19.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 552

Hadi Bize Eyvallah (1)

Geç kaldım be dostlar!

Geç kalmayın sakın sizler!

Okuyorum…

Durmadan okuyorum.

Fakat görüyorum ki,

Daha çok şey var okunacak.

Birbirinden güzel kitaplar.

Birbirinden güzel çeviriler.

Oku oku bitmez,

Tükenmez bir kitap deryası…

Kısaca:

İnsan okyanusu var karşımda.

Seni, beni, onu; hepimizi anlatıyor kitaplar.

Bizi, sizi, onları; herkesi okuyor kitaplar.

Kâinat büyük kitap.

İçindekiler ayrı birer hitap.

Kitapların içinde kitapçıklar…

Daha başka, küçük,

Mikro kâinatı anlatıyorlar.

Kitap içinde kitabız be dostlar!

Kitaplar içinde kaldım be dostlar!

Okuyan, okunan kitabız be canlar!

Başı sonu olmayan kitaplar içinde

Başım dönüyor.

Hep dönüyor, habire dönüyor be dostlar!

Dışım bir âlem,

İçim bir başka âlem.

Dışa uzanıyorum, elim yetmiyor.

İçe yöneliyorum, gücüm yetmiyor.

Ömür bitti be dostlar!

Nasıl? Nerede? Ne de çabuk;

Yitti be dostlar!

Yaşlandım, durakladım.

Son durağa geldim.

İndirecekler beni be dostlar!

Şüphesiz ülkemiz her yönden güzel mi güzel.

Fakat dünyanın da her yeri bir başka güzel.

Şüphesiz insanımız her daim hoş mu hoş.

Fakat dünya insanı da değil hiç nahoş.

Şüphesiz yurdumuz her şeyiyle mis gibi mis,

Fakat dünya ülkeleri de bir başka nefis.

İşte bu yüzden:

Daha bitmedi okumalar.

Daha tükenmedi arzular.

Son bulmadı istekler.

Sırasını bekliyor geziler.

Derken, bir de baktım ki, yaş kemali bulmuş.

Meğer yaşayacak kadar yaşamışım ben…

 

 

Büyük Harpte Türk Harbi

0

Dünyanın dört bir yanını saran Birinci Dünya Savaşı, batılı tarihçiler tarafından uzun yıllar bir Avrupa savaşı olarak işlenmiştir. Bu arada Çanakkale Savaşları ‘ikinci derecede unsurlar‘ olarak görülmüştür. Hâlbuki savaş, Avrupa kıtasında olduğu kadar ve hatta daha fazlasıyla Türkiye ve Rusya topraklarının büyük bölümünün bulunduğu Asya kıta’sında ve Orta Doğu’da, büyük değişikliklere yol açmıştır. Çanakkale Savaşları’nı, Birinci Dünya Savaşı’ndan soyutlamak veya tâlî unsur olarak mütalâa etmek, tarih şuuru ile bağlaştırılamaz. Öyle anlaşılıyor ki batılılar, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatırken Osmanlı Devleti’ni, paylaşılacak bir ganimet olarak görüyorlardı. Rüyaları gerçekleşmeyince hüsranlarını, büyük hakikatleri göz ardı etmek suretiyle unutmaya çalıştılar. Aradan 100 yıl geçmesine rağmen, hüsran acıları dinmemiş olacak ki hâlâ, üç maymun rolünü oynamaya devam ediyorlar.

Büyük Harpte Türk Harbi‘ isimli eserin yazarı hakikat aşığı Maurice Larcher Larcher, güneşin balçıkla sıvanmasına mâni olmuştur. Tarih şuuruna sahip vatansever, üretken bir Türk münevver subayı olan Bursalı Yarbay Mehmed Nihad eserin önemini anlamış ve Türkçeye çevirmiştir. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

Eserin askerî kütüphanelerde unutulmasına gönlü razı olmayan Erol Kılınç yayına hazırlamış, Ötüken Neşriyat A.Ş. ise esere lâyık olduğu değeri vererek estetik bir zevkle hazırlanan kapak ve şık bir kutu içerisinde üç cilt hâlinde yeniden kültür dünyamıza armağan etmiştir. Tarih meraklıları adına emeği geçenlere milyonlarca teşekkürlerimi sunuyorum.

Birinci Dünya Savaşı’na Binbaşı olarak katılan General Maurice Larcher, ‘La guerre Turque dans la guerre mondiale‘ isimli kitabını 1926 yılında yayımladı. Kitap Fransız Genelkurmayı tarafından başarılı görülerek mükâfatlandırıldı. Fransa’da yayımlanışından yalnızca bir yıl sonra, Türkiye’de önemli bulunduğundan, Larcher gibi hem subay, hem askerî tarih uzmanı, hem kitap mütercimi, hem de harp okulunda öğretmen olan Bursalı Binbaşı Mehmed Nihad tarafından Türkçeye çevrildi, tahşiye* edildi ve yayımlandı.

Ötüken Neşriyat A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

*tahşiye: Arapça olan kelimenin açıklaması Türk Dil Kurumu sözlüğünde; ‘dipnot yazma, çıkma yapma‘ olarak geçiyor. Bir başka ifâde ile tahşiye, hâşiye yazma işlemidir. Hâşiye ise bir esere açıklama yazmak, ek bilgiler vermektir. Eskiler bun ‘şerh‘ diyorlardı. Şerhler, sayfa altlarına veya kenarına yazılabildiği gibi müstakil bir kitap olarak da hazırlanabilir. Bu şekilde yazılan kitaplar, bazen asıl kitaptan daha fazla değerli görülmektedir. Büyük Türk İslâm âlimi Serahsî’nin ‘el-Mebsut’ isimli eseri şerh yazma işlemine mükemmel bir örnektir.

 

Maurıce Larcher:

Bir asker çocuğu olan Maurice Larcher, 1885 yılında Fransa’nın kuzeyindeki Calais şehrinde doğdu. Babası da Fransız ordusunda subaydı. Maurice Larcher, 1802’de Napoléon Bonapart tarafından subay yetiştirmek üzere kurulan Saint-Cyr Harp Okulu’nda öğrenim gördü. Babasının gelirinin yetersizliği sebebiyle kendisine burs sağlandı. Parlak bir öğrenciydi. Erken yaşlarda askerî târihe ilgi duymaya başlayan Larcher, en iyi notlarını bu dalda elde etmişti. Osmanlı Devleti topraklarında hiç bulunmamış olmasına rağmen devlet ve ordu hakkında geniş ve derin bilgilere sâhipti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Larcher, 1914’te Fas Yerli Avcı Alayı’nda, 1915’te Nişan Piyade Alayı’nda vazifeli idi. Ekim 1915’te Almanlar tarafından esir alındı, üç defa başarısızlıkla neticelenen kaçma teşebbüsünden sonra dördüncüde hürriyetine kavuştu.  Ocak 1918’de tekrar Fas’a gönderildi. Savaştan sonra, 1919-1921 Rus-Polonya Savaşı sırasında Rusya’ya düzenlenen Fransız askerî müdâhalesi çerçevesinde Kasım 1919’dan Mayıs 1921’e kadar Polonya ordusunda görevlendirildi. Fransa’ya döndüğünde yüzbaşı rütbesiyle 1925 yılında Fas’taki işgal kuvvetleri komutanının emrine verildi. Aynı yıl Fransa’ya döndükten sonra, 1930-1933 arasında harekâtlardan sorumlu olarak Genelkurmay Başkanlığında daha sonra Millî Savunma Yüksek Kurulu Genel Sekreterliği’nde görevlendirildi ve 1938’e kadar albay rütbesiyle Kuzey Afrika ordusuna dâhil Cezayirli Nişancı Alayı’na komuta etti. İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1940 yılında yine esir düştü. Esâreti sırasında rütbesi tuğgeneralliğe yükseltildi. Esâretten sonra bu rütbeden emekliye ayrıldı.

Türkçeyi Paris’te bir dil okulunda öğrenmişti. Doğu Dilleri Okulu’ndan Arapça ve Türkçe diplomalarını alarak 1923’te mezun oldu. Görev saatleri dışında donanmanın târih birimi için Osmanlıca yazılmış eserleri ve makaleleri Fransızcaya çevirdi. Telif ettiği 2 kitabı da  Kafkas Harekâtı ve Çanakkale 1915 Boğaz Harekâtı isimleriyle Türkçeye çevrilmiştir.

 

Yarbay Mehmed Nihad Bey

1886 yılında Bursa’da doğdu.  42 yıllık kısa hayatına harp tecrübelerinin yanı sıra tercüme ettiği kitapların yer aldığı 39 harp târihî eseri sığdırmıştır. Cumhuriyet’in ilk ve en önemli harp târihçileri arasında yer alan Nihat Bey, asker olmanın ötesinde vatansever bir münevverdir. Tarafsız bir bakış açısıyla yazdığı eserlerinde, muharebelere ilişkin pek çok hatâyı ve ders alınması gereken noktayı titizlikle işlemiştir. Yazılış târihinden bu yana bir asır geçmesine rağmen araştırmacılar tarafından eserlerinden, ‘kaynak kitap‘ olarak faydalanılmaktadır.

