19.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 554

Gazi Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol Türkiye’nin Türk Dünyası Politikası İle ilgili olarak yapılan hataları ve yapılması gerekenleri anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’nin Türk dünyası ile ilişkilerinde arzulanan seviyeye ulaşamamasının sebepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Türkiye’nin ilk dönemde bölgeye dönük politikasında ‘başarısız’ olmasının veya istenilen sonuçları elde edememesinin en önemli nedenleri olarak şu hususlar karşımıza çıkmaktadır:

1-Türk dış politikasının tabii ilgi alanı içine giren bu bölgeye dönük olarak, Ankara’nın SSCB’nin dağılmasına ramak kaldığı dönemlerde bile neredeyse hiçbir hazırlığının olmaması, diğer bir ifadeyle ‘ilgi meselesi’;

2-Bölgeye dönük politikalarda kurumlar arası mutabakat ve işleyişin yeterince sağlanamaması, ortaya çıkan kopukluk, diğer bir ifadeyle ‘koordinasyon meselesi;

3-Osmanlı ve Millî Mücadele’nin ilk yılları sonrası bölgeye dönük ilginin kesilmesi ile birlikte ortaya çıkan bölge konusundaki cehalet, diğer bir ifadeyle ‘bilgi meselesi’;

4-Türkiye’nin kendi politikasından ziyade, başkalarının politikasını yürüten bir görüntü sunması ve bu bağlamda Rusya, Çin ve Iran gibi bölge güçleriyle gereksiz ve anlamsız bir güç mücadelesine girerek, sınırlı kaynaklarını ve enerjisini tüketmesi, diğer bir ifadeyle ‘milli politikasızlık meselesi;

5-Bölgeye dönük politikaları birlikte yürüttüğü batı, özellikle de ABD tarafından, bir süre sonra bölgede yalnız bırakılması ve bunun sonucunda bölgedeki saygınlığını yitirmesi, diğer bir ifadeyle ‘satılmışlık ve imaj meselesi’;

6-Özal’ın geniş görüşlülüğünü anlamaktan yoksun, Türk dünyası ve Türklük düşüncesinden fersah fersah uzak bir yapının varlığı ve süreci engellemeleri, diğer bir ifadeyle ‘zihniyet ve millî kadrolar meselesi’;

7-Özellikle ilk beş yıl içinde bölgede karşılaşılan problemler ve yaşanılan hayal kırıklıkları karşısında verilen tepkilerin meydana getirdiği bir takım istenilmeyen sonuçlar, diğer bir ifadeyle ‘deneyimsizlik meselesi’;

8-Türkiye’nin bölgede arzuladığı rolü oynayacak ekonomik güç ve siyasî tecrübe konusunda yaşadığı sıkıntılar, diğer bir ifadeyle ‘parasızlık ve siyasî irade meselesi’.

Çetinoğlu: İkinci dönemde neler oldu?

Erol: Türk Dünyası Birliği Sürecinde Türkiye: İkinci Perde…

2011’den geriye dönüp baktığımızda Türkiye’nin SSCB sonrası Orta Asya politikasını yürütürken dikkatli hesap ve planlama yapmamak ve aceleci davranmaktan kaynaklanan hatalar yaptığını söylemek mümkündür. Diğer taraftan Türkiye, bölgeyle doğrudan ilgilenmeye başladığı 1989 tarihinden ve özellikle bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıdığı 1991’den itibaren daha önce hiç bir etkisinin bulunmadığı bu alanda, kendisine kısmen de olsa bir yer edindiği de artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir.

Çetinoğlu: Sizce Türkiye nerede yanlış yaptı?

Erol: Denilebilir ki, Türkiye’nin Türk dünyası politikasındaki en büyük yanlışlığı, bölge devletlerini yeterince dikkate almaması olmuştur. Ankara, bölgedeki bütün başşehirlerle bire bir görüşmeler yapmadan ve gerekli alt yapı çalışmalarını gerçekleştirmeden adeta bir oldu-bitti stratejisi takip etmektedir. Dolayısıyla, mevcut stratejinin kendisi, bu projenin dış güçlere fırsat bırakmadan, kendi içinde sonunu getirmeye bire bir aday gözükmektedir.

Çetinoğlu: Bu yanlışlıklar nelerdir?

Erol: Hataları bire bir ortaya koyduğumuzda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

1-Ankara’nın ilgili bölge başkentlerini dikkate almamaktaki ısrarı ve bu projeyi birkaç devletin görünürdeki desteğiyle gerçekleştirebileceği inancı;

2-Ankara’nın ilgili Türk devletlerinin en başta dış politikada olmak üzere temel hassasiyetlerini göz önünde bulundurmaması;

3-Diğer Türk devletlerini ortak alfabe ve dil konusunda tepeden inmeci bir tavırla ikna etmeye çalışması;

4-Türk Birliği konusunda temel bir proje, yol haritası oluşturmadan, bununla ilgili alt yapı çalışmalarını gerçekleştirmeden ortaya çıkması;

5-Bu projenin bir Ankara projesi olduğu konusunda, yeterince inandırıcı olamaması ve bunla ilgili olarak da özel bir gayret göstermemesi;

6-Çok iddialı söylem ve projelerle başta bu devletleri ürkütmesi, diğer bir ifadeyle zamanlama hatasının sonucu olarak, gereğinden fazla iddia sahibi olunması;

7-Ve her şeyden önemlisi, bu tür projelerle ortaya çıkılırken Ankara içinde bir siyasî kriz yaşanması ve bunun sonucunda bir hükümet projesi olarak algılanan Türk Birliği’nin, her şeyden önce Türkiye’de bir siyasî birlik ve istikrar gerekliliğini bir kez daha ortaya koyması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Hâlbuki başlangıçta avantajlarımız vardı…

Erol: Bütün bu hatalara rağmen, Türkiye’nin dünya politikasında kendisine biçtiği rol ve Türk cumhuriyetleriyle paylaştığı ortak tarihi, kültürel, dil ve din birliği sebebiyle, başlangıçta bölgede nüfuz sahibi olmayı hedefleyen diğer devletlere nazaran sahip olduğu avantajlı konumun, halen varlığını devam ettirdiği görülmektedir. Yirmi yılın sonunda gelinen aşamada elde edilen deneyim ve kazanımlar da dikkate alındığında, Türk dünyasının Ankara’nın son dönem dış politikasında yeniden yapılanma ve denge arayışları açısından, önemli bir açılım ve işbirliği alanı olarak orta-uzun vadeye yönelik bir zaman dilimi için mevcudiyetini koruduğu söylenebilir.

Çetinoğlu: Yeni bir strateji teklifiniz vardır mutlaka…

Erol: Hiç şüphesiz, Türk Birliği için, her şeyden önce Türkiye’nin millî, bağımsız, pragmatist ve daha rasyonel bir dış politika izlemesi ve buna uygun adımlar atması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Biraz açar mısınız?

Erol: İkili işbirliği stratejisi her nedense hep ihmal edilmektedir. Bölge devletleriyle bire bir güçlü ilişkiler tesis edilmeden, bir anda hepsini içine alan bir işbirliği stratejisi güdülmeye çalışılmaktadır. Oysa Türkiye’nin başlangıç itibarıyla bu bölgede çekirdek ilişkiler, diğer bir ifadeyle lokomotif ilişkilerin önünü açması gerekmektedir. Sonuçta Türkiye’nin kapasitesi, bir diğer ifadeyle sınırlılıkları bellidir.

Diğer taraftan, Türkiye’nin bölge ile iktisadî ve ticarî alanda ilişkilerini geliştirmesi, güçlendirmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkacak etkileşim ve güçlü iletişim ile bir takım sonuçları elde edebileceğini de artık görmesi gerekmektedir. Bunun için de özel sektörü bölgeye dönük yatırımlar konusunda teşvik etmesi, desteklemesi kaçınılmaz bir hale gelmiştir. Bu konuda Türkiye’nin Çin’e bakması yeterli olacaktır. Çin, bölgeye silahlı kuvvetleriyle değil, sermayesiyle, teknolojisiyle, verdiği ucuz kredilerle ve desteklediği işadamlarıyla girmektedir. Türkiye’nin ayrıca, her şeyden öte bölgede bir takım soğukluklar yaşadığı başşehirler ile de aradaki anlamsız ve gereksiz problemlerin giderme ve bu bağlamda bu devletlerin, özellikle de Özbekistan’ın artık milletlerarası platformlarda yanında olduğu mesajını somut kararlarıyla göstermelidir. Bunun için de büyükelçiliklerin, sorun derinleştirici değil, sorun giderici bir şekilde yeni bir zihniyete kavuşması ve gerçekten bu projeye gönül verdiklerini her hal ve hareketleriyle ortaya koyması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Başlama noktası olarak teklifiniz nedir?

Erol: Türkiye Türk Birliği çalışmalarını bölge başşehirlerinden başlatmalıdır. Taşkent ile pürüzler giderilmeden, Aşkabat’ın hassasiyetleri göz önünde bulundurulmadan bir Türk Birliği projesi, çok uzun yıllar daha bizim kızıl elmamız olmaya devam edecektir.

Çetinoğlu: Nasıl bir strateji düşünüyorsunuz?

Erol: Türk dünyasının, Türk dış politikasının geleceği açısından iki önemli sacayağından birini oluşturduğu düşünülürse, Türkiye’nin orta ve uzun vadede takip etmesi gereken strateji ana başlıklar halinde şu şekilde sıralanabilir:

1-İlişkilerde gelecek adına hedef ‘Türk Dünyası Birliği’ olmalıdır.

2-Bu kapsamda aşamalı bütünleşme süreçlerine başvurulabilir. İlk adım, ‘Türk Dünyası Aksakallar Meclisi’nin kurulması şeklinde olabilir;

3-Bu birliğin içinde Gürcistan ve Tacikistan’ın da yer alması sağlanmalıdır. Diaspora’nın etkisinden uzak bir Ermenistan zaten süreç içinde bu birliğin içinde bir şekilde yer alacaktır;

4-İzlenecek strateji, önce ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve ardından da bunların tek bir çatı altında toplanması şeklinde olmalıdır (Mesela, Türkiye-Özbekistan, Türkiye-Türkmenistan, Türkmenistan-Kazakistan vb. ikili işbirliklerinin ardından, bunların çoklu işbirliğine çevrilmesi gibi);

5-Ortadoğu sonrası keskin bir rekabet ve çatışma alanı olması beklenen bu bölgede, bölge devletlerinin Türk dünyası istihbarat ve diğer güvenlik teşkilatları arasında farklı, yeni bir süreç başlatılmalıdır. Hedef  ‘Türk Dünyası Atlantizmi’ olmalıdır;

6-Bütün bunların olabilmesi için, Türkiye’nin sağlam bir siyasî yapı, güçlü bir ekonomi ve silahlı kuvvetlere sahip olması ve bölgede güçlü bir finans altyapısının oluşturulması gerekmektedir;

7-Türk Dünyası Eğitim Birliği’nin sağlanması ve bu kapsamda acilen Türk Dünyası Akademi Birliği ve

8-Türk Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları (STK) arasında her türlü işbirliğinin önü açılmalıdır;

9-Türk Dünyası Yayın Birliği oluşturulmalıdır;

10-Türk dünyasına yönelik daha etkili yazılı ve görüntülü medya faaliyetlerinin başlatılması, Türk Dünyası BBC’si vb. türden yayın faaliyetlerine geçilmelidir. Mevcutların gözden geçirilmesi gerekmektedir;

11-Ve Türkiye’nin bu ülkeleri her halükârda milletlerarası planda desteklemesi gerekmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’nin bundan sonraki süreçte öncelikle kardeş Özbekistan devletine milletlerarası platformlarda vereceği destek (daha önce yapılan hataların telafisi ve tekrarının önlenmesi açısından) daha bir önem arz etmektedir.

Çetinoğlu: Sonuç yerine geçmek üzere genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Erol: Netice itibariyle ifade etmek gerekirse bölgede yaşanılan son gelişmeler ve Türk dünyasının karşı karşıya kaldığı mevcut ve olası tehditler, Türk Birliği’ni kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Bu kapsamda, öncelikle Kafkasya, ardından Orta Asya ülkeleri ile aşamalı olarak gerçekleştirilecek güçlü bir işbirliği, Türkiye’yi ve bölgeyi çok farklı noktalara taşıyacaktır. Bu kapsamda söz konusu ‘Yeni Proje’nin, Türkiye’yi milletlerarası alanda daha güçlü bir konuma sokma, Türk dış politikasına daha fazla bir açılım, ivme ve hareket alanı sağlama, batıyla olan bütünleşme sürecini hızlandırma, bölge istikrarına ve güvenliğine büyük katkı sağlama potansiyeli taşıması açılarından büyük bir önem arz ettiği görülmektedir. Son dönemde bölgeye dönük ilgiyi bir de bu açıdan okumakta büyük bir fayda mülahaza edilmektedir.

