19.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 553

Yerel Yönetimlerde Yeni İktidar CHP

31 Mart yerel seçimlerinde CHP adaylarının kazandığı büyükşehir ve il belediye sayısı 2014 yerel seçimlerine göre 14’den 21’e çıktı.

İstanbul, Ankara, İzmir’i ve Adana, Mersin, Antalya, Aydın ve Muğla gibi illeri de kazanan CHP nüfus ve ekonomik güç olarak Türkiye’nin ağırlığını yönetecek.

2014 seçimlerinde CHP’li belediye başkanları nüfusun yüzde 15,8’inin yaşadığı illeri kazanmıştı. 2019 seçimlerinde CHP’nin kazandığı illerde nüfusumuzun yüzde 48,4’ü yaşıyor.

Buna karşılık AKP’li belediye başkanları 2014 seçimlerinden sonra AKP’li belediye başkanları nüfusun yüzde 67,2’sinin yaşadığı illeri yönetmişti. 2019 seçimlerinde AKP’nin kazandığı illerde nüfusumuzun yüzde 39’u yaşıyor.

Bir de CHP’nin yöneteceği illerde Türkiye ekonomik aktivitesinin yüzde 75-80’nin gerçekleştiğini sayarsanız büyük değişim ve dönüşümün boyutunu anlamak mümkün olur.

Yani AKP’nin kaybı 2014 yılına göre kazandığı büyükşehir ve il belediye sayısının 9 düşmesinden ibaret değil. (2014 seçimlerinde AK Parti 48 büyükşehir ve il belediyesi kazanırken bu sayı 2019’da 39’a düştü.)

Bu sonuçlar yerel yönetimlerde gerçek iktidarın CHP’ye geçtiğini gösteriyor.

Bu sonucu değiştirebilecek tek parametre İstanbul olabilirdi. AKP’nin tüm gücüyle Seçim Kurullarına ve YSK’ya yaptığı itirazlar ve yeniden sayımlarla sonucu değiştirmeye kalkmasının sebebi bu.

Önceki seçimlerde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın “atı alan Üsküdar’ı geçti” sözünün yerine “adaletin yerini bulmasını istiyoruz” söylemlerinin alması bu çıplak gerçeğin sonucu.

**********************************

Seçim Kurulları ve YSK’nın Tavrı

Bir an için İstanbul’da CHP adayı Ekrem İmamoğlu‘nun değil de, AKP adayı Binali Yıldırım önde olsaydı diye düşünelim.

Hatta aradaki fark 28 bin civarında değil de, diyelim ki 2 bin 800 olsaydı ve CHP itirazlarda bulunup yeniden sayım isteseydi kabul edilir miydi?

YSK’nın daha önceki benzer kararları hatırlatılarak, “sandık kurullarında itiraz edilmemiş, somut veri ve delil gösterilmeden yapılan itirazların reddi ile yeniden sayım yapılmasına gerek olmadığına” şeklinde kararlar alarak “atı alanın Üsküdar’ı geçmesi” mi sağlanırdı? Yoksa yeniden sayma karaları mı verirdi?

İşte “adalete güven duygusunun aşınması” denen belayla uğraşmamızın sebebi bu türlü çelişkili ve taraflı tavırlar değil mi?

Nitekim çok az farkla kaybettiği yerlerde İYİ Parti’nin, SP’nin ve CHP’nin itirazları reddedildi.

**********************************

Sonuçlar Değişebilir mi?

Sandık kurullarında tam bir AKP hâkimiyeti bulunmaktadır. Bugüne kadar yapılan seçimlerde hep muhalefetin, bırakın hile ile iktidar oylarından kendilerine kaydırma yapabilecek bir organizasyonu, kendi oylarına bile sahip olamadıklarını gördük.

Mesela 24 Haziran Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP ve İYİ Parti her sandığa bir görevli koymayı dahi başaramamıştı.

Buna karşılık sandık başkanları devlet memurlarından seçilmektedir. Hemen hemen bütün sandık başkanları AKP yandaşı Memursen üyelerinden seçilmiştir.

Ayrıca her sandıkta resmi sandık görevlisi ve müşahitleri hazır bulunduran AKP’nin her sandık için beş yedek müşahidi hazır tuttuğunu biliyoruz.

Oylar sayılırken parti temsilcileri ve resmi görevlilerden oluşan sandık kurullarındaki üyelere oy pusulaları gösterilerek geçerli veya geçersiz olduğuna karar verilmekte ve kayda geçmektedir.

Sandık başındaki AKP’nin bu orantısız hâkimiyetinin sonucu AKP aleyhine bir sayımın gerçekleşmesi mümkün değildir.

Sayımlarda veya tutanaklara geçişte, AKP aleyhine kasti bir yanlış yapılması ihtimali çok düşüktür. Ancak sehven yapılmış hatalar olabilir.

Buna karşılık CHP ve İYİ Parti de önceki seçimlere göre her sandığa görevli yerleştirme konusunda daha başarılı oldular.

Zaten Ekrem İmamoğlu‘nun seçim gecesi boyunca sürekli “bütün sandıkların ıslak imzalı tutanakları elimizde, her sandığın sonucunu ve birleştirme tutanaklarını bilgisayar sistemimizde kontrol ediyoruz” demesi CHP aleyhine bir oyun oynanmasına izin vermedi.

Nitekim Anadolu Ajansının veri girişini kestiği gece saatlerinde “28 bin civarında oy farkı ile öndeyiz” bilgisini veren İmamoğlu’nun bu verilerini sabah YSK Başkanı kabul etti.

**********************************

AKP Neden İtiraz Etti?

AKP sonuçların yeniden saymalarla değişmeyeceğini bilerek neden böyle itiraz etti?

İşte burada AKP hakkındaki güvensizliğinin eseri olarak, muhalefetin ortaya koyduğu gerekçeler şöyle:

  • Seçim gecesi AKP adayı olmaktan başka sıfatı olmayan Binali Yıldırım, Adalet ve İçişleri Bakanları ile toplantı yaptı. İtiraz süresi içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan da yine bu üçlü ile “seçim güvenliği” konulu toplantı yaptı. Eğer “seçim güvenliği” konuşulacaksa muhalefetin temsilcilerinin de toplantıda olması gerekirdi.

Muhalefet AKP’nin itirazlarının “mızrağı çuvala sığdırmak için” süre kazanmaya yönelik yapıldığını düşünüyor.

  • Seçim Kurullarının sorumluluğunda depolananoyçuvalları veya içindeki oy pusulaları değiştirilebilir.Bu endişe ile CHP teşkilatları milletvekillerinden üyelere kadar oy çuvallarının saklandığı depolarda nöbet tuttular. Sayım bekleyen çuvallarda nöbete devam ediyorlar.
  • Bir başka iddia da İstanbul Büyükşehir Belediyesindeönemli yolsuzluk belgelerinin yok edilmesiiçin AKP’nin süre kazanmaya çalıştığına dair oldu.

Bunlar doğru olsa felaket, yanlış olsa akla gelmesi bile üzücü.

Devletin kurumlarına ve ülkemizi yöneten insanlara güvenemiyoruz. Haksız da değiliz.

Bu güvensizliği gidermekte ilk sorumluluk iktidar partisi olarak AKP’ye düşer.

Güvensizliğin kitlelere yansımasının sonuçları çok ağır olur. Kutuplaşma ve düşman kamplara ayrılmanın kimseye faydası yoktur.

 

 

Léon Cahun – Gökbayrak ve Diğer Eserleri

Léon Cahun

 

Fransa’nın Haguenau bölgesindeki Alsace şehrinde 1841 yılında doğdu. 1900 yılında Paris’te öldü. Türkçülük ve Turancılık akımlarına ilham kaynağı olan Fransız yazar ve tarihçidir. Yazarlığa roman denemeleri ve edebî yazılarla başladı. 1864 yılında Mısır, Libya ve Kızıl Deniz’in batı kıyıları ile Anadolu’yu gezdi. Gördüklerini ve öğrendiklerini 1869 yılına kadar çeşitli dergilerde yayımladı. 1876’da kütüphane müdürü oldu. 1878-1881 yılları arasında Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de incelemeler yaptı. Çeşitli ABD dergilerinde Türk dili ve tarihine ait yazılar yazdı. Doğu ile alakalı kongrelerde Türk-Moğol dili ve edebiyatı konularında bildiriler sundu.

 

1870-1871 Fransız- Alman Savaşı’nın sonunda yeniden şarkiyat çalışmalarına döndü ve özellikle Türk ve Moğol tarihini araştırdı, araştırmalarını kitaplaştırdı.

 

1890’da Sorbonne’da Asya tarihi ve coğrafyası hakkında ders verdi.

 

Léon Cahun diyor ki:

 

‘…Çağatay Türkçesindeki ‘akmak‘ fiili, Uygurca’daki ‘akmak‘ ve Yakutça’daki ‘ak‘ kökleri ‘çıkmak, yüksekte olmak‘ manasında bulunuyor ve bu dillerde ‘bai‘ kelimesi kâh hakiki manasında, kâh mecazi manasında ‘alt, aşağı, hakir‘ fikrine bağlı bulunuyor. Şu halde, Fino-Japone dillerine güvenerek ben Agoranac (Agonak) için yüksek yer, akıntı yukarıdaki yer mânâsını, ‘baillac‘ için de ‘aşağı yer, akıntı aşağıdaki yer‘ manasını kabul edeceğim. Şu halde erkânı harbiye haritasını alıyorum, bu iki köyümü de arıyorum. Araziyi tetkik ediyorum ve Fin Japone tefsirin bana dediği vechile buluyorum ki Agonac yalçın bir tepenin üstünde, Baillac da bir huninin dibindedir.

 

İnanıyorum ki bu defa artık şüpheye müsaade yoktur ve binlerce yıl evvel Fransa’da yaşamış olan o mağara insanları da tıpkı yüksek Asya’nın ilk Turanlıları gibi yukarı için ‘ako‘, aşağı için ‘bai‘ derlerdi. Şimdi ben yeniden teşkil ve terkip ettiğim bu dilin bütün kelimelerinin Fino-Japone kelimeler olduğunu; Avrupa’nın Âri’den evvel dilinin veya dillerinin anahtarının Orta Asya’da olduğunu ve bizim ırkımızın terkibine kadar bu kuvvetli bir nisbette giriş ve 13. yüzyıla kadar ayrı bir mimârî tipi teşkil edebilmiş olup gerek maddî, gerekse mânevî tiplerine bugün dahi her memlekette her gün gözünüzün önünde tesâdüf ettiğiniz bu ırkların menşelerini orada aramak lâzım geldiğini daha şimdiden ikrar ve iddia edecek vaziyetteyim.’

