19.2 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 556

Ülkenin 2019 Gündemi ve Bazı Çelişkiler

Türkiye 31 Mart 2019 Pazar günü Mahalli İdareler Seçimine gidiyor. Ülke gündemi mahalli seçimlerle kitlenmiş durumda… Oysa Türkiye Ege’den ve Akdeniz’den kuşatılıyor. Güney komşumuz haline gelen ABD terör örgütü PYD ve diğerlerine içgüveysi gitmiş durumda. Irak sınırında koridor oluşturacak mahalli yönetim gerçekleştirildi; şimdi sıra Suriye’nin kuzeyindeki kantoncukların birleştirilerek Türkiye’yi hedef alan bir terör koridorunun açılmasına geldi. Türkiye devamlı oyalanarak Fırat’ın doğusuna müdahale etmesi engelleniyor. Bazı bölgeler ise Fırat’ın doğusundan daha önemli ve öncelikli hale geldi. Bunlara Membiç ve İdlib örnek verilebilir. NATO patronu ve üyesi bir süper güç olarak ABD adeta Türkiye ile savaşıyor. Güneyimizdeki güvenlik bölgesinin kurulmasında Türkiye dışlanıyor.

Kürtleri temsilden çok uzak olan PKK ve PYD gibi oluşumlar Kürtleri sanki temsil ediyor gibi değerlendiriliyor. ABD kâğıt üstünde kalan temel ilkelerini reddederek teröre her türlü desteği sağlıyor. ABD sadece bölücü ve ırkçı terör örgütünü değil; patronu olduğu FETÖ’cü terör örgütünü de kullanıyor. Yurt dışına kaçan malum FETÖ’cülerin BM Cenevre Ofisinde konuşturulması, başarısız bir toplantı düzenlenmesi ABD desteği olmadan sağlanamazdı. İster FETÖ’cü, ister diğerleri ABD ve İsrail amaçlarına hizmet ediyor. Malum gizli servislerin emrine giren Türkiye düşmanı FETÖ’cüler daha da ileri giderek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını protesto eden Türkiye’yi suçluyorlar ve ABD’ye şikâyet ediyorlar.

Pontus ve İstanbul’da Bizans hortlatılmaya gayret ediliyor. Ege bir Yunan gölü ve İzmir bir Yunan hedefi haline getiriliyor. Ege’de adacık ve kayalıklar Yunan işgali altında. Bu konuda basın toplantılarında soru bile sordurulmuyor. Akdeniz’de Türkiye’nin karasularında petrol avına çıkılmış, milletlerarası hukuk çiğnenerek Türkiye müdahaleye zorlanıyor. Akdeniz’de ülkemiz Antalya, Mersin ve Hatay dolaylarına sıkıştırılıyor. Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi Mısır ve İsrail başta olmak üzere, petrol aramada yeni ittifaklar kuruyor. Başta İslam Aleminin yüz karası Suudi Arabistan olmak üzere, “bazı körfez ülkeleri üzerinde ABD operasyonları tamamlanarak bu ülkeler İsrail hizmetine sokuluyor. Aslında Türkiye olmasa İslam Ümmetini mumla arayacağız.

Kıbrıs’ta KKTC’nin varlığını sonlandırabilmek için her oyun deneniyor. Oyun içinde oyun maalesef bazı KKTC vatandaşlarına çok cazip gelebiliyor. Türkiye için stratejik önem taşıyan Kıbrıs ve KKTC’den Türkiye uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bir dönem Kıbrıs’ın Türklüğü “adalılık” ve “Kıbrıslılık” sözde kimliklerine sokulmak istenmişti. Birleşmiş Kıbrıs tuzağı ile Rum egemenliği pekiştirilmektedir. Milletlerarası anlaşmaların ve Türkiye’nin garantörlüğü modasının geçtiği ileri sürülüyor. Bu çarpık yaklaşım Rus Dışişleri tarafından da destekleniyor. Birçok dış sorunda Türkiye yalnızlaşıyor ve kendini savunamaz hale sokuluyor. Yunan Başbakanı Türkleri azınlık olarak görüyor. Türkiye’nin muhtemel reddi olmasa Kıbrıs’ı temsil ediyormuş gibi Rum tarafını NATO’ya bile alabilecekler. Aslında Türkiye’nin NATO üyeliği bazı oyunları da bozabiliyor.

AB Türkiye ilişkileri Batılı çevrelerin de hoşuna giden yanlışlarımız karşısında donduruluyor ve Türkiye düşmanlığı yayılıyor. AB ve diğerleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılmak peşinde imkânlar sunmaktadır. Biz ise; buna paralel olarak bazı Güneydoğu illerinde kamu görevlilerine iyi hizmet verebilmeleri için Arapça kurslar açıyoruz. AB araştırma fonları ayırarak mültecilerin nasıl ülkemizle bütünleştirilebileceğinin peşine düşmüştür.  Bazı mültecilere üzücü ama vatandaşlık hakkı bile verilmiştir. Bazı Suriyeli mültecilerce vatandaşlarımıza yapılan saldırıların ve cinayetlerin polis ve hastane kayıtlarına sokulmadığı iddiaları yaygındır.

ABD’nin başkanı eğer istekleri olmazsa Türkiye’yi mahvetmekten çekinmeden bahsediyor. S-400’lerin alımı ambargo tehdidiyle bizi karşı karşıya bırakıyor. Türkiye ABD ve Rusya arasında sıkışıp kalıyor; Suriye ile görüşemiyor.

Diğer taraftan, varlık fonuna dâhil son derece önemli kuruluşlarımızın satılacağı tartışılıyor. Uzun yıllar tarımda ve hayvancılıkta kendine yeten ve çeşitli ürünü ihraç eden Türkiye, patates ithal ediyor ama şeker fabrikaları, gümüş ve tank fabrikası dâhil diğerlerini satıyor. Tohum politikası bir perişanlık içinde. GDO’su bozulmuş ithal gıda maddelerinin bolluğu sürüyor. Özelleştirme adı altında genelde üretim dışına çıkan fabrikalarımız işsizliği daha da artırıyor. İş işten geçtikten sonra ve Mahalli Seçimler yaklaşınca teşvik politikaları gündeme getiriliyor. Fabrikalar kapanıyor. İşsizlik geleneksel ve ahlaki değerleri yıpratıyor. Boşanmalar üzerinde ekonomik şartlar etkili oluyor. Kart ve kredi borcunu ödeyemeyen vatandaşların ellerinden çıkan değerler, bankaların ev, daire ve arsa satışında patlama yapıyor.

Kanserojen etki yapabilecek her türlü madde ve bunlarla yapılan gıda ürünlerinin satışı maalesef sürüyor. Gençliğimizi hedef alan uyuşturucu terörü yetkililerin takdir edilecek ciddi çabalarına rağmen devam ediyor. Son yıllarda çocuklarımızın internet sitelerinde saldırılar ile karşılaştıklarını görüyoruz. Gençleri intihara sürükleyen örneklerle karşılaşıyoruz.

Türkiye bazı olumlu dostluk ve ittifak ilişkilerine rağmen, dışarıda henüz diasporasını kuramamış bir ülkedir. Milli mutabakatsızlık örnekleri içerde ve dışarda bunu engellemektedir.

Geçenlerde Yeni Zelanda’da iki camii de cemaate karşı yapılan katliam ve Müslümanlara karşı şiddeti yayma çabaları dikkat çekicidir. Dünya ve Hristiyan gençliği Müslümanlara ve tabii ki özellikler Türklere saldırma şartlanmasına sokulmuştur. Hristiyan dünyasını birleştirecek, ayağa kaldıracak yanlış beyanlardan siyasilerimiz kaçınmalıdır. Batı’ya ve Türkiye düşmanlarına karşı haklı olarak tepki gösterirken, basit ve duygusal ifadelerden, genellemelerden kaçınılmalıdır. İç politikada kullanılan ve istismar edilen konular ve değerler, argo ifadeler dışarıya karşı kullanılmamalıdır. Yeni Zelanda’daki katliam sadece o alçak katille özdeşleştirilemez. Batılı kaynakların malum dolduruşu göz ardı edilemez. Türkiye hedef gösterilmekte; Anadolu bize çok görülmektedir. Son olay Türk’e düşmanlığın aynı zamanda İslam’a da düşmanlık olduğunu ortaya koymuştur. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamıyor.

Seçim dönemi, birçok acı gerçeğin, iç ve dış sorunun üzerine örtü çekildiği, kavgacı, çatıştırmacı beyan ve hakaretlerin sürdüğü, kamplaştırma ve ayrıştırmanın bütün çirkinliklerinin sahnelendiği, kutsal değerlerin istismar edildiği, terör ve terörist kavramlarının sulandırıldığı bir dönem olmaktadır. Oysa ülkenin temel sorunları yukarda belirtilenlerin dışında da mevcuttur.

Bir Büyükşehir Belediye Başkan adayı herhalde açılım ve sözde barış sürecinden kalmış bir alışkanlık olsa gerek; milli kimliği etniklik kapsamında görerek herkese ayrı kimlikleri ile iftihar etmelerini söyleyebiliyor. Bir taraftan beka sorunundan bahsederken diğer taraftan milletleşme sürecini çözücü, etnik taassubu artırıcı ve farklılıkları tahrik edici örnekler çelişki teşkil ediyor. Biz bütün bunlara rağmen, sorunların hedef tahtası yapılan Türkiye’de mutabakatlar sağlanarak aşılacağı inancındayız.

 

 

Devlet Çöktü!

Bilmiyorum hatırlarmısınız, bu topraklar hatta daha geniş topraklar üzerinde 100 yıl önce başka bir devlet vardı. Bu devletin adı “Osmanlı Türk İmparotorluğu”ydu… Ve bu devlet çöktü!

