21.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 558

İktidardaki Muhalif Prof. Dr. Osman Turan (02 Mayıs 1914 – 17 Ocak 1978)

(Trabzon’un Çaykara İlçesine bağlı Soğanlı Köyü – İstanbul, Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi)

Osman Turan’ın çocukluğu fakirlik içinde geçti.  2 yaşında iken babası Hasan Ağa 1916’da Kafkas Cephesi’nde şehit düştü. Bu sebeple O, hayatı boyunca millî ve dinî meselelerde hassas davrandı. Tahsil hayatı boyunca ufak tefek işlerde çalışıp okul masraflarına destek sağladı. Yaptığı işler arasında balık tutup satmak da vardı. Asıl destek de annesi Şahzene Hanım ve ağabeyi Mehmet Nâzım’dan geliyordu.

O; büyük bir tarih âlimi olacağını, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi talebesi iken çalışmalarıyla çevresine müjdelemişti. Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, ölümü vesilesiyle şunları yazmıştı:  ‘Bir apartmanın Orta Çağ Tarihi Kürsüsü’ne tahsis edilmiş zemin katındaki loşça bir salona girenler, orta boylu, büyük başlı, iri elâ gözlü bir gencin, uzun bir masanın başında gece gündüz çalıştığını görürlerdi. Bu genç, Osman Turan’dı. Ord. Prof. Mehmet Fuat Köprülü’nün başında bulunduğu kürsünün ilk öğrencilerindendi. İlk günden itibaren çalışkanlığı ve gayretiyle hocasının dikkatini çekti. Hocası ona, öğrencisi gibi değil, asistanı gibi davranıyordu.’ (s: 33)

Yalnızca Farsça, Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen iyi bir tarihçi değil, aynı zamanda mükemmel bir mütefekkir, derin bir sosyolog ve günümüz ölçüleri göz önünde bulundurulursa tam bir Türk dili âlimi idi. İmlâ yanlışlarını, telaffuz bozukluklarını hiç affetmezdi.

Eser, alâka ile hatta, macera romanı gibi okunacak bölümler ihtiva ediyor. Bunlardan biri, Nihal Atsız’ın, Doç. Dr. Osman Turan’ı Dil, tarih ve Coğrafya Fakültesi’ndeki odasında ziyaret etmesiyle yaşandı:

İkinci Dünya Savaşı, Rusya’nın dâhil olduğu İttifak Devletleri’nin galibiyeti ile neticelenince, Türkiye’deki komünistler faaliyetlerini artırdılar. Atsız, dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’na hitaben, Orkun Mecmuası’nda 2 adet açık mektup yayınladı. Mektupta kendisi hakkında hakaretamiz ifadeler bulunduğu iddiasıyla Sabahattin Ali, dava açtı. Fakülte hocaları da Millî Eğitim Bakanlığı’na komünist faaliyetlere dikkat çeken bir tamim gönderdi. Tamimde Osman Turan’ın da imzası vardı. Atsız, ilk duruşma için Ankara’ya geldiğinde, bir müşterek dostun tavassutu ile Osman Turan’ı odasında ziyaret etti. Atsız’ın fakültede olduğunu öğrenen talebeler, gruplar hâlinde odaya girerek, O’na ‘hoş geldiniz‘ deyip saygılarını sundular. Eski bir solcu olan Dekan Şevket Aziz, durumdan rahatsız oldu. Fakülte idarecilerinden birini göndererek Atsızın derhal fakülteden uzaklaştırılmasını emretti. Osman Turan, bir Karadenizliden beklenmeyecek yumuşaklıkla hiç tepki göstermeden, başıyla saygılı bir selam vererek odadan ayrıldı. İki defa daha çağrılıp emir tekrarlanınca, Atsız durumu anladı ve müsaade istedi. Osman Turan, ani bir kararla, bir imtihanda mümeyyiz olarak görevlendirildiğini açıkladı. Atsız fakülteden ayrıldıktan sonra Dekan, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e şikâyette bulundu. Yüksek Tedrisat Umum Müdürü Necmettin Halil, fakülteye gelip sorguladı, ifadeler aldı. Osman Turan, Atsız’ı odasında misafir etmek gibi büyük bir suç (!?) işlediği için vekâlet emrine alındı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal ve milletvekili Prof. Tahsin Banguoğlu devreye girdi, vekâlet emrine alma işlemi iptal edildi. Bakan Yücel, Osman Turan’ı makamına çağırarak durumu tebliğ etti: ‘Sen öyle bir şeysin ki, hem ele alınamazsın, adamın elini yakarsın, hem de atılamazsın çünkü memlekete çok hizmetler verebilirsin.’ Osman Turan, vazifeye iade edilmesine rağmen maddî ve manevi olarak çok mutazarrır olmuştu. 7 ay maaş alamamış, vazifeye iki kıdem alttan başlatılmıştı. Buna rağmen devletine küsmedi. Bütün gücüyle ilmî çalışmalarına devam etti.

14 Mayıs 1954-27 Mayıs 1960 ve 10 Ekim 1965-12 Ekim 1969 tarihleri arasında siyaset hayatı milletvekili sıfatıyla devam ederken ilmî hüviyetini bırakmadı. Hiçbir siyasi partinin kayıtsız-şartsız mensubu ve taraftarı olmadı.

Tarihçi Dr. Nasrullah Uzman, 14,3 X 21,5 santim ölçülerinde, Iwory kâğıda basılı 456 sayfalık sert kapaklı iplik dikişli eserinde; ilim siyaset ve devlet adamı Prof. Dr. Osman Turan‘ı hayatının her safhası ve bütün hususiyetleri ile anlatıyor. Araştırmalarını; resmî ve aile arşivleri, TBMM tutanakları, zabıt cerideleri, Yassıada ile alakalı kitaplar, Yassıada Yüksek Adalet Divânı Tutanakları, Divan kararları, günlük gazeteler, telif ve tetkik eserler, makaleler ve tezler ile Osman Turan’ı yakından tanıyan insanlarla yaptığı röportajlardan faydalanarak tamamlamış.

Esere, alt isim olarak uygun görülen ‘İktidardaki Muhalif‘ ifadesinin oluşmasına yol açan TBMM, kürsüsünden yaptığı konuşmalardan birinin özeti:

Komünizm ve irticaa ancak manevi tatminsizlikten doğar. Ruhunun gıdasını alamayan insan ya komünizme ya hurafelere saplanır, komünist olur, mürteci olur. Bunun önüne geçmek için memleketimizde bir etüt yapılmamıştır. Hatta laiklik de din aleyhtarlığı bir istikamette yürütülmüştür. DP bir huzur vermiştir, fakat bu huzur kâfi değildir. Manen cihazlanmak için yeni din mektepleri, ilâhiyat fakültesi gibi birtakım, tedbirler alınmıştır. Bugün ilâhiyat fakültesi imam yetiştirmekten acizdir. Yeni Türk milleti manen gıdasızdır. Ve rehbersiz durumdadır. Maarif sahasına gelince: Halk Partisi daima kemiyet üzerinde durdu. Keyfiyete itibar etmedi. Demokrat Parti bu hususta ciddî bir istikamet alması icap ederken maalesef daha kötü yola saptı. Ve kemiyet üzerinde durdu, maarifi bir buhran içerisine soktu. Bugün maarifimiz kendisini idareden aciz bir buhran içerisindedir. Liseler, orta mektepler mütemadiyen açılır fakat hoca yoktur veyahut kifayetsizdir. Türkçe öğretimine gelince: Bu şekilde bir tedrisat sistemi medeniyet dünyasında mevcut değildir. Yalnız Türkiye’de mevcuttur. Türkiye’de dil bakımından vücuda gelen uçurum, bizzat yeni neslin yetişmesi için lâzım gelen dil mevcut değildir. Dilin eksik olduğu yerde dimağın inkişafı imkânsızdır. Bugün orta tedrisatın bu basit problemini Türk demokrat maarifi halledememiştir.

İlk tedrisatta okur-yazar yetiştiremiyoruz. Her şeyde Avrupa’yı taklit ediyoruz. İlk tedrisatı %80 okur-yazar yapacağız, buna imkân yoktur. Bu bizi kalitesiz, mesnetsiz münevver hâline sürükleyecek. Daha hususi bir durum var. Köy muallimine zındık nazarıyla bakan veya köy imamını yobaz telakki eden iki zihniyet birleştiği zaman o köyden kalkınma hamlesi beklemeye imkân yoktur. Şimdi arkadaşlar, önümüzde birçok problem var bunların esası manevidir. Fakat bunların halli için istikrarlı bir hükümete ihtiyaç vardır. İstikrarlı hükümet ise ancak efkâr-ı umumiyeydi kazanan hükümettir. Demokrat lider vasfını düşünürken aklıma gelen Ebu Bekir’in bir hitabını hatırlıyorum, müsaade ederseniz arz edeyim: ‘Ey Müslümanlar‘ diyor, ‘sizlerden en lâyığı olmadığım halde beni hilâfete seçtiniz. Doğru yolda bana müzaheret etmek sizin vazifenizdir, bir hata işlersem beni tashih etmek size vaciptir. Hatâda ısrar edersem bana itaat etmeniz caiz değildir.’

Biz de bugün hata işleyen insana dur demesini bilmezsek, insanlar bu zihniyetle hareket etmezse muvaffakiyet imkânı yoktur. Benim düşüncem budur.

Târık Güryay hâdisesi:

Yassıada Komutanı Târık Güryay koğuşumuza geldiğinde, ayağa kalkanlar olurdu, kalkmayanlar olurdu. Ben kalkmayanlardandım. Bir gün kapıdan çıkarken, ‘Sen hâlâ ayağa kalkmıyorsun‘ dedi. ‘Ayağa kalkmamız lâzımsa emir verirsiniz, emir icabı kalkarız. Aksi takdirde kalkmayız‘ diye cevap verdim. Konuşma devam etti:

Bana hürmetin yoksa rütbeme hürmetin olsun.

İyi muamele yapsaydınız belki size hürmet de ederdik, ama hürmet lazım gelirse sizin daha fazla hürmet etmeniz lazım. Benim iki sıfatım var, profesörlük ve milletvekilliği.’

Hâlâ konuşuyorsun… Dedi ve bana bir tokat attı. Ben de vurdum. İkincisini vururken kollarımdan tuttular. Birkaç asker beni dışarıya çıkardı. Zindana gidiyorduk ki kum yolda yetişti bu sefer copla vurdu. Ellerim bağlı idi, mukabele edemedim. Darbelerden biri şakağıma isabet etti. Ondan sonra beni zindana attılar. Zindanın alt kısmı çamur, boyu da pek yüksek değil. Cüzdanımı çıkartıp üzerine oturdum. Devamlı kontrole geliyorlar. Neferlere emir vermişler oturmayacak diye. Zaten kahvaltı da etmemiştim, yeni ameliyat olmuştum. Hâlâ hasta ve halsizdim. Bir neferden bir sandık bir de sigara rica ettim. Necdet Yüzbaşı’ya söylemiş. Yüzbaşı iyi bir adamdı. Sandık getirdi. Böylece oturma imkânını buldum. Akşama doğru bir titreme başladı. Tam 26 saat zindanda kaldım. Zindandan kurtulup koğuşa gelince cennete kavuşmuş gibi oldum, sevincimden hüngür hüngür ağladım.

