19.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 555

Girit Adasına İsrail Radarı…

Doğu Akdeniz’de ama özellikle Kıbrıs adasının çevresinde tespit edilen zengin doğalgaz ve petrol yatakları, hem Kıbrıs konusunun çözümüne yönelik adımları, hem de bölgenin zengin enerji yataklarına hâkim olma yarışının önemini biraz daha arttırmıştır.

Bu yarışa odaklı gerilimin her geçen gün biraz daha yükseldiği ‘Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında’  Yunanistan‘ın diğer ülkelerle kurduğu ittifakları Ege’ye ve askeri alana da taşımaya yönelik adımlarını ülkemiz çok yakından takip etmektedir.

Daha önce hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de Milli Savunma Bakanı Akar tarafından ‘Ne Ege’de ne de Akdeniz’de oldubittiye izin vermeyiz ve her iki tarafta da aynı anda haklarımızı koruma gücüne sahibiz’ sözleriyle:

Ülkemizin gözbebeği silahlı kuvvetlerimizin 27 Şubat – 08 Mart tarihleri arasında vatanımızı çevreleyen üç denizde donanmamıza ait 103 gemi 20 bin personel ve hava kuvvetlerimizle gerçekleştirdiği  ‘Mavi Vatan 2019’  tatbikatıyla anlaması gerekenlere önemli mesajlar verilmiştir.

Akdeniz’deki enerji yataklarının tespitiyle ilgili Güney Rum kesimin 2003 yılından beri aktif bir politika izlediği, ilk olarak Mısır’la başlattığı doğal gaz ve petrol arama anlaşmasına daha sonra Lübnan, Suriye ve İsrail ile devam ettiği bilinmektedir.

Yunanistan da bu yönde adımlar atmış; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, İtalya, Fransa ve ABD ile çeşitli ittifaklar kurmuş, son olarak da ‘İsrail ile Girit‘te çok gelişmiş bir askeri radar üssü kuracağını açıklamıştır.

Güney Rum kesiminin Akdeniz ve Kıbrıs adası çevresindeki enerji yataklarının kullanımı ile atmış olduğu tek taraflı ve uzlaşmaz adımı,

Yunanistan’ın daha önce bize ait 18 Ege adasına el koyması,

Şimdide Girit’e İsrail’le birlikte uzun menzilli bir radar kurmasının gündeme gelmesi;

Önümüzdeki dönemde özellikle bu bölgede Türkiye’nin dış ilişkilerinde sıkıntılı bir süreci işaret etmektedir!

Aslında Yunanistan Ege’yi gözetleyebilecek radar ağlarına zaten sahiptir. Ama aynı konunun yeniden gündeme getirilmesinin Yunanistan‘ın yeni bir oyunu olup olmadığının anlaşılabilmesi için İsrail’in de bir açıklama yapması gerekir.

Eğer İsrail de bu radar kurulumuyla ilgili net bir açıklama yapar ve kabullenirse; ilk defa Ege’de Türkiye’yi tehdit etme amacıyla kullanılan bir projenin parçası olduğu da göstermiş olacaktır.

ABD’yi de yanlarına alarak, ”MedEast” petrol boru hattı sözleşmesiyle, bölgede bulunan petrol ve doğal gazı Girit adası üzerinden Yunanistan ve AB ülkelerine taşımayı amaçlayan Türkiye karşıtı bu Bizans oyun severlerine ülkemizin de karşılık vermesi milli menfaatlerimiz ve mütekabiliyet esasları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Özellikle Ege’de Girit‘e en yakın noktalardan biri olan Aksaz Deniz Üssü’ne, ya da Datça’ya konuşlandırılacak BORA füzeleri, Yunanistan ve İsrail’e verilecek iyi bir mesaj olacaktır.

Bunun dışında KKTC’ye deniz ve hava üsleri kurulması, öncelikle Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları bölgesindeki hak ve hukukumuzu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletini koruma kararlılığımızı, hem de adanın güneyine çok hızlı şekilde erişme niyetimizi de göstererek:

Rum Kesimi’ne kurulması sürekli gündemde olan yabancı üslere yönelik; topçu roketleri, güdümlü topçu füzeleri, seyir füzeleri, kara konuşlu gemi savar füzeleri ve hava savunma sistemleri yerleştirilmesini gerektiğinde bertaraf edebileceğimiz kararlılığımızı da göstermesi bakımından da stratejik öneme haizdir.

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi–V

19.yy ve 20.yy başlarında başta İstanbul olmak üzere birçok Osmanlı şehrinin nüfus artışlarını ayrıntılı olarak veren S.Temel, bunun savaşlar nedeniyle yaşanan göç hareketlerinden kaynaklandığını ve bu durumun ekonomik kötü gidişi daha da hızlandırdığı görüşünü benimsemektedir. Bunun yanısıra yabancıların yatırım yaptığı yerlerin de kendine nüfus çektiğini düşünen Yazar, eşzamanlı olarak hızla artan kozmopolitleşmenin doruğa vardığı yer olarak da İstanbul’u işaretlemektedir.

“Küffara el açma” görüntüsü vermemek için çekingen davranan Osmanlı’nın dış borç adına ‘ilk günah’ı Kırım Savaşı’nda 3,3 milyon sterlinlik tahvil satarak yüklenmesini hikâyeleştiren Tezel, malî yükün kartopu gibi büyümesiyle 1875 iflası ve 1881 Dûyun-u Umumiye İdaresi altına girmekle emperyalist sömürünün en önemli aracı haline geldiğini ifade etmektedir. Yazarın dediği gibi 1854 ile 1914 arasındaki dönemde 359 milyon Osmanlı Lirası tutarında bir dış borç yükünün altına giren Osmanlı’nın eline geçen net para ise borçlanma usûlünden dolayı yalnızca 222 milyon Osmanlı lirasıydı.

Kısaca DUİ olarak nitelediği Dûyun-u Umumiye İdaresi üyelerinin aynı zamanda belli başlı şirketlerin yönetim kurulu olmalarını işleyen Y.Tezel, Avrupa emperyalizminin klasik bir siyasî ve malî müdahale kurumu olan DUİ’nin 1915’te 5.300 çalışanıyla “Devlet içinde devlet” gibi iş gördüğünü dile getirmektedir. Bu arada yüzde yüz yabancı sermayeli Osmanlı Bankası’nın da bu borçlanmalara aracılık yapmaktan dolayı büyük kârlar edindiğini belirtmektedir.

Deutsche Bank, Credit Lyonnais, Galata Bankerleri ve Fransız Tütün Rejisi hakkında bilgiler veren Yazar, Osmanlı ekonomisindeki emperyalist sömürünün büyük ölçüde ticarete dayandığını vurgulamaktadır. Tütün Rejisi’nin 1888 – 1909 döneminde 2 milyonluk yatırımla 4 milyon sterlinlik kâr sağladığını, 1915’e kadar inşa edilen 6.107 kilometrelik demiryolunun 4.037 kilometresinin yabancılarca yapıldığını ve bu arada har vurup harman savuran Padişah Ailesi’nin gayrimüslim bankerlere olan borcunun daha 1863’te 11 milyon sterline ulaştığını da ayrıntılandırarak anlatmaktadır.

1683 Viyana Bozgununu ‘büyük şok’ olarak tarif eden Yahya S. Tezel; kazanılması yüzyıllar sürmüş bölgelerinin birkaç yıl içinde kaybedilmesinin Osmanlı’yı dışarıdaki yeniçağa ayak uydurmaya zorladığını, dâr’ül-harb olarak gördüğü Avrupa’ya 700-800 kişilik inceleme heyetleri göndererek cihad anlayışını sonlandırdığını, Tercüme Odası ve Avrupa mantığıyla açılan mühendis okullarıyla birlikte bir var-kalma mücadelesinin mecburî tercihinde yol almaya başladığını ifade etmektedir.

İlerideki millî devleti kuracak kadroların bu okullarda ve Osmanlı devlet düzeninin bir bütün olarak çağdaşlaştırılması anlayışıyla yetiştiğini söyleyen Yazar, Türk milliyetçiliği hareketinin bu yeni asker-bürokrat kadronun içinde filizlendiğini ve ilk kez 1908 ile 1918 yılları arasında İttihat ve Terakki iktidarında ‘iktisadî milliyetçilik’ biçiminde denendiğini dile getirecektir.

“Cumhuriyet’in Devraldığı İktisadi Kaynaklar” başlığındaki ikinci bölümde öncelikle ‘İnsan Kaynakları’nı ele alan Tezel, Türkiye nüfusunun 1914 – 1927 arası dönemde 16,3 milyondan % 17’lik bir düşüşle 13,6 milyona gerilediğini tespitlemektedir. 1912’de imparatorlukta iç ticaret yapan işyerlerinin sadece % 15’inin Türklere ait olduğunu, 1922 İstanbul’unda dış ticaret işletmelerinin sadece % 4’ünün Türklere ait olduğunu anlatan Yazar, 1927’deki Türkiye nüfusunun % 99’unun Müslüman olduğunu ve % 86’sının Türkçe konuştuğunu aktarmaktadır. Dahası okur-yazar oranı da % 11’dir.

Otomobille yapılacak olan Ankara – İstanbul yolculuğunun 80 saat sürdüğü istatistiğini veren Yazar, tarımsal sulama alanında Anadolu’nun Helenistik ve Roma dönemlerinin de gerisinde kaldığını söylemektedir. Evlerde kullanılan en önemli enerji kaynağı da tezektir.

 

 

Cumhur İttifakının İzmit Adayı Sibel Gönül’le Gönülden Sohbetimiz:

Memlekette son yıllarda işlevi fena halde körelen organların başında şüphesiz ki basın geliyor. Basın haddinden fazla kutuplaşmış durumda. Ortada eklemlenip herkese kapısını açan çatıların sayısı gitgide azalıyor. Tabii ki bunda 17 senelik iktidarın büyük rolü var. Basın konusunda ancak darbeler döneminde görebileceğimiz otoriter bir duruş sergiledi. Gazeteciler olmadık sebeplerden baskı gördüler. Dolayısıyla basında kutuplaşma aldı başını gitti. Bugün içinde her görüşten insan barındıran, herkesin kendinden bir parça bulabileceği gazeteler, dergiler, haber siteleri bulmak çok zor.

