmemenin bir saygınlığı var.”

Bu sadece halkımıza ait bir psikolojik sorun değilmiş demek ki.

Bütün insanlar kendi seçtikleri kişilerin / partilerin yaptıkları yanlış işler sonucu yaşadıkları kötü sonuçları duymak istemiyor.

Çünkü “suça ortaklık duygusu” içlerini kemiriyor.

Bugüne kadar AKP seçmeninin her türlü olumsuz şartlarda bile partisine oy vermeye devam etmesini bir türlü açıklayamıyorduk.

Özellikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer CHP sözcüleri sadece ekonomik krizi değil, adalet sisteminin çökmesini de anlattılar uzun uzun.

Milli Eğitim politikalarının insan yetiştirme düzenimizi yerle bir etmesini, Dış Politikada özellikle Suriye’de en istemediğimiz sonuçlara yol açtığını, burada kurulmakta olan PKK Devletinin ve bölgeye iyice yerleşen ABD ve Rusya’nın tehlikelerini konuştular. Bu noktaya gelişte Türkiye’yi yönetenlerin ağır sorumluluğunu açıkladılar.

180 milyar dolar bütçesi olan Türkiye’nin, 5 milyona yakın Suriyeliye harcadığı 37 milyar doları, Ege’de Yunanistan’a verilen 18 adamızı sorguladılar.

İYİ Parti kurulduktan sonra onlar da bu olayları eleştirdiler.

Eleştiriler yanlış mıydı? Hayır.

Fakat seçim kampanyalarında bu dilin kullanılması muhalefete avantaj sağladı mı? Yine hayır.

Anlaşıldı ki muhalefet yeni bir dil kullanmalı idi.

Muhalefetin seçim kampanyasında gözetmesi gereken ve stratejilerinin temeli olarak benimsemesi gereken ilke “güzel şeyler söylemek” olmalı idi.

Muhalefetin belediye başkanları sanki bu olayı sezmiş gibi.

Polemiklere girmeyip, yapacakları güzel işleri anlatmaya çalışıyor.

Bu dil AKP‘nin alıştığı oyun tarzını bozabilir.

Reis‘in aynı oyun kurgusuna çekme çabası pek sonuç vermemiş gibi.

O ki, en çok anket ve kamuoyu araştırması yaptıran ve günlük söylemini bile anketlere göre belirleyen bir partinin lideridir.

İlk defa olarak, “anketlere güvenmiyorum” demekte ise 31 Mart akşamı ilginç sonuçlar görmeye hazır olmalıyız.

*************************************

Yazarın Bilgilendirme Görevi Kapsamında

Siyasetçiler açısından seçim kazanmak önemlidir. Bu bakımdan her doğru bildiklerini, her zaman söyleyemezler.

Özellikle iktidar yapılan yanlışların konuşulmasını hiç istemez.

Bunun için temel ilkesi “Kimse ne yaptığınızı bilmezse, kimse neyi yanlış yaptığınızı da bilmez.”

AKP bu ilkeyi uygulamakta son derece mahir. Hele ki, son operasyonlarla merkez medyayı da yandaş hale getirdi, imkânları daha da arttı.

Etrafa yaydıkları “korku dağları beklemeye başladığı” için sosyal medya bile oto sansür yoluyla etkisiz hale getirildi.

Haberler ve tartışma programlarının konuları, belli bir merkezden gelen talimata göre belirlenmekte.

Ekonomik kriz ve gelecekte olabilecekler hakkında halkımızın bilgilendirilmesi yerine, “Tanzim Satış Noktalarında” yaratılan uzuun “varlık kuyrukları“nın halkımızı mutlu ettiği, CeHaPe’nin tartışmaları gibi konular gündemde tutulmakta. Veya CHP ve İYİ Parti’nin terör örgütleriyle işbirliği yaptığı gibi saçma sapan iddialar öne çıkarılmakta.

Oysaki yazarların halka doğru ve önemli bilgileri vermesi onların temel bir görevidir.

Yazının aşağıdaki bölümü bu görevin yerine getirilmesi kapsamında değerlendirilmelidir.

***

İkibuçuk Milyon İşsize İş

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak “2019’da 2,5 milyon istihdam sağlayacağız” dedi. Yani mevcut işsizler artmayacağı gibi işsiz sayımız 2,5 milyon azalacak demek istedi.

Bakan Albayrak’ın bu vaadinin doğru olmadığını (koskoca Bakan bilerek yalan söylemeyeceği için böyle ifade ettim) işin erbabı olan dostların verdiği bilgiler ve rakamlara dayanarak ortaya koyalım.

Fikret Artan dostumuz diyor ki, “Türkiye Ekonomisi Yıllık Ortalama %5 Büyüme ile yıllık 700 bin Kişilik İstihdam sağlama kapasitesine sahiptir.

2019 Büyüme hedefi hormonlu olarak %2,3 ilan edildiğine göre ancak 300-350 bin istihdam artışı sağlar.  O halde Damat yıllık ortalama %17,86 büyüme sağlamanın yolunu” kimden öğrenmiş olabilir doğrusu merak ediyoruz.

Damat Bey’in açıklaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “TOBB’den söz aldık. 2,5 milyon kişiye Yeni İş vereceklerini taahhüt ettiler” açıklaması ile örtüşüyor.

Anlaşılan işsizlik için büyüme yoluyla çare bulamayacaklarını biliyorlar, emir ve talimatla bu işi çözmeyi planlıyorlar.

TOBB Başkanı böyle bir söz verdiyse üyeleri epey şaşırmış olmalı.

Çünkü TOBB kendi açıklamasında, “üyelerimizin devletten 100 milyar TL alacağı var. Ödenmezse şirketlerimiz zora düşecek” dedi.

Kasım 2018- Ocak 2019 üç aylık verilere göre “her gün 8.800 çalışan daha işsiz kalıyor.”

“Genç işsizlik oranı % 23,6 oldu.”

İşsizlik azalmıyor, hızla artıyor.

Duymak istemeseniz de, suçluluk duygusu ile kızsanız da, gerçek bu sevgili halkım.

 

 

Zilletçi Yazdı: Ne Koltukmuş Be!