Cumhuriyet’in ilk harp târihçisi olan Yarbay Mehmet Nihat Bey, Trablusgarb, Balkan Harbi, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’na katılmıştır. Uzun yıllar Harp Akademisinde öğretmenlik yapmış ve birçok kurmay subayı fikrî yönden etkilemiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Harp târihi ile alakalı konferanslar vermiş, vefatından bir yıl öncesine kadar Çanakkale’yi ziyâret edenlere, çarpışmaların geçtiği mekânlarda, çok değerli bilgiler aktarmıştır.

Nihat Bey, yaşadığı dönem ve katıldığı savaşlar itibarıyla döneminin şartlarını objektif bir gözle analiz etmiş ve kendinden sonra gelecek nesillere büyük eserler bırakmıştır. Şâhit olduğu olayları kaleme alarak yakın târihimize ışık tutmuştur.

Bursalı Yarbay Mehmet Nihat Bey, 1928 yılında görev esnasında kaza kurşunu ile İzmir’in Güzelbahçe ilçesinin Klizman bölgesinde şehit düştü.

Harp Akademisi’nde askerî târih dersleri veren ve üretken bir yazar olan Bursalı Mehmed Nihad, Moltke ve Falkenhayn’ın hâtıraları gibi Almanca ve Fransızca yazılmış eserleri de Osmanlıcaya çevirdi. Telif ettiği eserler de Larcher’ninkiler gibi Çanakkale Savaşları, Balkan Savaşları, Rus-Japon Savaşı ile ilgiliydi. Larcher’den Türkçeye çevirdiği kitap, biri 1927, ikisi 1928’de olmak üzere üç defa basıldı. Birinci Dünya Savaşı ile alakalı Türkçeye çevrilmiş ender eserlerden biridir.

Erol Kılınç:

1945 yılında Konya’nın Bozkır ilçesinde doğdu. 1949 yılında ailesiyle birlikte Aydın’ın Söke ilçesine yerleşti. Söke Kemalpaşa İlkokulu’nu bitirdi. Parasız yatılı imtihanlarını kazanarak Aydın Lisesi’ne kaydoldu ve ortaokulu burada bitirdikten sonra Lise 1. sınıfta Denizli Lisesi’ne nakledildi. Buradan 1967 yılında mezun oldu. Bir ara Çine’de noter başkâtipliği, sonra Söke’de noter kâtipliği yaptı. Aynı dönemde Söke’de Türkçüler Derneği 2. Başkanlığında ve Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği Şube 2. Başkanlığı’nda bulundu. CKMP’nin Söke teşkilatı kurucuları arasında yer aldı. Söke’de 2 yıl boyunca ‘Özü Sözü Gerçek‘ isimli gazeteyi yayımladı.

1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Üç yıl bu bölümde okuduktan sonra, ara verdi ve 1971’de Tarih Bölümü’ne geçti. Bu bölümden 1975 yılında mezun oldu.

1968-69 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Millî Hareket‘ dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu yıllarda Edebiyat Fakültesi Ülkü Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. 1967-1971 yılları arasında Doğu Türkistan Türklerinin Lideri İsa Yusuf Alptekin’in özel kâtipliği görevini yürüttü. Yine bu dönemde İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’nin kurucu başkan yardımcılığını yaptı. Osman Bahadır’dan sonra başkanlığa getirildi. 1971’de Kutluğ Yayınları’nı kurdu. 1977 yılı sonuna kadar Kutluğ Yayınları’nda yöneticilik-editörlük yaptı. Devlet, Millî Hareket, Türk Yurdu dergilerinde az sayıda makalesi yayınlandı. 1975-76 yıllarında Recep Haşatlı’nın (şehîd) başkanı olduğu MHP İstanbul İl yönetiminde sekreterlik görevi yaptı.

Askerliğini 1979-80 yıllarında Piyade Asteğmen olarak Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nda tamamladı. 1978 yılı Mart’ından 2012 yılı Ocak ayına kadar Ötüken Neşriyat’ta yöneticilik ve genel yayın yönetmenliği yaptı.

Başta ‘Zihin Sancıları‘ olmak üzere 4 adet telif eserinin yanında, bir düzineye yaklaşan kültür değeri yüksek kitabı yayına hazırlamıştır.

 

KUŞBAKIŞI

 

İsmail Gaspıralı ve Rusya Türklerinin Millî Uyanışı

İsmail Gaspıralı, eğitim anlayışıyla Rusya Müslümanlarının modernleşmesinde yeni bir kapı açmıştır. Okuma-yazma öğretiminin hızlanmasını, Müslümanlar arasında yeni bir neslin yetişmesini sağlamıştır. ‘Usul-i Cedid / Yeni Usûl‘ adını verdiği eğitimin yaygınlaşması, ilk mektep kitaplarının ortaya çıkması, yeni edebî türlerde eserler verilmesi daha geniş bir ifâde ile Rusya Türklerinin-Müslümanlarının dünya görüşünün değişmesinde Gaspıralı neredeyse tek başına başarılı olmuştur. İsmail Bey’in sıbyan mekteplerinde Usul-i Cedid üzere Türkçe okuma-yazma öğretimi başarılı bir sonuç vermiş, bu eğitim sistemi başta Kırım ve Kafkasya olmak üzere Rusya Türkleri arasında kısa zamanda yaygınlaşmıştır.

Tercüman gazetesi birçok açıdan önemli bir araç olmanın yanında Türkçe okuma ve yazmanın yaygınlaşmasında da büyük rol oynamıştır.

Gaspıralı İsmâil hakkında daha çok bilgi edinmek isteyen araştırmacıların ve konuya ilgi duyan herkesin başvuru kitabı niteliğindeki eseri Selçuk Türkyılmaz hazırladı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfa hacimle yayınlandı.

Ketebe Yayınları:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

Mağlûplar – Birinci Dünya Savaşı Neden Bitmedi?

1914 yılının ilk aylarında Avrupa huzursuzdu. Huzursuzluğun sebepleri şöylece özetlenebilir: 1-İngiltere-Almanya ve Fransa-Almanya arasındaki rekâbet,  2-Rusya’nın Uzakdoğu’da Japonya tarafından durdurulması sebebiyle Balkanlarla alakadar olmaya başlaması ve İstanbul ile Çanakkale boğazlarını ele geçirmek istemesi, 3-Rusya’nın Balkan devletlerini Türkiye ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına karşı devamlı kışkırtması, 4-Alakalı devletlerin 2 yıl önceki Balkan savaşlarının neticelerinden memnun kalmayışı…

Avusturya-Macaristan veliaht prensinin Saraybosna’da bir Sırp teröristi tarafından öldürülmesi, huzursuzlukların bir anda dünya tarihinin o döneme kadar gördüğü en büyük savaşa dönüşmesine sebebiyet verdi.

27 Temmuz 1914 tarihinde  Avusturya’nın, Sırbistan’ın başşehri Belgrat’ı bombalaması ile Birinci Dünya Savaşı başladı. Daha sonra Almanya, Rusya’ya savaş ilan edip Lüksembourg’a, 3 Ağustos’ta da Fransa’ya savaş ilân edip Belçika’ya girdi. 5 Eylül’de Rusya, Fransa ve İngiltere, İttifak Devletleri olarak birlikte hareket etmek üzere anlaşma imzaladılar. Almanya, Osmanlı Devleti’nde söz sâhibi Enver Paşa’yı ikna ederek hileli bir usulle Osmanlı Devleti’ni de yanına çekti ve Türkiye açısından hiç lüzûmu yokken savaşa katılmasını sağladı. Savaş sona erdirildiğinde; her iki taraftan savaşa katılan 65.600.000 askerin 38.481.000’i öldü. 9.323.000’i yaralanarak, esir düşerek ve kaçarak savaştan çekildi. Sivil halktan 10.000.000 kişi can verdi.

Buna rağmen bölgede huzur sağlanamadı. Kozlar İkinci dünya Savaşı’nda paylaşıldı.

Yüksel Taşkın tarafından Türkçeye çevrilen Robert Gerwarth tarafından telif edilen eserde;  Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan barış antlaşmalarının savaşı bitiremediği anlatılıyor. Kitap tekrar çizilmek istenen sınırlar, sürgünler, yeni milliyetçiliklerle İkinci Dünya Savaşı’nın tohumlarını eken bir şiddet dalgasının Avrupa’yı sardığını maharetle ortaya koyuyor.

Mâcerâ romanı gibi okunacak bir kitap. Yıkılan, dağılan imparatorluklar, çile çeken sivil halk açısından merhamet duygularını kabartan ve taşıran duygu yüklü sayfalar, okuyucuyu âdetâ esir alıyor.