Nitekim Türkiye, bölgeyle doğrudan ilgilenmeye başladığı 1989 tarihinden ve özellikle bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıdığı 1991’den itibaren daha önce hiç bir etkisinin bulunmadığı bu alanda kendisine önemli bir yer edinmiştir. Fakat Türkiye’nin dünya politikasında kendisine biçtiği rol ve Türk cumhuriyetleriyle paylaştığı ortak tarihi, kültürel, dil ve dinle ilgili özellikler sebebiyle, başlangıçta bölgede nüfuz sahibi olmayı hedefleyen diğer devletlere nazaran sahip olduğu avantajlı konumu dikkate alındığında, yirmi yılın sonunda gelinen nokta Türkiye’yi tatmin etmekten uzaktır. Türkiye, ‘hazırlıksız’ ve ‘tecrübesiz’ yakalandığı Avrasya stratejisi kapsamında, enformasyon ve teşkilatlanma eksikliğinden kaynaklanan taktik ve stratejik hatalara istemeden de olsa sürüklenmiştir. Bir diğer ifadeyle ilk on yıl sürdürülen faaliyetlerde koordinasyonsuzluk, plansızlık, stratejisizlik, hissî davranışlar ve savurganlık ilişkilere hâkim olmuştur.

Dolayısıyla Türkiye’nin bundan sonraki dönemde her bir ülkenin özel şartlarını göz önünde bulunduran ve bir ülkede uygulandığında, diğer ülkelerde tepki oluşturmayacak özgün politikalar geliştirmesi, TÜRKSOY, TİKA vb. kurumları bu doğrultuda tekrar yapılandırmak suretiyle, bölgeye dönük STK faaliyetlerine, araştırma merkezlerine daha fazla önem vermesi ve daha da önemlisi, Türk dünyasının en az bir Ortadoğu kadar önemli olduğunun mesajını, somut bir şekilde eylem bazında ortaya koyması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Sayın Erol, verdiğiniz bilgilerle, Türkiye-Türk dünyası ilişkilerinde yeni bir ufuk açtınız. Olumlu gelişmelere vesile olur inşallah.

 

Doç. Dr. MEHMET SEYFETTİN EROL:

15 Şubat 1969 tarihinde doğdu.

 

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü 1993’te bitirdi. Aynı Üniversite’nin Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora tezleri kabul edildi.

 

2006’da yardımcı doçent, 2009’da doçent oldu.

 

Milletlerarası hakemli dergilerde çok sayıda makalesi yayınlandı. Milletlerarası ilmî toplantılarda tebliğler sundu ve milletlerarası kitaplarda bölümler yazdı.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

*Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları / Ülkeler, Bölgeler, Örgütler: Barış Kitap Ankara, 2011

*Türk Dünyası Yıllığı: (Yavuz Gürler ile birlikte) Klasik Yayınlar Ankara, 2011

*Avrasya’nın Değişen Jeopolitiği / Yeni Büyük Oyun: (2. Baskı) Barış Kitap Ankara, 2011

*Türkiye-AB İlişkileri / Avrupa’nın Genişlemesi, Müzâkere Süreci ve Batılılaşma Sorunu: (Ertan Efegil ile birlikte) Orion Yayınları Ankara, 2007

*Türkiye-AB İlişkileri / Dış Politika, İç Yapı Problemleri: Alp Yayınevi Ankara, 2007

*21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği: (Muzaffer Özdağ Anısına Armağan. Ümit Özdağ ve Yaşar Kalafat ile birlikte) ASAM Yayınları Ankara, 2003

*Hayalden Gerçeğe / Türk Birleşik Devletleri. İrfan Yayıncılık İstanbul, 1999

*Türkiye Cumhuriyeti – Rusya Federasyonu İlişkileri: (Haydar Çakmak ile birlikte) Barış Yayınevi Ankara, 1998

 

 

Terör ve İslâm (3)

” -Ne yaptık biz azizim ne yaptık?” der. “İslâm gençliğini yanlış yola sevk ettik. İslâmi, sırf siyasetten ibaretmiş gibi gösterdik! İslâm, sırf siyasetmiş diye telkinlerde bulunduk! Oysa bu kitabımda belirttiğim gibi İslâm: ‘İslâm eşit siyaset!’ değildir. Kur’an yüzde doksan dokuz ahlâk, yüzde bir siyaset iken, ‘siyaseti bırakalım baştakiler düşünsün’ diyemedik! Biz asıl yapmamız gerekeni ihmal edip; olmayacak, sonu şüpheli hedefler peşinde koştuk durduk! Gençliği de, boş yere peşimizden sürükledik! Bilmedik, bilemedik ki bu zamanda, siyasetle İslâma hizmet edeceğini sananlar, isabet dahi etseler, büyük vebal altındadırlar.”

Bu samimi ve içten tenkit, eleştiri ve pişmanlık karşısında, ikinci şahıs, başını önüne eğer. “Sükût ikrardan gelir.” hükmünce, hiç bir şey söylemez. Öylece sus pus olur.

Bu da gösteriyor ki aziz okur!

Her fikrin, her düşüncenin mutaassıbı yani ona inandığı hâlde, onu doğru şekilde anlamayanı vardır. Yanlış anladığını ölümüne ve öldüresiye savunan vardır.

Yine her dinin mutaassıbı yani ona körü körüne inananı, ölümüne ve öldüresiye savunanı vardır.

Özellikle dinin bazı konularını, kasten değilse bile, farkında olmayarak yanlış şekilde yorumlayan, açıklayan ve onları yanlış olarak hayata geçirenler vardır. Üstelik bunlar sıradan insanlar değildir. Âlim, bilgin kimselerdir. Hem yanılmışlar, hem de yanıltmışlardır.

Bunlara bakıp, yanlış açıkladıkları fikir, düşünce ve din hakkında; yanlış düşünmek, en büyük yanlış olur.

Terör yapanları kınar, tel’în eder ve lânetlerken, bir gerçeği de unutmamak lâzım. Yani teröre sebep olanları. Bu insanlık suçuna, insanları itenleri. Bir bakıma, milletleri teröre teşvik edip, isteklendirenleri.

“Essebebü ke’l-fâil.” yani “Sebep olan yapan gibidir.” evrensel hüküm ve kuralını, gözden ırak etmez olmalıyız. Ne yazık ki bugün teröre savaş açtık diyenler; aslında terörü türeten bataklığın sahipleri ve hazırlayıcılarıdırlar.

Hepimizin bildiği gibi, kuzu postuna bürünmüş devletler var dünyada.

Birincisi: Bunların başını çeken ve Siyonizmin elinde, onun kuklası olan, üstelik hürriyet ve demokrasi havarisi geçinen Amerika Birleşik Devletleri.

İkincisi: ABD’nin bir bakıma beyni sayılan ve her hususta, sûreti haktan görünen, masum pozlarına giren, eski balonu sönmüş, anlı şanlı oluşu sözde kalmış İngiltere.

Üçüncüsü: Her iki devletin de, dolaylı biçimde sinsi ve içten güdücüsü olan İsrail.

O İsrail ki, her iki devleti de elinde oynatıyor. Bütün bunlara rağmen, bütün dünyada kendilerini mazlum, horlanan bir zavallı millet olarak göstermesini biliyor. Ve bunda kısmen başarılı oluyor.

İşte bu üç devlet, terör sehpasının üç ayağını oluşturmaktadır. Aynı zamanda son yıllarda İslâmdan değil ama, yazık ki müslümanlardan kaynaklanan -yanlış olarak- “İslâmî Terör” denilen terörün baş sebep ve aktörleridir.

Çünkü Ortadoğu’da İngiltere’nin 1948’de ebeliğini yaptığı; despot, korsan bir devlet doğdu: İsrail! Kurulduğu değil kurdurulduğu 1948 yılından beri bölgede istikrar kalmadı. Çünkü devlet terörü yapıyor: İstediği zaman, istediği gibi vurup kırıyor, yakıp yıkıyor, taş üstünde taş koymuyor.

Gâsıp, gasp edici, zorla yerleşici, gecekondu bir devlet olarak Filistinlilere; yıllardır kan kusturuyor. Kadınları dul, çocukları yetim bırakıyor. Yöreyi harabeye çeviriyor. Kudüse tek başına hakim olmak istiyor.

Yerlerinden yurtlarından edilen mağdur ve mazlum Filistin halkı ise İsraile karşı sapanla, taşla karşı koymaya çalışıyor. Çoluk çocuk demeden ölüm-kalım mücadelesi veriyor.

İşte bu İsrail’e bunca yaptıkları yetmiyor. Çevre devletlerin güçlenme çabaları uykularını kaçırıyor. Kendisinde, onlara karşı bir vesileyle musallat olma ihtiyacını hissediyor.

Son Irak işgali, bardağı taşıran son damla oldu. Boş çıkan bahanelerle Irak; dünyanın gözü önünde barbarca işgal edildi. Öteki dünya devletlerine rağmen bir olupbittiye getirildi. Kanlı şekilde işgal ve istilâya uğratıldı.

 

 

İhvan: Ne Milliyet Ne Vatan!

Milliyetsiz ve vatansız İhvancılık için sınırlar önemli değildir. Yok hükmündedir. Vatan ve milliyet olmayınca vatandaş-yabancı ayrımı da anlamsızdır. Siyasî bir avantaj için bir toprak parçasından kolayca vazgeçilebilir.

Gulu gulu dansı yapan Zenciler Batı medeniyetini çökertiyor

Kutb’un düşünce dünyasına kuvvetle etki eden unsurlar ABD’de deri renginden dolayı aşağılanması ve önceleri dost edindiği Nasır ile yollarının ayrılmasıdır. Mısır Maarif Bakanlığı’nın iki yıllık görevlendirmesiyle ABD’de üç ayrı üniversitede eğitimle ilgili çalışmalar yapar. O günlere kadar edebiyat ve şiir tenkidiyle meşgulken şimdi İslam’da Sosyal Adalet ve İslam’la Kapitalizm’in Savaşı’nı yayınlar.

ABD’de etrafına baktığında Alexis Carrel’in çöken Batı Medeniyetini görür. Meselâ Amerikanların müzik zevki hakkında fikirleri şöyledir: Tercihleri “jazz” müziğidir ki bu, Zenciler’in ilkel eğilimlerini tatmin için icat ettikler müziktir. Hem gürültü arzularını hem de hayvanî eğilimlerini tahrik eder.

İnsanların eşitliği Zencilikte sona ermektedir anlaşılan. Müteveffa Erbakan’ın “Yaptıkları dans Gulu Gulu dansıdır, Zenciler de kültürsüzdür, bilgisizdir.” sözlerini hatırlıyoruz.

Seyyid Kutb ve bir grup İhvan, Nasır’a karşı suikast düzenleme iddiasıyla yakalanıp hapsedilir.

Kutb artık Ahî Âmal’dir

1950 ABD dönüşü Müslüman Kardeşler’in aktif üyesidir, Ahî Âmal olmuştur. Haftalık El-İhvan El Muslimin dergisinin editörlüğünü yapar. Sonra kariyerinde hızla tırmanır. Sırasıyla İhvan’ın propaganda bölümü başkanlığına, sonra yönetim kuruluna ve nihayet teşkilâtın en üst kurulu, rehberlik konseyine gelir.

1952’de Hür Subaylar, krallığı devirir. Nasır’ı başa geçirecek yol açılır. İhvan, o güne kadar kendilerini ezen krallıktan kurtulmanın sevinci içindedir. Nasır’dan İslâm devletini kurmasını beklerler. Nasır, Kutb’un evine gidip danışmaktadır. Bir bakıma Arap-İslâm sentezi! Fakat balayı kısa sürer. Nasır milliyetçidir, hâlbuki Kutb ve İhvan artık millete de milliyetçiliğe de, hatta vatanseverliğe de karşıdır, milliyetçilik ayaklarının altındadır. İki dünya görüşünün bağdaşmayacağını bilen Nasır kendi gizli teşkilatını, Tahrir’i (Hürriyet) kurmuştur bile.

1954’te Kutb ve bir grup İhvan, Nasır’a karşı suikast düzenleme iddiasıyla yakalanıp hapsedilir. 1964’e kadar hapiste kalır. Kur’an’ın Gölgesinde ve Yoldaki İşaretlerhapisteki on yılda yazılır. 1964’te serbest kalır ancak bir yıl dolmadan tekrar tutuklanır ve 26 Ağustos 1965’te idam edilir.