Ben 3 sene kadar önce bu işlere ciddi ciddi başladığım zaman kendime bir söz verdim. Kalemim hiçbir tarafa ait olmayacak, gördüklerimi, inandıklarımı ne olursa olsun paylaşacağım. Hak yemeyeceğim, edebi asla elden bırakmayacağım. Daha sonra İYİ Parti’nin kuruluş çalışmalarında yer aldım, gençlik teşkilatında idareci oldum. İdareci olduğumda da dedim ki partideki rolüm başka, köşe yazarlığı başka. Asla birbirine karıştırmayacağım. Zaten 24 Haziran’da ve sonraki süreçte partimi eleştirmekten de hiç geri kalmadım. Çünkü olması gereken budur. Eğer iyi bir köşe yazarı olmak istiyorsanız diğer kimliklerinizi kenara bırakıp, tarafsız bir noktada dimdik durabilmelisiniz. Bunu başaramazsanız ancak ve ancak bir kesimin yazarı olursunuz, herkesi kucaklayamazsınız.

31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinde güzel İzmit’imizde harika bir yarış var. Millet ittifakı CHP Kocaeli Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet’le, cumhur ittifakı AKP’de pek çok pozisyonda görev yapmış eski milletvekili Azize Sibel Gönül’le, DSP İzmit’in sevilen siması Hülya Yıldırım’la, SP ise örnek beyefendi Ahmet Özen’le yarışa girdi. Seçim mükemmel ilerliyor. Bütün adaylar düşledikleri İzmit uğuruna karınca gibi çalışıyorlar ve birbirlerini asla kırmıyorlar. Bu örnek yarışı köşeme taşıyıp ülke genelindeki okuyuculara tanıtmayı kendime vazife bildim.

Fatma hanımla partideki görevim itibariyle pek çok kez bir araya geldik, çalıştık, konuştuk. Bu yarışı hakkıyla yansıtabilmem için muhalifi olduğum iktidarın adayını ziyaret etmem gerekiyordu. Kendime edindiğim prensipler gereği zerre kadar tereddüt etmeden memnuniyetle kendisiyle iletişime geçtim. Sağ olsun Sibel Hanım beni kabul etti.

Bu yazımda AKP ve MHP’nin oluşturduğu cumhur ittifakının İzmit belediye başkan adayı, AKP kurucusu, eski kadın kolları başkanı, eski genel başkan yardımcısı ve 23. & 24. Dönem Kocaeli Milletvekili Mimar Azize Sibel Gönül’le sohbetimizi aktaracağım.

3 Senede özellikle yerel siyasetimizde fevkalade sayılan çok insanla söyleşiler yaptım. Ama AKP’li biriyle, hatta AKP’nin ağır topuyla ilk kez araya geldim. Alnımın akıyla çıkabilmek benim için çok önemliydi. Çıkabilmek için dua ederek, İzmit’teki ofisin yolunu tuttum. Peşinen söylemeliyim ki Sibel Gönül dibine kadar samimi. Seçim ofisleri partilerin kalbi sayılacak yerlerdir ve buralarda yapılan dikkatli gözlemler kritik mesajlar verir. AKP’nin ikinci ismi olmaya kadar yükselmiş bir parti kurucusunun ofisindeki samimi atmosfer etkileyiciydi. Kendimi Sibel hanımın evine misafirliğe gitmiş gibi hissettim. ”Nerede bizim genç gazeteci ?” diye sarılarak buyur etti beni. Görevi kendisine yardımcı olmak olan, bunun için orada hazır bulunan tonla insana rağmen ”Sen benim misafirimsin.” diyerek rica ettiğim suyu kendisi ikram etti. Elinden almayı denediğimde vermedi. Şaşkınlıklar içinde kaldım. Sohbetimize başladıktan az bir süre sonra ”5 Dakika müsaadeni isteyebilir miyim ?” diyerek kalktı yandaki mutfağa geçti. Oradakilere ”Çocuklar saatlerdir çalışıyorsunuz, yemek yediniz mi? Aç kalmayın sakın, üzülürüm !” diye son derece anaç bir uyarıda bulunup, asistanına hatırlatmalar yapıp yanıma tekrar geldi. Bu andan sonra üstümde hiç tedirginlik kalmamıştı, senelerdir tanıdığım bir teyzemle sohbet eder gibiydim…

AKP Kurucuları arasında yerini almasından ardından siyasette yükselişini konuştuktan sonra ”Aklınızda hep belediye başkanlığı gibi bir düşünce var mıydı ?” dedim.

”Hiçbir zaman makam kaygısı gütmedim. Bu milletvekilliği dönemimde de böyleydi, genel merkez kadın kolları başkanlığı dönemimde de genel başkan yardımcılığımda da. Bizim için asıl olan makamlar mevkiler değil, davamızdır. Bizim için asıl olan milletimize hizmettir.  Şimdiye kadar hep daha güzel bir Türkiye için, daha mutlu bir Kocaeli ve İzmit için çalıştık. Şimdi de Cumhurbaşkanımızın teveccühü ile İzmit’imize hizmet etmek için aday olarak görevlendirildim. Bu şehrin havasını solumuş, sokaklarında yürümüş, profesyonel meslek hayatına mimar olarak, İzmit’te başlamış, İzmit’te devam etmiş, burada hayaller kurmuş ve birçok hayalini gerçekleştirmiş, İzmitli bir ablanız, bir kardeşiniz olarak, borçlu olduğum İzmit’imize hizmet etme arzusuyla yola çıktım. İnşallah rabbim her birini kardeşim gibi sevdiğim İzmitli hemşerilerimize hizmet etme imkânını bizlere bahşeder.” diyerek yanıt verdi.

”Peki adaylığınıza tepkiler nasıldı ?” diye ekledim hemen.

”Uzun yıllar siyasette olduğumdan bu durum çok da şaşkınlıkla karşılanmadı. Güzel tepkiler aldım. Genel Merkez görevim de olduğundan Türkiye’nin farklı illerinden tebrik telefonları aldım, uzun yıllar sahada olmuş eski sayın bakanlardan tebrikler aldım. Arayan herkes dualarıyla yanımda olduğunu ifade etti. Bu çok güzel bir durum. Tüm Anadolu’nun dualarıyla çıktık yola.” dedi.

İkimizin de Maşukiye ile yakın ilişkileri mevcut olduğu için sohbetimize biraz oradan devam ettik. Uzun yıllar mimar olarak Maşukiye’de faal olduğundan bahsetti. Ben de bunu bildiğimi hatta annemlere ve teyzemlere seneler önce projeler çizdiğinden bahsettim. Çok memnun oldu. Sonra konu mesleğine, mimarlığa geldi. Kampanyasında mimarlık mesleğinin üzerinde neden durduğunu merak ettiğimi söyledim ve sordum.

”Mimar olmanın belediye başkanlığına katkılarına dikkat çeker misiniz ?”

”Mimarlık hem sayısal hem görsel bir meslektir. Bir binanın işlevini de estetiğini de düşünmek zorundasınızdır. Ben İzmit’in her mahallesinde proje yaptım. Her mahallesinin öyküsünü yaşayarak öğrendim. Şu anda İzmit’te hangi mahallenin mimari olarak neye ihtiyacı olduğunu adım gibi biliyorum. İzmit’i hem daha kullanışlı hem daha güzel bir hale getireceğiz.  İzmit bir tarafından denizi bir tarafında yeşili olan tepeleri olan bir şehir.  Tepelerinden denize baktığınızda mükemmel bir manzarası var. Ama bir de denizden İzmit’e bakın. İşte o görüntü çok daha güzel olacak, İzmit’in siluetini hep birlikte değiştireceğiz. ” diye yanıtladı.

Bana mimari olarak neleri eksik gördüğümü sordu ben de gitmeden evvel paylaşmak için çevremden topladığım fikirleri kendisine sundum. Tek tek not aldı ve seçimden sonra özellikle değerlendireceğini söyledi. Gençlerin fikirlerini getirdiğim için bana teşekkür etti ve bana kendisinin gençlerin gözünden nasıl göründüğünü sordu. ”Ben de gençler Fatma hanımı abla, sizi ise anne gibi görüyorlar, çok samimi görünüyorsunuz.” dedim.

”Samimiyet yapay olmaz. İsteseniz de yapamazsınız. Karşınızdaki sizden o içten elektriği alamaz. Çocukluktan beri insanları seven, hayata pozitif bakan biriyim. Bunun yanında söylediğin gibi annelik içgüdüsü var. Bu durum ne milletvekilliğimde değişti, ne de diğer görevlerimde değişti, ne de bundan sonra değişir. Gençler var olsunlar, gençlerin güvenini boşa çıkarmamak en büyük duam.” diyerek cevap verdi.

”Nevzat bey çıkardı, efendim. Siz çıkarmayın.” Diyerek söze ben devam ettim. Şaşırarak sorunun ne olduğunu sordu. ”Okulumda gazete çıkarıyorduk, bırakın kendisiyle görüşmeyi gazeteyi belediyeye dağıtmak için girmemiz bile sorun oldu. Kendisiyle çok çabalamamıza rağmen hiç iletişim kuramadık. Yazmaya çabalamayı geçtim bir genç olarak, belediye başkanımı uygun zamanlarında ziyaret edebilmeliyim. ” dedim. ‘‘Çok haklısın, özellikle sen ve senin gibi üretken olabilmiş gençler bizim umudumuz, sizlere destek olmak görevimiz.” dedi.

”Size ulaşabilecek miyim yani  ?” Diye açıkça sordum. ”Hemen yaz cep telefonumu !” dedi. Şahsi olarak kullandığı cep telefonu numarasını verdi, beni çok şaşırttı. Şaşkınlığımı görünce ”Her ne olursa başımın üstünde yerin var. İhtiyacın olup da aramazsan kırılırım. Biz bunun için bu göreve talip olduk.” dedi. ”Çenem düşebiliyor pişman olmayın sonra, emin misiniz ?” dedim. Gülüştük. Bu davranışı, muhalif partinin teşkilatında görevli olduğunu bildiği bir gence yönelik bu tutumu bana gösterdi ki Sibel hanımın gönlü büyüktür, Sibel hanım her siyasetçide maalesef bulunamayan bir hazineye sahiptir. ”Tevazu…”

Projelere geçelim mi ?’‘ dedim, söze girdi.

