27.9 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 559

Devrim Yapacağız, Devrim!

Dünyada kadınlar toplumsal hayattaki rolleri konusunda büyük adımlar atıyorlar. Dünyada kadınlar kazanımlarına yenilerini ekleyebilmek için yılmadan mücadele ediyorlar ve bunun meyvelerini yiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri ikinci dünya savaşından sonra yeniden şekillenen düzende teknoloji üretip pazarlayabilmesiyle, sanayi gücünü merdivenin üstlerine taşıyabilmesiyle ve yürüttüğü başarılı dış politikalarla ”dünyanın gücü” haline geldi. Her ne kadar son yıllarda belli başlı konularda eskisi kadar kudretli olmasa da bu unvanını koruduğunu söyleyebiliriz.

2016 ABD Başkanlık seçimleri dünyadaki tüm kadınları ilgilendirecek bir seçimdi. Dünya gücü kabul edilen ülkede ilk kez bir kadın aday iki büyük partinin bir tanesi tarafından başkan adayı gösterildi. 42.ABD Başkanı Bill Clinton’ın eşi, 2000-2009 New York Senatörü ve 2009-2013 Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ikinci kez girdiği demokrat parti başkanlık önseçiminden galip çıktı ve başkan adayı olmaya hak kazandı. Bu durum seçmenin genel profiline baktığımızda muhafazakar ve gelenekçi kabul edebileceğimiz ABD’de ses getirdi. Bu sadece ABD için değil dünya için büyük ilgi odağı oldu. 2016 ABD Başkanlık seçimi tarihte en çok ilgi gören ve takip edilen başkanlık seçimi oldu. Bakan Clinton yaptığı birkaç kritik hata yüzünden ve medyanın kendisini haddinden fazla parlatması yüzünden ülke genelinde Başkan Trump’tan 3,3 milyon fazla oy alsa da seçiciler kurulunda mağlup oldu.

Ayrıntıyı kaçırmayın isterim, 2016’da Bakan Clinton, Başkan Trump’tan 3,3 milyon daha fazla oy aldı. Bu durum kadınların dünyaya yön verme ve demokratik sistemde kendilerine yer edinme noktasında kilometre taşlarından biri oldu. Bugün ABD’de 2020 Başkan seçimi süreci başlamış durumda. Demokrat Parti’de yarışa girdiğini kesin olarak ilan etmiş 12 başkan aday adayından 5 tanesi kadın. Şu anda anketlerde favori kabul edilen California Senatörü Kamala Harris, Afrika asıllı siyahi bir kadın…

Dünyada kadın yolculuğunun seyri hakkında bir bilgilendirme yaptıktan sonra müsaadenizle dönüp canım Anadolu’mun hallerini konuşmak isterim. Konuşalım isterim…

Üzülerek söylüyorum ki biz toplumca büyük bir yanılgıya düşmüş durumdayız. Diyoruz ki ”Bize din yeter, din zaten ahlakın ta kendisidir !” yanlış ! Ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeyiz. Maalesef ki yaşadığımız iklimde insanları düşünmemeye, sorgulamamaya, bilgilenmemeye teşvik eden baharlardan. Düşünenler ”Neden ?” diye sorma cesaretini gösterebilenler bir yerden sonra çıkıntı muamelesi görüp dikkate dahi alınmıyor.

İslam güzel ahlakı temsil eder, inanıyorum, katılıyorum. Dini öğretilerin arzu edildiği gibi yaşanmasını da birilerine zarar getirmediği sürece sonuna kadar destekliyorum zira bu laiklik ilkesinin gereğidir. Ama diyorum ki gözlerimizi her şeye kapatmayalım. Bize verilen beyin gibi bir nimeti o kemik kabın içinde paslanmaya gark etmeyelim, rica ediyorum !

Etmeyelim çünkü bugün Türk toplumu kendi kadınlarına ihanet içinde. Hanımların giyimi kuşamı siyasetin toz tutmuş malzemesi haline gelmiş gidiyor. Kadınların cinsel özgürlükleri kim olduğu belli olmayan, teoloji gibi hassas bir sosyal bilim dalında, ciddiye alınacak hiçbir yeterliliği olmayan kimseler tarafından  ”Hanımın kocaya sorumlulukları” gibi hakikaten tuhaf,  hakikaten üzücü şekilde televizyon programlarında tartışılıyor. Kadınların ne söyleyeceği, nerede güleceği, hangi ses tonuyla güleceği, gülerken eşinden izin alıp almayacağı, ne yaparsa birilerini tahrik edeceği gibi benim kalbimi acıtan, ülkeme bir türlü konduramadığım konular zaman ayrılıp uzun uzun tartışılıyor.

Bugün hem iyi bir inançlı insan olma iddiası taşıyanların, hem de toplumun aydın tabakasını oluşturma gayesiyle çalışanların üzerine düşen en büyük görevlerin başında Türk kadınının statüsü geliyor. İçişleri bakanlığımızın verilerine göre kız çocuklarına şiddet son 5 yılda %67 oranında artış göstermiş durumda. Bu tablo bu toplumun utancıdır utancı. 2017’de Türkiye’de 419 kadın öldürüldü, 388 kız çocuğu tecavüze uğradı. Bu sayı giderek artıyor, gerilemiyor.

Gerilemediği gibi ”Seviyordum, kıskandım, namusumu temizledim !”kılıflarına sığınarak kadınları katleden caniler, yaptıklarına meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. En beteri de uydurulan bu kulplara anlayışla yaklaşanların var olması. Erkekler, beyler, beyefendiler ! Hiçbir kadın sizin uzaktan kumandalı aşk bebeğiniz değildir. ”Git” dediğinizde göndereceğiniz, ”gel” dediğinizde getireceğiniz hayatını tayin edebileceğiniz süs bitkileri değillerdir bu gerçeği kabul etmek mecburiyetindesiniz. Hiçbir duygu, hiçbir hissiyat hatta hiçbir ihanet size kadınlara tecavüz etme hakkını, kadınları öldürme hakkını vermez, veremez.

Televizyonda o kanalda bu kanalda 7 x 24 kadın ahlakı, kadın tesettürü konuşan muhteremler niçin erkeğin ahlakından erkeğin tesettüründen söz etmez, çıt çıkarmaz ? Merak içindeyim. Bilen varsa lütfen paylaşsın…

Birbirinden yetenekli, birbirinden yürekli, birbirinden cesur, birbirinden kıymetli, kahraman kadınlarımız ! Analarımız ! Törenin hatunları, dirliğimizin ebedi bekçileri !

Yemin olsun ki ben ve benim gibi düşünenler her ne pahasına olursa olsun bu kavgada yanınızdayız. Yanınızda olacağız, sizleri savunacağız. Sizlerle direneceğiz. Bu mücadelenin sonunda Türk kadınını yeniden tüm dünyanın ürettikleriyle, başardıklarıyla örnek aldığı, övgülerle işaret ettiği varılmak istenen menzil haline getireceğiz. Lakin hiç kolay olmayacak söyleyeyim. Devrim yapacağız, devrim !  Eller nasır tutmadan devrim olmaz, kan dökmeden gül okşanmaz bu yolda kuşanılacaklar var,

Her daim okumak zorundayız, kendinizi geliştirmeliyiz. Yeterli bilgiye sahip olamayan birey, olaylara dar yaklaşmaktan kendini alıkoyamaz neticede dünyaya bakması gerektiği pencereden bakamaz.

Her daim didinmeliyiz. Asla ve asla geri adım atmamalıyız. Kimse bizi yıldıramamalı, kimse bizi sindirememeli. Emin adımlarla, duruşumuzu bozmadan yürümeliyiz, bilekler kan içinde dişler kenetli, bilekler kan içinde ayaklar çıplak yürümeliyiz !

Ablalarım, teyzelerim, kardeşlerim, dostlarım görüşünüz her ne olursa olsun, fikirleriniz her ne olursa olsun doğru zaman geldiğinde evden çıkın ve siyasete girin. Siyasete anneler lazım, siyasete hanım zarafeti lazım, siyasete siz lazımsınız, siz !

İstanbul’un işgal edilişini izlerken ”Geldikleri gibi giderler !” diyebilen Mustafa Kemal’in kızlarısınız. 1968’de Maşukiye köyünden çıkıp İzmit’e belediye başkanı olabilen Leyla Atakan’ın kızlarsınız. Size devrim yapmak yakışır, size davaların peşinden koşmak yakışır, size mücadele etmek yakışır, size inandıklarımız için dipsiz denizlere dalabilmek yakışır ! Size kenara çekilip şikayet etmek değil gidip gidişata vaziyet etmek yakışır !

Gereğini yapacağınızı biliyorum, inanıyorum, umut ediyorum. Bu karanlık çöktüğü gibi kalkacak, kalkmak zorunda !

8 Mart Emekçi Kadınlar Günününüz Kutlu olsun ! Kutlu olsun !

 

 

Rusya’dan Sonra Kimde Sıra (1)

11 Eylül’de olanlar oldu veya olduruldu.

ABD, dünyaya dişlerini göstermeye başladı.

Irak savaşı ile taşlar yerine oturdu.

ABD’nin gerçek çehresi ortaya çıktı.

İngiltere ve ABD’nin itibarı hem Türkler,

Hem Araplar hem de insaflı dünya kamuoyu nezdinde

Ve insanlar gözünde bir daha kolay kolay geri gelemiyecek şekilde sarsıldı.

Başka nasıl sarsılacaktı bu istenmeyen olaylar olmasaydı.

Kürt liderler ise Türkü, Arabı ve İranı küstürüp karşılarına aldılar.

Kendilerinden gayri memnun / istenmeyen bir ortamın doğmasına yol açtılar.

Belki de tarihdeki en büyük hatalarını yaptılar.