Hâlbuki bu devletin; her türlü kurumsal yapısı mevcuttu. Ordusu, bakanlıkları, meclisi, siyasi partileri, okulları, üniversiteleri, hastaneleri, yargısı, öğretmenleri, hâkimleri, kaymakamları, valileri, memurları, jandarması, camileri, müftüleri, büyükelçileri gibi devletin tüm kurumları ve bu kurumlarda işleri yerine getiren çalışanları mevcuttu…

Ülke de kendince bir üretimde vardı. İthalat olsa da, tarım ürünlerine dayalı ihracatı bulunuyordu. Limanları vardı. Bu limanlara bir gemi geliyor bir gemi gidiyordu.

Hatta Haliç’te çürümeye(!) terkedilmiş olsa da, bir donanması mevcuttu. Bugünün başkanı yerine geçen bir padişahı vardı.

Yani devlet deyince aklınıza ne geliyorsa vardı. Bu devlet bizimdi ve bizim olan bu koskoca 600 yıllık devlet çöktü!

Yusuf Akçura, 18 Haziran 1921 tarihli Sebilürreşad dergisinde devletin yıkıldığı günlerde şunları yazıyordu; “Memleketimizin maden servetleri yabancı sermayedarlara mal oldu; memleketimizin kara ve deniz nakliye vasıtaları, demiryolları ve vapurlar tamamen yabancı sermayedarlar elindedir; memleketimizin belli başlı iskelelerinin limanları, sahillerimizin fenerleri yine yabancı sermayedarlar elindedir; memleketimizin belki en önemli bir servet kaynağı olan tütün işi de yabancı sermayedarlar elindedir! Memleketimizde akçe piyasasının mutlak ve müstebit hükümdarı olan sözde Osmanlı Bankası yabancı sermayedarların elindedir ve nihayet Düyunu Umumiye kuruldu ki, onun vasıtasıyla memleketin gelir kaynaklarından birkaç belli başlısı doğrudan doğruya yabancı sermayedarlarının idaresi altına geçti ve devletin bağımsızlığının bir kısmı bu suretle zayi olmuş oldu… Efendiler, banka, Reji, Düyunu Umumiye, Avrupa kapitalinin Türkiye iktisadi bağımsızlığını asmak için hazırladığı sehpadır.”

Evet bir devlet böyle battı… Bankaları yabancıların eline geçmişti, kara ve deniz nakliye araçlarının hisseleri yabancıların elindeydi. Maden ve tarım alanları yabancılara aitti. Borçlar boğazımızı geçmişti. Halk fakir ve yoksuldu. Eğitim denilen hiç bir şey yoktu. Cehalet diz boyu idi. Memleket geri kalmışlıktan inliyordu. Siyaset kısır ve büyük bir çekişme halindeydi. Gayrı Türkler Müslüman olsun veya olmasın azmıştı. Devleti sevk ve idare edenler kendi gemisini kurtarma telaşındaydı. Halkta ahlaki ve dini anlayış büyük bir erozyona uğramıştı.

Size bunlar yabancı geliyor mu?

Gelmiyor değil mi?

Bir devlet böyle battı ve biz bu devletin batış öyküsünü ve ödediğimiz bedelleri unuttuk! Ardından yerine kurduğumuz devletin kuruluş öyküsünü de, unuttuk… Unutmayanlarımızın bir kısmı ise inkârcı oldu!

Bir devletin çöküşü o devletin vatandaşları için büyük bir yıkım oluşturur. Yerine bir devlet kuramazsanız yok oluş evresine girdiniz demektir. Devlet kurar iseniz kuruluşun bedelini kaç nesil öder orasını bilemem!

Günümüzde olan bitenlere bakınca koskoca bir devlet(imiz)in çöküşünü hatırladım. Anlıyorum ki, o devletin çöküşü bize hiç koymamış ki, bugün bu kadar hoyrat ve pervasız davranıyoruz.

Unutmayın ki, devletlerin çöküşünde yönetenler kadar yönetilenlerin de, sorumluluğu vardır. Esas fatura yönetilenlere çıkar. Yönetenler her nasılsa başının çaresine bakar ve genellikle kendini kurtarır. Onun için bilmiyordum, duymamıştım, görmemiştim, anlamamıştım, düşünememiştim demek sizleri kurtarmaz.

Gelin yol yakınken Türkiye’yi ve Türkiye’de olup bitenleri anlayalım. Son pişmanlık kimseye fayda vermez!

 

 

Siyasi Liderlerin Tazminat Davaları

Üç gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e 250 milyon liralık tazminat davası açtığını söyledi.

Tarafsızlık yemini etmiş Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı olarak düzenlediği mitinglerde “CHP, sözde İYİ parti, particik Saadet, HDP ile dörtlü çete oldular, teröristlerle işbirliği yapıyorlar” gibi ağır cümleler kullanıyordu.

Bunun üzerine Meral Akşener Denizli’de ve Aydın’daki mitinglerinde halka “Cumhurbaşkanının terörist dediği kardeşlerim” diye hitap etmişti.

Tayyip Erdoğan çok kızdı. Önce “hanımefendinin kaçacak deliği de yok. O milletvekili de değil. Onunla hemen hesaplaşacağız. Onun hesabı ağır olacak” dedi. Sonra da 250 milyon liralık tazminat davası açtığını açıkladı.

Siyasi parti liderlerinin birbirleri aleyhine açtığı davalara alışığız. AKP’den önce liderler rakiplerine karşı dava açtıkları zaman küçük meblağlar veya bir lira gibi sembolik rakamlar üzerinden dava açardı. Burada maksat, haklılığının bağımsız yargı tarafından tescil edilmesini sağlamaktı.

Ancak Recep Tayyip Erdoğan, rakiplerini sindirmek ve zor duruma düşürmek için, hep yüksek rakamlarla tazminat davası açıyor.

Mesela Ana Muhalefet Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu‘na karşı açtığı davalara ilişkin, “Bütün davaları kazanıyorum. Biliyorsunuz birisinden 1,5 milyon, birisinden 1 milyon” dedi.

Şimdi Meral Akşener’e açtığı davayı 250 milyon TL gibi inanılmaz bir rakam üzerinden açtığına göre Akşener’e öfkesi, Kılıçdaroğlu’na olan kızgınlığından250 kat daha fazla olmalı.

Mahkemelerin tamamen tarafsız ve bağımsız olduğu durumlarda bile bu rakamlar hukuka ve demokratik geleneklere aykırı.

***

Hele Bir de Yargıya Güven Yoksa

2016’da Yargıtay Başkanı, yargıya duyulan güvenin yüzde 70’lerden yüzde 30’lara düştüğünü söylemişti.

Günümüzde yayınlanan bir kamuoyu araştırması ise, yargıya güvenmeyenlerin oranının yüzde 97,1 olduğunu göstermiştir. Diğer bir anlatımlayargıya güven oranı yüzde 2,9’a düşmüştür.

Yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna güvenen insanlarımızın oranının neredeyse sıfıra yaklaştığı durumdayız. Bu ortamda rakip siyasi liderlerden yüksek tazminat talepleri ve bu taleplerin mahkemelerce kabul edilmesi demokrasi için bir tehdittir.

Demokrasinin katli için yargının silah olarak kullanılmasının vereceği zararın telafisi mümkün değildir.

**********************************

Beş Paralık Tazminat Davası

Kemal Kılıçdaroğlu son dönemde çok izlenen radyolardan RS FM‘de uzunca bir sohbete katıldı. Yavuz Oğhan ve Akif Beki’nin sorularına cevap verdiği programda bazı bölümler çok güldürdü:

–       (KK) Ben onların aleyhine dava açtığımda “beş paralık” davalar açıyorum.

–       (AB) Bir şey mi demek istiyorsunuz “beş paralık” derken..

–       (YO) Süleyman Soylu için böyle açmışsınız.

–       (KK) Doğru. Değeri neyse o. O kadar açtım. Bana göre beş paralıktı. O fezleke düzenledi. “Vay bana nasıl 5 paralık dersin” diye. Soylu söylesin kaç lira ise değeri, o kadar açayım.

***

Akşener’e Verdiği Değer

Kemal Kılıçdaroğlu’nun davalarda tazminat talebini belirlerken kullandığı bu ölçütü (davalının değeri neyse o kadar ölçütünü) Erdoğan da kullanıyorsa, rakiplerine çok değer verdiğini kabul etmemiz gerekecek.

Böyleyse Erdoğan’ın “Meral Akşener’e paha biçilmez” düşüncesinde olduğu sonucuna varabiliriz.

***

Kaybettiğim Dava Yok

Kemal Kılıçdaroğlu söyleşide Erdoğan’ın “kendisine karşı açtığı bütün davaları kazandığı” ve “kendisinden tazminat almaktan bıktık. O yalan söylemeye devam ediyor” sözlerine cevap verdi:

“Bugüne kadar Erdoğan’ın açtığı bütün davalarda kaybettiğim dava yok. Alt mahkemelerde onlar kazanıyor. Çünkü davanın düştüğü mahkemenin başkanını değiştiriyorlar. Oraya yeni bir başkan getiriyorlar.

Mesela son üç davamda böyle oldu.  Her üç mahkemeye de yeni başkanlar atadılar. Bu mahkemeler delilleri bile toplamadan mahkûmiyete karar verdiler. Alt mahkemelerin kararlarına göre belli bedelleri ödedik.

Ama Anayasa Mahkemesine (AYM) giden davalarda AYM beni haklı buldu. AİHM’ne bir davam gitti onu da ben kazanacağım. Bugün de bir dava kazandım” dedi.

**********************************

Serdar Kaman’ın Proje Tanıtımı

Dr. Serdar Kaman Millet İttifakının Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayı. İyi Parti’nin Kocaeli Kurucu İl Başkanlığını yaptı. Başarılı bir hekim. Düzgün bir insan.

Kaman’ın projelerinin tanıtımını yaptığı toplantı, mekânı, CHP ve İYİ Partiden katılımcıları, projelerin içeriği ve sunumu bakımından çok nitelikli, coşkulu ve başarılı geçti.

Serdar Kaman sunumuna önce ilkelerinden başladı. Adil ve şeffaf olacağını, hukuka, adalete, demokrasiye sadık kalacağını ve ortak akıl ile karar alacağına söz verdi.

