27.9 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 560

Placebo Etkisini Kaybeden İktidar

Placebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir. Latince kökenli bir kelime olup hoşnut etmek anlamına gelir. Aslında placebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın işe yarayacak ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Placebo, tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir yöne: insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücüne yöneliktir.

Tıbbi olarak kurtulma ihtimali zayıf görülen birçok hasta, basitçe ölüm istatistiklerine girmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla yüksek moral ve iyileşme azmi etkili olmuştur. Placebo, gayrı resmi yazışma dilinde ve halk arasında faydalı tıbbi içeriğinin bulunmadığını ifade etmek için bazen “şeker hapı” olarak da adlandırılır. (Kaynak; Vikipedi)

Peter Prensibi

Placebo etkisi bana hep Ak Parti iktidarını çağrıştırıyor. 2002 Kasım ayında iktidara gelen ve o zamandan beri ülkede iktidarı tek başına sahiplenen Ak Parti, bu 17 yıllık süre içerisinde istikrarlı bir şekilde bir devlet nasıl kötü yönetilirin canlı bir sunumunu yaptı. Türk eğitim sistemini, yargı sistemini, ekonomiyi, seçim sistemini, dış politikayı, tarımı, medyayı, sporu, hatta devletin bizatihi kendisini yerle yeksan etti.

Ak Parti’nin Peter Prensibi’ni (*) haklı çıkaran bu yönetimine rağmen toplumun büyük bir kesimi hatta neredeyse yarısı Ak Parti’nin ülkeyi çok iyi yönettiğini zannediyor ve hatta bu ülke için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyor. Toplumun bu kesimine göre Türkiye dış politikada herkese kafa tutuyor, ekonomimiz şaha kalkıyor, millet ucuza sebze meyve alabilmek için varlık kuyruklarına hücum ediyor ve batı muazzam bir hasetlik duygusuyla bizi kıskanıyor.

İrade Fesadı

Tıpkı Placebo’nun iyileştirici bir yönü olmaması gibi Ak Parti’nin de ülkenin sorunlarını çözebilme kapasite ve yeteneği bulunmuyor. Yine tıpkı Placebo içen hastanın iyileştiğini zannetmesi gibi, Ak Parti’ye maruz kalan necip Türk milleti ülkenin günden güne iyiye gittiğini zannediyor.

Hukukta irade fesadı diye bir kavram vardır. Bir hukuki işlemi hata, hile veya ikrah (korkutma) gibi dışarıdan kaynaklı şeylerin tesirinde kalması sonucu iradesi fesada uğrayarak (manipüle edilerek) gerçekleştiren kişi, yasal süresi içerisinde bu hukuki işlemi iptal ettirebilir. Türk milletinin iradesi Ak Parti eliyle 17 yıldır sistematik olarak fesada uğratılıyor. Kimi zaman hileyle, kimi zaman da ikrahla. O nedenle milletin Ak Parti’yi hala ülkeye faydalı sanması bir nebze de olsa anlaşılabilir.

Tersine Dönen Rüzgâr

Son birkaç aydır ise milletin Ak Parti’ye bakışında bir değişiklik olduğu açıkça görülüyor. Toplumun değişik kesimlerinden kişilerle yaptığımız görüşmelerde insanların artık yavaş yavaş gerçeğin farkına vardığını görüyoruz. Yıllardır Ak Parti’den başkasına oy vermediklerini söyleyen insanlar artık Ak Parti’ye oy vermeyeceklerini büyük bir kızgınlıkla dile getiriyorlar. Görünen o ki, muhalefetin 17 yıldır başaramadığı şeyi, pazara gittiğinde cep yakan fiyatlar, benzin istasyonuna gidildiğinde kolay kolay doldurulamayan depolar ve markete gidildiğinde para verilerek alınan poşetler başarmış durumda.

Ak Parti için rüzgâr tersine dönmüş görünüyor. Bu tersine dönen rüzgârın 31 Mart seçimlerinde gerçek gücünü göstermesini beklemiyorum. Ama seçimden sonra özellikle de ekonomik krizin derinleşecek olması Ak Parti’nin işini son derece zorlaştıracağa benziyor. Ak Parti gitgide Placebo etkisini kaybediyor ve Türkiye’yi 2021’de erken genel seçim bekliyor.

 

(*) Peter Prensibi: Laurence J. Peter ve Raymond Hull tarafından ortaya atılan ve “bir hiyerarşi içindeki her fert kendi yeteneksizlik seviyesine kadar yükselir” şeklinde özetleyebileceğimiz teori.

 

 

Terör Ve İslam – 4

Taş üstünde taş kalmadı. Iraklılar -zulüm rejimi olmasına rağmen- eski idareyi bile mumla arar hâle geldi. Irak’ta yokluk ve kıtlık başgösterdi.

En kötü düzen bile düzensizlikten iyidir hükmü kendisini hatırlattı. ABD, ırkçılığı diriltti. Mezhep mensuplarını kışkırttı. Ayrılık tohumları ekti ve ekiyor. Irak’ta fesat ve bozgunluk günden güne artıyor.

Fakat bu belâ, Müslüman-Arap âleminin ve diğer İslâm dünyasının gözlerini açtı. Menfî Batı’nın gerçek vahşî çehresini gösterdi. İşgal sırasının komşu devletlere de geleceği endîşesi, onları birlik ve beraberliğe sevketti, ediyor ve edecek.

İnşallah istikbalde olacağı müjdelenen İslâm Devletleri Birliği ihtiyacını gündeme getirdi, getiriyor ve getirecek. Durum böyle parlak bir geleceği işaret ederken; Irak vatanseverleri de büyük bir direnişi başlatmış oldular. Sonunda başaracakları muhakkak.

Çünkü haklılar. Hak yerde kalmaz. Elbette hakkı tutup kaldıracak inançlı mümin insanlar, her İslâm milletinin içinde fazlasıyla vardır ve hep var olacaktır.

Unutmayalım ki “İstikbâlde, en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır..”

Bu arada “Çinde bir müslümanın ayağına tiken batsa, buradaki müslüman o acıyı hissetmeli.” anlamına gelen hadisten hareketle, Irak’ın işgal ve istilası bütün İslâm dünyasını dilhûn etmiş, kan ağlatmıştır.

Bu elbette güzel ve yerinde bir davranıştır. Bunun gereğini meşru doğru yol ve metodlarla yerine getirmek her müslimin görevidir. Tabii bu durum, her İslâm devletine sorumluluklar yüklemektedir. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” hükmü kendisini hatırlatmaktadır.

Ama bu tedhiş ve terör şeklinde olmamalı. Bir zâlim yüzünden onlarca, yüzlerce belki binlerce mazlum zarar görmemeli. İnsanlar mal ve canlarından boş yere olmamalı.

Ortalık ateşe verilmemeli. İnsanlar bundan zarar görmemeli. Devletlerin devletçe yapabileceklerini; fertler kanunsuz, yersiz ve haksız olarak yapmaya kalkışmamalı. Hak ararken haksız olmamalı.

Eğer istenilen Şeriat ise, bu uğurda Şeriat yani Din yani İslâm çiğnenerek Şeriat istenilmemeli. Çünkü Şeriat yani Din; terör yoluyla hak aramayı istemez. Çünkü Şeriat tedhiş yaparak, hakkın elde edilmesini tasvip etmez. Asla doğru bulmaz.

Bu konuda sayı ve çokluk, söz konusu olamaz. Ha bir kişinin hakkı olmuş, ha bin kişinin hiç farketmez. Ne bir kişinin hakkı için bin kişiyi feda etmek veya onlara zarar vermek doğrudur. Ne de  bin kişinin hakkı için bir kişiyi canından etmek veya onu zarara sokmak gerekir.

Hak, haktır. Hakkın küçüğü büyüğü olmaz. Hakkın azı çoğu olmaz. Hakkın şu veya bu dine ait oluşuna göre haklı veya haksız görülmesi de olmaz. Hak sadece hak olduğu için haktır, haklıdır. Hak, hak olduğu için, kimin elinde ve dilinde olursa olsun korunmalı ve savunulmalıdır.

Gelelim sadede, asıl konumuza: Ne yazık ki dünyada çeşitli din ve milletlerden haksızlığa uğrayanlar var. Tabii haklarını, haksız yoldan yani terör ve tedhişle almaya kalkanlar da var.

İşte bu doğru değil. Asla tasvip edilemez. İşte bunlar gibi Irak felaketinden dolayı, seslerini duyurmak, insanlığı harekete geçirmek, İslâm devletlerine vazifelerini hatırlatmak, öteki dünya devletlerini uyarmak için bir şeyler yapmak isteyen bazı müslüman kişiler harekete geçtiler. İstanbul’da beş gün arayla dört farklı yerde bomba patlattılar. İntihar eyleminde bulundular. Altmış bir ölüme, yediyüz oniki yaralanmaya sebep oldular. İstanbul’u trilyonlarca liralık zarara soktular.

Zanlarınca iyi yaptılar. Düşüncelerince doğru hareket ettiler. Güya yapılması gerekeni yaptılar. İnanın yaptıklarında samimiydiler. Fakat muhakeme-i akliyede yanıldılar. Aklî muhakemede eksiktiler. Akıl yürütmede isabetsizdiler. Din için, İslâm için yaptıklarını sanıyorlardı.

Oysa İslâm; bu metodu, bu yolu asla istemiyor. Benimsemiyor. Aksine bundan insanları yasaklıyor, men’ ediyor. Peki öyleyse, vatandaşlarımızı bu menfur terör eylem ve fiilini yapmaya kim veya kimler sevketti? Bu intihar eylemine onları kim veya kimler yöneltti?