 

……….

Cahun eserinde; Türklerin, Asya coğrafyası içinde çok özel bir yer işgal ettiğini belirttikten sonra şu bilgileri veriyor:  ‘Dönemin köklü ve yerleşik kültürlerden Pers, Hind ve Çin’le çevrili bir kültür coğrafyasında yer almalarına rağmen bilinenin tersine bu baskın kültür ortamında erimeden varlıklarını korumaları ve dünya târihinin önemli bir bölümüne hükmetmeleri onları benzersiz kıldığı gibi, diğer yanda bu benzerlik onları sadece kendine özgü bir bozkır medeniyetinin de kurucusu yapacaktır.’

 

Fransız Musevilerden olan Léon Cahun’un Gök Bayrak isimli eseri 1876 yılında Paris’te yayınlandı. Romanda, 12. Yüzyıl sonlarıyla 13. Yüzyıl başlarını kapsayan Cengiz Han zamanındaki Orta Asya Türkleri anlatılır. Bununla birlikte romanda mekân Orta Asya ile sınırlı değildir; Çin ve Tibet’ten Mezopotamya’ya kadar uzanır. Cahun’un Türkiye’de en çok bilinen eseri Gök Bayrak’tır. Kitabın muhtevası sonraki bölümde verilecektir.

 

Eseri, Necib Âsım (Yazıksız) Osmanlı Türkçesine tercüme ederek eski harflerle 1912 yılında ‘Gök Sancak‘ adı ile yayınladı. Kitap 1933 yılında Hilmî Kitabhânesi tarafından bu defa Türk harfleriyle tekrar basıldı. Eğitimci bürokrat ve siyâset adamı Galip Bahtiyar (Göker) tarafından da Osmanlı Türkçesine tercüme edilen eser, yine eski harflerle 1913 yılında, Türk Yurdu Kitabhânesi tarafından Matbaa-i Hayriye ve Şürekası’nda ‘Gök Bayrak‘ adı ile resimli olarak bastırıldı. Yılmaz Tuğaçar’ın tercümesi, 1957 yılında Burhan Basımevi tarafından yayınlandı. Galip Bahtiyar Göker’in tercüme ettiği Gök Bayrak’ın ikinci baskısı, 1970 yılında Ötüken Yayınları tarafından 12,1 X 19,6 santim ölçülerinde 332 sayfalık eser olarak kültür dünyamıza kazandırıldı. Boğaziçi Yayınları da Gök Bayrak yayıncıları kervanına 1989 yılında katıldı. Galip Bahtiyar Göker’in tercüme ettiği eser kitap satış mağazalarında ve sahaflarda yoktur. 13 X 19 santim ölçülerinde, 214 sayfa olan eser, İstanbul’da Beyazıt Devlet Kütüphânesi’nde bulunmaktadır. Bir başka tercüme, 2004 yılında Cüneyt Emiroğlu tarafından gerçekleştirilerek Sebil Yayınevi tarafından okuyucuya sunuldu.

 

Gök Bayrak tercüme eser olmakla birlikte, tercüme edenlerin müdâhaleleri ile telif eser olarak kabul edilebilmesini sağlayacak değişikliklere uğradı. En büyük farklılık da dil konusunda idi. Son baskılarda ‘öztürkçe‘ denilen uydurma kelimeler kullanıldı. İslâmî ifâdelerin metinden çıkarılmış olması dikkat çekmektedir.

 

Ziya Gökalp İstanbul’a geldiğinde satın aldığı ilk kitap olan bu romanı okuduktan sonra: ‘Sanki Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek maksadıyla yazılmış bir kitap‘ diyerek takdirlerini dile getirmiştir. Târihçi, sosyolog, filolog ve yazar Hüseyin Nâmık Orkun da kanaatini; ‘Millî şuurun uyanmasına birinci derecede âmil olan mühim bir eser‘ cümlesiyle açıklamıştır.

 

Cemil Meriç’in Gök Bayrak isimli romanı;  “Türk milliyetçilerinin Kur’ân-ı Kerîm’i” olarak tavsif ettiği iddia edilmektedir. Yüce kitabımıza saygılı olduğu, kızı Prof. Dr. Ümit Meriç’in beyânı ile bilinen Merhumun böyle bir değerlendirmede bulunması, kabul edilebilir bir ihtimal değildir. Muhtemelen ‘Türk milliyetçilerinin ‘başucu kitabı‘ demiş olabilir.  Doğru değerlendirme de budur.

 

GÖKBAYRAK

 

Fransızca adı ‘La Banniere Bleue (Mavi Bayrak) olan romandaki olay örgüsü, ana karakter olan Can Bey’in bakış açısıyla okuyucuya aktarılırken coğrafyadaki çeşitlilik romandaki kişilerin milliyetlerinde, dinlerinde de görülür. Türk, Moğol, Arap, Fars, Fransız, Alman gibi milletlerden kişilerle örülmüş olaylar dizisi Moğolistan’dan çıkan Can Bey’in çeşitli ve heyecanlı mâcerâları sayfalar boyunca devam eder, karşılaştığı ölüm tehlikelerinin bir kısmını şansı, bir kısmını da zekâsı ve inancına göre duâları sâyesinde atlatır.

 

Uygur Türkü olan Can Bey, Moğollar tarafından esir alınır ve birçok olay neticesinde Cengiz Han’ın ordusunda asker olur. Ardından Cengiz Han’ın O’na uygun bulduğu önemli bir iş için Kaşgar ve Semerkand şehirlerine gider. Can Bey’in seyahati burada da bitmez. Suriye, İran, Hindistan, Tibet, Çin gibi birçok yere gider ve başından birçok olay geçer. Bu seyahatler sırasında çeşitli milletlerden ve dinlerden insanlarla tanışır. Çok uzun bir süre Moğolistan’dan uzak kaldıktan sonra nihâyet geri döner.

 

Léon Cahun bu eserinin yazılış maksadını, romanın kahramanı ve anlatıcısı olan Can Bey vasıtasıyla;  ‘Bu zamana kadar kimsenin yazmadığı, târihe damgasını vuran Cengiz Han’ın oğulları ve torunlarını anlatmak…‘ kelimeleriyle açıklar.

 

Eserde, dönem açısından önemli târihi kişiler mevcuttur. Bu kişilerden en önemlisi Cengiz Han olmakla beraber, Timur (Emir Timur değil), ‘Şeyh’ül Cebel‘ adıyla anılan Hasan Sabbah’tır. Ayrıca Cengiz Han’ın oğulları ve torunları ile önemli komutanlarından Cebe Noyan, önceleri Cengiz Han’ın en büyük dostu, daha sonra en büyük düşmanı olan komutan Camuka, Harezm şahı Tekeş roman kahramanları olarak eserde yer almaktadır.

 

12 ve 13. Yüzyılda Moğollar ve Türklerle ilgili birçok coğrafyayı kapsayan ve târihî birçok hâdiseye değinen eser, dil itibariyle de dikkat çekicidir. Devrin konuşma dilinin kullanılmasının yanında, romanın üslûbu bakımından eski Türkçe kelimelere de sıklıkla rastlandığı tespit edilmiştir. Eserin bu özellikleri onu dönem içinde önemli bir konuma getirmiş ve bu durum Cumhuriyet’in ilânından sonra da devam etmiştir.

 

Netice itibâriyle ‘Gök Bayrak‘la gelişen heyecanlar, 19. yüzyılın sonlarına doğru benimsenmeye başlayan Türkçülük hareketinin yaygınlaşmasına yardımcı olmuş,  20. Yüzyıla damgasını vuran Millî Edebiyat akımının oluşuma zemin hazırlamıştır. Denilebilir ki Léon Cahun, Türkçülük ve dolayısıyla Millî edebiyata ilham kaynağı olmuş, hatta öncülük etmiştir. Türkler üzerine yaptığı diğer çalışmalar da, Osmanlı aydınları tarafından okunmuş ve bunlar o devrin fikrî ve edebî teşekkülüne ilham kaynağı olmuştur.

 

 

GÖK BAYRAK ROMANINDAN…

Ben Isıg gölü kenarındaki Alma dağı yanında doğdum. Oymağımız göçebe yaşar idiyse de babam hoca tutarak beni okutup yazdırmıştı. On yaşımda iken yurdumuz yanındaki çocuklar gibi ata binmeyi, ok atmayı öğrenmiştim. Türk dilini Uygur harfleriyle okumayı, yazmayı bellemiştim.

 

On beş çağlarında idim ki kızıl ayın son günlerinde babamın sevgili kısrağı kaçtı. Kısrağımız soyu sopu karışmamış temiz bir hayvandı. Değeri de yüksekti. Babam yanaşmalarına buyurdu ki kısrağı nerede ise arayıp bulsunlar, yurda getirsinler.

 

Kara kışta idik. Karlı ovalarda dizgin boşaltmak, atımı dik yamaçlardan aşağı salmak, buz tutmuş çöller üzerinde koşu yapmak, korkunç çam ormanlarından geçmek, çalılıklar arasından kulaklarını diken tavşanları avlamak için içimden öyle bir istek uyandı ki dayanamadım. Hemencecik babamın yanına girdim yalvardım ki beni de yanaşmalarla berâber göndersin.

 

Babam bir eyyam düşündü, sonra râzı oldu.

 

Bana beş yaşında boz bir at verdi. Anam alnımdan öptü. Kendimi av ardına kaptırmamamı iyice ısmarladı, birçok da öğütler verdi; duâ etti.

 

Ben vedâlaştım, kışlağımızdan çıktım: epeyce yol almış olan yanaşmalarımızın ardından atımı sürmeğe başladım.

 

Üç gün dolaşılsa da kısrağa rastlayamazlar. Fakat Can Bey iyi eğlenmekteydi. Tavşanlara ok çekiyor, kementle tilkileri kovalıyor, doludizgin yamaçlardan iniyordu.

 

Derken, soygun ve talanlarla geçinen Tekrinlerin baskınına mâruz kaldılar. Yanaşmalardan biri yaralandı ve öldü. En yaşlı yanaşma Can Bey’e döndü ve ‘Can Bey‘ dedi: ‘Altındaki at zelva gibi uçar. Haydi uzaklaş! Sen eminliğe çıkıncaya kadar biz burada vuruşuruz. Atı çay boyunca sür, doğru git, çok geçmez kışlığa varırsın!’

