24.9 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 551

Seçim Değil Ama Siyaset Murdar Oldu

Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı ve milletvekili Binali Yıldırım bugün yaptığı basın açıklamasında, kaybettiği 31 Mart seçimleri için “Bu seçim murdar olmuş bir seçimdir. Murdar olmuş etin kavurması olmaz” şeklinde açıklama yaptı.        Açıklamayı okur okumaz, “acaba tam olarak ne demek istedi?” düşüncesiyle hemen Türk Dil Kurumu’na başvurdum. TDK’ya göre “murdar” kelimesi şu anlamlara gelmektedir. 1) sıfat Kirli, pis. 2) Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse). 3) Dini kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan). (http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama= gts&guid=TDK.GTS.5cb4b9f6c880f7.00082785 )

Binali Yıldırım’ın “murdar” sözünü hangi anlamda kullandığını bilemiyorum ancak bildiğim bir şey var ki hakikatte seçim değil ama siyaset murdar oldu.

 

Türkiye’nin Ak Parti Kaynaklı Problemi

 

Ak Parti’nin ve yöneticilerinin Türkiye’nin problemlerine karşı lakayt tavrını, ülkenin problemlerini çözmek gibi bir dertlerinin olmadığını, eskaza ülke problemlerini dert etseler bile bu problemleri çözmek için gereken evsaf ve kabiliyete sahip olmadıklarını yazmaktan usandım. Ak Parti’nin yönettiği Türkiye’ye baktığımda, Peter Prensibi’nin (*) dünyada başka hiçbir ülkede ve organizasyonda görülemeyecek şekilde hayata geçtiğini görüyorum.

Ancak, Türkiye’nin Ak Parti kaynaklı problemi çok daha büyük. Ak Parti sadece Türkiye’yi kötü yönetmekle kalmıyor, bu ülke insanının mazisinden tevarüs eden değerleri birer birer yıkıp tarumar ediyor. Ak Parti, iktidarının özellikle son yıllarında demokrasiyi, hukuku, eğitimi zaten yerle bir etti. Mental olarak ise siyasi ahlakı, siyasi nezaketi, devlet olgunluğunu, dini duygu ve hisleri, helal-haram hassasiyetini ve en önemlisi güvenilirlik kavramlarını harap etti.

 

Millet İradesine Darbe

 

İstanbul’da seçimi CHP (daha doğrusu Millet İttifakı) adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığının belli olduğundan beri Ak Parti’nin bütün ayarları bozuldu. Seçim sonuçları belli olalı iki haftadan daha fazla bir süre geçmesine rağmen Ekrem İmamoğlu’na mazbatası hala verilmedi. Kanuna ve hukuka açıkça aykırı usullerle tekrar tekrar oy sayımı yapılarak seçim sonuçları sulandırıldı ve adeta millet iradesine darbe vuruldu.

Seçim sonuçlarıyla alakalı asıl traji komik olansa Ak Parti yöneticilerinin seçimlerin şaibeli olduğu(!), CHP’nin taşıma seçmen uygulaması yaptığı (!), özelikle Büyükçekmece’de sahte seçmen kayıtları olduğu (!) gibi absürt iddialar ileri sürmeleriydi. Hâlbuki daha seçimlerden önce muhalefet özellikle bu sahte seçmen kaydı konusunda yoğun itirazlarda bulunmuş, YSK ve Ak Partili yetkililer ise bu itirazlara bıyık altından gülerek Türk seçim sisteminin dünyanın en güvenli seçim sistemi olduğu yönünde cevaplar vermişlerdi. Tabi ki itirazlar da reddedilmişti.

 

Okey Oynarken Taş Çalıp Mızıkçılık Yapan Çocuk

 

Henüz bir üniversite öğrencisi olduğumuz ve arkadaşlarımızla sabahlara kadar okey oynadığımız rint zamanlarımızda, okey oynarken taş çalan eden bir arkadaşımız vardı. Bu arkadaşımız ne zaman taş çalmasına rağmen mağlup olsa, masadaki diğer oyuncuları taş çalmakla itham eder ve hemen mızıkçılığa başlardı.

31 Mart seçimlerinden beri “şaibe”, “hile”, “sahte seçmen” diye bağıran Ak Parti, benim gözüme, okey oynarken taş çalıp mızıkçılık yapan çocuk gibi görünüyor.

Birilerinin Şahsi Menfaatlerinin Temin Edilmesi

 

Siyaset kurumu dünyanın her ülkesinde taht oyunlarıyla, entrikalarla yürür. Ancak siyasetin dünyadaki hiçbir ülkede son yılların Türkiye’sinde olduğu kadar bayağılaştığına şahit olamazsınız. İki sene önce bir tane adamın şahsi kariyeri için bir referandum yaptık ve referandum devam ederken seçim kuralları değiştirildi. Böylece, uğruna referanduma gidilen adam kariyer hayallerine vasıl oldu.

Bugün olansa farklı değil. Sırf bir tane adam belediye başkanlığı seçimlerini kaybetti diye, demokrasi, sandık, seçim, millet iradesi ve hukuk ayaklar altında çiğneniyor. Bu adam belediye başkanı olsun diye seçimlerin -millet iradesine ve hukuka aykırı şekilde- yenilenmesi bile gündemde.

Siyaset, vatandaşların sorunlarının çözülmesi için var olan bir kurum, birilerinin şahsi menfaatlerinin temin edilmesi için değil.

 

Siyaset Kurumunun Yeniden Dizayn Edilmesi Gerekmektedir.

 

Başa dönelim. Binali Yıldırım’ın, “Bu seçimler murdar olmuştur” derken, murdar sözünü hangi anlamda kullandığını bilmiyorum. Ama tekraren belirteyim ki Türkiye’de asıl murdar olan seçimler değil, siyasetin ve siyasi partilerin bizzat kendileridir. Ve ben burada “murdar” kelimesini TDK’nın tanımladığı üç anlamda da kullanıyorum.

Türkiye’de siyaset kurumu kokuşmuş durumda. Siyaseti bu kokuşmuşluktan kurtarmak için, sahneye sürekli olarak yeni yüzler çıkacak şekilde siyaset kurumunun yeniden dizayn edilmesi gerekmektedir.

Bu dizayn etmeye de mevcut tüm siyasi partilerin ve artık derisi kalınlaşmış, ar damarı çatlamış bir kısım siyasetçilerin lağv edilmesiyle başlanması lazımdır.

 

 

(*) Peter Prensibi; “Bir hiyerarşi içerisindeki her birey kendi yeteneksizlik seviyesine kadar yükselir” şeklinde özetleyebileceğimiz teori.

 

 

Şehir Hastaneleri

Ülkemize yapılan her yatırıma sevinmek, vatan ve millet sevdalısı insanların normal davranışı olması gerekir.