İşte bütün mesele burada düğümleniyor aziz okur!

 

 

Türkiye’ye Bucak’tan Bakış

Otuz dokuz senedir Kocaeli’de yaşıyorum. Fakat doğup büyüdüğüm ilçemle (Bucak/ Burdur) bağımı hiç koparmadım. Bayram, düğün ve diğer vesilelerle memleketime gidip geliyorum.

İYİ Parti Bucak Belediye Başkan adayı Av. Alparslan Dursun arkadaşım. O’nun ve Belediye Meclis Üyelikleri ve İl Genel Meclisi üyeliklerine aday olan ekibinin tanıtım programı için üç günlüğüne Bucak’a gittim.

Yapılan tanıtım toplantısına katılım çok renkliydi.  Sadece İYİ Parti değil, Millet İttifakının diğer bileşeni CHP de kurumsal yapısıyla katılmıştı. Ayrıca Demokrat Partililer, MHP’liler, BBP’liler ve AKP’den ümidini kesmiş veya iç çatışmalar nedeniyle küsüp istifa edenler de dikkati çekiyordu.

İYİ Parti’den, Kurucular Kurulunda ve Partinin tüzüğünü hazırlayan komisyonda çalışma arkadaşım olan, Antalya Milletvekili Feridun Bahşi ile Isparta Milletvekili Aylin Cesur da katıldı.

CHP kanadından ise Burdur Milletvekili Mehmet Göker, Burdur Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz katıldı.

Her iki partinin Burdur, Isparta İl Başkanları, Bucak İlçe Başkanları ve diğer önemli isimleri de salonda idi.

Bu defa değişim isteyenler bir araya gelmiş, çok canlı ve heyecanlı bir birliktelik oluşmuştu.

Bucak’ın çalışkan ve girişimci halkı, AKP döneminde layık olduğu hizmetleri alamadı. Hatta gerek devlet hizmetleri ve gerekse belediyecilik hizmetleri açısından en geri ilçelerden biri oldu. Buna rağmen Bucaklılar, AKP’ye hep Türkiye ortalamasının üstünde yüksek oylar verdi.

Nihayet değişim ümidinin doğduğunu açıkça görmekten mutlu oldum.

25. Dönem Milletvekili olan, Belediye Başkan adayı Av. Alparslan Dursun’un en uygun aday olduğu hakkında herkes hemfikir. Hem seçimi kazanmak açısından, hem kente değer katacak yatırımlar yapacağına dair duyulan güven ve hem de adil ve kaliteli hizmet üretebilecek nitelikleri açısındanen uygun aday.

Bucak’ta beklenen değişimin gerçekleşmesini, Av. Alparslan Dursun başkanlığındaki ekibin Bucak’ı İyi Belediyecilik ile tanıştırmasını diliyorum.

**********************************

EKONOMİ GETİRİR, EKONOMİ GÖTÜRÜR

Bucak’ta bulunduğum süre içinde ekonomik krizin etkileri hakkında bilgi edinme imkânım oldu.

Bucak, Burdur ilimizin en büyük ilçesi. Nüfusu 65 bin (merkez 45 bin) olan ilçemin en önemli özelliği çalışkan ve girişimci insan yapısıdır.

Şimdiye kadar hemşerilerimin en çok övündüğü hususlardan biri Bucak’ın işsizliğin sıfır olduğu bir ilçe olması idi.

Gerçekten Türkiye’nin en büyük çimento fabrikalarından biri ve çok sayıda mermer fabrikası yanında, iki OSB’de yer alan diğer fabrikaların, belediye hoparlörlerinden işçi almak için yaptığı ilanları duyardık.

Ama bu defa gittiğimde öğrendim ki, bu fabrikalar ile atölyelerde çalışan işçilerin üçte biri işten çıkarılmış. Küçük işletmeler (oğlu, kardeşi gibi çok yakınlarının haricinde) çalışanları işten çıkarmış. Küçük sanayi sitesinde on kişiden fazla kişinin çalıştığı işletme kalmamış.

Artık işsizlik Bucak için çok önemli bir sorun haline gelmiş.

Bölge önemli bir hayvancılık merkezidir. Ancak çiftçilik ve hayvancılık yapan nüfus her yerde olduğu gibi genel tarım politikalarından ve artan maliyetlerden etkilenmiş. Süt hayvancılığı yapanlar artık ineklerini kesmeye başlamış. Çünkü 1,5 kg süt satarak, 1 kg yem alabilir hale gelmişler.

Et Balık Kurumu karkas eti 28 TL’ye alıyor. “Hayvancı” şikâyetçi ama halk da yemeklik kuşbaşı etin kasapta 50 TL olmasından şikâyetçi.

Bir kısmı kendi köylerinde üretilen, kalanı da 80 km mesafedeki Antalya’dan getirilip satılan sebze ve meyveler Kocaeli fiyatlarından birazcık düşüktü. Ancak pazar yerinde satılan sebze ve meyveler büyük şehirlerde satılanlara göre daha düşük kaliteli idi.

İnşaatlar durmuş, eldeki konutların (artan maliyete rağmen) fiyatları düşmüş ama satılmıyor. Bucak ekonomisinin kan damarlarından olan otomotiv sektörü büyük bir durgunluk içinde. Dev otomotiv firmalarının bayi sayısını azaltarak daha küçük ve etkin bir organizasyon içine girmek için yapmaya başladığı reorganizasyonlar burada da etkisini gösteriyor.

Faizlerin yüksek olması parası olanın yatırım, tüketim harcaması yerine parasını bankaya yatırmasına yol açmış.

Ticaret ve sanayi ile uğraşan herkes bankalara borçlu.

Bütün bunlar “bu defa AKP’ye oy yok” diyenlerin sayısını çoğaltmış.

**********************************

SURİYELİLER

Bucak’a yerleşen Suriyeliler bir sosyo-ekonomik problem haline gelmiş.

Merkez ilçe nüfusu 45 bin olan Bucak’a yerleşen Suriyeli sayısı 7 bin civarında. Bir yandan yeni yerleşimler, diğer yandan çok doğurgan olmaları sebebiyle sayıları hızla artıyor.

Suriyelilere yapılan devlet yardımları ve kendi vatandaşlarımıza nazaran daha ayrıcalıklı tutulması halkta öfkeye yol açıyor. Bunlara devlet kişi başına aylık 1000-1500 TL maaş veriyor, sağlık hizmetlerinde öncelik tanıyor.

Mesela iki eşi ve 7 çocuğu olan bir Suriyeli adam çocuk başına verilen yardımlarla her bir eşi için birer TOKİ konutu kiralamış. Çalışmadan geçiniyor.

Bir kısım Suriyeli esnaflık yapmaya, dükkân açmaya başladı. Vergisiz olarak işlettikleri için yerli esnafa karşı haksız rekabet ediyor.

Anlatılanlara göre, Suriyeliler geldikten sonra hırsızlık olayları artmış. Bunlar düzgün aşılanmadığı için çocuklarda unutulmuş bazı hastalıklar ortaya çıkmaya başlamış. Okullarda Suriyeli çocuklar ile uyumsuzluk sebebiyle yaşanan sosyal problemler rahatsız edici boyuta gelmiş.

Sadece Bucak’tan bakınca bile Türkiye’yi anlamak mümkün.

Bence bu yaptığımız tespitler Türkiye’nin çoğu bölgesinde aynı sorunların olduğunu gösteriyor.

Yerel seçimlerde muhalif partilerin başarılı olması için şartlar olgunlaşmış durumda.

Uygun adaylar ve iyi çalışma ile güzel şeyler yapacaklarına inandırmayı başarırlarsa “değişim” gerçekleşebilir.

04.03.2019

Meşrutiyetten Demokrasiye Eğitim (1)

Dün Meşrutiyet ve Hürriyet, yeteri kadar anlaşılamadı.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet yeteri kadar anlaşılamıyor.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyetin iyilik ve güzellikleri gereği gibi gösterilemedi.

Bugün Demokrasi ve Hürriyetin iyilik ve güzellikleri gereği gibi gösterilemiyor.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyetten lâyıkı şekilde istifade edilip yararlanılamadı.

Bugün Demokrasi ve Hürriyetten lâyıkı veçhile istifade edilip yararlanılamıyor.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyette eğitim ve öğretim çağdaş surette uygulanamadı.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet ortamında eğitim ve öğretim çağdaş surette uygulanamıyor.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyette eğitim ve öğretim müessese ve kurumları arasında tam bir âhenk

ve uyum bulunmuyordu.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet ortamında eğitim ve öğretim müessese ve kurumları arasında

istenen düzeyde bir âhenk ve uyum bulunmuyor.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyet devrinde Eğitim ve Öğretim Kurumları olarak Medreseler, Mektepler ve Tekkeler vardı.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet devrinde ise Eğitim-Öğretim Kurumları olarak Üniversiteler,

Okullar ve Halk Eğitim Merkezleri var.

Dün Meşrutiyet ve Hürriyet zamanında Medrese, Mektep ve Tekke öğrencileri, mensupları ve

mezunlarının arası açıktı. Birbirlerine sıcak bakmıyorlardı. Birbirlerine karşı soğuktular.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet ortamında -az da olsa- İlâhiyat Fakültesi mensupları ile diğer

Fakülte bağlıları arasında tam bir diyalog var denilemez.