Bunlar benim için çok önemli ilkelerdir. Çünkü 15 yıllık AKP / Karaosmanoğlu döneminde bunlar uygulanmadı. 5 seneden beri köşe yazılarımla KBB’nin rekor borcunun (6 milyar TL) sebebini sormuş ve cevabını alamamış bir yazar olarak, sadece şeffaflık sözünü bile çok değerli buluyorum.

Serdar Kaman “kendisinin ve yakınlarının devlet imkânlarıyla zenginleşmeyeceğine, lüks makam araçları kullanmayacağına ve israf yapmayacağına” dair de söz verdi.

Kocaelililere “eşit, etkin, kaliteli ve iyi hizmet” vaat etti. “İnsan odaklı sosyal belediyecilik yapacak, kimsesizlerin kimsesi olacağız” dedi.  Modern teknoloji ve akıllı kent uygulamalarını yaygınlaştıracağını anlattı.

Kaman sunumunda, rakibi olan Tahir Büyükakın‘ın yaptığını yapmadı. Projelerinin içine merkezi yönetimin (devletin) yapacağı Kuzey ve Güney Marmara Otoyolu, Metro, Şehir Hastanesi gibi yatırımlar ile ilçe belediyelerinin yapacağı projeleri koymamıştı.

Onlarca projesinin burada adlarını bile sıralamam mümkün değil. Basına dağıtılan kuşe kâğıda basılı “Vizyon ve Projeler” kitabı uzman bir ekibin ciddi bir çalışması sonucu konmuş projeleri ve vaatleri içeriyor. İsteyen Serdar Kaman’ın sosyal medya hesabından sunumun tamamına ulaşabilir.

Kaman bu vaatlerinin üçte birini yapsa bile Kocaeli bambaşka, gelişmiş, yaşanabilir bir marka şehir olur. Ancak O bunların tamamını yapmak, Kocaeli’yiİyi Belediyecilikle tanıştırmak için iddialı.

Vatandaş olarak bize düşen seçmek ve denetlemek.

 

 

Seçimin Gidişatı ve Muhaliflere Uyarım

Siyasette biraz koşturmuş, siyaseti takip etmiş herkes bilir ki bizim memlekette seçimler son 15 günde şekillenir. 31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinde partiler için o hayati süreç başladı. Liderlerin ve adayların son 10 gündeki performansı ülkemizin yakın siyasi geleceğini şekillendirecek. ”Beka meselesi diyenlere kızıyordun, şimdi ne gelecek şekillendirmesinden bahsediyorsun ?” diyenleri duyar gibi oldum. Dikkatinizi çekerim yakın siyasi gelecek diyorum. Yani bu yerel seçim önümüzdeki seçimlerin rüzgârını ve tarihini belirleyecek diyorum.

Herkes biliyor ki bu seçim cumhur ittifakı için öylesine bir yerel seçimden çok daha derin anlamlar taşıyor. Zira yeni sistem ülkede tam olarak kabullenilmiş değil. Kuruluştan bu yana AKP’li olduğu halde ”Bugün baktığımda keşke o gün evet oyu vermeseydim, bu sistem doğru sistem değil !” diyen pek çok partiliyle bizzat muhabbet ediyorum. Cumhur ittifakı da iyi biliyor ki 24 Haziran’da alınan ve kendileri için pekâlâ başarı diyebileceğimiz neticede muhalefetin basiretsizliği ve cumhurbaşkanının şahsi karizması büyük etkendi. Bu sistemin meşruiyet tartışmalarını kesinkes bitirmek için bir görkemli galibiyete daha ihtiyaç var. Cumhur ittifakı bu seçime boş yere tüm gücüyle asılmıyor…

Cumhurbaşkanı bir dönem daha isterken ekonomide şahlanmanın sözünü vermişti. Bırakın şahlanmayı cumhuriyet tarihinin en büyük gerilemelerinden biri gözleniyor. Alım gücü uzun ilk kez bu kadar düştü, işsizlik %15’e dayanıp tarihi rekor kırdı. Elde avuçta kalan son milli varlıklar satışa çıkarıldı…                                                                                                                                                                       Rahmetli Demirel’in ”Tencere her hükümeti sallar.” Sözünün değerlendiği, hatırlandığı günlerdeyiz. Amma ve lakin 24 Haziran’dan bu yana ekonominin gerileyişinden başka değişmeyen olgular da var. Muhalefetin basiretsizliği bunların başında geliyor…

Ekrem İmamoğlu’nu aday çıkardığı zaman Kemal Kılıçdaroğlu’na çok kızmıştım, yakın çevreme de anlatmıştım. AKP’nin Erdoğan’dan sonra ikinci ismini sahaya sürdüğü seçimde sade bir ilçe belediye başkanının zayıf kalacağını söylemiştim. Usta Tanju Cılızoğlu’yla bir araya geldiğimiz bir kahvaltıda bunu konuşmuştuk. ”Dur hele, ben umutluyum bir izleyelim. Genç isimlerin yapacakları var.” demişti. Haklı çıktı. Yiğide hakkını teslim ediyorum. Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu beni yanılttı, iyi ki yanılttı! Ekrem İmamoğlu benim gibi pek çok insanı da şaşırtarak harika bir ivme yakaladı. Sürecin başında %20’lere uzanan farkı bugünkü anketlerde 4-5 puana indirgemiş durumda. Buradan da anlıyoruz ki eğer AKP Binali Yıldırım gibi amiral gemiyle değil de başka biriyle yarışa girseymiş İstanbul’u teslim edecekmiş.

Siyasetin içinde geçirdiğim 2 senenin ardından kesinlikle kavradım diyebileceğim tek bir şey var. O da kızsak da muhalif olsak da teşkilat işini, halkla bir olma işini en başarılı yapan partinin AKP olduğudur. Ekrem İmamoğlu CHP’nin uzun zamandır başaramadığı seçmenle iç içe geçme eksikliğini giderdi. Herkesle iletişim kuruyor, herkese hep gülümsüyor, hep iyilik konuşuyor kendisini bağıra çağıra protesto edenleri bile kırmıyor. Bazı CHP’lilerin kendisini sağ kökenli olması dolayısıyla eleştirdiğini hayretler içinde işitiyorum. Eğri oturup doğru konuşalım sevgili CHP’liler sağ cenah sahaya dokuma işini sizden iyi beceriyor. Şimdi Ekrem İmamoğlu çıkmış hakkıyla, olması gerektiği gibi bu işi yaparken lütfen her zamanki elitist tavrınızla eleştiri yapmak yerine ”Nerede hatamız var da böyle bir siyasi iklimde halen AKP’nin elinden belediye alamıyoruz ?” diye bir düşünün. Sonra seçim akşamı Ömer Hayyam paylaşmaktan öteye gidemiyorsunuz…

 

 

 

Muhalefetin basiretsizliği…

31 Mart AKP’nin en zayıf durumda girdiği seçim. Baktığımız zaman ülkede doğru giden neredeyse hiçbir emare yokken muhalif blok için en iyimser anket dahi cumhur ittifakını ülke genelinde %45’in altında göstermiyor. Yazmayayım, yazmayayım seçime 3 kala şık olmaz diyorum ama göz göre göre susmaya da içim el vermiyor. Partim de dâhil olmak üzere tüm muhalefet bir araya gelip kaybedeceği belediyeleri AKP’ye kazandırmak için hususi zirve yapsa, özel ARGE çalışmaları yürütse bu kadar olmaz. Nereden başlayayım ki? Bu seçim İYİ Parti için çok kritik. Çünkü 24 Haziran’da alınan oyla tatminsizlik yaşayan binler var. Seçim akşamı İYİ Parti’nin belli kazanımlar yapamaması demek belki macerasının sonu demek. Hal böyleyken eldeki tek büyükşehir olan Mersin’de kazanma ihtimali yüksek görülen Burhanettin Kocamaz’ın evraklarını YSK’ya geç teslim etmek ne demektir? Bu skandalın üstüne teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısının halen o koltukta oturabilmesi ne demektir ? Bu ciddiyetsizliği kimse kabul etmez, etmemelidir de. İYİ Parti’ye Gönül vermiş binlerce üyeye ”Partide içimizden vurulduk.” gibi bir bahane sunup işin içinden çıkmak benim açımdan kabul edilemezdir. İl yönetiminin görevden alınmasından öte genel merkezde bu işten sorumlu olanların etik olarak görevini bırakması gerekir. 2 Senesini bu partiye vermiş insanları salak yerine koymak yakışmaz.

Gelelim CHP’ye. CHP Tarihi bir şansı ele geçirdi çünkü pek çok büyük ilde İYİ Parti’yle ittifak halinde seçime girmesiyle senelerdir %20-25 arasında gidip gelen potansiyelini %30-35 bandına taşıdı. Taşıdı da biz Erdoğan seçmeni hor görüyor diye ortalığı ayağı kaldırırken Hatay büyükşehir belediye başkanı köy ziyareti esnasında köydeki insanlara açık açık hakaret etti. Biz Erdoğan’ı PKK’lıları davulla zurnayla karşıladı diye eleştirirken CHP alakasız bölgelerde, tekin olmayan organizasyonlarla bağlantısı olan isimleri aday yaptı. CHP Edremit adayı programı sırasında mikrofonu açık unuttu, yanındaki beyin ”Oyumuz Kürdistan’a !” demesi üzerine ”Bize verecek demek ki !” deyip pişkin pişkin kahkaha attı. CHP Bir çok yerde genç, dinamik, samimi, Atatürkçü ve toplumu kucaklayabilecek adaylarla yarışa girmiş olsaydı nasıl İmamoğlu sayesinde İstanbul için umutluysak bugün ülke genelinde pek çok il için, ilçe için umutlu tablolardan söz edebilirdik. Ama maalesef genel merkeze CHP’yi yeni CHP yapan İlgezdiler – Kaftancıoğulları – Tanrıkulları çökmüş durumda. Maalesef Kemal bey de CHP’de işi olmayan bu kadroların laflarını dikkate alıyor, yeni CHP diye diye gezinip duruyor.