Milliyetsiz ve vatansız ideoloji

John Calvert, Kutb’un milliyetçilikten İhvancılığa, millet ve vatan karşıtlığına dönüşünü şöyle anlatır:

Fakat Kutb’un milliyetçi dönemi ile olgunluk döneminin İslamcı tavrı arasında esastan bir fark vardır. Her yerdeki milliyetçiler gibi toplumda kanun ve vatandaşlığı dinden ayrı düşünürken, daha sonra metafiziği dünyadaki her şeyin üstünde egemen kıldığını açıkça ilân etti. Bir İslamcı olarak Kutb, İslam camiasının (ümmetin) bir arazi ile sınırlanmasına da bu arazi üstündeki egemenliğine de inanmıyordu. Bunun yerine klasik İslam hukukçularını izleyerek, Müslümanların “vatanı” diye “teolojik bir mekânı”, dünyada İslamî hayatı yerine getirmeye adanmış her yeri anlıyordu. Bu mekân, her yerdeki Müslümanları içine alıyordu ve sonunda bütün insanlığı kapsayacaktır. (Komünizmin, ‘proletaryanın vatanı karnının doyduğu yerdir’ veya ‘proletaryanın vatanı iki metre toprağın altındadır’  ve bizim Şinasî ve Fikret’in ‘Milletim nev’i beşer, vatanım ruy-i zemin’ söylemlerini hatırlayınız – İÖ). Halkın egemen iradesinden ve onun temsilcilerinden talimat almak yerine Müslümanlar Şeriata tabiydi. Kanunlar, düzenlemeler ve nasihatler topluluğu Şeriat, halka yaşamlarında yol göstermekle birlikte halktan bağımsızdı ve halktan önce de vardı. Kutb’un olgunluk anlayışında Batı’nın bütün ideolojileri, ister etnolinguistik muhtariyet isterse Marksizm’deki gibi seküler trans-milliyetçiliği savunsunlar, “cahil”di ve ilahî hakikati reddettikleri için yanlış yoldaydı. Kutb’un İslamcılığı Mısır milliyetçiliği kökünden gelmiş olabilir. Fakat bir geçiş dönemi yaşadı. Sonra ulus-devletin ufuklarını aştı ve  ‘Müslümanlar, Tanrı’nın iradesine bağlı, kendi kendini yöneten kişilerdir’ dedi. Bu açıdan baktığımızda İslamcı Kutb bir kültür veya din milliyetçisinin çok ötesindedir. Siyasete yeni bir moral çerçeve tasarlamanın ön cephesindedir. Bu görüş bugün de her cins Müslüman isyancının ilham kaynağıdır.[i]

Millet yoktur, vatan yoktur, halkın egemenliği yoktur. Bu yokları örtmek için Türkiye’de “aziz millet, necip millet” gibi ismi olmayan “millet” söylemleri kullanılıyor. Burada insanları aldatmak için “millet” kelimesinin eski “ümmet” anlamı kullanılmaktadır. Yalan söylerken bir ayağını kaldırınca yalanın günahının silindiğini düşünmek gibi. Bir de “İbrahimî Millet” var. O millet herhalde Yahudiler, Hristiyanlar ve bütün Müslümanlardır.

Milletin, milliyetçiliğin ve Batı medeniyetinin devri geçti

Milliyetsiz ve vatansız İhvancılık için sınırlar önemli değildir. Yok hükmündedir. Vatan ve milliyet olmayınca vatandaş-yabancı ayrımı da anlamsızdır. Siyasî bir avantaj için bir toprak parçasından kolayca vazgeçilebilir.

Kutb hapiste, Nasır’ın Genel İstihbarat Direktörü Salah Nasr’a verdiği ifadede vatanseverlik ve milliyetçilik hakkında söylediklerini J. Calvert şöyle naklediyor:

“Milliyetçilik tarihî zamanı geçmiş bir bayraktır.” Kutb’a göre dünya, düşünce ve doktrine dayanan ideolojik komplekslere doğru ilerlemektedir. İslâmî hareket bu global eğilimin bir parçasıdır. Kabile kimliğine, ırk veya toprağa dayanan Asabiyye gerici, cahili bir kimlik tarzıdır.[ii]

Nazizm, Faşizm ve Komünizm döneminde büyümüş, kendini Kapitalizm “kompleksiyle” savaş hâlinde gören Kutb için dünyanın düşünce ve doktrine dayanan ideolojik komplekslere doğru ilerlediği algısı çok da yadırganmayabilir.

Ancak aynı sloganların yetmiş küsur yıl sonra Türkiye’de ve gittikçe yükselen bir milliyetçilikler dünyasında tekrarlanması tuhaftır. İdeolojinin gözü kör etmesinin, Cemil Meriç’in ifadesiyle, idraklere deli gömleği giydirmesinin örneğidir. Siyasî İslamcılar yüz yılı aşkın bir zamandır hem Batı’nın hem de millet devletinin (ulus devletin) çökmesini bekliyor. Tıpkı Marks ve Engels’in ömürleri boyunca Almanya’da proleter ihtilali beklediği gibi. Batı Batılığıyla durup durduğu gibi Kuzey’de, Doğu’da yeni Batılar yükseliyor. Dünya siyasetinde sömürgecilik mevzi kaybettikçe ulus devletler şeksiz şüphesiz hâkim oluyor, sayıları artıyor. Batının globalistleri ve liberalleri çok kültürlülüğü terk ediyor. Türkiye’de de zaman zaman Batı’yla iş birliği yapmış dinbazların da beklentileri sönüyor. Bu sayılan görüşlerin hiçbiri yükselişte değil. Bir tek milliyetçilik yükseliyor.

İhvan ve terör

İhvan, terörist bir örgüt müdür? Bu soruya verilecek olumlu veya olumsuz cevap politik demagojiye bulaşmaya mahkûmdur. İhvan aleyhtarlarına göre ki hemen çevremizdeki devletlerin çoğu öyledir, İhvan teröristtir. Suudî Arabistan’dan Mısır’a, Rusya’ya kadar hepsi İhvan’a terörist der. Türkiye ve Katar istisnadır.

Terörizm, dünyaca mahkûm edildiği için siyaset sahnesinde muarıza terörist moda oldu. Bu bol keseden itham muhakkak ki en çok teröristlerin işine yarıyor.

Daha objektif soru, “İhvan, şiddete başvurur mu?” olabilir.

Bunun cevabı hakkında bir fikir edinmek için İhvan’ın bayrağına bir göz atarak işe başlayabiliriz. Çapraz iki kılıç ve altında “Hazırlan!“. Pek barışsever bir hava değil. Bayrağın altında “El-İhvan el-Müslimin”i okuyorsunuz. Benna’dan beri kullandıkları bir slogan şöyle: Gayemiz Allah, önderimiz Peygamber, rehberimiz Kur’an, yolumuz Cihad, Allah yolunda ölmek en büyük emelimizdir.

İhvan bayrağı

Cihad sorulduğunda, “kastimiz insanın nefsiyle cihadıdır” savunması yaygındır. Ancak zaman zaman mensuplarına dönüp, “Yanlış anlamayın, cihad sadece kendimizle değildir, düşmana karşı cihad da farzdır” düzeltmesini uyarısını duyarız.

İhvan’ın en baştan, Benna’dan beri, geçmişi suikast iddialarıyla doludur. Bunların hangisinin doğru, hangisinin iftira olduğunu tespit kolay değildir. En kuvvetli iddialardan biri, İhvan’a mensup veterinerlik öğrencisi Mecid Ahmed Hassan’ın 28 Aralık 1948’de Mısır Başbakanı Mahmud Nukrasi Paşa’yı öldürmesidir. Bu suikastten iki ay sonra İhvan’ın kurucu lideri Benna’nın katli, Mısır istihbaratının intikam operasyonu olarak değerlendirilir.

Gerek Benna’nın gerekse Kutb’un üç kademeli bir stratejiyi kabul ettiklerini ve bunu da Hazreti Peygamber’e dayandırdıklarını biliyoruz: Önce bir cemaat olacak ve kendilerini mümkün mertebe izole edecekler, sonra güçlenecekler, nihayet üçüncü safhada, belirli bir güce erişince, cahiliye yönetimlerini devirip Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirecekler. Önceleri Müslüman halkın kıyamı, yani ayaklanmasıyla başarılacağı düşünülen bu hâkimiyet için Kutb daha sonra bu iş için paramiliter bir öncü kuvvet yetiştirilmesi gerektiğini yazmıştır. Kutb’u sonunda idama götüren delillerin önemli kısmı bir manifesto ve siyasî hâkimiyeti tesis kılavuzu niyetiyle yazdığı Yoldaki İşaretler‘dir. Gizli Aparat için Sudan üzerinden Mısır’a silah getirme teşebbüsü vardır.

Kutb’un idam gerekçesi, Nasır’a suikast teşebbüsüdür. Bu suikast, doğruysa bile başarısızdır. Enver Sedat suikasti ise başarılı. Sedat’ı öldüren örgüt İhvan değil Tanzim El-Cihad’dır fakat bunda da İhvan’ın rolü bulunduğu iddiası yaygındır. Bu iddialara karşı Mısır’daki İhvan, 1970’lerden sonra şiddeti reddettiğini açıkladı.

Ancak İhvan Mısır’la sınırlı değil. Suriye’de 1970’lerden başlayarak Baas rejimine cihad açtılar. Marwan Hadid başkanlığında yüzlerce cinayeti resmen üstlendiler. Rejimin tepkisi sert oldu. Şehirler bombalandı ve binlerce insan katledildi.

Mısır Sağlık Bakanlığı’nın resmî rakamlarına göre Kahire’de, Rabia Meydanı protestolarında 595 ihvan 43 polis ölmüştür.

Bir başka tespit, İhvan’ın teröre liderlik etmese de, birçok terörist düşünceye ebeveyn rolü oynamasıdır. Benna- Kutb- Mevdudî hattı ve onların gerisindeki Hanbeli- Ebu Mansur El-Bağdadî -Eşariye-İbni Teymiye- Selefilik çizgisi bugün adını duyduğumuz bütün Siyasî Ümmetçi aktivist örgütün kutsallarıdır. Bu yüzdendir ki terör uzmanları İhvan’ı, silahlı Siyasî İslamcı örgütlere giden bir “binek taşı ~stepping stone” diye algılıyor. [iii] Hamas, Jemaat el-Islamiye ve el-Kaide’nin birçok isminin geçmişinde İhvan mensubiyeti var. Bunlardan en meşhurlarından biri, Usame Bin-Ladin’in vekili Ayman el-Zevahiri’dir. The Guardian Gazetesi’nin Bin Laden’in annesiyle yaptığı röportajda, anne Alia Ghanem, mealen, “Benim oğlum hiç öyle biri değildi, onu Müslüman Kardeşler bu hale getirdi.” diyor.[iv]

İhvan bahsinde incelenmesi gereken bir başka yön, çeşitli devletlerin istihbarat teşkilâtlarının İhvan üstündeki çalışmaları, İhvan’a sızmaları ve onu kullanmalarıdır. Bu Türkiye’de de geçerlidir. Bir önceki yazıma, “Erbakan’ın yükselişiyle birlikte Türkiye’de birkaç kitabın bol bol basıldığını, ucuz veya bedava dağıtıldığını görüyoruz.” cümlesiyle başlamıştım. Yıllar sonra öğreniyoruz ki bu kitapları tercüme ettiren ve Türkiye’de geniş ve ucuz -bazan da bedava- dağıtımını sağlayan Siyasî İslamcılar değil MİT’tir![v]

[i] John Calvert, Sayyid Qutb and the Origins of Radical Islamism, Oxford University Press 2013,  sayfa 17-18.

[ii] John Calvert, a. g. e. sayfa 257. O da ifade için Mahmud Kamil al-‘Arusi, Muhakamat Sayyid Qutb, 77’ye atıf yapar.

[iii] https://www.cfr.org/backgrounder/does-muslim-brotherhood-have-ties-terrorism

[iv] https://www.theguardian.com/world/2018/aug/03/osama-bin-laden-mother-speaks-out-family-interview

[v] http://www.haksozhaber.net/okul/seyyid-kutub-turkiyede-nasil-algilandi-6832yy.htm

 

 

Sınır Tanımayan Yalan, İftira ve Türkiye’yi Bekleyen Sorunlar

Geçirdiğimiz her seçim dönemi, bir öncekine rahmet okutur vaziyet aldı. Galiba toplum mühendisleri, propogandistler, işin dozunu biraz daha, biraz daha diyerek artırmakta kararlılar. Ta ki nereye kadar derseniz, inanın bunu ben bile tahayyül edemiyorum. Düşüncelerimin en son noktası ise; şunu mu merak ediyorlar acaba sorusunu soruyor: “Allah korusun, ileride nasıl bir toplum patlaması yaşanacak!

Öyle ya daha dün denecek kadar yakın zamanda birbirlerine “alçak, namussuz, şerefsiz diye meydanlarda bas bas bağıranlar, şimdi birliktelik sağlayıp karşı tarafa aynı hakaretlerle saldırıyorlar.

Saldırılarında kullanmadıkları enstrüman yok, ellerinde ne varsa, akıllarına ne gelirse karşı tarafa boca ediyorlar. Hatta zamanında kendi yaptıkları hataları ve kusurları dahi onlara yükleyerek.