16 Nisan 2017’deki Anayasa değişikliği halkoylamasıyla birlikte yeni sisteme geçiş yapmaya milletçe “evet” dedik. 24 Haziran 2018’deki seçimle birlikte de yeni sistemin, olukça otoriter bir başkanlık modeli ortaya koyan yeni sistemin ilk cumhurbaşkanını seçtik. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ilk turda %52,59 oy alarak ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. Bu yeni sistem tartışılırken benim de içinde yer aldığım hayır bloğunun üzerinde en çok durduğu konulardan biri şuydu, Siyasetimizin senelerdir yaşayan teamülleri hasebiyle cumhurbaşkanlığı görevi 2014 cumhurbaşkanlığı seçimine dek her daim partiler üstü bir yerde konumlandı. 2014 Seçimine dek cumhurbaşkanı seçilen isim seçildiği partiden memnuniyetle istifa etti, her ne olursa olsun tarafsızlığını korudu devletin kirişleri arasında dengeyi bulan âkil kişi oldu yahut olmaya çabaladı. Buradaki amaç parti ayrımı gözetilmeksizin herkese eşit mesafede duran bir cumhurbaşkanının varlığını sağlamaktı. Ve tabii ki cumhurbaşkanlarının yürütmenin başına geçmek gibi niyetleri de yoktu. Getirilmesi için çalıştıkları yeni sistemde partili bir cumhurbaşkanı işaret edilirken aynı zamanda cumhurbaşkanının tarafsızlığının güçlendirileceği tezatından söz ediliyordu. Ben o dönemki yazılarımda en çok sistemin bu tehlikesinden söz ediyordum. Bu tehlike ne mi? Sosyolojik açıdan olaya yaklaştığımız zaman her ne kadar acı olsa demokratikleşme noktasında epey yolumuz olduğu hakikatiyle karşılaşıyoruz. 21 Şubat’ta kaybettiğimiz Kemal Karpat hoca bu konuda “Türk siyasetinin demokrasi adına yürütülen mücadelesinin ideolojik temeli tek parti döneminden kalan aşırılıkları gidermek çabasıdır.” der. Ben de bu tespitine katılırım. Bizim demokrasi mücadelemiz halen güçlü bir köke yaslanmaktan aciz durumdadır. Hal böyle olunca bugün Türkiye’de seçilecek partili cumhurbaşkanına manasızca fazla yetki veren bir sistem getirirseniz zaten arasında çatlaklar oluşmaya başlayan toplumu bir felaketin içine adım adım sürüklersiniz. O lider zamanla kendisine oy verenlerin lideri haline dönüşür. Devlet ve parti iç içe geçer parti devleti kaçınılmaz hale gelir. Bu sistemin en büyük tehlikelerinden birinin bu olduğunu savunuyordum. Haklı çıkmamayı inanın isterdim… Bu sabah sayın cumhurbaşkanı sosyal medya hesabından bir paylaşım yaptı. Diyor ki, “Bu ülkede iki ittifak var Cumhur İttifakı ve Zillet İttifakı. Zillet İttifakı Pennsylvania ve Kandil’in yönetimindedir. Amaçları da teröristleri devlete yerleştirmektir.” Açıkçası üzüldüm, siyasetimizin getirildiği noktaya çok üzüldüm. Hele ki bugün eski başbakanımız Necmettin Erbakan’ın ölümünün 8.senesi. Huzur içinde yatsın. Dünyayı başka pencerelerden izledik, doğru. Buna rağmen bugün kendisini her ne olursa olsun milleti için didinen bir siyasetçi, inandığı dava uğuruna dürüstçe mücadele eden bir lider olarak saygıyla yad ediyorum. En sert muhalefetini bile müthiş bir beyefendilikle yaparak herkese örnek olan Erbakan hocanın talebesi sıfatıyla siyasete başlayan Erdoğan’ın hocasının ölüm yıldönümünde yaptığı açıklamaya bakın. Üzülmemek elde mi ?

Bir genç olarak ülkenin cumhurbaşkanının 3-5 tane belediye fazla almak için, 3-5 oy fazla alabilmek için girdiği şekillere çok üzüldüm. Üzülmemek elde mi? “Ne koltukmuş be!” dedim. İnsanı hırstan, kibirden ne hallere getiriyormuş. Her ne uğuruna olursa olsun dilerim Allah hiç kimseyi bu hallere düşürmesin. Bir cumhurbaşkanı ki liderliğini yaptığı siyasi ittifaka destek vermeyen, kendisinden farklı düşünen herkesi terörist kabul ediyor. Ülkedeki seçmenlerin %47’sine terörist damgası vuruyor. Milletin bekasına düşman görüyor. Ama İYİ Parti meclise ‘Beka sorunu nedir, araştıralım. Sonra hep beraber gereğini yapalım’ teklifi verdiğinde ittifakına ret oyu verdiriyor. Sayın cumhurbaşkanı siz, ben ve benim gibi düşünenlere terörist diyorsunuz. Liderliğinize muhalif olanlara “Bunlar milletin bekasına tehdittir !” diye bize parmak sallıyorsunuz da bizler iftira atmayı, yalan konuşmayı sevmeyiz. Hakka girmekten korkarız, can yakmaktan imtina ederiz. Ben içi boş laflar etmeyeceğim sadece size bizzat güle oynaya yaptığınız bazı müstesna icraatları hatırlatacağım, Kafanızı gömdüğünüz kumdan çıkarın artık sayın cumhurbaşkanı bu memlekette bir sorun varsa o da bizzat sizsiniz, siz. 17 senedir sandıktan bu milletin teveccühüyle çıktınız. Çıktınız da ne oldu? Elinizdeki tüm güce rağmen, muhalefetin tüm ikazlarına rağmen devletin organlarını ‘muhterem hocaefendi’ diye diye FETÖ’ye teslim ettiniz. Türk ordusunu kendi elinizle dağıttınız. Yargıyı altın tepside paralel yapıya sundunuz. Sonra halka devletini bir temmuz gecesinde sokaktan toplattınız. Dalga geçer gibi ‘Kandırıldık !’ deyip işin içinden sıvıştınız. Sonra memlekette cadı avı başlattınız. O övüne övüne bitiremediğiniz adaletinizde ezkaza FETÖ’nün bankasından maaş çeken amcaların, teyzelerin kandırılmaya hakkı olmadı hapislere tıkıldı. Ama sizin meclis kürsüsünde hocaefendi diye ağlayıp zırlayan bakanlarınızın kandırılmaya hakkı hep vardı. Halen meclis sıralarında, meclisin lokantasında bu milletin parasıyla fink atıyorlar. Yetmedi, politikalarınız tıkanınca elinizde ancak ‘çaynan kek’ tadında söylemler kalınca, seçmenin önüne koyacak ciddi projeler ülkeyi kutuplaştırdınız. Bu zamana kadar iktidar uğuruna hiç bir liderin yapmadığını yapıp araya nifak soka soka bu toplumu iyiden iyiye ayrışırdınız. İnsanları birbirine tahammül edemez, hatta siyaset yüzünden yüz yüze bakamaz hale getirdiniz. Yetmedi, liyakati yerle yeksan ettiniz. İşini bilen insanları sırf sizden farklı düşünüyorlar diye devletten kovaladınız ya da devlete küstürdünüz. Kritik pozisyonları bilmem kimin tanıdığı, onun bunun akrabası diye olur olmadık insanlara peşkeş çektiniz. Türk devletinin hazine anahtarını ekonomi alanında hiçbir yeterliliği olmayan, elif desen direk zannedecek damat beye teslim ettiniz, kendi ekonomi kurmaylarınıza bile “İllallah” dedirttiniz. Yetmedi, bu milletin en hassas duygularını suiistimal ederek oyunuza oy kattınız. Kadınların bedeni üstünden bile oy toplamaya kalktınız. Secdeye giden alınlardan oy hesabı yaptınız. Camilerde hocalara AKP propagandası yaptırdınız, caminin içine bile siyaset soktunuz. Meşrutiyetten beri devam eden Türk parlamenter sistem geleneğini çıkarlarınız için, daha fazla yetkiyi zapt etmek için talan ettiniz rejimi değiştirdiniz.