 

Can Bey, kaçmayı özüne yediremez. Yoldaşlarını korkulu yerde bırakıp gitmek istemez. Yüreği pek, kalbi yumuşak yiğitliği karakterinin aslî unsuru hâline getirmiş her Türk gibi; ‘Onlara ne olursa bana da o olmalı‘ diye düşünür. O’nun düşüncesini sezen yaşlı uşak, Can Bey’in atını başlığından yakaladı, yüz adım kadar koşturduktan sonra bıraktı, kasıklarına bir-iki kırbaç savurdu. Sonra yoldaşlarına döndü. ‘-Tanrı korusun Can Bey‘i’ dedi.

 

Kırbaca alışkın olmayan ad deli gibi oldu, soluksuz kalıncaya kadar koştu… koştu…

 

Can bey, kendisinden ve atından başka hiçbir canlının bulunmadığı beyaz ıssızlıklarda durup bir taraftan atı ve kendisi soluklanırken ne yapacağını düşünüyordu ki, birden bire otuz kadar Tekrin ortaya çıkıverdi.

 

Mâcera asıl şimdi başlamıştı…

 

 

Diğer eserleri:

ASYA TÂRİHİNE GİRİŞ, TÜRKLER VE MOĞOLLAR:

 

Seyahatlerden topladığı belge ve bilgilere dayanarak 1896’da yazdığı bu eseri 3 yıl sonra Necib Âsım (Yazıksız) Türkçeye tercüme ederek yayınladı.  Aynı eser; ‘Asya Târihine Giriş / Kökenlerden 1405’e, Türkler ve Moğollar‘ adı ile Sâbit İnan Kaya tarafından Türkçeye tercüme edilerek 2006 yılında Seç Yayınları tarafından kütüphânelere ve kitaplıklarımıza kazandırıldı. Bir başka baskısı da 2013 yılında Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından gerçekleştirildi. Bu eser de zamanın Türkçü şahsiyetlerine ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca Necib Âsım Yazıksız 1900 yılında yazdığı ve yayımladığı ‘Türk Târihi‘ isimli eserini hazırlarken bu kitaptan faydalanmıştır. 1908 yılında ilân edilen İkinci Meşrutiyet sonrasında Türkçülük ve Turancılık akımlarına ilham kaynağı olmuştur. 12 ciltlik bu eserin 11. Cildinde Osmanlı Devleti’nin Tanzimat dnemi anlatılmaktadır.

 

FRANSA’DA ÂRİ DİLLERE TEKADDÜM ETMİŞ OLAN LEHÇENİN TURANİ MENŞEİ

 

1873’de toplanan Beynelminel Müşteşrikler (Doğu bilimciler) Kongresi’ne sunduğu bildiride tarih açısından son derede önemli bir tezi açıklar: ‘Şüpheye müsâade yoktur ve binlerce yıl evvel Fransa’da yaşamış olan mağara insanları da tıpkı yüksek Asya’nın ilk Turanlıları ile müşterek kelimeler kullanmışlardır.’

 

Bu eseri 1873 yılında Fransa’da, 1930 yılında Türkçeye çevrilerek İstanbul’da yayımlandı.

 

KAPTAN MAGON’UN SERGÜZEŞTLERİ

 

1875 yılında yazdığı bu eserinde Hz. İsa’dan bin sene önceki Fenike keşiflerini anlatır. 1911 yılında ‘Mustafa‘ adında bir şahıs tarafından tercüme edildi.

 

YENİÇERİ HASAN

‘Roman’ türünde olan bu eser ilk defa 1911 yılında Mehmed Subhi tarafından tercüme edildi. 1957’de Yüksel Güneri tarafından da tercüme edilerek 96 sayfalık kitap hâlinde yayınlandı.

 

Faydalanılan Kaynaklar:

1-Seda Öztürk: Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İkinci Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildiri. (Erişim târihi: 17.12.1018)

2-Ekrem Hayri Peker: www.belgeseltarih.com isimli sitedeki makalesi. (Erişim târihi: 19.12.1018)

3-To-Kat / Toplu Katalog: (Erişim Târihi: 19.12.2018)

 

 

Gök Bayrak isimli eserin yeni bir baskısı: GÖK BAYRAK – BÜYÜLÜ BIÇAK

 

Léon Cahun’un hayat hikâyesini anlatan metinlerde O’nun ‘Gök Bayrak – Büyülü Bıçak‘ isimli bir eserinden bahis yoktur. ‘Büyülü Bıçak‘, 20 bölümden meydana gelen asıl kitabın, 8. Bölümünün başlığıdır. Tanıtım bülteninde kitap hakkında şu bilgiler bulunmaktadır:

 

‘Romanda da adı geçen Şeyhülcebellerin olayları Batı Asya târihinin çok önemli ve meraklı sâhasını teşkil ettiğinden, bunlara dair kısaca mâlâmat vermek faydalı görülmüştür:

 

Şeyhülcebel, Hasan Sabbah* tarafından kurulan ve ‘İsmailliye-Battaniye)** denilen Şiî bir inanç hükümetinin başlarına denilirdi.

 

Hasan Sabbah, Irak’ta hüküm süren Selçuklu Alparslan’ın veziri Nizamülmülk’ün ve şâir Ömer Hayyam’ın sınıf arkadaşı idi. Bu sâyede epeyce mevki sâhibi olmuştu. Kendisi Şîi olduğu gibi, son derece zeki ve haris olduğundan Nizamülmülk’e bende olarak yaşamak istemedi. Mısır’a gitti, orada Şîilik propagandasıyla beraber, halkı Selçukluların aleyhine ayaklandırdı. Yapılan takibat üzerine Mısır’dan kaçtı. İran’a gitti, Şîiliği orada yaydı. Bir müddet sonra Irak’a geldi. Kazvin civârında gayet çetin, kayalık yerde bulunan Alamut Kalesi’ne girdi.

 

Orada kendisine birçok taraftar kazandı ve İsmailliye hükümetini kurdu. Bu hükümetin arazisi Alamut Dağı ve civarındaki birkaç köyden ibâretti. Fakat İsmailliler bütün Irak’ta, Horasan’da gizli din teşkilatı kurmuşlar ve terörizm denilen katil, yangın gibi usulleri tatbik ederek bilhassa Türk unsuruna musallat olmuşlardı.

 

Hasan Sabbah ve müritleri Kur’ân’ın asıl mânâsının gizlenmiş olduğunu ve bu hakîki mânâyı kendilerinin bildiklerini söyleyerek halka telkinde bulunurlardı.’

 

13,5 X 21 santim ölçülerindeki kitap, 272 sayfadır. Aydın Şengör tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

 

PAROLA YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Yılanlı Ayazma Sokağı Nu: 8, Örme İş Merkezi Kat: 1 Topkapı, Zeytinburnu, İstanbul. Telefon: 0.212-483 47 96 Belgegeçer: 0.212-483 47 97 e-posta: parolayayin@gmail.com // www.parolayayinlari.com

 

*Hasan Sabbah: (İran’da Kum şehri, 1059-Alamut Kalesi, 1124) ele geçirdiği Alamut Kalesi’nde ‘Nizârîler‘ olarak isimlendirilen sapık bir mezhep oluşturarak, ‘Haşhaşîler‘ olarak anılan insanları eğiten ve târihin ilk suikastçilerini yetiştiren bir anarşisttir. Selçuklu Devleti’nin yıkılışında rolü vardır.  Öldürülme korkusuyla 34 yıl boyunca Alamut Kalesi’nden dışarıya çıkamamıştır. Haşhaş vererek kendisine bağladığı insanlar aracılığıyla kendisine karşı çıkanları öldürtmüştür.  Selçuklu veziri Nizamülmülk, Ebu’l-Kasım bin İmâmi’l-Harameyn, el-Kadi Ebu’l-Ala Said bin Ebi Muhammed en-Nişâburî, Sultan Sencer’in veziri Fahrü’l-Mülk, Ubeydullah bin Ali el-Hatibî gibi isimler katlettirdiği kişilerdir. Sabbahîler, 13. Yüzyıl ortalarına kadar varlıklarını ve bölge üzerindeki hâkimiyetlerini devam ettirdiler. 1256 yılında Cengiz Han’ın torunu Hülâgü Han (1217-1265), Alamut Kalesi’nin altına kadar uzanan borular döşetti. Sonra bu borulara pompalattığı petrolü ateşleterek kaleyi içindekilerle birlikte havaya uçurdu. Kurtulan olmadı.

 

**Battaniye (?!) Konunun tamâmen dışanda kalan bir kişi tarafından yazıldığı anlaşılan metindeki ‘Battaniye‘ kelimesi hayatında hiç duymadığı ‘Bâtıniyye‘ kelimesinin yerine uydurulan asparagas bir kelimedir.

 

Ayrıca; Hasan Sabbah ile Nizamülmülk (1018-1092) ve Ömer Hayyam (1048-1131)’ın ‘sınıf arkadaşı‘ olması mümkün değildir. Nizamülmülk ile Ömer Hayyam arasında arasında 30,  Nizamülmülk ile Sabbah arasında 41 yıl fark vardır.

 

Netice: Kitap tanıtım yazısı yazanlar, Mezhepler hakkında olduğu kadar, toplama çıkarma işlemleri hakkında da yarım-buçuk olsa bile bilgi sahibi olmalılar.

 

 

Bu Seçimlerin Sonucu

31 Mart 2019 yerel seçimleri sona erdi…

Bir iki istenmeyen olay dışında ülkemiz genelinde yoğun katılımlı güzel bir seçim oldu. Tüm dünyaya milletçe demokrasiye olan bağlılığımızı bir kere daha gösterdik.

Seçim öncesinde siyasi parti liderlerinin söylemleriyle gerginleşen ortam sükûta kavuştu. En nihayetinde bu bir yerel seçimdi. Yaşadığımız illerin, ilçelerin, beldelerin, mahallelerin yöneticilerini seçecektik, öyle de oldu.

Bu seçimler öncesinde, yapılacak seçimin ülkemizin bekasını yakından ilgilendirdiği söylemini de dikkate alacak olursak; bu söylemin ne denli geçerli olup, olmadığı da görülmüş oldu.