Sanki “çözüm süreci” denilen musibeti, Kemal Kılıçtaroğlu, Meral Akşener, Karamollaoğlu başlattı.

Sanki Yurda girmesi yasak olan Şivan Perver denen teröristle birlikte “megri megri”(öldürülen PKK’lı teröriste yakılan ağıt) ağıtını ve İmralı’daki bebek katilinin bildirisini okuyan başkalarıymış gibi,

Valilere, askerlere: “PKK’lıları görmezden gelin, gördüğünüzde başınızı çevirin” diyen kim, kimlerdi acaba? Bu görmezlikten gelmenin bedeli 743 vatan evladının canına mal oldu, şehirler yakılıp yıkıldı. Bütün bunların sorumluluğu vebali kimlerin üzerinde dersiniz?

Bugün gerçekten de Türkiye’nin bekasını tehdit eden en büyük tehlike, Cumhuriyet Bayramında Kuzey Iraktaki PKK’lıları, Suriye’nin kuzeyine Kobani Kantonu denilen yere nakleden hangi güçtü acaba?

Bir zamanlar, “FETÖ Terör örgütü mensuplarıyla birlikte kol kola: “Beraber yürüdük biz bu yollarda, Beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkılarını söyleyen Meral Akşener’le Kemal Kılıçtaroğlu olmasın sakın?

Bu misalleri uzatmak mümkün ama bu aşamada faydasının olacağını hiç sanmıyorum çünkü bu güne kadar gördüklerimiz de gösteriyor ki, seçimlere kadar böyle devam edip gidecek.

– – –

 

Türkiye’yi yönetenler iç politikada birbirlerini yiyedursunlar, dışarıdan kuşatılıyoruz kimsenin umurunda değil. Ege’de Türkiye’ye ait olan 18 ada Yunanistan’ın işgali altında. Bizim olan Taşoz adasından Yunanistan her gün yüzlerce varil petrolümüzü çalıyor.

Kıbrıs’ın etrafı, petrol ve doğalgaz yatakları sayesinde Rumlarla birlikte Mısır, İsrail, Suudi Arabistan ve ABD ortaklı şirketlerle adeta örülmüş vaziyette.

Kuzey Akdeniz de enerji savaşı çıkmasına ramak var lakin zamanında tedbir almadığımız için her zaman olduğu gibi korkarım inisiyatifi kaybediyoruz.

Kıbrıs Gazisi emekli Yarbay Atilla Çilingir’in bildirdiğine göre dörtte üçü Türkiye’ye ait olan Girit adasına İsrail Radar üssü kuruyor ve biz hala rahmetli Arif Nihat Asya’nın dediği gibi “oyunda oynaştayız.”

 

– – –

 

Bu arada kutsal dinimizi de siyasete alet etmekten geri durmuyorlar, nihayetinde beş yıllığına Belediye Başkanları seçilecek, bunun için Allah’ın dinini kullanmak, ona şirk koşmak, günah değimli?

Ne diyordu Sivas’ta aday tanıtım toplantısında Milli Eğitim ve Milli savunma Bakanlığı yapmış İsmet Yılmaz: “Hilmi Bilgin’e desteğinizi bekliyorum vereceğiniz her destek yarın ruzi-mahşerde beraat belgeniz olacak.

Peygamberlere dahi verilmeyen böyle bir yetkiyi, İsmet Yılmaz nereden alıyor şaşılacak iş doğrusu.

 

Gene bir başka AK Parti Şanlıurfa Milletvekili Kasım Gülpınar:

“AK Parti’ye oy verirseniz Allah sizden mahşer günü hesap sormayacak”

Gülpınar, dini siyasete alet ettiği, dini kullandığı suçlamalarına karşılık bakın kendini nasıl savunuyor?

Neden kullanmayayım ki arkadaşlar! Siz de kullanın, din benim tekelimde değil ki…”

Haşa Sayın Gülpınar, biz kutsal dinimizi kullanmayız, Allahtan korkarız.

Yapılacak yerel seçimin Türk Milletine hayırlar getirmesine vesile olması dileklerimle: Kalın sağlıcakla….

 

 

Demokrat Parti Umutlu ve İddialı: Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Nail Baki’yle Sohbetimiz:

”Geldi, geliyor, acaba ne olacak ?” Derken 31 Mart 2019 mahalli idareler seçimleri kapıya dayandı. 28 Mart 2019 İtibariyle seçmenlerin büyük bölümü kafasında seçimi bitirdi. Artık kafalarda bitmiş seçimin sandığa aktarımını bekleyeceğiz. Lakin uzun süredir ısrarla üzerinde duruyorum öyle bir seçime gidiyoruz ki 20 oyla, 10 oyla hatta ve hatta 3-5 oyla el değiştiren belediyeler göreceğiz. Tespitlerine itimat ettiğim araştırma şirketlerinin çoğunluğu kritik seçim çevrelerinde böyle tabloların ortaya çıkacağını öngörüyor. O yüzden adaylar son ana kadar durmadan çalışmalılar, didinmeliler. Seçim kaybetmek kötüdür ama seçimi kıl payı verip ”Keşke imkân varken şunu da yapsaymışım, şurayı da ziyaret etseymişim!” demek çok daha kötüdür. Umut ediyorum adaylar bunu hatırlarında tutuyorlardır.

Bugün AKP’nin gırla hatasına rağmen sağ seçmeni başarılı şekilde konsolide ettiğini görüyoruz. Ben ve tecrübesine güvendiğim, yıllarını politikaya vermiş büyüklerim aynı noktada buluşuyoruz. ”Gerçekçi, köklü bir değişim ancak ve ancak sağ alternatiflerin güçlenmesiyle oluşacak.” Ne yazık ki tek parti dönemindeki kırgınlıklarla başlayan ve Kemal beyin liderliğiyle devam etmekte olan süreçte CHP’nin ”yeni CHP” olmasıyla milliyetçi – muhafazakâr seçmenin eli CHP’ye gitmiyor.

İYİ Parti’nin kuruluş çalışmalarına katılmamın, bünyesinde bulunmamın sebebi de tam olarak buydu. Merkez sağa konumlanacak yeni harekete aldırdığımız her nefes doğrudan doğruya hedef kitleye nüfuz ediyordu. Bugün seçime giderken AKP için %35-40 bandını konuşuyorsak sebebi İYİ Parti’nin merkez sağdan peşine takıp getirdiği %10’luk seçmendir. %10 Yeterli mi? Asla. Ülkenin Atatürk’le, bilimle, çağdaşlıkla, güzel ahlakla aynı zamanda milli – manevi değerlerle barışık yeni, güçlü alternatiflere ihtiyacı var.

Bu tarifi yaptığımda herkesin aklına 1946’dan başlayıp 2007’ye kadar sağ cenahta etkin aktörlerden biri olma görevini üstlenmiş Demokrat Parti geleneği geliyor. Demokrat Parti 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde 180 bin oyla %0,41 oy oranı yakalayarak 9 ilçe belediyesi ve 15 belde belediyesi kazanmıştı. 24 Haziran genel seçimlerine İYİ Parti’nin listelerinden katılıp TBMM’ye 1 vekil sokmuştu. Tek başına girdiği son seçim olan 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde ise ülke genelinde 70 bin oy elde ederek ancak %0,16 oy oranı yakalayabilmişti. Bu seçime birçok bölgede tek başına katılan Demokrat Parti, 4 sene sonra ilk defa seçmenin karşısına çıkacak. Partililer umutlular, çalışıyorlar, belediye kazanacaklarını iddia ediyorlar.

Demokratların kentimizdeki özverili çalışmalarına tanık olduktan sonra vaziyeti daha yakından görmek, sizlere detaylı bilgi sunabilmek için Demokrat Parti’nin Kocaeli büyükşehir belediye başkan adayı Nail Baki beyle Kocaeli il başkanlığında keyifli bir sohbet gerçekleştirdim, içtenlikle yanıtladı.

Böyle ziyaretler gerçekleştireceğim zaman buluşma noktasına 15 dakika kadar önceden varmaya özen gösteriyorum, gösteriyorum ki mutfağı da çözümleyebileyim. Randevum 11.30’daydı ama ben 11 gibi partideydim. Beni partinin emektarı, babacan Ramazan amca karşıladı. Ramazan amca 66 yaşında ve senelerini partisine vermiş. Nail beyi beklerken kendisiyle partinin dününü, bugününü hatta yarınını konuştuk. Ramazan amcayı çok umutlu, umutlu olduğu kadar gerçekçi gördüm. Malumunuz umutlu olmakla riyakâr olmak yer yer karışabiliyor, sonra hüsran yaşanabiliyor.

Ramazan amca ”Belki seçimin galibi olmayacağız ama konuşulan partisi olacağız. ” diyor. Demokrat Parti’nin 4 sene önce elde ettiği oy oranının çok üstüne çıkacağını 500 bin oyu dahi aşabileceğini düşünüyor. Ben de oyunun artıracağını düşünüyorum. Ama bu artışın ne kadar olacağı konusunda tahmin yapamıyorum.

Ramazan amcayla Çiller’i konuşurken, partililerin Çiller’e ne kadar kırgın olduğunu dinlerken kapı çaldı, Nail Baki içeri girdi. Nail bey oldukça zarif ve meydandaki çoğu adaydan daha dinç görünüyor. Saatlerce koşturduğunu bildiğim için hayret ettim doğrusu. Seçim yoğunluğunda başını kaşımaya vakit bulamayan adayın aksine, dinamik, enerjik ve neşeliydi. Kendisinden bünyenize pozitif elektrik transfer edebilirdiniz.

Selamlaştıktan sonra hemen başladık sohbete. ”Böyle bir iklimde aranan liman olmasına karşın Demokrat Parti neden ciddi bir sıçrayış gösteremiyor ?’‘ diyerek ilk sorumu sordum.

”Dediğin gibi Demokrat Parti aranan liman. Ama belli başlı sorunlar var, partinin görünürlüğü oldukça düşük. Bugün ittifaklar kuruldu. Seçmenlerin gözünde sadece iki seçenek varmış gibi bir algı yaratılıyor. AKP ve CHP 17 senedir yarışıyor. Sonuç ne? Sonuç hiç. Ülkenin geldiği nokta meydanda. Seçimler körler sağırlar birbirini ağırlar mantığıyla sürüyor. Hâlbuki bu ülkenin 73 senelik damarı, siyasetinin baba ocağı Demokrat Parti var. Bu ülkeye 129 fabrika, sayısız baraj, sayısız köprü, binlerce kilometrelik yol vermiş Demokrat Parti var. Ve ben bu seçimden galip çıkacak parti olacağımızı düşünüyorum.” dedi.

Hemen ekledim, ”Yüzde kaç oy bekliyorsunuz efendim ?”

”Öyle rakam vermem çok mümkün değil ama meseleye şuradan bakalım, girdiğimiz son seçimde %0 almıştık. Diğer partiler yarışlara belli başlı kemik oy oranıyla başlıyorlar. Biz %0’dan yarışa girdik. Bugün pek çok yerde kuvvetli adaylarımız var, kazanacağımız beldeler hatta belediyeler var. Bu yüzden yok sayılmaya kalkılan Demokrat Parti sandıklar açıldığında çok net bir mesaj verecek. Biz halen buradayız, yarışın içindeyiz diyecek.” dedi.

Uzunca süre çevremdekilerle tartıştığım konuyu kendisine açmadan geçemezdim, ”Demokrat Parti’nin bugün oy oranı noktasında bu kadar zayıflamasının sebebi nedir peki ?” diye açıkça yönelttim soruyu.

”Canboray bizim parti siyasetin okulu gibi. Bizim partide tecrübe kazanan siyasiler daha sonra başka yerlere yetişmiş olarak gidiyorlar. Bakınız şu andaki İçişleri Bakanı bizim kadrolarımızın yetiştirdiği biri. Aynı şekilde bugün İYİ Parti’nin genel başkanlığını yapan sayın Meral Akşener’de bizim partinin içinde yetişti. Belediye başkan adayı oldu, milletvekili oldu, bakan oldu. Şimdi başka partinin lideri. Bu gelenek birilerini yetiştirip birilerini mezun etti. Ne zamanki yeni talebeler çıkaramadı o zaman geriledi. Demokrat Parti gençlere uzak kaldığı için bu denli geriledi. Ama ben 31 Mart’tan sonra bunun değişeceğine inanıyorum. Zaten bu konuda husui planlarım da var. ”şeklinde yanıtladı.

”Seçim sürecinde her türlü imkansızlığa rağmen, gücünüzü sonuna kadar kullandığınızı biliyorum çünkü kampanyanızı takip ediyorum. Sürekli ziyaretlerdesiniz, programlardasınız. Size en çok hangi konuda talep, şikayet geliyor ?” dedim.