ABD’ye yanaşarak, İngiltere’ye yaslanarak öz kardeşlerine, din kardeşlerine sırt çevirdiler.

Onları ikinci plâna ittiler.

Bu yanlışlığın -bizce her şeye rağmen istenmeyen- acı meyvaları,

Onları çok yakın bir gelecekte, çok güç durumda bırakacak gibi görünüyor.

Yalnız bırakıldıklarını anladıkları an, İngilizler ve ABD tarafından her zaman olduğu gibi

Yine çok şeyde geç kalmış olduklarını

Veya olacaklarını anlayıp çok pişman olacaklar.

Fakat son pişmanlık -ne çare ki- fayda vermeyecek.

Olan yine masum Kürt kardeşlerimize olacak ve oldu zaten.

İngiliz ve ABD’nin haksız ve sebebsiz Irak işgali;

Arap âlemiyle mânen bağları kopardı sayılır.

İslâm âlemini de işgalci devletler hakkında büyük bir  hayal kırıklığına uğrattı.

Çünkü bu zâlimce işgal;

Arabın İngiltere ve ABD’yi affetmesini artık asla mümkün kılmaz.

Çünkü Irak işgali onmaz bir yara, affedilmez bir hatâ olmuştu.

X

İnsanlığın serbest ve müdahalesiz, gelişmesine üç büyük engel var:

Rusya, Avrupa ve ABD.

Rusya, kendi kabuğuna çekildi. Çekilmek zorunda kaldı.

Kendi insanına bile insan muamelesi yapmayan Rusya’yı Rusya yıktı.

Kendi kendine yıkıldı. Beklenmeyen bir zamanda, umulmayan bir şekilde.

Şimdi Avrupa engeli var.

Avrupa ve Asya münafıklarının elleri mazlum,

Mâsum Asya ve Afrikadaki İslâm millet ve devletlerinin yakasına yapışmış; sıkıyor,

Bırakmak istemiyor bir türlü.

Fakat Rusya’yı Rusya yıktığı gibi; Avrupa’yı da Avrupa yıkacak.

Kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalacak Batı.

Bu ise başta Türkiye olmak üzere İslâm Âlemi’ne geniş bir nefes aldıracak.

Aynı zamanda kendilerine gelmelerini de sağlayacak.

ABD’yi de bir kaos bekliyor.

Rusya’nın yıkılmasından sonra ABD; yüzündeki sahte maskeyi yavaş yavaş çıkardı.

Gerçek yüzünü göstermeye başladı.

Demokrasinin, hürriyetin, haklılığın ve doğruluğun 20. asrın başlarında hayatiyet bulduğu ülke

Olarak bilinirdi bir zamanlar ABD.

İnsanların orada yaşamak, oraya yerleşmek için can atmak istedikleri tek ülkeydi ABD.

Fakat tılsım bozuldu. Gerçek görüldü. Asıl niyet açığa  çıktı.

Kısaca takke düştü kel göründü.

Bağışıklık Sistemimiz ve Aşılanmanın Önemi

Korumak, tedavi etmekten her zaman çok daha iyidir; zira kişileri hasta olma eziyet ve külfetinden uzak tutar…’   (  Thomas Adams, 1629)

Sağlığımızın iyi olmasında ve sürdürülmesinde bağışıklık sistemimiz önemlidir. Bu sistemimiz öncelikle enfeksiyonlara karşı direncimizi sağlar. Şimdi biliniyor ki bağışıklık sistemimizin zayıflaması daha çok, daha kolay ve sık enfeksiyonlara yakalanmamızın sebebi olduğu gibi kanser gibi diğer bazı önemli hastalıklarında ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.

Vücudumuzun hastalıklara karşı savunma gücü olarak da tarif edebileceğimiz bu sistem, bebekliğin ilk dönemlerinde, anneden kanımıza geçen ve antikor denilen bazı destek maddeleri ile takviye görmektedir. Doğumdan sonra anne sütü, özellikle ilk günlerdeki süt, bu yönü ile de çok önemlidir. Daha sonraları ise vücudumuzun geliştirdiği davranış biçimleri ve genetiğimize göre bu sistemiz de yapılanmaktadır.

Bağışıklık alanındaki gelişmeler enfeksiyonlar ile mücadele edilmesindeki araştırmalar ile paraleldir. Salgın yapan enfeksiyonlarla mücadele tıp tarihinin başarılı ve önemli bir alanıdır. 17. Yüzyıla kadar çiçek hastalığı eski kıtada insanların önemli bir sağlık sorunu idi. Ölüm oranı yüksek ve özürler bırakması sebebiyle de insanların korkulu bir rüyası idi. 1706 da İngiltere de E.Jenner, bu hastalığa karşı ilk sistematik aşılamayı başlatmıştır. Daha önceleri Çin de ve  biz Türklerde de yer yer  çiçek hastası döküntülerinin sağlam çocukları korumada kullanıldığı bilgileri doğuyu anlatan seyahatnamelerde  vardır. Bu tarihten 100 yıl sonra Pastör, kuduz aşısı uygulaması ile, zayıflatılmış enfeksiyon etkenlerinin bu tür hastalıkların tedavi ve korunmasında kullanılabileceğini bulmuştur.

Aşılama ile elde edilen bağışıklanmalar sayesinde birçok enfeksiyona karşı önemli başarılar elde edilmiştir. Günümüzde bir program şeklinde yapılan aşılamalar ile primer bağışıklık dediğimiz  bir mukavemet  oluşturularak birçok bulaşıcı hastalıktan korunabilmekteyiz. Bağışıklığın gücü rapel doz dediğimiz ek aşı uygulaması ile uzun süre devam ettirilebilmektedir.Aşılar sayesinde insanlık bir çok bulaşıcı hastalığı kontrol altına alabilmiş, hatta bazı bölgelerde ortadan kaldırmıştır (çiçek, çocuk felci).Yine aşılar sayesinde   1980  de %5-6, hatta bazı bölgelerimizde %12 olan hepatit B taşıyıcılığı şu anda %2-3 e düşmüş durumdadır.Biz sağlıkcılar için önemli bir meslek hastalığı olan hepatit B,  aşı sayesinde bir risk olmaktan çıkmıştır.Dolayısı ile önemli bir koruyucu kalkan olan aşılara ve bu aşı programlarına ihmal etmeden uymamız gerekir.

Aşılar özellikle bulaşıcı çocukluk dönemi hastalıkları için koruyucu yönü ile ayrı bir önem taşır. Aşılar  yaşlılıkta ve bağışıklık sistemimizi bozan bazı hastalıklarda enfeksiyon hastalıklarından (grip, zaturiye gibi) korunmaya da imkan sağlar. Ayrıca riskli bölgelere yapılacak seyahatlerde de koruyucu aşılar vardır. Bu uygulama ile de bulaşıcı menenjit gibi sarı humma gibi ciddi bazı hastalıklara karşı korunma sağlanabilmektedir. Hac ve umre seyahatleri öncesi uygulanan menenjit aşısı bu bakımdan takdir edilmesi gereken bir uygulamadır.

Bağışıklık sistemimiz için aşılanmanın önemi yanında bu sistemi koruyan ve geliştiren doğru davranış biçimleri, hayatı doğru yaşama tarzımız da önemsenmelidir. Yeterli ve dengeli beslenme, vücut direncimizi kuvvetlendirecek derecede bir hareketlilik, bedenimizi dinlendirecek bir uyku düzeni bağışıklığımızı kuvvetlendiren hususlardır. Stres, sigara-alkol gibi direnç kırıcı zararlı etkenler, başta antibiotikler olmak üzere gelişi güzel, yersiz-ilgisiz ilaç kullanmak, yaşadığımız ortamdaki çevre kirliliği ise bağışıklık sistemimiz bozan etkenlerdendir.Tıp ilminin önemli bir buluşu olan ve enfeksiyon hastalıkları ile mücadelede önemli imkanlar sağlamış olan aşılarla ilgili ilim dışı yaklaşımlarla aşılanmayı reddettiren yaklaşımlara itibar edilmemelidir.Böyle bir yaklaşım ortadan kalkmış bazı hastalıkların yeniden meydana çıkmasına ve insanlarımız için tehlike oluşturmasına sebep olur.

Sağlıklı olup, sağlıklı kalmanız dileğiyle.

Ümit Yalım

Emekli Kurmay Albay Sayın Ümit YALIM’ın verdiği olağanüstü mücadele her takdire değer…

Yunanistan’ın ülkemizde ve ülkemize ait adalarda yaptıklarını günü gününe takip eden ve en ufak bir konuyu bile araştıran Ümit Bey’i gerçekten herkesin saygıyla anması gerekir.

Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın ülkemizi ziyaretinde ona, doğrudan doğruya sorduğu soru, tüm duyarlı insanlarımız adına yerinde ve çok doğru olmuştur.

Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit YALIM’ın Yunan Başbakanına sorduğu soru kamuoyunda dikkatlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Komutanın bu konuyla ilgili açıklamaları şöyledir:

“Çipras, 6 Şubat Çarşamba günü Heybeliada Ruhban Okulu’nu ziyaret etti. Ziyaret sonrası dönüşe geçen çipras ile saat 16:15 sularında Heybeliada vapur iskelesinin ön tarafında, yoğun bir kalabalık içinde görüştüm. Yunan başbakanı çipras ile yaptığım yüz yüze görüşmede kendisine, “Bay çipras, size bir sorum var. Ege Denizi’nde işgal edilen Türk adalarını ne zaman boşaltacaksınız? (Mr. Çipras, I have a question for you. When will you evacuate occupied Turkish Island in the Aegean Sea) sorusunu yönelttim. Çipras’ın suratı asıldı ve cevap vermekte tereddüt etti. Bunun üzerine konuyu biraz daha açarak, “Ege Denizi’nde işgal edilen Türk adalarını ne zaman boşaltacaksınız? Biliyorsunuz, 18 Türk adası ve 1 Türk Kayalığı, Yunanistan tarafından işgal edildi” dedim. Çipras, biraz düşündükten sonra, “Bu kesin değil” (This is not sure) diye cevap verdi. Ben de kendisine, “18 Ada ve 1 Kayalık Türkiye’ye aittir diye karşılık verdim. Çipras, bu sözlerime karşı sessiz kaldı ve adada yaşayan Rum kökenli vatandaşlarımızla fotoğraf çektirdikten sonra kendisine tahsis edilen tekneye binerek oradan ayrıldı.”