Fakat son zamanlarda yapılan ve yapılması planlanan bazı dev yatırımlar bende sevinç yerine endişe ve hüzün duyguları yaratıyor.

Var olan Atatürk Havaalanını kapatıp, şehir dışında İstanbul Havalimanı adıyla çok daha büyüğünü, hem de sıfırdan “yolcu garantili” Yap- İşlet- Devret usulüyle yapılmasına sevinemiyorum.

İlave kapasiteye ihtiyaç varsa, Sabiha Gökçen’in kapasitesi artırılabilirdi. (Böyle yapsak 7 milyar dolarlık dış borç almayacaktık ve yılda 500 milyon dolar daha az dış borç faizi ödeyecektik.)

O da yetmezse bir yandan Atatürk Havalimanını çalıştırırken aynı zamanda neden aynı ölçekte veya biraz daha büyük başka havaalanı yapmadığımızı sorguluyorum. Mesela “Londra’da beş havalimanı yapan İngilizler birden daha mı az akıllı?” diye düşünüyorum.

“Kanal İstanbul” adı altında yapılacak yatırımın tam da “ekonomik tetikçilerin” yönlendirilmesiyle yapılan verimsiz ve ülkemizin ekonomik kaynaklarını kurutacak yatırım sınıfına girdiğini düşünüyorum.

Uluslararası antlaşmalarla yabancı gemilerin bedava geçebildiği İstanbul Boğazı gibi doğal ve geniş bir kanal varken, gemilerin yapılacak kanaldan para vererek geçmek isteyeceklerine inanamıyorum.

Trakya Bölgemizi ikiye bölecek kanal üzerinde kaç tane “Boğaz Köprüsü” yapılması ihtiyacı doğacağını düşünmek bile istemiyorum.

Bunlarla ilgili düşüncelerimi ileride belki başka yazı konusu yapabilirim.

“Şehir Hastaneleri” adı altında yapılan dev hastanelerin de sevinemediğim yatırımlar arasında olduğunu sayabilirim.

Hafta sonu Antalya’da yapılan Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası‘nda sunulan tebliğler arasında “Şehir Hastaneleri” konusu da vardı. Bu hastaneler hakkındaki endişelerim, konunun uzmanı olan Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu‘nu dinlediğimde tam bir üzüntüye dönüştü.

Aşağıda bu sunumdan aldığım notları ve diğer bazı bilgileri paylaşıyorum. Kararı siz verin.

*****************************

Şehir Hastanelerinin Maliyeti

Şehir Hastaneleri devletin bir özel şirket grubu ile yaptığı uzun süreli sözleşmelere göre yapılmakta. Yerini devletin verdiği, projesini devletin hazırladığı hastanelerin inşası, cihazların ve finansmanın teminini şirketler grubu yapmaktadır. Devlet 25 yıllığına hastaneyi bu şirkete kiralamaktadır. Devlet belirlenen sayıda hasta garanti etmekte, bu sayının altında kalırsa garanti edilen sayı ile aradaki farkın hasta başına ücretini devlet ödemektedir.

Kalkınma Bakanlığı’nın raporuna göre, 18 Şehir Hastanesi yapılıyor. Sözleşme değeri 10,6 milyar dolar olan bu hastaneler için 25 yıllık dönem içinde her yıl yapılacak ödemelerle birlikte ödenecek para 30,3 milyar dolar olacak.

Şirketler yalnızca kiradan 25 yıl içinde 20 milyar dolar kazanacak. Bu da dolar bazında yıllık yüzde 8 gibi bir kazançtır. Bu tefeci faizlerinde bile görülmeyen yüksek bir kazançtır. Dolar bazında yüzde 1,5-2 gibi oranlar makul sayılmaktadır.

Hastaneyi yapan şirket sadece kira geliri de almayacak. Yapılan anlaşmaya göre hastanelerin en çok gelir getiren, Röntgen, MR, PET gibi birimleri, hastane laboratuarları, bakım onarım hizmetleri, hastane içinde ve dışında yapılan dükkânlar, otel, otopark gelirleri ve diğer 19 kalem hizmetin gelirleri de hastaneyi yapan şirkete ait olacak.

Hastaneyi yapan şirket böylesine ballı kazançlar elde ederken bu hastanelerin devlete maliyetleri nasıl olacak?

Bu hastanelerde hasta yatağı başına düşen maliyet özel hastanelerin ortalama maliyetinin 3,5 katı olacak.

Birim maliyet artsın diye bu hastanelerde yatak başına düşen kapalı alan modern hastanelerden yüzde 40 daha fazla olarak projelendirilmiş. Böylece birim inşa maliyeti yükseltilmiş. Bu arada devletin enerji, bakım onarım ve temizlik giderleri de artmış olacak.

Döviz bazında alınan kredinin ödenmesi de döviz olarak yapılacağından, bu hastanelerin hizmetlerinden yararlanacak olan vatandaşlarımız, her kur artışından kaçınılmaz olarak etkilenecek.

Şehir Hastanelerinin bir yıllık kirasıyla 150 yataklı 64 hastane yapabiliriz. Peki, neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim?

***********************************

Şehir Hastanelerinde Hizmet Kalitesi ve Hizmete Erişim

Tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre hastanelerde ideal yatak sayısı 200-600 arasıdır. 600 yatağın üstünde verimlilik açısından sorun yaşanmaktadır. Türkiye ise 1.000- 4.000 yataklı hastaneler inşa ediyor.

Bir başka önemli husus ise ölçekleri itibariyle şehir merkezlerinde arsa bulunamadığından bu hastaneler hep şehir dışına yapılmakta.

Şehir Hastanesi yapılan il merkezlerinde halen hizmet üreten devlet hastaneleri kapatılacaktır.

Mesela Denizli’de 1.000 yataklı Şehir Hastanesi faaliyete geçtiğinde Denizli Merkezdeki toplam yatak kapasitesi 995 olan iki devlet hastanesi kapatılacak.

Mersin’de 1.294 yataklı Şehir Hastanesi kuruldu. 812 kapasiteli iki hastane kapatılıyor.

Adana’da 1.550 yataklı ŞH açılınca, toplam kapasitesi bunun kadar olan üç hastane kapatıldı. Bunlardan bir tanesi 5 yıl önce hizmete girmiş.

Kocaeli’de 1.180 yataklı Şehir Hastanesinin 2020 Mart ayında hizmete girmesi planlanıyor. Merkezdeki hastanelerin akıbeti ne olacak bilmiyoruz.

Ankara’da 3.600’er yataklı iki Şehir Hastanesi hizmete girince merkezdeki 12 kamu hastanesi kapatılacak.

İstanbul’da toplam yatak sayısı 6.780 olan iki şehir hastanesi hizmete girince merkezdeki kaç hastanenin kapatılacağı belli değil.