Herkesin önünde tokat yiyen bir komutanı orada tutmazlar zannediyordum. Vazifesine devam etti.

Kitapta bunlar gibi onlarca hâdise var… İbretle okunmaya değer…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Dr. NASRULLAH UZMAN:

Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu. Elbistan’da başladığı ilk-orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. 2005 yılında Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Bilim Dalı’nda ‘İttihat ve Terakki Dönemi Türk- Rus İlişkileri (1908-1918)‘ konulu tezi ile yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2013 yılında ‘Türkiye’nin Mülteci ve Muhacir Politikaları (1923-1947)‘ konulu tezi ile Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Türkiye Cumhuriyeti Târihi Bilim Dalı’nda doktora eğitimini tamamladı.

Hâlen Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde görev yapmakta olup Türkiye Cumhuriyeti Târihi alanında çalışmalarına devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

KUŞBAKIŞI

KISAS-I ENBİYA /PEYGAMBERLER TÂRİHİ:

Eserin yazarı Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895), Osmanlı döneminde yetişmiş değerli bir ilim adamıdır. Edip, eğitimci ve sosyologdur.  İslâm Hukuku’nu, ‘Mecelle‘ adı ile kitap hâline getirmiştir. Ayrıca târih yazarıdır. ‘Târih-i Cevdet‘ isimli 12 ciltlik eser, 1855-1865 yılları arasındaki siyâsî hâdisleri anlatır.

Yazar ‘Kısas-ı Enbiya‘ isimli eserini, hayatının sonlarına doğru yazdı. İlk 6 cildini kendisi, son 6 cildini de ilk Türk kadın roman yazarı olan kızı Fatma Aliye Hanım 1908’den sonra bastırdı. Kitapta Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen peygamberler hakkındaki menkıbeleri özetledikten sonra Hz. Muhammed’in hayatını, dört halifeyi, onları tâkip eden Emevî ve Abbasi halifeleri ile Araplar hakkında bilgi verilmektedir. Kısas-ı Embiya ayrıca, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İkinci Murad’ın saltanatının son yıllarına kadar olan dönemi de içine alır. Eserin sonunda bittiğine dâir bir kayıt bulunmadığından Cevdet Paşa’nın bu eserde, Osmanlı târihini tamamlayamadan vefat ettiği belirtilir. Eser, sâde bir dille yazılmıştır. Üslûbu tabîi ve akıcıdır. Öğretici ve eğitici bir eserdir. Türkiye dışında da basılmış, Kazan Türkçesine çevrilmiştir.

ÇAMLICA BASIM YAYIN:

Merkez: Bağlar Mahallesi, Mimar Sinan Caddesi Nu: 52 Güneşli, Bağcılar – İstanbul Telefon: 0.212-657 88 00  www.camlicabasim.com e-posta: bilgi@camlicabasim.com Sultanahmet Şubesi: İnciliçavuş Sokağı Nu: 27 Sultanahmet, Fatih İstanbul Telefon: 0.212-514 06 37

MİLENA’YA MEKTUPLAR:

Kitabın yazarı Franz Kafka (Prag 1883-Viyana 1924) Almanca konuşan Çek devleti Yahudi’sidir, Yahudi olduğu için Almanlar, Almanca konuştuğu için Yahudiler tarafından sevilmiyordu. Hukuk tahsil etti. Geçimini şirketlerde çalışarak sağladı. Kendisini yazar olarak görmüyordu. Bütün yazdıkları, ölümünden sonra arkadaşı tarafından yayınlandı.

Kafka, Prag’da tanıştığı gazeteci Milena Jeseska’dan hikâyelerini Çekçe’ye tercüme etmesini istedi. Tercümedeki mükemmeliyet için teşekkür etmek maksadıyla bir mektup yazdı. Mektuplaşma 7 yıl devam etti. Bu süre içerisinde üç defa nişanlandılar fakat evlenemediler. Son ayrılığın sebebi, Kafka’nın akciğer kanserinden ölümü idi. Nişanlılıklardan geriye 500’den fazla mektup kaldı. Kitapta işte bu mektuplar var.

GİRDAP KİTAP:

Cebeci Mahallesi, 2552. Sokak Nu: 76/A Sultangazi, İstanbul. E-posta: info@girdapkitap.com www.girdapkitap.com

MUTLU AİLELERİN 101 SIRRI:

Gazeteci Sedef Batı; Evlilik Danışmanı Dolunay Kadıoğlu’dan, Diyetisyen Elvan Odabaşı’dan, Uzman Klinik Psikolog Göksu Telmaç’dan, Jinekolog Op. Dr. Kağan Kocatepe’den, Psokolog Prof. Dr. Kerem Doksat’tan, Uzman Psikolog Ramazan Şimşek’ten, Seksolog Rayka Kumru’dan, Psikolog Resap Duygulu’dan, Pedagog-Psikoterapist Serap Melek Kılıç’tan, Psikolog Olcay Kademoğlu’dan, İlişki ve Evlilik Danışmanı Yeşim Varol Şen’den derlediği makaleleri kitap hâline getirmiş.

Makalelerde; Aile Plânlaması, Anne ve aba olmak, Evliliklerin sona ermesi, Cinsi bilgiler ve problemler, Çocuk sâhibi olmak ve yetiştirmek, Ereksiyon, Evlilik terapisi, Flört, Gelin-kayınvalide ilişkileri, Hâmilelik, Kısırlık ve tedâvisi, Kıskançlık, Lohusalık, Öfke kontrolü, Tüp bebek, Uyku disiplini… ve benzeri konular hakkında bilgiler veriliyor.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki kitap 190 sayfa olarak 2018 yılında yayımlandı.

HÜRRİYET KİTAP: Yüzüncü Yıl Mahallesi, 2264. Sokak Nu: 2 Bağcılar, İstanbul. Telefon: 0.850-224 02 22                                               e-posta: okuriletisim@hurriyet.com.tr www.hurriyet.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1-ERMENİ KAYNAKLARINDA TÜRKLER ve MOĞOLLAR: Hasan Oktay / Selenge Yayınları.

2-ÇALKANTI VE DALGA: Ebubekir Eroğlu / Timaş Yayınları.

3-KİTAP KIYIMININ TÂRİHİ: Fernando Baez-Tolga Esmer / Can Yayınevi.

4-BIRAK EŞKIYA DESİNLER: Haluk Kırcı / Bilgeoğuz Yayınları.                                                                                                                                            5- HA BU DİYAR: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat.

DERKENAR:

TÜRKÇE KATLİAMI

Doksan / Altmış / Doksan kültürü noksan / Türkçesi defolu bayanlara, erkek köşe yazarları da katıldı. Semerci’nin oğlu; ‘RTÜK, Star’a kestiği 1,5 milyon lirayı ‘geri iade edecek‘ diye yazmış.

Magazinci Efendi! ileri iade olur mu?

Aynı gün aynı gazetede, ‘magazinci’ olmayan fakat magazinciler kadar Türkçe katliamı yapabilen becerikli köşe yazarı: ‘Tıraşı keselim bi zahmet‘ diye yazmış. ‘bi’ kelimesi (ne demekse) o’nun olsun.

zahmet‘, bir işi başlatan ve devam ettiren için söz konusudur. İşi devam ettirmekten vazgeçmek nasıl bir zahmet ola ki? Herhangi bir işi bırakmak, kendisine zahmet olacağı için mi, köşe yazarı efendi, Türkçe katliamından vazgeçemiyor?

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi–IV

III.Selim gibi bazı padişahların Saray çevresindeki varlıklı Müslümanları gemi yaptırıp dış ticarete teşvik etmesine karşı 19 ve 20. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa kapitalizminin bir yarı-sömürgesi olduğunu beyan eden Yahya Tezel, 17.yy’dan beri Osmanlı-Avrupa ticaretine hâkim olan İngilizlerin 18.yy’daki 250 bin sterlinlik ihracatını 1830’larda 3 milyon 750 bin sterline çıkarmasını ve yine aynı tarihlerde Mısır’da bağımsız ve etkili bir devlet gücü kuran Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı sanayileşme hamlesi için 12 milyon sterlinlik bir yatırım yaptığını detaylandırmaktadır.

Fabrikalarındaki işçi sayısı 30 binli rakamlara ulaşan Mısır Valiliği’nin yaptıklarını erken Devletçilik uygulamaları olarak kabul eden Yazar, merkezî Hükümete karşı ayaklanarak İstanbul’a yürüyen Mehmet Ali Paşa’nın durdurulması için 1838’de İngilizlerle imzalanan Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’yle Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalist dünya piyasası ile bütünleşmede yeni bir dönem başlattığını ve diğer Avrupa ülkeleri ile benzer sözleşmeler imzalanmasıyla Avrupa’daki sanayi birikimi için açık Pazar haline geldiğini savunmaktadır.

Aynı ayrıcalıklı ticarî sözleşmeyi Donanmasının gözdağı vermesi suretiyle Mısır’la da imzalayan İngiltere’nin hem Mehmet Ali Paşa’nın ilgi çekici sanayileşme denemesini sona erdirdiğini hem de Osmanlı topraklarında Osmanlı uyruklarına göre kendisine sayısız üstünlükler sağlayan ikili bir yapıyı oluşturduğunu tespit eden Tezel, 20.yy başlarında 70 milyon sterline yükselen ticaret hacmiyle I.Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı dış ticaretindeki en büyük yeri İngiltere’nin işgal ettiğini betimlemektedir.

Yazarın Batılılaşmayla da ilgili tespitleri oldukça dikkat çekici.. Genelde Cumhuriyet’in ilk yıllarına atfedilen yanlış Batılılaşma eğilimi eserde Tanzimat’tan beri padişah ve üst düzey bürokratlarca bağdaş kurup bakır sinilerde yemek yerine gösterişli ithal yemek odası takımlarını kullanmak yada sade Topkapı Sarayı’ndan çıkarak Avrupa’dan alınan borç paralarla yapılmış gösterişli Dolmabahçe Sarayı’nda oturmak şeklinde sunulmaktadır. “Saray ve çevresi öyle bir ‘tatlı hayat’ ve ‘alafranga’ debdebe yarışına girdi ki Padişah’ın kızlarından birinin düğününde 2 milyon sterline yakın para harcanabildi” diyen Tezel’in verdiği rakam, maliyeti 3 milyon sterlini aşan Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına yakın bir meblağdır.

19.yy sonlarında nâzırlara / bakanlara verilen yılda 5 bin altın lira ile 8 bin arasında yıllık maaşı Ocak 1994 kuruna çeviren S.Tezel, bunun 435 bin dolar ile 695 bin dolar arası bir rakam olduğunu ifade etmektedir. En çok tüketim kalıpları ile Batılılaşmış olan Saray ve Bâb-ı Âli çevrelerinin Batılı kapitalistler ve onların Türkiye’deki uzantısı olan gayrimüslim tüccarlarla binbir çıkar ilişkisi içine girdiğine de değinen Yazar, düşük verimlilikli bir tarım ekonomisinin sırtındaki bu sorumsuz israf kesiminin İmparatorluktaki iktisadî kaynakların Batılı çıkarlara peşkeş çekilmesini kolaylaştıran bir ortam sağladığını da düşünmektedir.