”Rahmetli Süleyman Demirel’in bir sözü var ki, üzerine araştırmalar yapıp makaleler dahi yazılsa bir konuyu bu kadar güzel açıklayamaz. Tencere her iktidarı sallar diyordu rahmetli. Tabii ki kimle konuşsak ekonomiden dert yanıyor, ekonomiye çözüm bulmamız konusunda bizlerden yardım bekliyorlar. Sokakta cepler avuçları yakarken diğer adayların sanki her şey güllük gülistanlıkmış da tek sorunumuz sosyal hayatmış gibi davranması da beni şaşırtıyor. Ekonomi konusunda, istihdam konusunda, yoksulluk konusunda konuşmamız gerekirken bu gerçekleri masaya yatırmamız gerekirken tek sorun sosyal hayatmış, tek sorun kent futboluymuş gibi lanse ediliyor. Bugün 560 milyar dolar dış borcumuz varken, merkez bankamızda 16 milyar dolar para kalmış durumda. Bunları konuşmamız lazım. Bu borçlar nasıl ödenecek ? Mecbur yine varlıklar satılacak, hoş bizim bıraktıklarımızı sata sata bitiremediler.”

Konu ekonomiye gelmişken hemen soruverdim ”Biliyorsunuz yerel seçimlere gidiyor olmamıza rağmen hayati bir beka sorunu olduğu cumhur ittifakının liderleri tarafından dillendiriliyor, buna katılıyor musunuz ?”

Nail bey biraz güldü ve lafa girdi, ”Bu milleti 17 senedir yönetiyorlar ve çıkıp beka sorunu olduğunu söylüyorlar. Beka sorunu var ama bu memleketin sorunu değil. Beka sorunu, 17 senedir kesintisiz biçimde koltuğa oturup memleketi bu hale getirenlerin beka sorunu. Sayın genel başkanımız Gültekin Uysal’ın harika tespiti var bu konuda. Ülkede kravatlıların soygunu var. İktidar kadrolarına yerleşenler kravatlı soygunlar gerçekleştiriyor. İşte beka sorunu o kravatlıların sorunu. Biz kravatlı soygunculardan değiliz. Hak yemeyeceğiz, haram yemeyeceğiz, adam kayırmayacağız. Dolayısıyla bizim beka sorunumuz yok.”

Nail bey sorularıma hiç takılmadan akıcı şekilde ve oldukça doyurucu cevaplar veriyordu. Bu konuda kendisini çok beğendiğimi, kendisi gibi olanların sayısının fazla olmadığını söylediğimde epey memnun oldu. ”Eyvallah kardeşim.” diye sözün başını tuttu, peşini getirdi.

”Ben her zaman böyleydim, mayamda varmış diyebiliriz. Herkesin kabiliyeti farklı alanlardadır. Siyasette bazı özellikleri doğuştan getirmeniz gerekir. Lisede başkandım, Üniversitede kulüp başkanıydım. Daha sonra dernek başkanlıklarım oldu. Kocaeli büyükşehir belediyesinde birim liderliklerim oldu. Şimdi de bildiğin gibi büyükşehir adayı oldum. Seçmenlerimizin tercih yaparken geçmişe dönüp bakması gerekiyor. Bu kente emeğim geçti, pek çok yerinde çalıştım, ihtiyaçlarını iyi biliyorum. Diğer adayların geçmişleri ortada. Serdar bey çok kıymetlidir, hekimdir. Ama bu kentin hekime değil belediye başkanına ihtiyacı var. Tahir Büyükakın zaten tasarlanmıştır. CVsi Üst ellerde yazılmıştır. Kendisiyle üniversitede beraber çalışırken bir anda doçent yapıldı, sonra bir baktık büyükşehir belediyesine geçmiş sonra vali olmuş şimdi de büyükşehir belediyesin başına getirilmeye çalışılıyor. Kocaeli’nin mevcut bir valisi zaten var. İkinci bir valiye hiç ihtiyacımız yok.”

”Muhalefet bloğu seçimin eşit şartlarda geçmediğinden son derece haklı olarak şikayetçi. Demokrat Parti bu durumdan en çok etkilenen partilerden biri. Yok sayılıyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz ?” diye devam ettim.

”Sandıkta şaibe dönüyor deniyor ama şaibe en başından beri dönüyor. Demokrat Parti’ye yer veren tek bir gazete var. Televizyonlar zaten vermiyor. Büyük televizyonlar FOX TV dahil üzerine para ödememize rağmen genel başkanımızı kanallara çıkarmıyorlar. Bazı partilerin yarışta olduğunu seçim günü pusuladan öğrenen vatandaşlarımız var. Eşit şarttan söz etmek mümkün mü ? Ceplerinden bir kuruş çıkarmadan devletin parasıyla yürüttükleri ışıklı reklamlarla sandığa kadar işi zaten bitiriyorlar.” Nail bey serzenişte bulunurken ekledim.

”İşte bu yüzden özellikle sizi ziyaret etmek istedim. Demokrat Parti’nin siyasetimiz için önemli olduğuna inanıyorum. Her görüşün kendisini ifade edebilme imkânını elde etmesi gerektiğine inanıyorum. ” Nail bey teşekkür edince”Kabul ettiğiniz için asıl ben teşekkür ederim.” dedim.

”Projeleriniz hakkında konuşalım başkanım, Nail Baki’nin Kocaeli’si nasıl olacak ?”

Bana projelerinin yer aldığı kitapçığı verdikten sonra derin nefes alıp başladı anlatmaya,

”Öncelikle meslek icabı matematiksel bir adamım. Projelerimin geliri gideri belediyede de görev yapmış olduğum için gayet ayakları yere basar biçimde hesaplanarak belirtildi. Beyannamemizde gerçekleştiremeyeceğimiz hiçbir vaadimiz yok, gerçekleştiremeyeceğimiz hiçbir vaat de yok. Öncelikle Kocaeli’nin çehresini değiştireceğiz. Sanayi kenti olması hasebiyle griye gömülmüş güzel kentimizi renklendireceğiz. Sona ermiş tarımı, hayvancılığı yeniden hayata dahil edeceğiz. Bu konuda çiftçimize destek olacağız. Turizmi güçlendireceğiz. Yenilenebilir enerji kaynaklarıyla, enerjisini üreten bir Kocaeli’nin öncüsü olacağız. Geri dönüşüm tesisleri kuracağız, atıklarımızı değerlendireceğiz. Hepimizin gönlünde ukde kalan Seka Kağıt Fabrikamızı yeniden hayata geçireceğiz. Şeffaf olacağız, her türlü kararı meclisimizde alacağız. Her detayı kamuoyuna bildireceğiz. Hiçbir vatandaşımızın aklında şüphe kalmayacak. Meleklerimiz Otistik kardeşlerimiz için ve tüm engellilerimiz için ücretsiz özel hobi alanlarını hizmete koyacağız. Yeni anıtlarımızla, parklarımızla cumhuriyetimizin değerlerini yaşatacağız. Fuar içine inşa edeceğimiz Miniaosmanlı’da Osmanlı Kültürü’nün ögelerini ayrıntılarıyla tanıtacağız, çocuklarımıza öğreteceğiz. Bakkal amca projemizle süpermarketleri belli oranda kısıtlayarak bakkal esnafımıza iyileştirmeler sağlayacağız. Böylece ekonominin direği olan küçük işletmelerde verimi artıracağız. Bilim merkezini büyüteceğiz ve büyük bir uzay kampı kuracağız. Böylece gençlerimizin bilimle münasebetini artıracağız. Bunlarla birlikte belediyeciliğin temel görevlerini iyileştirerek sürdüreceğiz.”

Son olarak ‘‘Gençler sizi aradığında ulaşabilecek mi? Gençlere tam destek sözü veriyor musunuz ? Gençlerin siyasetteki geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu da son sorum olsun. ‘‘ dedim.

”Üniversitede çalışırken 30-40 kişilik öğrenci gruplarıyla büyük projelere imza attık. Tabii her genç bize dilediğinde ulaşabilecek, büyükşehir belediyemiz onları mümkün olduğunca destekleyecek. Gençler bizim her şeyimiz. Desteklemek tüm siyasetçilerin görevi. Maalesef siyasetimiz kanser hastası. Bu kanserin sebebi de koltuğu bırakamamak. Koltuğa gelenler bırakmayı bilmiyor. Nice genç kardeşimiz hakkı olan yerlere bu hastalık yüzünden gelemiyor. Elimdeki koltuk gider korkusuyla memlekete faydası olacak nice genç kardeşimiz teşkilatlarda boğuluyor, eleniyor. En yakın zamanda üyelik sistemine geçmeliyiz. Önseçim geleneğini yerleştirmeliyiz. Üyeler liderlerini, adaylarını gidip önseçimde oy kullanarak tercih edebilmeli. Genel merkez sultasından kurtulmak zorundayız.” diye yanıtladı. Önseçim konusunda kendisine sonuna kadar katıldığımı söyledim. Ve bunu dillendirme olgunluğuna erişmiş bir aday olduğu için kendisini tebrik ettim.

Defterimi kapatırken Nail Bey müsaade istedi. ”Kandıra programıma geç kalmamam lazım, geldiğin için tekrar teşekkür ediyorum. Çok memnun oldum.” dedi. Ben de kendisine altın değerindeki vaktini ayırdığı için teşekkür ettim. Nail beyi uğurladıktan sonra yeniden Ramazan amcayla baş başa kaldık.

Akşener, Çiller, CHP, Fatma Kaplan Hürriyet ve Ersin Soykan konuşup yarım kalmış muhabbetimizi tamamladık. Demokrat Parti’nin elde edeceği sonuçla alakalı iddiaya girdikten sonra Ramazan amcayla vedalaşırken çay içmek için kendisini ziyaret edeceğime söz verip evime doğru yola koyuldum.

31 Mart akşamı kırat kaç oy alıp kaç belediye kazanır inanın bilemiyorum. Ama bugün anladığım bir hakikat var. Demokrat Parti’de Ramazan amcalar, Nail Baki’ler olduğu sürece kırat meydandan çekilmez. Kırat bir yerlerde şahlanma umuduyla hep koşturur gider.

Yolları açık olsun, siyasetimizin onlara ihtiyacı var…

 

 

Ah Şu Erkekler (1)

Bazı hikâyeler gerçekten çok ibretli.

Alınacak ders bakımından pek kıymetli.

 

Yine okumuştum eskide bir zaman,

Kadın demesin diye artık el-aman!

 

Geçiyordu hikâyede bir erkeğin hâli,

Anlıyordu sonunda nedir kadın ahvâli.

x

Adam işinden evine, her akşam aynı saatte, tam vaktinde geliyordu. Kapıya gelir gelmez, daha eli kapı tokmağına varmadan, sanki kapı, sihirli bir el tarafından açılıyordu. Tabii kapıyı açan hanımıydı.

Gülümseyen bir çehre ve tatlı bir ses tonuyla “Hoş geldin!” der. Biraz dinlendikten sonra yemek sofrasına davet ederdi.

Her zamanki gibi mükellef, iştah açıcı, zengin bir sofrada bulurdu kendini. Yemekler nefis olurdu doğrusu. Değme kadın su dökemezdi karısının eline. Bir güzel afiyetle yemeklerini karşılıklı oturdukları masada yerler. Sonra oturma odasına geçerlerdi.

Biraz havadan sudan konuşurlarken, karısı nefis kokusuyla köpüklü kahvesini tutuştururdu eline. Ohh dünya varmış diyerek içerdi kahvesini höpürdeterek.

Bir iki kısa sohbetten sonra adam: “Hanım bana müsaade, kahvede arkadaşlar bekliyor. Bir iki kelâm eder, biraz kâğıt oynar dönerim!” der, hanımın onaylamayan suskunluğuna hiç aldırmadan, onun hoşnutsuzluğunu görmezden gelerek çekip giderdi.

x

Gerçi kadının canı sıkılırdı bu işe,

Ama söz geçiremezdi bir türlü eşine.

 

Kalırdı yapayalnız koca evde,

Kederiyle ahh tek başına…

Bir gün değil, beş gün değil her gece,

Geçerdi ayna karşısına!

 

Dökerdi içini durmadan kendi kendine.

Çıkış yolu arardı, bulmak için derdine.

 

Nihayet bir şimşek çaktı birdenbire beyninde,

Bulmuştu galiba bir yol kocası aleyhinde.

x

Her zamanki gibi koca gelmişti,

Tam vaktinde evine.

Fakat ne kapıyı bir açan vardı,

Ne de bakan eline.

Bir hüzün çöktü anlamadığı biçimde içine,

Bir boşluk duydu içinde, bilinmez ki acep niye?

x

Anahtarıyla açarak kapıyı, girdi sessizce içeri. Oturma odasına yöneldi. Herhalde karısı orada olmalıydı. Baktı dört bir köşeye. Fakat göremedi karısını ne hikmetse. Belki dedi meşguldür mutfakta. Fakat orada da yoktu! Seslendi yüksek sesle, hangi köşedeyse…Versin bir cevap diye. Nafile arıyordu boş yere. Sanki yer yarılmış da geçmişti yedi kat yerin dibine.