13,6 X 21 santim ölçülerinde 456 sayfa…

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

Benlik Üzerine Denemeler:

Modern edebiyatın kurucu yazarları arasında adı geçen Virginia Woolf, okula gitmediği hâlde evde kendisini yetiştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın en çetrefilli zamanlarında bir yazar olarak yaşadı. Kendisini ve kendisinin içindeki kendisini dahi tenkit etmektedir. Kadın hakları, kitap yazarları ve kitap okurlarını hedef alan tenkitleri, Virginia Woolf’un bu kitabında da yer alıyor.

Esra Çakıruylası tarafından Türkçeye çevrilen kitapta, yazarın farklı deneme ve makaleleri bir araya getirilmiş. Kitabı yayına hazırlayan Britanyalı yazar Joanna Kavenna, kitap için ‘Benlik Üzerine Denemeler‘ ismini uygun görmüş. Joanna, bu ismi Virginia’nın kendi benliğini de sorguladığı için verdiğini söylüyor. 20. yüzyıl başlarında kaleme alınmış bu yazılar, hem dönemi hem geçmişi hem de geleceği analiz ediyor.

Yazar bu eserinde hem bir edebiyatçı olarak karşımıza çıkmakta hem de savaşın ortasında sığınakta bir şeyler karalayan bir genç edasıyla savaş ortasında nasıl düşünüleceğini okuyucuya aktarmaktadır. İlk bölümde yazar, hem geçmişin modern sanat anlayışını gözler önüne sermekte hem de iki neslin imkânlarını değerlendirip tenkit etmektedir. Diğer bölümde ise yazar, birkaç kitabı ve yazarı eleştirirken aslında benlik üzerine de birçok dokunuşta bulunuyor. Trende karşılaştığı insanların benliklerini ve bu benlikler gölgesinde kendi benliğini ve diğer benlikleri sorguluyor. Okuyucu, bir olayı okur gibidir. Aslında o yazıda birçok karakter analizi vardır. Kitabın sonlarına doğru kadın hakları konu ediliyor. Kadını en başta kendi yaşadıklarıyla târif ediyor ve mesele, bir kadın hakları semineri havasına sokulmadan anlatılıyor. Kadın hakları meselesinin kadınlarda başladığı ifâde ediliyor: Meselenin temelinde yatan şey; kadının cazibesi, nazı ile iletişim kurmasıdır. Sâdece kadınlarda değil erkeklerde de bu probleme dikkat çekip özellikle savaş ve liderlik meydanlarında kadınların hiç yer almayışını ve bunun neticelerini sayıyor.

Ele aldığı diğer konu ise kadınların başarılı olmaları için neler yapması gerektiğidir.

Kitabın sonunda hayata dair sorgulamalar ve niçin bu dünyada olduğumuza dair yazarın görüşleri yer alıyor. Kişilikle alakalı gelişim meselelerine alâka duyanlar, tavsiyelere açık olanlar okuyabilirler.

AYRINTI YAYINLARI: Hobyar Mahallesi. Cemal Nadir Sokağı: Nu:3  Cağaloğlu 34112 İstanbul

Telefon: 0.212-512 15 00  Belgegeçer: 0.212-512 15 11 e-posta: info@ayrintiyayinlari.com.tr www.ayrintiyayinlari.com.tr

KISKA KISA… KISA KISA…

1-KRALİÇENİN HÂTIRA DEFTERİ-BİZANS’TA KAYIP ZAMAN: Mehmet Coral / Doğan Kitap

2-ÂDEM’DEN ÖNCE: Jack London-Levent Cinemre / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

3-İSLÂM VE TÜRK HUKUK TÂRİHİ ARAŞTIRMALARI VE VAKIF MÜESSESESİ: Mehmet Fuat Köprülü / Akçağ Yayınları

4-VİCDANLARI SORGULATAN HİKÂYE STRUMA: Aaron Nummaz / Destek Yayınları

5-VARSA YOKSA İLETİŞİM: Başak Tecer / Remzi Kitabevi

 

 

 

 

– Kıbrıs, Bir Ada İki Devlet –

Akdeniz’in orta yerinde bir ada adı Kıbrıs. Üzerinde kurulu iki devlet!

Neredeyse yarım asır olacak!

Kabul edilse de böyle, edilmese de…

Yıllar yılları kovaladıkça bu gerçek giderek kalıcı oluyor; görünen o ki, olmaya da devam edecek.

Devletlerin birisi Rumlara, diğeri Türklere ait…

Ama uluslararası arenada Türklerin kurmuş olduğu devlet yokmuş gibi hareket ediliyor, tabii ki bu durum Rum tarafının yöneticilerine her zaman cesaret verip, adanın tek sahibi onlarmış gibi davranmalarına destek sağlıyor.

Bu ada önemli, hem de çok önemli. Çünkü ada çevresinde mevcut zengin doğal gaz ve petrol yatakları; bir de buna adanın stratejik önemini eklersek,  tarihin her döneminde Hıristiyan âleminin gözü kulağı hep bu adada olmuş.

O nedenledir ki, adanın şu anki durumu bir türlü dünya devlerince kabul görmüyor! 1974’ten beridir Türkiye’nin adadaki konumu hep sorgulanıyor!

Sanki 1974 öncesinde adada hiçbir şey yaşanmamış!

Sanki 50’li, 60’lı yıllarda adada yaşanan o acılı yıllar, Rumların Kıbrıs Türk’üne uyguladığı katliamlar, göçler yaşanmamışçasına, sanki adada her şey 1974’te Türkiye’nin adaya çıkmasıyla başlamış gibi davranılıyor!

Adada yaşayan iki ayrı halk!

Bir tarafta Hristiyan, diğer tarafta Müslüman; inançları farklı,

Bir tarafta ezan sesleri, diğer tarafta kilise çanları,

Bir tarafta Rum, diğer tarafta Türk; milliyetleri de farklı,

Adada her sabah gün doğuşunda, adanın güneyinde farklı, kuzeyinde farklı diller konuşuluyor; biri Türkçe, diğeri Rumca

Bir tarafta Rum adetleri, diğer tarafta Türk adetleri;  gelenekleri de, görenekleri de farklı,

İki ayrı yönetim… Anayasaları farklı, kanunları farklı,

İki ayrı yaşam biçimi, ekonomileri de farklı.

Ve hepsinden önemlisi!

Bu farklı gerçeklere rağmen, halkların tercihleri göz ardı edilip, bu adada iki devlet yoktur, tek bir devlet vardır, o da güney Kıbrıs yönetimidir denmeye devam ediliyor!

Ne yazık ki, dünya devletleri de evet adanın yasal yönetimi Rum tarafıdır diyor; bunun dışında adada kurulu Türk devleti yokmuş gibi davranılıyor!

Ya adada yaşayan adalıların tercihleri? Onların farklılıkları?

Ya adada var olan gerçek!

Adanın güneyinde, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi,

Adanın kuzeyinde,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti…

Bu gerçeği değiştirmek mümkün müdür? Görünen o ki hayır!

O halde adada yarım asırdan beri yaşanan müzakere sürecinde ”Birleşik Kıbrıs” ısrarı niye? Rahat bırakın bu adayı artık!  İnsanlar adanın gerçekleriyle yaşasın. Ada halklarının istekleri de bu yönde.

Adanın tek sahibi benim diyen Rum-Yunan ikilisi ile emperyalist güçler şunu iyice bilmelidirler ki:

Adanın yukarıdaki gerçeklerini, tarihe kazılı yaşanmışlıklarını, Kıbrıs Türkünün kazanılmış hukuki haklarını görmezden gelip, peşinde olduğunuz enerji yataklarına odaklı ‘kapitalist açgözlülüğünüzle’ değiştiremezsiniz…

Akdeniz’in orta yerinde bir ada.  Adı: Kıbrıs…  Bu adada iki ayrı devlet… Güneyinde Yunanistan’ın, Rum tarafının bayrakları var. Kuzeyinde ise biri al, diğeri beyaz Ay yıldızlı Bayraklarımız dalgalanıyor.

45 yıldır adada yaşayan gerçek bu değil midir?

Yasal yöneticilerini Kıbrıs Türkünün seçtiği parlamentosuyla, tüm kurumlarıyla dimdik ayakta duran KKTC’nin tanınması talebiyle bugün yola çıkılsa kaybedilecek bir şey var mıdır?

 

 

Ben Necmettin Öğretmen

Kırk beş yaşındayım, yirmi iki yıllık öğretmenim, mesleğimin zirvesindeyim.

Ölümümün bir öğrencimin elinden olacağını hiç düşünmemiştim, hem de on sekiz bıçak darbesiyle. On sekiz kez direndim ölüme; yapmam gereken çok işim vardı. Eşim, çocuklarım, meslek aşkım… Söyleyecek sözüm bitmemişti henüz.