Yine bugün Demokrasi ve Hürriyet ortamında Orta Eğitim öğrencileri ile İmam-Hatip Okulları

Talebeleri arasında istenen oranda bir kaynaşma var denilemez.

Bir bakıma keyfiyet ve içerikçe olmasa da, halka hitap etmeleri ve halk için çeşitli dallarda hizmet vermeleri dolayısıyla, Tekke ve Zaviye mensuplarına eş sayılan Halk Eğitim Merkezlerine devam edenler arasında tam bir diyalog var denilemez.

İşte bütün mesele burada düğümleniyor. İç barış burada zorlanıyor. Kurumlar arası âhenk bu noktada içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Birbirine karşıt sayılan ve sanılan Okulların talebeleri birbirine mesafeli duruyor.

Oysa dün Meşrutiyet ve Hürriyet zamanında Medrese, Mektep ve Tekke talebeleri ve mezunları arasında sulh olmalıydı. Barış ortamı bulunmalıydı.

Bugün Demokrasi ve Hürriyet içinde Üniversite, Okul ve Halk Eğitim Merkezi talebe, mensup ve mezunları arasında sulh olmalı. Barış havası esmeli.

Böylece dün Meşrutiyet ve Hürriyet hengâmında birbirinden yararlanılmış. Aralarında fikir teatisi, fikir alış verişi yapılmış, hiç olmazsa maksat ve hedefte birleşilmiş olunurdu.

Böylece bugün Demokrasi ve Hürriyet atmosferinde her çeşit Eğitim-Öğretim talebesi ve mezunu birbirinden yararlansın. Arada fikir alış verişi olsun. En azından maksat ve hedefte birleşilsin.

Öyleyse dün Meşrutiyet ve Hürriyetin, bugün Demokrasi ve Hürriyetin anlaşılması, benimsenmesi dün mümkündü bugün de olası.

Dün akla hitap eden Mekteple mümkündü, bugün de Okulla olası.

Dün kalbe hitap eden Medrese ile mümkündü, bugün de İlahiyat Fakültesiyle olası.

Dün vicdanlara hitap eden Tekke ve Zaviyeleriyle mümkündü, bugün de Halk Eğitim Merkezleriyle olası.

Ancak bu şekilde, bu Eğitim ve Öğretim Kurumları mensuplarının birbirine sevgi ve saygı duymaları mümkün ve olası. Birlik ve beraberlik içinde olmaları kabil. Fakat bu, böyle olmamış. Yani Dün ve Bugünkü Eğitim-Öğretim Kurumları arasında fikir ayrılığı hep olagelmiş. Bu da tabiatıyla birliğe halel vermekte, beraberliğe gölge düşürmekte, ittihada darbe vurmakta. Aradaki meşrep farklılığı yani gidişat ayrımı da, ilerleme ve yükselmeyi durdurmakta.

 

 

Alevîler Hakkında Dr. Abdulkadir Sezgin İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Alevîliğin mezhep olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, özellikle merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde, Alevî aydınlar, Alevîliğin Mezhep olarak tanınmasını istemişlerdi.

Diyanet, bunu tarihi geleneklerimizle ve kültürle alâkalı geçmişimize uygun olmadığı gerekçesiyle kabul etmedi.

Özellikle Demokrat Parti döneminde başlayan ve darbe sonrası iktidarların ilgisizliği ve aydınların din, mezhep, tarikat konusunda yeterli bilgi sahibi olmayışı yüzünden Alevîlik, Sünniliğin karşıtı gibi kullanıldı.

Bu yanlış kullanım 1980 darbesi sonrasında daha güçlenmiş, son on yılda da Alevî Çalıştayları sonrasında iyice pekiştirilmiştir.

Alevî vatandaşlarımızın abdest alma, namaz, cenaze namazı, nikâh ve nikâh duaları gibi, inanç ve ibadetle ilgili bütün kabulleri ve uygulamaları ile Özbekistan’ın Tirmiz Şehrinin Kâbil kasabasından, tüccar olarak faaliyetini yürütmek üzere Halife Hz. Ali’nin başşehri olan Kûfe’ye Müslüman Türk olarak gelen Zota veya Zevta’nın torunu, Sâbit oğlu Numan, diğer adı ile İmam-ı Âzam Ebu Hanife fıkhına ve yine Özbekistan en önemli şehirlerinden Semerkant’ın Mâturid Kasabasından (hâlen şehrin merkez mahallesi) İmam Muhammed Mâtürîdî inancını taşıdıklarını göstermektedir.

Bununla şunu anlatmak istiyoruz: Alevîlik dün mezhep değildi, bu gün de mezhep değildir. Bunun böylece bilinmesi lâzımdır.

Yanlış tekrarlana tekrarlana doğru gibi algılanmaya başlamıştır.

Siyaset adamlarımız başta olarak aydınların da ‘Alevî Mezhebi‘ terimini bırakmaları gerekiyor.

Çetinoğlu: Alevîlik din değil, mezhep değil. ‘Tarikattir‘ demek uygun mu?

Dr. Sezgin: Alevîliğin tarikat olduğunu anlamak için sadece Şah İsmail Hataî, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal’ın deyişleri ile iktifa edilmemeli. Geçen yüzyılın en büyük Alevî âşıklarından Âşık Veysel, Dâvut Sularî dâhil bütün âşık deyişlerinde de bu yolun Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan bir tarikat olduğu görülür.

Posta oturan ve yolu – erkânı yürüten Dede’ye hizmet sırasında, ‘şu anda ne yapıyorsunuz?’ diye sorulduğunda, tereddütsüz bir şekilde: ‘Tarikat yürütüyorum‘ cevabı alınacaktır.

İşin gerçek olan kısmı da Dede’nin ‘tarikat yürütme görevlisi‘ olduğudur.

Çetinoğlu: Çok net ifade ettiniz. Bu görüşü temellendirmek için neler söylemek istersiniz?

Dr. Sezgin: Alevî cemleri ve sohbetlerinde en çok nefes ve deyişleri okunan Yunus Emre, Şah İsmâil Hataî ve Pir Sultan Abdal’ın tarikata işâret eden şiirlerinden çok kısa örnekler:

Şeriat, Tarikat yoldur varana

Hakikat, Marifet andan içeru

Yunus Emre, ‘4 Kapı‘ olarak anılan ‘Yol‘u anlatırken şöyle der:

Evvel kapu şeriat, geçse andan tarikat

Gönül evi mârifet, ışk hakîkat içinde

Şeriat şirin olur, işidene hoş gelur

Ne kim dilerse kılur ol şeriat içinde

Tarikat can yoldaşı, cân ile olur işi;

Tarikata giren kişi dün – gün ibret içinde

Mârifet gönül ile dün ü gün zârıyıla

Söylesem gelmez dile sırrı sıfat içinde

Hakîkat ışkdur ıyan görsün ol şebih beyan,

Hakîkat donın giyen ağır hil’at içinde.

Herkim şeriat bile hem okuya hem kıla,

Ol gerek kim er ola dün-gün taat içinde.

Ger taat kılmazısa üstâda varmazısa,

Şer’iden olmazısa, adı lânet içinde.

Bu dört menzildir utan ledün makamın tutan

Ol dört menzile yeten tamam murad içinde

Şah İsmâil Hataî’den bir dörtlük:

Şeriat öğrendim bin bir ad için

Hakîkat öğrendim, aynı zat için

Mârifet öğrendim bu sıfat için

Tarikata hizmet ettim ezelden

Pir Sultan Abdal’dan bir dörtlük:

Muhammed dinidir bizim dinimiz,

Tarikat altında geçer yolumuz,

Hem Cibril-i Emin’dir rehberimiz

Biz Müminiz, Mürşidimiz Ali’dir.

Çetinoğlu: Cemevlerinde neler yapılır?

Cem toplantılarında genel bir sıralama ile şunlar yapılır:

1-Toplantıya başlamadan, Cem’e katılan komşular arasında dargın, kırgın, kavgalı, alacak-verecek işinde ihtilaflı, herhangi bir haksızlığa uğramış olup olmadığı sorulur. Varsa bunların barışmaları, haksızlık yapanlar varsa haksızlıkların giderilmesi sağlanır. Bu yapılmadan Cem merasimi başlamaz.

2-Köyde komşular arasından kavga, tartışma veya şikâyete konu her hangi bir anormal, ahlâksızlık veya suç sayılan olay olmuşsa, taraflar dinlenir ve Dede mağduriyeti giderecek karar verir. Gerekiyorsa suçluya belli cezaları verme yetkisi vardır. Bu sebeple de Alevîlerden mahkemelere şikâyet olmaz veya çok az olur.

3-Çocukluktan kurtulup, bulûğa erenlerin tarikata giriş işlemleri, ‘İkrar’ törenleri yapılır.

4-Daha önce tarikata girmiş olanların yıllık yenileme ‘görgü’ işlemleri yapılır.

5-Hakk’a yürüyen kişiler için, cenaze namazı kılınıp, cenazenin kaldırılmasından sonra, genellikle akşamlara mahsus olmak üzere, (kadın veya erkek) müteveffa için ‘dârdan indirme‘ merasimi yapılır.

Çetinoğlu: Dârdan indirme merasimi nereden geliyor?

Dr. Sezgin: Hazret-i Peygamberden geliyor. Bu merasim iyi anlatılırsa, Alevîlerin hem ne kadar Müslüman oldukları, hem de Cem’de yapılanların yanlış şeyler olmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Çetinoğlu: Anlatır mısınız?

