29.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 550

Muhalefetin Ayakları Yere Basmalı

31 Mart seçimlerinde, Ak Parti’nin İstanbul sonuçlarına yaptığı itirazlar nedeniyle -yasaya aykırı olarak – gerçekleştirilen tekrar sayımlar seçim heyecanının 17 gün daha uzamasına neden oldu. Seçimleri kazanan CHP adayı Ekrem İmamoğlu 17 günün sonunda mazbatasını alarak görevine başladı.

İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin kazanılması ve de ülke genelinde nispeten daha az oy alınmasına rağmen ülke nüfusunun yarıdan fazlasının muhalif belediyelerce yönetilecek olması onyıllardır seçim mağlubiyeti yaşayan muhalefete ciddi bir özgüven getirdi. Muhalefet taraftarları hala zafer şarkıları söylemeye devam ediyor. Ancak muhalefetin özgüvenini korurken gerçeklerden de uzaklaşmaması ve bu havadan biraz da olsa sıyrılması lazım. Çünkü ister Cumhur İttifakı açısından ister Millet İttifakı açısından ele alalım, 31 Mart seçimleri “kaybedeni olmayan seçim” olarak tarihe geçmiştir. Bu nedenle zafer sarhoşluğundan çıkılmalı ve artık muhalefetin ayakları yere basmalı.

 

Kaybedeni Olmayan Seçim

İstanbul ve Ankara’yı 25 yıl aradan sonra muhalefetin kazanması, muhalefette bir zafer havası estirmesinin yanında iktidarda da bir kayıp hissi uyandırdı. Seçim sonuçları nedeniyle Ak Parti yönetiminde ciddi bir rotasyona gidileceği kesin. Ama şunu da unutmamak lazım, Ak Parti 31 Mart’ta %45, ortağı MHP ise %7 oranında oy aldılar. Yani Cumhur İttifakı toplamda %52’lik oy oranını muhafaza etti. Dolayısıyla, 31 Martta millet belediye başkanlarını değil de Cumhurbaşkanını ve milletvekillerini seçiyor olsaydı hem Tayyip Erdoğan ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmiş hem de Cumhur İttifakı 300’ün üzerinde vekil kazanarak Meclis çoğunluğunu elinde tutuyor olacaktı. Bu nedenle 31 Mart seçimleri için kaybedeni olmayan seçim ifadesini kullanıyorum. Ve yine bu nedenle İstanbul ve Ankara’nın muhalefet tarafından kazanılmış olmasının yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.

 

HDP Faktörü

Muhalefet her ne kadar açıkça dile getirmeye korksa da İstanbul, Ankara, Mersin, Adana ve daha başka il ve/veya ilçelerde Millet İttifakının kazanmasının asıl nedeni HDP’nin bu illerde aday göstermemesidir. Özellikle de muhalefet tarafından kazanılan büyük şehirler açısından HDP faktörü göz ardı edilmemelidir. Çünkü bu şehirlerde HDP aday göstermiş olsaydı ne Ekrem İmamoğlu, ne Mansur Yavaş, ne de diğer muhalefet adayları kazanamazlardı.

Buradan Millet İttifakı ile HDP’nin iş birliği yaptıkları sonucunu çıkarmak insafsızlık olur. Çünkü HDP eski müttefiki olan Ak Parti’ye kendi önemini bir ders vererek göstermek istemiştir. Ak Parti-MHP İttifakından sonra kapalı kapılar arasında gerçekleşen Ak Parti-HDP flörtü, Ak Parti ve MHP’nin kurumsal olarak tek çatı altından birleşmesinden sonra tekrardan açık bir ortaklığa dönüşecektir.

 

Siyasetin Yeniden Dizayn Edilmesi

31 Mart seçimleri, Başkanlık sisteminin Türkiye uygulamasının ne kadar hatalı olduğunu ve sistemin ülkeye ne kadar zarar verdiğini uygulamalı olarak gösterdi. Türkiye’de yönetim sistemi kadar siyaset kurumunun bizatihi kendisinde çok ciddi arızalar yer almaktadır. Bu arızaların giderilmesi için siyasetin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Hatta siyaset kurumu sil baştan inşa edilmelidir.

Türkiye’nin en büyük açmazı, siyasi partilerin ideolojik temelli olarak kurumsallaşmalarıdır. Türkiye’de ister büyük seçmen gruplarına hitap ediyor olsun isterse yüzde sıfır virgül sıfır bilmem kaç oy alan marjinal bir parti olsun, bütün siyasi partiler esasında belli bir ideolojik grubun temsilciliğini yapmaktadırlar. Örneğin Ak Parti siyasal İslam’ı, CHP sekülarizmi, MHP ve HDP ırki temelli milliyetçi bir anlayışı temsil etmektedirler. İşte Türk siyasetinin ilk önce bu ideolojik temelli siyaset anlayışından arındırılması ve insanların siyasal tercihlerini sadece icraata göre belirlemelerinin sağlanması gerekmektedir.

 

2021’de Erken Genel Seçim Yapılacak

Türk siyaseti ister yeniden organize edilsin ister mevcut haliyle devam etsin, 2021’de erken genel seçim yapılacak. Çünkü siyasal istikrarın sağlanması için getirilen “başkanlık sistemi”, Türkiye uygulamasında başkanlık sisteminin özüne aykırı bir şekilde formüle edildi. Şunu açıkça ifade edelim ki 2017 referandumunda Türkiye’ye başkanlık sistemi gelmedi. Tam tersine, Türkiye bir sistemsizliğe mahkûm edildi. Sistem dediğiniz zaman ortada her biri birbirine bağlı dişlilerden oluşan bir mekanizmanın varlığı gerekir. 2017 referandumunda ise devlet mekanizması ortadan kaldırılıp yerine tek bir cıvata parçası getirildi. İktidar bile bunun farkına yeni yeni varıyor.

İşte 2017 referandumuyla gelen sistemsizlik sürdürülebilir bir mahiyet arz etmiyor. Bu sistemsizlik yakın zamanda bir tıkanma meydana getirecek ve hayatımızın bir parçası haline gelen ekonomik krizin de derinleşmesiyle 2021’de erken genel seçim yapılması sonucunu doğuracak. İşte muhalefetin bir an önce ayaklarını yere basması ve bağıra bağıra gelen erken genel seçim için hazırlanmaya başlaması gerekmektedir.

 

 

Seçilmiş Olmanın Gereği (2)

Sonunda, pişman olduğuna da pişman olacak durumlara düşmez.

İşte bu temel çerçeve içinde:

Elbette karar, seçilmişlerindir.

Ama; bütün bunları hesaba katan seçilmişlerin,

Sırf vatan, millet ve devlet menfaat ve yararını gözeten seçilmişlerin.

Yoksa:

Karar, seçilmişliğin arkasına sığınanların değil.

Karar, keyfe ma yeşa, istediği şekilde, sorumsuzca hareket eden seçilmişlerin hiç değil.

Karar, inadî hareket eden seçilmişlerin asla değil.

Aksi takdirde böyle seçilmişler; yurdu karışıklığa iter.

Yurdu, istemedikleri bir kaosa sürükler.

Sonra, hadi bakalım ayıkla pirincin taşını, derler adama!

Velhasıl:

Seçimle iş başına gelenler “seçilmiş olmak” gibi güzel bir sonucun kıymet ve değerini çok iyi bilmeli.

Seçilmiş olmayı hüsranla sona erdirecek menfî tutum ve davranışlardan kaçınmalı.

 

“Ne büyük bahtiyarlık, olmak seçilmiş.

Olmadıkça, kendinden artık geçilmiş.” (Muhsin  Bozkurt)

 

Derken; konuyu çok ibret-âmiz, çok ibret ve ders alınacak bir hatırayla somutlaştıralım isterseniz, ne dersiniz canlarım!

Öyle canlı, öyle düşündürücü bir hatıra ki, aziz okur!

İzah ve açıklaması, ancak yüzlerce sayfaya sığacak nitelikte.

Fakat yüzlerce sayfanın sağlayacağı etkiyi; bu tarihî anı, bir çırpıda yapmakta.

İşte Sn. İlter Türkmen beyefendinin; Sn. Oğuz Haksever’e bir televizyonda anlattığı tarihî hatırası:

“Yıl 1983. İlter Türkmen, Dışişleri Bakanı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak ilanı, başta Amerika, tüm dünyada büyük tepkilere yol açmıştır. Türkmen soluğu Washington’da alır. Başkan Reagan tarafından kabul edilir.

“KKTC’nin kuruluş nedenlerini bir bir sayar. Gerekçeleri sıralar. Reagan ikna olmuştur. Ayrılırken de Türkmen’i sıcak bir şekilde uğurlar:

” ‘Anladım. Teşekkür ederim. Devlet Başkanınıza da selamlarımı ve en iyi dileklerimi iletiniz.’

“Türkmen, Amerika Başkanı’nı ikna etmiş olmanın rahatlığı içinde Büyükelçiliğe gider. İçeri girer girmez de şoka uğrar. Eline bir kâğıt tutuşturulur. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın bir bildirisidir bu.

“Başkan’la görüşmenin üzerinden daha on-onbeş dakika geçmeden bakanlık zehir zemberek bir bildiri yayımlamıştır:

” ‘Türkiye’nin yaptığı kabul edilemez! Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı kararı derhal geri alınmalıdır.’