Bilseydim mesleğimin, ölümüme sebep olacağını, yine yapardım öğretmenliği. Eğitmek, öğretmekle başlardı. Kimler “Kırk yıl kölesi olmamış ki bir harf öğretenin?” Öğretmek, eğitmek; İlahi lütuftu bana. Deselerdi ki “Mesleğinin şehidi olacaksın!” inanmazdım, işte oldum, gidiyorum. Kalanlara selam olsun.

Necmettin Hoca, derlerdi bana. Yüküm ağırdı; yöneticiydim. Zordu insanlarla uğraşmak, hele gençlerle. Hepsi deli fişek; ne sevgileri ölçülü ne öfkeleri. Sevgileri vitamin, öfkeleri baharattı benim için.

Okulumuz, bahçemizdi. Bahçede gül de yetişir diken de. Aynı okulda meslektaşım eşimle o gülleri koklardık her mesai günü, ellerimizde çaylarla. Akşamki ev sohbetlerimizin nevalesiyle dikenli güllerimiz.  Üç çocuğum kulak kesilirdi muhabbetimize, bazen gıpta ederlerdi bize, bazen kızarlardı kaktüslerimize.

Sevmeyi bilenlerin mesleğidir öğretmenlik, adanmışlığı gerektirir; yoksa niçin uğraşılsın yüzlerce, binlerce insanla. Yaşatmak için yaşamak aşkında olmayanlar yapamaz bu mesleği, çeyrek asır dayanamaz. Ben her yıl yeniden doğardım. Her yeni öğrenci, mesleğimin ilk yılındaki heyecan demekti. Mevsimler değişse de tazeliğini koruyan bahar çiçeğidir her bir öğretmen. Yirmi iki yıldır ilk günkü rayihasını sunan bahar çiçeğini katletti kendini bilmez bir köstebek, on sekiz bıçak darbesiyle.

Suçum; iyi olmak değil, aktif iyi olmaktı; mesleğime kendimi kaptırmış olmaktı; kubbede hoş bir seda bırakma arzusunda olmaktı. Karanlığı seven yarasıyı aydınlığımla kör edeceğimi bilmemiş olmaktı. Bilsem de “Bırakın meydanı yarasalar kaplasın.” diyemezdim ya. Diyemedim işte, eşimi yalnız, üç çocuğum yetim, sevenlerimi gözü yaşlı bıraktım. Hiçbir zaman, “Kargalar gelince bülbüller susarmış.” diyenlere hak vermedim, hep bülbüller ötsün istedim, bedelini ödedim. Arkamdan on binler cenazeme geliyor, “İyi bilirdik.” diyorlar, şehadetime şahitlik ediyorlar, ismimi okuluma veriyorlar.

Meslektaşlarım, “Eğitimde şiddete hayır!” kampanyası düzenlemiş. Doğru, ben bir şiddet kurbanıyım. Şiddet, bir sonuç. Niçin şiddet? Sebep, öfke. Bence kampanya “Ülkede öfkeye hayır!” olmalıydı.

Beni on sekiz bıçak darbesiyle katleden öğrencimin suç raporuna “öfke patlaması” diyecekler. İnsanlar, niçin öfkelenir ve şiddete başvurur? Şiddet, hele cana kast etmek, hangi insani gerekçeyle makul bulunabilir? İzahı yok. Öfke fıtridir, ancak şiddet yapaydır. Öfke, kontrol edilebilir; şiddetin izahı yoktur. Şiddet, eğitimsiz öfkenin zararlı sonucudur.

Şiddet kültürünü yok etmek için öfke duygusunu eğitmemiz gerekir. Öfke, bir reflekstir. Reflekssiz birinin sağlıklı olmadığı düşünülür. Kişi, neye öfke duymalı? Adaletsizlik, gasp, değersizleştirme, haksızlığa uğrama; öfkeye neden olabilir. Mağduru koruma, vatanı savunma, haksızlığı giderme adına duyulan her öfke gerekli ve yararlıdır. Kolay kazanç, fesatlık, kıskançlık, yalan ve ihanetin deşifre edilmesi adına duyulan öfke zararlıdır ve şiddet üretir. Aldığım her bir bıçak darbesinde, iyiliği emretme, kötülüğü yok etme, zarardan uzaklaştırma, ışığı gösterme, insan ruhundaki kiri giderme, temiz toplum kurma, vatanını ve insanları sevdirme aşk ve düşüncesi vardı. Beni ben eden ve yaşatan, şehadet lütfuna ulaştıran, on sekiz güzel duygu bende olmasaydı nasıl dayanırdım ben on sekiz bıçak darbesine?

“Şehitler ölmez, onlar diridir.” inancıyla ilk sorumu, beni eşimden, üç çocuğumdan, mesleğimden genç yaşımda koparan katilin annesine ve babasına soruyorum: “O lanetli ruhu taşıyan canlı cesedi büyütmek için çok mu uğraştınız? Saldım çayıra Mevlam kayıra, mı dediniz? Şimdi ne düşünüyorsunuz? İkinci sorum sistem kurucularına olacak: “Sizler; insana sevgiden, öğretmene saygıdan yoksun, öfkeli, kindar insan tipi üretmekten çok mu memnunsunuz?” İstediğiniz buysa muradınıza erdiniz. Yarası olan gocunsun.

Siz, eğitim adıyla öğütüm yapan, köksüz nesiller yetiştirerek beyinleri iğdiş eden, yalan yanlış bilgilerle zihinleri Mankurtlaştıran sizler, sizler kendinizi iyi bilirsiniz sizler, öğretmenlerini yiyen canavarları büyüttükçe artan iştihanız, daha kaç öğretmeni katledecek? İnsafsız avcıdan merhamet beklenir mi hiç? Benimki de öğretmen saflığı işte.

Biliyorum, arkamdan üzülen de oldu ağlayan da. Şehadetimin ibret olmasını diliyorum. Pişmanlık duyulacak hatalar ve çıkarılacak dersler sonucu yapılacak güzel çalışmalara örnek olmak, diri olmaktır. Varlığımı hissedenlere hakkım helal olsun. Yokluğumu kayıp bilmeyenlere söyleyecek sözüm yok.

Bana rahmet dileyenlere Mehmet Akif’i de hatırlatmak mesleğimin gereği: “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

 

İstanbul’da AKP Adayı Önde Olsaydı

31 Mart seçim gecesi daha oy sayımı bitmemiş iken AKP Adayı Binali Yıldırım kameraların karşısına geçti ve “ben kazandım” dedi mi? Dedi.

AKP İstanbul İl Başkanı aynı gece “sayım bitti, Binali Yıldırım 3 bin oy farkı ile kazandı” dedi mi? Dedi.

Bu arada daha Anadolu Ajansı bile oy sayımının devam ettiğini bildiriyordu.

Buna rağmen Binali Yıldırım teşekkür konuşması yaptı mı? Yaptı.

Bu sırada geçersiz oy belli değil miydi? Belli idi. Yine 330 bin civarında idi.

AKP yetkilileri ve Binali Yıldırım “arada sadece 3 bin oy farkı var, geçersiz oyların sayısı ise 330 bin civarında. Bu işte bir terslik var, yeniden sayılsın” dediler mi? Hayır.

***

Binali Yıldırım zaferini ilan ederken Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu ne yaptı?

Çıktı kameraların karşısına, “bütün sandıkların ıslak imzalı tutanakları elimizde. Bilgisayara kayıtlarımız sürüyor, kimsenin hakkını yemeyiz ama kimseye de hakkımızı yedirmeyiz” açıklamasını yaptı.

Manipülasyon ihtimalinin önü kesilmişti.

Anadolu Ajansı veri girişini dondurdu.

Ekrem İmamoğlu gece kendisinin 28 bin civarında önde olduğunu, verisi girilmemiş çok az sandık kaldığını açıkladı.

Sabah YSK Başkanı Sadi Güven, İmamoğlu’nun verdiği rakamları doğruladı. “AA bizim müşterimiz değil, kimin verilerini kullanıyor bilmiyorum”dedi mi? Dedi.

Buna rağmen Binali Yıldırım, bütün İstanbul’u kendi resimlerinin yer aldığı “Teşekkürler İstanbul” afişleri ile donattı mı? Donattı.

AKP yetkilileri ve Binali Yıldırım, 20 binin üzerinde bir oy farkıyla geride olduğu anlaşıldığı zaman bile, kazanmış gibi davrandı mı? Davrandı.

***

Şimdi birkaç soru daha sorarak sonuca varalım:

Binali Yıldırım 3 bin oy önde olsaydı, seçim kurullarından bırakın bütün oyların sayılması kararını, sadece geçersiz oyların sayılması kararı bile çıkar mıydı?

Kesinlikle hayır!.

Şimdiye kadar mazbatasını alıp, göreve başlamış olur muydu? Kesinlikle evet.