Yoğun trafik sorunları olan bu şehirlerde acil hastaların şehir dışındaki hastaneye erişimi sırasında can kaybı veya hastalığın tedavisinin güçleşmesi gibi ciddi sıkıntılar yaşanacak.

Kapatılacak olan devlet hastanelerinin bir kısmı yeni veya yenilenmiş hastanelerdir. Yapılacak Şehir Hastaneleri bütün teçhizat ve donanımıyla sıfırdan yapıldığından, kapatılan devlet hastanelerinin cihazları muhtemelen hurdaya çıkacaktır.

Dünyanın terk ettiği bu verimsiz hastaneleri neden yapmakta direniriz?

Neden var olan hastaneleri kapatırız? Ve yeni hastanelerin neden bu kadar pahalıya mal olduğunu sorgulamayız?

 

 

Ne Yazık ki Artık Gülmüyoruz, Gülemiyoruz…

Her sabah uyanıp da sokağa çıktığınızda çevrenizden gelip geçen insanlarımızın yüzüne şöyle bir bakın!

Hiç gülen, gülümseyen bir çehreye rastlıyor muyuz?

Hadi sabahın erken saatleri bu kadar erkenden neye gülümseyelim dedikten sonra, günün ilerleyen saatlerine bir bakalım!

Gülümseyen, gülen hatta kahkaha atanımıza rastlayabiliyor muyuz hiç?

Ne evlerden, ne sokaklardan, ne okullardan, ne iş yerlerinden şen şakrak gülme sesleri duyabiliyor muyuz?

Artık eğlenmiyor, eğlenemiyoruz!

Neşemiz gitti, bizi terk etti adeta…

O eski güldürü ustaları da yok ki, günlerimize neşe katsınlar.

Olanları da tereddüt etmeden öteler, dışlar olduk!

Somurtkan çehrelerle, homurdanan seslerle dolu çevremiz…

Mevsimlerin en güzelini baharını yaşarken milletimiz, en azından doğal güzelliklerden etkilenerek gülümseyebilse ne güzel olacak diye düşünüyoruz ama olmuyor, bir anda yaşadığımız gerçeklerle karşı karşıya kalıyor beynimiz!

O gerçeklerde neler yok ki:

PKK, DEAŞ, FETÖ terör örgütleri belasının ülkemize verdiği onca zarara,

Bu uğurda verdiğimiz şehitlerimize, gazilerimize,

Ondan, bundan çekişmelerine,

Ortadoğu’da yaşanan savaşların ülkemizdeki olumsuz yansımalarına,

Yangın yerine dönen ülkesinden kaçıp da ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli göçmene,

Ülkemiz üzerinde sinsi emellerine gerçekleştirmek adına türlü oyunların peşinde olan dış mihraklara,

Stratejik ortağımız gibi görünüp de kimi terör örgütleriyle iş birlikteliği yapan sözde dostlarımız ABD’nin, AB’nin yaptıklarına,

Son beş yılda yedi kez seçim yaşayan, giderek değişen dönüşen ülkemize,

Milletimizin yapısal niteliklerinde oluşan adeta iki kutuplu yapısına,

Ülkemizin siyasi atmosferine yansıyan sert üsluplu söylemlere,

Hele ki 31 Martta yapılan yerel seçimlerden sonra yaşananlara bakıldığında:

Yaşadığımız bu gerçeklere bir de ülkemizin o büyük ekonomik sıkıntılarını, işsizliğin had safhaya ulaşmasını da kattığımızda; gülümsemek, gülmek ne mümkün?

Mutfaklarımız yangın yeri, çarşıda pazaryerinde fiyatlar el yakıyor!

Toplumuzun içi şişti, sokakta yürüyen insanlarımızın yüzü asık, sıkıntılı…

Birbirimize karşı hiç hoşgörülü değiliz.

Her geçen gün bu olumsuzluklar giderek artıyor. Her başlayan günde yaşanan nice olumsuzlar, bir sonraki güne ekleniyor!

Ama artık bitmeli!

Çünkü yaşanan bunca olumsuzluğu hiç de hak etmiyor milletimiz.

Ülkemiz yeniden canlanmalı, bu canlılık toplumumuzun her yanını sarmalı.

Bizler aslında geçmişten geleceğe özü sözü bir, birbirine yürekten bağlı bir toplumuz. Kıvançta da tasada da bir ve beraberiz.

Geleneksel yapısı bu kadar sağlam bir milletin en azından gülümsemek de hakkı. Tamam, kahkahalar atmayalım ama artık azıcık da olsa gülelim.

Önce kendimizden başlayalım, yeniden gülümsemeyi, gülmeyi deneyelim.

Hoşgörülü bir toplum olalım, birbirimize sırtımızı dönmekten vazgeçelim. Her sabah evden çıktığımızda tanıdık olsun olmasın selam vererek, azıcık gülümseyerek çevremize neşe saçmak o kadar zor mu?

Tabii ki, değil.

Ama böylesi bir ortamı yaşamak için olumlu güzelliklerin de çevremizi sarması gerek.

Ülke yöneticilerinin toplumumuzu rahatlatan mesajlarının duyulması, bu rahatlamayı sağlayacak icraatların yapılması ama öncelikle de ülkemizin ekonomik yapısının düzelmesi, mutfaklardaki yangının söndürülmesi o unuttuğumuz, unutulan gülücükleri de geri getirecektir.

Hadi bir gayret!

En azından umudumuza gülelim, gülümseyelim. Somurtmak bize hiç yakışmıyor.

Bu sıkıntılı günler de bitecek. Ülkemizin gülen yüzüne, gülen çehrelere olan hasretimiz mutlaka sona erecektir.

Unutulmasın ki; yürekleri sevgiyle dolu, çevresine saygılı bireylerin hem kendisi, hem de yaşadığı toplum gülümser.

 

 

İstanbul Mahallî İdareler Seçimini; Tecrübeli Siyasetçi ve Hukukçu Av. Yaşar Topçu ile Değerlendirdik.

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle Efendim, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul mahallî idareler seçimi hakkında konuşmak istiyorum. Meselenin kazanan-kaybeden yönünü değil, sandıktan çıkan millî irâdenin zedelenip zedelenmediği yönünü irdeleyeceğiz.

Organize usulsüzlükten bahsediliyor. Bu tabirle ifade edilmek istenen husus nedir?

Av. Yaşar Topcu: Organize usulsüzlük diye ifade edilen, seçmen kütüklerinin yazımı sırasında o seçim çevresinde oturmayan kişilerin yazılmış olması. Örnek olarak verdikleri oturmaya uygun olmayan binalarda onlarca seçmen yazılmış olduğu iddiası.

Çetinoğlu: Bu ithamın muhatabı kimdir, kimlerdir?