“Türkmen neye uğradığını şaşırır. Koskoca Amerika Başkanı’yla görüşmüş, onun desteğini almıştır. Reagan, KKTC’nin ilanına itiraz etmediği gibi, Türkiye Cumhurbaşkanı’na selam bile göndermiştir. Öyleyse bu bildiri de neyin nesidir? Hemen telefona sarılır, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı arar, âdeta hesap sorar:

” ‘Ben dün Başkan Reagan’la görüştüm, bana böyle bir şey söylemedi.’

“Aldığı yanıt, Amerika ile ilişkilerin geçmişini, geleceğini özetleyen iki sözcüktür:

” ‘Söylemesi gerekirdi.’ ” (Hikmet Bila, Cumhuriyet 30. 01. 2004)

 

 

Ağustos Böceği Mazereti

 

Kantara vurulmaz bir yenilgi yaşadığım
Sen ne kadar yürüdüğünü yazarsın
Ben ne kadar geri döndüğümü
Uzak kalır, uzağında kalır yola düşen düşlerin 
bilerek yürürsün, kan kusarak, geri döneceğini

Artık mevsimidir doğumun
Bahar kapında bekler, sen sancıda
İkisi de doğmak olur bir acı avazda
Ya da her ikisi de ölmek
Var say ki ölüp ölüp dirilmek.

Alacaklı yılların hesabını kayıt tuttum
Ne eksilterek, ne bölerek, ne çarparak
Doğru çıkmıyor işte
Hadi say parmaklarımı
Şiir ile sağlama yaptım
Elde var kelimeler

İşte elsiz ayaksız bir akşamüstü
Serinliğini sürüyor güne
Yollar yolcusunu aldı bağrına
Kimi geliyor
Kimi gidiyor
İçimden geçen geçene

Hadi bir şarkı çal
Hadi bir şiir de
Topla gözlerini yollardan
Çık dar sokaklardan
Sal rüzgara saçlarını
İçimden esen esene

Ömrümü ser yere
Çık çiğne ayaklarınla
Bu yaz bu gürültü bitmez
Ağustos böceği mazereti
Tıka kulaklarını
İçimden ölen ölene

zeytin kelimeler

 

 

Kıbrıs’ta Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Kıbrıs konusuyla ilgili bugüne değin pek çok şey söylendi, yazıldı. Çözüm adına yapılan sonuçsuz görüşmeler yarım asrı çoktan aştı…

1974’ten beri takip etmiş olduğum bu önemli konuyla ilgili bu uzun süreçten çıkardıklarım, dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıda sıralanmıştır.

Şurası bir gerçektir ki, bu konunun çözümü için bir elli yıl daha beklenmeyecektir. Rum tarafının bu uzlaşmaz tutumu devam ettiğine göre bundan sonraki süreçte; adanın kuzeyinde 35 yıldan beri dimdik ayakta duran KKTC devletinin uluslararası arenada tanınması yönünde politikalar daha fazla vakit kaybetmeden uygulanmalıdır.

İşte dikkat edilmesi gereken hususlar:

1- 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına göre, Kıbrıs Türk Halkının bu devleti kuran iki halktan bir tanesi olduğu,  kurulan bu devlet yapısı içerisinde azınlık statüsünde bulunmadığı, 1963 yılında Rumlar tarafından, tek taraflı olarak bu devletten dışlandığı, Rumların o tarihte Türklere karşı başlattıkları, on bir yıl boyunca 1974’e kadar acımasızca devam eden her türlü insanlık dışı uygulamalarla, katliamlarla Türklerin Kıbrıs’ta yok edilmek istendiği gerçeğini, dünya kamuoyunun önüne getirecek toplantılar, kongreler her türlü faaliyetler öncelikle yapılmalıdır…

Bu faaliyetler; Kıbrıs Türklerinin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde de yapılabilmeli, o ülkelerin sivil toplum kuruluşları, iş dünyasının temsilcileri hangi görüşe sahip olursa olsun Rumlarda dâhil bu tür toplantılara, kongrelere davet edilmelidirler…

2- Kıbrıs sorununun; Rumların iddia ettiği gibi Türkiye’nin 1974 yılında adaya müdahale etmesiyle değil; tam tersine Rum­ların, Kıbrıs Türk Halkını 1963 yılında, Acritas planıyla adada yok etmek istemeleri ile başladığını, 1974 yılında Kıbrıs Türk’ünün topyekûn imha edilmesini önlemek maksadıyla Türkiye’nin 1960 garantörlük anlaşmasının kendisine vermiş olduğu yasal hakkı kullandığını, o tarihten beri de adada barışın var olduğu, her platformda dünya kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu anlatım, Rum­ların bu güne kadar başarı ile uygulamış oldukları, ‘Türkiye adada işgalcidir’ propagandasına karşı verilecek en etkili cevap olacaktır.

3- Kıbrıs konusunda uluslararası çevrelerde Kıbrıs Türk tarafı aleyhine oluşturulabilecek her türlü gerçek dışı söylem ve etkinliklere, bu olumsuzlukların oluştuğu yerde müdahale etmek adına; o bölgedeki sivil toplum kuruluşlarını, basın yayın organ­larını kısacası o ülkenin kamuoyunu doğru bilgilerle aydınlatmak için faaliyetlerde bulunarak bu olumsuzluklara anında tepki koymak, Kıbrıs Türkleri aleyhine oluşabilecek kamuoyunu doğ­ru bilgilerle aydınlatmak, devletin önemli görevlerinden birisi olmalı; sivil toplum kuruluşlarımızda, böylesi durumlarda gere­ken yasal tepkisini ortaya koymalıdır…

4- 50’li yıllardan beri Rumların uygulamış olduğu her türlü ambargolar ile hak ve hukuku gasp edilen Kıbrıs Türk Halkının, bu insanlık dışı uygulamalar nedeniyle uğramış olduğu mağdu­riyet, kaybetmiş olduğu ekonomik değerler, özellikle dünya kamuoyunda öne çıkan insan hakları kuruluşlarına anlatılabil­melidir.

(Örneğin: 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetine yurt dışından yapılan ekonomik yardımların, 70/30 oranı esas alınarak, 1963 yılından günümüze kadar yapılan toplam meblağ değerlendiril­mesi yasal faiziyle birlikte hesaplanarak, Rum tarafından talep edilmelidir. )

Yapılacak bu talep; Kıbrıs Türk Halkının Cumhuriyetin ku­rucusu ve Anayasal ortağı olarak hem yasal, hem de en doğal hakkıdır. Bu amaçla yurt dışında bu önemli konu dile getirilme­li, ilgili kuruluşlardan destek istenmeli, çeşitli ülkelerdeki benzer kuruluş temsilcileri KKTC’ye davet edilerek misafir edilmeli, Rumların uygulamış oldukları ambargolar, bu insanlık ayıpları, kendilerine bizzat gösterilerek anlatılmalıdır. (bir dönem kimilerinin davul zurna ile açmış olduğu, bu maksatla büyük problem­ler yaşanan Lokmacı Barikatının açılışından sonra, Arasta esna­fının ekonomik yönden ne gibi kazanımları olduğu yönünde saptamalar yapılabilir..!) Bu nedenle, Kıbrıs Türk tarafının tezle­rinin, konuyla ilgili haklılığımızın anlatımı için bu ülkelerin sivil toplum kuruluşları ile sıkı temaslarda bulunulmalı, fikirleri alınmalı, katkıları talep edilmeli, toplantılar yapılmalı, güçlü bir karşı propaganda atağı başlatılmalıdır

5- Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan Kıbrıs Türkleri, verilen mücadele ile ilgili olarak mutlaka bilgilendirilmelidir. Bu mücadeleyi hangi kıstaslar çerçevesinde destekleyerek katkı sağ­layabilecekleri yönünde aydınlatılmalı; müzakereleri yürü­ten KKTC heyetine Kıbrıs Türkünün yaşadığı dünyanın çeşitli ülkelerinden dış destek sağlanması açısından güncel koordinas­yonlar yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki! Kıbrıs mücadelemizde bu güne kadar adada elde etmiş olduğumuz tüm kazanımların kaybedilmemesi için iç kamuoyundan sağlanan destekten daha fazlasına, dış kamuoyundan ihtiyaç vardır.

6- Kıbrıs’ta çözüm adına yürütülen tüm müzakerelerde; Rum tarafının daima uzlaşmaz taraf olduğu, Kıbrıs Türk tarafına uyguladıkları türlü ambargolar, gittikçe artan silahlanma faali­yetleri nedeniyle adayı ele geçirme, Yunanistan’a bağlama arzu­larından asla vazgeçmedikleri vurgulanmalıdır. Güney Kıbrıs Rum kesimine Yunanistan’dan geldiği kesin olarak belirlenmiş olan askeri gücün, GKRY’nin sürekli silahlanmasının en önemli nedeninin ENOSİS olduğu, bu hedeflerinden asla vazgeçmedik­lerinin ön plana çıkarılması, dünya kamuoyuna anlatılabilmesi de ayrı bir önem arz etmektedir.