Yetmedi, bebekler soğuktan donarak ölürken bilmem kaç bin odalı altın saray diktiniz. Sokaklarda çöpleri karıştırıp kuru ekmek bulmaya çalışan vatandaşlarınız varken siz altın kadehlerde ejder meyveli kokteyller içtiniz. “Evladımın canı bir kilo mandalina çekti de alamadım.” diyerek intihar eden babalar varken siz binlerce çeşit yemeği şaşalı resepsiyonlarda, iftarlarda mideye indirdiniz. Yetmedi, 17 senenin sonunda sayısız seçim galibiyetine, elde ettiğiniz uçsuz bucaksız yetkilere rağmen ülkeyi ekonomik kriz enkazının altında bıraktınız. 17 Senelik iktidarın sonunda halkı marketten alışveriş yapamayacak hale getirdiniz. Mitinglerde dağıttığınız bir paket bedava çaya muhtaç bıraktınız. Üretmeyen, üretemeyen tamamıyla dışa bağımlı bir vaziyete düşmemizi sağladınız Yetmedi, yetmedi, yetmedi, yetmeyecek… Peki biz zilletçi hainler kimiz sayın cumhurbaşkanı, biz ne yaparız? Biz bu ülkenin aydın olmaya çalışan gençleriyiz, bizler Mustafa Kemal’in memleketi emanet ettiği o gençliğiz. Biz Asım’ın nesliyiz bizden korkmayın. Hiç korkmayın! Ne hainiz ne de size düşmanız! Biz devletin geleceğinden kaygı duyan, vatan için yanmaya hazır o gençliğiz! Biz okumaya söz verdik, her görüşten okuyoruz. Dünyayı okumaya çalışıyoruz. Biz daha iyi, daha sağlıklı, daha adil, daha demokratik, daha huzurlu ve daha özgür bir Türkiye’nin hayalini kurduk. Bu hayale inanıyoruz, bu hayal için yollara düştük. Bu hayal için çalıştık. Bu hayalin hasretiyle yanıp tutuştuk. Tutuşuyoruz. Tutuşacağız, icap ederse yanacağız. Bu aydınlık hayalin bir parçası olamadığınız için ve bir gün haklı çıkacağımızı bildiğiniz için bugün bizi hainlikle suçluyorsunuz. Sayın cumhurbaşkanı, herkes kendisine yakıştırdığını söyler. Anlıyorum ki siz sallanmakta olan iktidarınızı yitirme korkusuyla, uykularınızı kaçıran anketlerin tesiriyle oyları telâfi etme yolunu sık sık olduğu gibi birilerini günah keçisi ilan etmekte buldunuz. Çünkü siz asla hata yapmazsınız, yapamazsınız. Ülkede bir sorun varsa tabii ki sebebi senelerdir muhalefette olan CHP ve 1,5 sene önce kurulan İYİ Parti’dir. Sorunun AKP’yle ne alakası olabilir ki! Merak etmeyin, biz sizi anlıyoruz çünkü korktuğunuzu biliyoruz, Nâzım diyor ya “Kimseye benzemez onların korkusu !’ diye… Herkes kendisine yakıştırdığını yapar sayın cumhurbaşkanı. Bizlere terörist de deseniz ben size hakaret etmeyeceğim. Adını duymaya tahammül edemediğiniz Mustafa Kemal’in koltuğunda oturuyorsunuz diye etmeyeceğim. O koltukta oturmuş olanlara Sezer’e, Demirel’e duyduğum hürmet için hakaret etmeyeceğim. Türk ilinin liderlik makamına duyduğum saygı için hakaret etmeyeceğim, edebim gereği hakaret etmeyeceğim. Sadece ve sadece şu temennilerde bulunacağım, Allah hiçbir lideri seçim uğuruna böyle aciz hallere düşürmesin!

 

 

Umuda Yazın Beni…

 

Ne zaman yol dese dilim
Gözlerimin içine yürüyorum
Kuş uçmaz kervan geçmez yer de tıkanıp kalıyorum
Sonrasına siyah beyaz resimler fısıldıyor arkamdan
Başını kara bulutlara dayamış dolunay da yıldız boşluğu
Geri dön geri dön, hava parçalı bulutlu yağmur yağacak
Hemen arkasından sulusepken 
Geri dönüp sıkı sıkı yumuyorum gözlerimi
Kirpiklerim muhafız alayı, nöbetini tutuyorum umutların

Var mı bir güzel haberin
Bir türkün, bir şiirin
Hani şöyle burnumun direğini sızlatmayan
Kan kusturmayan
Dil susturmayan
Gerçeğin sırtından, geceyi indiren
Sabahın seherine bozlak taşıyan
Umudu dürten, yüz güldüren
Baharı muştulayan
Cemre düşüren
Kaderi kedere dökmeden söyle

Ölmekten geliyorum ben
Ölüp ölüp dirilmekten
Yeniden doğmaktan
Mart sancısından
Kundak kokusundan
Gözün karasına sus dedim artık
Dünü bıraktım cami havlusuna
Not düştüm yakasına
Anam beni bir daha doğurmaz 
Silin kaydımı dünden, umuda yazın beni..

 

 

Kıbrıs’taki Oyun Çoktan Bitti

Kıbrıs’ta sergilenen çözüm adlı oyun bir türlü bitmek bilmiyor!

Tam 51 yıl kaldı geride…

Kıbrıs’ta çözüm adlı oyun için her müzakere masası kurulduğunda, o oyunla birlikte ne çok umutlar sergilendi…

Ama bilmiyorlardı ki, bu masanın iki ayağı yoktu! Oyuna dâhil olup da olmayan iki ayağı temsil edenlerin çözüme niyetleri de yoktu!

O iki bacaklı masada olsa olsa, aşağıda yaşananlar olurdu; öyle de oldu…

Evet, 1968 yılından bugüne çözüm adlı oyun hep o iki ayaklı masa üzerinde oynandı, konuşuldu!

Son dönemde de öyle oldu…

Çünkü her defasında o masaya çözüm niyetiyle oturan Türkiye ile KKTC idi…

Ya masaya oturup da, çözümü istermiş gibi davranan ama her defasında o masayı deviren, adanın tamamı onların olmadıkça Kıbrıs’ta çözümü istemeyenler kimlerdi?

Çözüm adına kurulan o masanın iki eksik ayağı nasıl anlatılmalıydı? Masasının olmayan ayakları kimlere aitti?

1950’den 1974’e, adayı kana bulayan, önce İngiltere’ye isyan bayrağı açan ama aslında Kıbrıs Türk Halkını adadan yok etmek isteyen adalı Rumlarla, onların akıl babası Yunanistan değil miydi?

Kıbrıs’ta çözümü ister gibi yapıp da, her defasında müzakere masasını iki ayaklı bırakan, müzakereden kaçan daima bu Bizans ikilisiydi…

Ada tarihi boyunca hiçbir zaman çözüm adına hareket etmeyen, daima Rum tarafı ile Yunanistan oldu…

Ama ne hazindir ki;

Dünya onları adanın sahibi olarak tanıdı…

Onlar hep haklı, Türkler daima haksızdı!

Adanın sahibi biziz dediler!

Her çözüm sürecinde türlü ayak oyunları sergilediler…

Hep mağduru oynadılar!

Dünyayı böyle kandırdılar!

Aslında 50’li yıllardan bu yana mağdur olan Kıbrıs Türk tarafıydı,

Kıbrıs’ta özgürce yaşamak, en az Rumlar kadar onlarında hakkıydı.

Çünkü 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini, Rumlarla birlikte kurmuşlar,

O Gazi toprakları atalarından devir almışlardı…

Yıllar boyunca; Kıbrıs Türk’ü adada özgürce yaşamak istedi,

Hak dedi, hukuk dedi, bu ada benim de vatanım dedi…

Ama Rumlar hep tersini söyledi, sen ancak azınlık olursun dedi!

Yıllar yılları kovaladı. Nice müzakereler sonuçsuz kaldı!

En nihayetinde bir çözüm süreci daha noktalandı…

Kıbrıs’ta beklenen son yine aynı!