Av. Topcu: Bu ithamın esas muhatabı Seçmen Kütükleri Genel Müdürlüğü’dür. Her seçimde seçmen kütükleri bu genel müdürlük tarafından güncellenir. Muhtarlıklarda askıya çıkarılır. Ayrıca seçime katılan partilere de bir kopyası verilir. İtiraz ve düzeltmeler için uygun bir süre YSK tarafından tespit ve ilan edilir. Bu süre içinde seçmen olarak yazılmayanlar, yazılmak için başvururlar. Veya partiler o seçim çevresinde yazılmamış olanları bildirirler veya başka seçim çevresinde oturdukları halde o mahalde yazılmış olanlara itiraz ederler. İlçe seçim kurulları bu itirazları inceleyerek karara bağlar. İtirazlar için verilen süre dolduktan sonra seçmen kütükleri muhtarlıklar itibariyle kesinleşir ve askıdan inerler. Süre dolup seçmen kütükleri kesinleştikten sonra artık seçmen kütüklerine itiraz edilemez.

Çetinoğlu: Yani ‘o konu kapanmıştır.’ Diyorsunuz. Vaktiyle söylendiği gibi; ‘Atı alan Üsküdar‘ı geçti…’

Peki Efendim, İtirazlar üzerine geçersiz oyların tetkik edilmesi veya tamamının yeniden sayılması hususunda seçim kanununda belirlenmiş esaslar var mı? Bu esaslara aynen riayet ediliyor mu, sapmalardan söz edilebilir mi?

Av. Topçu: Oy verme işleminin başlamasından seçim sonuçlarının tutanağa bağlanması sonrasındaki hukuki süreler içinde geçersiz sayılan oylara da itiraz edilebilir. Ancak sandık kurullarının veya seçim kurullarının işlemlerine karşı gerekçe gösterilmeden yapılan itirazlar dinlenmez. Meselâ: Bir sandıkta veya seçim çevresinde geçersiz oyların itiraz edeler tarafından çok olduğu iddiası ile yapılan itirazlar dinlenmez. Geçersiz oylara yapılan itirazın dinlenmesi için mutlaka o oyların geçerli veya geçersiz sayılması gerektiğine dair muhalefet şerhleri aranır. Veya geçersiz oyların tutanağa yazılması sırasında sayı ile alakalı hata yapıldığı adet ve sayısının yanlış yazıldığı sayım cetvelleri ve tutanaklarla ispat edilmelidir. Sadece soyut (mücerret) yani elle tutulup gözle görülmeyen, delilsiz ve hayali iddialar bu oyların sayımının yeniden yapılması için yeterli sebep değildir.

Çetinoğlu: Seçim akşamından bu görüşmeyi yaptığımız ana kadar yapılanlar Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) güvenilirliğini zedelemiş midir? Ne sebeple? Zedelemiş ise nasıl telâfi edilebilir?

Av. Topçu: Evet. Son yıllarda bütün seçim sonuçlarını yalnızca Anadolu Ajansı (AA) duyurmuştur. İlçe ve il seçim çevreleri ile YSK’dan seçim sonuçları bütün medya organlarına Anadolu Ajansı tarafından iletilmiştir. Seçim gecesi her zaman yaptığı gibi AA hep iktidar oylarının çoğunluk sağladığı toplamalara öncelik vererek sonuçları duyurmuştur. Gerçek durum çok ileri saatlerde anlaşılabilmiştir. Bu seçimde de aynı şey yapıldı. Bu yetmedi, AA İstanbul seçimlerinde CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun öne geçtiğini duyurmak istemedi, yayın akışını durdurdu. YSK bir basın bilgilendirmesi sırasında Ekrem İmamoğlu’nun seçimi önde tamamladığını ifade ettikten sonra AA’nın kendilerinin müşterisi olmadığını YSK’nun siyasi partilere seçim sonuçlarını ilettiğini bildirerek bu tarafgirliğe sözüm ona bulaşmamış oldu. Mademki AA, YSK’nun müşterisi değildir. Mademki taraflı yayın yapmaktadır… O zaman YSK’nun sonuçları sadece siyasi partilere değil isteyen bütün medya organlarına vermesi, halkın seçim sonuçlarından anında haberdar olmasını sağlaması gerekirdi.

Çetinoğlu: Aksaklıkların, sandık kurulu başkan ve üyelerinin yeterli ölçüde bilgi sahibi olmayışları sebebiyle yaşandığı düşünülebilir mi?

Av. Topçu: Düşünülebilir. Her seçimde olabildiğince tecrübeli sandık kurulu başkanlarının görev yapması seçimin sağlıklı sonuçlanması için önemlidir. Ancak, ilçe ve il seçim kurullarında görevli memur ve seçim işleri müdürlerinin iktidara yakın kişilerden olması arzusunun altında yatan önemli sebeplerden birisi de sandık başlarına yazılacak sandık kurulu başkanlarının hemen her yerde bu kişiler tarafından tespit ediliyor olmasıdır. Seçim hâkimleri kanuna göre o seçim çevresinin en kıdemli hâkimidir. Hâkimler iki veya üç yılda bir görev yerleri değiştiği için yeni görev yerinde ilk yapacağı seçimde seçim işleri kalemindeki müdür veya memurlara fazlasıyla muhtaçtır. Aslına bakarsanız, ilçelerde ve illerde sadece seçim işlerine bakan hâkimlikler kurulmalı ve seçim işleri düzene sokulmalıdır. Hatta partilerin üyelerinin kayıtları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında değil, ilçe seçim kurullarında tutulmalıdır.

Çetinoğlu: Sandık Kurulu başkan ve üyelerinin vazifelerini tam ve doğru olarak yapmamış olmalarının bir müeyyidesi var mı?

Av. Topcu: Hayır bir yaptırımı (müeyyidesi) yok.

Çetinoğlu: İstanbul mahallî seçimleri ile alakalı olarak YSK tarafından farklı ve seçim öncesinde yayınlanan tebliğlerde belirtilen prensiplere, daha da önemlisi içtihatlara aykırı uygulamalar yapıldığı iddia ediliyor. Yorumunuz nedir?

Av. Topcu: Evet! Bu iddiaların doğru olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki son yıllardaki seçimlerde YSK kendi içtihatlarına da uymayan kararlar verdi.

Çetinoğlu: Sandık ve Yüksek Seçim Kurulu üyeleri de yanılabilir, normaldir‘ denilebilir mi? Denilemez ise, müeyyidesi nedir?

Denilebilirse, ‘millî irâdenin tecellisi’ nasıl mümkün olacaktır?

Av. Topçu: Bu sorunuzdaki ‘yanılma‘ deyimi yerine ‘yanlış karar verme‘ denilmesi daha doğrudur. Çünkü bu kurulların önlerindeki her şey yazılı olarak durmaktadır. Burada yanılma söz konusu olmaz. Olsa olsa bu bilgi ve belgelere dayalı kararlarda hukuken yanlışlık yapma söz konusu olur. Seçim hukuku açısından İlçe ve İl seçim kurulları da birer yargı yeridir. Kararları da yargıya uygun olmak zorundadır.