Çünkü seçim stratejisini bu söylem üzerine kurgulayan liderlerin partileri ülke genelinde oy kaybetti, seçim stratejilerini ülkemizin ekonomik sıkıntılarını ön plana çıkararak kurgulayan liderlerin partileri oy oranlarını arttırdığı gibi ülkemizin en üç büyük şehir belediye başkanlıklarını da kazanarak hem seçmenlerine moral verdiler, hem de yeni seçilen belediye başkanlarıyla seçim öncesi vaat ettiklerini yerine getirme fırsatını yakaladılar.

Artık sıra, bu seçim öncesinde hemşerilerine söz verip de seçilen belediye başkanlarının, verdikleri bu sözleri yerine getirmesine gelmiştir.

Tabii ki, bu seçimlerin sonucu siyasi partiler için bir zafer değildir. Ama her seçimde olduğu gibi, bu seçimin kaybedeni de, kazananı da vardır…

31 Mart 2019 yerel yönetim seçimlerinin kazananı büyük Türk Milleti, kaybedeni ise Kandildir.

Nedenine gelince;

Sandık başına giderek vatandaşlık hakkını özgürce kullanan milletimiz 143 yıllık demokrasimize olan bağlılığını bir kez daha göstermiş, özellikle Güneydoğu Anadolu’da yaşayan yurttaşlarımız yıllardan beri PKK terör örgütünün bölgesel baskısına aldırış etmeden Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kanıtlamış; ‘biz ayrılmaz bir bütünüz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ mesajını vermiştir.

Bu mesajın sandığa yansıması ise oldukça çarpıcıdır. Çünkü Kürt kökenli yurttaşlarımız, bu seçimde HDP’nin etkin olduğu 73 il ve ilçenin %30’unda HDP’nin dışındaki partilere oy vermiş, Ağrı, Bitlis ve Şırnak’ın belediye başkanlıkları AKP yönetimine geçmiştir.

Bu sonuç, ”hendeklerde boğulan” HDP’ye verilen önemli bir derstir. Güneydoğu’da sandıktan çıkan mesaj; ‘kardeşçe ve barış içinde bir arada yaşamak istiyoruz’ olmuştur.

Seçimlerin bir başka önemli sonucu da; siyasetimiz yepyeni pırıl, pırıl bir lider adayı kazanmıştır.

Bu liderin adı: Ekrem İmamoğlu’dur.

Sn. Ekrem İmamoğlu; iktidar için İstanbul gibi çok önemli bir dünya kentini 25 yıldır yöneten AKP’nin elinden alan adam olarak siyaset tarihine geçmiş, aynı zamanda adayı olduğu CHP’de geleceğin lideri olarak öne çıkmıştır.

Sn. İmamoğlu, seçim öncesinde; temiz, dürüst, çalışkan, donanımlı ve sevgi dolu bir profil çizmiş; sakin, soğukkanlı, cana yakın üslubu ile milyonların gönlünde taht kurmuştur. İstanbul belediye başkanlığı için almış olduğu oy oranı da bunun en çarpıcı kanıtıdır.

Şimdi sıra artık verilen sözlerin yerine getirilmesine gelmiştir.

Ülkemiz ekonomik krizin yarattığı sıkıntılar yumağı içindedir.  Ülkemizin bu ekonomik krizden çıkması, iktidarıyla, muhalefetiyle el birlikteliği ile çalışmamıza, üretmemize bağlıdır.

Bu süreçte yerel yönetimlerin başarısı çok önemlidir, önemli bir güçtür.

Bu önemli gücü; muhalefetin belediyeleri demeden, bizim belediyemiz ayrımı gözetmeden yanına almayı başaran ülkemiz yöneticileri, yaşadığımız ekonomik sorunları ancak bu güç birlikteliğiyle aşabilecektir.

 

 

“Siyaset”e Bir de Buradan Bakalım

Aynı vatan coğrafyasında yaşayanların siyaset yüzünden ayrışmasını hiç kabullenemem. Dostlarımla sohbetlerimde yaptığım “Dünyevi hiçbir siyasi düşünce ve figür, uğrunda kavga etmeye veya ölmeye değmez. Bir ihtiyaç halinde o siyasi partinin ilçe, il, merkez yöneticisine gitmeyiz, onun kapısını çalmayız ama bizden farklı siyasi görüşteki komşumuzun, akrabamızın kapısını çalar, ondan yardım talep ederiz.” uyarılarıma, Aristoteles, meğer asırlar öncesinden “Sevdiklerinizle siyaset yapmayın, siyaset dostlukları zedeler, siyasetçiler yollarına devam eder; siz dostlarınızı yitirmekle kalırsınız.” cümleleriyle bize ışık olmuş.

Kirletilen kavramlardan biridir siyaset. Aslında “yönetmek” anlamlı olan bu sözcük, daha çok “aldatmak” olarak algılanıyor ve kullanılıyor. Asıl anlamıyla kullanıp hayatımıza indirdiğimizde siyasetin insanları ayrıştırması değil, birleştirmesi, doğruya yönlendirmesi daha güçlü. Doğru siyasette akıl vardır, zekâ vardır, hakkaniyet ve adalet vardır, vefa, fedakârlık, ideal, değerbilirlik, hizmet vardır. Haddini bilmek ve bildirmek, başkası için var olduğun inancına sahip olmak, yüce değerleri bayraklaştırmak ve onlarla kahramanlaşmak vardır. “Size özgürlükten önce ekmek lazım, diyen Batılıya, Afrika’daki kadının ‘Konuşma özgürlüğüm olmazsa ekmeğimi kimin çaldığını nasıl söyleyeceğim?…” sorusuyla asırlardır yaşanan illüzyonu, zekice ve ince bir üslupla yüzüne vurmak vardır.

Siyaset, sonuç alma sanatıdır. Sonuç alacak kişi önce haklılığına inanmalı, özgüvene sahip olmalı, onurlu yaşamanın cesurca ölmeyi gerektirdiğini bilmeli, bencillik ve çıkarcılık kirinin cömertlik ve fedakârlık yağmuruyla yıkanıp temizleneceğine inanmalıdır. Bu anlamda, tarihin tescillediği, edebiyatın zulüm örneği olarak sözünü ettiği, Bağdat’ı işgal ederek bazı kaynaklara göre 400.000 kişiyi katlettiği söylenen zalim Hülâgu ile Kadıhan arasındaki konuşma ilginçtir:

Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır. Hülâgu ile görüşmeye kimsenin cesaret edememesi üzerine kendisinin gidebileceğini, bunun için kendisine bir deve, bir keçi ve bir de horoz verilmesini ister. Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur. Hülâgu’nun şerrinden korkan ulema sınıfı bu isteği hemen karşılar. Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Onları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendisini tanıtır. Kendisiyle görüşmek üzere geldiğini söyler. Hülâgu, genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte birisi olmadığını görerek, “Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye sorar.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin!” der.
Hülâgu karşısındakinin sıradan birisi olmadığını anlar ve ‘Şöyle otur bakalım.’ diyerek ‘Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?’ diye sorar.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde, ‘Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetin bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi.’ der. Hülagu, bu sefer ikinci sorusunu sorar: ‘Peki, beni buradan kim gönderebilir?’ Cevap çok manidardır: ‘O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.” olur.

Siyaset, bir açıdan “haddini bildirme” eylemidir, taşı gediğine koymaktır. Neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağını ve söyleyeceğini bilme işidir. Hedefi on ikiden vurmaktır. Çığırtkanlığı, tehdidi, şantajı değil; bilgeliği, soğukkanlılığı, sağduyu ve yüksek ikna yeteneğine sahip olmayı gerektirir. Siyasetle uğraşan kişinin sözü veciz, konuşması etkili olmalıdır. Tribünlerdeki alkışlar için oynayan değil, gol atmak için top koşturan, bütün uzuvlarını üstün maharetle kullanan bir oyuncudur siyasetçi.

Kuveyt’te, katıldığı uluslararası bir konferansta, Bir Arap profesörün İngilizce konuşarak “Osmanlı bizi yıllarca sömürdü, asimile etti.” demesi üzerine, İhsan Süreyya Sırma’nın, kürsüye çıkıp Arapça konuşarak, “Osmanlı, neyiniz vardı da sömürdü? Henüz petrolünüz yoktu… Size hiç dokunmadı, size hizmet etti. Ben bir Türk olarak Arapça konuşuyorum, bu salondakilerin ekserisi Arap… Siz bir Arap olarak İngilizce konuşuyorsunuz; sömürü bu.” diyerek anında, zekice, bilgece, yüksek özgüvenle cevap vermesidir. Bu sözü eden kendini bilmeze haddini bildirip onu salonu terk etmek zorunda bırakmasıdır.

Siyaset; beslemek, büyütmek, eğitmek, yönetmek, idare etmektir. Siyaset, tek başına yapılacak iş değildir, bir ve beraber olmayı gerektirir. O, bir kavga, çıkar, rant arenası değil; iyiliğe, hayra, güzelliğe ant içmiş kişilerin kucaklaştığı bayram yeridir.

Bir de böyle bakalım siyasete, yoksa hiç girmeyelim bu işe. Bir gönül ve aşk işidir. Fiziki ve metafizik alemdeki dengelerin künhünü okuyarak bu dengeleri görmek, kurmak, yaşatmaktır, huzur ikliminde model toplum inşa etmektir siyaset..

Muhibbi ne veciz söylemiş: “Gamına gamlanıp olma mahzun / Demine demlenip olma mağrur / Ne dem baki, ne gam baki, hû”

 

 

31 Mart, Azerbaycan Türküne Soykırım Günüdür.

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek: “31 Mart, Azerbaycan Türküne soykırım günüdür. Acılarını milletçe paylaşıyoruz.

1918′ in mart nisan aylarında Rus desteğindeki Ermeniler,  Azerbaycan Türküne soykırım girişiminde bulunmuşlardır. Ermeni silahlı güçleri 31 Mart 1918 günü yalnız Bakü şehrinde bir günde 17 bin soydaşımızı kurşuna dizmiştir. Silahsız ve korumasız Azerbaycan halkına karşı girişilen bu toplu katliam, modern ve çağdaş geçinen dünya devletlerinin mazlum milletlere hayat hakkı tanımadığı Birinci Dünya Savaşının son aylarında yaşanmıştır. Azerbaycanlı kardeşlerimizin 31 Mart 1918 soykırım günü hüzün, elem ve acılarını milletçe yürekten paylaşıyoruz. Aynı yıl katledilen Azerbaycanlı  sayısı kırk bini geçmiştir. Bu soykırım, Nuri Paşanın Kafkas İslam Ordusu harekatına kadar sürmüştür. Umum lider Haydar Aliyev 26 Mart 1998 günü parlamentoda aldığı bir kararla bu soykırımı dünyaya ilan etmiştir.