Nereden biliyoruz?

2014 Seçimlerinde Ankara’da Mansur Yavaş’ın kaybettiği ilan edilen seçimden, itirazlara rağmen mazbatasını alan Melih Gökçek’ten biliyoruz.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Atı alan Üsküdar’ı geçti” özdeyişinden biliyoruz.

Bu seçimlerde AKP’nin veya MHP’nin kıl payı kazandığı yerlerde yeniden sayım taleplerinin reddedilip, AKP’nin veya MHP’nin kıl payı kaybettiği bütün yerlerde yeniden sayım taleplerinin kabul edilmesinden biliyoruz.

Bu seçimde mesela Balıkesir‘den, Beypazarı‘ndan, Manisa Yunusemre‘den, Derince‘den biliyoruz.

***

31 Mart seçiminde CHP ve İYİ Parti İstanbul İl Teşkilatları başarılı bir çalışma sonucu bütün sandıklarda temsilci bulundurdular. Sayımlarda hileye büyük ölçüde engel oldular. Islak imzalı tutanakları Ekrem İmamoğlu’nun seçim merkezinde topladılar ve CHP’nin bilgisayar sistemi de sağlıklı çalıştı.

Böyle olmasaydı, gece açıklandığı gibi, “3 bin oyla Binali Bey kazandı” denilecek, silahlı kutlamacılar sokaklara çıkacak, YSK benzer bir açıklama yapacak ve olay bitecekti. Bir kere daha “Atı alan Üsküdar’ı geçti” denecekti.

“Hayır, böyle olmazdı, CHP’nin yapacağı itirazlar değerlendirilir ve şimdi olduğu gibi bir hafta, gerekirse bir ay oylar yeniden sayılırdı” diye inanan bir Allah’ın kulu var mıdır?

Hatta eğer seçim kurullarının belirlediği depolarda muhafaza edilen “mühürlü oy çuvalları” Millet İttifakı mensupları tarafından korunmaya alınmasa, yeniden sayımlarda aynı sonuç alınabilir miydi?

Bu soruya bile gönül rahatlığıyla “evet alınabilirdi” diyenlerin oranı acaba ne kadardır?

**********************************

İMAMOĞLU OY ÇALARAK DEĞİL, OYLARINI ÇALDIRMADIKLARI İÇİN KAZANDI

İstanbul Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu elbette seçim kampanyasında da çok başarılı idi. Kampanya başında tanınılırlık oranı rakibine göre çok düşük olduğu halde, kısa sürede kendini tanıtmayı ve sevdirmeyi başardı.

Fakat seçim sonunda sayım sürecini iyi yönetmesiyle iyice parladı.

AKP İl Başkanının hukuki açıdan çok sorunlu şaibe iddialarında bile Ekrem İmamoğlu ve CHP aleyhine “oylarımızı çaldılar” iddiası yok.

AKP kanadı, açıklayamadığı bütün sorunlarında olduğu gibi, yenilgileri için de “FETÖ ve dış güçlerin işi” olduğu açıklamalarına sığındı.

Seçim sonuçlarını değiştirebilecek böyle güçler var ise, neden ilçe belediyelerinde bu gücü kullanmadılar?

Neden “İlçe Belediyelerinin ve Belediye Meclis Üyelerinin çoğunluğu bizde. İmamoğlu “topal ördek” durumunda” diye sevinmenize yol açtılar?

Neden aynı güçler Cumhur İttifakının oy oranını yüzde 50’nin altına düşürmediler?

Soru sormak, iradesini kendi kullanan insanların yapabileceği bir eylemdir.

İradesini birilerine devretmiş, biat kültüründen gelenlerin böyle sorular sorması pek mümkün değildir.

Onlar ahaber‘den verilen bilgilere göre tavır alacaktır.

AKP bütün zorlamalarına rağmen İstanbul oylarında küçük artışlar sağladı. Fakat inandırıcılığı ve itibarından çok şey kaybetti.

Yenilgiyi olgunlukla kabul edemediler. İleri sürdükleri gerekçeler, “şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” cinsinden oldu.

AKP İl Başkanı Bayram Şenocak, AKP Genel Başkan Yard. Ali İhsan Yavuz ile Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Müdürü İbrahim Karagül’ün açıklamaları, geçmiş seçimlerde ABD ve FETÖ müdahalesi ile sonuç alındığı şüphesine yol açtı.

Benim kanaatim, büyük şehirlerde bu seçimin kaderini oyların çalınması değil, oylara sahip çıkılması belirledi.

 

 

Mustafa Kemal Atatürk’te Milli Devlet Fikri

Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yenidünya düzenine uygun milli ( ulus ) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılâplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan çok büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır. Atatürk bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.

Mustafa Kemal’in teşkilatçılığı görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat ” VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ ” adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşı ile parola ” YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor.

O, Conk Bayırı, Anafartalar, Arı Burnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan Mustafa Kemal’di. O, Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten, 7. Ordu Komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.

Mustafa Kemal Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve sözlerinden birinde şöyle söylüyor: ” Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.”  Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: ” Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

1920 yılında Azerbaycan’dan kopan Nahçıvan, İran ve Ermenistan arasına sıkışıp kalmışken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi parasıyla İran’dan toprak satın alarak Nahçıvan Özerk Bölgesi ile bugünkü milli sınırlarımızı oluşturuyor. Atatürk’ü anlamayanlar, O’nu sevmeyenler, O’nun dünya siyasetini ve geleceğin milli devletler üzerine kurulacağını doğru okumasını ne yazık ki, bir türlü kavrayamamışlar.

Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır ve mutlaka yaşatılmalıdır. Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal’de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.

 

 

31 Mart Yerel Seçimlerine Milli Açıdan Bakış

0

31 Mart Yerel Seçimlerinin sonuçlarını, sadece siyasi partiler, alınan oylar ve kazanılan belediyeler açısından değerlendirmek sağlıklı olmaz. Bu sonuçları, her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği,  Türk milletinin vermek istediği mesajlar, yani milli açıdan değerlendirmek gerekir.  Bu seçim, bugüne kadar yapılan bütün Yerel Seçimlerden daha farklı ve önemliydi.

31 Mart Yerel Seçimleri;   Parlamenter Sistemin sona erdirildiği,  milli değerlerin ve ritüellerin millet hayatından çıkarılmaya çalışıldığı, bilinçli ve nitelikli yurttaşlar yerine biat muhalifleri nefret ve kutuplaştırıcı dille ötekileştirildiği ve milli birliğin zarar gördüğü, hukuka güvenin ve ifade özgürlüğünün kalmadığı, bu yüzden iyi yetişmiş genç beyinlerinin ve bir kısım büyük sermayenin yurt dışına göç ettiği, diğer gençlerin de umudunu kaybettiği ve milletin Cumhuriyet’in 100. Yılı 2023’e endişeyle baktığı, işsizliğin, hayat pahalılığının ve enflasyonun tavan yaptığı, büyük bir ekonomik krizin eşiğinde olduğumuz bir dönemde yapıldı.

Bu sebeplerle, Türk milleti, 31 Mart Yerel Seçimlerinde oylarıyla çok önemli mesajlar verdi. Şimdi bu mesajları tek tek tespit edip okumaya çalışalım.

1.      Bu seçimlere katılım oranı beklenenin çok üzerinde olmuştur (yüzde 83). Bu Türk milletinin demokrasiye sahip çıktığını, oyunun ve milli iradenin öneminin farkında olduğunu, geleceği üzerinde söz sahibi olmak istediğini ortaya koymuştur.

2.       31 Mart Yerel Seçimleri;   Parlamenter Sistemin sona erdiği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen dünyada başka örneği olmayan bir sistemi hayata geçirdikten sonra yaptığımız ikinci seçim oldu. İktidar bu seçimi, “Beka sorunu” söylemiyle sistemin ikinci referandumu haline getirdi. Bu yönden değerlendirdiğimizde, iktidar bu referandumu kaybetmiştir.

3.      Türk milleti son iki seçimde, yeni yönetim modeli gereği, (İttifak Sistemi) ile tanışmıştır. Ülkeyi iki partili bir siyasi zemine sürükleyen bu sistemin bir faydası, tabanları felsefeleri gereği birbirine yakın iktidar partisi AKP ve MHP, (Cumhur İttifakı)’nı; tabanları birbirinden farklı sosyal demokrat CHP ve merkez milliyetçi İYİ PARTİ, (Millet İttifakı)’nı kurmuşlardır. Sistem gereği zorunlu yapılan bu ittifaklar, bir taraftan farklı görüşteki siyasi partileri bir araya getirerek uzlaşma kültürünü geliştirirken, bir taraftan da siyasi partilerin kurumsal kimliklerini yıpratmakta ve erozyona uğratmaktadır. Bu durumda vatandaşın siyasi tercihleri tam olarak sandığa yansıyamamaktadır.