Ümit Yalım, devamla; “basın toplantısında, Ege Denizi’nde Yunan işgali altında olan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı konusu yine gündeme gelmedi.”

Ümit YALIM’ın bu ziyaretle ilgili başka söyledikleri de var. Ancak, biz, ziyaret konusuna girmişken, bir kaç önemli konuya daha değinelim ve sırası geldikçe yine yazmaya devam ederiz.

Bir kere, şu Heybeliada Ruhban Okulu konusunda olana bakalım:

Güya, konukseverlik adına Heybeliada Ruhban Okulu’na çiprasa fidan diktirilmesi bir garabettir. Neden fidan ve ne zaman(!) yeşerecek?

Daha ilginç olan ise, Bartholomeus’un atadığı Bursa Metropoliti’ni tanıma(!) görüntümüz bir diğer skandal!

Yine Emekli Albay Ümit YALIM’a kulak verelim:

“Lozan Antlaşması’nın 14. Maddesi ve Türk Rum Ahali’nin Değişimi Sözleşmesi’ne göre, İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki tüm Rumlar mübadeleye tabi tutuldu ve tüm dinî örgütler lağvedildi. Fener Rum Patrikhanesi, İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki hiçbir yerde kilise ve/veya dinî örgüt açamaz. Ancak, Fener Rum Patrikhanesi, 2004 yılında İznik ve Bursa’da, 2016 yılında da İzmir’de metropolitlik açtı. Patrikhane ve Patrik Bartholomeus Lozan Antlaşması’nı ve Anayasa’nın 90. Maddesini ihlal ederek TCK 309’da tanımlanan Anayasa’yı ihlal suçunu işledi”.

 

 

İktidarın İki Projesi

Benim bu iktidarla kimyam uyuşmaz. Genetiklerimiz farklı! Onun için bunlara ve temsil ettikleri şeylere doğduğumdan beri karşıyım… Bundan dolayı iktidarı desteklemem. Yani müzmin muhalifim ama kendimce çok haklı nedenlerim var.

Kimin haklı olduğunu ise yaşayıp görüyoruz. Yani öyle yılların geçmesini beklemeye gerek yok. Şiwan’ı Diyarbakır’da alkışlatan, Barzani’yi parti kongrelerinde konuşturan şimdi de pkk-ypg-pyd’den dert yanan ben değilim. Hele çözüm sürecinde görmezden gelinen hendekleri kapatmak için verilen 800’ün üzerindeki şehidi unutmam mümkün değil.

Çocukluğumdaki tanzim kuyruklarını hortlatan ekonomi politikaları ise çok acı… Devletin dolayısıyla milletin dişinden tırnağından artırdıkları ile yapılan milli tesislerin özelleştirme peşkeşi ile yandaşlara ve yabancılara verilişi ise uzun yıllar biz Türklerin canını acıtacak! Devlet dün Galata bankerlerine teslim olmuştu bugün de Londra tefecilerine teslim olduğumuz söyleniyor. Ülke gırtlağına kadar borç batağında, bu durumda borçları hangi tavizlerle döndüreceğimiz meçhul…

Ülkenin inanç değerleri ile oynanmış ve milli-manevi değerler erozyona uğratılmıştır. Herkesin dilinde bu topraklarda 72 milletin yaşadığı ve Atatürk’ün bir dayatma ile hepimize “Türk” dediği konuşuluyor. Bu kötülüğü bize bir yabancı yapsaydı bu kadarını yapamazdı. Şimdi de yerel seçimler var diye seçmenini konsolide etmek için her şey yapılıyor. Kimse çıkıp da, bunun bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük olduğunu iktidara ve onun yamağına söylemiyor!

Bir de fakirleştirilen ve cahil bırakılan yoksul halkın, ne yaptığını bilmez hale getirilişi ise ayrı bir can yakıcı husus… Yani psikolojimizi bozdular ve ruhsal genetiğimizle oynadılar.

Demografik yapıyı bozmak bir ülkeye yapılabilecek en büyük ihanettir. Suriyelileri de bu ülkeye alarak bunu da, başardılar… Neyse bu mübarek günde hangi görüşteyim size onu anlatmak için bu örnekleri verdim. Çünkü bundan sonra yazacaklarımdan dolayı iktidar yandaşı olduğum düşüncesine kapılmayın diye…

İktidar bunları yapıyor da, ülkenin muhalefeti, aydınları, iş insanları yani tüm yanlışları görüp de, sesini çıkarmayanlar doğru mu, yapıyor? Tabii ki, hayır! Onlarda dönemin dilsiz şeytanlığına soyunmuşlar.

Neyse gelelim iktidarın desteklediğim ve çok doğru bulduğum iki projesine; bunlardan biri Taksim Meydanında yapılan cami ile Çamlıca tepesine dikilen camidir.

Taksim, İstanbul’da bir dönem Pera denilen ve Osmanlı döneminde Hristiyanların yaşadığı bir semttir. Osmanlı döneminde İstanbul başkent olduğu için yabancı devletlerin büyükelçilikleri Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinin etrafındaydı… Şimdi başkonsolosluk binaları olarak hizmet veriyorlar. Bir çırpıda aklıma geliverenler Fransız, İngiliz, Hollanda, Rus ve İsveç konsolosluklarıdır. Çevrede birçok kilise de, bulunmaktadır. Bu kiliselerin çoğu Osmanlı’nın diz çöktürüldüğü 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başında yapılmıştır. Yani o kadar eski değillerdir.

Hristiyan Batı, bu bölgeyi İstanbul’un Hristiyan bölgesi olarak görmüştür. Gelecek planlamasında ve yine İstanbul’un ele geçirilmesinde bu bölgeyi bir merkez ve sembol olarak görmektedir. O yüzden Taksim’e kiliselerin karşısına ihtişamlı bir cami dikilmesine el altından hep karşı çıkmıştır. Türkiye’de Taksim’de cami yapılmasına karşı çıkanlarda bu Hristiyan Batı’nın yerli işbirlikçileridir. Taksim’e cami yapılması, Türkiye’nin gündemini onlarca yıl yersiz yere işgal etmiştir.

Devlet bilemediğim nedenlerle bu camiyi yapmaktan imtina etmiş, iktidarlar ise kendilerinde buraya cami yapacak cesareti görememişlerdir. Bu dönem bu camiyi yapan (devletin milli çekirdeğinin kararı olduğuna inanmakla beraber) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve iktidarını kutluyorum. Türk devleti bu camiyi kiliselerin karşısına dikmekle, bu topraklarda ve tabii ki İstanbul’da egemen güç olduğunu Hristiyan Batı’ya bir kez daha göstermiştir.

 

Gelelim Çamlıca Camisine… Türk Devlet geleneğinde hakim olunan toprakların Türklere ait olduğunu ispatlamak için daima bir nişan konulmuştur. Orhun Anıtları, Ani Harabeleri, Ahlat’taki mezar taşları, Anadolu’nun dört bir köşesindeki yüzlerce yıllık camiler, adına Selimiye denilen mimari abide, Balkanlardaki cami, medrese, han, hamam ve köprüler, İstanbul’da halen gurur kaynağımız olan Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Yeni Cami, Eyüp Sultan gibi saymakla bitiremeyeceğimiz eserler bizim varlığımızı tescilleyen nişanlarımızdır.

Devlet yıkılırken bile Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları ile Küçüksu Kasrı gibi eserleri yaparak “bu toprakların sonsuza kadar sahibi benim” mesajını bütün dünyaya vermiştir.

Şimdi de, İstanbul’a hakim bir tepede Çamlıca Cami gibi bir nişan daha geleceğe bırakılıyor. İstanbul’un Anadolu yakasında bir nişan hüviyetinde selatin camimiz yoktu. Çok şükür o da, oldu. Eğer bir gün gelip de, bu toprakların Türklerin vatanı olup olmadığı sorgulanırsa işte onu sorgulayacak olanlara en büyük delillerimiz bir nişan hüviyetindeki bu eserlerimizdir. Yapanları kutluyorum. Allah razı olsun…

Dediğim gibi bunların yaptıranların devlet içindeki milli çekirdeğin sahipleri olduğunu düşünüyor daha doğrusu böyle olduğuna inanmak istiyorum… Bir Regaip Kandilinde Çamlıca Cami ibadete açılıyor. Duam o dur ki, ezanlar bu camilerden hiç dinmesin, bu mübarek günler kardeşliğimize ve birliğimize vesile olsun. Bu vesile ile tüm inananların kandilini kutluyor ve bu mübarek günün insanlık alemine hayırlar getirmesini diliyorum.

 

Diktatörlerin Yöntemleri

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels‘in geliştirdiği ve Hitler’in uyguladığı propaganda tekniklerini ben dâhil çok kişiden okumuş olabilirsiniz. Meğer Lenin de daha önce bu tekniklerden faydalanmış hatta daha gelişmişini kullanmış.