Ermenilerin bu soykırım girişimleri Azerbaycan’la sınırlı kalmamış, Önce Rus sonra İngiliz ve Fransızların desteği ile 1990 başından kurtuluş savaşımız günlerine kadar başta Doğu Anadolu bölgesi olmak üzere yurdumuzun her köşesinde yapılmıştır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, 1905 yılında İstanbul’da, yani o günün payitahtında Sultan Abdülhamid’e suikast dahi düzenlemişlerdir.

Amerikan Arşivlerini inceleyen, Amerikan Cumhurbaşkanı Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce fein, Stanfort Shaw, Guenter Lewy, Michael Gunter, Edward Erickson ve Justin McCarthy gibi Amerikalı bilim adamları ve tarihçilerin ortaya koydukları belgelere göre Ermenilerin katlettiği Müslüman Türkün sayısı iki milyondur. Bu gerçeği lütfen Amerikan yetkilileri açıklamalıdır.

Nisan ayına giriyoruz. 10 Nisan günü Ermeni, Rum ve İşgal kuvvetleri işbirlikçilerinin gayretleri ile Beyazıt meydanında idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal beyin hazin hikâyesi yüreklerimizi dağlarken, 24 Nisanı sözde Ermeni soykırımı ilan edenlerin Türkiye’de, İstanbul’da yaptıkları eylemler ise hoşgörü sınırlarını aşmaktadır.

2006 yılında Selanik’te açılan sözde Pontus soykırımı anıtını protesto için giden Türk parlamenterlerini Yunan yetkililer; buraya huzuru bozmaya mı geldiniz diyerek, içeri sokmamışlardır.

Fakat 24 Nisan günü Ermenistan, Fransa ve Amerika’dan bir takım insanlar huzurumuzu bozmak için İstanbul’a gelecekler. Taksim’de, Beyoğlu’nda, Haydarpaşa’da ve bazı otellerde toplanarak, mumlar dikecekler, resimler ve afişler sergileyecekler, Türkler bize soykırım uyguladı, bir buçuk milyon Ermeni’yi öldürdü diyecekler, ceddimize küfür edecekler ve kollarını sallaya sallaya geldikleri gibi gidecekler.

YETKİLİLERİMİZDEN İSTİRHAM EDİYORUM, RİCA EDİYORUM LÜTFEN AMAÇLARI VE KİMLİKLERİ BELLİ BU HAİNLERİ SINIRLARIMIZDAN İÇERİ SOKMAYALIM.”

 

 

İstanbul, Türkiye’nin Müstakbel Cumhurbaşkanını Seçti

31 Mart yerel seçimleri sona erdi. Ak Parti tarafından yönetilen Ankara ve (eğer bir Bizans oyununa kurban gitmezse) İstanbul’u CHP kazandı. Neredeyse 20 yıldır seçim kazanamayan muhalefet galibiyet sevinci yaşıyor. Seçim sonuçları 1 Nisan saat 00:30 gibi belli olmasına rağmen, biraz da “acaba oylarımız çalınır mı?” endişesinin etkisiyle muhalifler hali hazırda galibiyet kutlamalarına devam ediyor.

Aşağıda, 31 Mart seçimlerinin muhalefet açısından gerçekten bir zafer olup olmadığını, Türk siyaseti açısından ne gibi anlamlar taşıdığını ve daha da önemlisi siyasetteki muhtemel etkilerini izah etmeye çalışacağız. Çünkü belki de İstanbul, Türkiye’nin müstakbel cumhurbaşkanını seçti.

Seçimi Kim Kazandı?

31 Mart için “kazananı belli olmayan seçim” diyebiliriz. Çünkü ülke genelindeki sonuçlara baktığınız zaman İstanbul ve Ankara’yı kazanma haricinde, muhalaefet bakımından çok da sevinilecek bir tablo söz konusu değil. Peki o zaman bu seçimi kim kazandı?

Ülke genelinde Ak Parti %44, MHP %7, CHP %30, İyi Parti %7,5, HDP %4 oy aldı. İttifak bazında toplamlara bakacak olursak Cumhur İttifakı’nın %51, Millet İttifakı’nın ise %37,5 aldığı görülüyor. Oy oranlarına göre bir değerlendirme yapacak olursak ne Ak Parti için ne de Cumhur İttifakı için bir mağlubiyetten söz edilemez. 31 Martta yapılan seçim Cumhurbaşkanlığı seçimi olsaydı, bu sonuçlarla Tayyip Erdoğan ilk turda seçilmiş olurdu. Ülke ekonomisinin bu kadar kötüye gitmesine rağmen Ak Parti’nin oylarında azalma olmadan sandıktan birinci çıkması ve genel olarak Cumhur İttifakı’nın %51’lik halk desteğini koruyor olması önemlidir.

O Zaman Seçimi Kim Kaybetti?

Muhalefet zafer turları atıyor, iktidar ise %51’lik çoğunluk desteğini koruyor. Bu durumda ister istemez şu soruyu sorma ihtiyacı duyuyoruz; O zaman seçimi kim kaybetti?

31 Mart seçimlerinin en büyük kaybedeni Anadolu Ajansı oldu. Milletin vergileriyle faaliyet gösteren bir kamu kurumu olmasına rağmen, iktidar partisinin siyasi propaganda ve manipülasyon organı olarak çalışan Anadolu Ajansı, İstanbul’da CHP adayı İmamoğlu’nun öne geçtiğinin anlaşıldığı andan itibaren veri sunma faaliyetini durdurarak sandıkta kaybedilen seçimi hileyle Ak Parti’ye kazandırmaya çalıştı. Vergi veren her bir mükellef, Anadolu Ajansı’na hakkını haram etti.

İkinci kaybeden Binali Yıldırım oldu. Onyıllarca bakanlık, Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı yaptıktan sonra belediye başkan adayı olarak zaten kaybetmişti. Sandıkta da kaybederek siyasi hayatını bitirdi. Dönemini tamamlayana kadar milletvekili olarak devam edecek.

Üçüncü kaybeden, aslında seçimin tarafı olmayan Muharrem İnce oldu. İmamoğlu’nun olağanüstü bir lider olduğunu gösterip, sandıkta kazandığı seçimi masada da söke söke alması CHP seçmeninin gözünde Muharrem İnce’yi bitirdi.

Türk Siyasetine Yeni Bir Parti Geliyor

Türk siyasetine yeni bir parti geliyor. Bu senenin sonlarına doğru yeni bir oluşumun siyaset sahnesinde yer aldığını göreceğiz. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan gibi isimlerin lokomotifini teşkil edeceği bu partinin vitrininde yani genel başkan koltuğunda istanbul’un çiçeği burnunda belediye başkanı Ekrem İmamoğlu yer alacak. Sadece İmamoğlu

değil, Mansur Yavaş, Özgür Özel hatta Gürsel Tekin gibi CHP’li isimleri, İyi Parti’den Yavuz Ağıralioğlu’nu, Ak Parti, MHP ve Saadet Partisi’nden de bir takım tanıdık yüzleri bu yeni partide göreceğiz.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve özellikle de dış politika kaynaklı koşullardan dolayı bizi 2021’de bir erken genel seçim bekliyor. Çünkü yeni parti kurulduğu zaman MHP, Ak Parti’ye verdiği desteği çekecek veya MHP’nin desteğinin Ak Parti açısından faydası ve manası kalmayacak. Şayet ekonomik ve siyasi şartlar tahmin edilenden daha ağır olursa seçim 2020 tarihinde bile gerçekleşebilir.

İmamoğlu’nun Parlayan Yıldızı

Ekrem İmamoğlu, ilçe belediye başkanlığı yaparken ismini pek duyduğumuz bir isim değil. Türk kamuoyu İmamoğlu’nu 3-4 ay önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak gösterilmesiyle tanıdı. Ama görünen o ki, İmamoğlu’nun sevilmesi için bu kadar kısa bir süre yeterli oldu. Sempatisi, ikili diyaloglarındaki samimiyeti, ideolojiden ziyade insani değerleri öne çıkarması, nihayet seçim gecesindeki o kararlılığı ve hakkını -tabiri caizse- söke söke alması İmamoğlu’nu sadece bir belediye başkanı değil, Türk siyasetinde ağırlığı olan bir lider haline getirdi.

İmamoğlu’nun parlayan yıldızı, önümüzdeki süreçte O’nu bu ülkenin Cumhurbaşkanı yapacak.

 

 

Öğrenilmiş Çaresizlik Çemberi Kırıldı

31 Mart seçimlerinin ilk sonucu şudur: Bu seçimlerde AKP ilk defa yenilebileceğini, muhalefet de AKP’yi yenebileceklerini gördü.

17 senedir muhalefete hâkim olan “öğrenilmiş çaresizlik” çemberi kırıldı.

Türkiye ekonomisinin yüzde 70-80’ini üreten büyükşehirler artık Millet İttifakı adayları tarafından yönetilecek. Üç büyük şehre ilaveten kazanılan özellikle Antalya, Adana, Mersin çok önemli.

Surda büyük bir gedik açıldı.

***

Dengeler Değişti

AKP oyları yüzde 44,4 ve Cumhur İttifakı yüzde 51,6 civarında. Hala AKP açık ara birinci parti olsa da önemli bir kan kaybı yaşadığı açık.

Ekonomik sıkıntılar ile AKP yöneticilerinin kibirli, adaletsiz ve tehditkâr ifade ve tavırlarınınAKP’nin kulağını çekme” sonucunu doğurduğunu değerlendirebiliriz.

İktidar dört buçuk yıl sonra yapılacak genel seçimlere kadar değişmeyecek. İçinde bulunduğumuz ağır sıkıntıları çözmek için gereken acı reçeteleri uygulamak AKP’ye düşecek. Bu süreçte geniş kitleler ve AKP hayli yıpranacak.

Ancak yeterli zamanı var. Ekonomiyi toparlaması ve kitlelerin nefes alabileceği bir takım iyileştirmeler sağlayabilmesi gerekecek. Hiç kolay değil.

Bu süreç içinde köprülerin altından daha çok sular akacaktır.

Ancak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili genel seçimlerinde son 17 senedir alıştığımız dengelerin tamamen değiştiğini, yeni yüzlerle siyasetin renklendiğini göreceğiz.