Dr. Sezgin: Önce ‘Dârdan‘ veya ‘Dârdan indirme‘ nedir, onu anlatayım:

Hakk’a yürüyen (vefat eden) bir ‘Can’ın, akraba, eş ve dostları ile alış veriş yaptığı insanlarla helâlleşmeden ölmüş gibi düşünülerek yapılan ve ölenin affına vesile olacağı ümit edilen bir bakıma ‘hak helâlliği‘ toplantısıdır.

Yapılış şekli şöyledir: Dede usulüne göre toplantıyı açar. Ölen kimsenin velisi veya vârislerinden birisi, Dede’ye yakın bir yerde, ayağa kalkar ‘dâr’a durur. Sağ eli sol göğsüne, sol eli sağ göğsüne gelecek şekilde ellerini kor, sağ ayağının başparmağı da, sol ayağının başparmağının üstüne gelecek şekilde durur.

Dede, vefat eden zatı hatırlatarak ‘Hakka yürüdüğünü’ ve o gün teçhiz ve tekfin işlemi yapılarak defnedildiğini anlatır. Konuşmasına şöyle devam eder:

Aramızda bunca yıl yaşamıştı. Akrabası, komşusu, dostları, tanıdıkları, arkadaşları olarak aranızda borcu olup da ödemediği veya ödeyemediği kimse var mı? Varsa varisi / Velisi (vefat edenin durumuna göre) huzurunuzda, müteveffanın vekili / veya vasisi / velisi olarak huzurunuzdadır. Kimin alacağı, hakkı olan varsa söylesin. Varsa şimdi, yoksa makul bir zaman içinde ödeyecektir. Ayrıca kendisinden darılmış, incinmiş olanlar varsa, onları da memnun edecek veya O’nun adına özür veya helâllik dileyecektir. Hakkı olanların bu haklarını helâl etmeleri de mümkündür.

Sözlerini şöyle bitirir:

Bizler de bir gün aynı akıbeti yaşayacağız, Allah cümlemizi affetsin, huzuruna da kul hakkı ile götürmesin.

Vefat edenin, her hangi bir kimseye borcu varsa, alacaklıya ödenir. Darılmış, incinmişlerin gönlü alınır. Hak helâlliği gerçekleştirilmiş olur. Bu törene ‘Dârdan indirme‘ adı verilir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Bu merasimin, Peygamber Efendimizden geldiğini buyurmuştunuz.

Dr. Sezgin: Peygamber Efendimizin vefatından bir kaç gün önce, hastalığı ağırlaştı; Efendimiz, Hz. Ali ve Hz. Fadl’ın yardımıyla minbere çıkıp şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Her kimin arkasına bir kamçı vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Kimin bende alacağı varsa, işte malım, gelsin alsın. Benim yanımda en sevgiliniz, üzerimde hakkı varsa, onu burada (dünyada) isteyen veya helâl edendir. Böylece Rabbime yüz akıyla kavuşurum.

Cemaatten biri, üç dirhem alacaklı olduğunu söyledi. Bu zat, Hz. Peygamber adına bir fakire sadaka vermişti. Resulullah, borcunu hemen ödedi. Sonra şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Kimin üzerinde başkasına ait bir hak varsa, ayıplanmaktan çekinmesin, sahibine ödesin. Burada ayıplanmak, ahrette mahcup olmaktan hayırlıdır.

Merasimin sonunda vefat eden kimselerin yakınlarınca kesilen bir kurbanla hazırlanmış yemek toplantıya katılan herkese ikram edilir.

Çetinoğlu: Siz ‘dârdan indirme‘ merasimine katıldınız mı?

Dr. Sezgin: Evet! Beypazarı Karaşar beldesinde 2013 yılında katıldım. Gündüz de müteveffa için ‘Kelime-i Tevhid’ hatmi yapılmıştı.

Çetinoğlu: Sizce, Alevîlikle alakalı problemler nelerdir?

Dr. Sezgin: Cem ayini veya cemevi merasimi bir problem değildir. Cemevi adıyla bağımsız kültür ve sosyo-kültürle alâkalı bir kurum da bulunmamaktadır.

Cemevi, Alevî / Kızılbaşlara mahsus tasavvufî yolun dergâh veya zaviyesi anlamı dışında başka şeyi de ifade etmez.

Bu sebeple de cemevi ile var olduğu kabul edilen problemler, Alevîlikle ilgili problemlerdir.

Ana konu Alevîlik konusudur.

Ahmed Yesevî ve Hacı Bektaş Veli kaynaklı bu yol fikrî, felsefî veya tasavvufî bir yoldur. Tasavvufun uygulama alanları da ‘Tarikat‘ olarak isimlendirilmektedir.

Türkiye Alevîliği‘ veya ‘Türk Alevîliği‘ olarak da anılan bu yolun İslam Yolu; Müslümanlık olduğunda şüphe yoktur.

Ayrıca Alevîliğin ‘din‘ veya ‘mezhep‘ olarak adlandırılması da yanlıştır. İfade etmeliyiz ki, bu sadece Alevîlerin değil, bütün türdeşlerinin ve topyekûn Türk Milletinin ortak meselesidir.

1826 yılındaki Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması ile başlamış ‘Hacı Bektaş Veli Yolu’nun, -merkez dergâhı hâriç- kapatılıp, yasaklanmasından yaklaşık yüz yıl sonra 30.11.1925 târihinde kabul edilen ve 13.12.1925 târihinde resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’ hükmü gereğince kapatılmış, tekke, zâviye ve türbelerle ilgili hüküm aynı zamanda 2820 sayılı Siyâsî Partiler Kanunu’nun üçüncü bölüm, ‘Atatürk İlke ve İnkılâplarının ve Lâik Devlet Niteliğinin Korunması’ matlaplı 84. maddesinin ‘c’ fıkrasında yer alış biçimiyle, siyasi partileri ‘kapatma cezâsı’yla tehdit ettiği sürece bu problem devam edecek demektir.

Anayasamızın 174. maddesinde yer alan ‘inkılâp kanunlarının korunmasına ilişkin madde, ‘…inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.’ demektedir.

Bu ifade, yanlış bir algı ile ‘değiştirilemez‘ şeklinde yorumlanmaktadır.

Ayrıca sosyolojik ve stratejik problemler vardır:

Çetinoğlu: Neler meselâ?

Dr. Sezgin: Türkiye’de köylüler özellikle 1980 sonrasında, beklenmedik şekilde köylerini terk ederek şehirlere göçtüler.

Köylerde kalan nüfus -nerede ise- tarım ve hayvancılığı tehdit edecek kadar azaldı. Batı uygulamalarında köyler, eğitim, kültür ve sosyal olarak şehirlileştirildiği halde, üzülerek tespit etmeliyiz ki, şehirler köy kültürünün baskısı altına girdi. Başka bir deyişle ‘şehirler köyleşti‘ denilebilir.

Bu yapı içinde aş, iş ve şehir hayatına uyumlu olma gayretindeki gece kondu yapısı içindeki köylüleri bu defa da 1990 yılındaki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyayı saran yeni, sosyal, iktisadi ve kültürle alakalı çatışmalarla birlikte ülkeler arasındaki dostluk ve düşmanlık kavramlarının da değiştiğine şahit olunmuştur.

Batı, Nato’ya ihtiyaç kalmadığı ve Türkiye’nin itibarının sonuna gelindiği mesajları altında yeni anlayışlar ortaya koymaya başladı.

Ülkemizde ve batı da artık Komünizm tehdidi kalmadı. Ancak Nato’yu yeni anlayışa uygun hâle getirdi.

Türkiye konusunda yurt dışında diplomatlarımıza yönelik Ermeni kökenli cinayet örgütlerinin sonlandırıldığı 1984 yılında, bir baskınla ortaya çıkan PKK terörü Türkiye üzerinde hesapları olanlarca ortaya çıkartılmıştı.

1984 yılının ABD ve batılı ülkeler tarafından Sovyetler Birliği’nin dağılacağının anlaşıldığı ve yeni yapı için personellerinin eğitimine başladığı yıldır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla eski Marksistlerden ailesi Alevî olanlar için yeni bir görev ortaya çıkmıştı: Avrupa ülkelerinde Alevî organizasyonları kurmak…

Bu çalışmalarla Avrupa ülkelerinde Alevîlik ‘kendine özgü din‘ statüsü kazanmaya başladı. Kürdoloji çalışmalarının merkezinin Paris olmasına karşılık, Alevîlik çalışmalarının merkez üssü Almanya hâline geldi.

Batıya daha önce işçi olarak gitmiş Türklerden Alevî olanlar evlerine, derneklerine mutlaka Türk Bayrağı ve Atatürk büstü koyarlar, kendilerini ‘Türk Alevî‘si olarak tanımlarlardı.

1990 sonrasında büstler, Türk bayrakları kalktı ve sıfatlarının başındaki ‘Türk‘ ve ‘Türkiye‘ kelimeleri çıktı. Artık batılılardan, derneklere maddî destek verilebilmesi için bunlar isteniyor. Türk ve Türkiye kelimelerinin yerini ‘Anadolu‘ kelimesi aldı.

Yozlaşmada ülke içindeki olumsuzluklar, aşağılamalar ve ötekileştirmeler, ‘Alevîleri kazanma‘ adı altında hızlandı, iktisadi ve siyasi destekler buldu.

Ülke, köyünden, kasabasına, şehrinden başşehrine Cemevleri ile doldu.

Târihî Karacaahmet ve Şahkulu dergâhlarının üzerlerine bile ‘Cemevi’ levhaları asıldı.

