19.2 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 557

Saate İsabet Eden Şarapnel…(10 Ağustos 1915 Çanakkale )

(O saat Mustafa Kemal’i, O ise Türk Milletini kurtaracaktı)

Tarih sayfalarına ”Çanakkale Geçilmez” değimini yazdıran atalarımızın kazanmış olduğu o muhteşem zaferin ardından tam 104 yıl geçti.

”Çanakkale savaşları Türk Milletine bir Mustafa Kemal, Mustafa Kemal ise Türk Milleti olabilmenin ulusal bilincini ortaya çıkarmıştır.

Çanakkale savaşları; Türklüğün bir millet olma bilinci ile ön plana çıktığı, şeref ve namusun kurtarıldığı, ulusal benliğe kavuşulduğu, Türk’ün yalnız kendisine güvenmesi gerektiği gerçeğine ermesi, bugünkü güzel Türkiye’nin ortaya çıkması bakımından acı ve kanla yazılmış bir destan olarak şanlı tarihimizde yerini almıştır.”

Bir faninin yaşam kaderini etkileyen çok özel yaşanmışlıkları, bir milletin de geleceğine yön veren liderleri vardır. Çanakkale savaşlarının kazanılmasını sağlayan askeri dehası ile yaşamındaki eşsiz başarılarıyla Mustafa Kemal; bizlere bugünleri armağan eden en önemli liderdir.

O sadece Çanakkale savaşlarının kazanılmasını sağlayan muzaffer bir komutan değil; adeta kan çanağında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, yaşamımızı aydınlatmaya devam eden çağdaş devrimleri ve ilkeleriyle Türk Milletinin geleceğine yön veren eşsiz önderimiz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzdür.

Yıllar önce Çanakkale savaşlarında öylesine bir olay yaşanacaktı ki! Bu olayın kahramanı bir saat ile o saate çarpan büyük bir şarapnel parçasıydı!

O saat Mustafa Kemal’i, O ise Türk Milletini kurtaracaktı…

Şimdi bundan tam 104 yıl öncesine, Çanakkale savaşlarının tüm şiddetiyle yaşandığı ölüm kalım günlerine gidelim ve Çanakkale savaşlarında Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hayata bağlayan o saatin hikâyesini 1918 yılında Ruşen Eşref’le yapmış olduğu röportajda Atamızın kendi ağzından dinleyelim:

”10 Ağustos 1915… Conkbayırı’nı almak ve bütün boğaza hâkim olmak için İngilizler 20.000 kişilik bir kuvvetle günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8’nci Tümen Komutanı ve diğer subayları çağırdım. Mutlaka düşmanı mağlup edeceğimize inanıyorum. Ancak, siz acele etmeyin. Evvela ben ileriye gideceğim. Size kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birlikte atılırsınız. Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücum baskın şeklinde olacaktı.

Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20-30 metre yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı’nda çıt çıkmıyordu. Dudaklar sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstünde kaldırdım, çevirdim ve birden aşağıya indirdim.

Saat 04.30’da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. Allah… Allah… Sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yırtıyordu.

Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hâkim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi gülleleri büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu.

Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı. Sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servet Beyden başkası görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerindeki cebimde bulunan saat paramparça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı çarpıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumda kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

Aynı günün gecesi, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşaya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmış ve heyecanlanmıştı. Kendileri de bana üzerinde aile asalet arması olan altın cep saatini hediye etti.

Bu hücumlarda İngilizler binlerce ölü bırakarak geri çekildiler. Çanakkale’nin geçilmez olduğunu iyice anladılar.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş meydanında yaşamış olduğu bu olay, bir faninin yaşam geleceği üzerinde kaderinin ne denli etkili olduğunun en çarpıcı örneğidir.

O yer ve zaman kesitinde, Gazi’nin göğsüne çarpan şarapnel parçasını o saat engellememiş, o ölümcül olayın önüne geçmemiş olsaydı, sonrasında neler yaşanacaktı bilinmez!

Ancak bilinen o ki; o saat Mustafa Kemal’in hayatını, O ise Türk Milletini kurtardı.

Bizlere bu güzel yurdu armağan eden atalarımızı, bu uğurda hayatlarını seve seve feda eden tüm şehitlerimizi bir kez daha minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Vatan onlara minnettardır.

( Not: Atatürk’ün Çanakkale savaşlarında hayatını kurtaran saatin akıbeti ne yazık ki meçhul! Liman Von Sanders Paşanın Atamıza hediye etmiş olduğu altın saat ise, Anıtkabir Müzesinde bulunuyor. Kaynakça: Kanla Yazılan Destan-Şubat 2006 Hanri Benazus)

 

 

Terör ve İslam (1)

Belki de “zarar” (vermek) kelimesinden gelmedir “terör”! Bu ihtimal ve olasılığı yabana atmamalı. Çünkü terör maddî zarar veriyor. Ruhlarda dehşet uyandırıyor. Kalblere korku salıyor. Kişilere ümitsizlik aşılıyor, direnci kırıyor, haklı oluş ve duruşu sarsıyor. Kısaca terör; yapıldığı yerde yılgınlık türemesine sebebiyet veriyor.

Özellikle inanç temeli zayıf insanlarda mânen büyük gedikler açıyor. Milletin savunma dinamizmini kundaklıyor. Yersiz caydırıcı bir unsur olup çıkıyor karşımıza. Zaten terörden istenen de bunların hepsi veya birkaçıdır. Yahut da sadece biridir.

Öyle de olsa terör için bu kazançtır. Aslında koftur. Göründüğü gibi değildir. İçi boş bir davulun çıkardığı, ürkütücü ses gibidir. Biraz kuvvetli duruşla, savılacak bir durumdur. Arkasından bir şey çıkmayacağını bilmekle, etkisi de yerle bir olur. Bütün mesele terörün müthiş hay huyu içinde benliği kaybetmemek. Duruşu bozmamak, direnci kırmamaktır.

Terör, geçici bir gaflet sarhoşluğu doğurur. Terör yapan bu boşluktan yararlanmaya çalışır. Ne yapacaksa bu şaşkınlık anına borçlu olduğunu bilir. Bu kısa zaman ve zemini çok iyi kullanmak ister. İşte buna fırsat vermemek gerekir. Sıkı bir duruşla, güçlü bir dirayet ve istençle geri tepeceği muhakkak ve mutlaktır.

Bütün mesele bu terör dehşetinin hasıl ettiği boşlukta boş bulunmamaktır. Sarsılmamaktır. Kuvvei mâneviyeyi muhafaza etmektir.

Terör hangi dinin nitelik ve vasfını alırsa alsın. Bu niteleyiş arızîdir, geçicidir, iliştirmedir. Aslında bu ilinti teröre sığıntıdır. Bu kurulan ilişki iğretidir. Düşmeye mahkûmdur. Bir göz boyamadan ibarettir.

Özellikle hiçbir kitaplı din; özünde terör eylemini taşımaz, terör fiilini benimsemez. Terör estirmeyi doğru bulmaz.

Hele son kitaplı din olan Yüce İslâm Dini, terörle hiç bağdaşmaz.

Çünkü terör vahşeti savunur.

İslâm ise medeniyeti.

Çünkü terör yıkmayı savunur.

İslâm ise yapmayı.

Çünkü terör düşmanlığı savunur.

İslâm ise kardeşliği.

Terör adı üstünde vahşet, dehşet ve ölüm getirir.

İslâm ise, adı üstünde barış ve dostluğu ister.

Bu liste eğer istenirse uzayıp gider.

Fakat terör, kapkara bir renge bürünür.

İçinde insan kaybeder yolunu.

İslam ise parladıkça parlar.

İçinde bulur insan her yolunu.

Demek ki terörü hiçbir kitaplı din öngörmez.

İslam ise a canlar, terörün semtine bile uğramaz.

İslama bir güzel adım atmanla,

İslam der mealen Kur’anda:

“Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Bir insanı dirilten bütün insanlığı kurtarmış gibidir.”

Yine der ki o yüce İslam Dîni,

Ey İslama veren tüm benliğiyle kalbini,

Sen öyle İslam ol ki ey er kişi!

Seni öldürmeye gelen seninle olsun dipdiri.

Velhasıl İslamla terör asla bağdaşmaz.

İslamla terör, emîn olun hiç barışmaz.

 

 

Klâsik Türk Musikisi

Klâsik Türk Musikisi,

Yâd ettirir insana; nedir eskisi.

Alır hâlden, uçurur maziye.

Ansızın en kuytu köşelere;

Verir insana, ince bir sızı.

Parlar o anda, gönül yıldızı.

Yıllar sıralanır, göstermek için kendini…

Duyurur; bilinmez sırların, yükselen sesini.

İnsan olur artık, bir tamburun ses telleri.

Çırpınır durur boşlukta, yorgun elleri.

Ah o sıkıntılı seneler…

Ne güzel günlermiş meğer;

Kalmış güzel tarafı,

Çünkü geçmiş ahı.

Hüzün yağmuruna tutuyor,

İnsan denen şahı.