CHP’nin kazandığı belediyelerde başarılı olup olmaması dengeleri etkileyen önemli bir parametre olacak. Ekonomik sıkıntıların had safhada, belediye bütçelerinin tamtakır olduğu bir durumda göze çarpıcı hizmetler üretmek kolay olmayacak. Üstelik CHP’nin kazandığı birçok yerde belediye meclislerinde AKP çoğunlukta iken.

Bu zorluklar Eskişehir örneğinde olduğu gibi aşılabilir. Ancak kolay değil.

**********************************

Şaibe İddiaları

Yerel seçimlerin ikinci büyük sonucu: Devletin Anadolu Ajansı Türkiye’nin demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçti.

Eski seçimlerin de bu şekilde manipüle edildiği yönündeki iddiaların gerçek olduğuna dair bir kanaate sahip olduk.

Tek bir ajansın seçim sonuçlarını açıklamasının ne kadar sakıncalı olduğu bir kere daha anlaşıldı. AA’nın önceki seçimde olduğu gibi AKP ve adaylarını yüzde 70’in üstünde rakamlarla başlatıp, yavaş yavaş daha gerçekçi rakamlara inmesi ile psikolojik bir baskı oluşturması geleneği devam etti.

Sandıklar kapandıktan sonra iki üç saat içinde seçimlerin kazananlarının çoğunu belirleyen AA’nın bu tespitlerini kaç muhabir veya görevli ile yaptığını, bunlara kaç lira maaş ödediği gibi bilgileri yine öğrenemedik. Çekişmeli geçen yerlerde sonuçların zaman zaman dondurulması kuşku uyandırdı.

Ama Yüksek Seçim Kurulu Başkanından “Anadolu Ajansı’nın kendi müşterisi olmadığını, YSK’dan veri almadığınıAA’nın verileri kimden ve nasıl aldığını bilmediğini” öğrendik.

İstanbul için saat 23.21’de veri girişini kesen ve sonuçları donduran AA‘nın, YSK Başkanının sabah saatlerindeki açıklamasından sonra bile hala neden veri girişi yapmadığını öğrenemedik.

**********************************

Binali Yıldırım’a Yakıştı mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım Başbakanlık, TBMM Başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Anadolu Ajansı (AA) verilerine göre oyların yüzde 96,48’i sayılmış ve oylar başa baş noktasında gösterilirken ekranlara çıktı ve “İstanbul’u kazandık, hayırlı olsun” mesajı vermesi kendisine yakışmadı.

Böylece bir emrivaki yaparak psikolojik bir baskı ortamı oluşturmak istemiş olabilir. “Kazandım” açıklaması için “YSK’dan sonuç alacağı garantisi” aldığı kanaatini oluşturdu.

Binali Yıldırım’ın, adaylık sıfatı dışında bir unvanı olmamasına rağmen, gece içinde İçişleri ve Adalet Bakanları ile toplantılar yapması da “mızrağı çuvala nasıl sığdırırız” çalışması olarak algılandı.

**********************************

Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş

Millet İttifakının İstanbul Belediye Başkan adayı olarak seçime giren Ekrem İmamoğlu‘nun dersine çok iyi çalıştığı ortaya çıktı.

Şaibe karışma ihtimaline karşı çok iyi bir ekip çalışması ve teknik altyapı oluşturduğu anlaşıldı.

İmamoğlu gece boyunca soğukkanlı bir şekilde yönettiği süreçte, “kimsenin hakkını yemem ama hakkımızı da kimseye yedirmem” sözünün gereğini yaptı.

“Demek ki iyi bir aday, iyi bir ekip çalışması ile bütün adaletsizliklere, iftiralara, şaibelere rağmen seçim kazanmak mümkünmüş” dedirtti.

CHP Ankara’da Mansur Yavaş ve İstanbul’da Ekrem İmamoğlu gibi İYİ Parti kitlesinin de gönülden destekleyebileceği adayları tespit etmenin faydasını gördü. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve süreci birlikte yöneten Meral Akşener‘in başarılı birer liderlik sergilediklerini de unutmamak gerekiyor.

Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun parti içinde kendilerine şiddetle karşı çıkanları bile kucaklayarak birliği sağlamaları da sonuca etkili oldu.

**********************************

İYİ Parti Olmasaydı

İyi Parti 1,5 yıl önce kurulmasaydı, bu seçimlerde CHP ile Millet İttifakını oluşturmasaydı bugünkü seçim sonuçları hayal bile edilemezdi.

CHP’nin adaylarının kazandığı yerlerde İYİ Parti’nin desteği belirleyici oldu. İyi Parti olmasaydı CHP yüzde 25 civarındaki donmuş oyunu alır, muhalefet çaresizlik psikolojisi içinde kalır, AKP tek başına veya MHP ile birlikte eski seçimlere benzer sonuçlar alabilirdi.

İyi Parti oyları (ittifak sebebiyle katılmadığı şehirler de dikkate alınırsa) beklenenden çok daha iyi oldu. Tek başına girdiği yerlerde oylarını artırdı. Ancak İl Belediyesi kazanamayan bir parti olarak, rakiplerine göre gelecek seçimlere daha dezavantajlı girecek.

“İyi Belediyecilik” örneği verebileceği birkaç il kazansaydı, hem İYİ Parti ve hem de ülkemiz için, daha hayırlı olabilirdi.

Seçimlerin sonucunun ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum.

 

 

Türk Çoban Köpeği “Akbaş”

Herkes seçimle uğraşırken ben size önem verdiğim başka bir konudan bahsetmek istiyorum. Size bir kez daha “tarihi bir seçim” demenin talihsizliğini yaşamak ve yaşatmak benim için çok talihsiz(!) bir şey olur. Onun için bende oturup bir “pazar yazısı” yazayım dedim!

 

Türkler tarihin gördüğü en büyük millettir. Hatta Türk’ü çıkarsanız tarihte konuşulacak bir şey kalmaz düşüncesine harfiyen katılırım.

 

Ben de size bugün Kangal, Karabaş, Malaklı gibi Türklerin yetiştirip büyüttüğü ve Akbaş adını verdiğimiz Türk çoban köpeğinden bahsedeceğim.

 

Biz Türkler yönümüzü Batı’ya döndüğümüzden beri Ata yurdumuz Asya’dan birçok şeyi de beraberimizde Batı’ya yani bizlerde Anadolu’ya taşımış durumdayız. Akbaşlar da, bunlardan biridir.

 

“Türk Çoban Köpeği” tanımındaki çoban sözcüğü günümüzde evcil hayvan sürülerinin bakım, beslenme, koruma sorumlusu için meslek adı olarak kullanılsa da, çoban deyiminin Türkçe’nin kökenindeki asıl anlamı; Akbaş ırkının karakter özelliklerinin tam tarifidir.

 

Yeryüzünde akkurtun evrimi olan, step kökenli Akbaş kadar sert ve olumsuz tabiat koşullarına, açlığa ve susuzluğa dayanıklı, fiziksel gücü ve zeka düzeyi yüksek, yaşamı, sahibi ve içinde yaşadığı millet ile bu kadar özdeşleşmiş bir köpek ırkına Kangallarla birlikte başka hiç bir yerde rastlanmıyor.

 

Akbaşlar; kendini besleyen sahibinin obasını, sürüsünü, ailesini, canlı ve cansız malını vahşi hayvanlara ve kötü niyetli kişilere karşı canı pahasına olsa da, korumaya çalışırlar. Bu nedenle Akbaş en güçlü ve en caydırıcı koruyucudur. Sahibini ve ona ait olanları korurken ölmek, Akbaş için çok rastlanan bir olaydır. Özgürlükte Akbaş’ın dışa vuran en önemli karakter ögelerinden biridir.

 

Bekçi köpekleri, koruma alanına girilmesini sadece havlayarak haber verirken; o koruma ve kollama alanı için savaşır. Ayrıca Akbaş, insan hayatına kast eden bir davranışta asla bulunmaz.

 

Ne kadar yüksek bir karakter değil mi? Kanaatimce Türkler, kendileri için uygun buldukları bu ırka kendi özelliklerini yansıtmışlar!..

 

Biz bunu geç keşfettik. Amerikalılar birçok tarihi eserde olduğu gibi bu değerimizi de kaçırıp götürdüler. Çünkü Amerika’da Akbaşlar kullanılmaya başlandıktan sonra gördüler ki; hayvan sürülerindeki telefat %85 azalmıştı. Bir Akbaş yavrusunun ABD’deki satış fiyatının 5000 Dolar olduğu konuşuluyor. Aklımız başımıza geldi de, Akbaşların yurt dışına çıkışı yasaklandı…

 

Benim için önemli olan bu köpeklerin Türklerle birlikte anılması ve karakterindeki eşsiz özellikler…

 

O zaman ne yaptım? Gidip Sivrihisar İlçe Tarım Müdürlüğü bünyesinde kurulan yetiştirme çiftliğinden bir erkek, bir dişi iki Akbaş yavrusu aldım. Birine “Reis” diğerine “Sultan” isimlerini koydum. Şimdi üç yaşını bitiriyorlar. Yavruları da oldu… Onlarla geçirdiğim sürede size yukarıda yazdığım her şeyi birebir yaşayarak gördüm.

 

Bu arada Sivrihisar Tarım İlçe Müdürü Erhan Ulutürk‘ün yönlendirmelerini de unutamam. Ardından iş geldi bu konunun dünyada en önemli uzmanı olarak kabul edilen Doğan Kartay büyüğümle ve Akbaşseverlerle tanışmaya. Hakikaten “Gerçek Bir Türk” olarak tanımlanabilecek bir insan Kartay… Türk çoban köpeklerini dünya gündemine taşımayı başarmış. Üstelik bu genç adam (87 yaşında) ayağına hiç üşenmedi onca rahatsızlığına rağmen benim evime kadar gelerek Akbaşlarımı gördü ve beni köpek olarak Akbaşları tercihimden dolayı kutladı.

 

İşte bu Akbaş’larla olan dostluğum nedeni ile bir kez daha Türklük niye binlerce yıldır ayakta anlamış oldum. Doğan Kartay başta olmak üzere birçok Türk işin bir ucundan tutmuş, çoban köpeklerimizi sahiplenmişler. Yani “Her Bir Türk Devlet”tir sözünü hayata geçirerek kimsenin dönüp bakmadığı bir değerimizi ayağa kaldırmışlar… Varolsunlar!