Bu süreçte de Türk tarafı verdi, Rumlar yetmez dedi…

AB üyesi olan adada: Türkiye’nin garantisi olamaz; Kıbrıs’ta yabancı asker, hele hele Türk askeri hiç bulunamaz dendi!

Türlü olumsuzluklar sergilediler.

Oyun yine aynı oyundu!

Çözüm masasını, Türkler devirsin istediler;

Ama oyunları sonuçsuz kaldı, kurdukları tuzağa;

Ne adanın, Türkleri ne de Türkiye düşmedi.

Aslında adada oynanan oyun da hiç değişmedi!

Oyunun adı hep aynı!

Kimi zaman Annan,

Kimi zaman Butros Gali,

Şimdi de adı Guterres olan biri!

Ne Rum değişecek,

Ne Yunanistan, ne İngiltere, ne A.B.D;

Ne BM, ne de Avrupa Birliği…

Tıpkı Girit de olduğu gibi bekleyecekler!

İstediklerini alıncaya kadar bekleyecekler…

Ama daha çok beklerler!

Çünkü hala göremediler,

Çünkü hala öğrenemediler,

Çünkü hala anlayamadılar,

20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’taki oyun çoktan bitti.

Ne Kıbrıs Girit olacak,

Ne göndere çekilen Al Bayrak inecek,

Ne de Mehmetçik gidecek.

Adanın kuzeyinde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti;

Sonsuza dek yaşayacak…

 

 

ADD Samsun Şubesi ve 5’nci Karadeniz Kitap Fuarı-Samsun

22-23 Şubat tarihlerinde ADD Samsun Şubesinin davetlisi olarak Samsun’daydım. 5’nci Karadeniz Tüyap Kitap Fuarında benim için düzenledikleri imza günlerine katıldım.

Öncelikle hemen şunu ifade etmeliyim ki, geçen yılda katılmış olduğum bu fuar etkinliği bu yıl da aynı coşkuya, aynı yoğunluğa sahne oldu…

Pırıl, pırıl bakışlarıyla geleceğimizin teminatı çocuklarımızın, gençlerimizin kurulu kitap stantları arasında koşuşturmaları görülmeye değerdi.

Kimileri öğretmenlerinin nezaretinde sınıfça, kimileri sınıf arkadaşlarıyla, kimileri ise anne ve babalarıyla birlikte gelmişler; almak istedikleri kitaplara ulaşmanın mutluluğu ile fuar alanında çok güzel görüntüler oluşturdular.

Hele bir de hayranı oldukları yazarların imza günlerine, konuşmacı oldukları salonlardaki katılımcıların görüntülerine baktığımızda; evet, bu kitap fuarları amaçlarına ulaşıyor, yılın birkaç gününde dahi olsa çevresine ilmin/bilimin ışığını saçıyor demek en doğru tespit olacaktır.

Böylesine önemli ışığı sadece bu fuar görüntüleri değil, bu fuara katılımlarıyla gönülleri bulundukları şehre hizmet aşkıyla dolu dernekler, sivil toplum kuruluşları da saçmakta, özellikle çocuklarımıza, gençlerimize yönelik hizmetleriyle öne çıkmaktadırlar.

Bu derneklerin başında ADD Samsun Şubesi gelmektedir. 2017 Mayıs’ında bu derneğimizin öncülüğünde Samsun Tekkeköy Büyüklü İlk Öğretim Okulunda açmış olduğum/uz kütüphane sonrasında beni gönül dostları olarak kabul eden bu güzide derneğin bu yılda kitap fuarında açmış olduğu standına katılarak kitaplarımı imzaladım.

Hemen şunu belirtmeliyim ki, bu iki gün boyunca ama aslında fuar günleri boyunca ADD Samsun şubesinin standı ziyaretçileriyle doldu taştı.

Kimi dostlar bana kitaplarımı imzalattılar, kimi ziyaretçiler Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ait objeleri alarak; hem Atamıza olan sevgilerini gösterdiler, hem de her yıl bu güzide derneğin vermiş olduğu burslara katkı yapmış oldular.

ADD Samsun şubesi gerçekten de Karadeniz bölgesinde bir yıldız gibi parlamaktadır. Bu şubeyi tanıdığım ilk günden beri izlediğim şube başkanı Sn. Dr. Işık Özkefeli ve ekibi heyecanını hiç kaybetmeden Büyük Önder Atatürk’e olan bağlığını her etkinliğe taşıyarak onun ışığı ile etrafını aydınlatmaya devam etmekte, inanılmaz bir enerji ile gençlere örnek olmaktadır.

Yüreği hizmet aşkıyla, pozitif bilimle, vatan sevdasıyla dolu Sn. Özkefe’liyi; bu aydınlık yolda yalnız bırakmayan yönetim kurulu üyelerini ve de özellikle gençlik kolları yönetimini, üyelerini canı gönülden kutluyorum.

Atamızla özdeşleşmiş olan güzel Samsunumuz, böylesine özel bir derneğe sahip olmakla övünmelidir. Onlar hiçbir karşılık beklemeden, büyük bir özveriyle çalışmalarına devam etmektedirler.

Bu yıl bilindiği üzere Büyük Atatürk’ün Samsuna çıkarak başlatmış olduğu milli mücadelemizin 100’ncü yıl dönümüdür.

Bu özel yıldönümü hiç şüphesiz başta Samsun olmak üzere, tüm yurtta o güne yakışan etkinlikler ve büyük bir coşku ile kutlanacaktır.

Tabii ki, Samsunda yapılacak etkinliklerde ADD Samsun şubesi de görev alacak, Atamıza layık çok özel etkinliklere imza atacaktır. Şimdiden onlara başarılar diliyorum.

İyi ki oradasınız, teşekkürler ADD Samsun, teşekkürler Değerli Başkan Sn. Dr. Işık Özkefeli. İyi ki varsınız.

Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

 

 

Bilim Teknoloji ve Derin Uykudaki İslâm Âlemi: İslâm adına, İslâm âleminin bilimden mahrum edilişi

Ramazan Bakkal, Türkiye’nin ve İslâm âleminin öncelikli meselesinin ilim ve teknoloji olduğuna inanan ve arkadaşlarıyla ‘Bilim ve Teknoloji İçin Çalışma Grubu‘ adlı Sivil Toplum Platformu oluşturan bir vatan evladıdır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 290 sayfalık eseri, üç cilt olarak tasarlanan çalışmanın ilk kitabıdır. Eserinin takdim yazısında tespitlerini 4 cümle ile özetliyor:

1-Müslümanların hâkim olduğu 63 ülkede ilim açısından aciz olması tesadüf olamaz.

2-Derin uykuya sebep İslâm değil, İslâm’ı yanlış yorumlayanlardır.

3-İslâm âleminin yüzyıllardır derin uykuda oluşundan; din adına konuşan, yazan, yanlış veya kasıtlı yorum yapan, dinî müesseseleri temsil edenlerle, yaklaşık 900 yıldır gündelik siyaset uğruna bunlara yüz veren, şımartan, bu yüzden Müslümanların ezilmesine sebep olan yöneticiler sorumludur.

4-İlim, bizim birinci meselemizdir. İlim meselesini halletmeden görülecek işler, okunacak şiirler, söylenecek şarkılar, yapılacak ateşli konuşmalar derdimize çare olmayacaktır.