7- Anavatan Türkiye’de; Kıbrıs konusu hala Türk Mil­letinin milli davası olmaya devam etmektedir. Kıbrıs denildiğinde orada yaşanan her olumsuzluk milletimizi yakinen ilgilendirmektedir.

Ancak özellikle son dönemde, bilinen odakların etkisi ile git­tikçe tırmanan ve adadaki kardeşlerimizin Rumlarla iç, içe yaşa­yabileceği, Türkiyelileri adada istemedikleri yönünde yapılan propagandaların yoğun bir şekilde yaşandığı bu dönemde; Türkiye’de yaşayanlarında aklı bir hayli karışmış/karıştırılmıştır.

Kıbrıs Türk Halkının, adadaki var oluş nedenlerinin tarihsel ve hukuksal haklılığını vurgulamak, Anavatanla Yavru Vatanın birbirlerinden asla ayrı düşünülemeyeceği, gösterilmeye/yaratıl­maya çalışılan bu olumsuz durumun gerçekte var olmadığı, bu kabul edilmez tablonun, Kıbrıs’ta ‘Birleşik Kıbrıs’ hayalleri peşin­de koşan işbirlikçi odaklar tarafından yaratıldığı, bu olumsuzlu­ğun ortadan kaldırılabilmesi adına gerçeklerin, kamuoyuna iyi bir şekilde anlatılması gerekliliği çok önemlidir.

Bu amaçla oluşturulacak, Kıbrıs Türk Halkının tüm kazanım­larına, hukuki sürece hâkim kişilerin yer aldığı bir komite tara­fından; Türkiye’de yapılacak bilgi şölenleri, benzer etkinlikler, bu olumsuz tablonun ortadan kalkmasına önemli bir katkı sağlaya­caktır. Türkiye’deki bu tür faaliyetlerin odağında üniversiteler olmalı, bu faaliyetlere, Anavatan Türkiye’nin sivil toplum kuru­luşları, iş çevreleri, siyasi partilerin temsilcilikleri, yerel yönetim­lerden mutlak surette destek sağlanabilmelidir.

Örneğin: Bu desteğin koordinatörlük görevi, 1948 yılından beri Türkiye’de faaliyette, merkezi Ankara’da bulunan Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi ve şubelerine verilebilir. Bu der­neğimiz bu önemli görevi; KKTC Ankara Büyükelçiliği ve Türkiye’deki KKTC Konsoloslukları ile koordineli olarak yürüte­bilir.

Yukarıda özet olarak belirtmiş olduğum görüş ve önerilerim, Kıbrıs Milli Davamızın 50’li yıllardan günümüze kadar elde edil­miş kazanımlarımızın dünya kamuoyuna daha çarpıcı bir şekilde anlatılabilmesini içermek­tedir.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus, sıralamış olduğum tüm görüş ve önerilerime benzer pro­paganda faaliyetlerinin güçlü bir şekilde Rumlar tarafından yıl­lardan beri dünyanın önemli merkezlerinde eksiksiz olarak uy­gulanmış olduğudur.­

Kıbrıs konusunun tarihsel sürecine baktığımızda, uluslara­rası arenada, Rum tarafı hukuki gerekçesi olmasa da hala Kıbrıs’ın yasal hükümeti olarak kabul görmektedir.

Taraflar arası Kıbrıs görüşmelerinde, Rum lobileri yapmış oldukları tüm propagandaları bu zemine oturtmanın rahatlığını yaşamakta, görüşmeleri kendi menfaatleri doğrultusunda yürü­tebilmek, görüşmecilerine destek sağlamak adına güçlü lobicilik faaliyetlerinde bulunabilmektedirler.

İşte tam bu noktada durup düşünmemiz, Kıbrıs mücadelemizde elde etmiş olduğumuz, tarihi ve hukuki tüm kazanımlarımızı, haklılığımızı savunabilmek adına görevlerimizi böylesine etkin bir şekilde ama her platformda yerine getirip getirmediğimizi sorgulamamız, benzer uygulama­ları vakit geçirmeden hayata geçirerek, Kıbrıs konusundaki haklılığımızı uluslararası platformda savunacak güçlü bir lobicilik yapmamız gerekmektedir.

Bu lobicilik faaliyetleri; Türkiye ve KKTC Dışişleri yetkilileriyle mutlaka koordineli edilmeli, özellikle bu konunun uzmanlarından yeterince faydalanılmalıdır.

Unutmayalım ki;

Kıbrıs konusunda Rum tarafının, Yunanistan’ın değişmeyen ve değişmeyecek olan bir tek hedefi vardır!

Bu hedef: Türk Askerinin adadan çıkarılması, Türkiye’nin garantörlük hakkının yok edilmesi; önünde, sonunda adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır.

Bu amaç uğruna Rum tarafının 1878’den beri vermiş olduğu tarihsel mü­cadelelerinin ardında, dün olduğu gibi bu günde Hıristiyan âleminin desteği vardır; bu destek yarında olacaktır…

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – VIII

‘Yabancı Sermaye İle İlişkiler’ başlıklı altıncı bölümün Celal Bayar’a ait “Türkiye Türklerindir, Türklere ait kalacaktır” sözleriyle başlaması ilginç. Lozan’da “Ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz” diyen Lord Curzon’a karşı İsmet İnönü’nün “Unutmayalım ki geçmiş zamanlarda yapılan yanlışlıklar çoğunlukla ihtiyaç yüzünden işlenmiştir” yaklaşımıyla birlikte yabancı sermaye arayışına çıkılması da ilginç bir durum.

Müslüman-Türk tacirlerinin millîciliğinin metropol burjuvazilerinin Türkiye uzantısı olmaktan ibaret olarak gören Tezel, Cumhuriyetin ilk yıllarında Amerikan Chester Şirketi’ne ticarî imtiyaz verilmesinin değil Şirketin dağılarak beklenenin gerçekleşmemesinin Kemalist kadrolarda hayal kırıklığı yarattığını savunmaktadır. 1924’te yabancıların Türkiye’deki belediye sınırları içinde taşınmaz mal edinmelerini sınırlayan yasal engellerin kaldırılmasını ve 1925’te Osmanlı Bankası’nın Hükümete açtığı kredi karşılığında ticarî ayrıcalığının uzatılmasını da bâbda değerlendirmektedir.

1924’te İstanbul’da bir Belçika Şirketine, 1925’te İzmir’de bir İsveç Şirketine, 1926’da İzmir’de bir Belçika Şirketine, 1927’de biri Belçika, biri Alman, biri de Fransız olmak üzere 3 ecnebi şirkete, 1928’de Adana’da Alman, Ankara’da İngiliz ve Fethiye’de Fransız şirketlerine, 1929’da bir Amerikan ve Fransız Şirketine hem de madencilik, telefon, elektirik, gaz gibi alanlarda ayrıcalıklı statü tanınmasını tek tek yazan Yazarımız, Kurtuluş Savaşı kadrolarının sanıldığı gibi antikapitalist veya yabancı sermayeye karşı olmadıklarını ıspatlamaya çalışmaktadır.

TBMM’nin bazı önemli üyelerinin ve Atatürk’ün bazı etkili arkadaşlarının da karma sermayeli şirketlerde yer aldığını tespit eden Yahya Tezel, 1931’de Maliye Bakanı Saraçoğlu’nun Amerika’ya 50 yada 100 milyonluk kredi bulmak için gönderilmesini fakat eli boş geri gelmesini de üst paragraftaki kanaatine destek mahiyetinde işlemektedir. T.C. Hükümetlerinin bazı yabancı şirketleri satın alarak kamulaştırması da dâhil Türkiye’de Devletçilik’in ‘devlet kapitalizmi’ olarak yürüdüğünü iddia etmektedir.

1923 – 1950 döneminde demiryolları, limanlar ve belediye hizmetleriyle ilgili 24 ayrıcalıklı yabancı şirketin millîleştirildiğini ve bunun 21 tanesinin 1933’le 1945 arasındaki Devletçi kalkınma döneminde olduğunu anlatan Yazar, yabancı şirketlerin de anlaşmazlık çıkarmayarak adeta satın almalarda gönüllü olduklarını vurgulamaktadır. Başbakan Bayar’ın “Ecnebi sermayesinin düşmanı değiliz. İstemediğimiz sermaye ‘vagabond’ yani serseri sermaye, spekülatif sermayedir” sözünde olduğu gibi millileştirmelerin yoğun olduğu 1934-1938 yıllarında 32 yeni yabancı şirketin açılmasını da kanaat pekiştireç olarak işlemektedir.

Osmanlı’nın dış borçlarının uzun tartışmalardan sonra % 67’sinin Türkiye tarafından ödenmesi söz konusudur (1925). Yazar, Türk Hükümetlerinin bu borçları bazen öteleyerek, bazen indirim yaptırtarak ve taksitlendirerek 1940’da kapatma başarısı gösterdiğini ifade etmektedir. Fakat yeni sanayi programı için Amerika’dan ve Avrupa ülkelerinden yeni borçlar arandığı, ancak Sovyetler Birliği’nden alınabilen 8 milyon dolarlık kredi ve teknik yardımla (1932) sürecin başladığı vurgulanmaktadır. Bunu 1936’da İngiltere’den alınan 3 milyon sterlinlik (18 milyon TL) ve 1938’de Almanya’dan alınan 100 milyon TL’lik kredi izlemektedir.