Yeniçağ’da Arslan Bulut, Lenin ve Hitler‘in propaganda yöntemlerini hatırlatan bir araştırmayı paylaşmış. Yazının kaynağı Harvard Üniversitesi’nden doktoralı tarihçi ve Sovyet sistemi üzerinde uzman Prof. Peter Kenez.

Kenez‘e göre Hitler‘in de kullandığı, Lenin tarafından daha rafine şekilde uygulanan propaganda yöntemleri şöyle:

1- Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Yaptıkların, ister ahlakî olsun, isterse olmasın, amacına ulaşınca onların hiçbir anlamı kalmaz.

2- Bir ordu komutanı edası ile emir ver, azınlıkta olmalarına rağmen kendi taraftarlarını çoğunluk diye tanımla.

3- Her krizi, her felaketi lehine kullan, yalan söyle, kriz ve felaketleri başkalarına yükle, suçu başkalarına at ve yandaş medya ile koro halinde karalamayı sürdür. İftira et izi kalır. Beyinlerdeki algıyı yönet. Bir şeyi ilk defa duyanlar hep ona inanırlar.

4- Muhaliflere aşağılayıcı, bölücü, inkâr edici sıfatlar yükle. Onlara “asalak” de, “ihanet içindeler” de, “yalancılar” de. Kendinden öncekileri devamlı suçla.

5- İnsanları öldür, astır veya mahkûm et, geride kalan muhalefeti korkut, mahkemelerle, şikâyetlerle, polisle, sana bağlı milis güçleri ile din adamları ile…

6- Tarihsel gerçekleri inkâr et, kendi çıkarına göre değiştir, çarpıt ve hakaret et.

Aynı incelemeye göre “Hitler’in bazı yalakaları” da onun hakkında şu tanımları yaptılar:

“Adolf Hitler’i bize Allah gönderdi.” (Robert Ley)

“Allah kendini Hazreti İsa şeklinde değil Adolf Hitler şeklinde gösterdi.” (Alman İman Hareketi))

“Adolf Hitler bize Allah tarafından Almanya’nın ebediyete giden temel taşı olsun diye gönderildi.” (Hitler Gençliği)

Teksas Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Dalgıç bu tekniklere “Seçilmiş diktatörlerin Lenin ve Hitler’den öğrendikleri propaganda yöntemleri” adını vermiş.

Devlet yönetimine seçilerek gelmiş birçok kişinin zaman içinde otoriterleşmeye ve giderek diktatör olmaya doğru gittiğine dair dünyada çok örnek var.

Bunlar için bahsi geçen yöntemler ilham verici gelebilir.

**********************************

ERDOĞAN’IN SORUMLULUĞU

Ülkemizde de diktatörlük endişesi taşıyanların, bu tür yazılarda anlatılanlar ile yaşadıklarımız arasında büyük benzerlikler bulduğunu söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu endişeyi gidermek gibi bir görevi olduğuna inanıyor ve her bir vatandaşımızı “Yaratandan ötürü seviyorsa” kendisine büyük sorumluluk düştüğünün farkında olmalıdır.

O’nun Hitler ve Lenin gibi insanlığın yüz karası iki diktatörün kullandığı propaganda yöntemlerinden uzak durması lazım.

Ekonomik kriz sebebiyle sıkıştıkça bu yöntemlere kendini daha mahkûm hissedebilir. Ama bütün bir milletin gönlünde yer alan bir devlet başkanı olmanın yerini hiçbir güç ve kudret tutamaz.

Mademki kendi ifadesiyle “kimse ‘ben bakiyim’ demesin, hepimiz faniyiz..” O halde demokrasi, hukuk, ahlak ve din kurallarının meşru kıldığı çizgiden sapmaması lazım.

Nefsine hoş gelse de, Pravda veya yarı resmi El Ahram standartlarındaki medyanın çarpıtmalarına ve yalakaların kendisini yüceltme gayretkeşliği ile Müslüman halkımızı bile dinimizden soğutan, dini istismar eden tavrına “dur!” diyebilmelidir.

Bugüne kadar kendisi için “Erdoğan Allah’ın bütün vasıflarını taşıyor”; Erdoğan’a dokunmak ibadettir”; “Tayyip Erdoğan’ın doğduğu şehir kutsal bir şehirdir”; “Son peygamber Hz. Muhammed olmasaydı, O’ndan sonra peygamber gelecek olsaydı, O Tayyip Erdoğan olurdu” gibi yalakalıklara dur demedi.

“Dur” demediği için bir eski AKP’li Bakan “Bizim adayımıza vereceğiniz oyunuz kıyamet günü beraat belgesi olacak” dedi.

Bir diğer AKP adayı “Oyunuzu bize verirseniz, yarın mahşerde Allah size hesap sormayacak” gibi dine, ahlaka, demokrasiye uymaz saçmalıklar ettiler. Basına yansımayan daha neler var.

Erdoğan dediğimiz çizgiye gelir mi? Bunu bilemem ama içtenlikle diliyorum.

Ya olmazsa?.. Milletimize basiret vermesi ve demokratik seçeneklerin ortaya çıkması için Allah’a dua ediyorum.

**********************************

TARIM ÜRETİMİNİ İHMALİN CEZASI

AKP’den önce “tarımda kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” idik. Şimdi ithal etmediğimiz tarım ürünü sayısı iki elin parmak sayısını bulmuyor.

Son on yılda ithal ettiğimiz tarım ürünlerine 155 milyar dolar ödemişiz.

Uzmanların tespitine göre ithalata harcadığımız paranın onda birini, tarım ürünleri üretimini uygun yöntemlerle desteklemek için kullansaydık, ithalat yapmadığımız gibi bu alanda ihracatımız 35 milyar doları geçerdi.

Bu imkânsız mı? Hayır.

Konya ovası kadar bir Hollanda’nın ihraç ettiği tarım ürünlerinden kazandığı paranın 128 milyar dolar olduğunu hatırlayınız.

Biz bir dönem tarım ürünleri satarak fabrikalar yapıyorduk.

AKP döneminde fabrikalarımızı satarak tarım ürünleri ithal eder olduk.

Ondan sonra da “niye domates, salatalık, pırasa bu kadar pahalı?” diye soruyoruz.

Halkımızın saatlerce Tanzim Satış Noktalarında birkaç kilo domatesle, patates alabilmek için saatlerce “varlık kuyruğunda” beklemesine şaşıyoruz.

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – III

Selçuklu’daki temel toprak sistemi olan ‘ikta‘nın Osmanlı’da ‘tımar‘ olarak uygulanmasına rağmen Anadolu’daki Türkmen beyliklerinin ayrıcalıklı konumlarını her iki dönemde de koruduklarını vurgulayan Sezai Tezel, Avrupa’nın aksine Türklerde idarî ve malî özerk elde edebilmiş kentlerin oluşmadığını tespiten aktarmaktadır. Devlet arazilerinin büyük kısmının hanedan mensuplarının ve vezirler gibi yüksek bürokratların elinde olduğu Osmanlı’da gelir getirici üretimin de yine bu sınıfların kontrolünde kaldığını beyan eden Yazar, Osmanlı çağlarında Avrupa’nın en büyük şehri olan İstanbul’un iaşesi için Anadolu’nun tamamının hizmet üretmekle yükümlü görüldüğünü de dile getirmektedir.

Alt konu başlıklarında Batı Avrupa’nın merkantil / ticarî genişlemesini ve Osmanlı yapılarındaki değişmeleri inceleyen Yazar; Kanunî döneminde İmparatorluğun sınırlarının Osmanlı’nın askerî kapasitesini tüketen bir mesafeye ulaştığını, 16.yy’da başlayan bütçe açıklarının 17.yy boyunca sürdüğünü, bu yüzyılda tımar-dirlik sisteminin bozulmasıyla olağanüstü ve keyfî vergilere başvurulduğunu, devalüasyonlar zinciriyle Osmanlı para sisteminin çökmeye başladığını, Celâlîlerle başlayan isyanlar sonucunda köy ve kent nüfuslarında büyük düşüşler yaşandığını sıralamaktadır.

Çok farklı bir gözlemle Anadolu’nun Hititlerden  1950’lere kadar tarımsal üretim teknolojisinin değişmediğini tespit eden Tezel; has ve mukataaların 17.yy’da toptan iltizama verildiğini, 18.yy’da ise önce hayat boyu iltizamın sonra da iltizamlarda miras bırakma hakkının geçerli olduğunu ifade etmektedir. 19.yy’a doğru Osmanlı hâkimiyetinin tıpkı Bizans’ın son günlerindeki İstanbul ve Marmara kıyılarına indirgendiğini, zira Batı Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya ve Karadeniz bölgesinden İç ve Güney Anadolu’ya kadar âyan yada derebeylerin siyasî egemenlik alanlarının söz konusu olduğunu eklemektedir.

Osmanlı Devleti’nin Batı Avrupa’nın ekonomik genişlemesi karşısındaki uyumlu ve işbirlikçi bir tavır sergilediğini ve bunun 11-12-13.yüzyıllardan beri süren bir yönetim alışkanlığı olduğunu iddia eden Yazar, Avrupalı tüccarların deyimiyle “İmparatorluktaki merkezî rüşvet borsası” içinde Saray’dan vali konaklarına kadar dağıtılan rüşvetler ve hediyelerle hem padişah ve paşaların kukla gibi oynatıldığını, hem de diğer devlet görevlilerinin bu tarz ticaretten nasibini (!) almaya çalıştıklarını da öne sürmektedir.