Teşkilat ve gayret noktasında da muhalefet ne yazık ki AKP’yle rekabet edemiyor. 2 Gün önce kapıma AKP İzmit ilçe gençlik kolları adımla seslenerek geldi. 15 Dakika sohbet ettiler, başkan adaylarına ve milletvekillerine ulaşmak isteyip istemediğimi sordular. AKP Gençlik kollarından, AKP il, ilçe teşkilatları içinden insanlar İYİ Partili olduğumu açıkça belirtmiş olmama rağmen sosyal medyadan benimle arkadaş oldular. Parti programlarına bizzat hususi olarak mesaj edip davet ettiler. AKP’li Eski Milli Savunma Bakanı Fikri Işık İYİ Partili gençleri ziyaret etmeden yanlarından geçip gitmezken, biz partimizin milletvekiline uğraşıp ulaşamıyoruz.

İşte AKP’yi 18 senenin sonunda yeni bir galibiyete taşıyacak olay tamamıyla bu. Muhalefet içinde bu durumun istisnaları tabii ki var, İmamoğlu gibi harikalar yaratanlar var. Ama genel olarak değerlendirdiğimizde AKP’nin bu teşkilatçı ruhuyla rekabet bile edemeyen bir muhalefetle karşı karşıya kalıyoruz. Açıkça söylüyorum ki muhalifler olarak hakiki bir galibiyeti cidden hedefliyorsak AKP’ye saldırmaktan yorulmuş çeneleri biraz dinlendirip beyinleri çalıştırmalıyız. Aynaya bir bakıp hatalarımızı sorgulamalıyız. Hatalarımızı tespit ettikten sonra mümkün olan en sağlıklı şekilde düzeltmek için çaba harcamalıyız. İcap ediyorsa tepeden tırnağa kadrolarda revizyona gitmeliyiz. AKP’nin ”Biz herkese elimizi uzatalım da tutmayan tutmadığıyla kalsın !” şiarına karşın ”Aman öyle olur mu? O şöyle, bu böyle. Az olsun bizim olsun.” Mantığıyla hareket etmeye devam ettiğimiz müddetçe ancak 81 ilden 10 tanesinde değişim olur mu olmaz diye tartışıp dururuz. Sonra seçim akşamı da ”Kesin hile var.” diye kendimizi avutur dururuz.

 

 

Kıbrıs’taki Dostluk Maçında Dahi Kriz Çıkardılar…

Kıbrıs’ta taraflar arası yakınlaşmayı, dostluğu sağlamak amacıyla Rum Stelios Vakfı tarafından finanse edilen Barış ve Spor Örgütü; Magosa Türk Gücü ve Nea Salamina futbol takımları arasında yapılacak bir dostluk maçı düzenledi.

Maç 19 Mart Salı günü Barış Gücünün kontrolündeki ara bölge olarak bilinen Pile sahasında yapılacaktı. Hatta bu maça KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı, Güney Rum Kesimi lideri Bay Anastasiadis ile dünyaca ünlü Fransız futbolcu Didier Drogba’da onur konuğu olarak katılacaklardı…

Organizasyon iki ay öncesinden yapılmış, her şey hazırken;  maça saatler kala Rum tarafından tam da onlara yakışan bir talep gelmiştir!

Çünkü Rum tarafı ara bölgede de olsa bu maça KKTC’yi temsilen gelecek olan Cumhurbaşkanı Sn. Mustafa Akıncı’nın makam arabasında KKTC bayrağı olamaz dayatmasını yapmış, sonra da maçın oynanacağı sahanın kötü olmasını gerekçe göstererek, maçı Rum topraklarındaki sahaya almışlardı!

Maçla ilgili yaşanan bir başka gelişmede BM BG’nün ara bölgenin dışındaki bu Rum sahasında oynanacak maçın güvenliğini sağlamayacakları yönündeki açıklamasıdır!

Neticede KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’nın katılmadığı ve 19 Mart Salı günü oynanan maçın başlama vuruşunu Rum lider yapmış, ünlü futbolcu Drogba da Kıbrıs’tan barış mesajı vermiştir. Taraflar arasında 30’ar dakikalık devreler halinde oynanan maç 1-1 berabere bitmiştir.

Bu arada maçın oynandığı sahadan canlı yayın yapmak isteyen KKTC resmi yayın organı BRT TV’nin yayın aracı, Rum polisi tarafından stadın yanına dahi sokulmamış, yayın yapma özgürlüğü engellenmiştir!

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı, maçtan sonra aşağıdaki açıklamayı yaparak, Rum tarafının kabul edilmez bu davranışına aşağıdaki tepkiyi göstermiştir:

“Hiçbir zaman Güney’e gitmem tavrında olmadım. Ancak bir etkinlik Güney’de yapılacaksa aynısının Kuzey’de de yapılması gerekir.  Bu basit bir statü meselesi değildir. Bu, Kıbrıs Türkü’nün varlığı ve siyasi eşitliği meselesidir. Siyasi eşitlik gibi haklı olduğunuz noktalarda kararlı ve ısrarlı tavrınızı sürdürmezseniz nerelere sürüklenebileceğinizi düşünmek bile istemiyorum. Esas üzücü olan BM’nin tavrıdır. Bize maçın hep BM kontrolündeki bölgede olacağı söylendi. BM son anda, ‘güvenliği sağlayamam’ diyorsa adadaki varlığı kendi elleriyle sorgulanır hale gelir. Bir etkinlik o tarafta olacaksa bu tarafta da olacak veya ara bölgede olacak. Hassasiyetimiz, Kıbrıs Türkü’nün varlık ve eşitlik kavgasıdır, başka bir şey değil.”

Bir spor müsabakasında dahi türlü engellemelerle KKTC’nin varlığını görmezden gelen, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın siyasi temsiliyetini yok sayan, yaşanan bu olumsuzluklara göz yuman Rum yönetimi lideri Anastasiadis’e, adada taraflar arası barışı gözeten, tarafların güvenliğini sağlamaktan sorumlu BG’nün duyarsızlığına bakıldığında; adada hangi tarafın çözümü istemediği, BM’yi temsil eden BG’nün neden tek taraflı davrandığı net olarak görülmektedir…

Kıbrıs’ta bundan öncede benzer spor müsabakaları oynanmış ama her spor karşılaşmasında Rum tarafı daima sorun çıkarmıştır! En çarpıcı olanı ise; 2010 yılında FİBA EuroChallenge kupası G grubunda Lefkoşa Rum kesiminde Apoel basket takımıyla maça çıkan Pınar Karşıyaka basketbol takımımızın Rum fanatiklerinin saldırısına uğramış olmasıdır. Salonda bulunan üç bin civarındaki Rum seyirciye karşın 10 Rum polisi yetersiz kalınca, takımımız soyunma odasına sığınmış, saatlerce burada mahsur kalmıştır. O gün takımımızın güvenliğinin sağlanamaması nedeniyle takımımızın KKTC’ye geçme talebi ise Rumlar tarafından kabul edilmemişti…

Sonuç olarak Rumların adada Türk tarafının tarihi ve hukuki kazanımlarını görmezden gelen uygulamaları, türlü ambargoları hala devam etmekte, Kıbrıs adasında Türk tarafına değil siyasi eşitlik vermek, ellerinden gelse adada yaşam hakkı dahi tanımayacakları çıkardıkları her olayda, yapmış oldukları her haksızlıkta daha iyi anlaşılmaktadır.

50’li yıllardan bugüne Rum tarafında değişen hiçbir şey yoktur, bundan sonra da olmayacaktır. Önemli olan Kıbrıs Türk halkının da, Türkiye’nin de mevcut kazanımlarına sonuna kadar sahip çıkmasıdır.

 

 

Terör 4.0 ve Yeni Ortaçağ (The New Medieval)

Yeni Zelanda’daki katliam hakkında sosyal medyada böyle bir girizgâh yapmıştık: Öncelikle 50 cana rahmet diliyoruz, terörü ve terörün oyunlaştırılmasını kınıyoruz. Bu vakanın “Hıristiyanî Terör” gibi sunulması yanlıştır, karşıtını da (yani bizleri) aynı şekilde işin içine çeker. Ki mevzu yeni bir süreci imliyor.

Başlığın ilk kısmında yararlandığımız Mustafa Çatalkaya’nın olay sonrası tespitleri: “Bu katliamın yapılış tarzı dehşet verici. Adeta bir video oyunu sahnesi gibi; tamamen belirli açılar, arka plan sesleri, gündüz olmasına rağmen flaşör kullanılması, hiç ama hiç normal değil. Sanki ‘Katliam Kültürüne’ yeni bir boyut kazandırmayı hedeflemiş ve yıllarca süren bir zihinsel altyapının (masumların öldürüldüğü video oyunları) üzerine inşa edilen bir ders gibi. Hırsıza yol öğretmek derler ya, işte öyle bir şey..

Olayın dehşet verici bir başka boyutu da şu: 30 yaş üstü ve 30 yaş altı insanlar olarak bu görüntüleri seyrederken aynı şeyleri hissettiğimizden emin olamayız. Bizim hissettiğimiz dehşetin ölçüsünce onlarda bir hayranlık ve özenti oluşturmadığına emin olamayız. Yepyeni bir çığır açıldı. Bu katliam yeni bir 11 Eylül olacaktır. Sonuçlar açısından nereye varır bilemem ama artçılarının olacağı kesin.”

Bana bile kendini bir oyun sahnesi gibi hissettiren tekno-terör ve özellikle teröristin silahının tarihsel pano olarak servisi olayın karşılıklılık ilkesiyle yeryüzüne yayılacağının işaretleri. Canımız yandı ama yangına körükle gitmek bizim cenah adına Küresel Efendilerin bizden beklentisi zaten.

Başlığın ikinci kısmında yararlandığımız Yalçın Küçük’ün çeyrek yüzyıl önceki öngörüleri:1

* Orta çağ, bir yeteneksizler yönetimidir. Parçalı, taşralı, kentlerin tekrar köye çevrildiği,

‘inanıyorum, öyleyse doğrudur’ ilkesinin yönetim dogması olduğu bir dönemde yönetebilmek için yeteneksiz olmak gerekiyor.