Çetinoğlu: Oyların yeniden sayılacak olması, ‘meselenin yargıya intikal ettiği‘ şeklinde bir hüküm olarak kabul edilebilir mi?

Cevabınız ‘evet‘ ise, yargıya intikal etmiş bir mesele hakkında şahısların görüş beyan etmelerinin müeyyidesi nedir? Bu müeyyideyi kim uygulayacaktır, uygulamayanlar hakkında hangi işlem yapılabilir?

Av. Topçu: Oyların yeniden sayılması tabiiki bir yargı kararıdır. Yargı kararları hakkında kişilerin görüş beyanını engelleyen bir kural yoktur. O kişinin kendi görüşüdür. İfâde özgürlüğü içinde görüşünü söyler.

Çetinoğlu: İstanbul mahallî idâreler seçimi ile alakalı olup bitenler muvâcehesinde ‘tarafsızlık prensibi’nin ihlal edildiği kanaatinde misiniz? Hangi sebeple?

Av. Topçu: Evet. Başka önceki seçimlerde muhalefetin yaptığı benzer itirazlarla İstanbul seçimleri bu kadar uzun süre (halen 11 gün) bekletilmedi. YSK İstanbul sonuçlarını ‘geçici sonuçlar’ olarak dahi ilan etmedi.

Çetinoğlu: Oyların yeniden sayılması sürecinin ‘bilinçli bir prova’ olduğu söyleniyor. Olabilir mi? Olabilirse, neyin provası olduğu hakkındaki yorumunuzu lütfeder misiniz?

Av. Topcu: Her halde bundan sonraki seçimlerin provasıdır diye düşünülebilir.

Çetinoğlu: Bu röportajın son sorusu: İtirazların olduğu sandıklara münhasır olmak üzere yeniden seçim yapılabilir mi?

Av. Topcu: Kesinlikle hayır!

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

Av. YAŞAR TOPCU:

 

1941 yılında Sinop’un ilçesi Boyabat’ta dünyaya geldi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Serbest avukatlık, 18., 19., 20. ve 21. dönem Sinop milletvekili, 20 Kasım 1991 – 25 Haziran 1993 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanı olarak görev yaptı. 21. Dönemde Anavatan Partisi milletvekili ve 30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999 tarihleri arasında Bayındırlık ve İskân Bakanı oldu.

Evli ve 3 evlât babasıdır. Ankara’da ikamet etmektedir.

 

 

Bilinçli Cehalet

Bir konuya girmek, bir konuyu bilmek ve anlamak istiyorsak…

Önce ona muhatap olmalı.

Bunun için de kendimizi bir iyice hazırlamalıyız.

İyi bir dinleyici, iyi bir gözlemci olmalı.

Söylenileni hemen ne kabul etmeli ne de red…

Önce iyice bir dinlendirmeliyiz.

Gördüğümüz hakkında ise hemen hükme varmamalıyız.

Çünkü dış görünüş ve dış görüntü, çok zaman yanıltır insanı.

Yine bir konuya girerken veya onu anlamaya çalışırken

“Bilinçli Cehalet Kuralı”nı uygulamak lâzım.

Yani geçici olarak her yerden ve her şeyden soyutlanmak gerek.

Çünkü bilginin hafızaya aktarılmasında,

Bir köprü başı vazifesi gören kara tahtaya,

Yeni bir şey yazmak için; önce tahtayı silmek, temizlemek;

Sonra da yazılan üstünde yoğunlaşmak icabeder.

Ayrıca konuya vâkıf olana kadar nötür kalmak lâzım.

Üstelik ne bilmeli ne bilmez olmalı.

Ne kabul, ne red. Ne evet, ne hayır.

İki tarafa da eşit mesafe ve uzaklıkta kalmalı.

Konuyu iyice tartmalı. Mantık süzgecinden geçirmeli.

Fakat bazan anlamazlığın da, bilmezliğin de,

Akıl almazlığın da bilmek demek olduğu bilinmeli.

Kim söylüyor? Kime söylüyor?

Ne söylüyor? Niçin söylüyor?

Yani amacı ne? Ve ne makamda söylüyor?

Yani ehil olarak mı konuşuyor?

Yetkili olarak mı konuşuyor?

Bilen biri olarak mı konuşuyor?

Çünkü söz kuvvetini nispetinden alır.

Söyleyenin durumuna göre söz etkili olur.

Yoksa söz havada kalır.

İşte bütün bunların hepsini nazara almalı.

Göz önünde bulundurmalı.

İleri sürülenleri iyice tartmalı.

Her söylenene inanıp, hemen kalbe yol vermemeli.

Kalpte ona yer ayırmamalı.

Daha doğrusu kalbe girmesine fırsat tanımamalı.

Mihenge vurmalı. Altınsa almalı. Bakırsa el sürmemeli. Geri çevirmeli.

Bütün bunlardan sonra söylenilen, okunulan veya dinlenilen; bir de kabul görür,

Akla uygun düşer, mantıklı gelir, gerçeğin ta kendisi olursa, artık değmeyin keyfe…

Konuya, konudaki gerçeğe dört elle sarılmalı. Zihinde en mûtena yere konmalı.

Artık bütün dünya aksini savunsa, o bildiğinden şaşmamalı. İnandığından geçmemeli.

Şek ve şüphe etmemeli. Asla sarsılmamalı.

“Hakiki imanı (inancı) elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir!”

Hükmüne nazîre ve benzer olarak o da benimsediği gerçeğe sım sıkı sarılmalı.

Onu iyice muhafaza etmenin yoluna bakmalı.

Çünkü gerçek; değerini hiçbir zaman kaybetmeyen,

Kaybetmeyecek olan bir cevher hükmündedir.

 

 

 

Yerel Seçimler ve Yankıları

31 Mart yerel seçimleri ileriki tarihlerde kolay kolay unutulmayacak olaylara sahne oldu. Öncelikle partili cumhurbaşkanlığı sisteminin mevcut partileri ittifaka mecbur bırakması, seçimlerin gidişatını oldukça ilginç olaylarla karşı karşıya bıraktı. Aslında başkanlık sistemini savunarak bu günkü duruma gelmesini sağlayan Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, eminim ki işlerin bu noktaya geleceğini kendileri dahi bilmiyorlardı. Şimdi kervan yolda dizilir misali, dünyanın hiçbir yerinde uygulanırlığı olmayan bir sistemi, önüne çıkan engelleri bertaraf ederek kavga dövüş, her tarafı yara bere içinde ilerlemeğe devam ediyor.

AKP ve MHP’nin Cumhur ittifakıyla yola çıkmaları, mecburen parlamentoda bulunan diğer partileri de ittifaka mecbur bıraktı. CHP ve İYİ Parti, Millet ittifakı adı altında birleşirken, HDP terörden paçasını kurtaramadığından, Fazilet Partisinin ise tek başına seçimlere girmek istemesi bu iki partiyi ittifakların dışına itti.