Ah o güzelim, çocukluk yıllarım…

Ah o şirin, gençlik rüzgârım!

Sizi ben, hep böyle;

Melûl mahzun anarım!

Çalarken derinden derine,

Klâsik Türk Musikisi;

Neler düşürmez ki tuzağına, gönül kafesi…

“Bir dokun, bin ah dinle;

Kâse-i fağfurdan!”

Dediği gibi şairin:

Neler kopmaz ki,

Gönül yurdundan…

Çalarken, aheste aheste…

Klâsik Türk Musikisi,

Canlanır gözde; Osmanlı Türkünün,

Eşsiz mavisi,

Mavi camisi,

Sultanahmed’in; altın sesi,

Ezan-ı Muhammedîsi…

Klâsik Türk Musikisi,

Dinlerken insan;

Dinlendirir insanı, o hoş Sada…

İster dinlemek, bir daha.

Çünkü o: Eser-i deha!

Dehâ eseri!

Çünkü Türkiye’nin, odur sultanı.

Klâsik Türk Musikisi;

Osmanlı Türkünün,

Gönül sesi.

Klâsik Türk Musikisi;

Osmanlı Türkünün,

Sönmez nefesi.

 

 

Dilimiz, Edebiyatımız ve Geleceği Edip, Şair ve Dergi Yayıncısı Av. İsmail Özmel ile Sohbet…

Oğuz Çetinoğlu: Ediplerimiz, muharrirlerimiz, müelliflerimiz, Türkçe için ‘muhteşem‘ sıfatını kullanırlardı. Dilimize bu ihtişamı kazandıran özellikler nelerdir?

Av. İsmail Özmel: Türkçeyi yıllarca konuşup yazmış olanlar bile, sekiz ünlüye sahip Türk dilinin bir musiki dili olduğunun farkında değildir. Türkçe,  dünyanın en çok konuşanı olan diller arasında beşinci, en geniş sahada konuşulan diller arasında üçüncü dildir. Türkçe, tarih boyunca birçok devletin resmî dili olmuştur.

Bazı yabancı dillerde, bizim alfabemizdeki bir harfin sesini yakalamak için iki, üç bazen dört ünsüzün yan yana dizildiğini biliyoruz. Bunun yanında, bazı dillerde, harf demetlerinin başta, ortada, sondaki konumu ile okunuşlarının değiştiği dikkatli okurların gözlediği bir durumdur. Fransızcada ‘tion’la biten bütün kelimeler siyon diye okunur. İngilizcesi ‘şınıl’ diye okunur.  Bunlar hafızaya yük olan ayrıntılar. Türkçenin böyle bir zorluğu yoktur, nasıl yazılmışsa öyle okunur, nasıl söylenmişse öyle yazılır. İdeal bir dildir Türkçe. Dilbilgisi Kuralları yönünden Türkçenin; sanki dünya dilcilerinin toplanarak geliştirdikleri bir dil gibi; dilbilgisi kurallarının matematik bilgisine bir uyum gösterdiği ve istisnalarının çok az olduğunu da bilinmektedir.

Çetinoğlu: Öğrenmek bakımından….

Av. Özmel: Dünyanın en kolay öğrenilecek dillerinden birisinin Türkçe olduğunu biliyor muyuz?  Okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan Türkçe bilgisayar çağının da aradığı dillerden birisi olduğunu çocuklarımıza ne kadar öğretebildik? Bilgisayarda, daktiloda en hızlı yazma yarışmalarını hep Türkçeyi iyi bilenlerin kazandığını da duyuramadık.

Türk grameri konusunda çok ilginç tespitler vardır. Bir örnek vermek gerekirse: “Türkçenin sağlamlığı, mantığı ve düzeni konusunda Alman oryantalist Maks Müller şunları söylemektedir: “Türkçeyi söyleyip yazmak hususunda en ufak bir arzu beslemiş olan kimse için bile bir Türk grameri okumak hakiki bir zevktir. Gramer şekillerini meydana getiren hünerli tarz, bütün yapım ve çekim (declinasion, conjugasiyon) sistemlerine hâkim olan kıyasîlik hâli lisanda tecelli eden beşer zekâsının bu harika kudretini duyanları hayrete düşürmekten geri kalamaz. İnsanın ancak iptidâî ihtiyaçlarını anlatmaya yetecek kadar az miktarda köklerle duygu ve düşüncenin en ince menevişlerini anlatabilen bir ifâde âleti yapmak; mânâsı belli belirsiz bir mastarla sert bir emir maddesinden ‘vücûbi ve inşai’ gibi sigalar, ‘muzari ve müstakbel’ gibi zamanlar çıkarmak; birbirine uymaz ses parçalarından her tarafı derli toplu, kaideli ve tamamıyla ahenkli bir fonetik sistemi yaratmak. İşte insan zekâsının dilde işleyip meydana koyduğu eser budur.

“Dillerin birçoğunda bu iptidâî yaratılış çığırından artık iz kalmamıştır. Hâlbuki bunun aksine olarak Türkçenin gramerinde tamamıyla saf bir dil yapısı görüyoruz. Bu öyle bir gramerdir ki bir billur kovan içinde bal peteklerinin oluşunu nasıl seyredebilirsek onda da düşüncenin oluşunu öyle seyredebiliyoruz. İnsan bu dilin yüce bir bilim akademisi müzakerelerinden çıkmış olduğu zannına düşebilir. Fakat Türkistan bozkırları arasında kendi başına kalmış beşer zekâsının sadece kendi yaratılışından ayrılmaz kanunlar delaletiyle yarattığını hiçbir âlimler cemiyetinin yaratmasına imkân yoktu.”

(Hazırlayan Prof. Dr. Günay Karaağaç. V. Lefke Edebiyat Buluşması. Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi. Ankara 2004, s:176)

Çetinoğlu: Türkçenin özellikleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Av. Özmel: Türkçe târih içinde, nesir olarak yazılı eserlerden daha çok şiir âbidelerine sahip olmuştur. Gerçi Göktürk âbideleri gibi taşa kazınmış ölümsüz anıtlar yanında, şifâhî edebiyat olarak destanları, masalları, menkıbeleri ve buna benzer anlatıları ve el yazmalı eserleri unutmamak gerekir.

Türkçenin 11. Yüzyıl şâhidi ve önemli sözlüğü olarak Divanü Lütgati’t Türk’ü görüyoruz. İlk dil bilginimiz Kaşgarlı Mahmut eserini, uzun bir saha çalışmasından sonra, 1068 yılında yazdı. On bine yakın kelimesi tespit edilen Türkçenin bu bilinen en eski sözlüğü,  bin yıldır ülkeyi ve Türkçeyi yaşatan bir radyum gibi, ufkumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Aynı dönemde Latince-İngilizçe bir sözlükte sadece 3000 kelime olduğunu da belirtmeliyim.  Yusuf Has Hacip’in Kudatgu Biliğ adlı eseri de, mutluluk veren bilgi, o da nesir ve nazım tarzında yazılmış eski ve köklü eserlerimizden birisidir.

Şiir silsilesinin şâhikalarından bir zirveyi 13. Yüzyılda Yunus Emre’nin şekillendirdiğini görüyoruz.

Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san

Dört kitabın manisi budur eğer var ise.

(Kendin için ne istiyorsan başkası için de aynı şeyi iste. Kendin için istemediğini başkası için de isteme.)

Bugün empati dediğimiz bu ince ve âdil duyguyu veciz bir şiir dili ile; yedi yüz yıl önce söylendiği düşünülürse; adalet konusunda,  ne kadar eski ve zengin bir birikimimiz olduğunu görürüz.

Yine 13. Yüzyılın diğer zirvesi Mevlana Celalettini Rûmî’nin Türkçe farsça (iki dil karışımı)yazdığı mülemma  gazeli:

1-” Dânî ki ben ziâlem yalguz seni severmin

Ger der berem neyâyî ender gamet ölermin

(Bilirsin ki ben bu âlemde yalnız seni severim. Eğer yanıma gelmezsen senin gamınla ölürüm.)

2-Ben yâr-ı bâ- vefâyembermen cefâkılur sen

Ger tûzi men nepursi men hodseni sorarmin

(Ben vefalı âşığım (sen ise) bana cefa ediyorsun. Şayet sen beni (arayıp) sormazsan, ben kendim seni (arayıp) sorarım)

3-Rûzinişestehâhemyalguz senin katında

Hem min çakır içermin hem minteyişbilermin

(Birgün senin yanında tek başıma oturmak isterim Hem ben şarap içerim; şarkı-türkü de bilirim.)

4-Mâhîçü Şems-i Tebriz gaybetnümûd ü goftâ

Ez men diğer mepursidmen söyledim yazar min.

(Tebrizli Şems gibi bir ay kayboldu ve dedi: Beni artık sormayın; ben söyledim, ben yazarım.)”

