11.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 550

Gagarin Tanrı’yı Gördü mü? (Deizm)

Din veya ideoloji… İktidar dayanağı hâlinde kullanılmaya başladığında ikisi de sakatlanır. Diktatörler eninde sonunda tahtlarından iner, fakat onlarla birlikte istismar ettikleri ideolojiler de çöküntüye uğrar.

Bir zamanlar komünizm bu haldeydi. Her bakımdan tükenmiş politikacılar dünyanın birçok ülkesinde bu “mutlak gerçek” ile kendilerini ve diktalarını haklı göstermeye, iktidarlarını korumaya çalışırdı. Komünizm de komünist diktatörler de bitti.

Şimdi sıra “Siyasî İslâm”dadır. Endişemiz, çöküşün birçok insanın dimağında İslâm’ın kendisine de etki etmesidir. Mustafa Öztürk Hoca’nın yukarıya aldığımız Tweet’indeki endişe budur ve buna katılmamak zordur.

1969 yılında, komünist diktatörlüğün altın çağında bir bilim kongresi için Polonya’ya gitmiştim. İki anekdot dün gibi aklımdadır. Biri Krakov’da bir katedrali gezerken mihmandarımız hanımın bir soruya verdiği cevaptı.

Soru, “Polonya’da din nedir?” idi. Mihmandar, “Resmen ateist deriz fakat çoğunluk Katoliktir” demişti. Verdiği cevaptan bir rahatsızlık da hissetmemişti. Diktatörlüklerde söylenenle yapılanın bir birine uymamasına alışılıyor… İkincisi Macar teorik kimyacı Profesör Yanoş Ladik’in anlattıklarıydı. Beni kapalı mekândan bahçeye çıkarıp, “Böyle yerler dinlenir” dedikten sonra şöyle devam

etmişti, “Seni birkaç gündür izliyorum; burada komünist arıyorsun. Burada arama, bulamazsın, burada hiç komünist yok. Komünistlerin hepsi sizin tarafta. Macaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri arkadaşımdır. O da komünist değil. Komünizm nutku atması gerektiğinde utanıyor.”

Sözde komünist ülkelerde insanların devletin resmî ideolojisiyle bir ilgisi yoktu. Ben o yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeydim ve bizim taraftakilerin bütün derdi yapacakları ihtilalden önce Mao ile Stalin arasında bir karara varmaktı.

O yüzden komünist jargona da söyleme de epey hâkimdim. Polonyalı, Macar, Rus, Ukraynalı meslektaşlarıma bu konuları açtığımda üç aşağı, beş yukarı şu cevabı alıyordum: “Biz bunları yıllar önce okulda okumuştuk. Aradan çok zaman geçti. Pek aklımda kalmadı.” Bakın bunu söyleyen insanlar, o ülkelerin kapıcıları veya tuvalet bekçileri değil, akademisyenleriydi!

Gagarin Tanrı’yı gördü mü?

Hrutçef döneminde uzaya ilk insanı Sovyetler çıkardı. Yuri Gagarin’di kahramanımızın ismi. Ona ait bir fıkra meramımı pek güzel açıklıyor. Gagarin, çatırdayan bir iktidarın son ümitlerinden biriydi, Kanal İstanbul gibi bir şeydi. Hemen dünya turuna çıkardılar.

Fıkra burada başlıyor. Turdan önce Hrutçev, Gagarin’i çağırıp Kremlin’de özel bir odaya almış ve sormuş, “Yukarıda Tanrı’ya rastladın mı?” Gagarin, “Evet Sayın Genel Sekreter. Orada oturuyor.” deyince Hrutçev, “Ben de öyle olduğunu tahmin ediyordum ama sakın kimseye söyleme!” demiş.

Dünya turu sırasında Roma’ya da uğramış Kozmonot Gagarin. Amerikalılar uzaya çıkanlara astronot, Ruslar kozmonot derdi… Kozmonot Gagarin Roma’ya da uğramış ve Papa onu Vatikan’a davet etmiş.