 

Seçim meçim bırakın bunları! Zaten yalan söylüyorlar. Bir kayıkçı kavgasıdır sürüp gidiyor. Aksi olsaydı dünyanın en güzel ve zengin bir coğrafyasının üzerinde kurulu olan bu ülkenin halkı bu kadar sıkıntı çekermiydi?

 

Gelin sizde benim gibi yapın; ister Akbaşlar olsun ister başka birşey, Türk’e ait olan değerlerle haşır neşir olun…gün gelir eşsiz özelliklere sahip olan Türk yine cihana mührünü vurur. Biz o günlerin hazırlayıcısı olalım, yeter!

 

 

Güzel Bir Adamla, Güzel Bir Akşam: Saadet Partisi İzmit Belediye Başkan Adayı Ahmet Özen’le Sohbetimiz

31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinin sonuçlanmasına 48 saatten az süre kaldı. Sanıyorum tarihimizin en ilginç yerel seçim süreçlerinden birini yaşadık. İlk kez yerel bir seçimde böyle geniş kapsamlı ittifaklar kuruldu. İlk kez liderler yerel seçime bu kadar asıldı. Hatta cumhur ittifakı cephesi ”beka sorunu” söyleminin üzerinde ciddi ciddi durdu. Diğer partiler daha rahat, daha esnek söylemlerle kampanyalarına yön verdiler. Ne yazık ki gördük ki basınımız 24 Haziran seçimlerinden hiç ders almamış. Taraflı yayınlar, partilere ambargolar şiddetlenerek sürdü. Hal böyleyken eşit şartlarda yarışmaktan söz etmemiz mümkün değil. Sayın cumhurbaşkanı ”Meydanlar orada. Güçleri yetiyorsa bu işi bitirsinler.” diyor ama gözden kaçırdığı bir detay var. Devletin tüm imkanlarıyla sahada olan cumhur ittifakıyla, 1,5 senelik yavru İYİ Parti’nin veya senelerdir hazine yardımından faydalanamayan Saadet Partisi’nin adilce yarışması çok zor.

24 Haziran seçimlerine giderken tahminlerimi sosyal medya hesabımda paylaşmıştım analizlerimde fena da sayılmazdım. Ama bu kez at başı giden haddinden fazla yarış var. KONDA Gibi işinin ehli bir kurumun dahi oran veremediği seçimde net tahminlerden kaçınıyorum. Lakin muhalefet partilerinin ellerine geçen altın değerindeki fırsatı pek doğru değerlendiremediğini söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum. AKP Bu denli zayıflamışken sohbetlerimiz ”Ankara acaba Mansur Yavaş diyecek mi ?” , ”Antalya’da Böcek işi bitirebilir mi ?” sorularının ötesine geçebilirdi, geçemedi. Olan oldu. Bugün temennim seçimlerin huzur içinde, kazasız belasız sonuçlanması. Kazanacak adaylara da kaybedecek adaylara da büyük görevler düşüyor. Adaylar sonuçlar netleşmeden enerji patlaması yaşayan kitlelerini harekete geçirmemeliler. Birleştirici, bütünleştirici dostane bir dili kullanmalılar. Özellikle seçimden başkan olarak çıkacak adaylar herkese kucak açmalı, seçimden yenik çıkanlar da sonuçları kabul edip önüne bakabilmeli. Gereksiz yere kavga gürültü çıkmasını hiç istemiyorum, istemiyoruz.

Seçimin kahramanı şüphesiz Ekrem İmamoğlu oldu. İktidar kanadının ikinci ismi ve AKP’li olmayanların bile sempati beslediği eski bakan, başbakan, TBMM başkanı Binalı Yıldırım’ın karşısında kimsenin kendisinden beklemeyeceği bir performans sergiledi. Anketlerde halen Binali Yıldırım önde görünse de kampanyasına başlarken %10-15 puan fark yiyerek kaybedeceği öngörülen İmamoğlu bugün farkı %4-5 puana indirgedi. Ekrem İmamoğlu millet ittifakı oyunun üstüne çıkarak Binali Yıldırım sahadayken AKP’lilerden dahi oy almayı başardı. Ekrem İmamoğlu 1 Nisan’a belki İstanbul’un belediye başkanı olarak uyanmayacak ama İstanbul’daki seçimin galibi olarak uyanacak, Ekrem İmamoğlu o sabaha Türkiye’nin Beto O’Rourke’u olarak uyanacak. Beto Ara seçimlerde rakibinin kalesi Texas’ı %1,5’la kaybettiğinde yazmıştım Demokratlar Beto’da size lazım olanlar var arkasında durun diye, duruyorlar Beto bugün ABD başkan aday adayı. Seçim sonucunu beklemeden bugün Ekrem İmamoğlu için çağrı aynı yapıyorum. Muhalifler olarak Ekrem İmamoğlu’nu bağrımıza basmalıyız, arkasında durmalıyız. İstanbul’da seçmen hakiki ve dik duruşa sahip çalışmayı bilen genci nasıl sarmaladı gördünüz. Peki 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde İmamoğlu’nu neden tüm Anadolu sarmalamasın ki? Engel var mı? Ben göremiyorum…

İmamoğlu Demişken, yerel seçim 2019’un son röportajını İzmit’in Ekrem İmamoğlu olarak gördüğüm Saadet Partisi’nin İzmit belediye başkan adayı Ahmet Özen’le gerçekleştirdim.

Sayın Temel Karamollaoğlu’nun Liderliğiyle başlayan süreçte Saadet cenahına yaklaşımım çok değişti. 24 Haziran’da Saadet mitinginde sandalye bile taşıdım. CHP’den İYİ Parti’ye geçmiş biri için önemli hadiseydi tabii ki. Saadet Partisi 16 Nisan’dan bu yana koyduğu tavırla her kesimin takdirine mahzar oluyor. İnandıkları prensipler için taviz vermeden dik durdukları ve AKP’ye sağlam muhalefet yaptıkları için medyada ambargosundan paylarını aldılar. Halka iletişimi sınırlandırılmış DSP’den DP’ye, DP’den kendi partime kadar tonla farklı görüşe köşemi açmışken Saadet’i sizlere anlatmasaydım rahat edemezdim. Vazifemizi yapıyorsak, tam yapmalıyız. İdeolojileri etrafında kimseye zarar vermeden siyasetini yapan bu temiz insanlar sırf iktidara muhalifler diye konuşturulmuyorlar. Ne yazık, bu utanç tarihimizde kara bir leke olarak kalacak…

Ahmet Beye belediye meclis üyesi adaylarından biri vasıtasıyla ulaştım. Kendisiyle iletişime girmek benim için hiç de zor olmadı. Aynı akşam telefonla görüştük, ertesi güne randevulaştık. Yine randevu saatimizden biraz evvel Saadet Partisi Kocaeli il başkanlığına gittim.

Ahmet Beyi beklerken il sekreteri İbrahim Beyle sohbet ettik. Saadet Partisi’nin duruşundan, ilkelerinden konuştuk. 24 Haziran’da Saadet’in neden sıçrayış yapamadığını konuştuk. Dikkatimi cezbetti belirtmeden geçemeyeceğim. İbrahim Bey dünya siyasetine epey hakimdi. 2 Senedir partilere ziyaretler yapmış olmama rağmen dünya siyasetinin nabzını bu kadar iyi tutanlara il teşkilatlarında çok rastlamadım. ”Bilge başkana yakışan teşkilat.” diye geçirdim içimden

Ahmet Beyi Sosyal medyadan takip ettiğim için beyefendi olduğunu tahmin ediyordum. Ama bu kadarını hiç hiç beklemiyordum. Kendisi içeri girdi, selamlaştık. ”Hakkını helal et biraz geciktim ama yoğunluğu biliyorsun.” dedi. İl başkanlığı odasında başladık o anda bu kadar güzel geçeceğini hiç beklemediğim uzun sohbetimize. İlk sorum zaten hazırdı.

”Efendim, Saadet Partisi özellikle Temel beyle beraber kabuğunu değiştirdi. Bugün herkes partiye sempati besliyor. Buna katılıyor musunuz ?” dedim.

”Vallahi Canboraycım ben bir espri yapıyorum babam beni nüfus müdürlüğünden önce Milli Selamet Partisi’ne götürmüş diye. 45 Yaşındayım kendimi bildim bileli bu geleneğin içindeyim. Gençlik kollarında görev aldım, sonra ilçeye geçtim, sonra ile geçtim, sonra adaylıklar oldu. Genel başkanları gördüm. Bu geleneğin içinde yetiştim. Aslında milli görüş geleneğinin temelini oluşturan değerler, hoşgörümüz, düşüncelerimiz öyle çok da değişmedi. Ama tabii ki kullandığımız dil değişti. Üslubumuz değişti ve özellikle bu kamplaşma yüzünden daha kucaklayıcı bir mizaca büründük. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlara değil tüm insanlığa hizmeti öğütlediğine inandık. Daha önceden tabanımız içinde bazı grupları bir şeylere ikna etmek için çok zaman harcıyorduk. Bunu yapmayı bırakıp yeniden herkesi kucaklamaya karar verdik. Çalışıyoruz. Bunu yapınca ve kendimizi daha iyi anlatmaya başlayınca dediğin gibi Saadet Partisine herkes empati beslemeye başladı. ”

Ahmet Özen Daha ilk sorudan edebiyat öğretmeni olmanın farklılığını ortaya koymuştu. Hiç duraksamıyordu, mimikleri, vücut dili karşıdakine olumlu mesajlar veriyordu.

”24 Haziran’da Tahminlerim tuttu da iki partiyi tutturamadım. Bir tanesi MHP bir tanesi de Saadet. Oyunuz arttı ama bu beklenen oranda olmadı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ?” sorusuyla devam ettim.

”Canboray İktidarın müthiş bir medya gücü var. Biz 24 Haziran’da kendimizi olması gerektiği kadar iyi anlatamadık. Sağ seçmen bir yerde konsolide olmaya zorlandı. Bunu kıramadık ve tabii ki Saadet zaten kaç vekil çıkarır ki düşüncesiyle oy vermekten vazgeçenler de oldu. Ama bugüne gelen süreçte derdimizi çok güzel anlattığımızı düşünüyorum. Baraj olayı olmadığı için, seçmen yerel seçimlerin dinamiğini kavradığı için 31 Mart’ta seçmenler bize sempatiyle yaklaşmaktan fazlasını yapacaklar, oylarını verecekler. Saadet Partisi Ciddi oy alacak, hep birlikte göreceğiz.” diye yanıtladı.