Lâkin Cumhur ittifakının iki lideri, kendileri dışında kalan bu dört parti hakkında gittikleri her yerde, öğle suçlamalarda bulundular ki, ne illetleri kaldı ne de zilletleri. Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir seçim propagandasında yapılmayan hakaretler, maalesef bu geçtiğimiz seçimde havalarda uçuştu. Sadece hakaret değil, tehditlerin dahi bini bin para ederdi.

Özellikle her akşam merkez medya televizyonlarının karşısına oturduğumuzda, kendilerine aydın yaftası yapıştıran konuşmacılar, liderlerin gündüz konuşmalarından aldıkları ilhamla! Milletin gözünün içine baka baka yalanlar söyleyerek algı oluşturuyorlar. Bunları televizyonlarda her gördüğümde; neden bir Dreyfus davasının kahramanı Emile Zola’mız yok diye hayıflanırım. Bunlar, bırakın dışarıda isim yapsınlar, içeride dahi tutarlılıkları olmayan, efendilerinin ak dediklerine ak, kara dediklerine kara demek için kendilerini saatlerce paralayan aydınlar!

Ülkemizde kalıcı iz bırakan aydın yetişmiyor maalesef. Bir taraftan da nasıl yetişsin ki diye kendi kendime hayıflanıyorum. Cemil Meriç’in dediği gibi: “sokaklarında kuduz köpek gibi kovalanan” bir ülkede aydın nasıl yetişir? Cezaevlerindeki eli kalem tutan düşünce suçlularını gözlerinizin önüne hele bir getirin. Muktedirler, daha iktidara gelir gelmez dememişler miydi? “Ya benden taraf olursun, ya da bertaraf! Osmanlıdan bu yana kafasını kaldıranı, ya Malta’ya sürmüşüz ya da yurtdışına kaçarak paçayı zor kurtarmışlar.

Biraz da özeleştiri

Cumhur ittifakına mensup iki parti, birbirlerine öyle mahkûmdular ki, yan çizecek veya birbirlerine dayatmalarda bulunacak halleri yoktu, o yüzden iki tarafında birbirleriyle anlaşmaları kolay oldu. Oysa Millet ittifakı öyle mi? Gerek CHP deki sol seçmen gerekse İYİ partiye mensup çoğunluk, belki de hayatlarında ilk defa birbirlerinin partisine oy vereceklerdi. Aradaki fitneciler de cabası.

Bu yüzden, oy verseler dahi, miting ve toplantılarında birbirlerine tam destek vermediler, özellikle CHP’li seçmen bu konuda isteksiz davrandı.

İYİ partinin kuruluşunda büyük heyecan vardı. Özellikle Sayın genel Başkan Meral Akşener ismi büyük sempati ve heyecan yaratmıştı. Her kesimden vatansever ve milliyetçi insanların destek verip omuzladığı parti, ne yazık ki il ve ilçe teşkilatlarındaki kurucu yönetimlerin, henüz bir yılını doldurmadan istifaya mecbur bırakılmaları, partide neler oluyor sorusunun cevabının aranmasını sorgulamaya başladılar. Onların yerine atanan yönetimler ve özellikle il başkanları zihinlerde soru işaretleri oluşturmaya başlamıştı. Partinin kuruluşundaki heyecan giderek sönmüş, Genel Merkez başkanlık divanındaki yapılanmayı gören il, ilçe yönetimlerinde görev alan yönetici ve bazı üyeler, kendilerinin dışlandığı hissiyatına kapılıp, istifa etmek durumunda kalmışlardı.

Bu durum  önlem alınmazsa maalesef devam edecektir. Bu yüzden zaman geçirmeden başkanlık divanının yeniden değişmesi, kitlelere yeni hedefler ve heyecan verilmesi gerekiyor.

 

 

Hadi Bize Eyvallah (2)

Son zil çalmak üzere be dostlar!

Paydos denmek üzere be canlar!

Tarifi ne zor bir heyecan içinde,

Korku ağır basan bir telaş içinde.

Huzuru Kibriya o büyük huzura,

O çağrılışın titreyişi içinde.

Hesaba kitaba çekilişin,

Korkusu içindeyim be dostlar!

Hesap veremeyişin sıkıntısında ah kıvranmakta,

İçin için titreyip, yüzümü elimle kapamakta.

Elim boş, yüzüm kara oluşun pişmanlığı içinde,

Pişman oluşuma pişman olmak üzereyim be dostlar.

Aman Yarabbi el aman el aman,

Hesap vermek meğer ne zor ne yaman?

Aman Yarabbi yine senden el aman el aman!

Bitti ömür kalmadı işe yarar bir iki zaman.

Ben ise soruyorum: “Hel min mezîd?” “Daha yok mu?”

Dur bakalım daha dün bir, bugün iki!

Ne çabuk harcandı ömür sermayesi?

Diye şaşkınlığımı dile getiriyorum.

Oysa okunacak ne güzel kitaplar var.

Oysa gezilecek ne güzel yerler var.

Oysa yaşanacak ne şirin yöreler var.

Oysa konuşacak ne candan insanlar var.

Oysa herşeyi paylaşacak ne güzel canlar var.

Oysa herşeyi beraber yaşayacak ne tontonlar var.

Oysa yapacak daha ne çok şeyler var.

Oysa yaşanacak daha ne çok şeyler var.

Oysa ne çok ibadete ihtiyacım var.

Oysa ne kadar tapınma gereksinim var.

Oysa ne çok tutulacak sözüm var.

Benim be dostlar!

Fakat ah ne çare?

Olduk ihtiyare.

Dokunmak üzreyiz,

Artık zülfikâre.

Olduk bizler virane.

Ömür bitti ne çare?

Olduk bizler bigâne,

Ömür bitti ne çare?

Kaldık bizler bîçare,

Ömür bitti ne çare?

Olduk ilden avâre,

Ömür bitti ne çare?

Sarılın Yaratana aşkla.

Kalın siz sağlıcakla.

Son sözüm olsun Allah.

Hadi bize eyvallah!

 

 

Borç Bırakan mı, Borcu Ödeyen mi Cennete Gidecek?

Tunceli Belediye Başkanı seçilen “Komünist Başkan” Fatih Mehmet Maçoğlu kendisine belediyenin 68 milyon TL borçla devredildiğini açıkladı.

Bunun üzerine sosyal medyada “Müslüman çalacak, komünist ödeyecek. Merak ediyorum Cennete kim gidecek?” şeklinde paylaşımlar yapıldı.

Tunceli Belediyesi için 68 milyon TL büyük para. Bu borç, çalma sonucu değil de, israf veya verimsiz yatırımlar sonucu da doğmuş olabilir.