(Halil Erdoğan Cengiz. Açıklamalı, Notlu Divan Şiiri Antolojisi, 1967-Ankara, s: 8-9)

Aklına düşenin sataştığı, Mevlana’nın Türkçe Farsça mülemmasını özellikle aldım. O da Yunus gibi Türk kültürünün ve edebiyatının iki zirvesinden birisidir, birisi Türkçe yazmış, diğeri farsça yazmış ama Mevlana, mükemmel derecede Türkçeyi biliyor ve konuşuyordu.

Çetinoğlu: Dilin zenginliği meselesi var…

Av. Özmel: Dil zaman içinde bir gelişme gösterir, bu sadece kelime sayısının artması şeklinde anlaşılmamalı; aynı zamanda toplumun büyük kesiminin de imkân nispetinde; kullanım alanına girmesi sağlamalıdır. Sözlüklerde kalan sözcüklerin sâhibine pek faydası olmaz. Kasada para var ama bir iki lirasını verip ekmek almak aklına gelmiyor. Millet fertlerinin bilmediği ve kullanmadığı kelimelerle şiir ve nesir yazmaya dönülürse,  kimse bu metinleri okumaz. Onun için dilin eski metinleri unutulmamalı, hatta bu iş ciddî bir şekilde çocuklarımıza öğretilmelidir. Çünkü büyük düşünceler ve büyük şiirler ancak zengin bir kelime kadrosu ile düşünüldüğünde ve ifâde edildiğinde bir anlam kazanır.

Bellekteki her kelime artışı, düşünce ufkunu bir basamak yükseltir.

Çetinoğlu: Kelime kadrosu nasıl zenginleşir?

Av. Özmel: Türkçenin kelime türetme yollarını kullanarak, yeni buluşların, âlet ve kavramlarına karşılıklar bularak, dilde yabancı dil kuralları ile yazılmış, türetilmiş kelimelere Türkçenin imkânları ile karşılıklar bularak. Yâni dil devamlı üzerinde çalışılması gereken bir hazinedir. Dili üzerinde hiçbir çalışma yapılmadan kendi hâline bırakmak, zamanla zenginleşir demek bu işin önemini bilmemekle eşdeğerdir.

Dil üzerinde çalışmalar yapılırken sâhadaki kelime kullanımlarını derlemek, eski metinlerde yaşayan kelimeleri gündeme getirmek, unutturmamak, Türkçenin diğer kollarında kullanılan kelimelerden ortak olanlar, akraba kelimeler de mercek altına alınması gereken konulardır. 12. Yüzyıla kadar tek Türkçenin konuşulduğunu bilerek.

Dil hakikaten büyülü bir sahadır. Bugün üslup, muhteva ve ahenk bakımından Türkçenin hakkını veren çok şairimiz ve yazarımız vardır. Onların edebiyat gündemine taşınması için neler yapılabilir, özellikle büyük merkezlerin dışında yaşayan şair ve yazarların eserleri ile kendilerinin tanıtılması halen çözüm bekleyen konulardan birisi olarak karşımızda durmaktadır. Türkülerin bütün yurdu dolaştığı gibi ESERLERİMİZİN DE BÜTÜN YURT KÖŞELERİNE ULAŞMASINI SAĞLAMAMIZ GEREKİR. O ZAMAN KÜLTÜR VE EDEBİYAT HARMANI DAHA VERİMLİ VE GÖRKEMLİ OLUR.

 

Çetinoğlu: Son 20-30 yıl içerisinde yayımlanan roman ve hikâye kitaplarıyla diğer eserler göz önünde bulundurularak genel bir değerlendirme neticesinde bu ihtişamın korunabildiği söylenebilir mi?

Av. Özmel: Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyet döneminde roman ve hikâye, DENEME türleriyle zenginleşen Türk edebiyatı, kısa sürede güzel örneklerle kütüphane raflarında yerini aldı. Yüz yılı geçkin bir zaman içinde roman ve hikâye, Nobel’e uzanan bir başarı çizgisini yakalamışsa Türk edebiyatı,  iyi bir yolda olduğumuzu gösteriyor.

Çetinoğlu: Bu noktaya nasıl gelindi?  Hangi duygular, hangi sebeplerle gösterilen gayretler edebiyatımızı bugünkü noktaya ulaştırdı?

Av. Özmel: Bu başlı başına bir mesaiyi dolduracak bir sâha. Namık Kemal’in Tasviri Efkâr’da yayınladığı (1866) ‘Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir ‘başlıklı makalesinden  2019 yılına gelmek, hem kolay olmamıştır, hem de belli bir seviye yakalanmıştır.  Osmanlı döneminde bir mektup yazmak için 6-7 yıl öğrenim görmek gerektiği de düşünülürse, çok edebiyatçının, fikir adamının ve yöneticinin öngörüleri ve gayretleri sonucu bu yükselişi sağlayabildiğimizi söylemeliyiz.

Türkçenin târihî serencamını bilmeden özellikle Osmanlı döneminde Türkçenin iki doğu dilinin (Arapça ve Farsça) arasına sıkışıp kalmasından bugüne gelmek azımsanacak bir gelişme değildir. Türkçe bütün zarafeti ve ahengiyle artık rahat nefes alır hale gelmiştir. Roman olsun, hikâye olsun, deneme olsun, şiir olsun,  başlı başına bir Türk Edebiyatı dünyası kuruldu ve ulaşılan seviye uluslararası bir seviyeyi yakalamıştır. Kardeş edebiyatların da bu bağlamda değerlendirilmesi unutulmayarak…

Çetinoğlu: Edebiyat eserlerimizin başka dillere çevrilmesi bakımından durumumuza bakabilir miyiz?

Av. Özmel: Başka dillere çevrilme konusunda zorun zoru bir mevzuat var. Devletin tercüme için koyduğu imkânları sadece yayınevleri kullanabilir hükmü bu işi zorlaştıran engellerden birisidir. Yazarlara da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na müracaat hakkı tanınmalıdır. Yabancı dillere çevrilmede;  roman ve hikâye, deneme ve diğer eserlerin; tercüme teşviklerinden, yayınevleri yanında yazarların da faydalanmasını sağlamak gerekir. Bu zorluğun başka yoldan aşılması, bu imkânlar içinde, mümkün değildir.

26.10.2017 günlü Hürriyet gazetesinde,  Doğan Hızlan, yurt içinde çok satanlar arasında gösterilen bir eserin tercüme edildiği dilde hiç ilgi görmediğini anlatıyordu. Onun için edebiyatımızı dışarı açmamız gerekir. Özellikle bu işler için kurullar oluşturulmalı, hem de tercümeye lâyık eserlerin listesini basına vererek, yazarlar moral olarak desteklenmeli, heveslenenlere hayal kurma imkânı verilmelidir.

Roman ve hikâye 19. Yüzyılın başlarında ve ondan sonraki dönemlerde edebiyatımızda yer buldu: Yahya Kemal üstadın dediği gibi “Şarkılarımız  bizim romanlarımızdır.”

Son dönemlerin de güzel örnekleri vardır. Bunu görebilmek için bu konudaki eserlere ulaşmak imkânımızın olması, okumaya da imkân ve zaman bulmamız gerekir.  Bu konuda güzel eserler yayımlanıyor.  Mesela Ali İhsan Kolcu’nun Türk Öykü Dağarcığı ve şiir tahlilleri, Türk Romanı adlı çalışmalarında sergilenen örnekleri ve şiir tahlillerini, Nurullah Çetin’in şiir tahlilleri ve Roman Çözümleme Yöntemi ve benzeri eserleri okumak insana bir tatmin duygusu verir.

Başarılı başarısız roman, hikâye ve deneme ne aklınıza gelirse üretelim, zaman en güzel seçimini bunların arasından yapacaktır. Tabii ki bu yarışta öne çıkacak isimler vardır ve var olmaya devam edecektir. Bugün roman deyince akla ilk gelenler, millî mücadele romanları: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Akagündüz, Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Rauf, Kemal Tahir, Attila İlhan, Turgut Özakman, genel konularda Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Tarık Buğra, Cemil Meriç, Ahmet Ümit, Nobelli Orhan Pamuk, Elif Şafak, Yaşar Kemal gibi birçok romancıyı sayabiliriz.

Türkçe ve Türk Edebiyatı, âşıklarının kaleminde ve dilinde, gelişmeye devam ediyor.

Çetinoğlu: Eksiklerimiz var mı?

Av. Özmel: Bugün en önemli eksiğimiz,  her ilimizde hiç olmazsa belli seviyenin üzerindeki yayınları bulabileceğimiz kitap satış yerlerinin olmamasıdır.  Kalıcı eserlere ulaşmamız mümkün hale gelse daha objektif örnekler sunabilir, daha gerçekçi değerlendirmeler yapabiliriz.

Özellikle şiir ve roman bahsinde bir enflasyon yaşıyoruz. Bunu da görmezden gelemeyiz. Sanırım okuyucuyu rahatsız eden de bu kadar çok yayın içinde aradığını bulamamaktır. Ama realite bu, zaman içinde öne çıkanlar olacaktır. Bu ortamda eserleri takdim edecek, onların kusurlarını veya güçlü taraflarını ortaya koyacak münekkitlere ihtiyacımızın olduğunu söylemeliyim.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim. Zamanınızın elverdiği ölçüde sohbetimize devam edebilmeyi diliyorum.