Çetinoğlu: Alevîlerle alakalı problemleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Sezgin: Alevîlik konusu sosyal, kültürel, dînî, hukuki, stratejik bir problem olmakla birlikte özü itibariyle bir dinî ve tasavvufi problemdir.

Çetinoğlu: Dînî ve tasavvufi problemden kasıt nedir?

Dr. Sezgin: İşin doğrusu en önemli din problemi olduğu gibi, aynı zamanda çok önemli bir şehirlileşme ve sosyal gelişme meselesidir.

Çetinoğlu: Tasavvufla alakalı problemler nelerdir?

Dr. Sezgin: Alevî cemlerine köylünün bağlı olduğu Dede Ocağı’ndan gelen Dede ‘Mürşit‘ olarak katılır. Dede ve ailesi de o ocağın dedesinin denetim ve yönetimine, başka bir ifâde ile irşadına emânet edilen köylülerce yakından bilinir ve tanınır. Köyün Dedesi de köyde tâliplerini, çocuklarını, kimin kiminle musahip, yâni tarikat kardeşi olduğunu bilir.

Dede tarafından rehberlik yapılan cemlere diğer köylülerden ikrar vermeyenler dâhil hiç kimse giremez.

Dede’nin görevini yapabilmesi Hacıbektaş ilçesinde oturan, Hacı Bektaş Veli Postnişini olan ve ‘Çelebi‘, ‘Serçeşme‘ gibi unvanlarla anılan zat tarafından görevlendirilmiş olması mecbûrîdir. Hâlen ülke genelinde görev yapanların hizmet bölgeleri, köy köy kimlere ait olduğu bilinmektedir. Dede ailelerinin ellerindeki icâzetnamelerde de hangi köylerde irşada yetkili oldukları yazılıdır. Dede hiçbir surette kendisine verilmiş bölge dışında hizmete yetkili değildir. Şehirlerde bu klasik sisteme uymayan yapılar oluşmuştur. İstanbul’da ikamet eden bir Dede, diyelim ki Tunceli köylerinde görevli (yetkili) bir zattır. Bunun İstanbul’da oturan ve önceden tanımadığı, kendisine tâlip / derviş olmamış kimselere Dedelik görevi yapamaz.

Bu başka yerde görevli ve yetkili hâkimin, misâfirliğe gittiği başka bir şehirde, yetkisiz olarak cübbe giyip hâkimlik yapması gibidir.

Gelenekte, Hacı Bektaş Veli Vekili de olan Çelebi tarafından, görevlendirilmeyen bir şehirde, görevli olmadıkları, birbirleriyle, tanışmayan şahısların katıldığı bir toplantıda cem yapılamaz.

Cemevi’nin bulunduğu binanın bağlı olduğu Vakıf veya derneğin Yönetim Kurulu tarafından yetkilendirilmiş Dede hangi yolun, nasıl bir erkânın mürşididir?

O zaman şehirlerde ki cemevi binalarında yapılan cemler folklorik birer gösteriden ibârettir.

Mânevî olarak orada yetkisiz bir kişinin, tanımadığı ve aralarında çoğunlukla kendi tâliplerinin olmadığı bir toplantının Hacı Bektaş Veli yoluna ait olduğu nasıl anlatılabilir ve nasıl anlaşılabilir?

Diğer taraftan usul ve erkân kuralları gereği, ikrar vermemişlerle, yabancıların da alındığı salonlarda bu toplantılar, yola veya erkâna ne kadar uygundur? Bu soruların cevabı yoktur. Maaşlı, Dernek Dedesi veya Vakıf Dedesi târihî geçmişte ve gelenekte yoktur. Bu problem tasavvufi yol, gelenek ve kültür açısından son derece önemli ve ciddî bir meseledir. Yol ve erkânın yozlaşması, yolun kuruluş ilkelerinin ve hiyerarşisinin keyfi olarak bozulmasıdır.

Çetinoğlu: Dergâh, tekke ve benzerlerinin mal varlıkları ve gelir kaynakları ile alakalı problemler nelerdir?

Dr. Sezgin: Tarikatların kapatıldığı târihe kadar bütün tarikatların kendi mülkleri olarak ülkenin dört bir tarafında dergâh, zâviye, tekke gibi isimlerle gayrimenkulleri bulunduğu gibi, bu dergâhlara vakfedilmiş tarım arazileri; yâni vakıf gayr-i menkulleri bulunuyordu.

Bu gayr-i menkullerden şeyhlerinin şahsî mülkleri kendilerine verildi. Ancak vakıflara ait olanlar devlet hazinesine devredildi.

Geldiğimiz sosyal ve hukûkî çerçevede vakıf olup olmadığına bakılmaksızın, Avrupa Birliği’nin talebi üzerine kiliselere ait vakıflar kiliselere iade edildi.

Bu kurumlara ait problem, çözüm masasına geldiğinde bu gayrimenkuller meselesinin de çözülmesi; eski sahiplerine verilmesi gerekmektedir.

Diyelim ki, Hacıbektaş ilçesindeki arazilerin önemli bir kısmı Hacıbektaş Veli Dergâhı’na vakfedilmiş arazilerdi. Diğer türdeş dergâhların da durumları aynı şekilde olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Çetinoğlu: Problemler ortaya konuldu. Çözüm tekliflerinizi de röportajın ikinci bölümünde konuşuruz.

 

 

Gerçek İnsan (2)

Nitekim hapishanenin yetiştiricilik vasfı olduğunu şu ifade çok güzel formüle eder: “Medrese-i Yusufiye”. Bilirsiniz: Hz. Yusuf, Mısırda iftiraya uğrayarak zamanın zindanına atılmış. Senelerce orada kalmış. Ama ağzından menfî, olumsuz bir söz çıkmamıştı.

“İnsanlar zulmeder, kader adalet eder.” anlayışı içinde sabretmiş. İşin kader cihetine bakmış. Oradaki mahpuslara dinlerini öğretmeye başlamış. İman dersleri verir olmuş. Gönderiliş sebebini de buna bağlamıştı. Demek ki diyordu, buradaki insanların bana ihtiyacı varmış.

Hem kendisinin hem mahpusların zindanda oluş hikmetine uygun davranış ve harekette bulunmuş.

Zindanda, zindandan sonraki hayata, hem kendisini hem onları hazırlamak için, çalışma ve faaliyetlerde bulunmuş.

Dünya, bütün güzelliklerine rağmen cennete göre zindan hükmündedir bir bakıma. Ama cennete hazırlanış yeri olması yönünden, çok büyük bir kıymet ifade eder.

Çünkü cennet, dünyada kazanılıyor. Çünkü Esmaülhüsna / Allahın Güzel İsimleri’nin gölgelerini bu dünyada tanıyor. İnşallah asıllarını Allah, orada gösterecek bizlere.

Nitekim bu hususta şöyle niyaz ve temennide bulunulmuştur:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden (besleyen) sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin (örneklerin) ve gölgelerin asıllarını, menbalarını (kaynaklarını) göster. Ve bizi makarrı saltanatına (saltanat merkezine) celbet (al).

“Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezîz (çok lezzetli) nimetlerini orada yedir. Bizi zeval (yok oluş) ve teb’îd (uzaklaştırma) ile tâzib (azap) etme. Sana müştak (hasret) ve müteşekkir (teşekkür borçlu) şu mutî (itaatkâr, sâdık) raiyyetini (kullarını) başı boş bırakıp îdam (ve yok) etme.”

Değerli okur! Binbir nimetin asıllarını görmeye, bu dünyada alıştırılıyoruz. Yoksa o hakikatlerle birden bire karşılaşmak gözlerimizi kamaştırır. Hiç göremez hâle gelirdik. Zaten ancak onbeş yılda akıl-bâliğ yani iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırır oluşumuz. Hanyayı Konyayı anlar duruma getirilişimizdeki hikmet de bu olsa gerek.

Tedrîc yani derece derece oluş kanunu sayesinde, Allah bizim kudret mucizeleri karşısında şaşırmaz ve afallamaz olmamızı sağlıyor.

Dünya böyle olduğu gibi, vücudumuz da ruhumuz için bir zindan, bir hapishane hükmündedir.

Velhasıl insan, zindan içinde zindandadır. Ham olarak kondurulmuştur buraya. Manen pişmesi isteniyor ondan. Olgunlaşması bekleniyor ondan. Sonunda bu kudret mucizesinin muhteşemliği karşısında hayrete gömülmesi, “Ah mine’l-aşk!” diyerek Yaratanın aşkıyla tutuşması ve yanması isteniyor ondan. Evet, insan iman ile “Cennete lâyık bir kıymet alır.”

X

İnsan küfür yani inançsızlık karanlığı ile aşağıların aşağısına düşer. “Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer!”

Karanlıkta yol alan biri, nasıl ki yol alamaz. Bir tarafa toslar. Bir yere çarpar. Çünkü yolunu gösterecek, ışıktan mahrumdur. Yolunu aydınlatacak kaynaktan yoksundur. Fasit bir dairededir. Kısır döngü içindedir. Yol aldığını sanır. Aslında aynı yerde dönüp durmaktadır. Çünkü hedefini tayin edememiştir. Çünkü yolunu tesbitte zorlanmaktadır. Kararsızdır. Şaşkındır. Hatta korku içinde, bir bakıma aptallaşmıştır.