* Yönetilenler ve yönetenler birbirini benzetiyorlar.

* Din egemendir. Orta çağda dünya iki dinî merkez arasında çatışma etrafında dönüyor.

* Tüccar, önde geliyor.

* Orta çağ simyacılar çağıdır.

* Orta çağ, ilk çağdan gelen değerleri yıkma dönemidir.

* Dünya materyalisttir; maddî kırım gerekiyor.

* Orta çağa geçmek için yıkım gerek.

Bu uyarıları dünya meteorolojisinde peyderpey görebiliyoruz. Endüstriyel tasarımlarla

birlikte daha çok şiddet, daha çok korku göreceğiz ve daha çok güvenlik endişesi yaşayacağız demek ki..

Parçaları birleştirerek yap-boz’u tamamlamak bâbında son kertede Prof. Anıl Çeçen’den istifade edelim. O da ‘Şehir Devletlerine Doğru ( 20 – 200 – 2000 – 5000)’ makalesinde der ki: “21.yy’a 200 ulus devlet ile giren Dünya, bu yüzyıldan çıkarken 2000 devlete sahip olarak 22.yy’a girecektir. Yeni yüzyılın koşullarında 5 kıtada 2000 eyalet devletinin yer alabilmesi için Küresel Şirketlerin elbirliği içinde ulus devletlerin siyasal ve hukuksal yapıları ile oynadıkları görülmektedir.

Küreselleşme akımının başlamasıyla birlikte bütün dünya savaş ve iç çatışma alanlarına dönüştürülmüştür. Bütün etnik gruplar, dinî cemaatler ve kültürel toplulukların Küresel Şirketlerin desteği ve yönlendirmesiyle yaşadıkları bölgede kendi eyalet devletlerini oluşturmaya doğru yönlendirildikleri ve bu amaçla Batı Kapitalist Sistemi tarafından desteklendikleri çeşitli olaylar ile doğrulanmaktadır.”

“Oku!” diye başlayan ama okumayan dinin mensuplarının bari duasını ben yaptırayım:

Allah aklımızı ve analitik aksiyonumuzu arttırsın.

 

 

Sosyolog, Psikolog, Fikir Adamı ve Yazar Prof. Dr. Erol Güngör’den İki Eser

 

Prof. Dr. EROL GÜNGÖR:

25 Kasım 1938’de Kırşehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. 1961’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Tecrübî Psikoloji kürsüsüne asistan olarak tâyin edildi. Akademik çalışmalarının yanı sıra dergi ve gazetelerde yazı yazmaya devam etti. 1965’te Mümtaz Turhan’ın yönetiminde hazırladığı ‘Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon‘ adlı teziyle doktor unvanını aldı. 1966’da Colorado Üniversitesi’nden sosyal psikolog Kenneth Hammond’un dâveti üzerine Amerika’ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. 1968’de yurda dönerek Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’nde sosyal psikoloji dersleri vermeye başladı. ‘Şahıslararası İhtilâfların Çözümünde Lisanın Rolü‘ adını taşıyan teziyle 1970 yılında doçent oldu. Üniversitede verdiği dersler ve ilmî yayınla ile Türkiye’de sosyal psikoloji dalını önemli bir alan hâline getiren Erol Güngör Başbakanlık Planlama Teşkilâtı’nda, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev aldı. 1978’de ‘Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar‘ başlıklı teziyle sosyal psikoloji profesörü oldu. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi’ne rektör tâyin edildi. Bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te vefat etti.

Erol Güngör’ün kitap, makale, deneme, ansiklopedi maddesi ve tercüme şeklindeki neşirlerinin sayısı 300’ü bulmaktadır.

Telif Eserleri:

*Türkiye ‘de Misyoner Faaliyetleri, *Türk Kültürü ve Milliyetçilik, *Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, *İslâmın Bugünkü Meseleleri, *İslâm Tasavvufunun Meseleleri, *Dünden Bugünden Târih-Kültür-Milliyetçilik, *Târihte Türkler, *Sosyal Meseleler ve Aydınlar, *Değerler Psikolojisi, *Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, *Şahıslararası İhtilâfların Çözümünde Lisanın Rolü, *Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon.

Tercümeleri:

*Sosyal Psikoloji, *Nazariye ve Problemler (D. Krech – R. S. Crutchfield’den), *İktisadî Gelişmenin Merhaleleri (W. Rostow’dan) *Yirminci Asrın Mânâsı (Kenneth Boulding’den), *Sanayileşmenin Kültür Temelleri (John Nef’ten), *Sınıf Mücadelesi (Raymond Aron’dan), *Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme (Paul Hazard’dan), *Dünyayı Değiştiren Kitaplar (Robert B. Downs’tan).

 

 

Doktora, Doçentlik, Profesörlük Tezleri:

13,5 X 21 santim ölçülerinde, birinci hamur Iwory kâğıda basılı 10+269 sayfalık eser, adından da anlaşılacağı gibi, 3 adet tez olmak üzere üç kitaptan oluşuyor.  Kelâmî Sahâda Estetik Yapı Organizasyonu isimli birinci kitap, Tecrübî Psikoloji Doktora Tezidir. 1965 yılında hazırlanmış, ilk defa 1999 yılında neşredilmiştir. Eşi Prof. Dr. Şeyma Güngör’ün editörlüğünde hazırlanan eserdeki bilgi kaynaklarına kolay ulaşılması için kitabın son bölümüne; kişi, yer, eser adlarıyla ilgili bir dizin eklenmiştir.

Müellif eserine;

Sanat, insan faaliyetlerinin ihmal edilemeyecek kadar geniş bir kısmını teşkil ediyor. Fakat şimdiye kadar bu sahaya ilmî metotların tatbik edilmeyişi veya edilemeyişi onun adeta ilim dışında, objektif bakımdan tetkiki kabil olmayan bir davranış dünyası olarak telakki edilmesine sebep olmuştur. Halbuki bizim muhitten aldığımız bütün tenbihler gibi, her sanat eseri de insanda muayyen tepkilere yol açan bir tenbih manzumesidir ve psikolojinin bu mevzu ile uğraşmaması için hiçbir sebep yoktur. Bu itibarla, sanatın yapıcıları veya bu eserleri estetik kıymet bakımından değerlendirmeye çalışan münekkitlerin sanat eserine verdikleri mânâ ne kadar muhtelif ve mütenevvi olursa olsun, bir psikolog burada ilmî anlayışa imkân verecek bazı umumiyetlere varabilir ve mefhumlara kazandırdığı vuzuh sayesinde bu araştırmalar için sağlam birer hareket noktası bulabilir.

Cümleleriyle başlıyor, ‘Mizah sitüasyonlarında yapı organizasyonu‘ başlıklı ara bölümde, üniversite talebelerinden denekler kullanarak gerçekleştirdiği araştırmayı açıklıyor:

Size on tane fıkra veriyorum. Bu fıkraların hepsi de yarım bırakılmıştır. Her birini dikkatle okuduktan sonra altlarında verilen alternatiflere bakarak bunların içinden yukarıdaki yarım fıkrayı en güzel şekilde tamamlayanı bulun ve boş kâğıtta fıkra numaralarının karşısına – bu uygun alternatifin numarasını yazınız.’

Kitapta yer alan fıkralardan bir tanesi şöyledir: (Diğer fıkralar 47-50. sayfalarda, diğer tecrübelere ait hikâyeler ise 51-71. sayfalardadır.)

Bir çocuk babasına,

-Baba, dedi, beni tebrik etmelisin. Bugün altı kuruş tasarruf ettim. Okuldan dönerken otobüse binecek yerde arkasından koştum.

Babası:

1-Altı kuruş tasarruf etmekle zengin mi olacaksın.

2-Arkadaşların senin bu halini görürlerse çok ayıplarlar.

3-Koşmana lüzum yoktu, yürüsen daha az yorulurdun.

4-Sizin okulun talebeler için servis arabası yok mu?

5-Otobüs yerine taksi arkasından koşsan üç lira tasarruf ederdin.

Eğlenceli bu tecrübeyi, kitabı okuyanlar kendileri için tatbik edip fıkraları tamamlayabilirler. 23. sayfada okuyanı iyice neşelendirecek başka fıkralar var. Eserin birinci kitapla alakalı bölümü; *Hikâye ve romanda yapı Organizasyonu, *İzah denemeleri ara başlıklarıyla devam edip *Umûmî hülâsa ve neticeler başlığıyla sona eriyor.

Şahıslararası İhtilafların Çözülmesinde Lisan’ın Rolü isimli ikinci kitap, Sosyal psikoloji Doçentlik tezidir. 1969 yılında hazırlanmış, 1999 yılında neşredilmiştir.

Bu araştırmanın gayesi, ‘şahıslar arasında fikir ve inanç farklarından doğan ihtilaflar üzerinde lisânın oynadığı rolü incelemek‘ olarak açıklanıyor.  Konu; iktisatla alâkalı davranışın stratejilerini araştırmak üzere geliştirilen matematik modeller aracılığıyla inceleniyor. Diğer başlıklar: *İhtilaf, *İhtilaf problemi, *İhtilâf modelinin temel mefhumları, *Araştırma, *Hipotez, *Metot, *Usul ve *Neticeler olarak devam ediyor. Appendix / Ek bölüm, tecrübelere ayrılmış.

Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar başlıklı bölüm, 1978 yılında hazırlanan, ilk basımı 1993 yılında gerçekleştirilen Profesörlük tezidir.  Eserin aynı zamanda bir ders kitabı olması sebebiyle geniş açıklamalar ihtiva etmektedir. Araştırmanın esasını, ‘ahlâkî değerler‘ oluşturmaktadır. Görüşler ve teoriler hakkında bilgi verildikten sonra psikoloji ve ahlak ilişkisi tahlil ediliyor, değerler psikolojisi üzerinde tecrübî bir araştırmanın sistemi ve neticeleri sunuluyor.