”2014 Yerel seçiminde Karamürsel adayıydınız. Bu kez İzmit. Seçimlerden seneler sonra bile konuşulan o kampanyanız hakkında konuşalım mı biraz ?” diye rica ettim.

”Vallahi bu zamana kadar hiçbir makam, hiçbir görev hesabında bulunmadım. Bugün İzmit adaylığım da dahil olmak üzere bu böyledir. 2014 Yerel seçimlerine giderken Karamürsel’e lazımsın yarışa girmelisin dediler ben de girdim. Zorlu bir adaylıktı çünkü önceki genel seçimde Saadet Partisi Karamürsel’de %5 küsur oy almıştı. Bu seçimde gördüğün gibi gecemizi gündüzümüze katarak kocaman bir ekiple çalıştık. O Zamanlar bazı sebeplerden ötürü bizim partinin zorlu dönemleri, seçmenden bugünkü teveccühü de görmüyor. Hiç unutamadığım bir anım var. Bir programdayken yanıma yaşlıca bir amca geldi. Ben dededen CHP’liyim ama oyum sana genç adam dedi. Ben de nedenini merak ettim, bana anlattı. Önceki gün ziyaretlerimizin birinde bankta oturan genç kardeşimize halini hatırını sormuşuz. Fikrini almış. O Kardeşimiz de seçmen olmadığı için dedesine gidip bu adama ver oyunu diye ısrar etmiş. Dolayısıyla yaşlı amca torunumu kıramam oyum sana dedi. Biz %5 olan Saadet oyunu kampanyamızla %21,3’e çıkarttık. Bu artış dikkat çektiğin gibi çok konuşuldu. Eğer CHP daha farklı davransaydı bugün orada başka tablo görebilirdik. Bu sene de İzmit’e lazımsın gelmelisin dediler geldim, yarışıyorum.” dedi.

”Peki efendim İzmit’te vaziyet nedir, çalışmalar nasıl gidiyor, nasıl bir sonuç bekliyorsunuz ?” dedim.

”Açıkçası İzmit’te aday olmak daha kolay. Çünkü Karamürsel’i biliyorsan az çok tahmin edersin orası fikirler itibariyle, tercihler itibariyle daha koyu, daha tutucu. İzmit’te Seçmenle iletişim kurmak, seçmenle paylaşımda bulunmak çok daha kolay. Bu kez daha geniş bir ekiple çalışıyorum. Bir arkadaşımız kararsız seçmen görüyor beni arayıp konum bildiriyor. Hemen gidip seçmenle tanışıyorum, bizzat iletişim kuruyorum. Arazinin söylediklerine bakacak olursak İzmit’te sürpriz yapabiliriz diyorum. Bir esnafa, kafeye girdiğim zaman herkesin beni tanıdığını görüyorum. Bir anda hiç uğraşmadan çevremde insanların toplanıp söylediklerimi dinlemeye başladığını görüyorum. Ev ziyaretleri seçmeni en çok etkileyen çalışmalar. Bu yüzden girmedik ev bırakmamaya çalışıyoruz. Diğer adaylar bu işi yapıyor ama bizim kadar yapamıyor. ‘

Araya girip ekledim hemen ”Peki sonuç tahmininiz nedir ?”

”Canboraycım açıkça söyleyeyim ki CHP İzmit’i alacak algısı en çok Sibel Hanımın ve AKP’nin işine yarıyor. Çünkü artık herkes görüyor ki AKP, CHP’yi kendine rakip olarak seçmiş durumda. Mevzuyu sağcı – solcu tartışmasına döndürüp sağ seçmeni kendine kilitlemenin ekmeğini AKP 17 senedir yiyor. CHP’li Arkadaşlarıma bazen söylüyorum. 17 Senedir AKP – CHP yarışını izliyoruz da ne oluyor diye. Yanıt vermekte zorlanıyorlar. Bugün İzmit’te Sibel Gönül de AKP’liler de en çok Saadet’in ivme yakalamasından korkuyorlar. Öyle ki benim bir açıklamama eski bakan ateş püskürüyor. Ya biz sürpriz yapıp, muhafazakar vatandaşlarımızın oyuyla yarıştan galip ayrılacağız. Ya da AKP İzmit’i rahat şekilde alacak. CHP’nin İzmit’i alma ihtimalini çok zayıf görüyorum” şeklinde yanıtladı.

”Sürprizi yaparak galip çıktığınızı düşünelim. Nasıl bir İzmit hayal ediyorsunuz? Ahmet Özen’in İzmit’i nasıl olacak ? Bahseder misiniz ?” dedim.

”Cahit Sıtkı’nın memleket isterim şiirini bilirsin, edebiyatla ilgileniyorsun. Ben diyorum ki İzmit isterim göğü mavi, dalı yeşil, tarlası sarı olsun. Bu kentin en büyük ihtiyacı öncelikle sağlık, öncelikle doğa, öncelikle sağlıklı temiz bir nefes. Toprağa, tohuma ve sağlığa ihtiyacımız var. Betonlaşma bu kenti öylesine hantallaştırdı ki insanlar evlerinde ecza depoları taşımaya mecbur hale geldi. Kesinlikle sağlıklı doğayı İzmit’e tekrar kazandıracağız. SEKA Park’ta beraber erik toplayacağız, elma yiyeceğiz. Ben bu kampanyaya başlarken aldığım oy kadar meyve ağacı dikeceğim diye başladım. Bunun arkasındayım. Bu şehrin çocukları AVM’lerde değil bizim bahçelerimizde zaman geçirmeli. Ben okullarımda bunu sağlamayı başardım. İnanın bahçelerde koşturmanın, fidan sulamanın tadını alan çocuk bunu sevgiyle yapıyor, Vaz geçmiyor, isteseniz de tabletle telefonla zamanını öldürmüyor. Önceliğim bu yeşil İzmit, bereketli İzmit. İkincisi de maalesef gençliği kaybediyoruz biz. Bugün gençler ahlak yönünden, donanım yönünden gerilemiş durumda. Ben diyorum ki bu kentteki her genç belediyede en az bir spor dalını, en az bir sanat dalını niçin öğrenmesin?  Canboray’ın kalemi çok kuvvetli Canboray neden bilgisini, birikimini diğer gençlere aktarmasın onlara yol göstermesin? Gençler telefonların içinde kaybolmuş durumda. Yetenekleri olan gençleri sonuna kadar destekleyeceğiz. Bilgi, kabiliyet tek başına anlam ifade etmez. Tecrübe parayla satın almanın mümkün olmadığı değerdir. Bugün hayatında binlerce tecrübe edinmiş yaşlılarımız, sohbet edecek insana hasret duyan yaşlılarımızı gençlerimizi buluşturacağız, gençlere hayat okulunu da göstereceğiz. Başından beri şimdiye kadar ki belediye başkanları gibi olacaksam zaten olmayayım diyorum. Ben bu düzeni değiştirmek için yola çıktım. Diğerlerinden farklı olmak için çıktım. Kaldırımlarla değil, kaldırımların üstünde misket yuvarlayan çocuklarla ilgilenmek için yola çıktım. ” dedikten sonra bir bardak su içti ve karşımızda oturan ağabeylere dönerek. ”Hep ben konuşuyorum gençlik sizler konuşun biraz da” dedi. Sonra tekrar bana dönüp ”Canboray bir insan her şeyi bilemez. Bu genç beyler benim ekibim. Onlar da konuşsunlar, fikirlerinden faydalanalım.’‘ dedi.

Recep, Mustafa ve Yusuf ağabeyler konuştular. Ahmet Beyle yaşadıkları anıları anlattılar. Ve önemli bir konunun üzerinde durdular. ”Her aday gençlere yönelik konuşmalar yapıyor, gençleri etkilemeye çalışıyor. Gençler bizim geleceğimiz diyorlar ama ekiplerinde gençler yok. Yanlarında yaşını başını almış insanlar var. ” Ahmet Bey ilk kez yanındakilerle röportaja katılması için işaret veren aday oldu. Ekip çalışmasını, uzlaşmayı, birlikteliği önemseyen biri olarak bu davranışı beni tabiri caizse kalbimden vurdu. Her adaya örnek olması gerekiyor…

Saat gece yarısını geçince günde 10’dan fazla ziyaret gerçekleştirdiğiniz bildiğim Ahmet Beyi seçime 2 gün kala daha fazla yormamak için ”Efendim son olarak söylemek istediğiniz veya yazıda üzerinde durmamı istediğiniz bir konu var mı ?” diye sordum.

”Ben seninle gönül sohbeti yaptım. Seni bir aracı görme yanlışına düşmem ama şunu söylemeden geçmeyeceğim. Ben başkan olduğumda bir algıyı değiştireceğim. Çöpçü olarak çalışan arkadaşlarımızı toplayacağım ve diyeceğim ki size bu para yetmez ! Size ne kadar para ödersek ödeyelim yetmez. Ama bir sorunu çözmenin verdiği manevi doygunluk, hizmet etme duygusu kadar güzeli yok. Ben para odaklı değil, maneviyat yüklü çalışacağım. Çünkü başkan böyle yaparsa, kent böyle yapar. Başkan cebini doldurmanın peşine düşerse, kent cebini doldurmanın peşinde koşar. Ben zaten hep gülüyorum, İzmit’te gülecek. !” dedi.

Defterimi kapatıp fotoğraf çekilir çekilmez Ahmet Özen ”Sen eve nasıl gidiyorsun ?’‘ diye sordu. ”Babam arabayla alacak başkanım.” diye cevap verdim. ‘‘Bu saatte babanı yormayalım, seni biz bırakalım.” diye cevap verdi. Ne dediysem de dinlemedi. Sonuçta gecenin sonunda İzmit belediye başkan adayı Ahmet Özen beni evimin önüne arabasıyla kendisi bıraktı. ”Görevimiz.” diyerek yolcu etti beni.

Ahmet Özen beyefendi, Ahmet Özen samimi, Ahmet Özen cana yakın, Ahmet Özen nefsini dizginlemiş…

Ahmet Özen Güzel bir adam. Sandıkta o sürprizi yapacak mı çok yakında göreceğiz. Ama bana büyük bir sürpriz yaptı. Seneler geçse de hiç unutmayacağım biri oldu. Yolu açık olsun. Siyasetimizde onun gibi güzel insanların artması en büyük dileğim…