 

İSMAİL ÖZMEL:

1933 yılında Niğde’de doğdu. İlk ve orta tahsilini Niğde ve İstanbul’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1959’da mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı. ‘İsmail Terzioğlu‘, ‘İsmail Bekiroğlu‘ ve ‘Mızrap‘ takma adları ile de yazan İsmail Özmel İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Yazı ve şiirleri Şûle, Millî Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Yesevi, Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat, Akpınar, Berceste dergileri ile Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi gazetelerde yayımlandı. Haziran 2017’de 69. sayısı yayımlanan Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi Akpınar’ın sâhibi ve Genel Yayın yönetmenidir.

Yayımlanmış Eserleri:

Şiir: *Bir Daha Yaşamak (1969), *Zaman Kuşun Kanadında (1984), *Çağır da Geleyim Güzel İstanbul (1986), *Her Mevsim Bahar (1995), *Türkçenin Rüzgârında (2004), Bütün şiirleri (2006).

Biyografi: *Adana Halk Şairi Sadık Çavuş (1996), *Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (1. Cilt: 1990), Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (2. Cilt: 2001), Niğdeli Şair ve Yazarlar. (Üç cilt bir arada, İlaveli ikinci baskı 2009).

Deneme-İnceleme: *Özdeyişler (1970), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (1988), *Dil ve Edebiyat Yazıları (1997, 2011), *Kültür ve Tarih Sohbetleri (1999, 2011), *Sihirli Zaman, (2006), *Bindallı Yazılar, (2007), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (2007, 2011), *Denemeler-Yorumlar, (2010), *55 Soruda Düşünen İnsan (2012), *Yansımalar, Bir Yol Hikâyesi, Eflatun Sordu (2014), 81 İlde Kültür ve Şehir-Niğde, (Dr. Metin Eriş, Dr. Nedim Bakırcı ve 20 kişi ile birlikte (2015), *Geçmişten Günümüze Niğde, Anılar (2016), *Doğduğum Şehir Niğde, Anılar (2016).

Av. İsmail Özmel, Ansiklopedilere maddeler yazdı. Hakkında Erciyes ve Niğde üniversitelerinde lisans tezleri hazırlandı. İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) 2012 yılı Şeref Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, ülkemize ve insanlığa nitelikli eser ve çalışmalarıyla hizmet etmiş, ilim ve edebiyat alanında 50. yılını dolduranlara verilmektedir.

 

 

 

Kadınlar Günü (2)

Bu asil, bu temiz kadın, hayatta olduğu müddetçe

Bir başkasıyla evlenmedi, tek kadınla yetindi.

Böylece bizlere örnek oldu.

Başka mesele yokmuş gibi -genelde-

Kadın üstüne kadın almayı yani çok eşliliği

Çok elzem görenlerin kulakları çınlasın.

Nitekim Hz. Hatice’nin sağlığında,

Hz. Peygambere çok cazip teklifler yapıldığı hâlde

Hiçbiri ile evlenmeye yanaşmadı.

Hz. Hatice’yle yetindi.

Onun üstüne başka bir gül koklamadı.

Onu ikinci plâna itmedi.

Tek eşli olmasına gölge düşürmedi.

Ona verdiği değeri,

Yaşadığı sürece devam ettirdi.

Bilindiği üzere iklim icabı Arabistan’da küçük yaşta,

Erken çağlarda evlilik çağı başlar.

Hz. Muhammed ise Arabistan şartlarına göre çok geç evlenmiştir.

Gençliğin en coşkun zamanlarını bekâr olarak geçirmiştir.

Bunda en büyük faktör / etken,

O’nun asla nefsi peşinde koşacak bir insan olmamasıdır.

Nitekim Hz. Hatice, hayatta kaldığı sürece kimseyle evlenmedi.

Sevgili eşi öldüğü zaman ise Hz. Muhammed elli yaşına gelmişti.

Binaenaleyh bundan sonraki evliliklerinde

Nefsin payını aramak boş ve yersiz bir çabadır.

Çünkü bu evlilikler siyasîdir.

İçtimaî / sosyal istikrar ve düzeni sağlamak içindir.

Toplumsal amaç güden zarurî evliliklerdir.

Hz. Hatice ile evlendikten sonra

Biraz genişliğe kavuşup rahat etti ise de,

Eski sade yaşayışını asla terketmedi.

İsraf, gösteriş ve lüksten uzak durdu.

Dünya malına kalbinde asla yer vermedi.

Dünyayı, kesben yani çalışmamak şeklinde değil, kalben terketti.

Yeni servetinden ise ancak hayır yaparken faydalandı.

Hz. Haticenin ticarî faaliyetlerine hiç karışmadı. Servetine el koymadı.

Hz. Haticeyi eş olarak gördü, aşçı olarak değil.

Hayat arkadaşı olarak gördü, hizmetçi olarak değil.

Evin iç direği olarak gördü, sığıntı ve eksik etek olarak değil.

X

Etti Haticeyi baş tacı.

Ona tattırmadı hiç acı.

 

Oldu ona Hatice hep baş danışman.

Kırmadı onu Peygamber hiçbir zaman.

 

İşte, İslâmın kadına verdiği değer:

Ey insan, bu sese iyice, kulak ver.

 

 

Birbirimize Fazla Gelmeye mi Başladık?

Fazla, ihtiyaç dışı yani gereksiz olan demektir. Bir eşyayı kullanmışızdır, eskimiştir; fazlalaşmıştır, atarız. Bir fikir, zamanla çağın dışında kalmıştır, ufuk açıcı olmaktan çok karartıcı niteliğe sahiptir, fazlalıklar çöplüğüne terk edilebilir. İnsanlar hiç birbirlerine fazla gelebilir mi?

Bu soruyu sormamın tabi ki bir sebebi var! Artık birbirimize fazla gelmeye başladık. Nüfusun artması, gıda miktarının azalmasıyla ilgisi yok bunun. Değerler tüketildi, gönüller küçüldü. Eskiden evler küçüktü, ama gönüller genişti; birbirimizi kucaklar, birbirimize gider gelirdik. Kalpten özlerdik birbirimizi. Yol uzundu, hız yoktu, iletişim yavaştı; lakin birbirimiz için hep azınlıktık, azınlık psikolojisiyle birbirimizi murakabe ederdik.

Annemin, “Eskileri atmayın, ihtiyaç halinde ‘Ver paşam diyeceğine, ver köşem dersin.'” öğüdünü hatırlıyorum. Fazlalık, gereksizlik diye bir şey yoktu. Siz buna ister değer bilme deyin ister tasarruf deyin, sonuçta hiçbir şey fazla değildi.

Artık sadece eşya için değil, insan için bile “fazla” sözcüğünü kullanmaya başladık. Bunun temelinde, ortak değerleri yitirmek, tüketimin kölesi, sorumsuz bir yaşantının piyonu olmak, dışlanmamak için dışlama uyanıklığı, egemen Batı kültürünün bizde oluşturduğu küçüklük kompleksinin dışa vurumu var.

Emeğe duyduğum saygıdan dolayı bir eşyanın, fikrin fazlalığını kabullenemesem de yaşadığımız çağ itibarıyla bunlara tarihin çöplüğünde yer ayıralım. Ancak, insan için “fazla” denmesini, bir insanın diğerini dışlamasını, yetiştiğim ve inandığım değerlere göre, hiç kabullenemiyorum. Çünkü biz “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.”

Ülkemizdeki üniversitelerin birinde öğrenim gören Nijeryalı zenci öğrencilerden biri yardım kuruluşlarından birinin etkinliğine katılır. Yoksul ailelere bayram öncesi yardım götürür. Kapıyı çalar, açan hanımefendi onu görünce, çığlık atar ve kapıyı kapatır. Zenci öğrenci zili tekrar çalar, kapı açılır yeni öğrendiği o zarif Türkçesiyle “Ben de Allah’ın kuluyum.” der ve yardım paketini takdim eder. Ne kadar ulvi ve birleştirici değer: “Allah’ın kulu olmak.”

“Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa / Eğlenecek yer bulaman / Gönlümdeki köşk olmasa” der Aşık Veysel. Aşkımız vardı, o duyguyla fikre, zikre, eşyaya, kişiye hürmet ederdik. Aşkımız vardı, o duyguyla zahmet çeker, yol yürür, misafir kabul ederdik. Aşkla yaptığımız her işten hayır umar, bereket elde ederdik. İstediğimiz olsa da olmasa da “Bunda da bir hayır var.” der, şükrederdik. Gönül köşkümüz genişti, zenginle fakiri, hancıyla yolcuyu, büyükle küçüğü misafir edebilirdik. Aşk, çirkini güzel; köşk, düşkünü padişah ederdi. Aşkların ihyasına, köşklerin inşasına ihtiyaç var.