Avrupalıların Ortadoğu ve Hindistan ticaretini denetimlerine geçirmesi karşısında askerî anlamda aciz kalan Osmanlıların Akdeniz limanlarındaki ticarî canlılığı arttırmak için evvela Yahudi bankerleri İstanbul’a davet ettiğini söyleyen Yazar, II.Selim’in denizcilik şebekesi sahibi Yusuf Nasi’ye 12 Ada’nın yöneticiliğini vermesiyle bunu örneklendirmektedir.  Fransız devlet adamı Colbert’in “Arzı kıt, talebi bol bir ekonomidir” tarifiyle Batılıların kârlı Osmanlı ticareti için Turkey Company ve Levant Company gibi şirketler kurduklarını aktaran Tezel; 1569’dan itibaren başta Fransa olmak üzere; 1581’de İngiltere’nin, 1612’de Hollanda’nın, 1615’te Avusturya’nın, 1737’de İsveç’in, 1740’da İki Sicilya Krallığı’nın, 1746’da Danimarka’nın, 1761’de Prusya’nın, 1782’de İspanya’nın ve 1783’te Rusya’nın kapitüler ayrıcalıklar elde ettiğinin altını çizmektedir.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Karadeniz ticaretini de yabancı gemilere açan Osmanlı’nın adeta bir kompradorlar (tedarikçi) hükümeti gibi davrandığını ve kendi kulları (halkı) aleyhine karar almaktan çekinmediğini savunan Yazar, İstanbul esnafının 18.yy’da Fransız kumaş ihracatçıları karşısında pazarlık güçlerini arttırmak için bir ortaklık kurunca Fransızların şikâyeti üzerine Osmanlı Devleti’nin bu ortaklığı dağıtmasını ve esnafı cezalandırmasını örnek olarak sunmaktadır.

 

 

Tamu Fırtınası

Edebî eser türlerinden biri olan roman, edebiyat kitaplarında: ‘İnsanları ve insanların yaşadığı veya yaşayabileceği hâdiseleri anlatan yazı çeşidi‘ olarak târif edilir. Her roman, hayâl ürünü hâdiselerle zenginleştirilir, câzip hâle getirilir. İnsan hayatını hayâl unsuru karıştırılmaksızın anlatan romanlar ‘monografi‘, kendi hayatını anlatanlar ise Frenkçe isimlendirme ile ‘otobiyografi‘ olarak anılıyor.  Tamâmen hayâl ürünü romanlara da ‘kurgu roman‘ deniliyor. (Kurgu roman hakkında, Kitâbiyat 290’da bilgi verilmişti. )

Kurgu‘ kelimesi ilk defa 1918 yılında bir sinema filmi için kullanıldı. Sonra kurgu romanlar yazılmaya başlandı. Kelime, sözü edilen romanlar için ‘cuk’ oturuyor olsa bile, son 20-30 yıl içerisinde kurgu kelimesi yalnızca romanlarla birlikte kullanılır oldu. Oysa ki ‘kurgu‘ kelimesinin tam 15 ayrı mânâsı var. ‘Eh bu da böyle oluversin…’ düşüncesi zengin Türkçemizi fakirleştiriyor. Bu vesile ile hatırlatmak faydalı olacaktır.

Çağatay DemirelBozkurtların Dirilişi‘ isimli romanından sonra, yine ‘hayâlî roman‘ türünde bir ikinci bir eserle okuyucusu ile buluşuyor.

Tamu Fırtınası, ancak derin ve engin bir hayâl gücünün, zengin bilgi birikimi ile başarılabilecek çok karmaşık fakat sağlam ve kuvvetli bir örgü ile yazılmış. Buna rağmen kolay anlaşılabilir, rahat okunan, insanı dinlendiren bir roman. Kurgu roman meraklıları beğeneceklerdir.

Tamu‘ kelimesi eski Türklerde günümüzdeki ‘cehennem‘ yerine kullanılırdı. Kelimeye Yunus Emre’de de rastlıyoruz:

Yine sordum çiçeğe tamuya girer misin? Çiçek eydür: ‘Ey derviş ol münkirler yeridir.’

***

Romandaki hâdiseler; İnka, Aztek ve Maya medeniyetlerinin hüküm sürdüğü zaman diliminde geçmektedir.

Tamu Fırtınası‘, Birler Anakarasında yaşayanların, gelmekte olduğu öğrenilen fırtınadan korunmak için yaptıkları hazırlıklar ile başlıyor. Fırtınayı tek başına göğüslemeleri mümkün değildir. Doğu Anakarasında yaşayanlarla işbirliği yapmaları gerekmektedir. Ne var ki Doğulular, işbirliği yapmayı reddetmişlerdir. Tek çâre olarak mevcutlardan birini, gelecek olan fırtınaya kurban gibi vererek fedâ etmekte ve yeni bir piramit inşa etmektir. Piramidi inşa edecek olanlar, inşaat mahalline, tez zamanda ulaşabilmek için yeraltından giderler. Mâcerâ böyle başlar. Yer altı yolundaki nakil vâsıtaları, uzay aracı gibi bir şeydir. Hızı, ışık hızına yakındır.

Piramit ustaları, inşaat alanına geldiklerinde, bir jaguarın avladığı üç adam boyundaki boğa yılanını jaguarın elinden zorla alarak pişirdiler ve yediler.

‘Kaçi, keşif planını anlatmak için durdu. Kaçi, Uçu ve Pakoti, şehre güney batıdan, Tityak ve Koça ise güneydoğudan yaklaşacaklardı. Kaçi:

-Mayaların, on beş bin savaşçısı olduğunu biliyoruz. Buraya o savaşçıları görmeye gelmedik. Fazlası olmalı, ben fazlasını bilmek istiyorum. Şimdi ayrılalım. Yarın, güneş tepede iken eski tapınakta buluşalım, dedi.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     Tityak ve Koça, zaman kaybetmeden koşmaya başladı ve ormanın içinde kayboldular. Tehlike ile karşılaşınca yaşlı bir ağaca tırmandılar, oradan çevreyi gözetlediler. Düşmanları Kuyakonu, bir kara büyücü idi.

Köpekli Maya savaşçıları onları tâkip ediyordu. Tekrar gizlendiler ve Kaçi, Tityak’a sordu:                                   -Siz de mi kahverengi tüylüleri gördünüz?                                                                                                                         Tityak şaşırmıştı.                                                                                                                                                                                -Kahverengi tüyleler mi? Hayır. Ama gördüğümüz şeye inanmayacaksınız.

***

Sayfalar ilerledikçe daha esrarengiz hâdiseler yaşanıyor:

Korkut:

-Beyaz uzun saçlı ve yaşlı bir adam gördüm. Çok önemli birisi gibi Vu-Tao’nun yanında oturuyordu. Fakat o yaşlı adamda bir gariplik vardı. Herkes konuşurken, o konuşmuyordu. Sürekli yere bakıyordu. Biz oradayken iki defa başını kaldırdığını gördüm. Başını kaldırdığında ne yöne baktıysa, yakınında olanlar birden dondular. Hareket edemediler. Adam başını indirdiğinde, o donmuş insanlar tekrar hareket etmeye başladılar. Ovanın bize uzak olan tarafında, köpek veya kurt kafalı ama insan vücutlu yaratıklar vardı. Vücutları, uzun siyah tüylerle kaplıydı. Kuşa benzeyen ve neredeyse benim boyumda olan bir yaratık vardı. Kafası bir tilki kafasına benziyordu. Derisi kül rengiydi. Kanatlarını kendi etrafına sarmıştı. Sanki yarasaya benziyordu. Son olarak oradan ayrılırken uçan kertenkeleler gördük. Üç taneydiler ve renkleri yeşildi.

Korkut sustuktan sonra sessizliği Oğuz bozdu:

-Saltu, sen savaş için hazırlıklarını yapmaya başla. Tarkan, Pars ve Almadı, sizler de Saltu’ya yardımcı olun. Etegen savaşçıları sizin kadar eğitimli değil. Korkut, sen de adamlarınla birlikte Saltu’ya katıl.

Herkes gittikten sonra Baş râhip Kür-Kül, çadır muhafızına, çadırın kapısını kapatmasını ve ne olursa olsun içeriye kimsenin girmemesini emretti: ‘Diğer baş râhiplerle görüşmem gerekiyor.’

Sonraki bölümlerde roman kahramanlarına; Mısır Mitolojisi’nden Başrâhip Asar, Türk Mitolojisi’nden şeytânî ruh Azmıç, Erlik’e hizmet eden Abra, Türk masallarında adı geçen Gulyabânî,  İnka Mitolojisi’nden ölüm tanrısı Supay, Deniz Tanrıçası Alpa, Yunan Mitolojisi’nden yer altı dünyasının efendisi Hades,  İskandinav Mitolojisi’nden Jörmüngand dâhil olurlar.

Zengin bütçelerle çevrilen ve ‘süper prodüksyon‘ olarak anılan filmlerin senaryosunu andıran kitap gibi okumaya devam edebilirsiniz.

Mâdem ki Çağatay Demirel’in romanı okuyucusunu hayâl âleminde gezintiye götürüyor. Benzerini bu sayfada da yapmak mümkün:

2009 yılında, 250.000.000 dolarlık bütçe ile çekimi 4 yılda tamamlanabilen, birincisinin gördüğü rağbet üzerine ikincisi de çekilen Avatar filmini hatırlayanlar mutlaka vardır. ‘Film endüstrisi, asla eskisi gibi olmayacak‘ denilmişti. Aynı sözlerin değişik ve daha iddialı bir şekilde yazılıp söylenmesi filme alındığında Tamu Fırtınası için de mutlaka söylenecektir. Günümüz dünyasının gündeminde bulunan çevre problemleri ile kuzey kutbundaki buzulları eriten ısınma meselesi de işin içine katılırsa… hârika olur.