”Okumuşsundur beyannamemizde gençlerden kadınlara, yaşlılardan engellilere her kesime yönelik projelerimiz var. Ulaşımdan kültür merkezlerine kadar, tarımsal faaliyetlere kadar İzmit’in tamamını kapsayan projelerimizle bütün şehrimizi kucakladık. Tramvay hatları, kavşak ve köprüler, mesire alanları, temalı parklar, sahil düzenlemesi, kent meydanları, cadde düzenlemeleri, konaklar, kapalı Pazar alanları, hobi bahçeleri, spor alanları, olimpik yüzme havuzu, tarımsal uygulama merkezi, elektrikli bisiklet ve elektrikli ticari taksi, yaşlı sosyal yaşam merkezi, girişim merkezi, engelsiz şehir projelerimizden bazıları.  Projelerimizi bütün İzmit halkıyla birlikte hayata geçireceğiz. Yapacağımız her projede vatandaşlarımızın fikrini alacağız. Bu nedenle birleştirici ve şeffaf bir belediyecilik anlayışı izleyeceğiz.  Ama bunların en önemlisi gönüllere gireceğiz. İnsanlar şehirler kurar, köprüler yapar. Ama asıl olan gönüllere girmek, gönüllere köprüler kurmaktır. Bunu başaramadığımız sürece makamlarımızın ve yaptıklarımızın Bir kıymeti yoktur. Bir şehri emanet almak, ancak gönüllere girerek olur. Bu yaklaşımla, bu emaneti korumayı ve geliştirmeyi esas alan, hizmeti 24 saate, 7 güne yayan, herkesin derdine derman olmak için çırpınan bir yönetim anlayışı sergileyeceğiz. ” dedi.

İzmit’teki yarışı beğenerek izlediğimi söyledim, katıldı. Sonra diğer partilerin adayları hakkında ne düşündüğünü sordum, anlattı.

”Zaman zaman karşılaşıyoruz, özellikle hanım adaylarımızla gayet samimi görüntüler oluşuyor aramızda, bu görüntüler beni de mutlu ediyor. Herkes kendi gayesi doğrultusunda, kendi çizdiği yolda ilerliyor. Ve söylediğin gibi tüm adaylar yarışın seviyeli geçmesi için özenli davranıyor. Kendilerine başarılar diliyorum. Lakin bizim bir farkımız var. Biz bütün teşkilatımızla sahadayız, kadın kollarımız bir yerde, gençlik kollarımız bir yerde, ana kadememiz bir yerde çaba sarf ediyor. Bütün teşkilatlarımızla alandayız. Ne diyoruz bizimkisi bir aşk hikâyesi !”

Sürenin sonuna yaklaşırken, gençlikten ve şiir kitabımdan konuştuk. Birkaç şiiri okuyup. ”Biz gönülden gönüle köprüler kuralım derken, bizim oğlanın gönlünü yakmışlar !” diyerek beni çok güldürdü, biraz ince mevzuları konuştuk. Okulum hakkında bilgiler aldı, sorular sordu yanıtladım. Ben de kendisine son temennilerimi ilettim.

”Son olarak ne söylemek istersiniz efendim ?’‘dedim.

”Milletimizin karşısına aşığı olduğumuz bu kent için memleket işi gönül işi diyerek çıktık.  İzmit’i iyi tanıyoruz. Nasıl ki evladınızın veya bir sevdiğinizin gözlerine baktığınızda, ihtiyacını, beklentisini ve ne demek istediğini anlıyorsanız, biz de bu şehre baktığımızda ne demek istediğini ne yapılması gerektiğini biliyoruz.  İzmit’imizi mazisiyle barışık geleceğini kucaklayacak hizmetlerle donatacak İzmit’te hizmet yarışında yeni rekorlar kıracağız.  Hedefimiz, amacımız, hayallerimiz; İzmit’i herkesin yaşamaktan keyif aldığı marka bir şehir haline getirmektir. ”

Defterimi kapattıktan sonra ”Nerede fotoğraf çekilsek ?” diye konuşurken, kendisi arkasında Atatürk portresinin asılı olduğu çalışma masasının önünü işaret etti. ”Burası çok şık olur.” dedi. Atatürk’ün önünde fotoğraf çekilip kendisine, basın danışmanına ve asistanlarına teşekkürlerimi ileterek ofisten ayrıldım. ”Başımın üstünde yerin var, hiç unutma.” diyerek yolcu etti beni.

AKP Kurucusu, eski genel başkan yardımcısı, eski kadın kolları genel başkanı ve eski Kocaeli milletvekili Azize Sibel Gönül samimiyetiyle, nezaketiyle, zarafetiyle gönlüme dokunmuştur. Her konuda aynı düşünmüyoruz. Her fikrine katılmıyorum. Ama kendisi bana söyleşi fırsatı vererek, tüm sorularıma içtenlikle yanıt vererek, kafasını kaşımaya vakit bulamadığı programında bana yer açarak gönlüme dokunmuştur. Büyüklüğünü hissettirerek yüreğime dokunmuştur. Bundan böyle kendisinin yeri de bende farklı olacaktır. İşini onun gibi gönülden yapan siyasetçilerin artmasını diliyorum. İzmit’in mimarına başarılar diliyorum, yolu açık olsun diyorum!

Hem Fatma Kaplan Hürriyet’le hem de Azize Sibel Gönül’le yakın temas içinde bulunmuş bir genç olarak diyorum ki İzmit kazanmıştır. İki harika kadın, iki harika anne, iki vizyoner siyasetçi bu makama talip olmuşlardır. İkisinin başkanlığının da İzmit’e çok değer katacağına inanıyorum. İyi olanın görevi devralmasını diliyorum. Kazandın sen İzmit, ne kadar sevinsen az!

 

 

Ömrümü Ödünç Verdim Bu Aya

 

Hüzünlü kelimeler konaklıyor kalbimde, heyhat
Sen se baharı muştuluyorsun, yarına küsmüş ağaçlara
Yeni kıştan çıkmış ayın yalancı yüzünden belliydi
Soğuk vurmuş çiçeklerin yerlere döküleceği
Adımı verdim ben bu aya

Hadi bir rüzgar çıkar, vursun denizler kıyıya
Yağdırsın nazlı bulutlar deli yağmurlarını
Çocuğun elinden düşmesin ekmek
Toprağın karnı doymaz, üstüne yağmur içmeden
Gözlerimi verdim ben bu aya

Avaz dı, ayaz dı, kimsenin suçu yok, herkes masum
Kapattım sayfalarını kitabımın okuyarak, donarak, yanarak
Sebeplerime doğmanın çaresizliğini omzumda çiçekli dövme
Yüzüm dünden yorgun, bu günden yarım, yarına umut
Sesimi verdim ben bu aya…

Neden hala göğün çılgın kuşu gibi bağırıyorum ki
Bu bir boyun eğiş değil, bu bir yenilgi hiç değil
Bu bir başkaldırı, bu bir haksızlığa diklenme
Her seye iyi tarafindan bakmayi birakiyorum artik
Kalemimi kırdım ben bu aya

Alıp başını gitmeli bu sancılı doğum mevsiminde
Dağların yola döktüğü taşları, geri yerine koyarak
Çıkılmaz dağları çıktım, yürünmez yolları yürüdüm, ölümü kovalıyorum
İlk ayağımın kayışı değil bu topraktan, çok düştüm
Ömrümü ödünç verdim ben bu aya…

.zeytin kelimeler

 

 

Tehditlerin Gölgesinde Bir Seçim

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 31 Martta yapılacak yerel seçimler kampanyası boyunca çeşitli çevrelere hesap soracağını ve derslerinin verileceğini söyledi.

Bakın kimlere ne söylemiş.

> Dövizin Yükselmesinden Sorumlu Tuttuğu “Döviz Eylemleri İçine Girenlere”:

“Seçimin arefesinde döviz eylemleri içine girenlere sesleniyorum. Hepinizin kimliğini biliyoruz. Neler yaptığınızı biliyoruz. Şu an BDDK bazı adımlar attı. Ama şunu bilin ki seçim sonrası bunun faturasını çok ağır keseceğiz. Provokatif eylemlere girenler bunun bedelini ödeyecek. Piyasadan döviz toplayın, döviz yükselecek şöyle böyle olacak diyenler. Bunların hesabını soracağız.”

***

> Meral Akşener’e:

“Birileri şu an cezaevinde süre dolduruyor aynı yola sen de düşebilirsin.”

“Hanımefendinin kaçacak deliği de yok. O milletvekili de değil. Onunla hemen hesaplaşacağız. Onun hesabı ağır olacak.”

“Dur bakalım şu anda senin iyi günlerin iyi, asıl fatura sana kesilecek. Bir Cumhurbaşkanına sen bu iftirayı atamazsın.”

“Bunun bedelini ödeyecek. Kendisine 250 milyonluk bir tazminat davası açtım.”

***

> Kemal Kılıçdaroğlu’na:

“Bay Kemal milletvekilliğine güveniyor. Onunla ilgili de çalışmaları yaptırıyorum.”

“Kimse ezanımıza da bayrağımıza da el uzatamaz. Bunu bilsinler ve gereğini de anında yaparız. Bay Kemal ne dersen de bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. O senin YPG’lerin, PYD’lerin vesaire bize terör koridoru oluşturamaz. Onun için de Afrin’de, Cerablus’ta gereken dersi aldılar. Hep beraber inşallah el ele vereceğiz, 31 Mart’ta da bunlara gereken dersi vereceğiz.”

***

> Yeni Zelanda’daki terör saldırısını yapan teröriste:

“Bunun hesabını vereceksin. Yeni Zelanda sormazsa öyle veya böyle biz bunun da hesabını sormasını biliriz.”