II. Dünya Savaşı sırasında Almanya, Fransa, İngiltere, ABD’den ve çoğunluğu askerî malzemeden kaynaklanan 360 milyon liralık dış borç yüküne girildiğini belirten Tezel; Ankara Hükümetinin İkinci Dünya Savaşı’nı 16 yaşındaki genç Cumhuriyet’i yok edebilecek ciddi bir tehlike olarak gördüklerini düşünmektedir. Zira bir yandan Almanların Yunanistan’ı ve 12 Ada’yı alarak Türkiye ile karadan ve denizden sınır olması (Nisan 1941), diğer yandan Ağustos 1941’de İran’ın kuzeyden Sovyetler ve güneyden İngiltere tarafından işgal edilmesi savaş sonuna dek Türkiye’yi daimî bir teyakkuzda tutmuştur.

 

 

Kazanan Türkiye Oldu

31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra, Millet İttifakının Belediye Başkanları ülke nüfusunun yarıdan fazlasının yaşadığı ve ekonomik açıdan GSYİH’nın dörtte üçünü oluşturan illeri yönetmeye başladı.

Çoğu 25 senedir AKP tarafından yönetilen illerdeki bu değişimin çok farklı yönlerden etkili olacak:

a- Seçimlerde AKP rakiplerine göre onlarca kat para harcama imkânına ve çok iyi bir teşkilatlanma yapısına sahipti.

AKP 17 senedir iktidarda ve Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı olduğu için devlet imkânlarından, kendi oluşturduğu devlet kadrolarından, kendi yarattığı zenginlerinden ölçüsüz bir şekilde yararlanıyordu.

Anadolu Ajansı kadrolarını, Yüksek Seçim Kurulu, İl ve İlçe Seçim Kurullarını oluşturan AKP, her seçimde hile yapıldığı iddialarına rağmen,“atı alan Üsküdar’ı geçti” diye meseleyi kapatabiliyordu.

Basın ve medyanın yüzde 90’ından fazlasını doğrudan yönetebilir hale geldiğinden, her türlü bilgiyi işine gelir şekilde sunma ve kamuoyunu yönlendirme yeteneğine sahipti.

İstediği gibi rakiplerini görünmez hale getirebiliyor, sadece sosyal medyada düzensiz çabaların eseri olan muhalif sesleri etkisiz kılabiliyordu.

Devlet gücünü acımasızca kullandığı için, insanları hürriyetleri, servetleri veya şereflerini kaybetme korkusuyla sindirmek gibi bir etki alanı içinde tutuyordu.

Bütün bunlar ve diğer sebeplerle AKP “yenilmez armada” olarak görülüyordu.

b- “Bunlar asla seçimle gitmez” kanaati toplumda yaygın bir hale gelmişti.

c- 31 Mart ve sonrası gelişmelerle işte bu “öğrenilmiş çaresizlik” duygusu kırıldı.

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yenilebilir olduğu görüldü. Hem de bütün bu saydığımız olağanüstü ve orantısız güç ve imkânlarına rağmen.

Bu yüzden adalet, bu yüzden vicdan, bu yüzden Türkiye kazandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu‘nun 17 gün sonra mazbatasının verilmek zorunda kalınması toplumu rahatlattı.

*****************************

Islak İmzalı Tutanaklar Olmasaydı…

Oyları kimin verdiği değil; kimin saydığı önemlidir!” demiş, Joseph Stalin.

İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ve Ankara’da Mansur Yavaş’ın kazanmasında, Millet İttifakı görevlilerinin oyların sayımında görevlerini eksiksiz yapması belirleyici oldu.

Mansur Yavaş‘ın önceki dönem seçiminden ders çıkarmış olması zaten beklediğimiz bir durumdu. Zaten oy itibariyle de AKP adayından epeyce farklı oy aldı.

Ama Ekrem İmamoğlu ile CHP ve İYİ Parti İl Teşkilatlarının İstanbul’da sandıklara bu kadar sahip çıkması bir sürpriz oldu.

AA verilerine göre bile sandık sayımları devam ederken AKP Adayı Binali Yıldırım’ın “seçimi kazandık” açıklaması sonrası normalde iş bitmiş olurdu.

Bu defa öyle olmadı. Çünkü Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım’dan kısa bir süre sonra, ekranlara çıktı ve “bütün sandıkların ıslak imzalı tutanakları elimde” dedi. İşte bu bilgi geçmiş seçimlerdeki senaryonun oynanmasını engelledi.

Daha önce de yazdım, “İmamoğlu başkasının oylarını çaldığı için değil, kendi oylarının çalınmasını engellediği için kazandı.”

Şu açık olarak ortaya çıktı ki, seçim kazanmak için:

a- Her kesimden oy alabilecek dürüst adaylarınız olacak. Bu adaylar söz dalaşının ustası Erdoğan ve ekibiyle aynı üslubu konuşmayacak. Adaylar herkesi kucaklayıcı, sabırlı, olgun bir üslupla hizmetlerini ve hayallerini anlatmaya odaklanacak.

b- Her sandıkta yeterli sayıda görevli ve müşahit bulundurulacak. Bu görevliler oyların sayımında çok dikkatli olacak. Gerektiğinde itiraz şerhlerini koyacak. Sonunda mutlaka ıslak imzalı tutanak alıp, partisinin seçim merkezine ulaştıracak.

c- Partinin bilgisayar sistemi gerekli itirazlar için sağlıklı veri toplayabilecek.

Muhalefet bu temel görevlerini Türkiye bazında gerçekleştirebilirse, gelecek seçimlerde kazanma şansı çok büyük olacaktır.

CHP ve İYİ Parti bunları Cumhurbaşkanlığı seçiminde de yapabilseydi, gecenin bir saatinde daha YSK verileri girmemişken, sadece AA verilerine göre“adam kazandı” diye pes etmeyecekti.

*****************************

Olağanüstü İtiraz Süreci

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz sık sık TV kanallarında programlara çıkıp, uzun uzun “Olağanüstü İtiraz” gerekçelerini açıklamaya çalıştı. Ama hiç inandırıcı olamadı.

Çünkü “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu. Ama fark edemedik” gibi ilginç / tuhaf sözler söyledi.

Çünkü “bazı sandık görevlilerinin FETÖ’den mahkûm olanların birinci derece yakını olduğunu” söyledi. Aynı durumda olanların, Bakan, Büyükelçi vd kamu görevlerine atanmasında sakınca bulunmazken sandık kurulunda görev yapmasının sakıncasını anlatamadı. Bunlara neden zamanında itiraz etmediklerini açıklayamadı.

Çünkü “Büyükşehir seçiminde hile var, ilçelerde yok” derken gerekçe sunamadı.

Çünkü “bir takım suçların işlendiğini sezdiklerini” ve “bunların CHP adayına yaradığını” söylemesine rağmen bu suçların faillerini gösteremedi.

Hileyi CHP ve İYİ Parti mi yaptı? “Hayır”. Peki, Mülki Amir? “Suçlu değil”. Başka! Hâkim, Sandıktaki AKP’liler, “onlar da suç işlemedi”, “YSK‘ya güveniyoruz.”

“Hileyi kim yaptı?” sorusuna verebildiği cevap: “Bu işte bir iş olduğu kesin.”

Böylesine bir cevaba da kimse inanmıyor.

***

AKP’nin olağanüstü itiraz dilekçesinde tek husus önemli olabilir:

AKP’nin itirazının kabul edilebilmesi ve seçimin yenilebilmesi için, oy kullanma yasağı olan kişilerin (hükümlü veya kısıtlı) oy kullandığının ispat edilmesi ve bunların sayısının İmamoğlu’nun yaptığı farktan büyük olması yani en az 13.730 olması gerekiyor…

 

 

Peygamberlik ve Saltanat

Kureyş müşriklerinin, Allaha ortak koşanların Hudeybiye Anlaşmasını (M. 628)

Bozmaları üzerine Resulü Ekrem, sefer kararı aldı.

Mekke’ye yürüyecekti.

Çünkü Müslümanlar Medine’de bile rahat bırakılmıyorlardı.

Mekke ta oradan Medine’yi tehdit ediyordu.

Çok zaman Müslümanlar, silahlı olarak sabahlıyorlardı.

Mekke’nin baskını her an mümkündü. Bu tehlike savulmalıydı.

Fakat bunu son derece gizli tutmak istiyordu.

Böylece hem düşman hazırlık fırsatı bulamayacaktı.

Hem de fazla kan dökülmesi önlenmiş olacaktı.

On bin kişilik ordusuyla sefere çıktı.

Nihayet Merruzzahrân Vadisi’ne gelindi. Her mücahide ateş yaktırıldı.

Mekke’den görülen bu ateşler; müşrikleri, kâfirleri korku ve dehşet içinde bıraktı.

Mekke kuşatılmıştı.

Bu arada Ebu Süfyan’ın önünden İslâm ordusu geçirildi.

Ta ki, bu orduya karşı durulmayacağını anlasın. Karşı harekete geçmek isteyecekleri caydırsın.

Ebu Süfyan, önünden geçirilen ordunun haşmet ve görkemi karşısında,

Kendisini tutamaz!

Hz. Abbas’a karşı ağzından şu kelimeler dökülür:

“Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş!

Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat!”

Hz. Abbas; “Bu saltanat değil, peygamberliktir!” diyerek Ebû Süfyan’ın yanlışını düzeltti.

Ebu Süfyan da, “Evet peygamberliktir!” diyerek kanaat ve düşüncesini doğrulttu.

Daha sonra Ebu Süfyan’ın Mekke’ye gitmesine izin verildi.

Geri dönüp, Mekkelilerin boş yere karşı koymalarını önlesin diye…

“Çünkü o (Peygamber yani Hz. Muhammed) her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikati tebliğe (sunmaya) memur (ve görevliydi). İnsanları imhâya (mahva) değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de iman nimetini elde etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imha etmek yerine ona galebe etmek, onun ulvî (yüce) gayesine daha uygundu.” (Peygamberimizin Hayatı, Salih Suruç 3. Cilt İstanbul – 2003 s. 185,186,198)

x

Çok kısa olarak Mekke’nin fetih ve alınışını dile getirdik.

Maksadımız fethi anlatmak değil.

O ayrı bir manevî destan konusu olacak kadar derin manalar içerir.

Biz sadece Hz. Abbas’ın, Ebu Süfyana verdiği çok anlamlı cevaba dikkatleri çekmek istedik.

Ne demişti önünde resmi geçit yaptırılan İslâm ordusunun heybet ve haşmeti karşısında

Ebu Süfyan ne demişti Hz. Peygamber’e:

“Ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat!”

Demişti demesine de hemen vermişti ağzının payını Hz. Abbas.

Ve İslâmın, evrensel espri ve ruhunu yansıtan, âdeta cihana haykıran şu özlü sözü söylemişti:

“Bu (Hz. Muhammed’in davası) saltanat değil, peygamberliktir!”

Bu, çok anlamlı cevapta, ne yoktu ki değerli okur!

Çok ince düşünürsek; İslâmı yanlış yorumlamaktan kaynaklanan ve zihinleri meşgul eden

Bazı problemlerimizi çözecek iksiri, bu altın sözde fazlasıyla bulabiliriz.

Şimdilik düşündürmekle yetiniyor:

“Görenedir görene, köre ne?”

Demek istiyorum be dostlar!

 

 

Hizmet Ehli İş Adamı Ali Polat’tan 36 Kitaplık Sağlık Seti

0

Ali Polat başarılı bir iş adamıdır. İşinden arta kalan zamanlarında, ticari beklentisi olmaksızın insanlığa faydalı kitaplar hazırlamaktadır. 2017 yılında başladığı 2019 yılında tamamlayıp yayımladığı eser, çok şık 3 kutunun her birinde 12 adet olmak üzere 36 parçadan oluşmaktadır. Kitaplar; 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde kuşe kâğıda renkli olarak basılı 44-152 sayfa arasında değişen hacimlerde ve toplam 2316 sahifedir.

Kitapların birinci baskısı 12.000 adet olarak gerçekleştirilmiş ve Ceza İnfaz Kurumları’na bağlı hapishanelerin, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın Konuk Evlerinin, Üniversitelerin, Polis Akademisi’nin İl Belediyelerinin, Dînî kuruluşların kütüphanelerine ve (Sokak Çocuklarına Yardım maksadıyla kurulan) Umut Çocukları Derneğine bedelsiz olarak gönderilmektedir.

Ali Polat; insan sağlığına katkı veren, saadetini artıran, uzun ömürlü olmanın yollarını öğreten, insanı kendisine ve mensubu bulunduğu topluma daha faydalı hâle getirecek yolları gösteren ve zengin bir bilgi hazinesi olan bu külliyatı hazırlamaktaki maksadını şöyle açıklıyor: ‘Bu sağlık seti, ulaşabildiğimiz insanlara, bedenlerini tanımalarına ve sağlıklı kalmalarına yardımcı olmak maksadıyla hazırladık. Konuların kolay anlaşılabilir bir dille yazılmasına ve güncel bilgileri içermesine özen gösterdik. Kitapların tamamı kendi dallarında uzman doktorlar yardımı ile derlendi ve onayları alınarak son hâline getirildi.

Kitapların hazırlanmasına katkıda bulunan uzman doktorların ve öğretim üyelerinin, profesörlerin ihtisas sahâları ve isimleri her bir kitabın kapağında belirtilmiş.  Belirtildiğine göre kitaplar Türkçe hazırlanıyor, Azerbaycan Türkçesine, Farsçaya, Rusçaya ve İngilizce ve çevrilip 5 ülkeye gönderiliyor.

Kitapların hazırlanışında 24 uzmanın katkılarından faydalanılmış. 2. grubun 1, 2, 3, ve 12.; 3. grubun 8, 9, 10 ve 11. kitaplarını Ali Polat hazırlamış.

Kitapların mündericatı hakkında efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde bile olsa bilgi verebilmek için takımın 37. kitabını yazmak gerekir. Öylesine dopdolu… Bu sebeple yalnızca her bir kitabın isminin verilmesiyle yetinilecektir:

Birinci Kutu:

1-Rahat Yaşamak İçin: Beynini Tanımak Mecbûriyetindesin.

2-Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz

3-Dünyaya Açılan Pencerelerimiz: Göz, Kulak, Burun, Boğaz.

4-Hayat Kaynağımız Kalbimizi, Damarlarımızı ve Lenf Sistemimizi Tanıyalım.

5-Hayatın Başlangıcı Solunum ve Nefes.

6- Dünyanın En Önemli Fabrikası, Laboratuvarı ve Arıtma Sistemi Olan Karaciğerimize ve Şeker Oranını Düzenleyen Pankreasımıza Bir Bakış.

7- Kanımız Canımız.

8-Böbrekler Küçüktür Görevleri Büyüktür.

9-Sindirim Sistemimizi ve Mutluluğumuzu Sağlayan Önemli Organımız Bağırsaklarımızı Tanıyalım.

10-Cildimiz Koruyucumuz ve Güzelliğimiz.

11-Vücudumuzun Hareketini Sağlayan İskelet ve Kaslarımızı Tanıyalım.

12-Bizi Taşıyan Ayaklarımızın Sağlığının Önemi.

İkinci Kutu:

1-Hayat Nefes Nefese: Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri

2-Hayat Su ile Başlar, Susuzluk ile Son Bulur.

3-Uyuduk da Büyüdük, Uyuduk da Yenilendik, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi.

4-Hayat Dengesi: Hareket Kadar Dinginlik ve Sessizlik de Gereklidir.

5-Proteinler: Bedenimizin Yapı Taşları.

6-Karbonhidratların, Şekerlerin Faydaları ve Zararları.

7-Yağlardan Korkmayınız, Yağların Faydaları ve Zararları.

8-Bedenimizdeki 84-86 Mineralin Görevlerini Bilmek Mecbûriyetindeyiz.

9-Vitaminlerin, Hormonların ve Enzimlerin Görevleri.

10-Bağışıklık Sistemimiz Tanıyalım, Sağlıklı Olalım.

11-Vücudumuzu Zehirlerden ve Atıklardan Kurtaralım, Arındıralım / Bedenî ve Ruhî Detoks

12-Ortak Hayat ve Cinsî Hayat.

Üçüncü Kutu:

1-Hayatın Dördüncü Boyutu: Mâneviyat.

2-Bilinç-Bilinçaltı, İçgüdü ve Hâfızanın Anlamı ve Önemi.

3-Ruh, Ruh Sağlığı ve Zihin Sağlığının Önemi.

4-Hayat Rehberimiz: Şuur, Akıl, Düşünce, Mantık, Fikir.

5-Zekâ ve Zekâ Türleri: Sosyal ve Finans Zekâsı ve Dil Kullanma Yeteneği.

6- Hayatta Felsefenin Önemi ve Güzel Ahlâklı Olmak.

7-Duygular, Hayaller ve Rüyâların Etkileri.

8-Yüz İfâdelerimizi ve Beden Dilimizi Tanıyalım.

9-Ruhî, Sosyal ve Mânevî Sağlığı Destekleyen Tedâviler: Duâ, Bilinçaltı ve Nefes Terapileri, Meditasyon. 10-Rûhî, Sosyal ve Mânevî Sağlığı Destekleyen Tedâviler: Işık, Renk, Ses ve Müzik Terapileri.

11-Rûhî, Sosyal ve Mânevî Sağlığı Destekleyen Tedâviler: Aromaterapi, Masaj Terapisi, Taşlarla Terapi ve Dokunma ve Enerji Şifâcılığı.

12-Mevsimlere Göre Sağlıklı ve Ekonomik Beslenme.

***

Sebil‘ kelimesi, Arapça isim olmakla birlikte tatbikatı Türk-İslâm kültürünün ürünüdür. ‘Yol kenarında, bedelsiz olarak su dağıtım yeri‘ demektir. Halk arasında; ‘bol ve bedâva‘ mânâsında da kullanılır. Ali Polat’ın kitap yayını hizmetlerini yürüttüğü ve ‘Medeniyetler Evi‘ olarak adlandırdığı sebilhânede dağıtılan, yalnızca su değildir. İnsan hayatında erişilebilir ve devam ettirilebilir sağlık, huzur, saadet başarı ve uzun ömür sağlayacak bilgiler de sebil gibi dağıtılıyor. Yalnızca teşekkür ve duâ karşılığında…

MEDENİYETLER EVİ:

Şehit Muhtar Caddesi Nu: 2 Mede Apartmanı Kat: 5, Daire: 7 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212-609 70 20 Belgegeçer: 0.212-237 88 27  e-posta. ali.polat@hazar.gen.tr www.hazer.gen.tr

ALİ POLAT:

1944 yılında İran’ın Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim‘ adlı kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe yayımlandı.