Benden hatırlatması…

13,8 X 21 santim ölçülerinde, 288 sayfalık eser, Aralık 2018’de yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

ÇAĞATAY DEMİREL:

19 Aralık 1977 târihinde Kırşehir’in Kaman ilçesinde doğdu. Babasının ve annesinin memuriyetleri gereği tâyin oldukları Afyon’un Sandıklı İlçesi, Miralay Reşatbey İlkokulunda okudu. Ortaokulu ise Sandıklı Lisesi orta kısmında, Liseyi Bursa’da Işıklar Askerî Lisesi’nde okudu. Yüksek öğrenimini Kara Harp Okulunda yaptıktan sonra muvazzaf subay olarak yurdumuzun doğusunda, batısında, Kıbrıs’ta görev yaptı. Hâlen Güneydoğu Anadolu’da görevlidir. Mesleği ile ilgili kitapların yanı sıra özellikle târihî ve mitolojik kitaplar da okuyan ve bu konularda araştırmalar yapan Çağatay Demirel, okuduklarından aldığı ilhamla Türk romancılığına farklı boyutlar kazandırıyor.

KUŞBAKIŞI:

BULGARLAR: YİTİK BİR TÜRK KAVMİ

Beş yüz yıl boyunca Doğu Avrupa’da târihin gidişatına yön veren ve özbeöz Türk olan Bulgarlar, bundan bin küsur yıl önce dinlerini, dillerini, kültürlerini, her şeylerini bırakarak başkalarına benzediler ve târih sahnesinden silindiler. Önemli bir Türk kavmi hazin şekilde yok oldu. Geriye sâdece ismini bıraktı… Ve bugün Türkçe bir isim taşıyan yarımadada, Balkanlarda, Türk asıllı insanlar, Türklüğün karşısına dikilmiş, O’nu yok etmeye çalışıyorlar. Çok acı değil mi?

Eski çağları hâriç tutarsak, son bin yılın Balkan tarihinin en az bir çeyreği bizi Bulgar kelimesine götürüyor. Öte yandan Balkanların ve Balkan milletlerinin târihinin yüzde yüze yakın bir kısmı da Türklerle alâkalı. İşte bu yüzden, Prof. Dr. Osman Karatay’ın 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 301 sayfalık eseri sâdece Bulgarları anlatmıyor. Türklüğün Oğur boyunun* Orta ve Doğu Avrupa’da hâkim unsur olduğu bir dönemin, 460-960 arasındaki beş yüz yılın bir kesitini sunuyor. Türklüğe Altay Dağlarını bile vermeyenlere inat, Balkanların, Ukrayna ve Güney Rusya’nın nasıl eski ve köklü bir Türk yurdu, Turan’ın bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, Türklerin yeryüzünde ‘olmadıklarını’ düşünenlere, daha hiç duymadıkları kimlerin Türk olduğunu gösteriyor ve daha bilmedikleri ve inanmadıkları nelerin ortaya çıkacağını ihtar ediyor.

*Oğurlar, Oğuzların kardeşleridir. Birbirlerinden M.Ö. 3. asırda ayrılmış olmaları sebebiyle, dillerinde bazı fonetik değişmeler meydana gelmiştir. En açık fark da ana Türkçedeki Z sesinin Oğur lehçesinde R’ye çevrilmiş olmasıdır. Aslında ‘Oğuz’ tâbiri doğrudan doğruya ‘Türk boyları‘ demektir. Batıya doğru ayrıldıktan sonra R’li lehçe konuşan Oğuzlar, ‘Oğurlar‘ olarak anılmıştır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

261

KÜLTÜR VE SANAYİLEŞME:

İstanbul Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisliği, İstanbul Üniversitesi’nden İşletme İktisadı eğitimi alan, 1987’de Doçent, 1994’te Profesör unvanı kazanan Ersin Nazif Gürdoğan, ‘edib‘ yönüyle Mâvera Grubu’nu oluşturan ‘Yedi Güzel Adam‘dan biridir. Bir düzineyi aşan eserlerinde, candan aziz vatanımızın, necip biletlimizin iyiye, doğruya ve güzele erişebilmesi için fikir üretmekte, doğruyu desteklemekte-yanlışları tahlil etmektedir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 160 sayfalık, hacim olarak küçük muhteva itibâriyle dolgun eseri Kültür ve Sanayileşme isimli kitabında; ‘kültür‘le, sanayileşmenin çatı yapısı olan ‘ekonomi‘ arasındaki bağı şöyle açıklıyor:

Türkiye’nin ‘görünmeyen kıta’daki gelişmeler ve küreselleşme devrimini yaşayan dünyayla yarışabilmesi ekonomik, sosyal ve kültür yapısında köklü değişiklikler yapmasına bağlıdır. Tanzimat’tan bu yana devam eden ithalatçı politikalardan, ihracatçı politikalara geçmenin zamanı geldi ve geçiyor.

Ekonomi, kültürün peşinden gider. Tarımdan sanayiye her alandaki canlılığın kaynağı, ekonomi ve sanayiden önce kültür ve sanattadır. Toplumların dönüşümünde sürükleyici ve yol gösterici olan sanayi değil, kültürdür. Kültür amaçları, sanayi araçlarını belirler. Araçların kusursuzluğu amaçların da kusursuz olmasının teminatı değildir.

Kültür ile ekonomi et ve kemik gibi, birbirine yapışıktır. Onları birbirinden ayırmaya kalkanlar, farkında olmadan hayatın dinamizmini yok eder. Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: ‘Ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Dünyanın hiçbir yerinde hafif kültürle ağır sanayi olmaz.’ Güçlü ve zengin bir ekonomi derin ve sağlam bir kültüre dayanır.

Kültürsüz bir ekonomiye, her şeyin mubah olduğu, ilkesizlik hâkim olur. Dayandığı sağlam bir ekonomisi olmayan kültür de kendisinde kimseye ulaşacak güç ve canlılığı bulamaz. Ekonomi bir gemiyse, kültür kaptandır. Taşıdığı yük ne kadar değerli olursa olsun, kaptansız bir gemi gitmek istediği yere ulaşamaz. Kültürsüz bir ekonomi büyüttüğü üretim gücünün zaman içerisinde eriyip gitmesinin önüne geçemez. Dünyanın her yerinde ekonominin gelişme ve yönünü kültür belirler.

Bir toplumda insanlar tükettiklerinden daha fazlasını üreterek, toplumun ekonomik, sosyal ve kültür yapısına katkıda bulunmuyorlarsa, o toplumdaki çoraklaşmanın önüne hiçbir güç geçemez.

İnsanın denetiminden bütünüyle çıkmış olan üretim ve tüketim faaliyetlerini, yeniden denetim altına alabilmek için, maddî üretimden daha çok, kültür üretimine ağırlık verilmesi gerekir. Kültür üretiminin artırılmasında, sevgiyle silahlanmış insandan başka etkili güç ve kaynak yoktur.

Eserde; ‘Kültür ve Sanayileşme‘ başlıklı makaleden sonra *Osman Bayraktar ile yapılmış ‘Teknolojik Gelişme ile Yoğunluk Kazanan Problemler‘ konulu röportaj yer alıyor. Diğer röportajlar ise şöyle sıralanıyor: Ali Sali ile: ‘Teknolojinin Ötesi Hem Aydınlıktır Hem Karanlıktır‘, Râsim Özdenören ile: ‘Krizler Sanayileşmenin Sosyal Mâliyetidir‘, Alim Kahraman ile; ‘Her Şey Alınıp Satılmaz‘, Mustafa Armağan ile: ‘Kirlenmenin Görünmeyen Boyutları‘, Süleyman Çelik ile: ‘Kimlik Krizi Kimlikle Aşılır‘, Bâki Koşar ile: ‘İnsan Çevresinden Belli OlurBahri Zengin ile: ‘Sanayileşme Medeniyetin Aynasıdır’, Yusuf Yazar ile ‘Türkiye’siz Avrupa, Avrupa’sız Türkiye Olmaz‘, Yusuf Yazar ile: ‘Enflasyon Gizli Vergidir‘, Taşkın Temiz ile: ‘Erdemli Ekonomi Erdemli İnsan İster‘, İsmail Yetiş ile: ‘Kitle Kültürüne Kapılmayan Genç Olmak‘, Şâkir Kurtulmuş – Mehmet Ocaktan ile: ‘Edebiyat, Düşünce ile Eylem Arasında Köprüdür‘, Kemal Kahraman ile: ‘Sekülerleşme Tek Dünya Kültürüdür‘, Osman Bayraktar ile: ‘Amerika Son Roma İmparatorluğudur‘, Hüseyin Su ile: ‘Hem Aklı Başında Hem Gönlünde olmak‘,

Röportajlardan seçilen berceste cümlelerden seçmeler:

*Güzelliğin ülkesi olmadığı gibi, sınırı da yoktur. Her şeyin daha güzeli, daha doğrusu ve daha iyisi yapılabilir. Güzellik yarışında, sınır yoktur.

*Fakirlik izâfîdir; Açgözlülüğün hâkim olduğu bir ekonomide, ele geçen astronomik rakamlara ulaştırılsa bile, fakirliğin önüne geçilemez.

*Hayatı yaşanılır kılmak ve kalitesini artırmak için üzerinde durulması gereken; insan yüreğinin derinleştirilmesi, daha faziletli ve hoşgörülü olması ve ruhunun zenginleştirilmesidir.

*Ruhî ve fizikî kirlenmelerin önüne geçmek için dinin ve inançların dışında etkili bir güç yoktur.

*Avrupa’nın geleceğinde İslam vardır. Çünkü Müslümanlar geçmişte olduğu gibi, yeniden Avrupa’da reddi mümkün olmayan bir güç olmaya adaydır.