Yine Yazar’a göre özel el tezgâh endüstrileri çöken, devletçe açılan 160 sanayi işyeri kapanan, kara ve deniz taşımacılığında kendi uyrukları iç gümrük ödemek zorunda bırakılan Osmanlı; bir yandan müsadereyi kaldıran Ceza Kanunu (1840) ve özel mülkiyeti kolaylaştıran Arazi Kanunu çıkarmak (1858), Ziraat Bankası kurarak tarımsal üreticilere ucuz kredi sağlamaya çalışmak (1863), ithal gümrük vergisini yükseltmek (1875), Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarmak (1913) gibi yollarla direnmeye çalışmıştır.

Diğer yandan da Tanzimat sonrasında imparatorlukta tarım mülkleri edinme yarışına girenlerin başında Hanedan, gayrimüslimler, yabancı bankerler ve İngiliz girişimciler gelmektedir. I.Meşrutiyet sonrası özel hukuk çerçevesindeki en büyük toprak sahibinin II. Abdülhamit olduğunu dile getiren Tezel, Suriye ve Mezopotomya’daki ekili arazinin üçte birinin Sultan’a ait olduğunu tespitlemektedir. Artı; İngilizlerin 1857 ile 1892 yılları arasında İzmir yöresinde 2.600.000 dönüm tarım arazisi satın aldıklarını ilavelendirmektedir.

 

 

Tayyip Beyle Bir Hatıram

Hepiniz hatırlıyorsunuz, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bir vakitler şiir okudu diye uyduruk gerekçelerle yargılanmış, bu yargılama sonucunda hapse girmiş ve siyasi haklarına kısıtlama gelmişti. Daha sonra CHP’nin desteği ile bu kısıtlamaları kaldırılmış ve bugünlere gelerek cumhurbaşkanı olmuştur.

O dönem bir vatandaş olarak Recep Tayyip Erdoğan‘a yapılanlar bana hiç doğru gelmemişti. Demokrasiye ve insan haklarına hiç yakışmıyordu. Bir insanın siyasetteki yürüyüşünün suni nedenlerle engellenmesi doğru değildi.

Sayın Erdoğan’la aynı liseden mezun olmuştuk. O imam hatip lisesini bitirdikten sonra benim mezun olduğum Eyüp Lisesi’ne gelerek fark derslerini vermiş ve bir diplomada benim okuduğum liseden almıştı.

Onun Pınarhisar Cezaevi’nde yattığı dönemde bende “Eyüp Lisesi’nden Yetişenler Derneği“nin başkanlığını ve kurucusu olduğum “Eyüp Lisesi Eğitim Vakfı”nın başkanvekilliğini yürütüyordum.

Bir insan, bir vatandaş, bir okuldaş olarak kalktım Pınarhisar Cezaevi’ne “Allah kurtarsın”a, cezaevinden çıktıktan sonra da Ümraniye’deki evine “geçmiş olsun”a gittim. Ondan sonrada herkes siyasi yasaklı olduğu için ondan uzak dururken onu Eyüp Lisesi’nde yapılan “Geleneksel Pide Günü”ne davet ettim. O da sağ olsun Avrupa’daki programını değiştirerek gece yarısı Türkiye’ye döndü ve pide günümüze katılarak yaklaşık 2500 kişi ile beraber oldu ve onlara hitap etti.

Ben ne bir Milli Görüşçüyüm, ne muhafazakâr dindar bir siyaset çizgisinden geliyorum nede onunla siyasal fikir birlikteliği içindeyim. Sadece bir insan ve vatandaş olarak ona haksızlık yapıldığını gördüm ve hissettim bunun üzerine kendisine yapılan haksızlığı alenen ifade ettim.

Sayın Erdoğan’da, o günlerde yapılan haksızlıklardan, hukuksuzluklardan, insan hakları ihlallerinden ve düşüncelerin kısıtlanmasından son derece rahatsızdı.

Daha sonra siyasette önünün hukuken açılması ile büyük başarılar elde etti ve cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükseldi.

Ancak şimdi üzülerek görüyorum ki; şikâyetçi olduğu hususların tamamını kendi yapar oldu!

Siyasetin bir kürsü dokunulmazlığı vardır. Siyasi Partilerin Genel Başkanlarının konuşmaları hapis sopası ile kısıtlanmaya kalkılırsa demokrasi rafa kalkar. Bugün siyaset dili çok üzücü ve yaralayıcıdır. Cumhurbaşkanlığı makamının birleştirici ve bütünleştirici olması gerekir.

O sebeple Sayın Cumhurbaşkanı’na yıllar önce şikâyetçi olduğu konuları hatırlatmak isterim. Ne oldu da, siz size yapılan hataları bugün diğerlerine yapar oldunuz?

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener‘e karşı tavrınız kanaatimce hiç doğru değildir. Dün nasıl size yapılanı kabul etmemiş ve itiraz edip uğradığınız haksızlıklar nedeni ile size destek vermişsem bugünde aynı nedenlerle Meral Akşener‘e destek veriyorum… Onun siyasi yürüyüşünde karşılaştığı engelleri yakından biliyorum.

Bırakın siz kendinizi yargının yerine koymayın! Hapise atmak sizin göreviniz değil… Üstüne ben bir de “İyi Parti Kurucular Kurulu Üyesi”yim… Şahsen bu konu ile ilgili fevkalade üzgünüm. Sizin de beni ve benim gibi düşünenleri anlayacağınızı ümit ediyorum.

Umarım Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak bizde dâhil olmak üzere bütün vatandaşlarımızı kucaklarsınız… Çünkü bizler hepimiz vatansever, milliyetsever insanlarız, devletimize bağlıyız, ülkemizin bekası gerçekten söz konusu olduğunda bayrak altında toplanmaktan ve can vermekten çekinmeyiz.

 

Bir okuldaş olarak bunları hatırlatmak isterim…

 

 

 

Sorun BEKA Değil, Ekonomi

Yıllardır yaşanan PKK terörünü, DEAŞ belasını, FETÖ alçaklarının darbe teşebbüsünü, Suriye’de yaşanan olayları, Suriye olaylarında terör örgütlerine verdiği destek nedeniyle ABD’yle yaşanan sıkıntıları, ülkemize sığınan milyonlarca Suriye göçmenin sorunlarını milletçe başarıyla savuşturmuş, böylesine büyük badireler sonrasında ülkemiz hiçbir şekilde beka sorunu yaşamamışken; yerel seçimlere çeyrek kala seçim meydanlarına çıkan Cumhur ittifakının temsilcileri, söylemlerinde bu seçimleri kazanamazlarsa, ülkenin bekası sorun olacak diyorlar?

Millet ittifakına dâhil partileri öylesine ağır ifadelerle suçluyorlar,  öylesine hakaretler ediyorlar ki, yenecek yutulacak gibi değil! Tabii ki, bu ittifak partilerine oy vereceklere de söylemediklerini bırakmıyorlar!

Geçtiğimiz Cuma günü AKP Ankara Belediye Başkan adayı Mehmet Özhaseki’nin ev sahipliğinde Ankara’da yapılan toplantıya davet edilen eski AKP milletvekillerinin yarısının, TBMM eski başkanlarından ise dördünün katıldığı bu toplantıda bir konuşma yapan AKP’nin kurucu isimlerinden Bülent Arınç:  ”Ülkede beka diye bir sorun yok. Nereden çıktı bu?” diyerek AKP’nin seçim stratejisinin doğru olmadığını ifade etmiştir. Bülent Arınç gibi çok tecrübeli, usta bir siyasetçinin bu söylemi oldukça dikkat çekicidir.

Sn. Arınç, bu toplantıda yapmış olduğu konuşmada bununla da kalmamış, Ankara’da görüştüğü çevrelerin belediye başkan adaylarının ismi açıklanmadan, özellikle esnafın ağırlıklı olarak 10 da 9’unun Ali Babacan’ı aday olarak görmek istediklerini söylemiş; ancak ”mademki aday gösterilmedi, Özhaseki’nin ziyaretlerine Babacan da davet edilsin, beraber gezsinler.” Demiştir.

Görünen ve anlaşılan o dur ki; AKP’nin özellikle Ankara adayı ile ilgili sıkıntılı bir süreç yaşanmaktadır. Onun için de Bülent Arınç hala Ali Babacan’ın ismini telaffuz edebilmektedir. Yapılan tüm anket sonuçlarında da Cumhur İttifakı adayı Mehmet Özhaseki’nin oy oranının, Millet ittifakı adayı Mansur Yavaş’tan geride olduğunu göstermektedir.

Gelelim beka sorununa…

Bu konu seçim meydanlarında neden konu edilmekte, seçimleri Cumhur ittifakı kazanmaz ise ülkemizde neden beka sorunu olur denilmektedir!

Gerçekten de ülkemiz böylesine tehlikeli bir sorunla karşı, karşıya mıdır? Ancak ülkemizin mevcut durumuna baktığımızda böylesine tehlikeli bir durumun yaşanmadığı da çok açıktır.

Ancak ülkemizde beka sorunu olmasa da, önemli bir ekonomik sıkıntı mevcuttur.

Ama hükümet almış olduğu tüm tedbirlere rağmen Türkiye, ekonomik açıdan büyük bir sıkıntıdadır. İş dünyası, çalışanlar, öğrenciler, ev hanımları, dış ilişkiler a dan z ye ülkemizde yaşayan her kesim, yaşanan ne varsa ekonomik sıkıntının etkisi altındadır.

Dolayısıyla ülkemizin yönetiminde olanlar, seçim arifesinde yaşanan böylesine büyük bir sıkıntının üzerinde durmak yerine, ülkemizin yaşam geleceğini vurgulayan ”beka sorununu” gündeme getirmekte, hayati öneme haiz bu konu üzerinden seçim stratejisini yürütmektedir.

Pekiyi, bu seçim stratejisi halkımız üzerinde nasıl bir etki yapmakta, karşılığını bulmakta mıdır? Yapılan tüm seçim anketlerine bakıldığında, konuyla ilgili soruya vatandaşın vermiş olduğu yanıtlarda;  beka sorunu değil ama ülkemizin yaşadığı en önemli sorunun ekonomideki olumsuzluklar ve geçim sıkıntısının had safhada olduğu ifade edilmektedir.

Cumhur ittifakının İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın; ”ülkemizde beka sorunuyla ilgili bir endişe taşımıyorum” ifadesi de önemli bir tespittir.

Son dönemde önemli artışlar gösteren sebze, meyve, bakliyat fiyatlarının aşağıya çekilmesi amacıyla ülke yönetiminde olanların büyük illerimizde başlattıkları tanzim satışları, bu satışların yapıldığı çadırların önünde uzayan kuyruklar, iş dünyasındaki konkordato ve iflaslar, binlerce küçük esnafın kepenk kapatması, işten çıkarmalar, yaşanan hayat pahalılığının en çarpıcı göstergesidir.

İşçi, memur ve emekliye yılbaşında yapılan maaş artışı;  yiyecek, elektrik, su, ulaşım, akaryakıt zamları ile çoktan erimiş, ev bütçeleri bir-iki ay içinde eksiye geçmiştir.

Hayat pahalılığına eklenen işsizlik artışı, enflasyonun hala iki hanelerde oluşu, vatandaşın geçim sıkıntısının had safhaya ulaşması; iktidar ve onu destekleyen Cumhur ortağının önümüzdeki seçimde oldukça sıkıntılı bir sonuçla karşı karşıya kalabileceğini işaret etmektedir.