Nerede olduğunu tam olarak çıkaramamaktadır. Nereye gideceğini doğru dürüst bilememektedir. Nereden ve kim eliyle buraya getirildiğinin sırrını, gizini gerçek manada anlayamaz haldedir. Şaşkın tavuk misali gıdaklayıp durmaktadır. Tıpkı hapiste oluş hikmetinden mahrum kişinin; orada oluşunu değerlendiremediği için, gerçek hapis içinde kendisini bulması gibi. Cendere içine sıkışmış olarak kendisini sanması gibi.

Bakıştan görüşe geçemeyen insanın kendisini bulunduğu yere mahkûm etmesi gibi. Zindandan manen, zihnen, tasavvur ve hayalen çıkma imkânı bulamayışı gibi.

 

 

Osmanlı Ordusunun Bozuluşu ve Çöküşü (3)

2)          Baskı Grubu Olma Durumu:

Bütün bunların yanında devşirme olan vezirler ile işbirliği yaparak, hükümdarlara karşı siyasi baskı gurubu olmuşlar ve devletin yıkımı için ne gerekirse yapmışlardır. Bu dejenere gurup bir o yana bir bu yana saldırarak, padişahların, saray erkânının ve devlet büyüklerinin başına bela kesilmişlerdir. Yeniçerilerin bu durumundan medet uman devşirme devlet adamları, çeşitli siyasal komplolar hazırlayarak emellerine ulaşmaya çalışmışlardır. i. Hakkı Uzunçarşılı bu konuda şunları söylüyor: «Ocağın vakit vakit isyan etmesi hep memnuniyetsizliklerinden ileri gelmeyip çok zaman mevki sahibi olmak ve hasımlarım ortadan kaldırmak isteyenlerin, herhangi bir sebeple ocak ağalarının, sarayın, vezirlerin tahrikleri ve bol vaadleriyle olagelmiştir. XVII. yüzyılda yeniçeri ocağında sekbanbaşı olan Koca Müslihiddin Ağa her istedikleri zaman ocağı isyan ettirecek kadar nufuz sahibi olduklarından lüzumu halinde vezirler bunlara başvurmak suretiyle arzularına nâil olmuşlardı. Vezir-i âzam Sofu Mehmet Paşa’nın sipahiler aleyhine ve Kaptan-ı Kara Murat Paşa’nın Vezir-i âzam ibşir Paşa aleyhine yeniçerilerin müzaharetini temin etmeleriyle yapılan ocak kıyamları hep Müslihiddin Ağa ile damadı Hüseyin Ağa’nın vasıtasıyla olmuştur12

Yukarıda görüldüğü gibi yeniçeriler, devşirme ve dönme vezirlerin, ağaların nüfuzlarını kullanarak istediklerini yaptırmalarında kullanılan eşkiyalar durumuna gelmişlerdir. Sayılarının fazlalaşmasının bir sebebi de budur. Kötü emelli ağaların, vezirlerin, entrikalarında siyasî baskı gurubu olmaları onların sayılarını arttırmaya yetmiştir.

Osmanlı devletinin askeri kudretinin büyük temellerinden birini teşkil eden Yeniçeri ocağma devşirme toplama işi, birçok dönme ve devşirme ağaların, rüşvet aldıkları bir kapı durumuna gelmesi idi. Yeniçeri ocağma çocuklarını asker olarak vermek istemiyen kimseler, rüşvet vererek bu emellerine ulaşabilmişlerdir. Rüşvet alınan ailenin çocuklarının yeri ise, çingene, musevî vb. ailelerin çocukları ile dolduruluyor 13.

Yapılan savaşlarda da durum bundan farklı değil, Kanunî Sultan

 

(11)   Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, s. 43.

(12)   İ. Hakkı Uzunçarşılı, A.g.e., 3. Cilt, s. 276.

(13)   Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Rüşvet, s. 94, İstanbul 1985.

Süleyxnan’ın Fransızlara yolladığı son yardım filosu komutanının Cenevizlerden rüşvet alarak işi yarıda bırakıp gittiği söyleniyor14 .

Yine bir başka iddiada, birinci Viyana kuşatmasının kaldırılmasına Vezir-i âzam İbrahim Paşa’nın Avusturyalı’lardan rüşvet alarak sebep olduğudur15 . Bu söylentiler içinde belki gerçekle ilgisi olmayanlar vardır. Fakat, Osmanlı ordusunda ender de olsa savaşlarda bazen rüşvet aldıkları muhakkaktır. Bu da yine dönme ve devşirme Vezir-i âzamların, ordu komutanlarının, ağaların, beylerin Türklüğe karşı yapmış oldukları iğrenç islerdir. işte, dönme ve devşirmeler ile Türkler arasındaki mücadelelere şahit olmaktayız.

Yine savaşlarda Osmanlı ordusunun özellikle yeniçerilerin içine casuslar girdiği Koca Sekbanbaşı Risalesinde önemle zikredilmektedir: «150.000 kadar İslâm askeri, başlarında merhum Koca Abdi Paşa, kafirlerle arslan gibi dövüşürken, bizimkilerin durumu pek kötü olmadığı bir sırada, çavuş kıyafetinde atlı bir casus yeniçeri siperleri arkasından :

«Bre yeniçeriler, ne durursunuz arkanızdan gâvur geldi diye atını koşturup gitmisti»lG . Bu durumda Osmanlı askerleri, komutanlarını bile savaş meydanlarında bırakıp kaçacak kadar dejenere olmuş, ne idiği belirsiz bir topluluk haline gelmiştir. Arasındaki casusun bile farkına varamamakta, söylenen sözün doğru olup olmadığına bakılmadan savaş meydanlarından kaçar duruma gelmişti Osmanlı ordusu.

Eyalet ordusunun önemini kaybederek yerine profesyonel askerlerin geçmesiyle beraber, Osmanlı maliyesi zaman zaman güç durumlarda kalmış, bazı zamanlarda askerlerin paralarını ödeyemez duruma düşmüştür. Kapıkulu ordusu her şey den önce bir tüketim ordusudur. Üretimle yakından ve uzaktan alâkası yoktur. Büyük bir gücün üretimden ayrı tutulması elbette ki maliyenin bozulmasında rol oynamıştır. Devlet bu durumda, yeniçerilerin maaşlarını ödemek için para değerini düşürmek zorunda kalmış, bozuk akçeler ile yapılan ödemeler ise yeniçerilerin isyanlarına sebebiyet vermiştir.

(14)      Yeniçerilerin maaşları yüzünden çıkardıkları isyanların haddi ve hesabı yoktur. Mütemadiyen maaşlarının artırılmasını istemişler, buna karşı çıkan devlet adamlarının idamına sebep olmuşlardır. Yeniçeri orduşu devletin başına öylesine bir bela durumuna gelmiş ki, harp sırasında savaşmaktan çekinen, hatta savaştan kaçan, barış zamanında mütemadiyen isyanlar çıkaran, siyasi emelli kimselere destek sağlayan bir duruma düşmüşlerdir.

 

 

(15)   Ahmet Mumcu, a.g.e. s. 95.

(16)   Aynı eser s. 95.

(17)   Koca Sekbanbaşı Risalesi, s. 134mütemadiyen isyanlar çıkaran, siyasi emelli kimselere destek sağlayan bir duruma düşmüşlerdir.

Devam edecek

 

 

Bu Şartlarda Köle Bile Alamazsınız

“Bir özel okul etüt öğretmeni olarak alacaktı. Hafta içi bir gün izin. Geri kalan her gün sabah 8.30 akşam 7.30 arası çalışma. Sigorta yok, aylık 800 lirayı bulacak ama miktarı tam da net olmayan bir maaş teklif etmişti. Bu şartlarda köle bile alamazsınız diyerek çıkıştım.”

“ODTÜ mezunuyum, askerlik yapıldı, ha**an gibi iş tecrübem var, torpilim yok, 5 aydır mülakata bile çağrılmadım.”

“Mezun olduğumda adını vermek istemediğim bir belediyeye psikolojik danışman olarak başvurmuştum. Cv falan bıraktım, 3-5 ay bekledikten sonra, bir tanıdık vasıtasıyla öğrendim ki, PD kadrosu belediye başkanının coğrafya mezunu kızına tahsis edilmiş.”

“Yüksek lisans diplomam, yurtdışı deneyimim ve çok iyi derecede İngilizcem var, iş aramadaki 7. ayıma girdim.”

“Geçenlerde de bir görüşmeye gittim yanlışlıkla çağırdık dediler”

“İTÜ İnşaat’tan mezun oldum, anadil seviyesinde İngilizceye ek olarak orta seviyede Rusçam var. 100 küsur yere başvurdum, 4 yerden dönüş yaptılar”

Hesabına Asgari Ücret Yatıracağız Ama

“Maden mühendisi ve üstüne de yüksek lisans yapmış olan kuzenim iş bulmaktan ümidi kesince bir asansör firmasına başvurdu işçi olarak. Firmanın teklifi şu: Hesabına asgari ücret yatıracağız ama 600 lirasını bize elden geri vereceksin…”

“Bana önce üniversite bitirip bitirmediğimi, yabancı dilimin olup olmadığını, bilgisayar programlarına ne kadar hâkim olduğumu, sonra da ağır iş yapabilme durumumla forklift kullanıp kullanamadığımı sordu. Patronun oğlu ve ilkokul mezunuydu. Seni unutmayacağım Şuayip!”

“2. yüksek lisansım bitiyor, 2017 Mayıstan beri aktif iş arıyorum. 2 yabancı dilim var. Özgeçmişime bakmıyor bile insanlar”

“Yurt dışındayım. 3 yıl mühendislik yaparak biriktiremediğim parayı 3 ayda biriktirdim. 30 saat çalışıp haftada 3400 dolar kazanıyorum.”