İZ YAYINCILIK: Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210                                      Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

GÖLGEDEKİ ADAM: MEMDUH ŞEVKET ESENDAL:

Ayaşlı ve Kiracıları‘ isimli romanı ile tanınan Memduh Şevket Esendal (1883-1952) aynı zamanda hikâye yazarıdır. Büyükelçilik ve milletvekilliği yapmıştır. Yaşayışı ve yazdıkları, kullandığı eşyaları ile yerli ve millî bir insandı.  Yâsin Beyaz, ‘Gölgedeki Adam Memduh Şevket Esendal‘ isimli 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 295 sayfa sayfalık eserinde Esendal’ın yaşadığı dönem ve çevre ile birlikte O’nun siyâset ve fikir adamlığını anlatıyor.

Memduh Şevket Esendal, Türk hikâyeciliğinin en önemli temsilcilerinden biri olmasına rağmen yaşadığı dönemde ve öldükten sonra ismi pek gündeme getirilmemiştir. Yâsin Beyaz, bir eksikliği gideriyor, bir boşluğu dolduruyor ve Esendal’ı eserleriyle birlikte edebiyatımıza yeniden kazandırıyor.

PINAR YAYINLARI: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

KISA KISA / KISA KISA…

1-KIRIK KANATLAR: Halil Cibran’dan Çeviren: Kenar Sarıalioğlu / İş Bankası Kültür Yayınları.

2- PALANCI YAKUP: Cevdet Akçalı. Makaleler. Cinius Yayınları.                                                                                                                       3-TARİHİMİZDE YANLIŞLIKLAR GEÇİDİ: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları.

4- TÜRK TOPLUMUNDA AYDIN SINIFIN ANATOMİSİ: Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Timaş Yayınları.

5-UYAN: Özden Yılmaz / Doğan Novus Kitap

 

DERKENAR:

YAŞAM VE YAŞANTI KELİMELERİ

Yaşam‘ ve ‘yaşantı‘ kelimelerinin ‘hayat‘ kelimesi yerine kullanılması her bakımdan yanlıştır. Hem güzelim ‘hayat‘ ve ‘ömür‘ kelimelerine ne oldu ki onları, tek kullanımlık nezle mendili gibi atıveriyoruz?

Dilimizde işlek bir ‘-m’ eki bulunmakla birlikte, bu ek ile daha çok fiillerden hareket ismi yapılır. ‘Bir içimlik ayran‘, ‘bir atımlık barut‘ ifâdelerindeki ‘içimlik‘ ve ‘atımlık‘ kelimelerinde olduğu gibi… Bu durumda ‘yaşam‘ kelimesi  ‘bir kere yaşama‘ demek olur. Halbuki ‘yaşam‘ ‘hayat‘ ve ‘ömür‘ yerine kullanılıyor. Aslında hayat mefhûmu ile yaşamak kelimesinin ifâde ettiği mânâ arasında fark vardır.

Yaşantı‘ kelimesi türetilirken ekin fonksiyon ve mânâsına dikkat edilmemiştir. Bu ‘-ntı‘ eki ile daha çok, hoş olmayan; bayağı sayılan ve menfî olan mânâlarda kelime yapılmıştır: ‘süprüntü‘, ‘kaşıntı‘, ‘kuruntu‘, ‘bulantı‘, ‘kusuntu‘, ‘çarpıntı‘, ‘sıkıntı‘, ‘kırıntı‘ gibi… Üstelik bu ek işlek de değildir. İşlek olmayan ve menfî mânâda fiil ismi yapan ‘-ntı‘ ekiyle teşkil edilen ‘yaşantı‘ kelimesi ‘hayat’ kelimesinin değil, olsa olsa ‘kötü bir hayat‘, ‘mâcerâlı bir yaşayış‘ veya ‘kısacık bir ömür‘ ifâdelerini karşılayabilecek bir kelimedir.

Hayat‘ ve ‘Ömür‘ hayatımıza girmiş, ömrümüzü renklendirmiş kelimelerdir. Onlara kıymayalım.

 

 

 

Kaklık ve Midasın Kulakları

Cemreler tek tek düşüyor.Bahar burnunu gösterdi mi durmak olmaz.Çıktım dağlara.Gide gide Midasın kulaklarına çıktı yolum.Kulak dediğime bakmayın siz.Gittiğim yer,Antik kent Midasın Anıtı.Anadolum benim,her yerinden tarih fışkırıyor.Eskişehir topraklarında saklı kalmış bir güzellik.

Midas Anıtı.Anıtın üzerinde Frigce yazıtlar vardır. Birinci yazıt, anıtın sol üst kısmında, düzleştirilmiş ana kaya üzerine kazınmıştır. 11m uzunluğundadır. Burada Kral Midas’ın ismi okunmaktadır. İkinci yazıt, sağ yan çerçeve üzerindedir. Bezeme ile çerçeve kenarı arasında kalan boşluğa yanlamasına soldan sağa doğru yazılmıştır. 4.75m uzunluğundadır. Baba sözcüğü ilginçtir. Okunabilmekle birlikte anlamları kesin olarak çözülemeyen bu yazıtlardan birincisi konum itibarıyla anıtın tümü ile ilgilidir. İkincisi ise daha özeldir. Ayrıca, nişi çevreleyen ikinci çerçevenin her iki yanında ve nişin sağındaki bezemenin alt kısmında çıplak gözle güçlükle seçilebilen birkaç Frigce kelime vardır. Bunlar oldukça kaba ve yüzeysel olarak kazınmıştır. Bunlarda Ana Tanrıça Matar’ın adının geçmesi önemlidir. Hititlerin zayıflayarak yıkılmalarından sonra, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar üçgeninde göçebe olarak yaşamışlar. Burada gerçekten büyük bir uygarlık kuran Frigler, Uşak iline kadar uzanan bir alanda Gordion’u başkent olarak seçerek güçlü bir krallık kurmuşlardır.

Ana tanrıça Kıbele ye tapınmak,onu bereket tanrısı kabul ettikleri için her mart ayında bu anıtın önünde kutlamalar yaparlarmış.Her ne kadar Midas’ın kulaklarını çınlatmış olsak da.Bu anıtın esas sebebi Kıbele,yani bereket tanrıçasıdır.Aslan Fügürleri de gücü simgeliyor.Kayalıkların içini oyup ölülerini gömmüşler.İnsanlar bir taşa ancak Frikyalılar kadar sığınablir.Şu koca dağların,taşların,oyulmuş kayaların,mezarların,sarnıçların,yazıların dili olsaydı da bir anlatsaydı dedim.

Buram buram tarih kokuyor her yer.Güneş olmasına rağmen,yüzümü kesen ayazı umursamadan yürüdüm.Aradığım tabiki Midasın kulakları değil di.Efsaneye göre,kulaklarını herkesten saklayan kral Midas.Berberinden saklayamaz.Bu sırrı bilen berber,illede bu sırrı söylemek ister.Gider bir kuyunun başına Midasın eşşek kulaklarını anlatır.Su da sazlara anlatır,sazlar rüzgara böylece herkes duyar.
Bir akşam üzeri serinliğinde dağların tepesinde huzur ve sükûnet hakimdi.Heyyyyyyy dağlar diye bağırdım.Dağlarda kendi sesimle bana geri bağırdı….Heyyyyyyyy dağlar.Aşağıda köy ve tarla süren çiftçiler.Koyunları keyifle otlatan çoban.Koyunların başında hırtalı boynunda bir çoban köpeği.Dağlar yeşil elbiseli köylü kızı gibiydi.Gökyüzü masmavi.Toprak mart ayının nefesini soluyordu.Yol buyunca içime çektiğim çam havasından olsa gerek,hiç zorlanmadan çıktım dağın zirvesine.Yumruk yaptığım ellerimi açtım.Saldım rüzgara.Benim için ne iyi olacaksa,zamanında olacaktır dedim.Dağıldı sözlerim rüzgarla birlikte tüm antik kentin üstüne.Değişsin dönüşsün bana geri dönsün dedim.Kayalara dikkat ederek yürürken.Birden gözüme yanı başı karlı bir sarı sümbül ilişti.Eğildim fotoğrafını çektim.Dedim ben bir daha gelemem ki.Kimbilir sen bir ay sonra ne güzel büyük bir sarı çiçek olacaksın.Koparmadım sümbülü toprağından.Dağın taşından çalmadım.Tanrıça Kıbele nin tacında tahtında da gözüm yok.Misafir geldim,misafir gideceğim.
Sordum sarı çiçeğe,annen baban varmıdır,çiçek eydür derviş baba,annem babam topraktır….
Tek başına bir sarı çiçek ve toprak.Veyselin sadık yari toprak.Kara toprak.Tohumu içinde saklayıp büyüten toprak.Ne güzel böyle hiç sahiplenmeden yaşamak.Bir gün küt diye duruverecek bir kalbi taşırken,hiçbir yere ait olmadan yaşamak.Issız dağ başlarında,içe dönerek kim olduğunu olmadığını bilerek yaşamak.Gözlerimin,yüreğimin tüm yorgunluğunu bıraktım dağ başlarına.Onları da sahiplenmedim.Varsın gitsinler,bulsunlar kendilerine bir taş kaklığı.Dökülsünler içine
Dağ,taş ve toprak ve çiçek hepsi bir arada.
Oyyyyyyyy dedim oy…”ferman padişahın,dağlar bizimdir”
Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet vermiş Fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir…