Diğer eserlerinden bâzıları: *Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü (2003), …*Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitap ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt: Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt: Su ve Hayat (2011), *Bir Damla Su 3: Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4: Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017).

Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim‘ kitabı ile yazarlık hayatına başlamış ve 2019 itibariyle, 100’e yakın eseri yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk bilinciyle gerçekleştirilmiştir.

 

KUŞBAKIŞI:

SERDAR YAKAR’DAN GÜZEL ÜÇ ESER

MİLLÎ MÜCÂDELE KAHRAMANLARI:

Serdar Yakar’ın 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 328 sayfa olarak 2018 yılında yayınlanan eseri, Arslan Oğuzata’nın cümlesiyle başlıyor: ‘Maraş müdâfiî kahraman Maraşlılardır. Bunu başkalarına maletmeye çalışanlar, akan kanın, sönen yuvaların, harap olan evlerin, yağma edilen malların acısını tatmayan nankörlerdir.’

Takdim‘ yazısını kaleme alan Hanefi Mahçiçek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde; ‘Maraşta millî mücâdeleye iştirak etmeyen tek bir fert yoktur.’ Diyor ve Maraş millî mücâdelesinin kahramanlarının saymakla bitirilemeyeceğini belirtiyor.

Serdar Yakar, o sayısız kahramanlardan 127’sini, bulunabilen resimleriyle birlikte hazırladığı kitaba sığdırabilmiş.

Milletler kahramanlarıyla yaşarlar.’ Bu söz, biz Türkler için söylenmiş olsa gerek. Yeryüzünde, kahramanı bizden çok olan millet yoktur. Onların bir kısmı cennetle mükâfatlandırılmış, bir kısmı gazilikle nurlanmıştır. Hepsini anlatabilmek için yüzlerce ciltlik külliyat hazırlamak icap eder.

Bilinmektedir ki kahramanlık yalnız savaşta, vatan müdafaasında kazanılan bir sıfat değildir. Vatanın kalkınmasında, kültür ve iktisat sahâsında, eğitim faaliyetlerinde, kültürümüzün geliştirilmesinde ve öğretilmesinde, târih şuurunun inşa edilmesinde emeği geçen herkes bizim millî kahramanımızdır.

Millet‘ diyoruz. Millet dil birliğidir. Dil birliği olmadan insan kalabalıklarını millet hâline getirmek mümkün değildir. Dil birliğini millî hüviyeti ile korumadan millet varlığı devam ettirilemez. Bu maksatla çalışanlar da bizim kahramanlarımızdır. Bu bakımdan kahramanlarımızın tamamı için ansiklopedi hacminde binlerce cilt yazılabilir. Onlara olan minnet borcumuzu, ruhlarına okuyacağımız fâtihalarla birlikte ancak bu şekilde ödeyebiliriz. Kahramanlarımızın bilinmesi, ihtiyaç hâlinde yeni kahramanların yetişmesi, ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Batıdan alınmış kelimelerle isimlendirilen sitelerde oturan, İsmi Türkçe olmayan alışveriş merkezlerinde zaman öldüren gençlerimizin bir kısmı; müzik, spor ve magazin yıldızlarının hayatlarını, ikimin kiminle seviyeli birliktelikler (?!) yaşadığını en küçük teferruatıyla biliyorlar. ‘Barbaros Hayreddin Paşa‘ adı geçtiğinde ‘O da kim‘ diye soruyorlar.

Târih, milletlerin hâfızâsıdır. Kahramanlarımızı anlatan eserler de kültürümüzün temel ve kemer taşlarını teşkil ederler. Bu bakımdan Serder Yakar’ın kahramanlarımızı anlatan bu eseri çok mühimdir. İlk ve ortaokullarda, liselerde yardımcı ders kitabı olarak okutulması gerekir. Kitabı yazana, okuyanlara ve okuduktan sonra her bir kahraman için duâ maksadıyla açılan öpülesi ellere gönül dolusu sevgi ve saygıyla selam olsun.

Eserin devamını diliyorum. Diğer vilâyet ve şehirlerimizde yaşayan kalem erbâbını da bölgelerindeki kahramanları kitap sayfalarında âbideleştirip unutulmazlığa kavuşturmaya dâvet ediyorum.

Bu kitap ve Yedi Güzel Adam, Kahramanmaraş’ın Oniki Şubat İlçe Belediyesi Yayınıdır.

YEDİ GÜZEL ADAM

Kahramanmaraş, Türkiye’nin bütün renklerini sinesinde barındıran, Türkiye’ye renkler ve güzellikler sunan nev’i şahsına münhasır özellikler taşıyan bir vilâyetimizdir. İlk akla gelen özelliği şâirinin edibinin ve muharririnin bolluğudur. Serdar Yakar o bolluklar içinde bir velût kalem erbâbıdır. ‘Yedi Güzel Adam‘ olarak anılan Nuri Pakdil (1934- ), Râsim Özdenören (1940- ), Alâeddin Özdenören (1940-2003), Câhit Zarifoğlu (1940-1987), Mehmet Âkif İnan (1940-2000), Erdem Bayazıt (1940-2008) ve Ali Kutlay (1940-2008) şiirleriyle, yazılarıyla, hakkında yazılanlarla Serdar Yakar’ın eserine konu oluyorlar. Fotoğraflarla zenginleştirilen 13,5 X 21 santim ölçülerinde 190 sayfalık eser, Necip Celal Antel (1908-1957) tarafından okunan tangoyu hatırlatıyor: ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer…’

Eserde grubun az bilinen kişisi Ali Kutlay hakkında da bilgi veriliyor:

Türk şiirine yeni bir soluk getiren ‘Yedi Güzel Adam’ TRT’de aynı isimle dizi olarak yayınlandığında magazinleşmiş, ruhu yok edilmiş ve bambaşka bir anlam kazanmıştır. Kazandığı yeni anlam çerçevesinde ‘Yedi Güzel Adam, aynı dönemde liseyi okuyan, henüz 16 yaşında yazarlığa soyunan (Nuri Pakdil hâriç), ilk altı ismi, edebiyatla ilgilenenler yakinen tanır, sever ve okur. Eserlerine her bir kitapçıdan ulaşmak mümkündür. Ne var ki yedinci sırada yer alan isim olan Ali Kutlay meçhul bir isimdir… Bilinmezliklerle doludur. Adı hiçbir eserde yer almaz. Araştırmacılar Maraş nüfus kayıtlarında böyle bir isme ve aynı soy ismi taşıyan herhangi bir aileye ulaşamaz. O’ndan bahseden tek isim Rasim Özdenören’dir. ‘Ali Kutlay, benim hikâye yazmama vesile olan arkadaşımdı’ diyen Rasim Özdenören ile Ali Kutlay Maraş lisesinde sınıf arkadaşıdırlar. Câhit Zarifoğlu, kardeşi Sait Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt onlardan bir sınıf geridedir. Alaeddin Özdenören de Ali Kutlay’ın kardeşi Ahmet Kutlay ile aynı sınıftadır.’

O yıllarda aynı sıraları paylaşan yazma heveslisi başka isimler de vardır. Tatlı hâtırâların devamı s: 106-113’ten tâkip edilebilir.

MUSTAFA OKUMUŞ – HAYATI, SANATI VE ESERLERİ:

Serdar Yakar ve Yrd. Doç. Dr. Cavit Polat’ın hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde 230 sayfa hacimli eserde anlatılan Eğitimci-Yazar Mustafa Okumuş, 1932 yılında Kahramanmaraş’ta doğmuş, doğduğu şehrin toprağından, suyundan, havasından ve kültür ortamından etkilenerek sanata ve edebiyata yönelmiş bir seçkin insandır. Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Derneği’nin kurucusu, Kahramanmaraş’ın medârı iftiharı, Mart 2019’da 104. Sayısı yayınlanan Alkış Dergisi’nin yazarıdır.

Eserde; Yrd. Doç. Dr. Mehmet Fetih Yanardağ’ın, Kahramanmaraş Belediyesi, Milletlerarası Cumhuriyet Döneminde Maraş Sempozyumu’nda sunduğu ‘Kendimiz Olabilme Erdemi’ Yazarı ve ‘Uzaklara Özlem‘ Şâiri Mustafa Okumuş’un Poetikası başlıklı tebliği dikkat çekiyor. Tebliğin ‘sonuç’ bölümü:

Kahramanmaraşlı şâirler listesinde yerini alan Mustafa Okumuş, son dönem Türk edebiyatında kendine has yenilikçi şiir anlayışıyla eserler veren sanatkârlarımızdan birisidir. Şiirlerini sevgi ve insanlık üzerine kuran şâirimiz ‘Kendimiz Olabilme Erdemi’nin şiirini yazmaya çalışmıştır. Şâirin şiir üzerine yazılmış kapsamlı bir yazısı bulunmamakla birlikte bazı dergi ve mahallî gazetelerde yayımlanmış söyleşi ve röportaj türü yazılardan yararlanıp onun poetik görüşlerini ortaya koyup kayıt altına alarak günümüz edebiyatı poetikasına yeni bakış açıları kazandırdık. Her şâirin ayrı bir değer olduğunu ve şiir sanatına kendine has bir yorum getirdiği düşüncesinden hareketle Mustafa Okumuş’un poetikasının da hem şâir açısından hem de bu konuda bir düşüncesi olanlar açısından bir açılımı olduğu kanaatindeyiz.’