***

> Teröriste ve Netanyahu’nun Oğluna:

“Biz İstanbul’umuzu asla bunlara kaptırmayız. Neymiş, Ayasofya’da minareleri kaldıracaklarmış. Bunların hepsi tahrik ama biz bu oyunlara da gelecek kadar ferasetimizi kaybetmedik. Bizim onlara vereceğimiz ders çok daha ağır olacak. Sabırla… Şu 31 Mart’ı bir geçelim. 31 Mart’tan sonra farklı adımları atacağız.”

***

> Marketçilere:

“Marketlerde hala fiyatlar düşmüyor. Anlaşılan bazıları ‘Krizi fırsata çevirmek’ sözünü yanlış anlıyor. Marketlerde halkımı sömürmeye devam edenlere hesabını soracağız.”

***

> “Soğan Lobisine”:

“Patatesleri soğanı stokluyorsunuz, bundan sonra aldığımız ihbarlar sebebiyle bütün bu stokların yapıldığı depoları basacağız.”

***

> Suriye’deki Teröristlere:

“Kim olursa olsun, en ufak bir saldırıda bulunanlar bunun bedelini çok ağır ödeyecekler.”

***

> HDP’ye ve Bunlarla İttifak Yaptığını Söylediği CHP’ye:

“Biz bayraklarımızı yakanlara bunun hesabını inşallah sandıkta sorarız ve soracağız.”

***

> HDP Diyarbakır Milletvekili’ne:

“Bunlar ahlâksız. Terör örgütünün mensuplarından bir milletvekili bayan, benim bayan polisimin elini ısırıyor. Bunlardan hesap soracağız. Bunların bedelini ödeyecekler.”

> Bir başka HDP Milletvekiline,

“Ülkede savaş çığırtkanlığı yapanların yeri tamamen malum, bellidir. Bedelini ödeyecekler.”

***

> AKP Treninden İnenlere:

“Bizim trenden inip başka bir trene biniyorlar. Bugün bize ihanet edenler, yarın da gittikleri yere ihanet edeceklerdir. 31 Mart’a giderken gerekli dersi gerekenlere de vereceğinize inanıyorum.”

**********************************

Hesap Vermesi Gerekirken Hesap Soracakmış…

17 yıldır ülkeyi yöneten zat gördüğümüz gibi herkese, her sebeple “hesap soracağından” ve “gereken dersi vereceğinden” bahsediyor.

Hesap soracağını ve dersini vereceğini söyledikleri arasında haklı oldukları da var. Ama bu kavramları yerli yersiz kullanınca bunlar da değerini ve etkisini kaybediyor.

Teröre destek olanlarla ilgili hesap sorma niyeti haklıdır. Ama bulunduğu makam niyet beyanıyla yetinilecek makam değildir. Hukuku işleterek suç işleyenlerin cezalandırılmasının yolunu açmasını gerektirir. (Yeni Zelanda’daki teröristi nasıl cezalandıracağını henüz bilmiyoruz.)

HDP’nin yasal bir parti olarak seçime girmesi ve hazineden yardım alması tamamen Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanının iradesinin eseridir. O istemese HDP faaliyetini sürdüremez.

HDP dışındaki siyasi rakiplerini terör örgütü ile işbirliği içinde göstermesi ve bunun üzerinden tehdit etmesi haksızdır. Siyasi etik açısından sorunludur. Milli birlik açısından tehlikelidir.

Ekonominin iyi yönetilememesini örtmek için finansçıları, marketçileri, üreticileri, kabzımalları ekonomi terörü yaratmakla suçlayıp, tehdit etmesi de ekonomik akılcılıktan uzaktır. Bu ancak siyasi kurnazlık manevrası kabul edilebilecek bir tutumdur.

***

Oysa O’nun öncelikle 17 yılın hesabını,

Milletin soğan, patates kuyruğuna muhtaç hale gelmesinin, öldürülen tarım ve hayvancılığın,

Ekim 2016’da 3 TL olan dolar kurunun yüzde 93 artmasının,

Kapanan işyerlerinin, artan işsizliğin,

İhanet edilen şehirlerin,

Çözülme sürecinde “teröristleri görmezden gelin, bırakın geçsinler” emrinin yarattığı can ve mal kayıplarının,

Yunanistan’a verilen 18 adanın,

FETÖ’ye “ne istedilerse vermenin” ve

Suriye politikalarındaki hataların hesabını vermesi gerekmez mi?

Millet, bu seçimde de AKP’ye gereken dersi vermezse bunların hataları devam etmez mi?

 

 

Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye

Bizim jenerasyon, ömrünün yarısını Tayyip Erdoğan’ın yönettiği bir Türkiye’de geçirdi. Erdoğan’ın 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu günden beri ve Türkiye tarihi boyunca başka hiçbir belediye başkanına nasip olmamış bir şekilde her akşam bir vesileyle televizyonlarda haber konusu olduğunu da göz önüne alırsanız, tam yirmi beş (25) yıldır Tayyip Erdoğan haberlerine maruz kalan bir jenerasyon olduğumuz gerçeği ortaya çıkar. Otuz beş (35) yaşındaki bir insan için çok uzun bir süre bu.

Bugün, yukarıda yazdığım satırları düşünürken birdenbire Erdoğan’a ne kadar alıştığımızın ve artık Erdoğan’sız bir Türkiye’yi hayal etmekte bile zorlandığımızın farkına vardım. Bu farkına varma -Erdoğan her ne kadar öyle olmayacakmış gibi davransa da- Erdoğan’ın eninde sonunda Türk siyaset sahnesinden çekileceği -Tayyip Erdoğan sonrası Türkiye- gerçeğiyle yüzleştirdi beni. Acaba Tayyip Erdoğan’sız bir Türkiye nasıl olurdu?

 

Yıl 2021

 

Şimdi hayalen geleceğe gidelim ve Erdoğan yönetiminin devam etmesi halinde karşılaşacağımız manzarayı kafalarımızın içindeki projeksiyonla perdeye yansıtıp izleyelim.

Yıl 2021. Türkiye, ekonomisi çökmüş, hazinesi tam takır kuru bakır kalmış, devlet iktisadi teşekkülleri ona buna hediye edildiği için devletin elinde para kazanabilecek tek bir kurum bile kalmamış, enflasyonu fırlamış, döviz kuru fırlamış, özel sektördeki büyük firmalar bile çoktan kepenk kapatmış, işçinin-memurun-esnafın-çiftçinin ve hatta sanayicinin kan ağladığı bir ülke haline gelmiştir. Eğitim sisteminin hali perişandır, hukuk ve adalet diye bir kavram kalmadığından gücü yeten gücü yeteni ezmektedir. İnsanlar devlete duydukları güveni tamamen kaybetmişlerdir. İşsizlik artmıştır, her yerde sefalet ve perişanlık hakimdir. Erdoğan taraftarları bile artık O’nun ülkeyi yönetme gibi bir derdinin ve kabiliyetinin olmadığını anlamışlardır. Erdoğan’ın halk desteği o kadar düşmüştür ki, on tane Devlet Bahçeli’yle bile ittifak kursa artık seçim kazanması mümkün değildir. Ülkenin içinde bulunduğu şartlarda erken seçime gitmekten başka çare de kalmamıştır.

 

Yaşama Sevinçlerini Kaybeden Milyonlarca İnsan

Seçimler yapılır. Erdoğan kamunun bütün imkânlarını kullanmasına ve YSK Erdoğan’ın kazanması için olağanüstü bir gayret göstermesine rağmen, sandıklar açılmaya başlandığında gelen sonuçlar Erdoğan için hiç de iç açıcı değildir. Arada kapatılması imkânsız olan son derece ezici bir fark vardır. Saray’ın etrafına balkon konuşmasını dinleyip, seçim kutlaması yapmak için toplanan fanatik taraftarları bile sonuçların açıklanmaya başlamasıyla evlerine dağılmışlardır. Kazanan adayın taraftarları araçlarla konvoy yapmış ve araçlarının camlarından çıkardıkları Türk bayraklarıyla seçim zaferlerini kutlamaya başlamışlardır. Ülkelerine duydukları güveni, umutlarını ve yaşama sevinçlerini kaybeden milyonlarca insan sevinç gözyaşları dökerek Allah’a şükretmektedir.

Ne Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne de siyaseti hayatı boyunca Erdoğan’a destek çıkmaktan başka hiç bir icraatı olmayan Devlet Bahçeli ortalıklarda gözükmemektedir. Erdoğan, kesin sonuçlar YSK Başkanının ağzından açıklanana kadar ortaya çıkmaz. Medyada Erdoğan’a dair yayınlanan son görüntü, Emine Hanım’la birlikte makam arabasına binip Beştepe’den ayrıldığı anı çeken kameraların görüntüsüdür.

 

 

 

Vazifesi En Ağır Olan Cumhurbaşkanı

 

Erdoğan, cumhurbaşkanlığı devir-teslim törenine katılmaz. Yeni Cumhurbaşkanı, görevini kendisi gibi yeni seçilen Meclis Başkanından devralır. Yeni Cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin işi en zor ve vazifesi en ağır olan Cumhurbaşkanıdır. Kelimenin tam anlamıyla bir enkaz devralmıştır. Bu ülkeyi tekrar ayağa kaldırmak için bir dizi reform yapılmak zorundadır. Son derece süratli bir şekilde reformlara başlar.

Reformlara eğitim sisteminden başlanır. Çağın gereklerine uygun bir müfredat belirlenir. Çocukların bir topluluğun önemsiz bir parçası olarak değil, her şeyden önce “birey” olarak yetişecekleri sosyal bir ortam sağlanır. Okulların fiziki ve teknik imkânları, öğrencilerin derslerinin yanında en az bir spor dalıyla ve yine kültürel bir faaliyetle uğraşıp kendilerini yetiştirebilecekleri bir şeklide modernize edilir.

 

Yargı Reformu

 

İkinci büyük reform yargı sisteminde yapılır. Köklü bir yargı reformu gerçekleştirilir. Hemen bir anayasa değişikliğiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı değiştirilir, Hâkimler Kurulu haline getirilir. Adalet Bakanı ve müsteşarı Hâkimler Kurulu üyeliğinden çıkartılır, böylece yargı gerçekten bağımsız ve tarafsız bir kurum haline gelir. Savcılar Adalet Bakanlığı’na bağlanır ve Savcılık adliyenin dışında görev yapan, “adli kolluğun başı” sıfatıyla hareket eden ayrı bir birim haline getirilir. Savcılar artık duruşma salonlarında hâkimin yanında değil, davanın tarafı olarak savunma makamının karşısında oturmaktadırlar.