Yazar eserinde her ne kadar ‘bilim‘ kelimesini kullanıyor ise de kast ettiği, aslında ‘ilim‘dir. Türkler İslâm’ı kabul ettikten sonra önce İslâmî ilimlerde, sonra da fen ilimlerinde büyük ve önder âlimler yetiştirdiler.  O dönemlerde ‘bilim‘ kelimesi de kendisi de yoktu. Ne zaman ki ‘ilim‘den uzaklaştık, ‘bilim‘e merak sardık, çağın ve çağdaş milletlerin gerisinde kaldık. Yusuf Has Hâcib ölmez eseri Kutadgu Bilig’de ilmi ön plânda tutar. ‘İlim‘den muradı, İslâmî ilimlerdir.

Yakın tarihimizin dikkate değer mütefekkirlerinden Mehmet Niyazi Özdemir (1942-2018)  Türklerin itikad mezhebi olan, Mâtüridîyye’den Eş’ariyye’ye geçişin ilmî çalışmaları aksattığını belirtirdi. Türk asıllı İslâm âlimi Mâtüridî (852-944) tarafından vazedilen Mâtüridîyye mezhebinde; Kur-ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şerifler asla ihmal edilmemekle birlikte, akıl unsuru ön planda tutulmaktadır. Bu düşüncenin dayandırıldığı temel, 100’den fazla ayette ‘siz hiç akletmez misiniz / aklınızı kullanmaz mısınız‘ ifadesinin yer alıyor olmasıdır. Bu sebeple ‘aklî sistem‘ olarak da anılır.  Hasan el-Eş’arî’nin (874-936) Orta Doğu, Arap ve Kuzey Afrika Müslümanları tarafından tercih edilen Eş’ariyye mezhebinde ise akıl ikinci planda tutulmaktadır. Buna da ‘naklî sistem‘ denilmektedir.

Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim Han (1470-1520); Çaldıran (1514), Mercidâbık (1516) ve Ridaniye (1517) savaşlarından sonra İran ve Mısır’dan İstanbul’a getirdiği İslâm âlimleri, Eş’ariyye mezhebine mensuptu. Onlar ve sonra gelenler; medreselerde, felsefe, matematik, fizik, kimya ve astronomi gibi ilimlerin kaldırılmasını, yalnızca İslâmî ilimlerin ders olarak okutulmasını devlet yönetimine kabul ettirdiler. Yakın zamanlara kadar İslâm dini ile felsefe arasına mesâfe koymaya çalışanlar, hatta felsefenin İslâmiyet’e aykırı olduğunu iddia edenler vardı. Oysa ki felsefe, bütün ilimlerin anasıdır.  O velût / doğurgan anayı boğazladıktan sonra, ilim öğrenmek isteyen gençleri, üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olduğunu bilmeyen medrese hocalarına teslim ettik.

Ramazan Bakkal, eserinin 16. Sayfasında bu hususlara (eserinin hacmini artırmamak için olmalı) kısaca temas ediyor. Fakat Maruga biberi kadar acı hakîkati çok veciz bir şekilde ifâde ediyor: ‘Ötüken’den Viyana’ya kadar uzanan sâhadaki hâkimiyetimiz, ilimdeki üstünlüğümüz, Viyana’dan Polatlı’ya kadar çekilişimiz, bu arayı gözyaşlarıyla ıslatıp, her karış toprağına ağıt yakışımız, batının teknolojik gelişmesine ilgisiz kalışımız yüzündendir.’… ‘Beka meselesinin birinci şartı: İlim ve teknoloji üretmektir.’  (s: 21)

Eserin birinci bölümü, ‘vecize’ kabilinden bir cümle ile başlıyor: ‘Teknoloji, ilmin uygulamasıdır; ileri teknoloji ise para (basma) makinesidir.’ (s: 26)

Eski Medeniyetler‘ başlıklı ikinci bölümde; târihte iz bırakmış ilim adamlarından (Aristo (M.Ö. 384-322), Öklid (M. Ö. 330-275), Eflâtun (M.Ö. 427-347) … Eski Mısır Medeniyeti (M.Ö. 3300-333), Çin’de ilim, Sümerler, Avrupa’da üniversiteler ve kilise hakkında kısa bilgiler var. (325-453)   (s: 39-61)

Üçüncü Bölümde ‘İlim ve İslam‘ başlığı altında; ilim alanında büyük ilerlemeler kaydetmiş İslâm âlimleri,  Kur’ân ve ilim, Harezmi, Hadisler, Âlimin âbid olana üstünlüğü, Mihne hâdisesi,  Prof. Dr. Erol Güngör (1938-1983) gibi ara başlıkları var. (s: 62-117)

Dördüncü bölümde İmam Gazali (1058-1111), Mâtüridîlik ve Eş’arilik başlıklı ara bölümlerde ‘İslâm âlemi neden geri kaldı?’ sorusuna, Süleyman Uludağ, Mustafa Çağırıcı, Abdülaziz Bayındır ve diğer ilâhiyatçı profesörlerle yapılan görüşmelerden alınan bilgiler yorumlanarak cevap aranıyor. Diğer bir ara başlık: ‘Tasavvuf…’   (s: 118-167)

Beşinci bölüm Gazali ile devam ediyor. ‘İlim için felâketin başlangıcı Yıl 1107… (s: 168-181)

Altıncı bölüm, İbn Rüşd (1126-1198) ile alakalı.  Dördüncü bölümdeki soruya cevap teşkil edecek bilgiler var. (s: 182-193)

Yedinci bölümün mevzuları; İslâmiyet’e müspet veya menfi olarak tesir eden âmiller: Vahhabilik, Muhiddin Arabî, Mevlâna, İmam Rabbanî, Abdülkadir Geylânî ve diğerleri… (s: 194-218)

Sekizinci bölüm, ‘Budizm’in İslâm’a Gizli Sirâyeti‘ başlığını taşıyor. (s: 219-227)

Dokuzuncu bölümde ‘Yazılar, Yazışmalar, Konuşmalar‘ var. Alâka ile okunuyor. (s: 228-274)

Galip Erdem, ‘Delisi olmayan dâvâ öksüzdür…’ Diyordu. Ramazan Bakkal, İslâm âlemini derin uykusundan uyandırma dâvâsının delisi olmayı üstlenmiş görülüyor. Ümit edilir ki Nemrut’un yaktığı ateşi söndürmek için gagasında su taşıyan serçe konumunda kalmamalı. Kendisine her türlü imkân sağlanmalı.

Dünyanın en değerli eseri, tanıtım ve dağıtım engeline takılırsa fayda sağlayamaz. Fevkalâde mühim bilgiler ihtiva eden çalışmasının birinci cildini okuma şansını elde edebilenler, ikinci ve üçüncü ciltleri, çölün suya duyduğu hasretle bekleyeceklerdir.

AVRASYA BİR VAKFI YAYINLARI:

Telefon: 0.212-580 08 53, Belgegeçer: 0.541 99 44  e-posta: posta@avrasyabir.org.tr // ramazanbakkal128@gmail.com //  www.avrasyabir.org

Kitabın temin edilebileceği diğer adresler:

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: bilgi@bilgeoguz.com.tr //

BOĞAZİÇİ YAYINLARI: bogazici@bogaziciyayinlari.com

RAMAZAN BAKKAL:

1951 yılında Bilecik’te doğdu. İlkokulu Pazaryeri Günyurdu köyünde, Ortaokulu Bilecik Ertuğrul Gazi Lisesinde okudu. Ankara Yenişehir Sağlık Koleji Çevre Sağlığı Teknisyenliği, Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. 8 yıl Sağlık Bakanlığında çalıştı. Polatlı Lisesi ve mezun olduğu Yenişehir Sağlık Kolejinde kısa süre Fransızca öğretmenliği yaptı.