 

 

Türk Gençliğinde Aranan Vasıflar

Bu makale içinde Türk Gençliğinin bütün özelliklerinin belirtilmesi veya ortaya konması hiç de kolay bir durum değildir. Bu cümleden hareketle; Türk gençliğinde olması gereken bazı önemli özellikleri ortaya koyabiliriz.

Türk Gençliği, milletimizin en dinamik  gücü  olduğundan, her zaman  ve  her yerde  ülkemizin  ümidi  ve  geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Bu  önemli  vazifeyi  yerine  getirebilmesi  için  kendini  devamlı  yenilemesi  ve önüne yeni ufuklar açarak Türk Milletine nasıl hizmet edeceğinin hesaplarını yapmalıdır.

Gençliğin  sosyalleştiği  ilk  yer  aile, daha sonra  okul, iş  hayatı  ve  son  olarak da  sosyal  çevre  olmuştur. Gençliğin  yetişmesinde  okul  kadar  ailenin  de  büyük  rolü  vardır. Aile, sosyal  bir  kurum  olduğundan, gencin  şekillenmesine  büyük  katkı  sağlamakta. Anne  ve  babanın  eğitim  durumu, mesleği, çalışma  ortamı, çevresi  v.b. özellikleri, genç  insanın  sosyal  hareketliliğini  etkiler  ve  ona  yön  verir. Daha sonra, okul  hayatı  başlar  ve  bu  eğitim  kurumlarında  da  birtakım  yeni  bilgiler  öğrenerek  daha  da  sosyalleşir. Okuldan  sonra  iş hayatına  atılan  gençler, iyice  tecrübe  kazanır  ve  yaşadığı  sosyal  çevre  içinde  sosyal statü sahibi  olur  ve  böylece  çevreye  ve  dünyaya  bakış  açısı  değişir.                                                                                        Konuya başka bir açıdan  bakacak  olursak; gençliğe  gereken  önemi  veren, 19  Mayıs  1919’u   Türk  Gençliğine  armağan  eden  Mustafa  Kemal’in, gençliğin  nasıl  yetiştirilmesi  hususundaki  görüşleri, dün olduğu  gibi  bugünde  ilgililere  ışık  tutmaktadır. Mustafa  Kemal’in  arzu ettiği  gençlik; çağdaş, demokrasiyi  içine  sindirebilen, bir takım sloganlarla  düşünmeyen, müspet  ilim, teknik  ve  fen  bilgilerine  hakim, vatanı  ve  milleti  için  canını  çekinmeden  verebilen, ülke  kalkınmasında  birtakım fedakarlıklar  yapabilen üstün yetenekli  gençliktir. Mustafa Kemal’in  Türk  Gençliğine  Hitabeti’nde  belirttiği  gibi; gençliğin  birinci  vazifesi, nTürk  bağımsızlığını,  Türk  Cumhuriyetini  sonsuza  kadar  korumak  ve  savunmak  olmalıdır. Bunları  yapabilmek  için  gençliğe  şöyle  sesleniyor: ” İhtiyaç   duyduğun  güç, damarlarındaki  asil  kanda   mevcuttur”  diyerek, gençliğe  hem  yol  gösteriyor , hem  de  ona değer   verdiğini  ortaya  koyuyor.

21.Yüzyılın  ilk  çeyreğinde, Türk  Gençliğinde  olması  gereken  vasıf  veya  özelliklere  gelince; her şeyden  önce  milli, manevi, tarihi  ve  insani  vasıflar  çerçevesinde  birleşen  ve  Batı  Kültürü  ve  Medeniyeti  karşısında , kendi  kültür  ve  medeniyetine  sahip  çıkan, Türkiye  üzerinde  oynanan  oyunları  ve  tertiplenen  tezgah  ve  tuzakları  fark edebilen, ülkü  ve  ideallerini  hiç  unutmayan  ve  onları  devamlı  yaşatan, Türk  Tarihine  bir  bütün  olarak  bakan, sınıfçı  ve  bölücü  olmayan, emperyalizmin  her türlüsüne  karşı  çıkan, planlı  ve  programlı  çalışan, vatanına, devletine  ve  milletine  candan  bağlı  olan, ülke menfaatlerini  kendi  menfaatinden  üstün  gören, çelik  yürekli, demir  bilekli, üstün  yetenekleriyle  düşmana  korku  salan, mazluma  dost  olan, büyüğünü  sayan, küçüğünü  koruyan  ve  seven , inisiyatif  sahibi, korku  nedir  bilmeyen  v.b. vasıflara  sahip  bir  gençlik  olmalıdır. Bu  hepimizin  gururlanacağı  ve  özlem  duyacağı  bir  durumdur.

Konuya  başka  bir  cepheden  yaklaşacak  olursak;  yukarıda  belirtilen  vasıfların  korunması  için  sağlam  kafa  sağlam  vücutta  olur  düsturundan  hareketle; Türk  Gençliğini  zararlı  ve  bağımlılık  yapan  madde  ve  unsurlardan  mutlak  surette  korumalı  ve  gerekli  tedbirler  süratle  alınmalıdır.

19  Mayısların  izinle  yapılabildiği  şu günlerde,  Türk  Milletinin  kimliksizleştirilmesi  için  yapılan  çok  yönlü  çalışmalar  ortadayken, Türk  Gençliğine  çok büyük  görevler  düşmektedir.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

 

 

Seçim, Geçim, Golan, Kandil

Başlıktaki dört kelimenin birbiriyle bağlantısı olmadığı sanılsa da gerçek öyle değil.

Yerel seçimlerde bile ekonomi ve dış politika belirleyici etki yaratabiliyor.

Mesela bu hafta içinde döviz kurlarında ani bir sıçrama oldu. Dolar 5,20 TL civarında iken birden 5,80 TL’ye yaklaştı. Bu tırmanma engellenemese bıçak sırtı yerlerdeki oy dengesi değişebilirdi.

Ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası kurun 5,5 TL’yi geçmemesi için ne gerekiyorsa yapmak üzere harekete geçti.

Dövizin ateşini düşürmek için TL arzını aşırı kıstı, Londra swap piyasasında TL faizlerinin bir anda yıllık yüzde 200-300′e yükselmesini göze aldı. Hatta  bir hafta önce yüzde 22 olan, gecelik TL swap oranı yüzde 1320‘e kadar çıktı. Yabancılar TL bulmak için Borsa’daki Türk şirketlerine yaptıkları yatırımları sattı. Borsa çakıldı.

Halil İbrahim Bayrakçı, “Yabancı yatırımcılar için Türk lirası varlıklardan kaçış, hele uzun dönemli her şeyden çıkış maalesef başladı. Adamların kısa vadeli 3-5 günlük, hacimsiz swap işlemlerinin önünü kesmenin cezasını başta Türk Lirası tahvil piyasası, borsa ve bankalarımız bilahare topyekun Türk milleti olarak biz ödeyeceğiz.

Kaçınılmaz son başladı. Artık gerçek krize giriyoruz. Tahminimden de önce süreç başladı, güçlü sinyaller geliyor. Bir kaç ay içinde kriz tepe noktasına ulaşır bu gidişle” diyor.

Ege Cansen ise borç bulmadaki sıkıntımızı değerlendirmiş: “%4,5 faizli eski dış borçlara takla attırmak için aldığımız yeni dış borçlara %8’in üzerinde faiz ödemeyi kabul ettik.”

“Dolara %8 faiz ödeyerek borç almak, TEFECİNİN ELİNE DÜŞMEK gibidir. “İkinci el tahvil piyasasında bizim kâğıtların fiili dolar faizi” %10’ların üstüne çıktı.

Bu da, yeni borçlanmalarda dövize %10’dan yüksek faiz teklifi etmek zorunda
kalmak demektir ki; BU FAHİŞ FAİZ, borçlanmada “SONUN BAŞLANGICI” olabilir.”

Seçime kur ve faiz artışı ile girmemek için yapılan operasyonların seçime kadar bu maksada hizmet etse de, Türk Ekonomisine ağır hasarlarverdirdiği değerlendiriliyor. Buna ilaveten yakın gelecekte kur ve faizin birlikte artışına engel olunamayacağı öngörülüyor.

Bu demektir ki seçimden sonra ağır bir geçim sorunu yaşayacağız.

**********************************

Golan Tepeleri ve Büyük İsrail Projesi

ABD Başkanı Trump, son derece stratejik bir bölge olan Golan Tepelerinin İsrail’e ait olduğunu kabul eden kararı imzaladı.

Golan Tepeleri Suriye’de yaşayan Avşar, Beydili ve Salur Türklerinin toprakları idi. Ama 1981’den bu yana İsrail işgali altında. İsrail bu tepelerin kendisinin olduğunu kabul ettirmek için bugüne kadar çok uğraştı ama Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlardan destek bulamadı.

Esasen Suriye İç Savaşı İsrail ve ABD ikilisinin (içinde “Büyük Kürdistan” planının da bulunduğu) “Büyük İsrail Projesini” hayata geçirmek için sahneledikleri bir oyundur.

İsrail ve ABD oyunun içinde önem verdiği bu aşamayı geçmek için zamanı şimdi uygun buldu.

İç savaş öncesi Suriye’nin Golan Tepelerini geri almak hayalleri vardı ve bu bölge yakınına en güçlü askeri birliklerini yerleştirmişti. IŞİD ve El Nusra’nın ilk saldırdığı gücün bu birlikler olması tesadüf değildi.

Türkiye’nin ısrarla bir dönem “kardeşim Esad” dediği Suriye yönetimine karşı izlediği politikaların da katkısı ile Suriye çok sayıda devletin ve maşalarının çatıştığı bir kurtlar sofrasına döndü.

Zannetmeyin ki Suriye İç Savaşının Türkiye’ye maliyeti sadece 4 milyon sığınmacıdan ve Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmakta olan PKK Koridoru‘ndan ibarettir.

Hayır. Büyük İsrail Projesi‘nin hedefleri arasında Türkiye sınırları içinden toprak koparmak da vardır.

Güney sınırlarımızı korumak için Golan Tepelerinden savunmaya başlamak gerekirdi. Bunu kendimiz yapamayacağımıza göre, Suriye yönetimi ile işbirliği yapmak, burayı Suriye’nin korumasına yardımcı olmak gerekirdi.

Ama Türkiye, devlet aklını kullanmak yerine tek adamın akıl, inat ve hırslarına göre karar aldığı sürece Büyük İsrail Projesi‘nin ilerlemesini durdurmak mümkün gözükmüyor.

**********************************

Kandil Operasyonu

MİT ve TSK’nın Kandil’de yaptığı operasyonla Cemil Bayık‘ın yakın adamı olduğu bildirilen bir PKK’lı terörist ağır yaralandı, O’nun 3 yardımcısı da öldürüldü.

Kandil operasyonunun zamanlaması manidar bulunabilir. Bazıları operasyonun seçimlere 4-5 gün kala yapılmasının oy kazanma maksadı ile olduğunu iddia edecek.

Ama bazıları da bir başka ihtimali, ABD Başkanı Trump’ın Golan Tepeleri kararına bir cevap olduğunu düşünecektir. Bu ihtimal seçim öncesi olmasa mantıklı olabilirdi. Ekonomik kırılganlık ve bunun seçime yansımasının AKP’yi sarstığı bir ortamda, Trump’a cevap olabilecek bir hamlenin yapılabileceğini varsaymak biraz zor.

Bazıları da Kandil’e bir ihtar gibi değerlendirecektir. Seçimlerde HDP/PKK sempatizanlarının AKP’ye oy vermemesi halinde neler olabileceğinin ihtarı.

Bana göre en kuvvetli ihtimal, böyle manidar bir zamanlama yoktur. Epeydir planlanan operasyon için fırsat çıkınca tetiğe basılmıştır.

***

Dehşet Dengesi

Uzun zamandır Türkiye’nin PKK üst kademesine, PKK’nın da Türkiye Cumhuriyeti devletini yöneten tepe yöneticilerine karşı bir saldırısının olmadığı, adına “dehşet dengesi” denen bir olgu yaşanıyordu.

Kandil’de yaralanan terörist tepe yöneticisi değil. Ama ikinci derecede bir PKK yöneticisi.

Bu dehşet dengesi bozulur mu? Türkiye Cemil Bayık ve Karayılan‘ı etkisizleştirmek için operasyon yapar mı? Karşı saldırılar olur mu?

Bunları bizim bilmemize imkân yok.

Ama ben yine de dört teröristin etkisiz hale getirilmesinden memnunum.

 

 

Onların İslamiyet’e, Bizim İnsaniyete İhtiyacımız Var

Mehmet Akif, I. Dünya Savaşı sonrası Almanya seyahatinden döndüğünde izlenimlerini soranlara: “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi…” cevabı verir. Bu bir kompleks değil, acı bir tespittir.