Her seçim öncesinde yaptırmış olduğu seçim anketleriyle seçim hazırlıklarının nabzını tutan, olası sonuçları titizlikle takip eden iktidar kanadından, bu seçim öncesinde yapılan anket sonuçlarının inandırıcı olmadığı yönünde açıklamalar duyulmakta, esas olan halkın sesidir, sandıkta Cumhur ittifakına vereceği destektir denilmektedir.

Unutulmasın ki, ekonomik sorunların had safhaya ulaştığı ülkelerde, bunun sıkıntılarını büyük ölçüde yaşayan kitleler sandık başına gittiklerinde, faturayı ülkeyi yönetenlere kesmişlerdir. Ülkemizin siyasi geçmişi de bunun çarpıcı örnekleriyle doludur.

Evet, bu bir yerel seçimdir. Yerel yöneticiler seçilecektir. Ama seçileceklerin her birisi genel seçimlerde oylanan partilerin üyesidir. Ülkemizde yapılan her yerel seçimde olduğu gibi; üye özelliklerine göre değil, partilere göre oy verilecektir.

İşte tam da bu noktada sorulması gereken soru şudur:

Ülkemiz böylesine sıkıntılı bir ekonomik süreci yaşarken, bu sıkıntılı sürecin tüm olumsuzluklarını yaşayan halkımız sandık başına gittiğinde oy verirken ne düşünecektir?

Ülkemizde yaşanan iki rakamlı işsizlik ve enflasyon rakamlarını mı? Birkaç kilo ucuz sebze, meyve alabilmek adına kış şartlarında tanzim satış çadırları önünde uzayan kuyrukları mı? Türlü zamlar nedeniyle çoktan eriyip giden maaşları nedeniyle ay sonunu nasıl getireceklerini mi?

Yoksa  ”Bizlere oy vermezseniz ülkede beka sorunu yaşanır” diyenleri mi?

 

 

Ne Kadar Kıskansalar Yeridir

Almanya Şansölyesi yaptığı mitinglerde Ana Muhalefet Partisi Başkanını, “Bay Hans terör örgütleriyle işbirliği yapıyorsun, sen ülkedeki bütün kötülüklerin başısın” diye, hedef gösterdi.

Japonya Başbakanı, Meclisteki partilerden birinin başkanının kendisini eleştirmesine kızdı, bu “hadsizliktir, edepsizliktir. “Birileri şu an cezaevinde süre dolduruyor aynı yola sen de düşebilirsin” diye mahkemelere yol gösterdi. Rakibini “O’nun kaçacak deliği de yok, hesaplaşacağız. Hesabı ağır olacak” diye tehdit etti.

Japonya muhalefet lideri bu tehdide karşı, “Seni tutuklatacağım diyorsun. Elinden geleni ardında koyma. Senden toz zerresi kadar korkarsam namerdim. Hodri meydan. Ölümse ölüm, hapisse hapis, bir milim geri adım atmam. Varsa fıtratımda kanım kurusun” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı seçim kampanyasında partisinin oylarını artırmak için Fransız halkın üzerine seçim otobüsünden bizzat kendi elleriyle 200 gramlık çay paketleri ve bez pazar torbası fırlattı. Fransızlar, Cumhurbaşkanının attığı çay ve torbaları kapmak için, adeta birbirini ezdi.

Norveç Başbakanı Pazar ayinine katılmak için helikopterlerin nezaret ettiği, 300 araçlık konvoy ve 3000 korumayla kiliseye gitti.

ABD Başkanı seçim kampanyasında günde iki miting, bir kapalı salon toplantısı ve bir TV programında konuşmakta. Bütün konuşmaları TV kanallarının yüzde 80’inde canlı yayınla veriliyor.

Hollanda Başbakanı muhalefet liderine karşı “açtığı davaları hep kazandığını ve rakibinin kendisine milyonlarca Euro tazminat ödediğini” anlatarak övündü.

İsveç’te rüşvet olarak 463 bin avroluk saat aldığı belirlenen Bakan yargılanmadı.

Rusya Devlet Başkanı soğan stoklayanları ve marketleri gıda teröristi olarak ilan etti.

***

Türkiye Başkadır

Oysa Türkiye böyle mi? Böyle garip olayların yaşanmadığı sakin, huzurlu bir ülkedeyiz.

Müslüman Türkiye’de “kul hakkı” ve “devlet malı” yenmez. Devlet parasıyla 60 TL değerindeki bir paket çikolata alan “Toblerone’cu bakan” bile istifa etmek zorunda kalır.

Dindar iktidarımızın mensupları iftira etmez. Bizde “adalet devletin temelidir.” Seçimlere bütün partiler eşit şartlarda girer.

Tehdit, israf ülkemizde düşünülmez bile.

İnsanlarımız güçlüden değil, haklıdan yana tavır koyar.

Seçim kampanyalarımız ağırbaşlıdır. Mitingler yasaktır, parti toplantılarına insanlar taşınmaz, kamu görevlileri katılmaları için zorunlu tutulmaz. Liderler ve adaylar kampanya boyunca 2 veya 3 defa TV’de açık oturumlarda karşılıklı tartışırlar. İnsanlarımız buna göre karar verir.

Halkımız da, yöneticilerimiz de Müslüman’dır kandırmaz, kandırılmaz. Problemlerin çözümünde akıl ve bilimden sapmaz.

Yukarıdaki örneklerle kıyaslıyorum da, “ne kadar övünsek azdır” diyorum.

Artık eminim ki “muasır medeniyeti” temsil eden hiçbir ülkeye benzemiyoruz.

Gayrimüslimler bizi ne kadar kıskansalar yeridir.

**********************************

Kendisine Soru ve Hesap Sorulamaz

Cumhuriyetimizin 100. Yılı olan 2023 için şu hedeflere ulaşmayı vaat ettiler:

İHRACAT: 500 Milyar $ ; GSYH : 2 Trilyon $ ; Kişi başına milli geliri: 25.000 $

Ve dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi arasına girmek.

2019’a girişte durum ise,

İHRACAT: 168 Milyar $ ; GSYH :763 Milyar $ ; Kişi Başı Milli Gelir : 9.000 $

Ve dünyada 18. sıradayız.

Bu kadarcık (!) sapmalar dünyanın ilk 20 ekonomisindeki diğer ülkelerde olsaydı, sorumlular bırakın iktidarda kalmayı, temsilcilerinin böyle havalı konuşmalarını, halkın yüzüne bakacak halleri bile kalmazdı.

***

Yerel Yönetimler de Aynı

Bu rakamlara sebep olanlar yerel yönetimlerin de çoğunu (15-25 yıldan beri) elinde bulunduruyor.

Reis “şehirlerimize ihanet ettiklerini”, “dikey mimari ile hata yaptıklarını, yatay mimariye geçmek gerektiğini”, “parası olanların imar planlarını değiştirtebildiği için şehirlerimizin yaşanmaz hale geldiğini” itiraf etti.

Beş yılda yapacağız dedikleri projelerinin yer aldığı kitapçık bastıran Belediye Başkanları da, 15 yılda bile bunların dörtte üçünü yapmamalarının hesabını vermedi.

Reis, mevcut Belediye Başkanlarının bir kısmını “metal yorgunluğu” sebebiyle görevden aldı. Ayrıca mesela Kocaeli’de mevcut 13 Belediye Başkanının 12’sini başarısız bulmuş olmalı ki aday göstermedi. Türkiye’de de aynı değişimi yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok yetki kullanan kişisi bunlardan sorumlu tutulamazdı. Çünkü O adeta “la yüs’el”dir. Yani “kendisine soru ve hesap sorulamaz, sorumlu tutulamaz.”

Hani bir AKP Düzce Milletvekili Fevai Aslan demişti ya, “O Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan bir liderdir” diye. Kastettiği özellikler arasında belki bu da vardı.

Bunların hesabını vermek bir yana “Belediyecilik bizim işimiz, Belediye işi gönül işi” diye yeniden oy istiyor.

“Zavallı Trump” bunları gördükçe eminim ki hasedinden çatlıyordur.

**********************************

Ekonomiden Birkaç Veri

2001 krizinde (AKP’den önce) vatandaşın yüzde 5’i borçlu iken, bugün yüzde 65’i borçlu hale geldi.

2001 yılında hane halkının bankalara toplam borcu 6,7 milyar TL iken, mevcutta vatandaşın sadece “tüketici kredileri” borçlarının toplamı 534 Milyar TL oldu.

Merkez Bankası’na göre, “Türkiye’de 2 milyon 136 bin işçi asgari ücretin altında, 7 milyon 87 bin işçi de asgari ücret alıyor.”

TÜİK Rakamlarına göre çalışan sayısı 28 milyon 500 bin, SGK’ya kayıtlı çalışan sayısı ise 21 milyon 500 bin… Yani 7 milyon insanın kayıtsız çalıştığını devlet de resmen kabul ediyor.

(Veriler için, Teşekkürler Rubil Gökdemir)

 

 

Demokratik Sol Parti Meselesi ve Genel Başkan Önder Aksakal’la Sohbetimiz

Siyasi tarihimizi incelediğinizde 1980 darbesi Türk solu için bir milat sayılır. Zira 1980 Darbesinden sonra neredeyse bugüne kadar sol partiler tek vücut olamadı, olamıyor. 1980 İhtilalından sonra başbakan müsteşarı Necdet Calp önderliğinde Halkçı Parti, İsmet İnönü’nün oğlu Fizikçi Erdal İnönü liderliğinde de Sosyal Demokrasi Partisi kuruldu. İhtilaldan 3 sene sonra millet sandığa gitmeye hazırlanırken 1983 seçimlerine sadece Milli Güvenlik Konseyi’nden onay alacak partilerin katılabilmesi kararı alındı. Bunun ardından Milli Güvenlik Konseyi bütün siyasi partilerin kadrolarını inceleme altına aldı. İnönü’nün SODEP’i darbeden önce CHP içinde aktif siyaset yapan kadrolardan oluşuyordu bu durum MGK’nın SODEP’i veto etmesine yol açtı böylece İnönü ve SODEP seçime giremedi.

Necdet Calp’ın Halkçı Partisi seçimlere katılma hakkını kazanan tek sol parti oldu. İnönü ve SODEP’de 1983 seçimlerinde tüm gücüyle HP’ye destek verdi. Böylece tüm tabanı konsolide etmeyi başaran HP %30,56 Oyla ana muhalefet partisi oldu. 10 İlde birinci çıktı ve TBMM’de 400 sandalyenin 118’sine sahip oldu. 25 Mart 1984 Yerel seçimlerine kadar geçen süreçte Necdet Calp ana muhalefet partisi liderliğini üstlenirken, SODEP’e karşı mesafeli durdu ve birleşme çağrılarına çok da kulak asmadı. Seçimde İnönü ve SODEP oyların %23,45’ini alıp ikinci parti olurken, HP oyların %8,66’sını alabildi ve DYP’nin de gerisinde kalarak seçimi 4’üncü olarak bitirdi.