1978 yılında TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu’nca açılan kurslarda başarılı olarak ve imtihanı kazanarak program yapımcısı oldu. 1980 yılında TRT İstanbul Televizyonu’nda denetim elemanı olarak vazifelendirildi. 1983 yılında aynı yerde Yahya Kemal Beyatlı, Denizciliğimiz, Tuna Nehrinde İç Su Yolu taşımacılığı (24 bölüm) Sigara ve Sağlığımız (20 bölüm) ve çeşitli dokümanter filmler çekti.

Talat Paşa’nın Berlin’de şehit edilişini konu alan ‘Duvardaki Kan‘ adlı 10 bölümlük târihî dizinin yapımcısıdır. Pazartesi hikâyeleri kuşağında 24 bölüm çeşitli hikâyelerden uyarlanan dizilerin yönetmenliğini yaptı.

TGRT televizyonunun kuruluş aşamasında yöneticilik yaptı. Yazdığı ‘Boy Aynası‘, ‘Şişeler‘ gibi senaryolar Televizyonda dizi olarak yayınlandı. Yahya Kemal hakkında lise ve üniversitelerde 824 konferans verdi. ‘Gaspıralı İsmail Bey‘, ‘Bezginleri canlandıran vatansever Mehmet Âkif Ersoy‘, ‘Mükemmeliyetçi Yahya Kemal‘, ‘Bir Yumruğun Kıvılcımı‘ gibi yayınlanmış kitapları vardır.

İlim Edebiyat Eserleri Sahipleri Birliği (İLESAM) ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. 105 Sivil Toplum Kuruluşu’nun oluşturduğu, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Genel Sekreterliğini yaptı. Hâlen Avrasya Bir Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi ve Bilim Teknoloji İçin İstanbul Çalışma Grubu Başkanıdır. ‘Yahya Kemal’le Yolculuk‘ ile ‘Dünya’da Bilim Teknoloji Yarışı’ konularında konferanslarına devam etmektedir.

KUŞBAKIŞI

Türklüğün Binlerce Yıllık Anayasası:

O ğ u z K a ğ a n T ö r e s i (Vasiyetleri ve Öğütleri)

Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü Necati Demir’in 12 X 19,5 santim ölülerindeki 182 sayfalık eseri, Oğuz Kağan’ın Oğuzname nüshalarında yer alan vasiyetleri, öğütleri, tavsiyeleri ve Oğuz Kağan’ın söylediği düşünülen özlü sözlerinden meydana getirilmiştir.

Oğuzname, Türklerin sözlü tarihidir. Üç bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde Oğuz Kağan’ın ataları, Oğuz Kağan ve icraatı ile kendisinden sonra gelenler anlatılır. İkinci bölümde atasözleri ve hikmetli sözler, üçüncü bölümde ise destansı hikâyeler vardır, ‘Dede Korkut Kitabı‘ olarak da anılır.  Tam adı: ‘Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Tâife-i Oğuz Han‘dır. Kitap, bir mukaddime ve 12 adet destansı hikâyeden meydana gelmiştir.

Oğuzname, 12. Yüzyılda Uygur harfleriyle yazılı metin hâline getirilmiştir. Oğuzname isimli yazma metinlerin biri Berlin Devlet Kütüphânesi’nde, diğeri Petersburg Üniversitesi Kütüphânesi’ndedir. Bunların dışında, Reşüdiddin Fazlullah, Uzunköprülü Seyid Ali ve 15. Yüzyılın müelliflerinden Yazıcıoğlu Ali gibi şahıslar tarafından sözlü edebiyatın yazıya dönüştürülmesi yoluyla meydana gelen nüshalar da bulunmaktadır.

Prof. Dr. Necati Demir Oğuz Kağan Destanı’nı incelemiş ve günümüz Türkçesiyle okuyucuya sunmuştur.

Kitapta yer alan atasözü mesabesindeki sözlerden bazıları: *Allah sabırlı kulunu sever. *Aman diyene kılıç kalkmaz. *At binenin, kılıç kuşananındır. *Az ile yetinmeyen çoğu hiç bulamaz. *Bilmemek ayıp değildir, öğrenmemek ayıptır. *Bin dost az, bir düşman çoktur. *Deniz olup taşma, elinden gelmeyecek işe bulaşma. *Bir haramdan bir helâl iyidir. *Kişi her bildiğini söylememeli. *Çatal kazık yere girmez.

Oğuz Kağan’ın öğütlerinden örnekler: *Ulu beyler kendilerini etrafındakilere sevdirsinler. *Askerler, geceleri daima Tanrı’ya dua edip iyilikler dilesinler. *Hakanlar, öksüzlerin ve yetimlerin babasıdır. Onlara şefkat göstersinler. *Ölen ve mirasçısı bulunmayan kişilerin malını ve hayvan sürüsünü öksüzlere dağıtmak gerekir. Kötüyü büyütürsen, sonunda seni öldürür. *Üç bilgenin doğru bulduğu sözü her yerde söylemek gerekir. *Sonra gelen hakanlar, önceki hakanların iyi işlerini bozmasınlar. *Hakan hırsızı ve soyguncuyu cezalandırmaz ise, kendi halkını cezalandırmış olur.

Türk millî kültürü ve halk kültürü ile alakadar olanlar bilirler. Bu sözlerin ve öğütlerin hemen hepsi, Anadolu insanının aklındadır, gönlündedir ve dilindedir. Türk Töresi, Oğuz Kağan’ın özlü sözleri ve akılcı öğütleri, asırlar ötesinden günümüzü ve geleceğimizi aydınlatıyor.

Yeni yetişen nesillere okutulması gereken bir kitap…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Unutulmayan Portreler:

13,5 X 21 santim ölçülerinde 486 sayfalık eserinde, Gazeteci-Yazar Avni Özgürel, yakın tarihimizde iz bırakan 60’a yakın kişinin hayat hikâyelerini, şahsiyetleri ve icra ettikleri tesirlerle birlikte veriyor.

Kitapta yer alan isimlerden bâzıları: Asaf Haled Çelebi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Kaya Bilgegil, Kemal Tâhir, Kemal Bilbaşar, Mimar Kemâlettin, Sevim Burak, Şâir Nigâr Hanım, Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmet Vefik Paşa, Elmalılı Hamdi Yazır, Erol Güngör, Mehmet Âkif Ersoy, Nurettin Topçu, Süheyl Ünver, Necip Fâzıl Kısakürek ve diğerleri…

Okuyucunun bir kısmı, ‘filanca isim neden yok?’, bir kısmı da ‘bu kişinin bu kitapta ne işi var?’ diyebilir. Onlar, eksikleri tamamlamak, kitaplara girmeye değer insanları seçmekle mükelleftirler. Unutmasınlar, aynı sorular, sorulmaya devam edecektir.

Milletler, yetiştirdikleri değerlerle yaşarlar. Yeni yetişen nesiller de değerlerini tanımalılar. Gençlerimiz; ‘Nureddin Topçu kimdi?’, ‘Erol Güngör ne yapmıştı?’, ‘Peyâmi Safâ ne yazmıştı?’, ‘Atilla İlhan ne zaman yaşamıştı?’, ‘Galip Erdem, kimin ağabeyi idi?’, ‘Dündar Taşer, hangi köyün beyi idi?’ ‘Turan Yazgan, Osman Turan Türkiye’de mi yaşamıştı?’ ‘Mehmet Turgut fotoğraf sanatkârı mıydı, devlet adamı mı?’ Gibi sorular sorup, cehâletlerini sergilemekten kurtulurlar.