Özel bir oturum yapmışlar ve Hazret, sesi titreyerek sormuş: “Evlâdım, çıktın, gördün. Tanrı var mı?” Gagarin tenbihli ya, yalan söylemiş ve “Hayır muhterem peder, yok.” demiş. Papa ağır ağır külahını sallamış. “Ben de öyle tahmin ediyordum ama lütfen oğlum, senden rica ediyorum, kimseye söyleme.” demiş.

Ortodoks kilisesini biz mi iğfal ettik?

İnanç siyaset uğruna kullanılınca işte böyle oluyor.

Dinin siyasete alet edilmesi, maalesef, Muaviye Kuran sayfalarını mızrakların ucuna taktıralı beri Müslüman geleneğidir. Erol Güngör’ün ta 1957’de hazırladığı ve 1963’de “E. Kırşehirlioğlu” müstearıyla yayınlanan, Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri kitabındaki şu pasaj çok ilgi çekici ve acıdır:

Hristiyan müellifleri, eski kiliselerin, İslam fetihleri dolayısıyle, hayatiyetini kaybetmesine sebep olarak, Hristiyanların Müslümanlarla olan mütemadi münasebetlerini gösterirler. Zira bu yüzden onların da kendilerine tamamen yanlış olan şu iki hususa, yani ahlakî karakterin kurtuluş için esas olmadığına, keza normların ve merasimlerin Tanrının inayetini temine kâfi geldiğine inandıkları kanaatindedirler.

Ortodoks Hristiyanların neye inandıkları beni çok ilgilendirmiyor. Fakat Batılı Hristiyanların doğuluları tenkidinde bu tespitleri vahim:

1) Müslümanlar güzel ahlâkın kurtuluş için gerekmediği kanaatindedir.

2) Merasimleri yeterince yerine getirirseniz bu yeterlidir diye düşünürler.

Dinimizde bunların doğru olmadığını siz de biliyorsunuz, ben de. Fakat niçin ikimiz de sanki bu sözlerde doğruluk payı varmış gibi hissediyoruz; niçin yaralanıyoruz sevgili okuyucum? Çünkü İslam böyle değil ama maalesef Müslümanlar böyle.

Ezanı duyunca imana gelmek

Nobelli romancı Doris Lessing’in bir romanında, yanılmıyorsam “Cehenneme İniş İçin Brifing”te şöyle yazar: “Tanrı insanları yola getirmek için mesaj üstüne mesaj gönderdi. Nihayet anlasınlar diye sonuncusunu çok açık ve basit kıldı.

Sadece yasaklar ve emirler bildirdi ama onlar yine anlamadılar.” Lessing Kirmanşah doğumludur. Bizim dünyamızın yabancısı değildir, mistiktir ve tasavvufa yakın olduğu hem eserlerinden hem biyografilerinden bellidir. Lessing’in yanıldığını, bize gönderilen mesajın yasaklar ve emirlerden ibaret olmadığın biliyoruz; biliyoruz da niçin bu sözler de içimizde çarpıp yankılanacak ukdeler buluyor?

Şimdi “güzel adamlar” diye parlatılıp pazarlanan Siyasî İslamcı yazarların edebiyatlarında sık sık, kâfir iken veya pek dindar değil iken birden bire ışığı görüp, hani şu Hristiyanların “epifani” dedikleri mucizevi halle Müslümanlığa uyanan kahramanları vardır.

Bunlara onların filmlerinde de rastlanır. Peki, bu ihtida, bu aydınlanma nasıl olur? Hani bir Dostoyevski’nin iç kavgaları, bir Kafka metamorfozu, veya Oscar Wilde’ın Dorian Gray’i gibi mi? Din insanı kalbinden, ruhundan ve aklından kavrayan bir şeydir, her şeydir, değil mi? Hem iman, hem aşk, hem akıl değil mi? Hayır.