Yukarıda yazılanlar, @BulendEcevit adlı twitter kullanıcısının “Üniversite mezunu arkadaşlar bu tiviti alıntılayarak son dönemlerde iş ararken yaşadığı rezilliklerden bahsedebilirler mi” sorusuna üniversite mezunlarının verdiği cevaplardan alıntılanmıştır. Yazım hataları ilgililere aittir. (*)

Gençliğe Sahip Çıkmak (!)

Türkiye tarihi boyunca bütün ideolojik grupların, özellikle de siyasal İslamcıların en büyük iddiası gençliğe sahip çıkmak (!) olmuştur. Bu iddiayı zaman zaman da nesle sahip çıkmak olarak ifade ederler. Buna göre gençlerimiz özellikle de kapitalizmin tesiriyle git gide manevi değerlerini kaybetmektedirler. Gençlerimiz manevi değerleri olmadan yetiştiği için batıl fikirlerle dolmakta ve gayri ahlaki bir yaşam tarzı sürmektedirler. O nedenle nesle sahip çıkılmalı ve ülkenin geleceği olan gençlerimizin iyi birer Müslüman, milliyetçi, sosyal demokrat, devrimci vs. olarak yetişmeleri sağlanmalıdır.

Önce şunu ifade etmeliyiz ki, Türkiye’de yetkiyi elinde bulunduranlar, gençlere son derece ikircikli bir bakış açısıyla bakmaktadırlar. Bütün ideolojik gruplar, gençlere sadece ideoloji aşılamakta ve onları “ücretsiz iş gücü” olarak görmektedirler. Gençlerin içindeki enerjiyi, haksızlığa karşı duruşu, bir şeyleri değiştirme düşüncesini hatta isyan duygusunu onları politize edip kendi davaları için birer nefer olmaları için kullanmaktadırlar.

Fatih’in İstanbul’u Fethettiği Yaştasın

Bir üst paragrafta bahsettiğim manipülasyon eğitimli gençler için geçerli. Eğitimi olmayan gençler ise tamamen başıboş bırakılıp lümpenleştirilmektedirler. Boş bir özgüven sahibi, hayata karşı duyarsız, doğru ve yanlış kavramını sadece kendi menfaatine göre şekillendiren bir canlı haline getirilmektedirler.

Yetkiyi elinde bulunduran hiç kimse gençlerin hayalleriyle, hayattan beklentileriyle, ortaya güzel eserler çıkartabilecek enerjileriyle, hayata henüz bozulmamış çocuksu ve bir o kadar da aykırı bir bakış açısıyla bakmalarıyla zerre miktar alakadar olmamaktadır.

Gençlere Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın diye hitap eden çoktur ama Fatih’e sunulan imkânı pırıl pırıl bir delikanlıya sunacak bir babayiğit bulamazsınız. Çünkü bizim milletin ilerlemesini durduran büyük ayak bağları vardır ve bu bağlardan en mühimi de eylem ve söylem tezatlığıdır.

Apple, Microsoft, Google ve Facebook

Bugün Apple firmasının ekonomik büyüklüğü 1 trilyon Dolar civarındadır ve bu rakam kamu ve özel sektör birlikte bütün Türkiye ekonomisinin yaklaşık olarak iki (2) katıdır. Bu sepete Microsoft’u, Facebook’u, Google’ı da attığınız zaman üç-beş ABD orjinli firma ile Türk ekonomisi arasındaki devasa uçurumu görür, neden Ortadoğu’da Türkiye’nin söz sahibi olmadığını ve bu coğrafyada toprağı olmayan ABD’nin nasıl olup da bölge politikalarını canının istediği gibi belirlediğini anlarsınız.

Özellikle Apple, Microsoft, Google ve Facebook’u saydım. Çünkü bu firmaların kurucuları, bu işlere genç yaşta teşebbüs eden ve bu teşebbüsleri devlet tarafından desteklenen üniversite öğrencisi veya yeni mezunlarıydılar. Ve o gençlerin devletleri onlara kafalarının rahat olacağı ve sadece işlerine yoğunlaşacakları bir ortam sunmuştu.

Uzağa gitmeye gerek yok. Mazimizde İstanbul’u 21 yaşında fetheden Fatih ve 38 yaşında Samsun’a çıkan Mustafa Kemal görürüz. Peki bugün Türkiye’de kimler, hangi alanda II. Mehmet’e tanınan imkanı yeni mezun bir üniversite öğrencisine tanıyor?

Reformları Sadece Gençler Hayata Geçirebilir

Türkiye bugün gerek kamu gerekse özel sektör her alanda tepeden tırnağa reformlara muhtaç. Eğitimde reforma muhtaç, hukukta reforma muhtaç, siyaset mekanizmasında reforma muhtaç, sanayi ve üretimde reforma muhtaç, şirket kültüründe bir zihniyet dönüşümüne muhtaç ve daha pek çok alanda reforma muhtaç. Peki bu kadar çok reformu kim gerçekleştirecek? Gençlere fırsat tanınmadan ülkenin dönüştürülmesi imkanı var mıdır? Cevabımız hayır! Çünkü reformları sadece gençler hayata geçirebilirler.

Bugün Türkiye’de gelinen nokta, gençlere fırsat tanınmasının çok ama çok gerisinde. Bizim önce gençlerimize iş ve istihdam sahası meydana getirmemiz lazım. Üniversiteyi bitirmiş, geleceğe dair hayattan beklentileri olan, bu beklenti ve enerjiyle hayata atılmaya çalışan çocukları sudan çıkmış balığa döndürüyoruz. Bir gencin hayallerini, umutlarını elinden aldıktan sonra geriye ne kalır?

Yüzlerindeki Işığı Kaybetmiş Yaşayan Ölüler

Bu ülkenin gençleri on yıllar süren bir tahsil hayatından sonra işsizlikle yüzleşmemeliler. Bu ülkenin gençleri KPSS’de birinci olup mülakatlarda elenmemeliler. Bu ülkenin gençleri iş bulamadıkları veya atanamadıkları için intihara sürüklenmemeliler. Bu ülkenin gençleri, “okusam da hiçbir şey değişmeyecek” düşüncesine kapılmamalılar.

Aksi halde geriye, yıkılmış köprüler, bozulmuş yollar, susuz çeşmeler, viraneler, harabeler ve yüzlerindeki ışığı kaybetmiş yaşayan ölüler kalır.

(*) İlgili tweete ve gelen cevapların tamamına; https://twitter.com/BulendEcevit/status/1100463809544757250?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1100463809544757250&ref_url=https%3A%2F%2Fonedio.com%2Fhaber%2Funiversite-mezunlarinin-agzindan-genclerin-is-ararken-yasadiklari-rezillikler-863323 linkinden ulaşabilirsiniz.

 

 

Gerçek İnsan (1)

Allaha iman, binlerce güzellikleri beraberinde taşır. Allaha inanç, sayılamayacak kadar çok faydalar sağlar insana. Çünkü iman, İlâhî nizamı kabul ediştir. İlâhî nizam ise maddî-manevî hayatın yol haritasıdır.

Nerde ne olduğunu gösterir. Nerde nasıl hareket edileceğinden haber verir. Nerde ne zaman olunması gerektiğini söyler. Bu ise, insana rahatlık sağlar. Meçhul ve bilinmezlerden âzâde kılar. Geçmişi aydınlatır. Günü açıklar. Yarına ışık tutar. Belirsizlikleri yok eder. Hedefi tespit eder. Her yöne doğru, insanı hat sahibi kılar.

İman, insanın kendisini emniyete alışıdır. İman, insanın kendisini Allahın emn ü emanına bırakışıdır. İman, insanın kendisini Allaha teslim edişidir. Selâmeti O’nun gösterdiği çerçeve içinde kalmakta bilmesidir. Zaten İslâm teslim oluştur. Selâmete talip oluştur. İman, insanın kendisini emniyet ve selâmet ortamına sokmasıdır.

İnsanın Allaha iman etmesi, O’nu Rab bilmesi, içtenlikle vücudunu mûcidine / icat edenine -her bakımdan- feda etmesi; Allah katında makbul karşılanmasına vesîle olur. Taltîfi istenir. Hoşnut kılınır. Derece derece manevî yükselişe mazhar olur.

Böylece insan, îman nuru ile en yüksek derecelere çıkar. İnsan, inanç ışığı ile en büyük mevkîler elde eder. İnsan, iman ile “Cennete lâyık bir kıymet alır.” Demek ki insan, cennet için dünyaya gönderilmiştir. Cennete ehil olacak bir duruma gelmesi için dünyadadır.

Demek ki insandan, cenneti hak edecek çalışmayı yapması istenmektedir. Demek ki dünya, insan için hazırlık sınıfıdır. Asıl terakkî ve ilerleme olanağını cennette bulacaktır. O yükselişin temelini ise, dünyada atması istenmektedir insandan.

Daha doğrusu insan olan insandan. Sureta değil sîreta insan olan insandan. Şekliyle değil manasıyla insan olan insandan. Çünkü cennetin yatırımı dünyada ve dünyadan yapılmakta. Hakka kulluk, halka hizmetten geçmekte. Cennetin binası, dünyayı bayındır etmekle mümkün olmakta. Cennetin ihyası dünyayı imar etmekten, gönüller yapmaktan, fakat dünyaya kalben bağlanmazlıktan geçmektedir.

Kısaca dünyayı kesben değil, kalben terk etmekten geçmektedir. Yani dünyada, dünya için çalışacağız. Fakat kalbimizi dünyaya bağlamayacağız. Yani dünyayı da din için sevenlerden olacağız.