4.      Cumhur İttifakı liderleri, gerilimi çok yüksek, sert, kutuplaştıran, dışlayan, ötekileştiren bir dil kullandılar. Millet İttifakı liderleri ise daha olumlu ve yapıcı konuşmalar yapmışlardır. Özellikle bu ittifakın belediye başkan adayları günlük siyasete girmeyerek, projelerini anlatmışlar ve sevgi dilini kullanmışlardır. Bu da, hiç olmazsa, yerelde toplumun fazla gerilmesini önlemiştir.

5.      Bu seçimle, son yıllarda özellikle muhalif düşünceli vatandaşlar üzerinde baskı ve tehdit ile oluşturulan “Korku İmparatorluğu”nun duvarları artık yıkılmıştır. Vatandaş, kendisine yapılan hiçbir tehdide pabuç bırakmamış ve gerçek iradesini ortaya koymuştur. Milletin öğrenilmiş çaresizliği sona ermiş, milletin yarısı “Muktedir”e biat etmemiştir.  Özellikle gençliğin, gelecek endişesi ile ülkeyi terk etme sendromu büyük ölçüde sona ermiş, ülke ile ilgili umutları yeniden yeşermiştir.

6.      Bu seçimle, Atatürk’ün “Milli Devlet Projesi”nin tuttuğu bir defa daha kanıtlanmıştır. Millet, bütün ayrıştırma çabalarına karşı bölünmeyeceğini, milli birlik ve beraberliği tercih ettiğini,  birlikte kardeşçe yaşama iradesine sahip olduğunu ortaya koymuştur.

7.      Türkiye’nin yüzde 75’ini oluşturan kentli orta sınıfın büyük çoğunluğu Millet İttifakı’nın yanında yer almış, Cumhur İttifakı’na karşı tavır koymuştur. Seçim sonuçları, Büyükşehir Yasası olmasa, büyükşehirlerin merkezlerinin yüzde 90’ında Cumhur İttifakı’nın seçimi kaybetmiş olacağını göstermiştir.

8.      Ekonomik potansiyeli yüksek, işsizlik, hayat pahalılığının ve enflasyonun daha çok hissedildiği Akdeniz, Ege ve Marmara’daki büyük şehirlerde “Ekonomi”, milli hassasiyetleri yüksek Orta ve Doğu Anadolu ile Karadeniz bölgelerinde “Beka sorunu” daha etkili olmuştur.

9.      Millet, iktidarı uyarırken ölçülü davranmış, uyarısını kulak çekme boyutunda bırakmıştır. Bu eylemi de, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere, (Antalya, Adana-Mersin) gibi, Türkiye’nin nüfusu, ekonomi, sanayi ve turizm potansiyeli yüksek büyük kentlerin yerel yönetimlerini, Cumhur İttifakı’nın elinden alıp Millet İttifakına vererek yapmıştır.

10.  Milletin yarısı tercihini, “değişim,  normalleşme, hukuk düzenine ve güvene dönüş” yönünde kullanmıştır. Çünkü, millette de 17 yıldır aynı siyasi kadrolarla yönetilmenin verdiği bir metal yorgunluğu oluşmuş ve bunun sonucunda bir değişim arzusu doğmuştur.

11.  Bu seçimler, Türk milletinin bütün milli refleksini yitirdiği, milli davalarda bile hassasiyet göstermeyip tepkisiz kaldığı algısını bir defa daha bozmuş, sabrının da bir sınırı olduğunu ortaya koymuştur. Türk milleti, 100 Yıl önce 19 Mayıs 1919’da olduğu gibi, bitti sanıldığı yerde yeniden küllerinden doğabileceğini ve bütün hesapları bozabileceğini bir defa daha göstermiştir.

12.  Türk milleti tercihini “milli beka, Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti, bağımsızlık ve özgürlük” yönünde kullanmıştır. Bu seçimle, milletimizdeki Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası endişesi büyük ölçüde azalmıştır.

31 Mart Seçimleri; Atatürk’ün kurtuluş meşalesini yakmak için Samsun’a çıkışının 100. yılında gerçekleştirildi. Türkiye’yi yönetenler, bu seçimlerin mesajlarını doğru okuyup, henüz alt yapısı oluşturulmamış yeni yönetim tarzını bu mesajlar yönünde değiştirip geliştirirlerse, toplumun hayat standardını ve refah düzeyini yükseltirlerse, birlikte yaşama ve yumuşak siyaset dili temelinde ülkeyi yönetirlerse, geleceğimize güvenle bakabiliriz. O zaman Atatürk’ün dediği gibi; “Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet pâyidar kalacaktır.”

 

 

Golan’ın İlhakı Meselesini Araştırmacı Yazar ve Stratejist Suat Gün ile Konuştuk…

Oğuz Çetinoğlu: Bir basın toplantısında, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Başkan Trump’ın İsrail-Suriye sınırındaki Golan Tepeleri üzerinde İsrail’in egemenliğini, tanıyacağını söyledi. Nitekim Pence’nin dediği gibi oldu. Trump, Netenyahu görüşmesi esnasında kocaman bir çerçeveye konulmuş Golan Tepeleri hediye metnini (!) imzaladı, Netenyahu’ya verdi.

Önce Golan Tepeleri hakkında bilgi verir misiniz? Siyâsî, askerî, iktisâdî ehemmiyeti nedir?

Suat Gün: Golan, Lübnan Güneyini ve Amman dâhil Batı Ürdün’ü iç hat durumuna sokmaktadır. Şam’a 70 Km, Amman’a 60 Km, Beyrut’a 100 Km mesafesiyle ileride yapılacak harekât için üs bölgesi teşkil etmektedir. Golan Suriye ve Irak içlerine kadar yapılacak derinlemesine harekât için ileri karakol vazifesi görmektedir. Bölgenin en hâkim zirvesidir. Suriye ve Ürdün toprakları ayakaltında kalmaktadır. Golan, Şam, Amman gibi büyük şehirlere çatmadan Arap topraklarında derinlemesine ilerlemeye imkân tanımaktadır.

Her ne kadar İsrail yetkilileri Golan’ın su kaynaklarına ihtiyaçları olduğunu bu toprakları bırakamayacaklarını söylüyorlarsa da bu ifadeler gerçekleri yansıtmamaktadır.

Çetinoğlu: Neden?

Gün: Günümüz teknolojisinde grafenden yapılmış süzgeçler üzerinden deniz suyu arıtmak hem çok kolay hâle gelmiş, hem de maliyet nerede ise sıfıra yaklaşmıştır. İsrail’in suya ihtiyaç duyduğu gerekçesi aldatmacadır. İşin gerçeği, Golan bölgesi stratejik açıdan atlama taşı olması Arap topraklarının derinlemesine işgal edilmesine imkân sağlaması dolayısıyla vazgeçilemeyecek değerdedir. Trump’un bu toprakların İsrail tarafından işgal ve ilhakını meşrulaştırmak için yaptığı tapu devir teslim töreni; İsrail saldırganlığı ve yayılmacılığına cesâret verdiği, dünya barışını tehdit ettiği için son derece tehlikeli bir eylem olmuştur. Bu güne kadar İsrail’in Ortadoğu’daki bütün pis işlerini ABD yaptı. Hiçbir zaman İsrail ön planda görülmedi. Golan’ın İsrail’e tesliminin meşrulaştırılması bundan sonra İsrail’in ABD’den izin almadan kafasına göre işler yapmasının yolunu açacaktır.  İstediği an bahaneler yaratarak, kışkırtmalardan (provokasyonlardan) faydalanarak Arap topraklarını işgale başlayacaktır. Çünkü Golan, Trans Ürdün ve Mezopotamya’ya girişin kapısı,  Suriye içlerine ilerlemenin harekât üssü ve Ortadoğu’nun kalbidir.

Çetinoğlu: Suyun hiç mi önemi yok?

Gün: Su kaynakları tabiî ki çok önemlidir. Ancak ne kadar önemlidir?! Golan tepeleri Şam güneyi, Ürdün batısı, Batı Şeria’nın hayat damarıdır. Ancak bundan daha önemlisi, buranın stratejik değeridir. Aşağıdaki haritaya bakıldığında bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

Çetinoğlu: Trump, Golan’ı Netenyahu’ya hediye etti…’ demiştiniz. Bu hediye ne mânâya geliyor?

Gün: Çok ve derin manalar var…

Çetinoğlu: Nelerdir?

Gün: Maddeler hâlinde sıralayayım:

1-ABD Başkanı isterse başkalarına ait toprakları kafasına göre istediği gibi dağıtabilir. Başkalarının haklarını başkalarına hediye edebilir. Esas sahiplerden izin almaya gerek yoktur.

2-Milletlerarası kurumların, milletlerarası kararların hiçbir önemi yoktur. Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına şayet ABD uyarsa geçerlidir. Uymazsa hiçbir hükmü yoktur.