Bizim Müslümancıları ezan sesi uyandırır. Kâfir kâfir yolda yürürken birden ezan duyarlar ve Müslüman olurlar. Veladdallin! Ne derinlik değil mi! Bu uyanış Vahabi ülkelerde mümkün değildir her halde, çünkü oralarda ezanın makamlı söylenmesi günahtır ve beddua eder gibi ezan okurlar… Her vakti ayrı besteyle okumak biz yarı-kâfir Türklerin işidir. Tıpkı Itrî’nin “saltanatlı tekbiri” gibi. Tövbe tövbe!

Dinbaz kalemler bir başka astronotun, Aldrin’in uzayda ezan sesi duyduğunu fısıldıyorlardı. Uzayda ses olmaz gibi zevzekliğin lüzumu yok. Onlar dediyse vardır. Yalandan kim ölmüş?

Resmen Müslüman olan ülkeler imanlı mı?

Dinle siyaset yapmanın zirvesi herhalde adları resmen “İslam Cumhuriyeti” olan ülkelerdir. Onlar ne haldedir? Bir İran Türk’ü, Arif Keskin, yıllar önce bir Millî Düşünce Merkezi bilgi şöleninde anlatıyordu (23 Aralık 2015, 311’inci Bilgi Şöleni konuşmasından çözme) :

[İran’da] Camiye insanlar gitmiyorlar. Gençler camiye gitmiyorlar. Gençler namaz kılmıyorlar. Gençlerin yani daha öyle bir dinî kaygıları yok. Bunu net olarak söylüyorlar. Bunu da yazıyorlar. “Çok farklı bir şey yaşattık.” Çünkü neden? O devrim iddia ettiği hiçbir şeyi gerçekleştiremedi.

O yüzden ideal toplumu, ideal insanı yapamadı. Bunu gerçekleştirememesi toplumda çok büyük bir ideolojik bunalıma yol açtı. Bugün rahatlıkla, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bugün İran toplumu en büyük ideolojik bir bunalım ve en büyük ahlaki buhran içerisindedir. Uyuşturucudan tutun da başka şeylere kadar en fazla tüketilen yer burasıdır.

Dönemin Tahran belediye başkanı yardımcısı net olarak söyledi. “Tahran’a her gün 5 ton esrar giriyor, uyuşturucu giriyor.” Bunu itiraf ediyorlar. Yani düşünün böyle bir topluma sebebiyet verdi. Yani laikliğin burada önemi de anlaşılıyor.

Böyle bir devrim, toplumu dindarlaştırmadı. Tam tersine dinsizleştirdi. Azerbaycan ilk devrimin başbakanı Humeyni’ye bir mektup yazıyor ve diyor ki: “Kur’an’da böyle bir ayet var. Peygamber seviniyor.” Neden seviniyor. Diyor ki: “Kur’an’da grup grup insanlar dine dahil oluyorlar, dine giriyorlar.

Buna seviniyor. Bugün siz öyle bir yönetim yarattınız ki Allah’ın dininden grup grup insanlar çıkıyorlar.” Misyoner faaliyetin en çok başarılı olduğu yer İran’dır. Otobüsle Türkiye’ye geliyorlar. Onun rakamını istatistik resmî bir rakam burada çıkartsak anlaşılır. Din değiştirmelerin çoğu orada yaşanıyor.

Bu konuşmanın tamamının çözülmüş hâlini MİSAK sitesinde bulabilirsiniz.

Bunun gibi, Suudî Arabistan’a giden bir hekim tanıdığım da orada en büyük sağlık probleminin alkolizm olduğunu söylemişti! Evet. Siz dış görünüşe ve laflara bakmayın.

Neden böyle oluyor? Komünist rejimde insanlar Katolik, dindar rejimde alkolik oluyorlar? Veya esrarkeş? Bir sebebi olmalı.