Dadaloğlu da bu dağlardan geçmişmidir bilmiyorum.Dağları sevdiğim doğrudur.Başında kar,duman,eteğinde bahar.Yol boyunca dağların bir kenarı hep yol.Eğer iyi bir kulağınız var sa dağlar konuşur.Kafamda deli sorular,oturdum dorukda bir kayanın üstüne.Dedim ki ,insanın bu kadar acıya dayanabilmesi için,mutlaka bir sebebi olmalı.Sen ce nedir ?
Dedi ki,sebep çok.Sen hangi Sebebi soruyorsun ?
Hepsini söyle dedim,hepsini.Biraz durdu.Rüzgar acı acı biraz daha kuvvetli esmeye başladı.Kuzey kısmındaki karlar yüzünü astı.Güneş ben karışmam ama size şahitlik ederim dedi.
Dağ başladı anlatmaya.
Bak dedi,şu üzerinde gezdiğin topraklar kaç uygarlığa şahit oldu.Kalem yok,kağıt yok,taşlarıma yazdılar duygularını.Şan da kan da gördüm,şöhret de gördüm.Tonlarca sular aktı saçlarımdan sarnıçlara.
Yaktılar,yıktılar.Kar,yağmur,rüzgar aşındırdı taşlarımı ama hala senin beni gelip ziyaret edeceğin kadar dim dik ayaktayım.
Senin sebebin neyse,sen de sebebine sarıl.Bu bir dağ olur,şiir olur,inanç olur,türkü olur,can olur,canan olur ama illaki bir sebep olur.Sebeplerını bul ve sarıl.Dedi.
Oyyyyyyy… Dedim ya dağlar konuşur diye.Sebep dedi,konuyu kapattı.Ben düşünürken hala arkamdan usul usul,ağzının içinden söyleniyordu.Bu insanlar neden hep kendileriyle kavga ediyorlar.Ağızlarını burunları dağıtıp.Sonra gelip bana sebebini soruyorlar.Duymazdan geldim,gülümsedim.Ağzım burnum değil ki dağılan,yüreğim yara bere içinde dedim.İyi o zaman dedi.Hadi gel şu kaklıklardan bir su iç ,geçer. Dedi.

Kaklık…Dağların zirvesinde taş oyuklarındaki su birikintisi.Bir değil,iki değil çok kaklık var dı.Eğildim birinin üzerine.İçinde bir avuç toprak birikintisinde papatya büyümüş,üstü su kaplı.Papatya kokulu kaklıkta içtim suyumu.
Kaklıktan çobanlar,hayvanlar,ziyarete gelenler,kurtlar,kuşlar nasipleniyormuş.Ankara Eskişehir güzergahına yapılan hızlı tren hattı,yanlış güzergaha yapıldığı için.Her yıl 600 göç kuşu trene çarparak ölüyor dedi.İçlerinden kurtulan ve yaralı olanlar gelip benim kaklıktan su içiyor.Yaraları iyileşinceye kadar bende eyleşiyorlar.Sonra pırrrrrr uçup gidiyorlar dedi.Kalbimi bir ferahlık kapladı.Madem kuşlar iyileşmişler.Ben de iyileşirim dedim.İki saat kadar sonra akşam üstü hüznünü yüzüme dökmeye başladı.Kulağımda bir türkü ”dağlara düşünce ayaz,belki gelemem ben bu yaz” Türkü yü dinleyerek geri dönüş yollarına düştüm..Hayat,içi su dolu karanlık bir sarnıç gibi,eğer yüzmeyi bilmiyorsan,boğuluyorsun.Ya da hayat,gözünün alanından çıkabildiğin kadar,heybene ne doldurduysan,onunla besleniyorsun. Dağlar,yollar,şiir,türkü,güneş,rüzgar,ağaçlar,çiçekler ve kaklıktan içtiğim sular.Şifa olsun….

 

“Nefsini bilen, Rabbini bilir

Her şey bağlandığı şeye göre değer kazanır. Her şey neye mensup, kime aitse; o nispette kıymetlidir. Yani bağlı olduğu, ilgili bulunduğu kaynak derecesinde kıymetlenir.

Bunun gibi, bir âletin parçası da, âletin değeri nispetinde değer taşır.

Tıpkı bir eve, bulunduğu yere göre değer biçilmesi gibi.

Tıpkı bir dükkânın, caddedeki konumuna göre kiraya verilmesi gibi.

Tıpkı bir arsaya, kapladığı yörenin muhitine göre fiyat istenmesi gibi.

İnsanın da kıymeti, Allaha nispetinden dolayıdır. Yani insan Allahın kuludur. Allah’a bağlıdır. İşte bu mensubiyet ve aitlik; insanı baha biçilmez bir konuma getirmektedir.

İnsan Allahın kulu olduğunu bilir, bunun şuuruna ererse; nasıl bir kıymet ifade ettiğinin de bilincine erer. Kıymetini anlar, değerini bilir. Sevincine son olmaz.

Kâinat sahibinin, evren hâkiminin, yeri göğü yaratanın göz bebeği olduğunu farkeden insan; saadetten ve mutluluktan uçar. Başı döner. Dili tutulur.

Her bir uzuv ve organı, bu nispetten ötürü katrilyonlar derecesine çıkar. Paha biçilmez birer hazine hükmünü geçer.

Bilirsiniz, esere ustasına göre değer biçilir. Esere, yapıcısına göre kıymet verilir. O nispette itibar kazanır.

Evet “İnsan, iman ile insanda tezahür eden (görünen) sanat-ı İlahiye (İlahî sanat) ve nukuş-u esma-i Rabbaniye (Rabbanî, Rabba ait isimlerin nakışları) itibariyle bir kıymet alır.”

Şüphesiz insan, inkâr da etse, kabul de etmese Allahın kuludur. Gözünü kapayan güneşi yok edemez. Ancak, kendine gündüzü zindan etmiş olur o kadar. Yoksa o görmek istemese de, gözünü yumsa da, güneş dünyayı aydınlatmaktadır. O sadece kendi dünyasını karartmış olur.

Evet küfür / inançsızlık, Hakkı görmezlik; insan için felakettir. İnsanın kendisini, kendi isteğiyle karanlığa mahkûm etmesidir. Kendisini kendinde ve kendi önünde bulunan Allahın sanatından mahrum etmesidir.

Bile bile, Allahın sanatı olan her bir uzuv ve organı görmezlikten gelmesidir. Koca koca harfleri okuyamaz hale düşmesidir. İnsanın kendi kendisini cahil bırakmasıdır. Başını kuma gömen deve misali, gerçeklerden yüz çevirmesidir. Daha doğrusu, insanın kendisini, inadî bir tutum ve davranışın içine sokmasıdır.

Bu durumdaki bir kimse; kendisini Rabbiyle bütünleştiren, tüm bağlardan koparmış olur. Artık her türlü korku, endişe ve tehlikeye açık olur. Ortada tek başına kala kalmış olur. Hem de sahipsiz, hakimsiz ve kimliksiz olarak.

Çünkü “Küfür (yani inançsızlık, Allahı tanımazlık), o nisbeti (o bağı, Allahın kulu olduğu gerçeğini) kat’ eder (keser atar).”

İnancını kaybediş, Allahın varlığına karşı bigâne kalış, Allahın mevcudiyeti karşısında aldırmazlık; insanı hiçe indirir. Vücudunu Rabbin eseri olmaktan çıkarır!

Bu durumda Rabbin sanatı gizlenir, görünmez olur! Daha doğrusu kul, kendi kendisini, kendi üstünde görünen İlahî sanattan mahrum eder!

Kıymeti de yalnız eti kemiği, yani maddesi bakımından olur. Madde ise sanat eseri değilse, hiç hükmündedir.

Evet “O kat’dan (o kesilişten yani Allahın kulu olduğu gerçeğine göz yummaktan ibaret olan inançsızlıktan ötürü) sanat-ı Rabbaniye (Rabbanî sanatlar, Rabbin sanatları, her şeyi Allahın sanatla yaratmış olduğu gerçeği) gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur.”

“Madde ise, hem fâniye (fena bulucu, fani olucudur) hem zaile (yok olucudur). Hem muvakkat (geçicidir. Geçici) bir hayat-ı hayvanî (hayvanca bir hayattır). (İşte madde böyle) olduğundan, kıymeti (ve değeri) hiç hükmündedir.”

X

Aziz okur! İnsan nazarında, insanın gözünde; maddenin kıymeti başka, sanatın değeri başkadır. Bazan madde ile sanat birbirine eşit, bazan madde daha kıymetlidir. Bazan olur ki demir gibi bir parça madde üstünde milyarlık sanat harikaları bulunur. Böyleyken demirciler çarşısında, bu demir parçasının maddî değeri belki hiç hükmündedir. Ama antikacılar çarşısına götürüldüğünde, kıymeti kat be kat artar.

İşte insan, Allahın böyle antika bir san’atıdır. İnsan Allah’ın kudretinin mucizesidir. İnsan, Allah’ın bütün isimlerini aksettiren Âyîne / Ayna’dır. İnsan, Allah’ın Esmaü’l-Hüsnâsı’nın / Allah’ın Güzel İsimleri’nin nakışlarını yansıtan İlâhî bir alan, İlâhî bir ekrandır.

Dahası Allah insanı kâinata küçük misal suretinde yaratmıştır. İnsan büyüse büyüse kâinat şeklini alır. Kâinat küçülse küçülse insan şeklini alır.

Demek ki insan küçük bir kâinat; kâinat büyük bir insandır. İnsanın maddesi kâinattan haber verir. İnsanın manası gayb  alemlerinden; gizli, görünmez, örtülü âlemlerden haber verir.

Bunun içindir ki, insanı tanıyan; kâinatın hem maddesini hem manasını tanır. İşte kendinden kendine yol bulanlar; bu keyifli, bu maceralı çok zevkli yolun yolcuları olmaktan dolayı mest  olurlar. Anlatılamaz bir hazzın atmosferine dalarlar. Kul olmanın doyumsuz tadına varırlar.

İşte bu suretle “Men arefe nefsehu. Fekad arefe Rabbehu.” Yani “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” hakikati gerçekleşir.

Yoksa “Kendini bilmek.” “Ahmet oğlu Mehmet olduğunu bilmek.” demek değildir.