“Güzel yüzün görülmezdi / Bu aşk bende dirilmezdi / Güle kıymet verilmezdi / Âşık ve maşuk olmasa” Teknolojinin imanı yok. İnsanoğlu imansız teknolojinin nesnesi oldu. Haz, hızı doğurdu. Haz, hız, teknoloji süreci, bizi biz yapan değerleri tüketti. Yerine Yeni değerler koyamadığımız için biz biz olmaktan çıktık. Maşuku var kılan aşk da bize veda edince buram buram kokan güller bahçemizde açmaz, salınarak yürüyen ay yüzlü sevgililer semtimize uğramaz oldu.

“Dava adamı” denirdi âşıklara. Memleket sevdasıydı, birlik ve beraberlik içinde huzurlu bir ülke tesis etmekti, iki dünyasını da inşa ve ihya etmiş bir dünya hayatı yaşamaktı maşukun adı. İnsanlar birbirini sorar, araştırır, aynı zaman ve mekânı paylaşmak adına bir sebep bulurlardı. Ne oldu şimdi? Birlik olmayı sağlayan güçlü bağlar çürütüldü, eğitimde bireycilik popülerleştirilince megalomanlık arttı, insanlar birbirine “fazla” gelmeye başladı ve sosyal medyanın kucağına düştü veya o mağaraya sığındı. Yaşasın insanlık! Nasıl yaşamaksa?

Mevlana’nın pergel metaforunu anlamlı bulurum: “Pergelin sabit ayağını medeniyetimize sabitlemek, hareketli ayağıyla dünyaya açılmak ve dünyayı kuşatmak” şeklinde özetleyebiliriz. Pergel, bizi biz yapan, tarihte onurlu bir yer edinmemizi sağlayan manaların toplandığı merkeze sabitlenmeli, hızlı bir ivmeyle, insanları ötekileştirmeyip toparlayan, fazlalık değil, taş yerinde ağırdır düşüncesiyle gerekli gören, kişiye var olma huzuru yaşatan sefere çıkılmalıdır. Zaferle değil, seferle sorumluyuz.

“Ben senin için “fazlalıksam” bile, sen benim için vazgeçilmezsin arkadaş!” diyenlere ne mutlu!

 

 

Seviyesizliğin ve Ahlaksızlığın Bu Kadarı

Siyasetin ahlaki düzleminden her geçen gün daha da uzaklaştırıldığı, rezil bir seçim dönemi yaşıyoruz.

Seçim kampanyasındaki partilere sağlanan imkânlar arasındaki adaletsizlik, iktidar partisinin devletin bütün imkânlarını haksız yere kullanırken, muhalefetin yasal haklarını bile kullandırılmamasına alışmıştık.

Yandaş medyanın ve devletin TRT’sinin tek taraflı yayınları da artık yadırganmaz olmuştu.

Fakat bu defa rakiplere iftiranın katmerlisi eklendi.

Kuyruklu yalan haberlerle kutsal değerler üzerinden kitleleri infiale teşvik etmekten çekinmediler.

Hatta rakip parti liderlerini teröristlerden emir almakla, bu partilere oy verenleri teröre destek olmakla suçladılar. Bunun gibi akıldışı ithamlarla insanlara hakaret ettiler.

AKP Genel Başkanı seçim kampanyasını yürütürken, bir yandan Cumhurbaşkanlığının bütün gücünü ve imkânlarını siyasi amacı için kullanmaktan çekinmiyor. Buna rağmen kendisini eleştiren rakip lider için “Cumhurbaşkanına hakaret etti” diye suç duyurunda bulundu.

Dahası İyi Parti liderini hapse attırmakla tehdit etmek gibi demokratik bir ülkede akla bile gelemeyecek konuşmalar yaptı.

****************************

Mansur Yavaş’a Kumpas ve Medyanın Zavallı Hali

Yüzde 95’i yandaş hale getirilmiş medya, Ankara’yı kaybetme korkusuyla yaratılmış bir kumpası sahneye koydu.

Seçime 20 gün kalmıştı. Mansur Yavaş’ı meşru zeminde yenemeyeceklerini anlamışlardı. FETÖ kumpaslarının bir benzerini sahneleyerek itibar cellâtlığına soyundular.

Aynı veya benzer başlıkla çıkan gazeteleri ve neredeyse tamamına yakınına hükmettikleri TV kanallarında Mansur Yavaş’ı ağır bir suç işlemiş gibi takdim ettiler.

Bir avukat olan Mansur Yavaş kendisine verilen sahte imzalı bir senedi icraya koymuştu. Senedi veren kişi “imza benim değil” dediği ve Mahkeme bunu doğruladığı için “icra inkâr tazminatına” hükmedilmesini kullanmaya çalıştılar. Oysa ortada bir suç yoktu.

Suç işleyen kendisine kumpası kuran kişi idi. Bu kişiyi de Ceza Mahkemesi suçlu bulmuştu. Dosya istinafta idi.

En üzücü olan da hukukçu olan ama ahlaki değerlerini satmış bazı kişilerin, katıldıkları TV açık oturumlarında rezil iftiraları idi. Beş dakikada açıklanabilecek bir olayı bir saat konuştular. Gerçeğin tamamını biliyorlardı. Fakat önemli kısımları gizliyorlardı.

Bunların gizledikleri bilgileri anlatmaya ve aydınlatmaya çalışan diğer yorumculara saldırdılar. Olayın hukuki gerçeğini saptırıp, ikide bir “sahte imzalı senedi tahsile koyan ahlaksız bir adamı Belediye Başkanı mı seçeceksiniz?” diyerek karşı tarafı susturmaya çalıştılar.

Bu sözde hukukçuların ahlaksızlığına tahammül edemedim.

TV kanalları, olayı gündeme getiren AKP sözcüsünü bir saat canlı yayınla verdiler. Yavaş, ertesi gün basın açıklaması yapacağını duyurduğu halde, “Mansur Yavaş iddialara cevap veremiyor” diye suçlayanları da en az bir saat konuşturdular.

Aynı kanallar olayın mağduru olan Mansur Yavaş’ın önceden duyurduğu basın açıklamasını vermediler, veremediler. Böyle bir haberi gizleyerek gazetecilikten nasipleri olmadığını gösterdiler. Böylece kumpasın bir parçası oldukları açığa çıktı.

Fakat bu medya, kumpası kuran ve mahkeme kararı ile sahteci olduğu belirlenen netameli bir adama “saygıdeğer işadamı” diye ekranlarını ve sütunlarını tahsis etti. Hala Mansur Yavaş yerine AKP Genel Başkan Yrd. Mahir Ünal’ı konuşturuyorlar.

Bu rezilliğin dillerinden Allah, din, vatan, millet gibi kutsal değerlerimizi düşürmeyenlerden kaynaklanması ıstırap verici.

Bir kısım insanımızı dinden ve kutsallarımızdan soğutan bu güruh dinimize ve milletimize en büyük kötülüğü yapmak için yarış halinde.

Fakat milletimizin bir kısmının, “alnı secdeli” diye, bunlara kanmasına hala çare bulabilmiş değiliz. Çünkü bütün iletişim kanallarını ele geçiren ve devletin gücünü hoyratça kullanan bir iktidara karşı mücadele gerçekten zordur.

Bütün bunlara rağmen karamsar olmaya da gerek yok. Çünkü iktidarın orantısız propaganda gücü ile medyanın tek taraflı şartlandırmasına rağmen gerçekler örtülemiyor.

Mansur Yavaş’ın basın açıklamasından sonra bütün kumpas çöktü. Kendi kanallarından başkasını seyretmeyen sadık seçmenleri haricinde kumpas anlaşıldı.

Olay Mansur Yavaş’ı yıpratmak için çıkarılsa da, sonuçta galiba Mansur Yavaş’ın lehine gelişti. Çünkü milletimiz mağdura destek verir.

****************************

Toplumsal Gerginliği Sıfırlamak Mümkün

“Muhalefete muhalefet etmekten sorumlu muhalefet partisinin” Devletlû genel başkanı, Ankara’da bütün anketlerde seçimi kazanacağı görülen Mansur Yavaş’ı Ankara B. Belediye Başkan adaylığından çekilmeye davet etti. Gerekçesi de çok ilginç.

Yavaş adaylıktan çekilerek “seçimi rahatlatmalı, toplumsal gerginliği azaltmalı” imiş.

Anlaşılan “diğer muhalefet partileri de MHP gibi yapsın. AKP ile anlaşarak göstermelik birkaç yerde belediye başkanı adayı göstersin. Diğer il ve ilçeleri Reis’in adamlarına bıraksın. Böylece toplumsal gerginlik azalmış olur” diye düşünüyor.

Hani sigara, içki veya uyuşturucu kullananların kendi vicdanlarını rahatlatmak için arkadaşlarına ikram ısrarı ve bu tür eylemlerin içine çekmek gayretlerine benziyor.

Bu mucizevî çözüm için Bahçeli’yi ne kadar kutlasak azdır.

Belki de haklıdır, “toplumsal gerginliği” sıfırlamak, stoklanmış paraları sıfırlamaktan da kolay olabilir.