Tıpkı okulu, okul için değil; okul sonrası hayatı kazandırdığı için sevmemiz lâzım geldiği gibi.

Tıpkı dünyayı da, dünya sonrası, ebedî, bitimsiz âhiret hayatını temin ettiği için sevmemiz gerektiği gibi.

Mevlana: “Benim bu dünya zindanında işim ne? Niçin atılmışım bu zindana? Niçin konulmuşum bu kodese? Kimin malını çalmışım ben?” anlamında sorar. Cevabını da kendisi verir:

“Demek ki ben insanları irşat için görevlendirilmişim. Onlara doğruları ve doğru yolu göstermek için gönderilmişim dünyaya.” manasında der ve sakinleşir. Yine şu anlamda der ki koca Mevlana:

“Ben kötülerle de oturup kalkarım, iyilerle de.”

Böylece kötüleri ihmal etmemeyi bize öğütler. Bunun yolunun da, onlar gibi olmadan; onlarla güzel ilişkiler kurmaktan geçtiğini belirtir.

Nitekim koca Mehmet Akif de bu uğurda şu temenni ve istekde bulunur:

“Ya Rabbi! Müslümanlara merhamet eyle. Kâfirlere / inanç yoksunlarına daha çok merhamet eyle.”

Çünkü onların doğru yola gelmeye daha çok ihtiyaçları var. Bu hususta ise Allahın hidayeti zorunlu görülmektedir. Zira hidayet Allah’tandır. Fakat istemek şartıyla, bunu Hakk’tan.

İnsan iman ile “Cennete lâyık bir kıymet alır.” demiştik. Devlet suçluları niçin hapse atar? Akılları başlarına gelsin diye değil mi? Orada pişman olsunlar. Nedamet duysunlar. Çıktıklarında, iyi birer vatandaş olsunlar diye değil mi? Hapiste ıslahı nefs etsinler, hapis sonrası hayatları güzel ve verimli geçsin diye değil mi?

 

 

 

Osmanlı Ordusunun Bozuluşu ve Çöküşü (2)

Eyalet ordusunun dağılmasından sonra kapıkullarının önemi artmış ve sayılarıda hergeçen gün çoğalımştır. işte bu çoğalma, kapıkulu ocağı’nında bozulmasına sebep teşkil etmiştir.

Kapıkulları, Osmanlı İmparatorluğunda maaşlı askerlerdir. Bunlar yeniçeriler ve kapıkulu atlılarıdır. Her iki ocak da bozulmaya yüz tutınadan önce, bünyelerine gelişigüzel kirnseleri almazlardı. Sıkı bir disip lin hâkimdi. Bu ocak mensupları aynı zamanda evlenmemiş askerlerdi. Bozulmaya uğramadan önce kışlalarında yatıp kalkarlar ve yine orada talim ve terbiye görürlerdi.

Koçi Bey, ünlü Risalesinde, tımarlı sipahilerle, yeniçeri ocağının birbirlerini tamamladıklarını belirtmektedir: «Geçmişteki büyük padisahlar, altıbölük halkını, yeniçeri ocağı ile, yeniçeri tâifesini, altı bölük

 

(3)  Gibb and Bowen, İslamic Society and the West, Oxford Üniversity Press, London, 1951 s. 188 – 190 Zikreden: Aydın Yalçın, a.g.e., s. 225.

halkı ile ve bu iki tâifeyide zeâmet ve tımar askeri ile zaptederlerdi»4 XVII. yüzyıl ortasında tunarlı ordusunun zayıflaması yüzünden, yeniçerileri sayısının artması ve kalitenin bozulmasının bu dengeyi bozduğu, paralı askerlerin sayısının arttırılmasının fayda yerine zarar vereceğini de vurgulamaktadır5 .

B. Yeniçeri Ocağının Bozulması :

Yeniçeriler XVI. yüzyılın sonlarına kadar çok mükemmel Dir asker olarak Osmanlı imparatorluğunda vazife yapmışlar ve bu tarihlere kadar güçlerini muhafaza edebilmişlerdir. Tımarlı sipahilerin tarih sahnesinden çekilmelerinden sonradır ki yeniçerilerin sayılarının arttırılması ve başka sebepler yüzünden bu asker sınıfı da hızla bozulmaya uğramıştır. Yeniçeriler çok ağır disiplin altında askerliklerini sürdürmekteydi. Bu asker sınıfı tan-ıamen devşirmelerden meydana gelmiş, fakat büyük subayları ise umumiyetle Türklerden seçilmiş bir ocaktı.

I) Hatır, Rüşvet ve Kuvvet Yolu ile Ocağa Yeniçeri

Yeniçeri Ocağı yukarıdaki temel ilkelerini XVI. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş kaybederek bozulmaya başlanıştır. Bu asker ocağına hatır ile rüşvet ile ve hatta kuvvet yolu ile yeniçeri kaydedilmeye başlanmıştır. Koçi Bey’in ünlü Risalesinde: Ayak takımından bu ocağa yazılan ve doğru dürüst eğitim görmeyen, başıbozuk bir güruhla bu ocağın doldurulmasının zararlarına değinilmektedir. Eskiden itibarlı bir meslek olan yeniçeriliğin XVI. yüzyıldan sonra artık eski cazibesinin kalmadığına işaret edilmektedir6.

Aynı hususu i. Hakkı Uzunçarşılı da belirtmektedir: «iran ve Avusturya ile yapılan uzun seferler münasebetiyle Ocak münhallerini doldurmak için devşirmelerin kâfi gelmemesine mebni kul kardeşi olarak ocağa efrad alınmıştır, yine bu gibi ihtiyaç üzerine veya yeniçeri ağası ve ocak kâtibine verilen rüşvet karşılığında Ocağa hariçten talim ve terbiye görmemiş kimseler kaydedilmiş ve böylece gün geçtikçe Ocak bozulmuştur». «Tarihçilerin belirttiğine göre, 1600 yıllarından sonra» gelişigüzel esnaf ve hammal makulesinden «rüşvet mukabilinde yeniçe-

 

(4)  Koçi Bey Risalesi, s 51

(5)  Aym Eser, s. 51 – 52.

(6)  Koçi Bey Risalesi, S. 41 45.

ri yazılması ve bunların kışlalarında oturmayıp evlerinde ve işlerinin başında kalmaları ocağı fena duruma düşürmüştür.»7

Birçok tarihçimizin de belirttiği gibi, İran, Avusturya, Rusya savaşları ve bu savaşlarda başarı gösterilmeyişi, Osmanlı Devletini Avrupa devletlerindeki ordulara benzer muntazam ordular kurmaya zorluyordu. Yeniçeri ocaklarına alınan yeni elemanlar, bilgisizlikleri ve beceriksizlikleri yüzünden bu ocağın savaş gücünü artırnuyor, bilakis bu ocağın huzurunu, disiplinini, muntazam eğitimini ortadan kaldırmış oluyordu. Disiplinden uzak olan bu ocaklılar artık padişahlara bile baş kaldırmaya başladılar. Padişahlar ise isyan eder korkusuyla bu ocağı ıslâh yoluna bir türlü cesaret edemiyorlard18 .

2)          Disiplinsizlik, Fitne ve    Ocak içine Girmesi :

Koca Sekbanbaşı Risalesinde de Yeniçeri Ocağının bozuluşu, fitne ve fesadın bu ocak içerisinde yaygınlaştığı, müslüman kılığına sokulmuş casusların bu ocak içerisinde dolaştığı ve yeniçerilerin kumandanlarına bağlılıklarının azalmasına işaret edilmektedir. Pidne ve fesad öyle bir korkunç duruma geldiki, ocak mensupları kendi aralarında birbirlerine! «Be hey yoldaşım, devletin bize verdiği yedi akçe ulüfedir. Bizi şehadet ve cennet vaadiyle gâvura göz göre göre kırdırıyorlar. Bizin•ı iki canımız yok ya. Gâvur bizim neyimizi aldı. Boşubosuna niçin kırılalım»9 demekten geri durmuyorlardı.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda yeniçeriler, para ile toplanan gönüllüler savaşlarda bozgun çıkarmağa ve hatta savaşa dahi gitmemeğe başlamışlardır. Gönülsüz olarak katıldıkları harplerde ise, harbe giderken yol boyunca kanunsuz işler yapmışlar, halkı ise bu eylemleriyle tedirgin etmişlerdir. Durum gösteriyor ki eskiden o disiplinli Osmanlı ordusunun yerini, çapulcu, hırsız bir güruh almıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde bu hususlara işaret ederek, Osmanlı ordusunun köylerden geçerken, köy halkının evlerini terkederek dağlara kaçtıklarını, yol boyundaki bazı kalelerde, kale muhafızlarının askerlikten başka her türlü işle uğraştıklarını, ticaret bile yaptıklarını söylemektedir10.

Bir başka kaynakta ise, yeniçerilerin, acemi oğlanlar hamamında genç delikanlılara tecavüzlerde bulunduklarına, gasp, hırsızlık, içki, kumar, yağmacılık gibi şeylerin bu dejenere olmuş guruh tarafından, Türk toplumuna sokulduğuna işaret edilmektedirll

 

(7)  İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 3. Cilt, s. 275.

(8)  Aynı Eser, 4. Cilt. s. 321 – 325.

(9)  Koca Sekbanbaşı Risalesi, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 131    132.

(10) Evliya Çelebi Seyahatnamesi, s. 15 – 47   48 – 50.

Devam edecek