Yukarıda eski bir konuşmasını alıntıladığım Arif Keskin Hoca, daha yakın zamanda “Türkiye, İran’dan çok daha dindar” diyordu. Fakat bu gidişe göre böyle devam etmeyecek.

Deizmden değil, gerçeklerin konuşulmasından rahatsızlar

Deizm gürültüsünü duydunuz. Bir kere insanın hemen dikkatini çeken şey şu: Onlar deizm veya ateizmin yayılmasından rahatsız değiller. Rahatsız oldukları şey birilerinin “Deizm, ateizm yayılıyor” demesi. Bir an için durup, “Gerçekten yayılıyor mu? Yayılıyorsa neyi yanlış yapıyoruz? Neyi başka türlü yapmalıyız?” diye bir dertleri yok.

Bütün sıkıntıları: Tam seçim sathı mailinde bu laf ne cesaretle söylenir! Bu, tiranlık kültüründe, “Kötü haber getiren habercinin kafasını vurun!” anlayışıdır.

Aslında deizm ve ateizmin yayılmasına dair haberler ve belirlemeler yeni değil. Bakın nasıl:

Ayşe Sucu Hanımefendi’nin köşe yazısından alıntılıyorum:

Themis Araştırma Şirketi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü adına, 2016’da, 11-16 Mayıs tarihleri arasında bir araştırma yaptı. Koray Yücel’in yönettiği bu araştırma, İstanbul’un 15 ilçesinde yaşayan toplam 1283 seçmen ile yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Amaç, siyasi gündeme ilişkin ve yaşam biçimi ile ilgili tercihlerin hangi yönde şekillendiğinin tespit edilmesiydi.

Ankette, farklı sorular söz konusu; fakat benim dikkatimi çeken, “Hangi inanç sistemi size uygun” sorusuna verilen cevaplardaki çıkan sonuç. Oranlar şöyle: Kendisini ateist olarak tanımlayanlar % 6,6; “Allah’a inanıyorum, peygamberlere inanmıyorum” diyenler % 5,3… Müslümanım diyenler % 86,9; Hristiyan % 0,7; Musevi % 0,5.

Konda’nın 2010’da yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’deki ateist oranı % 2,3 iken; bu oran 2015’te 2,9’a yükselmiş. Themis’in araştırmasına göre, İstanbul’u baz alırsak, bu oran iki kat artmış durumda. Buna deistleri de katarsak, İslam’a inanmayanlarda ciddi bir yükselme söz konusu.

MAK Danışmanlık şirketi, 12-18 Haziran 2017’de 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemi ile “Türk Toplumunun din ve dini değerlere bakışı” isimli bir araştırma yapıyor.

Bu ankette, Allah konusunda din dışı cevaplar şöyle:

Yüzde 4 Allah’a inanmıyorum. 4
Cevap vermek istemiyor veya kararsız 4
Varlığına inanıyorum da her şeye karıştığına inanmıyorum. 6
Toplam:14

Kitaplara inanma konusunda din dışı cevaplar şöyle:

Yüzde 14 Kuran ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanmıyorum.

Cevap vermek istemiyor veya kararsız yüzde 10

Toplam: 24

Nihayet peygamberler konusundaki cevaplar:

Yüzde 9 Peygamberlere inanmıyorum.

Cevap vermek istemiyor veya kararsız 8
Toplam: 17

“Evet, Peygamberlere inanıyorum ama bazı konularda örnek alsam da her konuda Hz. Muhammed (SAV) örnek alınacak rol model / örnek değildir” diyen %20’yi din dışı diye nitelemedim. Çoğu bunu da din dışı addedecektir. Softalara uyarsak peygamberler konusunda din dışılık %37’ye yükselir. Birinci gruptaki, “Allah’a inanıyorum ama her şeye karıştığına inanmıyorum” da din dışı sayılmayabilir.