Yeter ki, bir tek kişi çekilince ‘toplumsal gerginlik’ sıfırlanacaksa, bunun kim olacağına doğru karar verebilelim.

 

 

Dürüstlük Denen Şey

Dürüst olmak, özü sözü bir olup hile ve iki yüzlülükten uzak, erdemli davranışlar sergilemek demektir. Dürüstlük, insanî değerleri çürümemiş her toplum ve kültürde “adamlık nişanı” olmuştur.

Toplumda saygı duyulan, sözüne ve işine güvenilen kimselerin hemen hepsinde dürüstlük vardır. Zira bu temel dinamik, kişiyi erdemli kılan birçok karakter ve davranışın oluşma ve gelişme kaynağıdır.

Dürüstlüğün ilk göstergesi sözde doğruluktur. Sözde doğru olma hassasiyeti, kişilik mayamıza dürüstlük aşısı yapmak gibidir. Sözdeki doğruluk, öze ve davranışa dürüstlük kıvamı yükler ve şahsiyet dilini etkinleştirir.

Doğruluk ise; gerçeğe uygun olmaktır. İnsan düşüncesinin gerçekle uyuşması, sözlerin olaylara uygun olması kast edilir.

Doğruluk sözcüğü hakikat, dürüstlük ve adalet ile yakın anlamda kullanılmaktadır. Aynı zamanda olgu ve gerçek ile yakın veya eş anlamda kullanılabilmektedir. Ne var ki bu ikisinin farklı anlamlara geldiği de düşünülmektedir.

Günümüzde karşılaştığımız bazı olaylar, dürüstlük ve doğruluk kavramlarını yeniden zihinlere taşımıştır.

Geçen gün haberlerde; bir sipariş kolisinden 300 bin TL para çıktığını duyduk. Para, siparişi gönderen firmaya aitmiş. Yanlışlıkla kolilere karışmış. Mal alan şahıslar, yanlışlıkla gelen bu parayı derhal sahibini arayarak teslim etmişler.

Yine aynı günlerde bir araçta unutulan 55 TL değerindeki altınlar, sürücü tarafından sahibine teslim edildi.

Bunlar çok anlamlı ve yüreğe dokunan örnekler elbette. Günümüzde gıpta ve biraz da hayretle karşılanan bu dürüstlük örnekleri geçmişte her yerde vardı. Gayet normal ve olağan şeylerdi. Çünkü toplum ahlakın en nadide özellikleri ile donanımlıydı.

Yıllar önce öğretmen bir yakınımla, görev yaptığı Balıkesir’in bir köyüne gidiyorduk. Yol kenarında; ceviz, elma, kestane, patates vb. çuvalları görmüştüm.

Sorduğumda:  “Yarın pazara gidecekler. Bir gün öncesinden hazırlanarak yol kenarına konur.” Dedi.

“Peki, gece bunları götüren olmaz mı?” Diye sordum. Gülerek; ” yıllardır bu böyle. Kimsenin aklına bu soru gelmez. Şimdiye kadar da hırsızlık olayına rastlanmadı.” Demişti.

Kirlenmeyen doğanın bağrında bir inci gibi serpilmiş; o nadide, duru, doğal Anadolu beldeleri şimdi ne haldedir bilemiyorum. İnsanımızın mayasında hala var olan, zamanla küllenmiş hasletler, su yüzüne çıktığında bizi gururlandırmakta, gözlerimizi yaşartmaktadır.

Fakat gün geçtikçe toplum olarak biraz daha bozulduğumuz da aşikâr. Yaşlılara kurulan kirli ve insafsız tuzaklarla maaşlarının nasıl gasp edildiğini, ev ve arsalarının nasıl el değiştirdiğini izliyoruz basından.

Kamyonetlerle elektronik mağazalarına girilerek, alenen eşyaların yağmalandığına şahit oluyoruz. Kuyumculardaki akla gelmedik hırsızlık olaylarını görüyoruz. Teknolojinin yardımı sayesinde bu oyunlar kameralara takılarak bir nebze telafi edilse de, önemli olan zararın telafisi değil, toplumun iyileştirilmesi olacaktır kanımca.

Umarım imrendiğimiz; paylaşan, yardımlaşan, güven veren, huzur dağıtan, gururlandıran o eski mutluluk tablolarını yeniden hep birlikte yaşarız. Çünkü kötüleri kızdıracak ölçüde daha güzel örnekler de gün be gün çoğalmakta.

Yine basından izlediğimize göre, bir mahallede gece yarısı birileri fakir evlerin kapılarına para zarfı bırakıyormuş. Adını ifşa etmeden, böylesi yardımları “reklamsız, basınsız” yapan elleri öpmek gerekir.

Manisa da bir okul kantininde; “dürüstlük alışverişi” başlatılmış. Her öğrenci alacağı ürünü kendi seçiyor ve parasını kasaya bırakıyor. Para üstünü de yine denetimsiz kendi alıyor. Sevinçle izledim, mutlu oldum.

Bütün bunlar, yıllardır bizde var olan dürüstlüğün, doğruluğun, mertliğin ürünleri. Bir zamanlar her yerde, hepimizde vardı. Kötü örnekler, bunları yavaş yavaş bizlerden götürdü malesef.

Burada elbette ki “aileye, eğitime ve basına ve devlete” büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir.

Okullarda eksikliği hissedilen, belki de sınav koşuşturmalarından ötürü yeterli zaman ayrılamayan “eğitim” uygulamaları üzerinde umarım bundan böyle daha fazla durulur.

Çok iyi yetişmiş bir mühendise, mimara, programcıya elbette ihtiyacımız var. Fakat çürük ev yapanına, başkalarının paralarını bilgisayar hileleri ile hesaplarından çalanlarına asla toplumun tahammülü yoktur.

Eğitim kurumlarımızda “değerler eğitimi” uygulamalı olarak etkili şekilde sürdürülmelidir. Eğitim; “kalıcı davranış değişikliği” demektir. Bizi insanlaştıran güzel davranışlar, değerler kalıcı hale getirilmelidir. Öğretmenler iyi örnek olmalıdır.

Aileler artık çocuklara zaman ayırmanın, onlarla etkili ve anlamlı vakit geçirmenin elzem olduğunu bilmelidir. Onlara değer vererek, gerçek rol model olmalıdırlar.

Basın her haliyle kötülüklerden toplumu uzak tutmalı. Kötünün, çirkin davranışın değil, iyinin, güzelin örneklerini haber yapmalıdır.

Devlet de; çocuklara örnek çizgi filmleri, programları artırmalı, Momo, Mavi Balina gibi zararlı oyunlara engel olunmalıdır. Kaliteli aile ve toplum programları, filmleri çoğaltılmalıdır.

Devlet bir canlı organizmadır. Uzvunu meydana getiren kurumlar sağlıklı olursa güzel çalışır, büyür gelişir serpilir. Kurumları oluşturan da bireylerdir. Yani bir ülkeyi kalkındıran mutlu eden iyi yetişmiş ahlaklı insanlardır.

Aksi durumda sıkıntılar, sorunlar bitmez. Hakkımız olan mutluluğu yakalayamadan peşinde koşar dururuz.

“Dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz.” Hz. Ömer

Güzellikleri özleyen gönüllerin, bu özlemlerine kavuşması dileklerimle.

Sevgiyle kalın…

 

 

Emperyalizm, Milliyetçilik ve İhvan

Milliyetçiliğe muhalefet,
kesinlikle eski veya yeni emperyalizmleri
desteklemek demektir…
Tom Nairn

Aslolan “egemenlik”

Egemenlik asırlardır “millî egemenlik”tir. Ve millî egemenlik bir coğrafya üzerinde bir millete dayanılarak kurulur; millete aittir, ortağı olmaz. Millî egemenlikle emperyalizm bir arada yaşayamaz. Bu yüzden emperyalizm her şeyden önce millî egemenlikten hoşlanmaz; millî egemenliği yok etmeye, coğrafyasını parçalara ayırmaya veya ortaklı hale getirmeye çalışır. Geçen yazımda anlattığım gibi milletten ve vatandan hoşlanmayan 20. asır siyasî İslam’ı bu açıdan emperyalizmin işine gelir. Dolayısıyla emperyalistler, son yüzyıl içinde milliyetçiliğe düşman, dinbazlığa dost bir politika güttü.

Yıllar önce, henüz SSCB İmparatorluğu yıkılmamışken bir arkadaşım Amerika’nın Sesi Radyosu’nun Azerbaycan Türkçesi ile yayın yapan biriminde çalışıyordu. Bir gün yayında “Orta Asya Türkleri” demiş. Derhal yöneticinin makamına çağrılmış ve şu uyarıyı almış, “Orta Asya Müslümanları diyeceksin, Türkleri değil“. Yunanistan, Batı Trakya Türkleri’ne Batı Trakya Türkleri denmesini istemez. “Batı Trakya Müslümanları” ifadesi tercihidir.