228. sayfadaki ‘insanın hayatta ideal edinebileceği 14 değişik değer‘ başlıklı satırlar, eserin sâdece sosyoloji, felsefe ve psikoloji dalında eğitim gören üniversite öğrencilerine değil, ‘kâmil insan‘ olmak isteyen herkesin bilmesi gereken hususlardır: 1-Herşeyin ölçülü ve ahenkli olması, 2-Öbür dünyayı kazanmak, 3-Yalansız bir dünya, 4-Günahlardan arınma, 5-Ekonomik bağımsızlık, 6- Konforlu bir hayat, 7-Bütün gerçeklerin bilinmesi, 8-Vicdan huzuru, 9-Cahillikten arınmış bir dünya, 10-Güzelliklerle dolu bir dünya, 11-Eşitliğin sağlanması, 12-Gerçek dostluk, 13-Hürriyet için mücadele, 14-İnsanlara yardım.

Belirtildiğine göre maddeler, önem sırasına göre değil, kişiye göre sıralanmıştır. Okuyucu kendi görüşüne göre sıralamayı değiştirebilecektir.

245-255. sayfalar ‘Sonuçların  değerlendirilmesi‘, 257 ve 258. sayfalar ‘Özet‘ başlığını taşıyor.

İslâm Tasavvufunun Meseleleri:

İkinci kitap, yine Iwory kâğıda basılı, aynı ölçüde ve 336 sayfadır.  Müellifin belirttiğine göre; ‘Bu kitap tasavvuf hakkında bir bilgi kitabı değildir. Tasavvufun temel bilgilerini edinmek isteyenler bu konuda yazılmış yerli ve yabancı kaynaklara başvurabilirler.’ (Merhum, bu cümlesiyle alakalı olarak şu dipnot bilgisini veriyor): ‘Eskiden Türkiye’de sâdece mutasavvıfların kendi kitapları çıkıyordu. Son zamanlarda araştırma tipinde çalışmalar ve metin neşirleri hususunda ciddî örneklere rastlıyoruz. Yüksek İslam Enstitülerimizin gayretli öğretim üyelerinin -özellikle Süleyman Uludağ ve Yaşar Nuri Öztürk- çalışmaları Türkçeden başka dil bilmeyen okuyucular için çok faydalı bilgi getirmektedir. Yabancı kaynaklar arasında derli-toplu bilgi vermek bakımından en iyisi A. J. Arberry’nin Sufism (Londra, 1972) adlı eseridir.’

Müellif; ‘Tasavvufun İslam’daki yeri nedir?’ sorusuna, ‘din âlimleri tarafından cevap verilebileceğini‘ belirtiyor.

Tasavvufun İslam’daki yeri kadar, ne olduğu hususu da asırlardan beri tartışılmaktadır. Merhum Gürgör, çok net bir açıklama ile tartışmaları sona erdiriyor:

Tasavvuf denince Müslümanların pek çoğunun aklına felsefî fikirler değil, belli bir hayat tarzı ve bu hayatı yaşayan bâzı insanlar gelir. Onların bu düşüncesi aslında gerçeği aksettirmektedir. Çünkü İslâm mistisizminin belirgin özelliği bir felsefî düşünce sisteminin savunmasını yapmak değil, dünyaya karşı belli bir tavır takınmak ve bu tavra uygun bir hayat yaşamak olmuştur. Büyük mutasavvıfları düşündüğümüz zaman hatırımıza gelen şey onların ahlâkı, Allah’a karşı samîmi duygu ve bağlılıkları ve sâhip oldukları birtakım kerâmetlerdir. İslâm cemaati onları dindarlık ve ahlâkta seçkin kişiler diye bilir. Nitekim mutasavvıfların tasavvuf hakkındaki târifleri daima bu noktaları belirgin kılacak şekildedir. Aslında hepsi de birbirine benzeyen bu tariflerden birkaç tanesini verirsek bu nokta daha yeterince anlaşılacaktır.

*Tasavvuf kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak ve önüne ne gelirse yüz çevirmemektir.   *Tasavvuf iki şeydir: bir istikamete bakmak ve bir istikamette yaşamak.

*Sûfı Allah’ın her yaptığına rızâ gösterir ki Allah da onun yaptıklarından râzı olsun.

*Sûfîlik hiçbir şeye sâhip olmamak, hiçbir şey tarafından sahip olunmamaktır.

*Sûfîlik sefalette ihtişam, yoksullukta zenginlik, kullukta efendilik, açlıkta tokluk, çıplaklıkta giyiniklik, esârette hürriyet, ölümde hayat ve acılıkta tatlılıktır.

*Sûfîlik Tanrı’nın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. (s: 15)

Müellif; Hint felsefesinde, Budizm’de ve Eski Yunan’da Sûfîliğin izlerini tâkip ettikten sonra İslam tasavvufunda yabancı tesirlerini ve İslam tasavvufunun târihî gelişmesini inceliyor. (s: 19-74)

Mânevî iktidarlar ve maddî teşkilât‘ başlıklı yazıda; şeriat, tarikat, hakikat üçlemesinin Allah’a bağlanması gerektiği belirtiliyor. (s: 75-77)

Ve bir başka hakîkat: ‘Bizim kültürümüzün büyük simalarının pek çoğu mutasavvıflardır dersek mübalâğa etmiş olmayız. Bugün hangi Türk’e Mevlânâ Celâleddin’den, Yûnus’tan, Hacı Bektaş’tan, Hacı Bayram’dan bahsedilse derhal büyük bir saygı duygusu uyanır. Bunların ve diğer birçok sûfî şahsiyetlerin hâtıraları etrafında öyle bir saygı hâlesi teşekkül etmiştir ki, gerek halkımız gerek aydınımız (devrimciler müstesnâ) onların büyüklükleri ve millete hizmetleri husûsunda en ufak bir şüphe beslemez. Doğrusu da budur. Bu insanlar gerçekten Türk kültürünün seçkin şahsiyetleridir. Diğer Müslüman memleketlere baktığımızda oralarda da büyük sûfîlerin klâsik kültürünün yapıcıları sayıldığını görüyoruz.’ Ve Sûfîler gibi tefekkür edilmesi gereken bir cümle: ‘Zannediyor musunuz ki Allah’ın kelâmı sâbit bir miktarda ve hacimdedir. Hayır! Allah’ın Muhammed’e gönderilen kelâmı Kur’ân’ın yedide yedisidir. Fakat kullarının kalblerine ilham ettikleri, sayı ve hudut tanımaz ve hiç eksilmez.’ Ve hüküm: ‘Memleketimizde dindar çevreler üzerinde yapılacak en basit bir müşâhade bile çeşitli yönleriyle tasavvufun ne kadar yaygın bir ilgi konusu olduğunu göstermeye yetecektir. Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibâret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye’de İslâmiyet’e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibâriyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır.’ (s: 151-159)

Hülâsa olarak Merhum Erol Güngör, Tasavvuf mevzuunu derinlemesine incelediği bu eserinde; bir sosyal ilimler âlimi olarak tasavvufun; târih, felsefe ve sosyal psikolojinin ışığında teşekkül ettiğini ortaya koyuyor.

Her iki kitap da aynı firma tarafından neşredilmiştir:

YER-SU YAYINCILIK:

Sağlık Mahallesi, Halk Sokağı Nu: 11/1 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-433 28 09 e-posta: info@yersuyayinevi.com //  www.yersuyayinevi.com

Prof. Dr. EROL GÜNGÖR hakkında bir yazı:

1950’li yılların sonlarına doğru milliyetçi görüşlerle yayınlanan Ocak Dergisi’ne yardımcı oluyordum. Bir gün, zarfların birinden bir yazı çıktı. Okudum ve gözlerime inanamadım. Türkçesi gayet düzgün, ifâde tarzı tam bir olgunluktaydı. Sistematik bir görüş açısı olduğu besbelliydi. Yazı Kırşehir’den gönderilmişti ve A. Buğra imzasını taşıyordu. Yazının sahibi, Kırşehir Lisesi’nde öğrenci olduğunu belirtiyordu. Yazıyı büyük bir memnuniyetle yayımladım ve yazarına bir mektup göndererek takdirlerimi belirttim. Yazılarına da devam etmesini bildirdim.

Bir gün Erol Güngör çıkageldi. Pek az konuşuyordu. Onunla böyle tanıştık. Kapının yanında, ayakta sessizce dikilişi hâlâ gözümün önündedir. Onun bu hâlini, İstanbul’a yeni gelmiş bir Anadolu delikanlısının çekingenliğine vermiştim. Daha ortaokul sıralarındayken Ahi Evren Câmii’nin imamı olan Dedesi Hâfız Osman’dan eski yazıyı öğrenmişti. Ailenin sahip olduğu kütüphane de, Erol’un târih ve kültür konularına olan ilgisini pekiştirmişti. Lise öğrencisi genç artık ders kitaplarıyla yetinmiyor, fikir ve kültür eserlerini de okuyordu. İstanbul’a geldiğinde, fikrî altyapısını çoktan tamamlamış nâdir gençlerden biriydi.

Genç istidatları keşfetmekte, onların daha iyi yetişmelerini sağlamakta ve onları lâyık oldukları yerlere götürmekte şaşılacak bir mârifet sâhibi olan Fethi Gemuhluoğlu, Erol’u biraz yakından tanıyınca ondaki kabiliyeti görmüştü. Mümtaz Turhan’a götürdü. Mümtaz Turhan, Edebiyat Fakültesi’nde profesördü ve Türkiye’nin en iyi yetişmiş ilim ve fikir adamlarından biri olarak kabul ediliyordu. Kendisine takdim edilen bu gençle kısa bir konuşmadan sonra ‘Hukuk Fakültesi’ni bırak, buraya gel. Bu kürsünün senin gibi kabiliyetlere ihtiyacı var‘ dedi. Erol, tereddüt etmeden Edebiyat Fakültesi ne geçti. Artık, Felsefe Bölümü’nün başarılı öğrencilerinden biri, hocası Mümtaz Turhan’ın da gözbebeğiydi. Bir tanıdığı O’nu, o sıralar genç bir doçent olan Ayhan Songar’a götürdü: ‘Erol Güngör’dür bu. Mümtaz Turhan Bey’in sevgili talebesidir‘ demişti. O’nun da sevisine ve desteğine mazhar oldu.