Bu anketin öğrenilmesi üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Diyanet Dergisi Ağustos 2017’de “Deizm, Ateizm, Nihilizm Kıskacında İnsanlık” özel başlığı ile çıkıyor. Bu sayılan “izm”lerin yaygınlaşmasından şikâyet ediyorlar ama kabahatı artan iletişim imkânlarında ve kontrolsüz erişilen bilgide buluyorlar.

Diyanet İşleri Başkan Vekili Ekrem Keleş Bey şöyle yazmış: “Günümüzde her geçen gün gelişen teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının da etkisiyle her türlü bilgiye hızla erişimin kolaylaşması ve bilginin kontrolsüz biçimde yayılması, beraberinde olumsuz pek çok düşünce ve fikir akımının da serbestçe dolaşımına imkân vermektedir.

Bu durum, inanç değerlerimiz başta olmak üzere günlük hayatımızı birçok açıdan etkilemekte; bizi inancımızdan, yaratılış gayemizden uzaklaştıran ve özümüze yabancılaştıran birtakım unsurlar, değerler dünyamızı tahrip etmektedir.”

Herhalde çare bilgiyi ve iletişimi kontrol altına almaktadır! İran öyle yaptı. Kuzey Kore öyle yapıyor. Akıl için yol birdir! Akılsızlık için de birdir galiba. Fakat her şeyden önce bu hususların öyle ulu orta konuşulmasını önlemeliyiz. Ne yani? Kabahat kendilerinde veya – haşa-iktidarda olabilir mi! Ağzımızdan yel alsın!

Konunun yakın tarihçesine devam edelim. Tarih ve bilime kültürümüzün tam da içinden bakan, bilim adamı, Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, bu konu vantilatöre çarpmadan önce bir panelde şöyle konuşuyordu (Emeti Saruhan’ın yazısından alıntılıyorum.):

Okuduğum İmam Hatip okulundan bir heyet gelerek benimle fikir alışverişinde bulunmak istediklerini söylediler. Deizm yayılıyor, bu çocuklara ne anlatalım, ne yapalım diye sordular. Dedim ki, konuşmayı bırakın, yapın artık. Devamlı konuşuyoruz. Terbiye temsil ister. Örnek olacaksınız. Dini temsil makamındaki insanların bu durumu sürdüğü müddetçe 10 yıl sonra neslimiz bizimle kavga edecek. Bu dinin bir faydası olsa babama anneme olurdu diyecekler.

15 Temmuz’dan bu yana benim odama 17 tane başörtülü deist bile değil tanrı tanımaz öğrenci gelip benimle bu konuları konuştular. Başörtülü öyle geleneksel de değil bildiğin başörtülü. Sosyal statüleri gereği, aileleri nedeniyle hala başörtüler ama tanrıya bile inanmıyorlar.

Ortak neden sahnede dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemlerinin sonucudur. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek 30 yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz.

Emeti Saruhan’ın konuyla ilgili yazısının tamamını okumanızı da tavsiye ederim.

Bunlar olup biterken, iktidar çevreleri ve iktidar ortaklarından çıt çıkmadı. Herhalde bu haberleri danışmanlar reislere okumuyorlardı. Cesaret meselesi…

Sonra birden bire yer yerinden oynadı.

Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, İKDAM Eğitim Derneği ve Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği ile ortaklaşa düzenlediği ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve İmam Hatip Lisesi Meslek Dersi öğretmenlerinden oluşan 50 öğretmenin katıldığı “Gençlik ve İnanç” konulu çalıştayın sonuç bildirgesinde, gençlerin deizme kaydığı belirtildi.

Sen misin bu tespiti yapan. Sayın Cumhurbaşkanımız Millî Eğitim Bakanı’nı kürsüye çağırıp ne oluyor diye sordu. O da açıklama yaptı: Sadece gitmelerine müsaade etmiştik. Öyle anlaşılıyor ki pırlanta değerindeki Millî Eğitimimiz, bütün toplantı ilanlarını izleyip öğretmenlerin hangilerine gidip hangilerine gitmeyeceğini bildirmektedir.