Dinî grupların bir egemenlik iddiası yoktur. Egemenlik milletlerin hakkıdır. Millî egemenlik, emperyalistin bir toprak üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesi demektir ki, emperyalist işte buna tahammül edemez. Bu yüzden yakın tarih boyunca sömürgelerinde milliyetçilere karşıdır. Kendi milletine ve milliyetçiliğine değil. Tersine kendi için sonuna kadar milliyetçidir, sadece kendi milletinin menfaatini düşünür. Muhalefeti, sömürdüğü topraklardaki milliyetçiliktir.

Mısır’da milliyetçi Vafd ve onun lideri Zaglul Paşa, harp gemisiyle tehdit edilip iktidardan indirildi. Mısır I. Dünya Harbi boyunca İngiliz sömürgesi olduğu halde Zaglul Paşa’nın da bizim milliyetçilerle birlikte Malta’ya gönderildiğini daha önce yazmıştım. Cemal Abdul Nasır hem Amerika Birleşik Devletleri’nin, hem de Sovyetler’in hedefindeydi. Deviremediler. İran’ın seçimle gelmiş başbakanı Musaddık, o kadar şanslı olamadı ve bir yıl içinde CIA operasyonu ile devrildi.

Musaddık’a CIA darbesinde mollalar

Tarih sırasıyla gidelim, önce Musaddık’ı ele alalım. İran demokrasiye geçer gibidir. Musaddık, 21 Temmuz 1952’de halkoyuyla iktidara gelmiş, başbakanlık makamına oturmuştur. Fakat İngiltere bu gelişten hiç mi hiç mutlu değildir. Çünkü Musaddık, İngiltere’nin Anglo-Pers Petrol şirketi vasıtasıyla (bugünkü BP) kullandığı İran petrollerini millîleştirmek, hiç olmazsa İran’ın kâr payını arttırmak istemektedir. İngilizler’in petrol sahasında, kötü bir ortamda esir gibi çalıştırdıkları İranlı işçilerin şartlarının iyileştirilmesini talep etmektedir. Kısacası, vatanı üstündeki egemenliğinin paylaşılmasına itiraz etmektedir.

II. Dünya Harbi’nden sonra süper güç artık ABD’dir. İngilizler Başkan Truman’a başvurur. Bu petrolü biz bulduk. Biz çıkarıyoruz. Neye yaradığınıda biz biliyoruz. İran’ın buna zerre katkısı yok, şu Musaddık’ı devirin derler. Truman’ın aklına aynı İngiltere’nin Amerikanları da sömürdüğü gelir ve reddeder.

20 Ocak 1653 tarihinde ABD’nin başına Eisenhower gelir. İngilizler taleplerini yeni başkana götürürler, fakat bu sefer hikâyeyi değiştirmişlerdir. Musaddık’ın komünist eğilimler taşıdığını, her an Sovyetler’e kayabileceğini söylerler. Yeni başkan ikna olur ve CIA’e gerekli emri verir. Musaddık’ı devirecek timin başında ABD Başkanı Rosevelt’in torunu Kermit Rosevelt vardır. İki ayrı darbe teşebbüsünün ikincisi başarılı olur, CIA uzmanlığı ve parasıyla Şah sürgünden geri getirilir ve tahtına oturur. İran tekrar tek adam diktatörlüğüne kavuşmuştur. Şah İran’a dönerken yanındakilerden biri Humeynî’nin hocası Ayatollah Abolqassem Kaşani’dir. Kaşani’nin talimatıyla Fedaiyan-ı İslâm üyesi Humeynî de Musaddık’a karşı CIA operasyonunu destekler. Darbeden sonra Şah iktidarı ve ABD petrol şirketleri, BP’nin bir kısım hisselerini devralır.

Musaddık’ın İngiltere’nin ricası ve CIA’in operasyonu ile devrilmesi hikâyesi artık ansiklopedi maddesi olacak kadar işlenmiş, belgelenmiştir. Hikâyenin ayrıntısını ABD’nin Vietnam’da Mai-Lai köyündeki katliamını ortaya çıkararak ünlenmiş gazeteci Stephen Kinzer’in “Şahın Bütün Adamları” kitabında okuyabilirsiniz[1]. Burada yeni olan Kaşanî ve Humeynî’nin operasyona verdikleri destektir[2]. ABD ve İsrail, yıllar sonra da molla rejimini Irak’taki Baas’a karşı da destekleyecektir.

Nasır milliyetçidir, o halde düşmandır

Nasır’ın Mısır’ı yönetmesi 1956’dan 1970 yılındaki ölümüne kadardır. Mısır’ın pek zengin petrol yatakları yoktur ama onun sömürülecek baş zenginliği, Süveyş Kanalı’dır. Artık İngiltere sömürgelerinden çekilmektedir. “Süveyş’in Doğusu” ismini verdiği politikası bu çekilişin bir aşamasıdır. Fakat henüz Süveyş’i terk niyetinde değildir. Kuzey Afrika’dan sonra sömürgelerini Doğu Akdeniz’e de genişletmeye çalışan Fransa ve İsrail’le anlaşır. Üçü Süveyş’i işgale kalkar. Fakat ABD’nin muhalefeti sonunda çekilmek zorunda kalır. Nasır ABD’ye de pek yüz vermez. Bir başka imparatorluk, SSCB de Nasır’ın peşindedir ama o da umduğunu bulamaz. Nasır, bir Arap milliyetçisidir ve Arap egemenliğini kimseye devretmek veya paylaşmak niyetinde değildir. ABD, Kermit Roosevelt’i falan göndererek değil, içerden birilerine vekalet vererek Nasır’a darbe yapmak niyetindedir. Tam Ekim 1954’te, İngiltere’nin iki yıl içinde Süveyş’ten çekilmesini öngören anlaşmanın imzası sırasında harekete geçerler. Hikâyeyi, eski CIA üst düzey mensubu Miles Copeland’dan dinleyelim[3]:

Aniden Sovyet basını Nasır ve “faşist yandaşları”na büyük bir saldırıya geçti; aynı anda Müslüman Kardeşler’i Mısır’daki “en güvenilir anti-emperyalist güç” diye methediyordu. CIA [Kahire’deki istasyon] şefi, Washington’a bir telgraf çekerek İsraillileri aynı çizgide yayın yapmaya ikna etmelerini istedi. Ancak İsrail, İhvan’ın Nasır’ı devirme kabiliyetine vurgu yapmalı ve onu öyle övmeliydi.

Nasır’ın Müslüman Kardeşler’e karşı harekete geçmesi bu sıradadır. Benna ve Kutb’un Batı ve emperyalizm aleyhtarı teşkilatı emperyalistlerle iş birliği yapar hâle gelmişti. Fakat bu eşyanın tabiatı gereğidir. İhvan birinci derecede Batı’nın ahlâk ve din bozucu etkisine karşıdır. Ülke ve millet önemsiz olduğu için ülkenin fizikî varlıkları da metafiziğinin yanında önemsizdir. Emperyalizmin Türkiye’de Türk egemenliğine karşı 2010’larda yabancı devlet temsilcilerinin hakemliğinde başlattığı “Oslo mutabakatları” ile devamındaki “demokratik açılım” ve “çözüm süreci” saldırılarında, milliyetçilerle “ulusalcılar”ın birbirine tabiî yaklaşması karşısında başvurulan propaganda, “ulusalcılar milliyetçilerin metafiziğini bozuyor” diye ifade ediliyordu.

İhvan kullanışlıdır

Müslüman Kardeşler’in kullanılışı Mısır’la sınırlı değildir. İsrail İhvan’ı Suriye’ye ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı da kullandı.

Kullanılmak İhvan’ın fıtratında var gibi. Copeland, İkinci Dünya Harbi boyunca Müslüman Kardeşler’in, Alman İstihbaratının adeta bir birimi haline geldiğini anlatıyor. Ancak harpten ve Almanya’nın teslim olmasından sonra teşkilatın yüksek kademlerine kadar İngiliz, Amerikan, Fransız ve Sovyet istihbaratlarının da sızdığını ve bunların her birinin İhvan’ı vezir de rezil de edebilecek güce sahip olduğunu anlatıyor. Tabi bunlara İsrail’i de eklemek gerekir[4].

Dinbaz veya diktatör fakat en iyisi dinbaz diktatör

Bu noktada, emperyalizm- siyasî İslam ilişkisine dair tekerrür eden bir görünüm ortaya çıkıyor. Emperyalist ülkeler bir ülkede milliyetçi dirençle karşılaştıklarında milliyetçileri def etmek için ya kontrol edebilecekleri bir diktatör buluyor yahut da siyasî İslam’ı kullanıyorlar. Bu ikisi bir arada olursa daha da iyi. Çünkü siyasî İslam, onların emellerine doğrudan karşı çıkmıyor. Sonuçta kendi haline bırakılsa millî egemenlik ve demokrasi yönünde ilerleyecek ülke ya tekfirci dinbazların veya dinci diktatörlerin eline geçiyor.

Ancak iş burada bitmiyor. Siyasî İslâm millî egemenliği ve vatan kavramını önemsemiyor, hatta bunlara düşman olmasına düşman; fakat Batı’ya da düşman ve siyasî İslam güçlenince o silah dönüp emperyalisti vuruyor.