Yargılamanın hem adil hem de mümkün olduğunca süratli bir şekilde gerçekleşmesi için öncelikle hâkimlerin niteliklerinin artırılması sağlanır. Hukuk fakültesini bitirir bitirmez hakim olabilmenin önü kapatılır. Okulunu bitirdikten sonra en az on yıl avukatlık, savcılık veya başka bir mesleği aktif olarak gerçekleştirmeyen ve böylelikle belli bir hayat tecrübesine sahip olmayan kişiler hâkim yapılmazlar. Hâkimler açısından meslekte uzmanlaşma getirilir, hakimler sadece uzman oldukları alanlardaki alanlarda görev yapan mahkemelerde görev yaparlar.

 

Ekonomi Reformu

Yargı sisteminin bağımsız ve adil olarak yapılandırılması piyasalarda güven ortamının doğmasını sağlamıştır. Bu durum yabancı sermayenin Türkiye’de kalıcı ve istihdam meydana getirici yatırımlar yapmasını sağlar. Ama asıl olan yerli girişimcinin desteklenmesidir ve yerli girişimcinin desteklenmesi adına ciddi sanayi yatırımlarında -tamamen objektif esaslara- dayanılarak sanayicilere uzun vadeli ve belli bir süre geri ödemesiz kredi verilir. Vergi oranlarında indirim hatta bazı vergi kalemlerinin tamamen ortadan kaldırılması sağlanarak yatırımlar teşvik edilir. Telekomünikasyon gibi, savunma sanayi gibi spesifik ve stratejik alanlarda devlet doğrudan doğruya kendisi yatırımlar yapıp istihdam sağlar.

Ekonomide ihracatın artırılmasına yönelik çalışmalar yapılır. Devlet, bu bağlamda yeni pazarların bulunması, Türk üreticiyle bu pazarlardaki büyük alıcıların bir araya gelmesi için girişimlerde bulunur. Dış politikada ana belirleyici unsur Türk üreticiye yeni pazarlar bulma olur.

 

Vatandaşa Alım Kolaylığı

 

Kalıcı yatırımlarla istihdam artırılır, işsizlik biter. İşsizlik sona erdiği için işverenler çalıştıracak birilerini bulmakta zorlanırlar. Bu da ücretlerin artmasını sağlar. İnsanlar artık çalışarak para kazanabilecek hale gelirler.

Bir yandan da özellikle ücretli çalışan insanların gelir vergisi dilimlerinde daha adil bir sistem getirilir. Ücretli, özellikle de asgari ücretle çalışanın daha az vergi ödemesini sağlayacak düzenlemeler yapılır. Harcamalar üzerinden alınan vergiler de düzenlenir. ÖTV sadece lüks tüketim mallarında alınır, olağan tüketim mallarından alınan ÖTV kaldırılır. KDV oranları düşürülür. Böylece vatandaşa alım kolaylığı ve böylelikle piyasada nakit dönüşü gerçekleşmesi sağlanır. Vatandaşın alım kolaylığının artması esnafın da yüzünün gülmesini sağlar.

 

“Kardeşlik”

Erdoğan sonrası Türkiye’nin en büyük farkı ise “kardeşlik” kavramının sadece bir laf değil, yeni Cumhurbaşkanının karakterinin bir parçası olmasıdır. Yeni Cumhurbaşkanı toplumu kendisine oy verenler ve vermeyenler diye ikiye bölmez. Kendisine oy vermeyene “illet”, “zillet” diye hakaret etmez. Makamının altından kayma tehlikesini “beka sorunu” diye lanse etmeye kalkmaz. Kendisini eleştiren insanları “Cumhurbaşkanına hakaret ediyorlar” diye tutuklatmaz, bu insanların adli cezalar almaları için uğraşmaz. Gerçek devlet adamına yakışır şekilde bütün milletin Cumhurbaşkanı olur.

Erdoğan sonrası Türkiye’de kamuya personel alımlarında mülakat kaldırılır, sadece yazılı sınavda başarılı olanlar kamuda personel olurlar. Partiye yakın olma veya bir takım isimleri araya koyma kamuya personel alımlarında işe yaramaz. Sadece liyakat sahipleri kamuda görev alabilirler. Aynı durum kamu ihaleleri için de söz konusudur. İş bilmeyen, ekonomik birikimi olmayan, yaptığı işi kaliteli yapmayan kimseler kamu ihalesi alamazlar. Erdoğan sonrası Türkiye’de, kamu ihaleleri partiye yakın vasıfsız birileri para kazansın diye değil, vatandaş daha kaliteli hizmet alabilsin diye yapılır.

 

Yepyeni Bir İktidar Alternatifi

Evrendeki düzen başlangıç ve sona eriş üzerine tesis edilmiştir. İnsanların başlangıcı ve sonu doğarak ve ölerek gerçekleşir. Büyük düşünür İbn-i Haldun devletleri de insanlara benzeti. İbn-i Haldun’a göre devlet de insanlar gibi doğar, büyür ve ölürler. İktidarlar da böyledir. Her iktidarın başlangıcı olduğu gibi bir de sona erişi vardır.

Ak Parti’nin kurulduğu dönemdeki iktidar ülkeyi o kadar kötü yönetti ki, insanlar Ak Parti’yi bir kurtarıcı olarak görmeye başladılar. Bu millet Ak Parti’ye Cumhuriyet tarihinde başka hiçbir iktidara nasip olmamış imkânları sundu. Ancak Ak Parti bu imkânları ülke için kullanmak yerine kendi menfaati için kullandı. Ak Partililer gelecekte hayırla yâd edilmek yerine adları her anıldığında “yazıklar olsun” denilmeyi tercih ettiler. Bu nedenle siyasetin ve sosyolojinin kendi tabiatı içinde Ak Parti iktidarının da nihayete ermesinin zamanı geldi. Bu nihayete erme için gereken tek şey, ülke için umut olacak yepyeni bir iktidar alternatifidir. Onun da ortaya çıkması yakındır…

 

 

Hangi Siyasi Parti Başarılı Olur?

Siyasetin ucundan kenarından tuttuğumu bilenler bana bugünlerde sıkça “hangi siyasi parti başarılı olur?” diye soruyorlar. Bende onlara aklımın, bilgimin, tecrübelerimin yettiğince cevap vermeye çalışıyorum.

İlk önce şunu bilmenizi isterim ki; particilik ve siyaset çok teknik bir iş… Öyle laf söylemekle torba dolmuyor. Mutlaka siyasetin gereklerini yerine getirmeniz gerekiyor.

Siyaset ve siyasetin yapıldığı particilik, bir ilim aynı zamanda. Teorik olarak okullarda öğretilse de pratiğinin yıllar içinde tecrübe edilmesi lazım yoksa hayaller görüp duvara tosluyorsunuz.

Siyasetin başarılı olmak için olmazsa olmaz kuralı çok iyi bir örgütlenmedir. Hele Türkiye gibi ülkelerde bu fevkalade önem arz eder. Yani il, ilçe, mahalle, köy, sokak örgütlenmeleriniz çok iyi olmak zorundadır. Bunun bir aşama sonrası sandık başlarında partinizi canı gönülden temsil edecek insanların varlığıdır.

Bu iyi örgütlenme siyasete uygun insanlar tercih edilerek gerçekleştirilmelidir. Ancak siyasete uygunluk sadece belirli kriterler kadar dürüstlük, ahlaklı olmak, vatan sevmek gibi hususlarla da, desteklenmelidir.

Bir il başkanı ve il yönetimi; o ilde aynı zamanda genel başkanı temsil eder. Aynı şey ilçe başkanı, ilçe yöneticileri, mahalle, köy ve sokak temsilcileri içinde geçerlidir. Halk televizyonlarda yada miting meydanlarında uzaktan gördüğü liderleri onların taşradaki temsilcilerinde arar. Yani parti örgütü mensupları aslında kendi il, ilçe, mahalle ve köylerinde birer genel başkan kopyası gibi olmalıdırlar. Çünkü halk parti kadar en az onlara da bakarak oy verir. Siz bu birimlerde arızalı insanlara kendinizi temsil ettirirseniz siyaseten intihar ediyorsunuz demektir.

Eğer bir partinin il başkanı ya da kademe kademe teşkilat mensupları yetersiz ve siyasete uygun değilse, bir üstüne üstlük etik sorunları var ise, o partinin genel başkanı ne kadar iyi olursa olsun, parti ne kadar doğru politikaları seslendirirse seslendirsin başarılı olmak mümkün değildir. Yani parti örgütleri aslında bir ayna gibidir. Genel başkanı ve merkez yönetimini halka yansıtırlar.

Şimdi bu dediklerimiz çerçevesinde mevcut siyasi partilerimizi değerlendiriniz. Kimin il ve ilçe teşkilatları anlattığımız kriterleri karşılıyorsa veya karşılamaya yakın duruyorsa o parti başarılı olacaktır.

Başarıyı taçlandıran diğer bir hususta parti adına sandık başlarında görev yapan şahıslardır. Bunların parti adına gösterdikleri çaba sandık başına giden seçmenlerin kararsız olanlarını etkilemektedir. Aynı zamanda sandıktan çıkan sonuçların sağılığı açısından da, bu insanlar belirleyicidir. Bu sebeple sandık başında temsilcisi olmayan bir partinin seçimde başarılı olması düşünülebilir mi?

Partilerin propaganda ile sundukları vaatleri, böyle bir parti yapısı tarafından desteklenmediği ve halka indirilmediği sürece başarılı olmak mümkün değildir.

Etrafınıza şöyle bir bakın; kimin il ve ilçe teşkilatları halka yakın ve kimler liderinin politikasını halka yansıtıyor? Kim sandıklarda birden fazla kişi ile bulunuyor? Kim anlattıklarımıza uygun davranıyor? Bunun cevaplarını doğru verirseniz, hangi partinin seçimlerde başarılı olacağını bulursunuz!