Üstün bir gayret! Konya İl Millî Eğitim Müdürü şaşkın olduğunu beyan etti. Sayın Bahçeli, “Türk gençliğine deizm karası çalanlar nedamet getirmelidir!” dedi. Bundan sonra bu konuda kimsenin pek söz söyleyebileceğini sanmıyorum. Yok deyince yoktur. Diyanet İşleri Başkanımız da aynı fikirde. “Milletimize, gençlerimize kimse iftira atmasın” O özel sayı mı? Böyle sorularla bozgunculuk etmeyin.

Zaten orada “dünyayı saran tehlike” deniliyordu. O sayı Türkiye’ye değil dünyayı kurtarmak için çıkmıştı! Üstelik orada yazılanlar Sayın Cumhurbaşkanımız’ın bu konudaki tutumunun belirmesinden önceydi. Dolayısıyla hükümsüzdür, neshedilmiştir; sapkın fikirler düzeltilmiştir.

Bu arada haddim olmayarak sık tekrarlanan bir yanlışı düzelteyim. İktidar cephesinden her konuşan, bu arada derin ilminden zerre kadar şüphe etmeyeceğimiz Diyanet ileri gelenleri, Deizmin, Tanrı’nın dünyada hiçbir şeye karışmadığını savunduğunu söylüyor.

Herhalde danışmanlar böyle söyleyip yanıltmışlar. Deizmin gerçekten bu görüşte bir fraksiyonu vardır. Ona “soğuk deizm” deniyor. Fakat Tanrı’nın dünyaya karıştığını ve dua edilmesi gerektiğini söyleyen deistler de var. Onlara da “sıcak deist” deniyor. Muhakkak siz daha iyi bilirsiniz ya…

Otokrasilerde ideoloji niçin çöküyor?

Şimdi yazının başındaki tespite dönelim. Dedik ki, din veya ideoloji antidemokratik iktidara siyasî dayanak olarak kullanılıyorsa insanlar kullanılan düşünceden uzaklaşıyor. Öztürk Hoca’nın başa aldığımız Fazlıoğlu Hoca’nın alıntıladığımız sözünde belirtildiği gibi… Niçin?

Çünkü bilimsel sosyalizm, Marksizm, demokrasi, liberalizm ve hassaten teoloji gibi konuların münakaşası akademik donanım gerektirir. Akademik donanım ancak uzun ve yorucu gayretle elde edilir. Kolay yoldan mevki, makam ve servet kapanlarda bu donanım bulunmaz. Çünkü onlar o gayrete katlanabilecek tipler değillerdir.

İşte diktatörlüklerde makam ve mevkileri dolduranlar da tam tamına bu tiplerdir. Çünkü dini, ideolojiyi siyasî iktidar aleti yapan diktatörler, tayinlerinde liyakatı değil, sadakatı gözlerler. Böylece kolay yükselmek isteyen tabilerle kendini garantiye alma peşindeki metbu, aynı noktada birleşir. Kim takar fikri, zikri…

İşte bu tiplerin işgal ettiği hitabet mevkileri hür fikirli, karakter sahibi insanlara, bu arada ideal dolu, dürüstlüğü kendine şiar edinmiş gençlere etki etmez. Çünkü onlar inanırlılıklarını kaybetmişlerdir. Zaten konuştukları konulara hâkim falan da değillerdir. Akıllarınca o anda ne lâzımsa onu söylemektedirler. Öyle olmayanlar, konularına hâkim, gerçeği öğrenmenin zahmetli yolundan geçmiş olanlar ise “mülakatta” kaybetmiştir.