3-Milletlerarası meşruiyet, şayet ABD kabul ederse vardır. Etmezse yoktur. Meşruiyetin temel kaynağı ABD’dir.

4-ABD bir devleti ödüllendirmeye karar verirse, hiç kimseye danışmadan başkalarının topraklarını bir başkasına hediye edebilir. Elinden alabilir. Sudan örneğinde olduğu gibi bölebilir. Tanıyabilir, tanımaktan vazgeçebilir.

5-Bir antlaşmanın varlığı ABD’nin tanımasına ve uymasına bağlıdır. Hükümsüz dedi mi, geçerliliğini kaybeder. İran nükleer antlaşmasında olduğu gibi…

6-ABD bir ülkeye karşı ambargo uygulamaya karar verdi mi, bütün devletler buna uymaya mecburdur. Uymadığı takdirde suç isnat ettikleri kişi veya siyasetçileri kendi mahkemelerinde yargılayabilir, cezalandırabilir, devletlere ceza kesebilir.  İlgili devletin irâdesi dışında yargılama yapabilir. Halk Bankası dâvâsında olduğu gibi…

7-ABD bir devleti haydut devlet ilân etti mi, milletlerarası meşruiyetini kaybeder. Haydutluk yapmak sadece kendisine mahsus iştir, kimse itiraz edemez, sebebini soramaz.

Çetinoğlu: 2010’lu yıllarda durum farklı idi…

Gün: Evet! 2010’lu yıllara kadar Suriye iç savaşı çıkmadan önce İsrail su kaynakları hâriç Golan’ın Suriye’ye devri konusunda Şam yönetimi ile görüşmeler yapıyordu. İşgal topraklarını Şam’a devir etmeye hazırlanıyordu. ABD’nin 2003 Irak işgali başlamadan önce Filistin-İsrail görüşmelerinde iki devletli çözüm planı üzerinde çalışılıyordu. Ciddî ilerlemeler olmazsa da bazı noktalarda mutabakat sağlanıyordu.

Çetinoğlu: Bu husus, muhtelif târihlerde yapılan milletlerarası görüşmelerde de ele alınmıştı.

Gün: Evet! 1991’de Madrid Konferansı’nda, 1993’de Oslo Görüşmelerinde, 2000’de Camp David Zirvesi’nde, 2002 yılında Arap Barış Plânı görüşmelerinde Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bağımsız bir Filistin devleti kurulabilmesi için İsrail’in 1967 sınırlarına dönmesini ve karşılığında İsrail’in Arap devletlerince tanınması öngörülüyordu.

Çetinoğlu: Mesele, ABD Başkanı George W. Bush döneminde de dünya gündemine gelmişti.

Gün: 2007 yılında Maryland eyâletinin Annapolis şehrinde barış sürecini yeniden başlatmak için bir konferansa ev sahipliği yaptı. Dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas Arap ülkeleri temsilcilerinin de yer aldığı görüşmelere katıldı. Konferansta, 2008 yılının sonuna kadar barış antlaşması imzalanması hedefiyle müzakerelerin devam ettirilmesi kararına varıldı. 2010 yılında Washington’da bir karar alınamadı, konferans dağıldı.

Çetinoğlu: Mesele böylece çözümsüzlükle kapanmış mıydı?

Gün: 2017 yılında Paris Zirvesi yapıldı. İsrailliler ve Filistinliler arasındaki problemleri görüşmek üzere 70’ten fazla ülkenin temsilcisi Fransa’nın başşehri Paris’te toplandı. Netanyahu, ülkesine karşı kurulmuş bir tezgâh olduğunu iddia ederek görüşmeleri sert şekilde tenkid etti. Görüşmelere İsrail katılmadı, karşısında muhatap bulamayınca Filistin temsilcileri de katılmadı. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault, iki devletli çözümün tek çözüm yolu olduğunu söyledi. Toplantı fiyasko ile bitti.

Çetinoğlu: Fakat İsrail pes etmedi…

Gün: 2017-2018’den itibaren İsrail daha saldırgan davranmaya başladı. Kudüs Mescid-i Aksa’ya yönelik fanatik Yahudi girişleri başladı. Mescid-i Aksa’ya Müslümanların girişi engellendi. Son olarak da ABD Başkanı Trump’un Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararı aldı.  Filistin lideri Abbas’a göre bu karar,  bütün barış çabalarının altını dinamitledi“.

Çetinoğlu: Bütün bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Gün: Buradan şu anlaşılıyor ki Irak’ın ABD tarafından işgali, Suriye iç savaşı Arapların direnme gücünü azalttı İsrail’in önünü açtı. Libya’nın bölünmesi, Mısır’da İsrail yanlısı Sisi’nin iktidara gelmesi, Yemen iç savaşı, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emerlikleri yönetimlerinin İsrail yanlısı tutumu Arap Dünyasının topyekûn direnişini kırdı.

Çetinoğlu: Meydan İsrail’e kaldı‘ diyorsunuz…

Gün: İsrail’in bu durumda hiç kimse ile barış yapmaya niyeti ve ihtiyacı yoktur… İsrail açısından barışa ihtiyaç kalmamıştır. İstediği her şeyi elde edecek ortam tesis edilmiştir.

Çetinoğlu: Sizce sırada ne var?

Gün: Şimdi sıra Mescid-i Aksa’nın yıkılmasına geldi. Bir zamanlar komplo teorisi olarak nitelenen, İsrail’in bunları yapmaya gücü yetmez denilen, dedikodu ve fanteziden başka bir şey değildir diye önemsenmeyen her şey bir bir gerçekleşmeye başlamıştır.

Çetinoğlu: Geleceği nasıl görüyorsunuz?

Gün: Siyonizm hedeflerine adım adım yaklaşmaktadır. Oded Yinon planı saat gibi işlemektedir.

Çetinoğlu: Konunun uzağında olan okuyucularımızı ‘Oded Yinon Plânı‘ hakkında, bilgilendirir misiniz?

Gün: İsrail srateji uzmanı Oded Yinon 1982’de siyonist bir dergi olan ‘Kıvunim’ de (Yönler Dergisi) ‘un bir makalesini yayınlandı. Makalede İsrail’in varlığının İslam ülkelerinin parçalanarak küçük sun’i devletlere bölünmesine bağlı olduğu vurgulanıyor.

Çetinoğlu: Parçalanması planlanan devletler hangileri?

Gün: Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın isimleri geçiyor.

Çetinoğlu: Bildiğim kadarıyla parçalanma işlemi, planın birinci safhası. Sonraki safhaları da siz söyler misiniz?

Gün: Avrupa Birliği’nin dağılması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin eyâletler halinde parçalanması…

Çetinoğlu: Böylece İsrail’in dünyaya hâkim tek güç hâline gelmesi sağlanacak… mı? ABD kendi kalbine kurşun sıkar mı?

Gün: Hayalleri böyle… Herkesin kendine göre bir takım hesapları var. Cenab-ı Allah’ın da bir hesabı var. ‘Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler…

SUAT GÜN:

Malatya’nın Battalgazi ilçesinde doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi.1970’de Kuleli Askeri Lisesi’ne girdi, 1976’da Kara Harp Okulu’nu, 1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı.

 

1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden diploma aldı. Aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Uluslararası Politika” alanında yüksek lisans yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticaretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı.

 

2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sâhibidir. Şafak Gazetesi, 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır.

 

Flaş TV’de “Kim Haklı” programına katıldı. Mesaj TV’de “Fikir Penceresi“, MPL TV’de “Satranç Tahtası” programlarını sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, “Türkiye’nin Sesi Programı’nda”, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve halen katılmaktadır. Çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları Önce Vatan Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

 

 

Bir kilit taşı tutar, Bizi bağlar hayata…..

0

Taş işte. Taşlarım değerlidir benim. Bahçe duvarım yıkılınca kalbimin duvarları yıkılmış gibi oldu. Annem çok üzüldüğünde hep şöyle diyordu…” ana olacağıma temellere taş olaydım” Küçüktüm ne dediğini anlamıyordum. Neden temele taş olacaktı ki diye hayıflanırdım. Sonra büyüdüm, temeldeki taşın yükünü gördüm. Koca bir binayı ayakta tutan temel taşıydı.  Annem haklıydı evlatların yükü anaya temel taşının taşıdığı yükten daha fazlaydı….

Taşlarım taşlarım, Benim gözel taşlarım. Kızılderili dostlarımız  şöyle demiş…”kum üstünde şaton olacağına, taş üstünde kulüben olsun ” öyle ya kum üstündeki şato ne kolay yıkılır. Seviyorum kızılderililerin hayat anlayışlarını…

Ayağa dokunmadık taş, başa gelmedik iş olmaz, demiş atalarımız. Ne güzel demişler. Kimseyi yargılamadan, kimseyi ayıplamadan,yarının ne getirip ne götüreceğini bilmeden büyük konuşmamak lazım.