Artık dünya küçüldü… Halka kim ve doğru bir şekilde dokunuyorsa o başarılı oluyor! Öyle ekonomik krizlerden, sosyal buhranlardan, konjoktürel gelişmelerden falan medet ummayın. Halka doğru bir şekilde dokunmanın yolunu bulmaya çalışın. Göreceksiniz halk yine kendisine dokunana oy verecek!

 

 

‘İslâmiyet’te Reform Olamaz. Tecdid Olabilir. Tecdid, Reform Değildir!’ İslâm Târihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Eski bir Tartışmaya Açıklık getiriyor.

Oğuz Çetinoğlu: Tecdid‘ kelimesinin lügat ve ıstılahtaki manalarının açıklanmasıyla röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Adnan Demircan:Tecdid‘ kelimesi lügatlerde:  ‘yenileme, yenilenme, tâzelenme ve yenilemek‘ olarak açıklanıyor.  İslâmî ıstılahta ise; ‘Müslümanların, günün şartları gereği karşı karşıya kaldıkları yeni problemleri çözmek üzere, dinin sabitelerinde değil, yoruma açık hükümlerinin yeniden yorumlanıp yeni çözümler bulmak’ demektir.

Çetinoğlu: Tecdid, hangi zamanların meselesidir?

Prof. Demircan:Dinde tecdid [yenileme] ve güncelleme konusu son günlerde gündeme gelmiş gibi gözükse de tarihi kökenleri olan bir meseledir. Dinin temel kaynaklarını korumak kaydıyla tecdid, İslâm tarihinin erken dönemlerinden itibaren karşılaşılan bir yaklaşımdır.

Tecdid düşüncesi, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları problemleri çözmek üzere çıkış yolları aramaları sonucunda gelişmiştir. Tarihte örneklerini gördüğümüz tecdid düşüncesinin dışında kalan görüşler ise Müslümanların ilgisine ve kabulüne mazhar olamamıştır.

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Demircan: Zira dinin sabitelerinin değiştirilmesi veya yenilenmesi, dinde tecdid ve güncelleme değil, bir sapmadır. O halde tecdid, dinin sabitelerinde değil, onların yorumlanmasında olur. Buna ihtiyaç duyulmasının temel sebebi, şartların değişmesiyle yorumların günceli yakalayamaması ve hayatın gerisine düşmesidir. Bu durumda yorumların gözden geçirilmesi ve yeniden ele alınması kaçınılmaz olur. Tecdidin bir boyutu da târihî tecrübemizden ve İslâm öncesi geleneklerimizden gelen yanlışların temel kaynaklara göre tashihidir.

Tecdid öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e ve sünnete aykırılık taşımamalıdır. Yeni bir durum veya mesele karşısında Kur’ân ve sünnetin ruhuna uygun bir çözüm üretme çabası tarih boyunca olmuştur. Bunun güçlü olduğu dönemlerde Müslümanlar sorunlarının üstesinden daha çabuk gelmişler; zayıf olduğu dönemlerdeyse sonuca gitmekte zorlanmışlardır. Müslümanların karşılaştıkları problemlerin çözümü hayatî öneme sahiptir. Hz. Peygamber’in hayatta olduğu dönemde bir mesele ile karşılaşıldığında öncelikle vahiy beklenirdi. Vahiy meseleyi çözmüşse onu yerine getirmek Müslümanların göreviydi. Vahyin, çözümü Müslümanlara bıraktığı durumlarda ise Hz. Peygamber’in uygulaması Müslümanlar açısından uyulması gereken bir çıkış yolu olmuştur. Ancak Allah Elçisinin bulunmadığı ve kendisine mürâcaat edilemediği durumlarda orada bulunan Müslümanlar karşılaştıkları problemleri çözmede inisiyatif üstlenmişlerdir.

Hz. Peygamber’in Yemene kadı ve zekât memuru olarak gönderdiği Muâz bin Cebel (ö. h.17, m. 638) ile arasında geçen diyalog Müslümanların O’nun zamanında problem çözmede inisiyatif üstlendiklerini gösteren örneklerden biridir. Hz. Peygamber ile Muâz bin Cebel arasında şöyle bir konuşma geçer:

-Sana bir da’vâ getirilince, insanlar arasında hüküm verirken ne ile hüküm vereceksin?

-Allahın kitabıyla hüküm veririm.

-Ya O’nda açıkça hüküm bulamazsan?

-Resûlullahın sünneti ile hüküm veririm.

-Ya onda da bulamazsan?

-İctihâd ederek, anladığımla hükmederim.

Peygamber efendimiz, Mu’âz bin Cebel’in bu cevabından dolayı çok memnun kalarak mübârek elini O’nun göğsüne koyup buyurdu ki:

– Resûlü’nün elçisine Resûlullah’ı hoşnut edecek cevaplar verdiren Allah’a hamd olsun. (Ebû Dâvûd, ‘Akdiye”, 11 [hadis Nu: 3592]).

Çetinoğlu: Tecdid çalışmalarından bahseder misiniz?

Prof. Demircan: Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde ve onu tâkip eden yıllarda Kuran ve sünnet hakkında farklı yorumlar yapılmamıştır. Henüz bilgi taze olduğu ve nüzul sürecine şâhit olanlar hayatta olduğu için fazla bir ihtilaf bulunmadığı gibi farklı kaynak ve kültürlerden beslenen görüşler de yaygınlaşmamıştı. Ancak zaman geçtikçe tali derecedeki kaynaklar olarak zikredebileceğimiz insanların bilgi birikimi, örf ve âdetleri etkili olmaya başladı. Böylece dinî düşüncede farklı görüşler şekillendi. Ancak bu yeni görüşler, Kur’an ve sünnete aykırı olduğunda meşruiyet problemi yaşandı. Zira tecdid, dinî düşüncenin kendi dinamikleriyle kendisini yenilemesi hâlinde meşru kabul ediliyordu. İslâm medeniyetinde Müslümanların karşı karşıya kaldıkları meseleleri veya dinî alandaki yanlışlıkları düzeltme ve yenileme düşüncesine ilk dönemlerden itibâren şüpheyle bakan ve reddeden bir damarın mevcut olduğu da inkâr edilemez. Esasen hem yenileme, hem de yenilemeye karşı olmak iki farklı yöntem olarak İslâmî kaynakların yorumuyla ilgili yaklaşımlardır.

Çetinoğlu: Ne sebeple?

Prof. Demircan:İki yaklaşım da dini koruma refleksiyle hareket eder. Aslında geleneği olduğu gibi koruma düşüncesine sahip olanlar da zamana bağlı değişimi tamamen reddetmezler. Nitekim zamanın değişmesiyle ahkâmın değiştiği ilke olarak kabul edilir.

Çetinoğlu: Tecdid ile içtihat arasındaki farkı okuyucularımız için açıklar mısınız?

Prof. Demircan:Temel tartışma konularından biri, tecdid taraftarlarıyla karşıtlarının bazı hadis-i şeriflerin veya rivayetlerin kabulüyle ilgili yaklaşımlarıdır. Bu durumda rivayetlerin değeri etrafında da tartışmalar ortaya çıkar. Diğer taraftan dinî metinlerin yorumunda da farklı yaklaşımlarla karşılaşırız. Müslümanlar, problemlerin çözümü olarak içtihadı asırlarca kullanmışlardır. Son birkaç asırdır içtihat kurumunun sağlıklı bir şekilde kullanılamamasının, meselelerin içinden çıkılamaz krizlere dönüşmesine sebep olduğunu müşâhede ediyoruz. Tecdid ve güncellemenin hayatî boyutu, içtihat kurumunun işleviyle alâkalıdır. Zira İslâm hayatı yönlendiren ve şekillendiren bir dindir. İslâm, insanın hayatta karşılaştığı meselelere cevap verememeye başladığında, fonksiyonunu yerine getiremez.

İçtihat, daha çok fıkhî konularda, Kur’ân ve sünnette çözüm bulanamadığı durumlarda Müslümanların karşılaştıkları problemlere ilişkin çözümlerini ifâde eden bir kavramdır. Ancak içtihatla tecdid arasındaki bir farka da işaret etmek gerekir. İçtihat, hayatın akışı içinde karşılaşılan rutin meseleleri çözmeye mâtuf bir faaliyet iken, tecdid bakış açısından ve yorumlama yönteminden kaynaklanan daha büyük meselelere ilişkin çözümleri ifâde eder. Tarihte tecdid kavramından başka ihya, ıslah ve ibda [yeni bir şey ortaya koyma] gibi kavramlar da kullanılagelmiştir. Bu kavramların işâret ettiği mânâlar arasında bâzı farklar varsa da temelde dinin hayatla buluşturulması, hayatın dışında kalmaması gayesine uygun olarak kullanılırlar. Esâsen Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği din, geçmişteki sapmaları ıslah ederek ihya ve tecdidi gerçekleştiren son mesajdır.

Çetinoğlu: İslâm târihinin erken döneminde tecdid olarak isimlendirilebilecek örnekler var mı?

Prof. Demircan: Olduğunu görüyoruz. Meselâ Hz. Ömer (ra), halifeliği döneminde çevre devletlerin hâkim oldukları topraklarda fetihler gerçekleştirilince karşılaşılan meseleleri çözmek üzere yeni kararlar alınmıştır. Nitekim Halife fıkhî konularda yeni görüşler belirttiği gibi yeni icraat ve kararlarıyla da Müslümanların problemlerini çözmek üzere birçok adım atmıştır. Meselâ Hz. Peygamber’in yaşadığı bölgede bulunmayan ürünlerden nasıl zekât alınacağı hususunda Hz. Peygamber’in uygulamalarını da dikkate alarak tâlimatlar vermiştir. Bununla birlikte tecdid düşüncesinin ilk örnekleri Hz. Peygamber’in yetiştirdiği sahabilerin uygulamalarında görülmekle birlikte literatürde bu dönem için tecdid ifâdesi kullanılmaz. Hz. Peygamber ve tâkip eden dört halife döneminden sonra Müslümanlar, hâkim oldukları bölgelerde yeni kültürlerle tanışmışlardı. Abbâsîler döneminde yoğunlaşan tercüme hareketiyle birlikte de farklı düşüncelerle karşılaştılar. Müslümanlar arasındaki siyasî mücâdelelerin dinî düşüncede bıraktığı izler yeni görüş ve anlayışların İslâm dünyasına girmesine sebep olmuştur. Fikir ayrılıklarına sebep olan başlıca konular, ‘kader‘ ve ‘büyük günah‘ meselesidir. Bunların da etkisiyle erken dönemden itibâren gündeme gelen itikadî tartışmalar etrafında mezheple alakalı oluşumlar ortaya çıkmıştır. ‘Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları Allah’a benzetme sonucunu doğuran inanç‘ olarak ifâde ettiğimiz Müşebbihe, ‘Allah’ı cisim olarak düşünme veya O’na cismânî özellikler nispet etme‘ anlamındaki Mücessime, ‘sorumluluk doğuran eylemlerin sâdece insan irâdesiyle gerçekleştiğini‘ ileri süren Kaderiyye görüşleri, iç dinamiklerin yanı sıra diğer kültürlerle ilişkilerden de beslenen bakış açılarıdır.