Kimin Cennete gideceğini ise bizim bilmemiz mümkün değil. Borcu ödeyecek ve üstüne hizmet edecek olan Komünist Başkana “Allah kolaylık versin” demekten başka elimizden bir şey gelmez.

***

Bu paylaşımı okuyunca “Ulu Hakan Cennetmekân Abdülhamid Han” ve diğer “ecdadımızın“, “padişah efendilerimizin” bıraktığı borçları ödeyenleri, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü, din düşmanı gösterenler aklıma geldi.

Bilindiği gibi Lozan’da görüşülen en önemli konulardan biri Osmanlı’nın dış borçlarını kimin ödeyeceği idi. Lozan Antlaşmasına göre 167 milyon altın Osmanlı Lirası borcun bir kısmını Osmanlı topraklarında kurulan devletler üstlendi. Ama büyük kısmını, 107 milyon altın liralık borcu Türkiye Cumhuriyeti ödeyecekti.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğundan kendisine miras kalan bu Düyun-u Umumiye borçlarını 1954 yılına kadar ödemek zorunda kaldı.

Dr. Mahfi Eğilmez bu borçları 2013 yılının kurlarına göre hesap etmiş. Buna göre Osmanlı’nın Cumhuriyetimize devredilen borcu güncel değerle 500 milyar dolar idi.

Bugün dahi müthiş büyüklükte bir rakam bu. Bir de 12 milyonluk nüfusu olan, imkânları, kaynakları son derece kıt, gelişmişlik seviyesi çok geri, ilkel bir tarım ülkesi için bu rakamın ne ifade ettiğini anlamaya çalışın.

Şimdi bu rakamı aklınızda tutun. Önce borcun nasıl biriktiğine bakalım.

***********************************

Osmanlı’nın Dış Borçları

Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854 yılında yaptı. 1854- 1874 arası 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) yaptı.

Toplam 239 milyon lira borçlanmıştı ama ağır faiz yükü sebebiyle eline 127 milyon lira geçmişti. (Buradaki Lira, Osmanlı Altın Lirası demek.)

Bu alınan borçlar ile tamamen verimsiz, gösterişe dayanan, müsrifçe harcamalar yapıldı. Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı müştemilatı gibi verimsiz ve sürekli artan masraf kaynakları inşa edildi.

25 yılda bu sarayların yapımı ve diğer masrafları için toplam masraf kabaca 200 milyon Osmanlı altın lirası oldu.

Sadece saraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilecekti. Düyun-u Umumiye batağına düşmeden güçlü bir devlet yapısını koruyabilecekti.

Yıkılsaydı bile Türkiye Cumhuriyetine güncel değerle 500 milyar dolar gibi devasa bir borç kalmayacaktı.

Şimdi bu akılsızca yönetimin sahiplerini saygıyla anıp, adının önüne mutlaka “Cennetmekân” sıfatını ekleyenlerin bir kısmı, bu borçları ödeyen ve aynı zamanda Cumhuriyet tarihimizin en yüksek kalkınma oranı başaran Atatürk’ü din düşmanı ve haliyle Cehennem ehlinden görmekteler. Ve böyle göstermeye çalışmaktalar.

Üstelik Atatürk ve kurucu kadro savaşlarla tükenmiş beşeri sermaye, yabancıların kontrolündeki ekonomik kaynaklar, ilkel bir tarım toplumu seviyesindeki sosyal yapıdan modern, bağımsız bir devlet inşa ettiler. Atatürk adını anamayanların sata sata bitiremedikleri fabrika ve kurumlarımızı yaptılar.

*************************************

Şimdiki 500 Milyar Dolarlık Borç

AKP’nin yönettiği 16 yılda, Türkiye 2,2 trilyon dolar vergi topladı. Yetmedi üstüne dışarıdan borç aldı. Yetmedi 70 milyar dolarlık özelleştirme yaparak Cumhuriyetin yarattığı fabrika ve kurumları sattı.

AKP toplamda 3,5 trilyon dolarlık kaynak harcadı.

130 milyar dolar olarak devraldıkları dış borcu 500 milyar dolara çıkardı. (Bu rakamın içinde Yap- İşlet- Devret Projelerinin borcu dâhil değil.)

500 milyar dolarla neler yapılabileceğini anlamak için yaptıklarının toplam değerine bakmak kâfidir. Çok övündükleri yatırımlara yani “yollar, köprüler, tüneller, hastaneler, havaalanlarının tamamı için) harcadıkları para 100 milyar dolardır.

Bu arada toplumu da kendinin olmayan parayı harcamaya alıştırdılar. Halkımız bankalara 585 milyar TL borçlandı.

Görülüyor ki AKP yöneticileri “Cennetmekân ecdatlarının” yaptıklarını yapmaya devam ediyor.

Hegel diyor ki, “Tecrübe ve tarih öğretir ki, insanlar ve devletler asla tarihten ders almazlar.”

Oysaki Mehmet Akif Ersoy “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diye uyarıyordu.

İbret alınmadığı için tarih sık sık tekrar ediyor. Bunun için Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “TARİH GELECEKTİR” sözü çok doğru.

Erdoğan ve AKP de tarihte yerlerini aldığında, bazıları bu ekonomik mirası bırakanı da ileride “Cennetmekân” diye anarken, O’nun bıraktığı borçları ödeyerek üstüne millete hizmet edenleri “dinsiz” olarak anabilecektir.

Kaderin böyle kötü cilveleri de olsa, çoğunlukla toplumsal vicdanın herkese kendi değeri kadar itibar edeceğini ümit ediyorum.

Kendi makamının varisleri de, kendi kurduğu Diyanet gibi kurumların yöneticileri de Mustafa Kemal Atatürk‘ü unutturmaya çalışsa da, Atatürk’ün milletin gönlündeki sevgisinin her geçen gün arttığını görmek bana bu ümidi veriyor.

O’nu unutturmaya çalışanları ise tarih önemsiz birer figür olarak anacak.

 

 

Itır Yetiştirdim Penceremde

 

Ne bahar, bahar gibi, ne nisan nisan gibi
Yine o bilindik kara bulutlar oturdu gözlerime
Her yönden sert rüzgârlar esiyor,
Çarpıyor kapılar yüzüme yüzüme.
Hangi sayfayı çevirsem çocukluğum çıkıyor karşıma
Ayaklarını yere vura vura, salya sümük tepindikçe
Islanmış kibritler gibi duruyor hayat baharın orta yerinde
Koca bir kış kokusunu düşlediğim 
Mevsimin kıyısında üşüyorum
Acı yine inadına inadına, içime içime işliyor

Şimdi kalbim sadece kan pompalayan organ
Şiir yazacak hal kalmadı, dilim türkçe’yi şaşıyor
Bir tarafım haksızlığa kunfu
Diğer tarafım minder dışı
Öbür tarafım güneşi bekleyen karınca
Siz se görmezden geliyorsunuz
Üstümden geçen kara kışı.
Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır da değildi
Üç maymunu oynamayı tercih ettiniz
Ne çok yalandan madalyalarınız var yakanızda.