Arif Nihat Asya da demiş ki….”duvara bir gedik açmak için, bir taşın yerinden eksilmesi yeter ”  Vayyyyyy işte budur. Bahçe duvarından bir eksilen taş hepsinin göçmesine neden oldu…
Teli kaçan çorap gibi diğer taşlarda söküldü geldi yerinden.

Taş ustası bulmak çok zor, üç gün sürecek duvar, altı yedi gün sürüyor…Bu yüzden temeli taş, üstü piriketten yaptık. Kullanmadığımız taşları bir köşeye taşırken, içimden kopar gibi taşlar sanki gözlerimden yuvarlandı gitti….

Hz Mevlana da demiş ki…..” bin bahar görse de taş yeşermez ‘ ‘iyi ki de yeşermez, düşünsenize temele koyulmuş bir taşın bir cevizi filizleyip koca binayı yıkabileceğini….
Eh işte bir toz zerresinin bile marifeti başka.

Marifet nedir, bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir… demiş Mevlana. Taştan çiçek gören göz ne güzel gözdür.

Kibir bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur. H. Bayram Veli de böyle buyurmuş. Yükünüzden kurtulmak için, önce kibrinizden kurtulun.

Ha bir de unutmadan sapan içinde zalime atılan taş var. Kuş vurmamak kaydıyla eskiden sapan yapar içine küçük taş koyardık…..Çocukluk işte, zalimin füzelerine değemeyen küçücük sapan taşı…Olmaz ya attım sapan la taşımı, değdi büyük güçlerin demir füzelerine….

Düven taşı. Düvenin üzerine çakılmış, çelik su verilmiş bıçak gibi keskin. Bembeyaz,ışıl ışıl ışıldayan.Buğday saplarıyla buluşup, sapla samanı ayıran taş.

Taş sevgim hiç de abartı değildir. Ciddi anlamda hayatımda yeri çok büyüktür. Rahmetli dedem de ben ölünce başıma sadece bir taş dikin. Öyle süslü, püslü mermer mezar yaptırmayın diye vasiyet ederdi. Vasiyetini yerine getirdim, kenarı çevrili, üstünde adı yazılı bir taş var sadece.

Ah sabır taşım,bu gidişle çatlamazsa eğer,değeri terazide tartılmaz…..

Temel taşı
Mezar taşı
Kilit taşı
Düven taşı
sapan taşı
çay taşı
Sabır taşı
Her memleketin, her yüreğin bir taşı var işte. Adını siz koyun.

Kara kara bakan gözleriyle oltu taşım.
Kıvır kıvır saçlarıyla lüle taşım
Şifa niyetine akik taşım
Müjde gibi deniz taşım.
Guzulara da taş ismi verdim
Yazmaya da bir isim verecek olsam adını ”kehribar taşı” ismi verirdim.
Her derde deva yazmak.

Hani cümle içinde ” bir kehribar bin derde deva ” gibi. Ne çok kehribar mektuplar yazdım hiç biri adresine ulaşmadı. Kırk derde deva kehribar taşım

Ayrılık için de taşların diyecek sözleri var…”taş altında olmasın da dağ ardında olsun…Sağ olsun da selamı gelsin deriz.
Öyle ya bir ölüme çare yokmuş…..

Bağrına taş basmayı bilen ananın kızı olarak yoluma engel tüm taşları da temizleye temizleye, gerekirse üzerine basa basa yürümeyi iyi öğrendim.Taktım kehribar taşımı boynuma,bana bir şey olmaz artık.

Her taş yerinde ağırdır. Varsın taş yürekli olmayalım da kendi ağırlığımızı kendi sırtımızda taşırız. Bir kilit taşı bizi tutar bağlar hayata yeniden. Sektiririz taşlarımızı bendini aşıp giden sularda.

Taşı zamanı geldiğinde yerine koymak gibi yazıya son noktayı koymak. Dostun attığı taş baş yarmaz mış..Yarılmasının başımız, tükenmesin aşımız…….

Türkülerde de yerini almaz mı hiç taş…”hangi taş büyükse git vur başını ”demişler

Çay taşı, çakmak taşı demişler.
Çay taşı, Çakmak taşı

Ay doğdu, batmadı mı
humâr göz yatmadı mı

Seni yaratan Allah oy
Beni yaratmadı mı
Beni yaratmadı mı oy oy oy

çay taşı, çakmak taşı,
çatıktır yârin kaşı
çirkinle hiç bal yenmez,
güzelinen taş taşı

zeytin kelimeler

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi–VI

‘Sermaye Stoku ve Teknoloji’ alt başlığında 1920’lerin Türkiyesi’nde tarımsal üretimin hala tarih öncesindeki tekniklerle yapıldığını savunan Tezel, iç bölgelerde kullanılan sabanın neolitik çağdaki gibi ucuna çakmak taşı cinsinden sivri bir taş takılmış kanca biçimli bir odun parçası olduğunu tasvir etmekteydi. Tohum ekme işinin ve hasadın elle yapıldığını, altı taşlı ilkel bir döven kullanıldığını, tanenin sapından ayrılması için de binlerce yıl öncesindeki gibi rüzgârdan yararlanıldığını ekliyor ve sarsıcı bir ifadeyle “Bir Hitit köyündeki buğday üretiminin 1920’lerin başında Orta Anadolu’daki durumdan pek farklı olduğunu sanmıyorum” demekteydi.1

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi-VI

Kemalistlerin Türk Lirasını altın ve yabancı paralar karşısındaki değerini adeta ‘ulusal bir namus’ gibi gördüğünü tespit eden S.Tezel, Türkiye’deki bankacılık sektörü içinde yabancıların yerinin hızla daraldığını ve 1924’teki % 78’lik oranın 1950’de % 14’e gerilediğini detaylarıyla beraber aktarmaktadır. Bu; başta İş Bankası olmak üzere devletçe kurulan Emlak – Eytam Bankası, Sanayi – Maadin Bankası ve özel sektörce kurulan Yapı – Kredi Bankası, Akbank gibi bankaların yanında Cumhuriyet dönemine iflasın eşiğinde giren Ziraat Bankası’nın da ayağa kaldırılmasının bir sonucu olarak görülmektedir.3

Ulaştırma alanındaysa 1923 – 1950 arasında karayolu taşıtı sayısının 1.500’den 26.500’e ve yolların uzunluğunun 13.900 kilometreden 24.200 kilometreye ulaştığını yazan Yazarımız, demiryollarında ise 1923 ile 1938 yılları arasında 3.000 kilometrelik ray döşendiğini ve bu 15 yıllık zaman aralığında demiryolu yük taşımacılığında kişi başına 20 ton/km’den 79 ton/km’ye erişimi tablolandırmaktadır. Buna göre 1927 – 1950 arası sanayi kesimindeki istihdam % 88 oranında artmış, 10 bin ve üzeri nüfuslu yerleşim yerlerinin toplam nüfus içindeki payı ise % 18,5’e yükselmiştir.4

“Cumhuriyet’in Siyasal Yapısı ve Bir Kapitalist Gelişme Stratejisinin Belirginleştirilmesi” başlığındaki dördüncü bölüm ‘Türk Bağımsızlık Hareketi ve Toplumsal Özellikleri’ kısmında ilginç bir cümleyle başlıyor: “T.C. bir anlamda Yunanlıların akim kalan Anadolu maceralarının ürünüdür.” Padişah ve İstanbul Hükümetinin gölgesinden çıkamayan başta İstanbul ve İzmir gibi yörelerdeki birçok varlıklı Müslüman-Türk’ün işgalcilerle işbirliği içine girmesi, yerli Hıristiyanların Müslüman çoğunluğa rağmen Rum ve Ermeni devletleri kurulması için başkışkırtıcılık yapmalarının binlerce yıllık vatanları kaybetmelerine sebep olacak tarihî bir hata olması, Türk bağımsızlık hareketinin Osmanlı’daki ‘Batılılaşma’ geleneğinde yetişen asker-sivil bürokrat ve aydınlardan oluşması gibi ilginç saptamalarla da devam ediyor.5

‘1923-1950 Arasında Siyasal Rejim ve Hükümet’ kısmında Büyük Millet Meclisi üyeliğinin hiyerarşik bir liderlik yapısı içinde ‘tek adam’ın atamasına bağlı olduğunu savunan Yazar, 1920-1950 arasında Meclis’e girenlerin % 47’sinin kamu görevlisi olduğunu tespitlemektedir. Partinin yerel kadrolarının Anadolu’nun eşrafı olarak gören Tezel, 1937-1939 yılları arasında resmî parti örgütüyle devlet yapısının bütünleştirildiğini fakat polis ve ordunun bunun dışında tutulduğunu beyan etmektedir.6

1 Sayfa 119-120

2 Sayfa 130 – 135

3 Sayfa 145 – 150

4 Sayfa 151 – 156

5 Sayfa 157 – 160