Çetinoğlu: Tecdid ile reform arasındaki farkı da lütfeder misiniz?

Prof. Demircan: İslâm dünyasındaki tecdid kavramı, reform kavramından farklı anlama sâhiptir. Zira reform, Batı medeniyetinin dinamikleri çerçevesinde ortaya çıkan bir kavramdır. Reformda temel metinlere ve sâbitelere yönelik sorgulama, tavır alış ve tepki söz konusuyken, tecdidte daha çok temel kaynakların hayatla buluşturulması maksadıyla yorumlanması hedeflenir. Tecdid kavramı İslâm târihinin ilk dönemlerinden itibâren bilinmektedir. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberin (sas) şöyle buyurduğu nakledilir: ‘Allah her yüzyılın başında bu ümmet için dinini yenileyecek birini gönderir.’ (Ebu Dâvûd, “Melahim”, 1 [hadis no: 4291]).

Çetinoğlu: Hadisin açıklamasını yapmanız mümkün mü?

Prof. Demircan: Hz. Peygamberin hadisinde geçen yenilemenin ne anlama geldiği hususunda âlimler tarafından farklı yorumlar yapılmıştır. Bu hadisin yorumundan yola çıkarak târihte birçok kişinin müceddid olduğu ifâde edilmiştir.

Çetinoğlu: Müceddid‘ olarak kimlerin ismi verilebilir?

Prof. Demircan:İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, (ö. h.150; m.767) problem çözme hususunda ortaya koyduğu yöntem ve fikirleriyle, geleneği reddetmeden yaptığı açıklamalarla önemli katkılar sunmuştur. İmam Malik’in de (ö. h.179; m.795) kendi döneminde karşılaşılan meseleleri çözme hususunda içtihatlarıyla etkili olduğunu biliyoruz. Emevîlerin son dönemleriyle Abbasîler döneminin ilk asırlarında, özellikle hicrî 2. ve 3. asırlarda yetişen birçok âlim sorunları çözme hususunda önemli katkılarda bulunmuşlardır. İslâm târihinde karşılaşılan meselelere cevap bulmaya çalışan etkili şahsiyetlerden biri de İbnTeymiyye’dir. (ö. h.728; m.1328)Ehl-i hadis düşüncesine getirdiği açılımlarla önemli bir yere sâhiptir. Fikirleri öğrencileri tarafından geliştirilmiştir. Tecdid konusunda zikredilmesi gereken isimlerden biri de Endülüslü âlim Şâtıbî’dir. (ö. h.790; m.1388) Dinî kaynakların maksatlarına göre yorumlanması yöntemiyle tecdid düşüncesine önemli katkıda bulunmuştur. Ondan birkaç asır sonra yaşayan Hindistanlı âlim Şah Veliyullah Dihlevî (ö. h.1176; m. 1762) döneminin ıslahatçılarından biri olarak etkili olmuştur. İslâm dünyasına yönelik Batı’dan yoğun saldırıların olduğu bir dönemde dinî düşüncenin yeniden hâkim kılınması için çaba harcayan Cemaleddin Afganî (1838-1897) ve tâkipçileri, son asırlarda İslâm düşüncesini etkileyen önemli isimlerdir. Afganî, Müslümanların yaşadıkları krizden çıkabilmeleri için Kur’an ve sünnete dönülmesi, hurâfelerden uzaklaşılması gerektiğini savunur. İslâm dünyasında dönemin şartlarına göre içtihat yapılmasının mecburî olduğunu, esasında geçmişte yaşayan âlimlerin de bu görevi yerine getirdiğini söyleyen Afganî’nin görüşleri bâzı kişiler tarafından ilgiyle karşılanırken, bâzılarının tepkisine yol açmıştır. Öğrencilerinden Abduh (1849-1905) da önemli bir isimdir. Ancak Afganî aksiyoner bir kişiyken Abduh ve Reşid Rızanın (1865-1935) çalışmaları daha çok teorik alana kaymıştır.

Çetinoğlu: Osmanlı döneminde Afganî’nin, zararlı fikirleri sebebiyle yurt dışına sürüldüğü, tecdidden çok reform taraftarı ve İslâmî bilgilerinin yetersiz olduğu, Mısırda Mason locasını kurduğu, fikirlerinin ehl-i sünnet âlimleri tarafından çürütüldüğü iddiaları var. Nasıl olduysa, ömrünün son yıllarında tekrar İstanbul’a geldiği ve mezarının bir Amerikalı tarafından yaptırıldığı bilgileri de veriliyor. Bu iddiaları ve bilgileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Demircan: Afganî, günümüzde sevilen bir ifâdeyle söylemek gerekirse aktivist bir insan… İslâm dünyasında bâzı şeylerin değiştirilmesi hususunda bizzat görev almak isteyen biri olduğu için de her tarafa girip çıkmaya çalışıyor. Ayrıca İstanbul’a geldiğinde saray çevrelerinden ilgi görmesi de birçok kişiyi rahatsız ediyor. Zaman zaman eleştiri konusu olabilecek söylem ve polemiklerin içinde buluyor kendisini… Kuşkusuz böyle adamların sevenlerinin yanında çok sevmeyeni de olur. O’nun hakkında söylenenleri bu pencereden değerlendirmek lâzım. Masonluk meselesi de hedef tahtasına oturtulması boyutuyla ele alınmalı… Takdir edersiniz ki O’nun mason olduğunu söyleyenler, bunu dillendirmek suretiyle iyi niyetlerle bir cemiyete üye olduğunu anlatmak için söylemiyorlar, bu yönde kurulan eleştiri cümlelerinin amacı onun İngilizlerin ve Siyonistlerin adamı olduğunu ihsas ettirmeye çalışıyorlar. Ancak O’nun yaptıklarına bakmak lâzım. Yaptıkları; Batılıların, İngilizlerin ve Siyonistlerin yararına mı, zararına mı? İslâm dünyasının hangi iyi durumunu kötüye çevirmiş? Dönemin tartışmalarından uzak insanlar olarak bugün O’na yönelik eleştirilerin o dönemde siyasî bir karşılığının olduğunu görebiliyoruz.  Bununla birlikte hayatıyla ilgili polemik konusu olan tartışmalı noktalar var. Kökeninden mezhebine, eğitiminden, dünyanın önemli birçok ülkesindeki faaliyetlerine kadar tartışılmış ve onunla ilgili spekülasyonlar yapılmış. Polemik konusu faaliyetlerinden biri bir mason locasına girmesi, oradan ihraç edilmesi üzerine bu sefer de kendisinin bir loca kurmasıdır. Masonlukla ilişkisinin o dönemde masonluğun hedefleriyle ilgili olumsuz bir kanaatinin olmaması gösterilebilir. Haddizatında kötü niyetler taşısa ve masonluğun olumsuz bir anlayışa hizmet ettiği hususunda bir kanaati olsa en azından kendisini gizlemek için masonlar locasına girmezdi.  Nitekim Mısır’da bu faaliyetleri yürütürken hem Hidiv Tevfik Paşa, hem de İngilizler kendisinden rahatsız oldular. Nitekim İngilizlerin telkiniyle ülkeden çıkarıldı. Daha sonra Hindistan, İngiltere, Paris, İran gibi ülkelere giderek buralarda faaliyetlerine devam etti. Ancak çoğunlukla yöneticilerle ihtilafa düştü. Zira halkın yönetime katılmasını savunuyordu. İslâm dünyasında Batı’nın emperyalist faaliyetlerine karşı millî uyanışın harekete geçirilmesi, Müslümanların yöneticilerinin seçiminde söz sâhibi olabilmelerini, Müslümanlar arasında dayanışma ve birliğin sağlanması hususundaki faaliyetleri başta İngilizler olmak üzere birçok ülkeyi ve yöneticiyi rahatsız etmiştir. 1897’de vefatından epey sonra 1926’da Maçka’da Şeyhler Mezarlığı’ndaki mezarı bir Amerikalı tarafından yaptırıldı. Ancak 1944 yılında Afgan hükümetinin isteği üzerine kemikleri Afganistan’a nakledildi. Charles Cron adındaki bu şahıs hakkında pek bilgi yok. Esrarengiz bir adam… Mezarı neden yaptırdığı konusunda bir bilgim yok. Açıklayıcı bilgi bulunabilir mi bilmiyorum, ancak ilgi çekici bir araştırma konusu…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Tecdidin lüzumuna işâret eden başka isimler de olmalı…

Prof. Demircan: Islahat ve tecdid fikri farklı ülkelerde değişik isimler tarafından ileriye taşınmaya çalışılmıştır. Suriyeli Hüseyin el-Cisr (1845-1909), Hindistanlı Muhammed İkbâl (1877-1938), Cezayirli Abdülhamid bin Bâdîs (1889-1940), Lübnanlı Emir Şekib Arslan (1869-1946), Suriyeli Abdulkadir el-Mağribî (1867-1956), Hindistanlı Ebû’l-Kelâm Azad (1888-1958) bu isimlerdendir.

Çetinoğlu: Günümüzdeki tecdid çalışmaları hakkında da bilgi lûtfeder misiniz?