Akademik konuların konuşulduğu, fikir tartışmalarının yapıldığı, dost meclislerinin kurulduğu bir yer olan Marmara Kıraathanesi de Erol Güngör’ün devam ettiği bir merkezdi. Orada Ziya Nur Aksun, Nuri Karahöyüklü, Mükrimin Halil Yinanç gibi şahsiyetlerin sohbetlerini dinliyor, pek söze karışmıyordu.

İstanbul gibi büyük ve pahalı bir şehirde kendi imkânlarıyla okumak mecburiyetindeydi. Bu imkânı sağlamak üzere, onu Edebiyat Fakültesi’ndeki boş bir ‘bahçıvan’ kadrosuna alıp memur yaptılar. Fransızca bilen bir öğrenciydi. Bununla yetinmedi ve üniversiteye devam ettiği yıllarda İngilizceyi de öğrendi. 23 yaşında, üç dil bilen ve geniş bir fikrî birikimin sâhibi olan genç bir ilim adamı…

İlk eseri de o yıllarda yayımlandı. Türkiye’deki Misyonerlik faaliyetleri hakkında idi.  Bu kitap, günümüzde dahi önemini korumaktadır.

1961 yılına gelindiğinde, yeni Anayasa, eskiye göre geniş hürriyetler getirmişti. O zamana kadar meydanda görünmeyen Marksist kadrolar birden ortaya dökülmüşlerdi. Yoğun bir propaganda faaliyeti bütün hızıyla gelişiyordu. Bu fikir ve kavram kargaşasına istikamet verme ihtiyacını duyan Mümtaz Turhan ve arkadaşları da ‘Yol‘ adında haftalık bir gazete yayımlamaya başladılar. Erol Güngör de orada makaleler yazıyordu. Asistanlığının dördüncü yılında doktor unvanını aldı.

Askerlik günlerindeki boş vakitlerinde tezini hazırladı ve terhis olduğu 1970 yılında doçent pâyesini aldı.

Orta Doğu Gazetesi’nde başmakale yazmaya başladı. Ülkede anarşi iyice tırmanmıştı. O soğukkanlı, akla ve ilmî verilere dayanan yazılar yazıyordu. Her tarafta Erol Güngör konuşuluyordu. Erol Güngör ise kalp krizi geçirmiş, acılar içerisinde kıvranıyordu. Ayhan Songar alakadar oldu, sağlığına kavuştu. Dostlar tavassut ettiler, Şeyma Taşçıoğlu ile evlendi.

Erol Güngör imzası taşıyan kitaplar art arda yayımlanıyordu.

Çok kimse onu, soğuk, kibirli ve kendisine uzak bulurdu. Bu yanıltıcı görünüşünün altında ise mütevazı, içine dönük, çelebi bir tabiata sâhipti. İnsanlar arasında fark gözetmezdi. Sosyal mertebenin en üst kademesi ile en alt kademesinde bulunan insanlara aynı şahıs değeriyle yaklaşırdı. Kibirli değildi ama haysiyetine düşkündü. Bilhassa özel hayatında kanaatkâr, azla yetinen, fevrî heyecanları olmayan bir kimseydi. Yakından tanıyanlar, onun Yunusların, Mevlânaların temsil ettiği değerler dünyasının 20. yüzyıldaki meyvesi olduğunu söylüyorlardı.

Yeni kurulan Konya Selçuk Üniversitesi’ni kısa zamanda teşkilatlandırdı. Bilinmeyen bir güç, belki bir önsezi O’na acele etmesini fısıldıyordu. Ele aldığı işleri bir an önce tamamlama telâşı içindeydi. Fakat eşi ve yakınları, O’nu sevenler hattâ uzaktan tanıyanlar bile korkuyorlardı. Zayıf kalbi bu kadar yükü kaldırabilecek miydi?

Geçici olarak İstanbul’a gelmişlerdi. Sabah erken saatte Konya’ya dönmek üzere hareket edeceklerdi. Arabanın bagajını açarken birden kalbine sanki bir bıçak girmiş gibi oldu. Sendeledi. Elindeki paket yere düştü. Kendisi de birlikte… Ecelin zâlim pençesi, gökten bir yıldızı söküp almıştı. Târih: 24 Nisan 1983’tü, henüz 45 yaşındaydı…

Mekânı Cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

 

Altan Deliorman: Türk Yurdunun Bilgeleri, Timaş Yayınları, İstanbul 2009. (Özetlenerek iktibas edilmiştir)

 

 

Beka, Zeka, Şifa, Yeni Zelanda

Yeni Zelanda, dünyanın emniyetli, en sakin ülkesi olarak lanse ediliyor. Beynini Hıristiyan fanatizmi, Müslüman ve Türk düşmanlığıyla afyonlamış biri çıkıyor, insanların en dokunulmaz, mutlak saygı gerektiren mekânı camide, mübarek Cuma gününde, en masum hali olan ibadet esnasında, otomatik silahla 50 kişiyi büyük bir zevkle öldürüyor ve bunu büyük bir hazla canlı yayınlıyor. Biz de, “Bu bir ‘Hıristiyan terörü’dür, münferit değil örgüt işidir, batının zihni arka planının yansımasıdır, belki de İslam dünyasıyla ilgili ileriye dönük projenin kıvılcımıdır.” diyoruz; biraz duygusal, biraz öfkeli, biraz da sağduyulu tepkiler veriyoruz.

Terörist, saldırı öncesi 73 sayfayı muhtevi bir manifesto hazırlıyor, burada Cumhurbaşkanımızı ismen hedef alan ve ülkemizi hedef gösteren ifadelere yer veriyor. Silahına, tarihe Hilal – Haçlı Savaşı olarak geçen olayların tarihlerini ve mekânların isimlerini kazıyor. Türk ile Müslüman sözcüklerini eş anlamlı olarak kullandığını anladığımız terörist, “Ey Türkler, Boğaz’ın doğusunda barış içinde yaşayın. Batıya geçerseniz Kostantiniye’ye (İstanbul’a) gelip hepinizi öldüreceğiz. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız.” İfadelerini özellikle öne çıkarıyor.

Birikmiş kinin tezahürü, vahşi, insanlık dışı olay sonrasında dünya egemenlerinden beklenen tepki, maalesef, gelmiyor. Sıradan bir cinayet gibi dillendiriliyor. Dünya medyasının bir kısmında terörist için “melek yüzlü çocuk” nitelemesi yapılıyor, insanlığın vicdanı denebilecek çok az insan eyleme ve yöneticilere tepki koyuyor ve bu günü “kara bir gün” olarak değerlendiriyor.

Önce bu olayın adını koyalım: Bu “Hıristiyan terörü”dür. Siyasilerimiz, bulundukları sorumluluk mevkiinden dolayı, söylemekten kaçınsa da bunun adı “Hıristiyan terörü” dür.  “İslami terör” ifadesini rahatlıkla kullananların buna “Hıristiyan terörü” diyememeleri, tam bir samimiyetsizliktir, bağnazlıktır, düşmanlıktır. Bu hastalık tedavi edilecekse önce teşhis, çocuk çağrılacaksa adı konmalı. Bu olayın, arka planı ve ileriye dönük yol haritası vardır.

Böyle bir vahşete “İyi ki oldu.” denmez, övgüler düzülmez. Ağıtlar yakılarak da bir yere varılmaz. Her türlü namus, şeref, insanlık dışı değerlerden yoksun böyle bir olaydan çıkaracağımız ders şudur:

1.       Müslümanlar, dünyanın en emniyetli ülkesinde dahi huzur içinde yaşayamayacaklarını bilmelidirler.

2.       İnançlar savaşı bitmemiştir, devam etmektedir.

3.       Batı’nın, İslam inancına ve Türklere karşı kini canlıdır ve hiç bitmeyecektir.

4.       Batı’nın, geldiği sözde yüksek medeniyeti, barış anlayışı, demokrasisi kendisi için geçerlidir, bu söylemler diğer ülkelere yönelik kandırma aracıdır.

5.       Batı’nın insanlığa sunacağı insani bir değer zaten yoktu, bundan sonra da olmayacaktır.

6.       Müslümanlar artık kendilerine bir çekidüzen vermelidirler, maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmalıdırlar.

7.       Müslümanlar, maddi ve zihni konfordan vazgeçmelidir; kaynaklarını harekete geçirmeli, işgale uğrayan zihin dünyasını ihya ve inşa için bir yol haritası hazırlamalıdır.

8.       Müslümanlar, emperyalist Siyonistlerin ve Hıristiyanların devşirerek içlerine soktuğu ajanları deşifre etmeli, bunlar için hukuki veya cebri tedbirler almalı.

9.       Özellikle, Türkiye kadar kendi hainini yetiştiren bir başka ülkenin olmadığını sanıyorum. İçimizde yetişen hainlere, Batı’nın içimize soktuğu ajanlara hayat hakkı tanınmamalı. Hainlerin yetişmesine imkân sağlayan bataklıklar derhal kurutulmalıdır.

10.   Bu coğrafyada ve konjonktürde yaşayan herkes için birlik içinde bir olmak, zorunluluktur.  “Beraber olmak” bile, ayrışmaya yol açabilecek, tehlikeli bir söylemdir.

11.   Bu topraklarda yaşayan milletlerin her zaman bir “beka” sorunu vardır. “Su (asker) uyur, düşman uyumaz.” sözü, güneş kadar hem bir hakikattir hem bir hayattır.