Avni Ögürel, faydalı bir iş yapmış. Sağolsun.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

 

Barbar, Modern, Medenî:

İbrahim Kalın, 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 304 sayfalık eserinde; dinamik bir yapı olan ‘medeniyet’ kavramının asırlar boyunca geçirdiği değişimleri inceliyor. Batı düşüncesindeki aslî mânâsından zamanla uzaklaştırılarak sömürgeciliğin öncü kuvveti olarak kullanılmasını, batıda 19. yüzyılın sonundan itibâren görülen ‘insanat bahçeleri’ rezâletlerine kadar ayrıntıları ve örnekleri ile beraber anlatıyor. Medeniyet, barbarlık ve modernite arasında asırlar boyunca kurulan bağlantıları naklederken barbarlığın ‘modernleşme’ ve ‘ilerleme’ adına aldığı yeni şekillerini mercek altına alıyor. Daha sonra da ‘medeniyet’ kavramının tekrar inşasının artık bir zarûret hâline geldiği gerçeğini gözler önüne sererek ‘batının medeniyet adına söyleyecek sözünün tükendiğini, İslâm dünyasının ise söyleyeceği sözü aradığını‘ ifâde ediyor.

Medenî olmayı ve günümüz medeniyetini cihanşümul olduğu kadar millî yani Türk, Osmanlı ve İslam husûsiyetleri ihtiva edecek târihî bir çerçeve içinde, doğu-batı kaynaklarına dayanarak, felsefî bir görüş ile incelemiş olması; esere dikkate alınacak hüviyet kazandırıyor. Özetle kitap, modernitenin iyi ve kötü her yönünü gözler önüne seriyor.

İnsan Yayınları:

İstiklal Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr // intermet: www.insanyayinlari.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1-KARANLIK: E. L. James – Çeviren İstem Erdener Gökalp / Doğan Kitap.

2- MİZANCI MURAD BEY: Birol Emil. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3- NAZ BİTTİ: Ali Ayçil. Timaş Yayınları.

4- SELEY ÇAKKAN FIKRALARI: Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı. Çağrı Yayınları.

5- BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA İNGİLİZ HAVA PROPAGANDA RAPORLARI: Servet Avşar / Hitabevi.

DERKENAR:

Türkçe Hassasiyet Gerektirir, Saygı Bekler…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Bir edebiyat dergisinin müzmin ve müz’iç devrik cümle hastası olan yazarı; ‘Bir İstanbul portresi çizeceğim sevgili okurlarıma‘ diyerek yazısına başlamış.

Portre; dağda-ovada, gölde-okyanusta, yazın-kışın, gece-gündüz, Lût Gölü seviyesinde, Himalayanın tepesinde… her yerde ve her şart altında, insan resmi manasında kullanılır.  Şehirler için ‘manzara‘ kelimesinin kullanılması gerekir.

Garibim, devrik cümle yazma sevdasına öyle bir yakalanmış ki, önündeki cehalet çukurunu görmeyip tepe üstü düşüvermiş. Vah vah…

Neden bu yanlışın üzerinde bu kadar duruyorum? Çünkü yanlışın yapıldığı yayın, bir edebiyat dergisidir. Edebiyat dergileri, ses bayrağımız olan dilimiz Türkçe konusunda hassas, titiz ve dikkatli olmalılar. Ortaokul ve lise öğrencisi edebiyat meraklıları, okuduklarının doğru olduğunu zannedip öyle yazarlarsa diploma alamazlar. Yazık olur.

 

 

Mihriban, Talut, Irmak

0

Abdurrahim Karakoç’un “Mihriban” şiirini veya türküsünü hepimiz biliriz. Birlikte çalıştıkları arkadaşı bir gün: “Üstat, kimdir bu Mihriban?” diye sorar. Karakoç: “Karıştırma oraları, vardır herkesin bir Mihriban’ı.” der.

Kuran-ı Kerim’de geçen Talut ve Calut kıssası; niteliğin niceliğe, keyfiyetin kemiyete, kaliteli azlığın sayısal çokluğa galibiyetini anlatır bir bakıma: “Tâlût, ordu ile hareket edince, ‘Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.’ dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içti. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.”

Karakoç, doğru mu söylüyor; herkesin bir Mihriban’ı var mıdır? Sizin uğruna türküler yaktığınız Mihriban’ınız oldu mu? Hep içinizde sakladığınız, karıştırılmasını istemediğiniz bir hikâyeniz ve ütopyanız oldu mu? Adını koydunuz mu ya da adını bir türlü koyamadınız mı? Hangi zeminde yürüdü Mihriban? Adı; makam, para, şöhret miydi veya başka bir şey miydi? Siyasetin hareketlendiği özellikle bu dönemde pek çok insan bir Mihriban peşinde.

Talut ve Calut taraftarları, her dönemin gerçeği. Nitelikli ve sabretmesini bilen azınlığın, sabrı bilmeyen nitelikten yoksun çoğunluğa galibiyeti ise Allah’ın yasası. Bu yasayı sosyolojik vakalarda gördüğümüz gibi, İlahi buyruklardan da öğreniyoruz.

Calutsuz bir dünya mümkün değil. Calut, sevdası Mihriban olanların imtihanı. Irmaktaki suyu içenler, sevdasının mağlubu; içmeyenler muzafferi.

Ömrüne bir Mihriban koymayanları ve ırmak suyuyla sınanmayanları, şairin “Beyhude salınır, beyhude çağlar / Bir sağa bir sola Çoban Çeşmesi”ne benzetebiliriz. Ne kadar etkisiz var oluş şekli.

Mihriban aşkına yükledikleri yüce değerler uğruna siyasete girenlerin, hizmeti unutup ranta yöneldiklerini görünce Calut’un orduları karşısında mazeret üretenleri, kıvıranları, kendilerini haklı gösterme çabasında olanları hatırlarım.  Ömür denen kıymetli zamanını siyaset arenasında tüketenler, “Ben neydim, ne oldum, yaptığım işlerin ve harcadığım değerlerin ne kadarı maşer-i vicdanda ibra edilebilecek türden?” ve bu alanda hizmet etmeyi arzulayanlar da “Beni buraya yönelten gerçekten fedakârlık mı, bir beklenti mi?” diye sorabilmeli. Kendine karşı dürüst olmalı. Dava arkadaşlığı, hizmet aşkı, yüksek fedakârlık iddiası ile yola çıkanların bir süre sonra birbirlerine düşman kesildiklerini ve yola çıkacakların da daha şimdiden birbirlerinin aleyhlerinde konuştuklarını ve birbirlerini karaladıklarını görünce sınavı kaybettiklerini ve kaybedeceklerini söyleyebilirim.

İmamlık görevi yapan bir arkadaşım, “İmamın sarığı beyazdır, en küçük sinek pisliğini bile gösterir.” derdi. Toplum önüne çıkanlar, rol model sahipleri, en ufak pisliği dahi gösterecek sarığa büründüğünü bilmelidirler. Haksız kazanç, iltimas, kayırma, rüşvet, izahı zor bağlantılar, zamanını nerede, kiminle, nasıl geçirdiğinin tercihi, davranışlardaki değişiklik… beyaz sarığı lekeleyen pisliklerdir.