Prof. Demircan: Günümüzde de tecdid ve ıslah düşüncesi üzerinde çalışan birçok âlim ve düşünür bulunuyor. Ancak çalışmalarının İslâm dünyasında büyük bir harekete dönüştüğünü söylemek zor.

Daha önce de ifade etmiştim; İslâm târihinde temel kaynaklara dayalı olmayan veya aykırılık ihtiva eden fikir ve yaklaşımlar tecdid olarak değerlendirilmemiş, bir tür sapma olarak görülmüştür. Nitekim ilk dönemlerden itibâren bu boyutuyla eleştirilen görüşler ileri sürenlerin varlığından haberdarız. Modern dönemde de İslâm medeniyetinin mâruz kaldığı saldırılardan ve krizden İslâm’ın kendi dinamiklerini sorumlu gören ve Batının değerlerini çözüm olarak teklif eden yaklaşımlara sâhip aydınlar bulunuyor. Bu görüşler tecdidten ziyâde reform önerisi olarak addedilebilir. Ancak bunların İslâm dünyasında etkili bir karşılığının olmadığı da bir gerçek.

Çetinoğlu: Lûtfettiğiniz bilgilerin hâfızalarda yer edebilmesi için ‘hâtime’ kabilinden bir değerlendirme ile röportajımızı bitirebilir miyiz Hocam?

Prof. Demircan:İslâm medeniyetinin temel kaynaklarını dikkate almayan, sâbiteleri ve değişkenleri ayırt etmeyen yaklaşımların meşruiyetinin tartışılması kaçınılmazdır.

Yüce Allah’ın mesajını doğru anlama yükümlülüğü, belirli bir döneme hapsedilemeyecek kadar önemlidir. Bu sebeple Müslümanlar, Allah’ın kendilerinden istediklerini yaşadıkları şartlara göre anlamakla, yorumlamakla ve hayatlarında önemli değerlere ve kurumlara dönüştürmekle mükelleftirler.

Tecdidin bir boyutu da târihî tecrübemizden ve İslâm öncesi geleneklerimizden gelen yanlışların temel kaynaklara göre tashihidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim.

Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN:

1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Târihi ve Uygarlığı Bilim Dalında Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında Yüksek Lisansı, 1994 yılında aynı Enstitüde Doktorayı tamamladı.

Ocak 1992’de Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne İslâm Târihi Araştırma Görevlisi, 1994 yılında Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. Ekim 1996’da Doçent, Şubat 2003’te Profesör oldu. 1994 yılından 2011 yılının ortalarına kadar İslâm Târihi ve Sanatları Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. Aralık 2012’den beri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çalışmaktadır.

Çalışmalarını İslâm Târihinin ilk dönem siyasî târihi, özellikle de muhalif gruplar üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makalesi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmaktadır.

Yayımlanmış Kitapları:

1. Hz. Ali’nin Hilâfet Hakkı Meselesinde Gadîr-i Hum Olayı, 2. Haricîlerin Siyasî Faaliyetleri, 3. İslâm Tarihi’nin İlk Asrında İktidar Mücâdelesi, 4. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Arap-Mevali İlişkisi, 5. Nebevî Direniş Hicret, 6. Haricîlik Mezhebinin Doğuşu Bağlamında Din-Siyaset İlişkisi, 7. Ali-Muâviye Kavgası, 8. Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, 9. Cahiliyeden İslâm’a Kadın ve Aile, 10. Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna, 11. Kerbela: Keder ve Belâ, 12. Tarihin Akışını Değiştiren Son Peygamber, 13. Râşid Halifeler, 14. Cahiliye Arapları, 15. Fitne: Kardeşlerin Savaşı, 16. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Önderler ve İhtilaflar, 17. Emevîler, 18. Allah’ın Elçisi ve Mesajı, 19. Cumhuriyet Dönemi (1923-2014) İslâm Tarihi ve Medeniyeti Bibliyografyası, 20. Türkiye’nin İlahiyat Sorunu, 21. Çağdaş İslâmî Hareketler ve Şiddet Sorunu, 22. İslâm Tarihinin İlk Döneminde Birlikte Yaşama Tecrübesi, 23. Abbasîlerin Sonuna Kadar İslâm Târihi Literatürü, 24. Urfa-Mardin Hattı: Memleketime Dair, 25. Tarih ve Tarihçi, 26. Müslümanların Uzun Yürüyüşü, 27. Hz. Peygamber Döneminde Münafıklar, 28. Allah Elçisi’nin (s) Ailesi ve Aile Hayatı, 29. Elçi’nin (s) Çevresindeki İnsanlar, 30. Siyer, 31. Nehcü’l-Belâğa [çeviri], 32. Bedevi, 33. Tarihin ve Dinin İstismarı.

 

 

 

Terör ve İslam (2)

Fakat eğri oturup doğru konuşalım. “İslâmî Terör” yoktur demek; “terör yapan Müslüman yoktur” demek değildir. Bu ikisi birbirine karıştırılmamalı.

İslâm; katli, adam öldürmeyi yasakladığı halde; katil olanlar yok mu? Var. Bunun için İslâm suçlanıyor mu? Hayır.

İslâm doğru bulmadığı hâlde, hırsızlık yapan yok mu? Var. Bunun için İslâm suçlanıyor mu? Hayır.

İslâm kumar oynamayın dediği halde, kumar oynayan yok mu? Var. Bunun için İslâm suçlanıyor mu? Hayır.

İslâm teröre yer vermediği halde, terör yapan Müslüman yok mu? Var. Bunun için İslâm suçlanıyor mu? Evet, ne yazık ki suçlanıyor!

Oysa, yukarıdan beri sergilenen mantık silsilesine göre, İslâmın suçlanmaması gerekmez miydi? Gerekirdi şüphesiz.

İşte burada durup bir güzel düşünelim. Eğer aklıselimle düşünür, sağduyuyla akıl yürütürsek; yanlış hükümden vazgeçip, cayacağımız muhakkak.

Ne hikmetse, katil olan Müslümancın; meselâ “Ali katil oldu!” gibi, sadece ismi zikredilirken; terör yapan Müslüman eylemcinin terörünün önüne, İlâmdan kaynaklandığını ima edip gösteren “İslâm” yaftası ekleniyor: Terör olayı, oluyor “İslâmî Terör!”

Bu şekildeki terkip ve ifadeyi, dışımızdakiler İslâmı kötülemek için bilerek kullanıyor. İçimizdekiler ise en hafifinden düşünmeden kullanmış oluyor.

İşte meselenin püf noktası! İslama yapılan bu iftirada düğümleniyor be dostlar!

Terör yapan her insanın bir kimliği, bir de dini vardır. Kimi şu milletten, kimi de şu veya bu dindendir.

Dinden kaynaklanmasa bile, bazı kişiler maalesef, gaye için her şeyi meşru, uygun ve yapılabilir görür. Şüphesiz bu anlayış, Materyalist ve Makyavelist bir görüştür. Gayri insanîdir. İnsanlık dışıdır.

Bununla beraber İlahî bakıştan gerçek manada mahrum oldukları için veya İslâmı yanlış anladıklarından ötürü, yahut İslâmi yanlış yorumladıklarından dolayı; bu gayri İslâmî yola, bu İslâm dışı metoda kapılabilirler. Nitekim kapılıyorlar.

Böylece büyük bir zulme sebep oluyorlar. Güya hak ararken suçsuz, mazlum ve masumların kanına giriyor, haklarını ellerinden alıyor. Kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Haklıyken haksız duruma düşüyorlar.

Demek ki, haklı olmak başka, hak aramak daha başka bir şey.

Oysa hem haklı, hem de hak yolda yani meşru, uygun ve insancıl yolda olmalı. Hak ararken, haksızlık yapmamalı.

İşte terörü yapanlar; haksız yolu seçmiş oluyor. Bir kat daha haksız bir hâle düşmüş bulunuyorlar.

Bu yanlış, batıl ve sapık terör yoluyla, hak arama girişimine başvuranlar; ne acıdır ki müslüman ülke gençlerinin içinden de çıktı ve çıkıyor!

İslâmi kötülemek için, öküz altında buzağı arayanlara da, böylece gün doğmuş oldu ve oluyor. Âdeta bayram yaptılar ve yapıyorlar.

İşte İslâm dini o kadar aziz, o derece nezih, o nisbette temiz ki; küçücük bir siyah noktaya bile tahammülü yok.

Bu bakımdan terörden medet umanlar dünyanın son kitaplı dinine büyük bir gölge düşürmüş oldu ve oluyor.

Fakat bu yanlışın yapıldığını gören ve daha da yapılacağını sezen ve büyük İslâmî eserler yazmış olan Türkiye dışından bir âlim; yığınlar üstünde yine büyük etki yapan eserler yazmış olan çağdaşı yine Türkiye dışından bir yazarı ölüm döşeğindeyken ziyaret eder.

Yazmış olduğu son eserini ona göstererek, yakasına yapışır. Âdeta yüzüne karşı, haykırırcasına şu manalara gelen bir hitabede bulunur:

 

 

:Kullar Usandı

 

Bülbül korkusundan ötmüyor gayrı,
Karganın sesinden güller usandı.
Haklının feryadı yetmiyor gayrı,
Zoraki alkıştan eller usandı.

Mazlum yüreklerde yer etmiş korku,
Her yerde dönüyor zalimin çarkı,
Susmanın onaydan var mı hiç farkı,
Hakkı haykırmaktan diller usandı.

Beyler yanlış yapar, derdi yurt çeker;
Köpek keyif sürer, dağda kurt çeker;
Korkak zalim gölgesinde, mert çeker;
Dert yükünden dağlar, çöller usandı.

Görünüyor, bu gidişat yol değil;
Türk’ün imkânları fazla bol değil,
Türklüğün mirası tükenmez göl değil,
Bilmeden gidilen yollar usandı.

Kitap barış diyor, kavga durmuyor;
Kardeş kardeşine hatır sormuyor,
Selam versen kimse hayra yormuyor,
Hâlden hâle dönen hâller usandı.

Karabudak neden söyler bu sözü,
Yüksekte duranlar görmüyor bizi,
Kim demiş değişmez, bu kara yazı;
Bu kara yazıdan kullar usandı.