Yeni Zelanda’da Cuma günü Cuma namazı için camide toplanan Müslümanlardan ellisinin katledilmesi ve yüzlercesinin yaralanması ile sonuçlanan, ülke ve yakın İslam tarihine “Kara Bir Gün” diye kaydı düşülen olay, turnusol kâğıdı oldu. Renkler ortaya çıktı, bakışlar değişti, değerler yeniden tartışmaya açıldı.

Şüphesiz, olayı öncesi ve kurgusuyla ele aldığımızda, buna bir “Hıristiyan Terörü” adı verebiliriz. Olay sonrasında yaşananlar, terör olgusuyla ilgili olarak, “insanlık” hassasiyetinin görmezden gelinemeyeceğini bize öğretti. Neler oldu?

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern sözlerine ‘Selamünaleyküm’ diye başlayarak dayanışma için başörtüsü taktı, konuşmalarında katilin adını ağzına hiç almayacağını, televizyon ve radyolarda Cuma ezanını yayınlatacağını söyledi. Bayan Başbakan gibi insanlıkta kardeşimiz vicdan sahibi Yeni Zelandalılar da camilerin etrafında insan zinciri yaparak sembolik de olsa bir koruma gösterisi yaptılar. Halk, katliamdan zarar görenlere evlerini açtı, hükümet yüksek miktarda meblağ ile yardımda bulunacağını açıkladı. Amerika’daki bir Musevi grup, Cuma namazı kılmaları için Müslümanların, sinagogları kullanabileceklerini duyurdu. Paris’te kendini sarı gömlek giyerek gösteren insanlık vicdanı, bu defa dünyanın değişik yerlerinde dip dalgaları oluşturmaya başladı.

Varlığı ifsat bataklığına bağlı para babaları ve medya baronları, bu vahşi olayı görmezden geldi veya küçümsedi. İnsanlığa huzur getirmekle görevli olduğu halde dünya düzenini bozmayı tercih eden muktedirler, sözde liderler ya cılız tepki verdiler ya da bir şey olmamış gibi davrandılar. İslam dünyasındaki en güçlü tepki Türkiye’den geldi, diğer liderler sinik kalmaya veya gaflet uykusuna devam ettiler.

Olay sırasında ve sonrasında yaşananlar dolayısıyla anlıyoruz ki, her mahallenin haini, bedevisi var. Güç, şu an bu bedevilerin elinde. Halk ile güç sahipleri arasında derin bir vicdan, anlayış, algı farkı, büyük bir kopukluk var. Karşı mahallenin bedevileri medya, silah ve para gücüne sahipler, bu güçlerini elden bırakmamak, daha da artırmak için her türlü pisliği yapıyorlar. Bizim mahalledeki bedevilerin en büyük özelliği cehaletleri, kendi insanına karşı hoşgörüsüzlüğü ve aklından çok hisleriyle hareket etmesi. Bu topraklarda, bu mahallede yaşayan biri olarak karşı mahallenin zalimlerinden merhamet dilenecek halimiz yok, ancak sağduyu, uyanık bir zekâ, insanlara sevgi ve hoşgörü ile yaklaşabilir, bunu bir yaşam biçimi haline getirebiliriz. Yorgunluğumuzu tembelliğimize borçluyuz. Birbirimizle uğraşmak yerine atacağımız adımın hesabını yapmalı, yapacağımız işin adını koymalıyız.

Strateji, seninle ilgili hesabı olanların hesabını hesap ederek hesap yapmaktır. Hesapları bozan bu olay, içe ve dışa dönük, kısa ve uzun vadeli yeni stratejiler kurmamızı gerektirir. Yeni yol haritasında, Habeş Kralı Necaşi, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, Filistin’de direnenlerle dayanışma halindeyken Yahudi tankının paletleri arasında çiğnenen Rachel Corrie örnekleri unutulmamalıdır. Onlar bizim insanlıkta kardeşimiz, vicdanda ortağımız, gözümüzde imana adayımızdır.

Cahiliye döneminde, servetini küçücük kızları toprağa gömülmekten kurtarmak için harcayan, henüz İslam’la tanışmamış, vicdan sahibi insanlar vardı. Bunların çoğu Allah’ın gerçek davetiyle, Resulullah’ın merhamet ve sevgi diliyle mümin ve mümine oldular. Bizler, Müslümanlar olarak insanlıkta kardeşlerimiz için bir insanlık ve sevgi dili geliştirmeliyiz. Vahyin de desteklediği vicdani değerlerle ortak sevgi ve merhamet hareketi başlatmalıyız, iklimi oluşturmalıyız.  Rabbimiz, kölelikten kurtarmayı, insanı özgürleştirmeyi, yoksulluğu ortadan kaldırmayı, güçsüzleri yedirmeyi, yetimleri himayeyi; iman sahibi olmanın önüne koymuştur. İşin doğası gereği, vicdan, merhamet, sevgi ve takva sahipleri, imana da öncelikle koşar.

Bizler, önüne geleni süpüren, kendinden başka herkesi tekfir eden, bütün insanları vicdanlı vicdansız ayırmadan namlunun ucuna koyan bedevilerden olamayız. Vicdanlı, merhametli, emin ve güvenilir olanlar, Hz. Ali’nin dediği gibi “Bizim insanlıkta kardeşlerimizdir.”

İnsanlık, tarihin bu döneminde iyilerle kötülerin mücadelesini yaşayacak görünüyor. Kötüler; para, kadın, medya, silah, baskı, işkence gibi her türlü enstrümanı acımasızca kullanıyor. İyilerin; sevgi, kardeşlik, vefa, yardımlaşma, affetme, dayanışma gibi değerlerin dışında kullanacağı bir güç yok. Bunları kullanmak için de aktif iyilerden olmak gerekiyor. Pasif iyiler, bîtaraf oldukları için bertaraf olmaya mahkûmlar.

Rabbimiz, Maide 32’de  “… Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” ölçüsünü verir bize. Müslümanların, uğruna can verdikleri Kitap’taki bu ölçüyü hayatlarına indirmeleri, Hıristiyanların da şimdilik vicdanlarının sesi olarak gösterdikleri tepkiyi bir hayat ilkesi halinde kalıcı davranışa dönüştürmeleri, insanlığın huzuruna, kurtuluşuna yol açacaktır. Bunun için diyoruz ki: “Müslümanların insaniyete, diğerlerinin de İslamiyet’e ihtiyaçları var.

 

 

 

Ziya Gökalp / Yeni Mecmua Yazıları

Yeni Mecmua; İstanbul’da, 12 Temmuz 1917 tarihinde,  (daha sonra parti hüviyeti kazanan) İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteği ile Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından,  ‘İlim, sanat ve ahlâka dair haftalık mecmua tanıtımıyla yayın ve kültür hayatımıza kazandırıldı.

Sahibi ve Sorumlu Müdürü: (İttihatçıların Talât Paşası olan) Mehmed Talât idi.  20 Ocak 1923 tarihine kadar 90 sayı yayınlanan Dergi çevresinde, Türkçülük akımının benimsenmesine ve gelişmesine hizmet eden geniş bir aydınlar kadrosu yer alıyordu. Bu isimlerden bazıları: Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Celâl Sâhir (Erozan), Mehmet Fuad (Köprülü), Necmettin Sadık (Sadak), Hâlim Sâbit  ve Yahya Kemal Beyatlı idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yayımlanan dergi Mondros Mütarekesi üzerine 26 Ekim 1918 tarihinde birinci yayın dönemini kapattı. Bu ilk dönemde 66 sayı çıkmıştır. Derginin neşriyatını yürüten Ziya Gökalp tevkif edilerek Malta’ya sürüldü.

Yeni Mecmua,  l Ocak 1923 tarihinde yeniden yayımlanmaya başladı. Bu defa imtiyaz sahipliğini Fâlih Rıfkı (Atay) üstlenmişti.  On beş günde bir yayın programının uygulandığı bu dönemde 23 sayı çıktı. Yine Türkçülük akımının sözcülüğünü yapmış olan Yeni Mecmua’da özellikle Ziya Gökalp’in yönlendirdiği milliyetçilik düşüncesi geliştirildi. Dergide Ziya Gökalp, Harsî Türkçülük (kültür birliği, kültür Türkçülüğü) olarak isimlendirdiği fikir cereyanının edebiyat alanında başladığını vurgulayarak iktisâdî  Türkçülük – millî iktisat ve dayanışmacılık görüşlerini  açıkladı İçtimaiyat başlığı altında yazan Gökalp Halkçılık kavramını ilk defa bu dergide kullandı.  Halkçılık kavramına sosyolojik bir muhtevâ vermeye çalıştı. Gökalp’in bu çerçevede yayımladığı yazılardan bazılarının başlıkları: * İhtilat ve içtima, * İçtimaî mezhepler ve içtimaiyat. * Halkçılık. * En eski Türk devleti. * İçtihat ve mücahede. * Hilafetin istiklâli. * Milliyetçilik ve beynelmilelcilik. * Milliyetçilik ve cemaatçılık.  * İçtimaiyat:  / Hars ve medeniyet.

Ayrıca; Ziya Gökalp Yaratılış-Türk kozmogonisi adlı destanını da burada neşretmiştir. Dergide, Dil meselesi sâdeleşme yolunda ısrarla işlendi. Ziya Gökalp’in yazıları dışında Ömer Seyfeddin’in,  başta Falaka ve İncili Kaftan lmak üzere pek çok hikâyesi Yeni Mecmua’da yayımlandı. Yunan edebiyatından İlyada‘nın tercümesi okuyucuya sunuldu. Yalnız Efe‘nin tefrikasına başlandı.  Yeni Mecmua’da Yahya Kemal (Beyatlı)’nın şiirleri Bulunmuş sahifeler başlığı altında yayımlandı. Halide Edib (Adıvar)’ın Mev’ud Hüküm adlı eseri 10. nüshadan itibaren tefrika edildi. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler ve Ölüler Evinin Hatıraları tefrika edilen tercüme eserlerdendir. Refik Hâlid (Karay)’ın Yatık Emine adlı hikâyesi de Yeni Mecmua sayfalarında okuyucuya ilk defa sunulan edebî eserler arasındadır. Fuad Köprülü’nün Bizde Mersiye ve Mersiyeciler başlıklı incelemesi, 16. sayıdan itibâren sayfalarda yer aldı.

Yeni Mecmua iki defa özel sayı çıkarmıştır. Birincisi Mayıs 1918’de çıkan Çanakkale, ikincisi l Mayıs 1923’te çıkan Bursa’dır. Yukarıda isimleri geçenlerin dışındaki yazarlar arasında;  Fâruk Nâfiz (Çamlıbel), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Reşat Nuri (Güntekin), Ağaoğlu Ahmet, Hâlit Fahri (Ozansoy), Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Hakkı Süha, Ahmed Refik, Ali Canib (Yöntem) bulunmaktadır.

Prof. Dr. Sâlim Çonoğlu’nun yayına hazırladığı 12 X 19,5 santim ölçülerinde 759 sayfalık eserde, Ziya Gökalp’in Yeni Mecmua’da yayınlanan makaleleri, kütüphânelerin tozlu raflarından ve kitaplıklardan gün ışığına çıkarılıyor.

Eserde; ‘İçtimâiyat‘ (Sosyoloji) başlığı altında 59, ‘Târih‘ başlığı altında 5 adet olmak üzere 64 makale yer alıyor. (s: 27-631) Şiir bölümünde ise 3’ü Dede Korkut masallarıyla alâkalı olmak üzere 8 adet şiir var. (s: 635-683) Son bölümde ‘Kavramlar ve İsimler Sözlüğü‘ başlığı altında eserde geçen yer, sahıs ve kavramlar hakkında bilgi veriliyor. (s: 686-759) Böylece okuyucu, ansiklopedilere bakma zahmetinden kurtarılıyor ki, son derece faydalı bir hizmettir. 11-18. yüzyıllar arasında yayınlanan ilmî kitaplarda tatbik edilen bu sistemin tekrar uygulamaya konulması memnuniyet vericidir.

Makaleler takriben 100 yıl önce yazılmış olmasına rağmen okuyucuda bugün yazılmış intibaını uyandırıyor. Husûsen ‘Ahlâk‘ mevzulu 16 adet makalede dile getirilen meseleler, dünün meselesi olmaktan ziyâde bu günün meselesidir. Bilhassa ‘Ahlâk buhranı’ başlıklı yazı, bu tesbitin doğruluğunu ortaya koyuyor.

Ahlâk kavramı; gücünü, dinin hükümlerinden alır. Ziya Gökalp buna ‘zühdî ahlâk‘ adını veriyor. Bilindiği gibi zühd ‘her türlü zevke karşı koyarak kendini ibâdete verme‘ mânâsında Arapça isimdir. ‘Zühtü‘ şeklinde erkek adı olarak da kullanılmaktadır. ‘Ahlâk‘ kelimesini, doğuya ait ve din ile bağlantılı olduğu için lügatlerden kovmaya çalışanlar, ‘etik‘ adını verdikleri ve içini dolduramadıkları, dolduramayacakları bir kelimeyi ikame etmeye çalışıyorlar. Ziya Gökalp günümüzde yaşasaydı, mutlaka daha sert bir yazı yazardı.