Bu sonuçlar tabanın HP’yi değil SODEP’i tercih ettiği gerçeğini ortaya koydu. Calp birkaç ayda %22 oy kaybetmesi neticesinde görevinden istifa etti ama parti kurucular kurulu istifasını kabul etmedi böylece genel başkanlık görevini sürdürdü. 1985’e kadar HP ve SODEP arasındaki gerginlik devam etti. Sonunda 29 Haziran 1985 HP kurultayında Necdet Calp başkanlık yarışını kaybetti. Yeni genel başkan Aydın Güven Gürkan’ın ilk işi SODEP’le birleşme sürecini başlatmak oldu. 2 Kasım 1985’de Halkçı Parti adını, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) olarak değiştirdi, 3 Kasım 1985’de de SODEP kendini feshedip SHP’ye katıldı. Böylece Erdal İnönü önderliğinde solda birlik sağlanmış oldu.

Sağlandı ama 11 gün sürdü ve 14 Kasım 1985’de eski başbakan Bülent Ecevit’in siyasi yasaklı olması hasebiyle eşi Rahşan Ecevit’in liderliğinde Demokratik Sol Parti (DSP) kuruldu. Bülent Ecevit, SHP hareketine karşı ”Mücadelenin güçlüklerini göze alamayanlarla yolumuz ayrılmıştır.” Tavrını takınarak 1970’lerde ortalığı kasıp kavuran ”Ortanın Solu” söylemini ”Demokratik Sol” olarak devam ettirme kararı aldı. 1986 Ara seçimlerinin ardından HP-SODEP birleşmesinden memnun olmadığını kesin bir dille ilan eden 27 milletvekili SHP’den istifa etti. Bülent Ecevit’in teklif götürmesiyle bu 27 milletvekili DSP’ye katıldı. Böylece 29 Aralık 1986’da DSP 27 milletvekiliyle TBMM’de grup kurdu. SHP ise 90 milletvekiliyle ana muhalefetlik görevine devam etti. Böylece sol oyları yeniden bölündü.

1987’de Ecevit siyasete döndü ama aynı sene yapılan genel seçimde DSP %8,54’de kalarak barajı aşamadı, 1984 Yerel seçimlerine göre %32 bandında oy alması gereken SHP’nin oyları da %24’te kaldı. 1983’deTBMM’ye 118 sosyal demokrat vekil girmişken bu sayı 1987’de 99’a geriledi. Tabii bu durum 90’lar boyunca devam etti ama sanıyorum sol bölünmenin zirvesini 1994 yerel seçimlerinde yaşadı. SHP, DSP ve yasağın kalkmasıyla yeniden siyasete dönen CHP olmak üzere hemen hemen aynı görüşü savunan 3 sol parti seçimlere girdi. SHP %13,19, DSP %8,77 ve CHP %4,62 oy elde edebildi. Normalde 3 partinin toplam oyuyla İstanbul başta olmak üzere pek çok il alınabilecekken ayrılıklar yüzünden sol camia seçimden büyük bir hüsranla çıktı.

1999’da DSP’nin %22,20 oyla birinci parti oldu oldu ama CHP aynı seçimlerde %8,73 oy aldı. Yine birlik söz konusu olsaydı sol blok %31-32 bandında oya ulaşacak, ikinci olan ve %17,90 oy alan MHP’ye ciddi fark atacak olası koalisyon senaryolarında solun eli çok daha kuvvetli olacaktı, olmadı…

 

Bugünkü yazımın asıl konusun daha iyi anlamlandırmak için geçmişe şöyle bir göz gezdirmemiz icap ediyordu, gezdirdik. Gelelim bugüne 10 Mart 2019’a, yerel seçimlere 21 gün kalmış. CHP ve DSP arasındaki aynı tartışma üstünden 30 sene geçse de devam ediyor. Yani Cem Karaca’nın dediği gibi ”Dön baba dönelim, geleyoz aynı yere !”

DSP her ne kadar 2002’den itibaren oyları noktasında ciddi manada gerilese de hiçbir zaman arenadan çekilmedi, ”Tamam !” demedi.  2009 Yerel seçimlerinde büyükşehir belediyesi bile kazandı. Uzun süredir uykuda olan ve bir ara benim ”Kapandılar mı acaba ?” diye araştırma gereği duyduğum DSP, 31 Mart’a giderken çıktı ve ”Ben hala buradayım, bazı yerlerde sağlam adaylarım da var !” dedi. CHP Tabanı bu olayı ihanet olarak kabul etti. DSP’liler Bunun üzerine sivri çıkışlar da yapınca mevzu siyasetimizin gündem maddelerinden biri haline geldi.

DSP Kocaeli İl Başkanı Halim Dedeoğlu ve DSP İzmit Belediye Başkan adayı Hülya Yıldırım’la uzun süredir sosyal medyada arkadaşız, ildeki büyük organizasyonlarda denk geldiğimiz zaman da laflarız. Sağ olsunlar bana her zaman güzel yaklaşmışlardır, ben de onlara aynı güzellikle yaklaşmaya gayret etmişimdir. Sosyal medyada DSP genel başkanı Önder Aksakal’ın 2 Mart 2019’da Kocaeli’de olacağını öğrendim ve Hülya başkanımdan bana bir röportaj ayarlamasını rica ettim. Sağ olsun beni kırmadı, genel başkanın yoğun programına rağmen il binasında kendisiyle görüşmemi sağladı.

DSP İl binasında samimi ve samimi olduğu kadar beni duygusal hissettiren bir atmosfer vardı. Beni zarifçe karşıladılar, muhabbete kattılar. Zerre yabancılık çekmedim. 1985’den beri partide olanlar, Ecevit’le İzmit sokaklarında yürüdüğü anılarını anlatanlar. Beni tuhaf hissettirdi. DSP İl binasındaki büyüklerimde bir siyasi partinin oy beklentisinden ziyade liderim dediği insana gösterdikleri vefanın örneğini gördüm, siyasetin içinde bulunanlar bilir ki en zor kazanılan değerlerin başında vefa ve sadakat geliyor, bu yüzden etkilenmekten kendimi alıkoyamadım.

Sayın genel başkan Önder Aksakal son derece mütevazı biri. Beni kırk yıllık gazeteciymişim gibi saygıyla selamladı. Bana değerli olduğumu hissettirdi. Tanışma faslından sonra, bu nezaketi yüzünden sohbetimiz siyasi bir röportajdan ziyade tanıdık büyüğümle yaptığım son derece keyifli bir muhabbete dönüştü.

Önder Bey’e öncelikle DSP’nin bugün imkân olarak ne durumda olduğunu sordum, ”Maddi imkânlar noktasında çok kuvvetli olmadığımızı biliyorsun. Ama gönüllülerimizin vefasıyla, bağışlarıyla devam ediyoruz. Rahmetli Ecevit gibi halkımızdan uzaklaşmadan, onlarla iç içe yolumuzu yürüyoruz. ” dedi. Zaten kendisi geceliği 80 lira olan bir otelde konaklamıştı.

”Her partinin özellikle belli bölgelerde oy beklentisi, kazanım beklentisi vardır. DSP İçin buralar nereler ?”Dedim ve Önder bey söze girdi, ”Bildiğin gibi İstanbul’da özellikle 2 ilçede çok kuvvetli adaylarımız var. Bunun dışında Türkiye’nin genelinde sevilen, siyasi geçmişi pak olan adaylarımız var. CHP’nin hali ortada ben DSP’nin Türkiye’nin her yerinde ciddi kazanımlar yapacağını ümit ediyorum.” Dedi.

Konu tam istediğim yere gelmişti, ”CHP’nin hali diyorsunuz başkanım. Bunu açabilir misiniz ?” dedim. Önder bey bir gülümsemeyle söze girdi, ”CHP Bugün kendini yenileyemeyen, yenileyemediği gibi Atatürk adını suiistimal eden bir parti haline geldi maalesef. İnanabiliyor musun 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde İslam İşbirliği Teşkilatı Başkanlığı yapmış birini seçmenin önüne getirip oy verin dedi. Bu yerel seçimlerde bazı bölgelerdeki adaylar 6 oktan milliyetçilikle hiç uyuşmuyor. Kısacası CHP artık ana muhalefet görevini yapamıyor. AKP gibi onu da değiştirmek gerekiyor.”

 

”CHP Sizi oyları bölmekle suçluyor ve ittifak teklifi ettik kabul etmediler diyor. Buna ne diyorsunuz başkanım ?” diye devam ettim.

Önder bey ise ”İttifak teklif ettikleri kısmı külliyen yalan. Biz 24 Haziran’dan önce hangi parti ittifak için bize gelirse görüşürüz, anlaşırsak ittifaka katılırız açıklaması yaptık. Ama CHP buna kulak vermedi. Madem o zaman dikkate alınacak kadar oyumuz yoktu da ittifaka katılmamızı istemediniz, şimdi biz yerel seçimlere katılırken niçin oy bölüyor suçlamasıyla ortaya çıkıyorsunuz? Eğer oyumuz vardıysa neden ittifaka davet edilmedik, oyumuz yoksa bugün biz neden oy bölücü oluyoruz ?” dedi. ”CHP’den aday devşiriyorlar kısmı da külliyen yalan. Ülkenin her yerinden yüzlerce CHP’li partilerine kırgın olduğunu bizden aday olma arzuları olduğunu dile getirdiler. Biz hepsini kabul de etmedik. Tüm adaylarımız kendi hür iradesi ile DSP’ye katılıp aday olmuşlardır.” Diye de ekledi.

”Sayın başkan, DSP Külliye destekli yorumlarının doğruluk payı nedir ?” Diye sordum. Önder bey biraz hiddetlenerek: ”En çok gücümüze giden bu. Yahu ne saray desteği ? Saray destekli partilerin hali vaziyeti ortada. Biz ancak ve ancak halktan destekli oluruz. Doğru bugün AKP’ye yakın yayın organları CHP’yle aramızda gerginlik olduğu için bizleri haber yapıyor, bizleri ekranlara taşıyor. Ama bunun ne benimle ne de DSP’nin yetkilileriyle alakası var. Bizi haber olarak ulusal basına taşıyanlara da yok bizi yazmayın, bizi konuşmayın diyemeyiz. ” dedi.

Daha sonra DSP’nin yerel seçimlerdeki kent hayalinden konuştuk. DSP Belediyelerinde cumhuriyet ilkelerine bağlı, doğayla barışık, halkçı, şeffaf ve kültür konusunda faal bir kent modeli hayal ediyor. Sempatik ve iyi niyetli hedefleri var. Özellikle de ”Şeffaflık” konusunda hem genel başkan hem de partililer hassas. Ranttan uzak durmaya yeminliler. Bu yeminin tüm siyasi partilere örnek olması temennimdir.