Filistin’de İhvan’ı milliyetçi Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı kullandılar. Suriye’de milliyetçi Baas’a karşı… İran’ın molla rejimini milliyetçi Irak’a karşı… Nihayet Afganistan’da dincileri bir başka emperyaliste, Rusya’ya karşı kullandılar…

Dreyfuss kitabının “İsrail’in İslamcıları” bölümünün ilk paragrafında şunu söylüyor: “ABD karşıtı bloğun iki üyesi, Suriye ve FKÖ kendilerini Müslüman Kardeşler ve Müslüman sağının yürüttüğü iç savaşlarla karşı karşıya buluverdiler. Müslüman Kardeşler’i de iki ABD müttefiki, İsrail ve Ürdün destekliyordu. ABD, Şam ve Yasser Arafat’ı sarsacak karışıklıkları da müttefikleri vasıtasıyla el altından teşvik ediyordu.[5]

Bunlardan Filistin, Afganistan ve İran’ın her birinde bir zaman kullanılan, kendisini kullanan eli kötü ısırdı. Suriye ve çevresinde 1970’lerden beri süren manipülasyonlar IŞİD gibi örgütleri doğurdu. IŞİD ve bölgemizdeki diğer örgütlerin içinde Afganistan’daki eski mücahitleri ve onların halefleri de vardı.

Filistin’de İhvan

İhvan, bütün dinci sağ gibi kuvvetle anti-komünist ve anti milliyetçiydi: “…yirminci asrın Mısır’ı ve İslam dünyasının tamamı komünist ve milliyetçi ideolojilerin saldırısı altındadır ve bunlar şeriatın hâkimiyetini reddeder.[6] Onlar için komünistlerle milliyetçilerin farkı yoktu ve bu tutumları, batılı emperyalistlerin ayakta alkışlayacakları bir duruştu.

Dreyfus, New York Times’ın eski muhabirlerinden David Shipler’den naklediyor:

“İslamcıların bazen siyasî bakımdan İsrail’e yararlı olduğunu düşünürdük. Çünkü FKÖ’nün seküler destekçileriyle kavga içindeydiler. Batı Kıyısı üniversitelerinde iki grup arasında zaman zaman kavga çıkardı. Gazze Şeridi’nin İsrail askerî valisi Tuğgeneral Yitzak Segev, İslamî hareketi FKÖ ve komünistlere karşı finanse ettiklerini anlattı. “İsrail Hükümeti bana bir bütçe tahsis etti, askerî hükümet bunu camilere bağışlıyor.” İhvan’ın lideri Yassin, “FKÖ Allah’a hizmet etmiyor, FKÖ sekülerdir. İslamlaşmadan bizi temsil edemez.” diyordu.

Dreyfus devam ediyor: “Önceleri Müslüman Kardeşler’in Filistin’de pek başarılı olmayacağı düşünülüyordu. … Çünkü Filistinliler Arap dünyasındaki en modern, tahsilli ve Batılaşmış nüfusu idi… Fakat her şeyden önce milliyetçiydiler. Buna karşılık Filistinli İslamcıların doğasında milliyetçiliğe ve bir Filistin devleti kurulmasına muhalefet vardı. Onlara göre öncelik Filistin ve Arap dünyasının İslamlaşmasıydı.”

Eski müttefikler, yeni düşmanlar

ABD İsrail’in İslamcıları desteklediğinin farkındaydı. CIA kıdemli analisti Martha Kessler, “İsrail’in Filistin milliyetçiliğine karşı İslâm’ı geliştirdiğinin farkındaydık” diyor. Fakat ne ABD Dışişleri ne de CIA önlem aldı.[7] İsrail’in bu politikası Brzezinski toptan uyguladı. ABD, onun Yeşil Kuşak teorisini Türkiye dâhil, Asya’nın tamamına uyguladı. ABD bugün “mücahit”lerin El-Kaide, Taliban ve El-Nusra’sıyla uğraşıyor. “Önlem almadılar” serzenişi bundandır. Yeşil Kuşağın askerleri daha sonra  Afganistan’da, İkiz Kuleler’de, Suriye ve Irak’ta eski müttefiklerinin başına bela olacaktır. FKÖ’ye karşı Müslüman Kardeşler’in Hamas’ını yıllarca destekleyen İsrail de, namlu kendine dönünce Yassin’i öldürttü. İhvan’ı petro-dolarlarla tarihi boyunca finanse eden Suudî Arabistan ve Arap ülkelerinin tamamı şimdi ona terörist diyor. Tek istisna Katar.

Milletler mücadelesinde ve istihbaratların savaşında kimin kimle iş tuttuğunu izlemek zor. Kutb’un ilk Türkçe tercümelerini Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’e yaptıran ve o kitapların neredeyse bedava dağıtımını sağlayan MİT Müsteşarı Fuat Doğu, günümüz Türkiye’sini görse acaba yaptığıyla iftihar mı ederdi? Ya 1980 darbesiyle Türk Milliyetçiliğini ezip dağıtan üniformalılar? Meşhur “Bizim çocuklar becerdi!” vecizesinin bizim çocukları?

 

 

Kadınlar Günü (1)

“Kadınlar Günü”nde; değil yalnız Türkiye’de, değil sadece İslâm’da,

Belki bütün dünyada ilk akla gelen Hz. Muhammed olmalı.

O’nun adı anılmalı.

Çünkü Allahın bildirmesiyle, O’nun da tatbik etmesi, söylemi ve söyleviyle kadın yücelmiş,

Lâyık olduğu yere yükselmiştir.

İnsanlara, iki cihan saadeti sunmak için görevlendirilmişti Hz. Peygamber.

Fakat bu kutsal yolda yalnız değildi.

Yanında yaman bir yoldaş vardı.

Yanında umutsuzluğa aman vermez asil ruhlu bir kadın vardı:

Haticetü’l-Kübra / Büyük Hatice.

Evet Hz. Muhammed İlâhî, kutsal göreve Büyük Hatice ile beraber çıkmıştı.

Davası ne kadar büyükse, yanındaki yardımcı da o nispette büyüktü.

Hz. Peygamber’in arkasında, büyük bir kadın vardı.

Ve o, O’nun en büyük destekçisi oldu.

Hem manen hem maddeten.

Her yerde her zaman.

Hz. Muhammed’in Hz. Hatice ile evlenmesinde çok hikmetler var.

Başta gelenlerden biri de kadına verilen değer.

Kadının İslâm’daki yeri.

Erkeğin yanındaki yiğit eri.

İşte bütün bunları nazara vermesi,

Hz. Hatice ile evlenmesinin birkaç meyvesi.

Evlendiklerinde Hz. Hatice kırk, Hz. Muhammed yirmi beş yaşındaydı.

Aralarındaki bu yaş farkına rağmen,

Bu seçimde pek akıllıca hareket etmiş oldu.

Hz. Hatice’nin yaşlı başlı olması, hayat tecrübesi,

Dul olması hasebiyle erkek cinsini tanımış olması, tercihe şayan bulunmuştu.

Çünkü Hz. Muhammed ileride üstleneceği yüce vazifenin ifasında,

Umulmadık zorluklarla karşılaşacaktı.

İşte o zaman Hz. Muhammed teselli edici değil, teselliye muhtaç olacaktı.

Katlanmaya değil, katlanılmaya ihtiyaç duyacaktı.

Yardım etmeye değil, yardım edilmeye lüzum görülecekti.

İşte bu yüzden Hz. Hatice, bir an evvel Hz. Muhammed’in yanında yer almak istiyor.

İşte bu sebepten O’nun la evlenmeye can atıyor.

O’nun ilk destekçisi olmak için sabırsızlanıyordu.

Dul olan Hz. Hatice, Hz. Muhammede lâyık bütün güzel vasıf ve üstün meziyetlere sahipti.

Kureyş kadınları arasında soy sop, şeref ve zenginlik bakımından en üstün oydu. Üstelik güzeldi.

M. 595 yılında, yani Hz. Muhammede Peygamberlik gelmesinden on beş yıl önce,

Hz. Muhammed ile Hz. Hatice evlendiler.

Bu seçişiyle Hz. Muhammed, dul kadınlarla da evlenmekten kaçınmamak gerektiğini,

Böylece dikkatimize sunmuş oluyor.

Aynı zamanda dul kalmanın, kadının değer ve kıymetini düşürmediğini gösteriyor.

Ebu Talib’in evinde birkaç gün kalan evliler, sonra Hz. Hatice’nin evine döndüler.

Hz. Muhammed bundan sonra, kendisine Haticetü’l-Kübra dediği eşinin evinde kaldı.

Yirmi dört yıl boyunca her türlü teselliyi, anlayış ve desteği,

En parlak saadet ve mutluluğu bu huzur yuvasında buldu.

Bu suretle, gerekirse evliliği, kadının evinde sürdürmekten çekinmemek

Lâzım geldiğini de bizlere göstermiş oldu.