Dürüst insanlar size bakar: Mesela “Dolardaki çıkış spekülatiftir. Dolara dokunan yanacaktır.” demişsiniz. Bunu dolar 2 TL iken, sonra 3 TL iken, sonra 4 TL iken söylemişsiniz. Genç bundan şu mesajı alır: Bu adam ya yalancı yahut bilgisiz. Ona inanılmaz. Üstelik hâlâ başı havada dolaşıyor. Demek ki kişiliği de zayıf.

Dürüst insanlar size bakar: “Biliyorlar ki referandumda ‘Evet’ çıktığında terör bıçak gibi kesilecek!” demişsiniz. Sonra terör azdıkça azmış. Namuslu insan sizin hakkınızda şu hükmü verir: Atıyor. İşine ne gelirse onu söylüyor. Ciddî değil.

Namuslu insanlar size bakar: “Kobani’yi kurtarmak için militanları topraklarımızdan geçiren bunlar değil miydi?” diye sorar. Askerî birliklerin önünden teröristler resmigeçit yaparken, “kıpırdamayın” emrini veren bunlar değil miydi? Türk egemenliğinin paylaşılmasına razı olalım diye âkil adam heyetleri çıkaranlar bunlar değil miydi? O halde: “O halde bunların şu anda söylediklerinin de kısa bir süre sonra tam tersini söylemeleri mümkündür!” der.

Namuslu genç size bakar: “Yahu bu, daha dün, namus, şeref, namussuz, şerefsiz nutuklarıyla ve şiddet-i tasmim ile şu anda dediklerinin tam tersini bağırmıyor muydu?” der ve şu sonuca varır: Bunun dedikleri dinlenmez.

Dürüst insanlar memlekete bakar: Cüppeli, sakallı, fesli tiplerin televizyon kanallarını işgalini ve aynı anda çocuğa tecavüzün, kadına şiddetin yüzde bin arttığını öğrenir.

Dürüst insan cebine bakar: Sizin “Dört kat büyüdük” lafınızı duyar ve içinden… Kim bilir neler der.

Bütün bunların üstüne eğer siz, sıkıştıkça her cümlenize “ALLAAAAHHH!” diye başlayıp “ELHAMDÜLİLLAAAAAH!” diye bitiriyor ve bu lafların başında ve sonunda yalana dolana devam ediyorsanız, bu kavramlar üzerinde fazla düşünmemiş fakat dürüst gençlerin şüpheye düşmeleri… Doğru değildir ama anlaşılır sapmalardır.

Şarlatan hekimin candan; ahlâksız, hırsız imamın dinden etmesi bundandır işte.

Gençler, sizin gibi sözde Müslümanların şerrinden Allah’a sığınıyor. Siz bunu deizm sanıyorsunuz. Biz deistleri Müslüman yaparız ama siz ümitsiz vakalarsınız. Yalancıdan, hırsızdan, ahlâksızdan, yolsuzdan, yanardönerden hiçbir dinin mümini olmaz. Sizi ateistler bile kabul etmeyecektir.

Ve ilahiyatçılar! Sizler, yalnız deizme değil, Müslümanlık maskesiyle yapılan vahşete, tecavüze, hırsızlığa, yolsuzluğa, yüzleri kızarmadan yalan söyleyenlere, her dedikleri yanlış çıktığı halde kibirlerinden yanlarına yaklaşılmayanlara ilk itirazı yükseltecek mevkidesiniz. Neredesiniz? Yoksa siz de mi cübbelerinize düğme diktirdiniz?

 

 

Kıbrıs’tan Sonra Sıra Doğu Akdeniz’de mi?

Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülke üzerinde, onun ”doğal veya üretilmiş zenginliğini” çalmak amacıyla, siyasal araçlarla doğrudan veya ekonomik araçlarla dolaylı olarak, tahakküm [hâkimiyet] kurması sürecidir.