Ötekileştirmek, düşmanlaştırmak, şeytanlaştırmak;  hem Batılalar hem Siyonistler için var olmanın ön şartıdır. Bunlar, bir Hıristiyan’a tarihin, bir Siyonist’e Muharref Tevrat’ın verdiği görevdir. Kan, barut, gözyaşı ile yaşar bu kültürün insanları. Kardeşlik, barış, sevgi; birer aldatmacadır. Biz paylaşarak, kucaklaşarak hayat buluruz; onlar dövüştürerek, aldatarak hayat bulurlar.

İnsani zekâmızı, onların şeytani zekâsından fazla kullanmazsak, her zaman bir “beka” sorunumuz olacaktır. Batı’nın genlerindeki bu hastalığın şifası yok görünüyor. Bizdeki, adına “hainlik” veya “küçüklük kompleksi” diyebileceğimiz hastalığı, zor da olsa, tedavi edebiliriz.

Yeni Zelanda’da hunharca öldürülerek şehit olanlara rahmet, Batı’da hastalıklı ve bizde “beka”nın önemini kavrayamayan zekâ sahiplerine şifalar dilemek, insanlığımızın gereği.

 

 

Göç Yolu

 

Deli bir rüzgar ese ese yağmuru çağırıyor
Bahar yaprakları başımda esen konfeti 
Her biri şiir gibi düşüyor, toprağa,saçlarıma
Öldüm mü yoksa, bu kulağımdaki uğultu ne
Bu başımda öten kuşun adı ne
Bu taşa adım önceden mi yazıldı
Ben kimim…

Güvercin gagasında hayat, ne çıkarsa bahtına
Uzak göç yollarındayım, kimse duymuyor beni
Üstelik dilimdeki mektubun bir adresi de yok
Sağ alt köşe de sol üst köşe de kendi adım yazılı
En son umudu katlamış koymuştum zarfın içine
Postacı düşürdüm dedi….yalan
Beni kandırmak kolay sanıyorlar, kanmadım

Yorgun kuşların telesinde yüklü şiirler
En yüksekten uçuyorum, en uzağı görmek için
Yine yarım ay, yarım gülüş, yarım türkü
Tükenmiş ömrün, bahar ayına koşar adım
Sürüyorum günü şekersiz çayın hatırına yudum yudum
Söyleyemediğim yarım şiirler çayla demini alsın

içimde deli bir rüzgar, toplu bir ayaklanma gibi duruyor
estikçe, döküldü bahar çiçekleri savruk yitik yıllarıma
şimdi hangi yağmuru çağırsam düş ağrılarıma 
yarım kalmış, yazılmamış onca şiir yanar saçlarımda
Bu mevsim hasat zamanı değil
Siz içinize doğru göçün
Ben su almış duvar gibi direniyorum
Ya siz yanlış öğrettiniz,ya ben yanlış anladım
Tersinden okuyunca da TEĞET geçmiyor acı….

zeytin kelimeler

 

 

Mustafa Kemal’siz Çanakkale

Diyanet İşleri Başkanlığı, Çanakkale Zaferinin yıldönümlerinde, bütün camilerde Cuma hutbelerinde zaferle ilgili mesajlar verir.

Bu sene de bir hutbe okuttu. Bu sene de yine hutbelerde Mustafa Kemal Atatürk’ten ve Milletimizin adı olan TÜRK isminden bahsetmedi.

Diyanet, “geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’ne de cuma hutbelerinde yer vermemişti.”

Hutbede “Bugün bizlere düşen, Çanakkale’de şahlanan o muazzam ruhun idrakinde olmaktır. Bizi biz yapan, bizi millet yapan değerlerimizin etrafında kenetlenmek, onları nesillerimize aktarmaktır” denildi.

Ama Mustafa Kemal’in Çanakkale Kara Savaşlarının kaderini değiştiren rolünü ve Atatürk’ün bizim ortak değerlerimizden olduğunu hiç dikkate almadı.

Mustafa Kemal Atatürk’e devamlı lanet okuyan “Fesli Kadir” denilen meczubu hastanede ziyaret eden, Ali Erbaş’ın başkanı olduğu DİB’den başka türlüsü beklenmezdi.

Diyanet’in bu tavrı son 17 senedir ülkeyi yöneten zihniyetin bir küçük örneğidir sadece.

**********************************

Çanakkale Kara Savaşları ve Atatürk

Çanakkale’nin Deniz Savaşı kısmı çok önemlidir. Dünyanın en büyük donanmaları Çanakkale’yi geçememiştir.

Çanakkale’de Deniz Savaşı kısmı, İngiltere ve Fransa donanmaları ile kıyılarda yerleştirilmiş Türk tabyaları ve bataryaları arasında geçti.

18 Mart 1915’te, özellikle Seyit Onbaşı gibi askerlerimizin müthiş kahramanlığı ve Nusrat Mayın Gemisi’nin yerleştirdiği mayınların İngiliz gemilerini batırmasıyla zaferimizle sonuçlandı.

Ancak Çanakkale Kara Savaşları da sonuçları bakımından, en az Deniz Savaşı kısmı kadar önemlidir. Sinan Meydan’ın ifadesiyle, “Düşman 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nı denizden geçemeyince, bir ay kadar sonra, 25 Nisan’da karaya, Gelibolu’ya çıkacaktı. Düşman karaya çıktığında karşısında Atatürk’ü bulacaktı.

Eğer 8,5 ay süren, şehit ve yaralı 200 binden fazla kayıp verdiğimiz Çanakkale Kara Savaşları kaybedilseydi; eğer Atatürk 25 Nisan’da, 9, 10, 21 Ağustos’ta Arıburnu, I. Anafartalar, Conkbayırı ve II: Anafartalar zaferlerini kazanmasaydı, deniz savaşının anlamı kalmayacaktı.”

**********************************

Zaferdeki Rolü Rütbesinin Çok Üzerinde Oldu

Mustafa Kemal kendi isteği üzerine, Liman Paşa tarafından, Çanakkale cephesine atanmıştı. 20 Ocak 1915′te yeni kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığı’na tayin edildi. 25 Şubat 1915′te savaşlara katılmak üzere Eceabat’a geldi. Daha muharebelerin ilk iki ayı içerisinde başarılarından dolayı rütbesi yarbaylıktan albaylığa yükseltildi ve toplam 3 madalya ve 3 nişan verildi.. 8 Ağustos gecesi Anafartalar Grup Komutanı oldu.

Rütbesinin üstündeki birliklere komutanlık yaptı. Kritik durumlarda risk alarak olağanüstü yetkiler kullandı. Savaşın kaderini değiştirdi.

Çanakkale Cephesinde ordu komutanı olan Liman Von Sanders Paşa, “Türkiye’de Beş Yıl” adlı anılarında O’ndan söz ederken; “O’nun kendi üstlerini aşarak, cesaretle ortaya koyduğu raporlarındaki görüşlerin, son derece doğru çıktığını” yazıyordu.

Kazandığı zaferlerde dikkati çeken husus, ortaya koyduğu “askeri dehadır. Akıldan doğan kahramanlıktır.”

**********************************

Mustafa Kemal’in Müthiş Emri

Mustafa Kemal, düşmanın ilerlediği ve askerin cephane yokluğu nedeniyle çekildiği anda, askerlerine şu tarihi talimatı verebilen bir komutandı:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler alabilir!…”

***

Bomba Sırtı Olayı

Mustafa Kemal daha cephede iken, dönemin ünlü gazetecilerinden Ruşen Eşref Ünaydın cepheye giderek O’nunla söyleşi yapmış.

Bu söyleşi çalıştığı gazetede yayınlanmış; sonra da yine Ruşen Eşref Bey tarafından, “Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat” adıyla kitap olarak yayınlanmıştır…

Mustafa Kemal’in Ruşen Eşref Bey’e anlattıklarından şu sahneyi ürpermeden okumak mümkün mü?

“Size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında uzaklığımız sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak…

Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümü düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor.

Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz?

Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok!

Okumak bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar.

Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur!”

Ey Diyanet! Hutbelerinde bu müthiş sahneyi bile Mustafa Kemal’in dilinden diye anlatamıyorsun. Yazıklar olsun.

**********************************

Topkapılı Mehmet

Çanakkale’de Mustafa Kemal’in emrindeki erlerden biri Topkapılı Mehmet’ti. Mustafa Kemal’in manga komutanı yaptığı bu bıçkın delikanlı en tehlikeli görevleri başarıyla yerine getiriyordu.

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığında, Topkapılı Mehmet’i gizli istihbarat için kurduğu Mim Mim Grubu’nun başına getirdi.

Anadolu’ya silah, cephane, adam kaçıran bu yurtsever kabadayı sokakta müthiş bir istihbarat ağı kurmuştu.

Filmi çekilmesi gereken operasyonlara imza attı.

Mesela İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’un makam otomobilini çaldı, kendisi sürerek götürdü, Ankara’da Mustafa Kemal’e hediye etti.

Mustafa Kemal’in İstanbul Milletvekili olması teklifini teşekkür ederek kabul etmedi.

TBMM tarafından 1500 lira maaş bağlandı. O’nu da kabul etmedi, Kızılay’a bağışladı.

(Yılmaz Özdil’in ‘Mustafa Kemal’ kitabından.)

***

Bigalı Mehmet Çavuş

Seddülbahir’de vuruşuyordu. Mermisi bitince tüfeğini kırarak İngilizlere fırlatmıştı. Daha sonra taşla ve istihkâm küreğiyle saldırmıştı.

Başından ciddi şekilde yaralanmıştı, avuçları paramparçaydı ama İngilizleri püskürtmeyi başarmıştı.

Mustafa Kemal, kahraman Bigalı Mehmet’e hediye verdi. Muharebe Madalyası verilmesini sağladı.

Mustafa Kemal tarafından madalya sahibi yapılan, memlekete tanıtılan Bigalı Mehmet Çavuş “Mehmetçik” kavramının isim babası oldu.

Bu olaydan sonra Türk askerine “Mehmetçik” denilmeye başlandı.

Bigalı Mehmet Çavuş savaştan sonra köyüne döndü. Kendisine teklif edilen maddi yardımları asla kabul etmedi.

(Yılmaz Özdil’in ‘Mustafa Kemal’ kitabından.)