Bir peygamber beklentisinde olamayız. Özellikle, aktif hizmet alanı olan siyasette Hz, Peygamber’in “Şahit Ol Ya Rab, Şahit Ol Ya Rab!” dediği gibi, yaptıkları hizmetlerde bir samimiyet örneği olarak Allah’ı şahit gösterebilecek yöneticilere bu milletin ihtiyacı var. Siyaseti bırakanlar bunu yapmalılar, siyasete girecekler de kendilerini buna hazırlamalılar.

Herkesin bir Mihriban’ı var. Mihriban’ın yolunda, Calut bariyerleri inşa edilmiş. Talut’un askerlerinden, ırmaktaki suyu içinler kaybetti, içmeyenler kazandı. Sabır, doğru inanç ve dürüstlük gösterenler, “Şahit Ol Ya Rab!” diyebilir. Bunun dışındakiler hangi yüzle yaşar, bilmiyorum?

Yoksa siz de “Karıştırma oraları!” diyenlerden misiniz?

 

 

.Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – II

0

Bizans’ta iktisadî ve sosyal hayatın örgütlenme biçimini gelenekler, kurumlar ve yapılarla ilgili bazı gözlemlerle paylaşan Yahya S. Temel, Bizans İmparatorluğu’nun bir emir – kumanda ekonomisinin özelliklerini gösterdiğini ve tekeller, ayrıcalıklar, korumalar, müdahaleler cenneti olduğunu dile getirmektedir. O’na göre; Bizans tarihinin çoğu döneminde devletin sömürüsü mahallî derebeylerin sömürüsünden daha ağır olma eğilimini taşımış ve Bizans ile onu izleyen Danişmendli, Selçuklu, Osmanlı devletlerinin hiçbirinin hiçbir zaman köylü cenneti olmamıştır.

“Kendi zamansallığı içinde Avrupa’da görülmemiş bir dev kent olan İstanbul’un iaşesini ucuz tutma politikası yerli tüccarları memurlaştıran bir uygulamayla sürdürüldü” diyen Tezel, Bizans’ta kapitalist bir ön-birikim olgusu olmadığı için 10.yy’ın sonundan 13.yy başlarına değin İtalyanlara (Venedikliler, Cenevizliler, Pizalılar) ticari ayrıcalıkların verile geldiğini, Bizans’ın bu ayrıcalıkları kaldırma denemesininse IV.Haçlı Seferi’ne ve İstanbul’un Lâtinlerce işgal edilmesine sebep olduğunu beyan etmekte; “Osmanlılar daha Bizans döneminde kaybedilmiş bir iktisadî savaşın nöbetini devraldılar” diye de eklemektedir.

Yerleşik tarıma dayalı üretim ile göçebe-otlatıcılığa dayalı üretim arasındaki yüzyıllar boyu süren çatışma sürecinin Türkiye tarihi için dinî, askerî ya da siyasî mücadelelerden daha önemli olduğunu öne süren Yazar; göçebe-otlatıcılar adına sahiplenilen şeyin toprak değil sürü olduğunu ve bu toplulukların hareketli askerî eylemlerde olgunlaşmış dünyanın en iyi süvarilerinden oluştuğunun altını çizmektedir. Dahası Selçuklu, Danişmentli, İlhanlı ve Osmanlı gibi göçebe-otlatıcı aşiret aristokrasilerinin yerleşik siyasî yapılara dönüşmesi sonrası yerleşik üretimi korumak için göçebe-otlatıcılığıyla çatıştıklarını vurgulamaktadır.

Müellif; Anadolu’nun Türkleşmesinin sistemli bir politika sonucu değil Anadolu’daki nüfus hareketlerinin doğal bir sonucu olduğunu, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt Savaşı öncesinde ve sonrasında Bizanslılarla anlaşma yolları arayarak Anadolu’yu fethetmek gibi bir düşünceye kapılmamasını, büyük uygarlık alanlarının talancısı değil hâkimi olma fırsatını yakalayan Selçuklu devlet yöneticilerinin içinden çıktıkları göçebe-otlatıcı aşiret savaşçılarının şehirler ve köyler üzerindeki tahribatını engellemeye çalıştıklarını söylerken bilinen tarih algısına karşı da sağlam gerekçeler geliştirmektedir.

İran yoluyla Küçük Asya’ya gelen Türklerin Müslümanlıkla ilgili uygarlık değerlerini tamamıyla İranlılardan öğrendiklerini tespitleyen Tezel, Haçlı Seferleri ile Ege ve Marmara bölgelerinden çıkarılan Türklerin bugünkü Türkiye – Suriye sınırlarında oluşan Hıristiyan prenslikler nedeniyle sıkıştıkları alanda Araplardan iyice izole olmuş vaziyette Osmanlılara dek pekişerek devam eden İran etkisinde kaldıklarını beyan etmektedir.

Selçuklu devlet egemenliğinin yaygınlaştığı, ekonomisinin canlılık kazandığı, bayındırlık ve güzel sanatlar açısından da altın çağını yaşadığı yılların akabinde birdenbire dağılmasını göçebe-otlatıcı kültürün yıkıcı etkisine bağlayan Yazar, Selçuklu Devleti’nin Türkmen göçleri ve Moğol saldırıları arasında eriyip gittiğini ifadelendirmektedir. Bizans ile Osmanlı arasındaki dönemde Anadolu’yu farklı kılan en özelliklerden birinin siyasî yapının birden çok ‘bey’ sülalesine dayandığını ve Selçukoğullarının da bunlar içinde “eşitler arası birinci” olduğunu eklemektedir. Sonrasında da Osmanlılar gibi yenilerinin bunların yerini aldığı savındadır.

Selçukluların Moğollardan önemli miktarlarda dış borç aldıklarını ve bu geri ödenemeyince de Osmanlı Dûyun-u Umiyesi gibi Anadolu’nun değişik bölgelerindeki vergi gelirlerinin borcun tahsili adına Moğol aracılara tahsis edildiğini dile getiren Tezel, Cengiz sonrasındaki Moğol devletlerinin yerleşik kültürleri yağmadan vazgeçerek vergisini toplamayı daha akıllıca bulduklarını ve İlhanlıların da Selçuklular gibi Cenevizlilere – Venediklilere bu amaçla ticaret ayrıcalıkları tanıdığını örneklendirmektedir.

 

 

Artık yeter !

İt iti ısırsın…

Arkalı it kurt boğmasın…

Tok açın halinden anlasın…

Bal tutan parmak yalamasın…

Bana dokunmayan yılan bin yaşamasın…

Doğru söyleyen dokuz köyden kovulmasın…

Yavuz hırsız ev sahibini bastırmasın…

Akıllı dereyi deliden önce geçsin…

Atı alan Üsküdar’ı geçemesin…

Mazlumun âhı hızlı çıksın…

Başa gelen çekilmesin…

Yapanın yanına yaptığı kâr kalmasın…

Beslediğimiz kargalar gözümüzü oymasın…

Kutu açılsın, kötü söylensin…

Bozacının şahidi şıracı olmasın…

Kul da almadan versin…

Zengin kesesini, züğürt dizini dövmesin…

Alçak at binmeye, öksüz çocuk dövmeye kolay olmasın…

Akıl parayla satılsın, herkes satın alsın…

Akılsız başın cezasını ayak takımı çekmesin…

Parayla imanın kimde olduğu belli olsun…

At izi it izine karışmasın…

Gidene ağam, gelene de paşam denmesin…

Ayıya dayı denilmesin…

Bizden de adam olsun…

Böyle gelip böyle gitmesin…

Olmaz olmaz denilmesin, bu kez olsun…

Olmayacak duaya da âmin denilsin…