Nisanın ortasında yağan yağmur, esen rüzgar
Heybetini hiç bozmayan ceviz ağacım
Susmanın erdemini döküyor yapraklarından
Serçe diyor serçe.,vazgeçme hiç telaşından.
Çatıya davetsiz misafir lak lakcı leylek 
Alay ediyor benimle, hala burdamısın diye!
Ölüme de doğuma da şahit olmak, gidip gelmek değil mi,
Gözüm açık gitmez artık, toprak doldurdum gözlerime.
Yağmuru, güneşi, rüzgârı üstümde son tango ömrüme,
Itır yetiştirdim penceremde, koysunlar kalbimin üstüne.

zeytin kelimeler

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – VII

Kemalist kadronun ekonomik gelişme ideolojisini 1923’te İzmir’de toplanan İktisat Kongresi üzerinden irdeleyen Yahya Tezel; koruyucu bir gümrük politikası izleyerek sanayileşmeyi hızlandırma, köylülerin kooperatifler etrafında örgütlenmesi, birleştirilmiş bir iç piyasa oluşturma, demiryolu ve karayolları yapımına ağırlık verme gibi temel yaklaşımlara rağmen kapitalizme ve vesayet getirmeyen yabancı sermayeye karşı olunmadığını beyan etmektedir. Kongrede kabul edilen Misak-ı İktisadî’nin de romantik bir metin olma özelliğini taşıdığını söylemektedir.

Kongreye katılan tüccarların, sanayicilerin, çiftçilerin ve işçilerin talepleri ile alınan kararları tek tek değerlendiren Yazar; Aşar’ın kaldırılması, işçilere sendika kurma ve grev hakkı, denetim altına alınmış yabancı sermaye serbestiyeti, Teşvik-i Sanayi kanununun yenilenmesi gibi kabul edilen konularda bilgiler vermektedir. Kemalist kadronun Lozan’daki ek protokollerde yer alan kapitülasyonları kaldırma, Duyûn-u Umumiye İdaresi’nin denetim yetkisini iptal, kabotaj hakkı ve gümrük egemenliği gibi konulardaki başarısını da teslim etmektedir.

Milletin refahını arttırmayı genel amaç edinen bir kadronun birinci hedefinin Türkiye’nin sanayileşmesini hızlandırmak olduğunun altını çizen Tezel, bunun motoru olacak Türk burjuvazisini geliştirme çabasının sınırlarının belirsiz olduğunu düşünmektedir. Ticarî burjuvaziyi oluşturanların millîliğinin anadillerinin Türkçe ve dinlerinin de Müslümanlık olmasından başka bir anlam taşımadığını tespit eden Yazar, bu özelliklerin bir tâciri yabancı iktisadî çevrelerin aracısı olma durumuna sokmaktan alıkoymayacağını söylemektedir.

“Dış Ticaret Politikaları ve Sorunları” başlıklı beşinci bölümde 1920’ler, 1930’lar, İkinci Dünya Savaşı Yılları ve Savaş Sonrası olarak ayrı ayrı anlatılmaktadır. Önce İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı sırasında kapitülasyonları kaldırmaları ve gümrükleri yükseltmeleri gibi savaş sonrası geçersiz kalan hususların Lozan Ticaret Sözleşmesi’yle nasıl ele alındığı, sözleşme gereği gümrüklerle ilgili kararların 5 yıl gecikmeli uygulanabildiği ve bu dönem Türkiye’nin en önemli ticaret partnerinin İtalya olduğu rakamlarla sunulmaktadır.

1930’lu yıllarda İtalya’nın yerini çok daha yüksek rakamlarda Almanya alacaktır. 1933’te hazırlanan Beş Yıllık Birinci Sanayi Planı, 1929’daki Büyük Buhran sonrasındaki Kambiyo Kontrolü politikası, bu amaçla kurulan Bankalar Konsorsiyumu ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (1932), Türk Lirasının Fransız Frankına endekslenmesi, evvelden çok karşı çıkılan Kontenjan-Kota uygulamasının başlatılması (1931), Türk ihraç ürünlerinin dış pazarlarda tanıtılması için teşkilatlandırılan Türkofis (1934) ve İzmir’de başlatılan Panayır’ın uluslararası Fuar’a dönüştürülmesi gibi konular ayrıntılarıyla işlenmektedir.

Yazar; Nazi Almanyası’nın Balkanlar ve Ortadoğu’da güttüğü ticarî genişleme politikası ve Türkiye’nin ihraç stoklarını dünya piyasasından daha yüksek fiyatlarla almaya başlaması sebebiyle gitgide Almanya’ya bağımlı bir hale gelmesini ve bunu kırmak için de İngiltere ile siyasî ve iktisadî bir yakınlaşma içine girdiğini betimlemektedir. İngiltere’nin 1936 – 1938 yıllarında Türkiye’ye 19 milyon sterlinlik (118 milyon lira) kredi açmasına rağmen Almanya’nın 1939 yılı ithalatımızın % 51’le, ihracatımızın ise % 37’le hala en büyük ortağı göründüğünü vurgulamaktadır.

II. Dünya Savaşı hazırlığının Türkiye ekonomisinde büyük sarsıntılara yol açtığını dile getiren S.Tezel, 1942’deki Saraçoğlu Hükümetiyle geçilen serbest piyasa ekonomisiyle Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir enflasyonla karşılaştığımızı da aktarmaktadır. Bu dönemde savaşan ülkelerdeki enflasyon % 60’ı geçmemesine karşın Türkiye’de % 350 civarındadır. 1940’da Millî Korunma Kanunu çerçevesinde İthalatçı Birliklerinin oluşturulması, 1941’de Ticaret Ofisi ve Petrol Ofisi’nin kurulması, 1942’de gayrimüslim işadamları yerine Müslüman-Türk tâcirlerin ağırlığını arttırmak amacıyla Varlık Vergisi’ne geçilmesi ve Almanya, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa arasında ekopolitik tercihlerde zorlanması hususları da kitapta detaylandırılmaktadır.

Savaş sonrası Türk Lirasının devalüe edilmesi (1946), Gümrük Tarifesinin değiştirilmesi,

Türkiye’nin dış ticaretinde önemli bir yer işgal eden Almanya’nın çökmesi sonucu yaşanan dış ticarî tıkanıklık ve bunu aşabilmek için Devletin kapitalist dünya piyasasının ana kurallarını saptayan Bretton Woods Antlaşmalarına katılabilme gayretleri, dünya ekonomisinde başat güç haline gelen ABD’nin dış ticaretimizdeki yükselişi gibi konular sebep – sonuç ilişkileriyle son kısımda işlenmektedir.