Eserin sonraki sayfalarında; Mustafa Okumuş’la alakalı olarak mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan gazetelerde yer alan haberler, Ramazan Avcı, Süleyman Canpolat, Osman Nuri Poyrazoğlu’nun makaleleri; Kenan Onaran’ın, Mehmet Gören’in, Ali Nacar’ın; Mustafa Okumuş’la yaptığı röportajlar, eserleri hakkında kaleme alınan yazılar ve Mustafa Okumuş’un yer aldığı fotoğraflar ile Mustafa Okumuş’un makaleler bibliyografyası bulunuyor.

ÇAĞRI YAYINLARI:

Binbirdirek Mahllesi, Binbirdirek Meydanı Sokağı Nu: 3, İletişim Han Nu: 101 Sultanahmet, İstanbul. Telefon: 0.212-516 20 80 Belgeç: 0.212-516 20 82 e-posta: cagri@cagri.com.tr //  www.cagri.com.tr

DERKENAR:

ÖYKÜ

Hikâye karşılığı kullanılan bu kelimenin ne olduğu belli değildir. Dilimizin târihî devirlerinde ve bugünkü lehçelerinde böyle bir kelime yoktur. Eski ve yeni hiçbir metinde öykü kelimesine rastlanmamaktadır. Kelimenin etimolojik îzâhını yapmak mümkün değildir. ‘Öykü‘ şeklinde bir kelime türetmek için, Türkçede ‘öymek‘ veya ‘öykmek‘ şeklinde bir fiilin bulunması îcâb eder. Böyle bir fiil de yoktur. Bu kelimenin nasıl teşkil edildiği belli değildir. Belki de hikâye kelimesinin halk ağızlarında aldığı ‘hikye‘, ‘hakye‘, ‘hekye‘, ‘hiyke‘ şekillerine benzetilerek yapılmıştır. Dilimizde öykünmek (ağızlarda özgünmek, öykenmek, övkünmek gibi şekilleri de görülmektedir) diye bir fiil varsa da bu, ‘taklid etmek‘, ‘birinin söz ve hareketini taklid ederek alay etmek‘ mânâsına gelmektedir, hikâye ile bir münâsebeti bulunmamaktadır. Eski Türkçe devresi metinlerinde (meselâ Dîvânü Lügati’t-Türk’te) bir de ‘ötmek = geçmek‘ ve ‘ötgünmek = arzetmek, büyüklerden bir dilek istemek‘ fiillerinden gelme ‘ötkünç‘ kelimesi bulunmakta ise de, bununla da öykü kelimesi arasında bir ilgi kurmak imkânı yoktur. Dilimizde ‘-kü‘ ve ‘‘ bulunmakla berâber, ‘öymek‘ veyâ ‘öylemek‘ fiilleri bulunmadığı için, öykü kelimesi ek bakımından değil, kök olarak yanlıştır ve uydurma kelimelerin tipik bir örneğidir.

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü. Umur Kitapçılık, İstanbul 1979

KISA KASA… KISA KISA…

1-YETİŞİN ÇOCUKLAR: Prof. Dr. Selçuk Şirin / Doğan Kitap

2-ÇİMEN YAPRAKLARI: Walt Wihitman-Fahri Öz / İş Bankası Kültür Yayınları

3-OSMANLI’DA SON FASIL: Sean McKeekin – Nurettin Elhüseyni / Yapı Kredi Kültür Sanat yayıncılık

4-CENNETTEKİ YERYÜZÜ: Pascal Carnier-Melisa Leclere Muratyan / Kafka Yayınları,

5-NASIL STAR OLDULAR: Hakan Gence / Hürriyet Kitap

 

 

Seçim Değil Ama Siyaset Murdar Oldu

Ak Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı ve milletvekili Binali Yıldırım bugün yaptığı basın açıklamasında, kaybettiği 31 Mart seçimleri için “Bu seçim murdar olmuş bir seçimdir. Murdar olmuş etin kavurması olmaz” şeklinde açıklama yaptı.        Açıklamayı okur okumaz, “acaba tam olarak ne demek istedi?” düşüncesiyle hemen Türk Dil Kurumu’na başvurdum. TDK’ya göre “murdar” kelimesi şu anlamlara gelmektedir. 1) sıfat Kirli, pis. 2) Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse). 3) Dini kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan). (http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama= gts&guid=TDK.GTS.5cb4b9f6c880f7.00082785 )

Binali Yıldırım’ın “murdar” sözünü hangi anlamda kullandığını bilemiyorum ancak bildiğim bir şey var ki hakikatte seçim değil ama siyaset murdar oldu.

 

Türkiye’nin Ak Parti Kaynaklı Problemi

 

Ak Parti’nin ve yöneticilerinin Türkiye’nin problemlerine karşı lakayt tavrını, ülkenin problemlerini çözmek gibi bir dertlerinin olmadığını, eskaza ülke problemlerini dert etseler bile bu problemleri çözmek için gereken evsaf ve kabiliyete sahip olmadıklarını yazmaktan usandım. Ak Parti’nin yönettiği Türkiye’ye baktığımda, Peter Prensibi’nin (*) dünyada başka hiçbir ülkede ve organizasyonda görülemeyecek şekilde hayata geçtiğini görüyorum.

Ancak, Türkiye’nin Ak Parti kaynaklı problemi çok daha büyük. Ak Parti sadece Türkiye’yi kötü yönetmekle kalmıyor, bu ülke insanının mazisinden tevarüs eden değerleri birer birer yıkıp tarumar ediyor. Ak Parti, iktidarının özellikle son yıllarında demokrasiyi, hukuku, eğitimi zaten yerle bir etti. Mental olarak ise siyasi ahlakı, siyasi nezaketi, devlet olgunluğunu, dini duygu ve hisleri, helal-haram hassasiyetini ve en önemlisi güvenilirlik kavramlarını harap etti.

 

Millet İradesine Darbe

 

İstanbul’da seçimi CHP (daha doğrusu Millet İttifakı) adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığının belli olduğundan beri Ak Parti’nin bütün ayarları bozuldu. Seçim sonuçları belli olalı iki haftadan daha fazla bir süre geçmesine rağmen Ekrem İmamoğlu’na mazbatası hala verilmedi. Kanuna ve hukuka açıkça aykırı usullerle tekrar tekrar oy sayımı yapılarak seçim sonuçları sulandırıldı ve adeta millet iradesine darbe vuruldu.

Seçim sonuçlarıyla alakalı asıl traji komik olansa Ak Parti yöneticilerinin seçimlerin şaibeli olduğu(!), CHP’nin taşıma seçmen uygulaması yaptığı (!), özelikle Büyükçekmece’de sahte seçmen kayıtları olduğu (!) gibi absürt iddialar ileri sürmeleriydi. Hâlbuki daha seçimlerden önce muhalefet özellikle bu sahte seçmen kaydı konusunda yoğun itirazlarda bulunmuş, YSK ve Ak Partili yetkililer ise bu itirazlara bıyık altından gülerek Türk seçim sisteminin dünyanın en güvenli seçim sistemi olduğu yönünde cevaplar vermişlerdi. Tabi ki itirazlar da reddedilmişti.

 

Okey Oynarken Taş Çalıp Mızıkçılık Yapan Çocuk

 

Henüz bir üniversite öğrencisi olduğumuz ve arkadaşlarımızla sabahlara kadar okey oynadığımız rint zamanlarımızda, okey oynarken taş çalan eden bir arkadaşımız vardı. Bu arkadaşımız ne zaman taş çalmasına rağmen mağlup olsa, masadaki diğer oyuncuları taş çalmakla itham eder ve hemen mızıkçılığa başlardı.

31 Mart seçimlerinden beri “şaibe”, “hile”, “sahte seçmen” diye bağıran Ak Parti, benim gözüme, okey oynarken taş çalıp mızıkçılık yapan çocuk gibi görünüyor.

Birilerinin Şahsi Menfaatlerinin Temin Edilmesi

 

Siyaset kurumu dünyanın her ülkesinde taht oyunlarıyla, entrikalarla yürür. Ancak siyasetin dünyadaki hiçbir ülkede son yılların Türkiye’sinde olduğu kadar bayağılaştığına şahit olamazsınız. İki sene önce bir tane adamın şahsi kariyeri için bir referandum yaptık ve referandum devam ederken seçim kuralları değiştirildi. Böylece, uğruna referanduma gidilen adam kariyer hayallerine vasıl oldu.

Bugün olansa farklı değil. Sırf bir tane adam belediye başkanlığı seçimlerini kaybetti diye, demokrasi, sandık, seçim, millet iradesi ve hukuk ayaklar altında çiğneniyor. Bu adam belediye başkanı olsun diye seçimlerin -millet iradesine ve hukuka aykırı şekilde- yenilenmesi bile gündemde.