Sohbetimiz sona erdikten sonra genel başkanı Ankara’ya yolcu ettik. Partideki büyüklerimle birkaç dakika daha sohbet ettikten sonra ben de müsaade istedim. Birleşik Kartepe otobüsündeki koltuğuma oturmuş akıp giden yolu izlerken aklımdan son derece ahlaklı, beyefendi, Bülent Ecevit’in hatırasına yakışır bir genel başkanla söyleşi yapabilmenin mutluluğu ve DSP Kocaeli binasındaki emektarların, herkese örnek olmasını istediğim beni duygulandıran müstesna vefası vardı. Acı bir sevinçle dönüyordum Yahya Kaptan’a…

Demokratik Sol Parti’ye 31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinde başarılar diliyorum. Haklarında hayırlı olmasını diliyorum. Ve diyorum ki siyasetten kazanılacak en değerli mükâfat ne o unvanlar ne de altından saraylar…

Öldükten 13 sene sonra 75 yaşındaki birinin seninle yaşadığı hatırasını ağlamaktan kendini alamayarak, gözlerinin içi güle güle 19 yaşındaki bir gence müthiş keyifle anlatması. Rahat uyu Halkçı Ecevit, unutulmuyorsun…

 

 

Aleviler’le alakalı Problemleri Dr. Abdulkadir Sezgin Anlattı, Çözüm Yollarını Söyledi.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajın birinci bölümünde Alevilerle alakalı problemleri çok net bir şekilde ortaya koydunuz. İkinci bölümde çözüm tekliflerinizi konuşalım…

Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin: Alevilerle alâkalı problemler için düşündüğüm çözüm tekliflerini 2 başlık altında toplamak mümkündür. Hukûkî çözümler, Sosyolojik, stratejik ve tasavvufî çözümler.

Çetinoğlu: Hukûkî çözümlerden başlayabilir miyiz?

Dr. Sezgin: Problemler bölümünde sayılan 677 sayılı kanunda son değişiklik 7.2.1990 târihinde, 3612 sayılı kanunun 5. maddesiyle yapılmıştır. Bu kanunla getirilen yasaklar geçici bir süre ile yapıldığı artık bilinmektedir.

677 sayılı kanun kabulünden önce Bakanlar Kurulu’nda görüşülmesi sırasında, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal arasındaki, konuşma dikkate alındığında, yasağın on yıl kadar süreceği planlanmıştı.

Bu kanun, laiklik ilkesi gözönüne alınarak, bütün tarikatların kapandığı gün yürürlükte olan mevzuata benzer yeni, laiklik ilkesi gereği, dinle ilgili kurumları her türlü siyâset ve ticâretin dışında sayarak düzenlenmesi, açılacak tarikatları açmaya tâlip olacak görevlilerinin tamamının tâlip olacakları görevleri hakkıyla ve geleneklerine uygun olarak yapabilmeleri için verilecek eğitimleri ve alt mevzuatın hazırlanmasına da imkân vermek üzere, bir yıldan az ve iki yıldan çok olmamak üzere bir geçiş dönemi verilmesi bütün problemleri çözecektir.

Bunun yapılabilmesi için, öncelikle Diyânet İşleri Başkanlığı’nın siyâsî bir makam olan Bakanlık, Başbakanlık gibi bir makama bağlılığına son verilerek, Bankacılık Düzenleme, Denetleme Kurulu (BDDK) örneği şeklinde kurulacak Genel İdare içinde kamu tüzel kişiliğine sâhip, Yüksek Din Kurumu’na bağlanarak, Diyânet’in yurt içinde ve dışındaki siyâset ve ticâretle ilgisinin kesilerek, ‘millî din kurumu’ statüsü gerçekleştirilmelidir.

Çetinoğlu: Şahsî görüşüm: İktidarlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, kontrolleri dışında bırakmak istemezler. Dolayısıyla bu çözüm, olmayacak duaya âmin demek mahiyetindedir. Netice itibâriyle uygulanabilir bir çözüm değildir. Ayrıca; Diyanet İşleri Başkanlığı devletin kontrolü dışında kalırsa, cemaatlerin, tarikatların mücadele alanı hâline gelir ki… çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Başka bir çözüm bulunamıyorsa, mevcut sistem, ehven-i şer olarak devam edecek demektir. Ne dersiniz Hocam?

Dr. Sezgin: Dergâh veya tarikatların yönetiminde çoğulcu demokrasi kuralları gereği, 1925 tarihine kadar Cumhuriyet’in mevzuatı olarak da uygulanmış, 1 tüzük ve 8 yönetmelikten oluşan Tekke mevzuatı örneği iyi incelenmeli ve örnek alınmalıdır.

Bu amaçla da Diyanet merkezinde, muhtelif dergâhların üst yöneticilerinden meydana gelecek bir yönetici kurul oluşturulması da kaçınılmaz olmalıdır.

Çetinoğlu: İkinci grup çözüm tekliflerinizde neler var?

Dr. Sezgin: Hem dünya düzenindeki gelişme ve değişmeler, hem ülkemizdeki yeni yapılanmalar hayatın gerçekleridir.

Ülkemizdeki gelişme, değişme ve yeni yapılanmalar bir sosyal gelişme şeklinde düzenli, planlı, programlı olmasa da geri döndürülemeyecek boyuttadır.

Ancak bu yeni yapıda sosyal gelişme, değişmeyi çağın gereklerini de dikkate alarak düzenlemek, şehirlileşmeyi kitle iletişim vasıtaları ve yaygın eğitimle düzenleme imkânları kullanılarak yapılabileceği kanaatini paylaşıyoruz.

Bizim kültürümüzün Osmanlı uygulamalarında, şehre gelerek veya getirilerek iskân edileceklerle, şehre para kazanmak amacıyla çalışma veya geçici ticâret yapacaklar için de önce özel eğitimler verilerek eğitildiklerine dair ciddî örnekler bulunmaktadır.

Hem bu kültür tarihi tecrübesinden faydalanma, hem de modern ilmî yaygın halk eğitimi şehirlerde uygulamalar yaparken, köyde kalmış ve sayıları azalmış köylülerin de ekonomik ve teknik destekle birlikte yeterli eğitim de vererek, modern tarım ve hayvancılığa geçilebilir.

Mevcut olumsuz yapı, olumlu verilmiş ve modern / çağdaş hâle getirilmiş olabilir.

Bu gayretlerle oluşacak yeni sosyal yapı, maddî kalkınmamızı ciddî şekilde olumlu hâle getireceği gibi, sosyal yapımızda da barışı, sevgiyi ve sosyal refah devletine ulaşmayı da getirebilir.

Bu geçiş sürecinde şehirlere gelmiş veya getirilmiş köylü Kızılbaş / Alevîler için de yol ve erkân meseleleriyle ilgili olarak da Malatya Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Merkezi Vakfı uygulamaları bir geçiş dönemi için de olsa, örnek model oluşturabilir.

Çetinoğlu: Bahsettiğiniz model nasıl işliyor?

Dr. Sezgin: İlçe, kasaba ve köylerden Malatya merkezine göç edenlerin Malatya’da kurdukları köy dernekleri, özellikle kış mevsiminde, geleneğe de uyarak, kendi dedeleriyle de irtibat kurarak, yapılacak Cem toplantısının târihini belirleyip, Malatya Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Merkezi Vakfı Cemevi’nde, sâdece kendileri ve kendi Dedelerinin katıldığı, gelenekli ve kültürle alakalı merâsimlerini yapmaktadırlar. Köyde kalanların ‘yol hizmetleri’nin de yine eski usule göre köylerinde yapıldığında tereddüt yoktur.

Bu örnek Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana ve başka şehirlerde de yapılabilir. Uygulanabilir bir model olarak yaşamaktadır.

Böyle bir model, problemler bölümünde yazılan bütün mahzurları ortadan kaldıracak, uygulama örneği bulunan bir örnektir.

Yaklaşık 750 yıllık bir kültür değerinin, 5-10 yıllık dernek veya vakıf yönetimlerince değiştirilmesi veya bozulması makul karşılanmamalıdır. ‘Dernek dedesi’ veya ‘vakıf dedesi’ olarak çalışan, yâni mürşitlik postunu işçilikle değişmiş dedelerin de bu duruma itiraz ederek, herkesin ikrar verdiği dedenin irşadına dönmesi gerektiğini seslendirmeleri gerekiyor.

Çetinoğlu: Katılanlar, bilmedikleri bir dedenin yönettiği cemlerden hoşnut olabiliyorlar mı?

Dr. Sezgin: Hangi gerekçe ile olursa olsun şehirlere gelmiş, yerleşmiş, çocuklarının eğitimine önem veren; toplumun geldiği iktisâdî ve sosyo-kültürle alâkalı yapıya uyum sağlamaya çalışanların, hiç tanımadıkları, kim olduklarını bilmedikleri tâliplerle birlikte, yakından tanımadıkları dede ile şeklen yaptıkları bu toplantılardan çok da mutlu olmadıkları yolundaki şikâyetlerinden haberdârım.

Sosyal gelişmenin, şehirlileşmenin gerçekleştiği yerlerde, yolun şehirli; entellektüel kolu olan Bektaşilikten nasip alınması ve her iki kolu birlikte taşımanın da yaşandığı örneklerin bulunduğu bilinmektedir.

Bu noktada da örnek modelin Ankara Beypazarı ilçesi Karaşar kasabası olduğunu ifâde etmeliyim.

Bize göre, tarikat yasakları fazla sürmeyecek, yakın diye ifâde edilecek bir zaman içinde bu yasaktan da kurtulacağız.

İşte o zaman meselenin doğru anlaşılması ve doğru çözümlerle, herkesi kuşatıcı, toplum barışı, millî birlik ve beraberliğin bozulmamasını sağlayacak (senin tarikatın mı, benim tarikatım mı?) yarışı veya kavgasına girmeyen bir yapının oluşturulması arzumuzdur.

Bu noktadan bakıldığında, tasavvufun salt olarak İslam düşüncesine dayanan, bunu düzenleyen, geliştiren ve yaşatan bir zihnî ürün olduğu kabul edilmelidir.

Bu zihnî ve kültür yapısının uygulama alanı olan tarikatların da ‘yaygın halk eğitimi kurumu’ olduğunda şüphe yoktur.

Tarikatların kapatılmasından günümüze kadar geçen 90 yıl içinde okumuş insan sayısı artmış olmakla birlikte, eğitimsiz bir toplumun ortaya çıktığını, örnek model olması gereken liderlerimizin de ayırımlı, kavgacı, sadece şahsî veya grup menfaatini önde tutan insanlar olduklarını kabul etmeliyiz.

Fiilen serbest, hukuken yasak ve meşruiyetleri ve eğitimleri tartışmalı tarikatlarla da siyâset ve ticâret ortaklığı dışında yapılanların ciddî bir etkisinin olmadığında da şüphemiz yok.

Çetinoğlu: Tarikatların hedefi nedir?

Dr. Sezgin: Yaygın eğitim kurumu olarak tarikatların bir tek maksadı vardır: ‘insan-ı kâmil‘ yetiştirmek…

İnsan-ı kâmil, günümüz deyimi ile hamlıktan kurtulmuş ‘olgun adam‘ demektir. İşi, mesleği, sanatı, iktisadi seviyesi veya statüsü ne olursa olsun, olgun adam…

Bu toplumu çağın önüne geçirecek olanlar, ekonomide, sanayide, çağdaş teknolojilerde insan-ı kâmillîk eğitimi alanlardır. Onlar, bıkmadan, yorulmadan, usanmadan, darılıp, kırılmadan, kimseyi ötekileştirmeden insanı da hayvanı da, otu da, ormanı da ‘Yaratan’ın eseri olarak gören ve seven insan tipiyle bizi yeniden biz yapacak bir güçtür.

Onun için de tarikatların yasaklarını kaldıracak kanunla, mevcut tarikat ve tarikatçıların eğitimleri, yasak dönemden serbestliğe geçerken konulacak geçiş sürecinin iki yıldan az, üç yıldan çok olmamasına da dikkat edilmesi gerekecektir.