Asrî Aile‘ olarak isimlendirdiği ‘batı özentisi ile mâlûl aile‘ yapısı ile Gökalp’in şikâyetçi olduğu feminizm, içtimâî hayatımızı çökerten problemlerimizdendir. Gökalp, ‘kudsiyetten (mukaddes / mübârek-temiz) olmaktan uzaklaşmış kadın, güzellik sıfatını tamâmen kaybeder‘ diyor. Ve devam ediyor: ‘Onlar ancak ‘hoş’ görünürler, ‘güzel’ görünemezler. Günümüzde yarı çıplaklıkla cesur giyinmeyi ayırt edemeyenler, ‘hoş‘ olmakla ‘güzel‘ olmayı da ayırt edemiyorlar.

Mütefekkir müellifimiz ne kadar şanslı… Bedîi zevklerin bedenî zevklere dönüştüğünü görmedi.

Eserde müellifin ziyâdesiyle üzerinde durduğu diğer mevzular şöylece özetlenebilir: *Türkçülük / Milliyetçilik, *Türklerde din, (Gökalp’in ‘hars‘ olarak isimlendirdiği) kültür ve terbiye

Târih bölümünde mütefekkirimiz Gökalp; Türk târihini Sümerlerden, İskitlerden, Sakalardan başlatmanın doğru olmadığını belirtip, taşlara kazınmış yazılarla sâbit olduğu için Göktürklerden başlatmayı tercih ediyor. O dönemde Sümerler ve topluluklarla ve bilhassa Hun Türkleriyle irtibatımız bütün teferruatı ile ve de vesikaya dayanılarak ortaya konulamadığı, Servet Somuncuoğlu, taşlardeki târihi henüz okumadığı; ‘Heyy, 6500 yıldır Anadolu’dayız‘ diye bağırarak ve heyecanla dünyaya duyurmadığı için, Ziya Gökalp’in tespitinin yalnızca o gün için doğru olduğunu kabul edip mâzur görmek mümkündür. (s: 585-594)  Hatırlanacağı üzere Hüseyin Saadettin Arel’in (1880-1955), 1969 yılında neşredilen ‘Türk Mûsıkîsi Kimindir?’ isimli eserini okuma imkânını (hâliyle) bulamadığından Gökalp üstâdımız, ‘Türk Mûsıkîsinin Bizans kökenli‘ olduğunu yazmıştı. Bu durumu da mâkul karşılamak mecburiyetindeyiz.

Fakaaat! Eserde, eski Türklerin ilk kahramanı olarak M.Ö. 220 yılı civarında yaşamış olan Teoman’ın ismi veriliyor. Buna rağmen ilk Türk Devleti’nin Göktürkler (552-746) olduğu belirtiliyor. Değerli mütefekkirimizin böyle bir hatâya düşmesi söz konusu olamaz. Muhtemelen, “unvanında ‘Türk’ kelimesi bulunan ilk Türk Devleti” demek istemiştir.

‘Târih’ başlıklı bölümdeki üçüncü makale ‘Türklerin İttihadı‘ (birliği) mevzuu ele alınıyor. Gökalp, Çin topraklarını zapt etme, Çin’i hâkimiyet altına alma imkânını elde etmişken, bu imkânın neden kullanılmadığını, târih felsefesi ilmiyle muhteşem bir tarzda vuzuha kavuşturuyor. Okunmaya, bilinmeye ve ders alınmaya değer. (s: 607-614)

Husûsen İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı ülkelerle daha fazla yakınlaşmak gayreti içerisinde olan aydınlarımız, keşke Gökalp’in tespit ve yorumlarını okusalardı…

Bu bölümün dördüncü makalesinde Osmanlıların mensup olduğu Kayı Sülâlesi’nin kadim ve asil olduğu anlatılıyor.

Son makalede ise ‘Rusya’daki Türkler ne yapmalı?) sorusunun cevâbı veriliyor. Bu bölümün en dikkate şâyan tespiti; ‘Kazan ve Kırım Türklerine ‘Tatar’ nâmı verilmesi yanlıştır.’ Cümlesindedir.

Ziya Gökalp Rus Çarlığı’nın dağılmasından sonra Asya’daki Türklerin büyük bir fırsatla karşı karşıya geldiğini, bu fırsatın kullanılması için neler yapılmasını gerektiğini anlatıyor.Anlatılanlar yapılsaydı, 74 yıl sonra Sovyetler Birliği de kendiliğinden dağıldığında Doğu ve Batı Türkleri için harikulâde neticelere ulaşılırdı. Yine de imkânlar tamâmen yok olmamıştır. Tacikistan da dâhil edilirse, 7 Türk Cumhuriyeti, istiklâliyetini kazandı. Bu, Cenab-ı Allah’ın Türk milletine bir lûtfudur. Hebâ edilmemeli. Türk Cumhuriyetleri için, Moskova değil, her şeye rağmen Ankara merkez kabul edilmeli. Bu düşüncenin tercihi için haklı gerekçeler vardır ve sayı itibâriyle pek çoktur. Yöneticiler ne düşünürlerse düşünsünler, Asya Türk Cumhuriyetlerindeki soydaşlarımızın-dindaşlarımızın gönlünde yatan arslan, akıllarındaki ideal budur. Varlığı ayan beyan olan bu arzuya ve ideale resmiyet kazandırılmalı. Gökalp günümüzde hayatta olsaydı, her halde bu yönde tavsiyede bulunur, gerçekleşmesi için var gücüyle çalışırdı.

Eserde zuhûl eseri oluşan küçük hâtalar elbette eserin değerine halel getirmez.

Tekrar tekrar okunmak üzere başucunda bulundurulması, el altında tutulması gereken eseri, yayına hazırlayan Prof. Dr. Sâlim Çonoğlu’na, Heyet Başkanı Prof. Dr. Ali Duymaz’a ve kitap hâlinde yayınlayan Ötüken Neşriyat’a gönül dolusu teşekkürler…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Prof. Dr. SÂLİM ÇONOĞLU:

1970 yılında Samsun’un ilesi Havza’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Havza’da, lisans eğitimini 1993 yılında Erzurum Atatürk, Yüksek lisan eğitimini l995 yılında, Doktora Eğitimini 2000 yılında Balıkesir Üniversitesi’nde tamamladı. 2001 yılında Yrd. Doç. Dr, 2010 yılında Doçent, 2015 yılında Prof. unvanını elde etti. Hâlen Balıkesir Üniversitesi’nde Türk Dili ve edebiyatı Profesörü ve Bölüm Başkan Yardımcısı olarak vazife yapmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: *Hikâye ve Romanlarda Ahmet Mithat Efendi, *Çiğdemler Çiçek Açtığı Zaman, *Kamlığın Entelektüel Sahnedeki Görüntüsü: Hüseyin Nihal Atsız.

Bir Dostu Tanıyalım‘ başlığı altında kaleme aldığı makalelerden bazıları: *Prof. Dr. Turan Yazgan, *Fethi Gemuhluoğlu, *Nevzat Kösoğlu, *Emine Işınsu, *Mümtaz Turhan, *Erol Güngör, *Sâmiha Ayverdi, *Necmettin Hacıeminoğlu, *Kenan Görsoy, *Remzi Oğuz Arık, *Servet Somuncuoğlu, *Nuri Gürgür ve diğerleri…

 

KUŞBAKIŞI

ABDÜLHÂMİD’İN KURTLARLA DANSI:

Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ı; ‘Gök Sultan-Ulu Hakan‘ olarak göklere çıkaranlar da, ‘Kızıl Sultan, İstibdatçı-Hürriyet katili‘ diyerek aşağılayanlar da hakîkati değil, şahsî değerlendirmelerini ifâde ediyorlar. Hükümlerini neye dayanarak verdikleri sorulduğunda, iki cümleden fazlasını söyleyemiyorlar. O; şahsiyetiyle, yaptıklarıyla, yapmak isteyip de yapamadıklarıyla bilinmesi gereken bir Türk büyüğüdür. Osmanlı Devleti’ni hangi şartlar altında ayakta tutmaya çalıştığını bilmeyenlerin hakkında hüküm vermeye hakları yoktur.

Mustafa Armağan, üç cilt hâlinde yayınlanan eserinde, ilk defa gün yüzüne çıkan belge ve fotoğraflarla, afâki değerlendirmelerin önünü kesmeye çalışıyor.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

CASUSLAR KİTABI:

Eserin yazarı Gazeteci ve araştırmacı yazar Murat Yetkin, tanınmış bir yazarın  ‘Casusluk siyâsetin görünmeyen yüzü, savaşın başka araçlarla devamıdır.’ Cümlesinden yola çıkarak Türkiye’de perde arkasında yaşanan hâdiseleri anlatıyor.  Özbek Türklerinden Ruzi Nazar’ın Türkiye’de görev yaptığı 11 yılda iki askerî darbe olşunu, KGB’nin Ortadoğu operasyonlarına yön veren Azerbaycan Türklerinden ve Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in Soğuk Savaş döneminde yönettikleri operasyonları anlatıyor.

Türkiye’yi de alâkadar eden operasyonlar karşısında Fuat Doğu’nun başkanı olduğu Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) ne yapıyordu? Soğuk Savaş döneminde karşı cephelerde mücâdele edenler, sonra nasıl aynı safta birleştiler ve neler yaptılar? Türk istihbaratının en başarılı ve en tartışmalı operasyonları neydi? Karşınıza bâzan CIA, bâzan da KGB ajanı olarak çıkacak hiç tahmin edilemeyecek isimler kimlerdir? Ve daha nice soruların cevabını mâcera romanı tadında veriyor.  13,6 X 21 santim ölülerinde 428 sayfalık kitap Kasım 2018’de yayımlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

BEDEL:

Abuzer Orhan’ın yazdığı 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 190 sayfalık roman, Balkan, Trablusgarp ve Çanakkale savaşlarının iç içe geçtiği; bütün coğrafyanın kan, barut ve gözyaşına boğulduğu acı dolu yılları, memleketin ve milletin yükünü omuzlayan gariban insanları, Malatya’nın bir köyünü merkeze alarak anlatıyor.  Üstünde yaşadığımız toprakların vatana dönüşmesi için ödenen bedelin ortaya çıkardığı kader, aynı zamanda romanın trajik yapısını da oluşturan acıklı ve dokunaklı bir hikâyenin aslî unsuru oluyor. Eserin târihin boşluklarını da dolduran değişik bir anlatımı var.

Malatya yöresi ile bir şekilde gönül bağı olanlar da kendilerinden bir şeyler bulabilirler..

BENGİSU YAYINLARI:

Refik Saydam Caddesi Nu: 195/A Aslan Han Kat: 6, Oda: 604 Şişhane, Beyoğlu-İstanbul.  Telefon: 0.212-249 49 16 Belgegeçer: 0.212-249 49 17 e-posta: bilgi@bengisu.com.tr // www.bengisu.com.tr

 

DERKENAR:

ATTİLA İLHAN DİYOR Kİ…

OSMANLICA TÜRKÇEDİR!

Millî Eğitim Bakanlığı’ndan gelip; ‘Tedrisatta ne yapmak lâzım?‘ diye sordular. Söyledim:

Osmanlıca bütün liselerde mecbûrî ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça da ihtiyârî olarak okutulmalı. Eğer bu yapılmazsa 20 yıl sonra Türkler, geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hâle gelecekler.

Türkiye ya Türkiye olacak ya bitecek…’

ATTİLA İLHAN: Yarın Dergisi, Kasım 2004

………….

2019 yılındayız. Attila İlhan’ın verdiği sürenin dolmasına 5 yıl kaldı…

Millî Eğitim Bakanı da diyor ki: ‘Köy Enstitüleri devam etmeliydi…’                                                           (Hürriyet Gazetesi, 05 Kasım 2018 s: 17)

Acelesi mi var, nedir?

Peyâmi Safa Diyor ki:

Bir milleti yok etmek isterseniz, askerî istilâya lüzum yoktur. Tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak… Ve dolayısıyla manevi değerlerini, ahlâkını yozlaştırmak kâfidir.

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- SELÇUKLU KİMLİĞİ – Bizans Târih Yazımında Öteki Selçuklu Kimliği: Âdem Tülüce / Selenge Yayınları.

2-ZEHİRLİ MASALLAR: Arzu Özev / Doğan Novuz Kitap.

3- GÖK-TANRI İNANCININ BİLİNMEYENLERİ: Günnur Yücekal Arpacı / Çatı Kitapları.

4- KOVULMUŞLARIN EVİ: Ali Ayçil. Timaş Yayınları.

5-MUSTAFA KEMAL ATATÜRK – Mücâdelesi ve Özel Hayatı: İpek Çalışlar / Yapı Kredi Yayınları.