Siyaset, vatandaşların sorunlarının çözülmesi için var olan bir kurum, birilerinin şahsi menfaatlerinin temin edilmesi için değil.

 

Siyaset Kurumunun Yeniden Dizayn Edilmesi Gerekmektedir.

 

Başa dönelim. Binali Yıldırım’ın, “Bu seçimler murdar olmuştur” derken, murdar sözünü hangi anlamda kullandığını bilmiyorum. Ama tekraren belirteyim ki Türkiye’de asıl murdar olan seçimler değil, siyasetin ve siyasi partilerin bizzat kendileridir. Ve ben burada “murdar” kelimesini TDK’nın tanımladığı üç anlamda da kullanıyorum.

Türkiye’de siyaset kurumu kokuşmuş durumda. Siyaseti bu kokuşmuşluktan kurtarmak için, sahneye sürekli olarak yeni yüzler çıkacak şekilde siyaset kurumunun yeniden dizayn edilmesi gerekmektedir.

Bu dizayn etmeye de mevcut tüm siyasi partilerin ve artık derisi kalınlaşmış, ar damarı çatlamış bir kısım siyasetçilerin lağv edilmesiyle başlanması lazımdır.

 

 

(*) Peter Prensibi; “Bir hiyerarşi içerisindeki her birey kendi yeteneksizlik seviyesine kadar yükselir” şeklinde özetleyebileceğimiz teori.

 

 

Şehir Hastaneleri

Ülkemize yapılan her yatırıma sevinmek, vatan ve millet sevdalısı insanların normal davranışı olması gerekir.

Fakat son zamanlarda yapılan ve yapılması planlanan bazı dev yatırımlar bende sevinç yerine endişe ve hüzün duyguları yaratıyor.

Var olan Atatürk Havaalanını kapatıp, şehir dışında İstanbul Havalimanı adıyla çok daha büyüğünü, hem de sıfırdan “yolcu garantili” Yap- İşlet- Devret usulüyle yapılmasına sevinemiyorum.

İlave kapasiteye ihtiyaç varsa, Sabiha Gökçen’in kapasitesi artırılabilirdi. (Böyle yapsak 7 milyar dolarlık dış borç almayacaktık ve yılda 500 milyon dolar daha az dış borç faizi ödeyecektik.)

O da yetmezse bir yandan Atatürk Havalimanını çalıştırırken aynı zamanda neden aynı ölçekte veya biraz daha büyük başka havaalanı yapmadığımızı sorguluyorum. Mesela “Londra’da beş havalimanı yapan İngilizler birden daha mı az akıllı?” diye düşünüyorum.

“Kanal İstanbul” adı altında yapılacak yatırımın tam da “ekonomik tetikçilerin” yönlendirilmesiyle yapılan verimsiz ve ülkemizin ekonomik kaynaklarını kurutacak yatırım sınıfına girdiğini düşünüyorum.

Uluslararası antlaşmalarla yabancı gemilerin bedava geçebildiği İstanbul Boğazı gibi doğal ve geniş bir kanal varken, gemilerin yapılacak kanaldan para vererek geçmek isteyeceklerine inanamıyorum.

Trakya Bölgemizi ikiye bölecek kanal üzerinde kaç tane “Boğaz Köprüsü” yapılması ihtiyacı doğacağını düşünmek bile istemiyorum.

Bunlarla ilgili düşüncelerimi ileride belki başka yazı konusu yapabilirim.

“Şehir Hastaneleri” adı altında yapılan dev hastanelerin de sevinemediğim yatırımlar arasında olduğunu sayabilirim.

Hafta sonu Antalya’da yapılan Aydınlar Ocakları 48. Büyük Şurası‘nda sunulan tebliğler arasında “Şehir Hastaneleri” konusu da vardı. Bu hastaneler hakkındaki endişelerim, konunun uzmanı olan Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu‘nu dinlediğimde tam bir üzüntüye dönüştü.

Aşağıda bu sunumdan aldığım notları ve diğer bazı bilgileri paylaşıyorum. Kararı siz verin.

*****************************

Şehir Hastanelerinin Maliyeti

Şehir Hastaneleri devletin bir özel şirket grubu ile yaptığı uzun süreli sözleşmelere göre yapılmakta. Yerini devletin verdiği, projesini devletin hazırladığı hastanelerin inşası, cihazların ve finansmanın teminini şirketler grubu yapmaktadır. Devlet 25 yıllığına hastaneyi bu şirkete kiralamaktadır. Devlet belirlenen sayıda hasta garanti etmekte, bu sayının altında kalırsa garanti edilen sayı ile aradaki farkın hasta başına ücretini devlet ödemektedir.

Kalkınma Bakanlığı’nın raporuna göre, 18 Şehir Hastanesi yapılıyor. Sözleşme değeri 10,6 milyar dolar olan bu hastaneler için 25 yıllık dönem içinde her yıl yapılacak ödemelerle birlikte ödenecek para 30,3 milyar dolar olacak.

Şirketler yalnızca kiradan 25 yıl içinde 20 milyar dolar kazanacak. Bu da dolar bazında yıllık yüzde 8 gibi bir kazançtır. Bu tefeci faizlerinde bile görülmeyen yüksek bir kazançtır. Dolar bazında yüzde 1,5-2 gibi oranlar makul sayılmaktadır.

Hastaneyi yapan şirket sadece kira geliri de almayacak. Yapılan anlaşmaya göre hastanelerin en çok gelir getiren, Röntgen, MR, PET gibi birimleri, hastane laboratuarları, bakım onarım hizmetleri, hastane içinde ve dışında yapılan dükkânlar, otel, otopark gelirleri ve diğer 19 kalem hizmetin gelirleri de hastaneyi yapan şirkete ait olacak.

Hastaneyi yapan şirket böylesine ballı kazançlar elde ederken bu hastanelerin devlete maliyetleri nasıl olacak?

Bu hastanelerde hasta yatağı başına düşen maliyet özel hastanelerin ortalama maliyetinin 3,5 katı olacak.

Birim maliyet artsın diye bu hastanelerde yatak başına düşen kapalı alan modern hastanelerden yüzde 40 daha fazla olarak projelendirilmiş. Böylece birim inşa maliyeti yükseltilmiş. Bu arada devletin enerji, bakım onarım ve temizlik giderleri de artmış olacak.

Döviz bazında alınan kredinin ödenmesi de döviz olarak yapılacağından, bu hastanelerin hizmetlerinden yararlanacak olan vatandaşlarımız, her kur artışından kaçınılmaz olarak etkilenecek.

Şehir Hastanelerinin bir yıllık kirasıyla 150 yataklı 64 hastane yapabiliriz. Peki, neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim?

***********************************

Şehir Hastanelerinde Hizmet Kalitesi ve Hizmete Erişim

Tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre hastanelerde ideal yatak sayısı 200-600 arasıdır. 600 yatağın üstünde verimlilik açısından sorun yaşanmaktadır. Türkiye ise 1.000- 4.000 yataklı hastaneler inşa ediyor.

Bir başka önemli husus ise ölçekleri itibariyle şehir merkezlerinde arsa bulunamadığından bu hastaneler hep şehir dışına yapılmakta.

Şehir Hastanesi yapılan il merkezlerinde halen hizmet üreten devlet hastaneleri kapatılacaktır.

Mesela Denizli’de 1.000 yataklı Şehir Hastanesi faaliyete geçtiğinde Denizli Merkezdeki toplam yatak kapasitesi 995 olan iki devlet hastanesi kapatılacak.

Mersin’de 1.294 yataklı Şehir Hastanesi kuruldu. 812 kapasiteli iki hastane kapatılıyor.

Adana’da 1.550 yataklı ŞH açılınca, toplam kapasitesi bunun kadar olan üç hastane kapatıldı. Bunlardan bir tanesi 5 yıl önce hizmete girmiş.

Kocaeli’de 1.180 yataklı Şehir Hastanesinin 2020 Mart ayında hizmete girmesi planlanıyor. Merkezdeki hastanelerin akıbeti ne olacak bilmiyoruz.

Ankara’da 3.600’er yataklı iki Şehir Hastanesi hizmete girince merkezdeki 12 kamu hastanesi kapatılacak.

İstanbul’da toplam yatak sayısı 6.780 olan iki şehir hastanesi hizmete girince merkezdeki kaç hastanenin kapatılacağı belli değil.

Yoğun trafik sorunları olan bu şehirlerde acil hastaların şehir dışındaki hastaneye erişimi sırasında can kaybı veya hastalığın tedavisinin güçleşmesi gibi ciddi sıkıntılar yaşanacak.

Kapatılacak olan devlet hastanelerinin bir kısmı yeni veya yenilenmiş hastanelerdir. Yapılacak Şehir Hastaneleri bütün teçhizat ve donanımıyla sıfırdan yapıldığından, kapatılan devlet hastanelerinin cihazları muhtemelen hurdaya çıkacaktır.

Dünyanın terk ettiği bu verimsiz hastaneleri neden yapmakta direniriz?

Neden var olan hastaneleri kapatırız? Ve yeni hastanelerin neden bu kadar pahalıya mal olduğunu sorgulamayız?