Târihî, kültüre ve geleneğe dayalı yol ve erkânın, oluşacak kurullar, kurumlar ve kurallarla idâre edileceği dikkate alınarak, her tarikatın merkezi otorite ve mürşitlerinin de katkısı ile çoğulcu demokrasi kuralıyla düzenlenecek mevzuatla güle oynaya bir yasaktan daha kurtulmayı ümit ediyorum.

Çetinoğlu: İnşallah…

Problemler konuştuklarımızdan ibâret değil. Yaşadığımız Müslümanlık, yaşadığımız topraklara mührünü kazımış ecdadımızın inanıp yaşadığı Müslümanlığa ne kadar benziyor?

Dr. Sezgin: ???

Çetinoğlu: İslâmî meseleler çok konuşuluyor, çok tartışılıyor. Neticesi hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?

Dr. Sezgin: ‘Türkiye dindarlaşmıyor aksine dinden uzaklaşıyor‘ diyebilirim.

Çetinoğlu: Neye dayanarak?

Dr. Sezgin: Yapılan anket neticelerine dayanarak… Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde genç bir öğretim üyesinin, 2790 aileyle yaptığı bir çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye’de ailelerin % 87’si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor.

Çetinoğlu: Joker kavramlar üretildi. Kafa karışıklığı oluşturuldu. İnsanlarımız indirilmiş İslam üzerinden değil, uydurulmuş İslam üzerinden güya bilgilendiriliyor. ‘Müslümanlık bu ise, ben Müslüman değilim‘ diyenler var. Bu ifâde, felâketlere yol açacak bir değerlendirmedir.

İnsanlar, Müslümanlıkla bağlantısını, diğer Müslümanlara göre değil, Kur’an-ı Kerim ve hadislere, içtihat, icmâ ve kıyas hükümlerine göre tanzim etmeli. İslâmiyet’te herkes, kendi yaptığından sorumludur. Beynelmilel hukuktaki, ‘suçların şahsîliği‘ prensibinin kaynağı budur.  Bu hususu, bütün Müslümanların bilmesi, bilmeyenlere başta Diyânet İşleri Başkanlığı olmak üzere bütün ilâhiyatçıların, konferanslar, sesli / görüntülü, sesli ve yazılı basın aracılığı ile duyurması gerekir.

Kavram kargaşaları önlenmelidir. Aynı fakültenin mezunu, ayrı fakültede profesör olan iki ilâhiyatçı, aynı kavrama farklı mânâlar yükleyebiliyorlar. Farklılık dalgaları, halk tabakasına ulaştığında çatışmalara sebebiyet veriyor. Hanefi’nin de Alevî’nin de Müslüman olduğunu âliminden câhiline kadar herkese anlatmak gerekir. Alevi kardeşlerimizin bir bölümü, ‘Alevilik Müslümanlığın ne indedir ne de dışında‘ gibi mânâsız şeyler söylememeli, Sünniler de alevi kardeşlerini anlamaya çalışmalı. Hıristiyanlardan, Mûsevilerden esirgenmeyen hoşgörü ve saygılı Alevilerden esirgemek bölücülüktür. Bölücülük de suçtur. Bunu sâde bir vatandaş değil, yetkililer, sorumlular söylemeli.

Kavramlar doğru bilinirse, târifler doğru yapılırsa, felâket önlenebilir. Muhtemel en büyük çatışmanın mezhep çatışması olduğu söyleniyor. İslâmiyet’te kaç mezhep var?

Dr. Sezgin: Sünnilik ve Şiilik mezhep değildir. Mezhepler grubunun şemsiye ismidir.

Şii mezhepler veya Şia’nın Mezhepleri: 1-Caferilik, 2-Zeydilik, 3-İsmaililik olarak 3 ana gruptur. Bunların alt grupları vardır.

Sünni Mezhepler: 1-Hanefî, 2-Şafîi, 3-Hanbelî, 4-Malikî olarak 4 tânedir.

Çetinoğlu: Sorularımı peş-peşe sıralayacağım kısa cevaplar lütfeder misiniz?

-Dünyanın her hangi bir yerinde basılmış, bildiğimiz Kur’an’dan ayrı veya farklı bir Kur’ân metni var mı?

Dr. Sezgin: Yoktur.

Çetinoğlu: Her iki guruba mensup Müslümanlardan Kur’ân- Kerîm’e itiraz eden var mıdır?

Dr. Sezgin: Yoktur.

Çetinoğlu: Kur’an’daki emirlere, yasaklara ve ibâdetlere itiraz eden var mıdır?

Dr. Sezgin: Yoktur.

Çetinoğlu: Helâllere yahut haramlara itiraz eden var mıdır?

Dr. Sezgin: Yoktur.

Çetinoğlu: Farzlara itiraz eden var mıdır?

Dr. Sezgin: Yoktur.

Çetinoğlu: Peki, mâdem bu konularda farklı kabulümüz yok, o zaman birbirimizden farkımız nedir?

Dr. Sezgin: Farkımız siyaset, ideoloji…

Çetinoğlu: Yani farklılıklarımız dinle ilgisi olmayan dünyevilik ve dünya menfaati…

Dr. Sezgin: Aynen öyle…

Çetinoğlu: Demek ki tahriklere kapılmazsak, birlik ve berâberlik içerisinde olursak, fitnenin zararlarından kurtulacağız. Aklımızı kullanarak…

Dr. Sezgin: ‘Bizim için önemli olan mezhep değil, dindir. Dinimiz de İslam’dır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam! Azerbaycan’da bulundunuz. Orada Şiîler de var Sünniler de… Fakat hiç kimse hiç kimseye ‘sen şusun, ben buyum‘ demiyor. Bizde neden aynı durum olmasın ki? Röportajımızı, Sizin de adını sık sık andığınız Âşık Veysel ile bitirelim:

Allah birdir Peygamber Hak 
Rabbül âlemindir mutlak 
Senlik benlik nedir bırak 
Söyleyim geldi sırası

Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i 
Hep Ademin oğlu kızı 
Beraberce şehit gazi 
Yanlış var mı ve neresi

Kuran’a bak İncil’e bak 
Dört kitabın dördü de hak 
Hakir görüp ırk ayırmak 
Hakikatte yüz karası

Binbir ismin birinden tut 
Senlik benlik nedir sil at 
Tuttuğun yola doğru git 
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne kızılbaş 
Değil miyiz hep bir kardaş 
Bizi yakar bizim ataş 
Söndürmektir tek çaresi

Kişi ne çeker dilinden 
Hem belinden, hem elinden 
Hayır ve şer emelinden 
Hakikat bunun burası

Şu âlemi yaratan bir 
Odur külli şeye kâdir 
Alevi Sünnilik nedir 
Menfaattir varvarası

Cümle canlı hep topraktan 
Var olmuştur emir Haktan 
Rahmet dile sen Allah’tan 
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola 
Sen Allah’tan birlik dile 
İkilikten gelir bela 
Dava insanlık davası…

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN

1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyânet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı

Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul – Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı. Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı. Yaklaşık 300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyânet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.

1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü’nde, ‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Târihî Kökenleri’ tezi ile Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik – Bektaşîlik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ‘ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ‘ oldu. Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır. Evli, 3 evlât ve 5 torun sâhibidir.

 

 

Bahar İçimde Can Çekişiyor

 

 

Dişimi tırnağıma kattım da, tırnağım söküldü yerinden
Et tırnaktan ayrılmazdı, kanadım bin kez, bin yerimden
Ölümü bekledim, ölünü bekledim kaç kez yaşayıp dururken
Hala inat ediyorsun, ömrün, ömrümden çalıp giderken

Derin yaramın izini öperek, fotoğraflarına bakarak büyüdüm
Bu yüzden, takım hep bir eksik, hep bir sıfır yenik yaşadım
Sen şimdi tutmuş, mızıkçılık oyunbozanlık yapıyorsun
Yeter artık, dizlerimin dermanı yok arkandan koşacak

Elin ağzı torba değil ki büzesin, bırak konuşsunlar
Yargısız infaz, bilirkişiler, nasihatler, tembihler
Yardım istesen günahını bile vermez ki bu insanlar
Müdane etmedikçe, yığılıp kalıyorum kendi üstüme

İçimde seninle uzaklara yol alan bir uzun yük gemisi var
Denizi olmayan memleketlerin geç kalmış baharında yüzüyor
Yarı kış, yarı bahar, çiçeğe durmuş ağaçlar hüznüme ağlıyor
Ömrümün kışı da aynı yazı da aynı, bahar içimde can çekişiyor

Bir avuç toprak bekliyor kıyıda, ya senin gözüne, ya benim
Dualarımda, rüyalarımda hep diyorum Allah kerim
Gülüşümü süpürüp giden bu salkım saçaklı çekilmez günlerim
Birbirimizin ardından, gözü açık gidene baktırır bir gün öĺüm.

 

zeytin kelimeler

 

 

 

Kadınımız, Kadınlarımız…

”Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş/Ne olur terk etme/Yalnızlık çok acı/Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte/Sen… Kadınım, kadınım, kadınım…” (Tanju Okan)

Bu dizeleriyle yorumlamıştı kadınlarımızın değerini, onlarsız bir yaşamın hiçbir şey ifade etmeyeceğini büyük müzisyen, eşsiz yorumcu Tanju Okan usta…

Kadınımızı yitirdiğimizde yokluğunun, onsuzluğun ne demek olduğunu, o unutulmaz şarkısının aşağıdaki dizleriyle beyinlerimize, yüreklerimize kazımıştı:

”Bana bıraktığın bütün bu hayatın/Yaşanan aşkların değeri yok artık/Ben sensiz olamam artık anlıyorum/Sen… Kadınım, kadınım, kadınım…

Kadınımız, kadınlarımız:

Onlarsız olamadığımız, yapamadığımız, hayatın her evresinde onlarla var olup, onlarla yaşadığımız, sıcacık gülümsemeleriyle neşe bulduğumuz en önemli varlıklarımız…

Yaşamımızın her evresinde olan;  doğurdukları ilk günden, son güne kadar koruyup kollayan, gerektiğinde canımıza can katan, hayatlarını bizler için harcayan, yaşamlarını bir an bile düşünmeden bizler uğruna feda eden kadınlarımız…

Günü geldiğinde sevgimizi, aşkımızı haykırdığımız yaşam kaynağımız; sevdiğimiz, sevdiceğimiz, aşkımız, hayat arkadaşımız. Ne zaman dara düşsek ona koştuğumuz, yardımıyla yeniden hayat bulduğumuz dert ortağımız kadınımız, kadınlarımız…

Türk Milletinin geleneksel aile yapısının temel direği,

Yüreğinde hiçbir zaman eksilmeyen sevgisi,

Kimi zaman sırtında bebesiyle, elinde çapasıyla azgın güneşin altında tüm uğraşısı aile bütçesine katkı, eşine destek, amacı ekmek parası…

Kimi zaman gıcırdayan kağnısıyla, o koskocaman yüreğiyle cepheye taşıdığı vatan sevdasıyla, tarih sayfalarımızın Halide Edip’i, Nene Hatun’u, Ayşe Çavuş’u;

Kadınımız, kadınlarımız…

Çocuklarımızın anası, anamız, avradımız, kıymetlimiz, en değerli varlığımız. An gelince gözümüzden bile sakındığımız; gerektiğinde uğruna savaştığımız, can alıp can verdiğimiz kadınlarımız.

Sevgilimiz, sevdamız, biricik aşkımız.

Yaşamımızın her anına güç veren, sevgileriyle geleceğimize umut katan can yoldaşlarımız. Namusumuz, şerefimiz, gururumuz; vazgeçilmez varlıklarıyla erkeğine gerektiğinde kul köle olan kadınlarımız…

Pekiyi ya günümüz Türkiye’sinde yaşanan gerçekler? Canımızdan aziz bildiğimiz kadınlarımıza reva gördüğümüz onca kötü muameleler! Acımasızca uygulanan şiddetler!

Kimisi sokak ortasında, kimisi evlatlarının yanında katledilen,

Ya yüzlercesine yapılan tecavüzler?  Hele ki son dönemde gazetelere, televizyon haberlerine manşet olan onca hakaretler, tacizler…

Bu utanç tablosu neden? Bu ayıplar mı olmalıdır kadınlarımıza reva görülen?

Nedir bu hezeyan?

2000’li yılların Türkiye’si böylesine ayıplı görüntülere layık mı? Ülkemiz her doğan güne bu utanç dolu haberlerle mi uyanmalı?

Kimisine; ‘kıyafet dayağı’, kimisine ‘sen sus konuşma’, kimisine ‘yüksek sesle kahkaha atma’, kimisine ‘otur evinde sokağa çıkma’ yasağı, kimisine ‘kadın evinde olmalı,  çalışmamalı ‘ baskısı. Kimisine ‘kürtaj olma/olamazsın’ dayatması!

Neden? Nedir kadınlarımızın bu yaşadıkları, çektikleri günümüzün erkek egemenliğinden? Ne oldu bize? Neler oluyor toplumsal yaşam özgürlüğümüze?

Nedenlerini, nasıllarını sorgulamak yeterli mi? Ya hukuksal önemleri, caydırıcı yöntemleri?

Nedenlerle yürüyüp giden zaman!  Ama yine aynı şiddet! Yine aynı nefret!

Neden?

Sevgileriyle bizleri sarıp sarmalayan kadınlarımıza yönelik şiddet mutlaka durmalı, durdurulmalıdır. Adaletin sesi, hukukun mutlak iradesi ‘kadınlarımıza uygulanan tüm şiddet eylemlerinin’ kesinlikle önünü kesmeli, cezasız bırakmamalıdır…

Unutulmayalım ki! ”İnsan kendi kaderinin değil, kendi aklının esiridir.” Onun için bu şiddeti önlemenin yolu da, akıldan geçmektedir.

21’nci yüzyılı koşar adım bitiren dünyamızda; hiçbir kadınımız yaşadıkları şiddete, tecavüze, cinsel ayrımcılığa layık değildir, muhatap da olmamalıdır. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan ayıplar kadınlarımızın kaderi de olamaz.

O nedenle ülke yönetimini elinde bulunduranların, içimizi dağlayan kadına şiddetin önlenebilmesi için acilen ama yeterli tedbirleri alması, gerekiyorsa yasaları yeniden düzenlemesi, kaçınılmaz görevidir.

Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte Türk kadınına yaşam özgürlüğünü, her türlü fırsat eşitliğini tanıyan Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk; aşağıdaki veciz konuşmasıyla; kadınlarımızın önemini ne de güzel ifade etmiştir:

”Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım…”

İşte asıl mücadele bu noktadadır!

Ama ne yazık ki;  her eğitim, öğretim yılında uygulanan eğitim sisteminin değiştiği,

Hala kız çocuklarımızın pek çoğunun belli yörelerimizde ilköğretime dahi gönderilmediği,

Kimilerinin küçücük yaşlarda gelin olduğu/yapıldığı,

Hala toplumumuzun büyük bir kesiminde kız çocuklarının başlık parası uğruna, bir eşya gibi alınıp, verildiği,

Baba sıfatını taşıyan kimilerince; evlatları arasında ‘erkek evladım, kız çocuğum’ ayrımının yapıldığı ülkemiz gerçeklerinin yanı sıra:

Geçtiğimiz yıllarda mevcut hükümet tarafından meclise getirilen,  ancak kamuoyunun tepkisi nedeniyle geri çekilen; ‘cinsel istismarcıyla evlenme yasası’ diye bilinen tasarı paketine baktığımızda;

Kadınlarımızın karşı karşıya kaldıkları erkek egemen şiddetini durdurmanın yegâne yolu; onlara çocuk yaşlarından itibaren çağdaş, aydınlık bir eğitim verebilmekten geçmektedir.

Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi; kadınlarımızı aydınlık düşünceyle, bilgiyle, kültürle donatmak, esas olmalıdır.   İşte o zaman kadınlarımız yaşadıkları bu utanç tablolarından kurtulmuş olacaktır.

Ve onlarsız geçen her anımızda geriye sadece; Tanju Okan ustanın söylediği şarkıda vurguladığı şu gerçekler kalacaktır:

”Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık/O aydınlık yuvamız soğumuş/Geceler bitmiyor/Ağlıyorum artık/Sen, kadınım…”

Evet,

Kimi zaman sevgiyle kucakladığımız, kimi zaman sevgisizliğimle hırpaladığımız,

Kimi zaman nadide bir çiçek gibi özenle koruyup kolladığımız; kimi zamansa o nadide çiçeği dalından koparıp attığımız…

Canımıza can katan sevdalımız, sevdamız. Doğduğumuz günden son nefese, öpüp kokladığımız anamız, bacımız hayat arkadaşımız.

Yaşamımızın hiçbir döneminde onlarsız yapamadığımız kadınımız, kadınlarımız…

 

 

 

Yalan Bağımlılığı

“Sigarayı bırakmanın en kolay yolu, sigaraya başlamamaktır.” sözünü üslup yönüyle etkileyici bulurum. Yalan da öyle. “Yalan bağımlılığından kurtulmanın en kolayı, yalana hiç başlamamaktır.” Bir kere söyleyen, ikincisini de söylüyor. Sonu gelmiyor.

“İlk günahı işlemek zordur.” denir. Yalan da bir günahtır; yüzü kızarır söyleyenin. Pişmanlık yaşatır söyleyene. İkinci yalan biraz daha kolaydır. Sonra sıradanlaşır ve alışılır yalana. Artık yalan, söyleyene tat vermeye başlar, kalbe yerleşir, kişinin gıdası olur. Yalan, başka bir yalanı doğurur; yalan söylemekle kalmayıp yalanı savunun yalancı olmuşuzdur da farkında değilizdir. Doğru iş yapanlar, doğru söyleyenler; bizim karşımızdadır, düşmanımızdır.  Kalbimiz katranlaşmıştır, pislikten beslenen bataklık sineği gibiyizdir; yalan alır, yalan satarız. Ne çirkin bir yaşantı, değil mi?

Niçin yalan söyler insan? Suçu vardır, bastırmak; zayıf yapılı ya da karakterlidir, kapatmak ister.

Kişi, birine kin besleyebilir, yalan söyleyerek intikam almak, kinini gidermek arzusundadır; bilmez ki söylediği her yalan, kinini artırmakta, kişiyi esir etmektedir.

Hırslı insanlar yalan söyleyebilirler. İsterler ki az zamanda kolay ve çok kazansınlar. Fesatlık tohumu yalanla büyür; o, kişiyi yakan bir alevdir. Yalanla söndüreceğini düşünür ama söylenen her yalan, fesatlık alevine dökülen benzindir.

Bir durumu olduğundan daha küçük veya büyük göstermek yani mübalağa yapmak da bir yalan türüdür. Küçümsemek veya büyütmek; olaylara, olgulara kişilere haksızlıktır. Bu haksızlıkla alınması muhtemel kararların sonuçları başka yanlışlara yol açabilir. Bu da, niyet iyi de olsa, sonucu itibariyle bir vebaldir.

Gündemde kalmak, şöhrete ulaşmak, bulunduğu zaman ve mekânın dışında yaşama arzusu duymak; kişiyi yalana, sahtekârlığa, hırsızlığa yönlendirebilir. Bilmezler ki “Yalancının mumu, yatsıya kadar yanacaktır.” Yalanla elde edilen şöhretler, sabun köpüğü gibidir.

Yalancının dostu olmaz, birbirine dost olanları da hiç sevmez yalancı. Yalanın düşmanı doğruluktur, “Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.” yani “Yarasanın gözleri, aydınlıktan rahatsız olur.” demiş Ziya Paşa.

“Bir ruh hastalığıdır yalan söylemek, psikopatlıktır.” der Nurettin Topçu. Kanı kanla yıkamaktır, hâlbuki kan su ile yıkanır. Çürük üzerine çürük, yanlış üzerine yanlış inşa etmektir. Her yalan, kâğıttan gemidir, ömrü olmadığı gibi “güven, iyilik, sadakat, huzur” gibi toplumunun temel bağlarını yok eder.

Kandırma temeli üzerine kurulur yalan binası. İnsanlık serüveninde ilk kandırıcı, yani ilk yalancı kimdir? Şeytandır. Yalancılık, şeytani bir niteliktir. Her fitnenin temelinde yalan vardır. Habil ve Kabil olayından günümüze kadar pek çok örnek sayabiliriz. Bir Müslümanın “asla” işlememesi gereken günahın “yalan söylemek” olduğunu söyler Hz. Muhammet. İnsan olma ayrıcalığına sahip biri, yalan söylemez.

Yalanın, bir gün ortaya çıkma ve sahibini rezil etme gibi bir huyu vardır. Vicdanın, peşini bırakmayan sevimsiz gölgesidir o. Yola her çıkışımızda sahibine yük olur, çelme takar, onu arkasından çeker. Yalanla kurulacak bir defalık dostluk, ebedi esarettir. Yalanın kölesi olmak, ne büyük işkencedir, kim bilir!

Yalanın iyisi olmaz, ancak en kötüsü de toplumları ifsat eden genel kabullerdir. Önyargıları yıkmak, algıları temizlemek; asırları aşan uğraşıyı gerektirebilir. Günümüzde, yazılı ve sözlü her türlü iletişim şeklini kullanan medya, algı oluşturmada, yalanı yaymada insafsızca kullanılmaktadır. Yalan üzerine bir sektör kurulduğunu görmek ve bunu dillendirmek, insan kalma mücadelesi veren herkes gibi beni de üzmektedir. Çağımızın en akıllıları, belki de bu sektörün tuzağına düşmeyenlerden çıkacaktır. Akıllı kalmak da zor.

Her yalanın bir üreteni vardır ancak yöneteni olamaz; denizin dip dalgaları gibi onun ne zaman tsunamiye dönüşeceğini kimse tayin edemez. Yalan gelir, bir gün yalancıyı da vurur.

İnancı güçlü, ruhu sağlam, özgüveni yüksek, özgürlüğünü önemseyen insan, yalan söylemez, üç, iki, bir değil; hiç söylemez. Çünkü bir söyleyen, iki de söyler… Siz hiç yalan söylediniz mi, söylediğiniz yalanın esiri oldunuz veya pişmanlığını duydunuz mu? Bundan dolayı kendinizi yargıladınız mı?

Ne demiştik? “Sigarayı bırakmanın en kolay yolu, hiç başlamamaktır.” Yalan da öyle!…