Bu, zorunlu olarak tahakküm kurulan ülkedeki çalışan halkın sömürüsünün sömürülmesi anlamına gelir, keza başka yerlerdeki çalışan halkların da sömürülmesine yardımcı olabilir. Böyleyken, emperyalizm hâkim ekonomik ve toplumsal sistemden ayrı olarak düşünülemez. Esas itibariyle sebep, sömürünün emrinde kullanılan aynı güç eşitsizliğidir. Şu anda Doğu Akdeniz’de yaşanan sıcak gelişmelerin temelinde bu gerçek vardır.

Nasıl ki, yarım asırdan bugüne Kıbrıs adasında yaşanan hâkimiyet/çıkar çatışmasının, temelinde bu stratejik adanın elinde bulunduran tarafa özellikle ”Orta Doğu-Avrasya-Anadolu” üçgeninde hâkimiyet sağlama avantajı varsa; günümüzde giderek ısınan Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji yatakları üzerinde de aynı hâkimiyet/çıkar çatışmaları yaşanmaktadır.

Kıbrıs’ta hiç olmaması gereken AB-ABD-Fransa-İsrail vd. ülkelerin özellikle son dönemde Kıbrıs yetmezmiş gibi Doğu Akdeniz’de boy göstermesi; bölgenin stratejik öneminden daha fazla burada mevcut zengin hidrokarbon ve petrol yataklarından kaynaklanan zenginliklerin her biri emperyalizmin kirli yüzünü temsil eden bu ülkelerin bölgedeki zenginliklerden pay kapma/çalma hırsına bağlıdır.

Doğu Akdeniz’de giderek tırmanan enerji kaynaklı anlaşmazlığın sonu nereye varacaktır? Şu anda bunu kestirmek oldukça güç bir hal almıştır. Ancak görünen o dur ki, emperyalist ülkelerin iştahını kabartan bu bölgede Rum tarafı oldukça tehlikeli bir sürecin içine girmiştir.

Kıbrıs’ta uluslararası camiada tanınır taraf olmanın avantajını her defasında Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının aleyhine kullanan, adada tek söz sahibi kendileriymiş gibi hareket eden bu had bilmezlere hak ettikleri cevap;  gerek Türkiye, gerekse KKTC tarafından verilmiş, Doğu Akdeniz’de Yavuz ve Fatih isimli sondaj gemilerimiz, şanlı donanmamızın, hava kuvvetlerimizin korumasında bölgedeki faaliyetlerine devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarının kullanımına yönelik pek çok ülke ile anlaşmalar yapan GKRY, AB üyesi olmanın da avantajını kullanarak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerinin durdurulması yönünde bu çıkarcı birlikten türlü yaptırımların/engellemelerin açıklanması için sinsi çalışmalarına devam etmektedir.

AB çatısı;  özgeçmişlerinde soykırım, müstemlekecilik, ırkçılık faaliyetleri öne çıkan ülkeleri barındırmaktadır.

Bu birliğin esas hedefi; doğal ve işgücü zenginliği ile öne çıkan az gelişmiş ülkeler üzerinde gümrük birliği ya da türlü ekonomik oyunlarla hâkimiyet kurarak, bu zenginlikleri birlik ülkelerinin çıkarları için kullanmaktır.

Kıbrıs’ın yarı buçuğunu temsil eden GKRY’ni haksız, hukuksuz bir biçimde üye yapan AB’nin Doğu Akdeniz’de yaşanan sıcak gelişmelere taraf olmasının yegâne nedeni Rum tarafını kullanarak, bölgenin zengin enerji kaynaklarından pay kapmaktır.

Dolayısıyla ülkemizin bu sıcak gelişmeler karşısında ulusal hak ve hukukumuzu korumak adına dik durması, hiçbir şekilde geri adım atmaması oldukça önemlidir.

Şu anda Doğu Akdeniz’de artan gerginlik, özellikle ABD ve dahi Rusya’nın Türkiye’ye yönelik bölgesel faaliyetlerini durdurması yönündeki açıklamalarıyla daha da kritik bir sürece doğru yol almaktadır.

Yaşanan bu sıcak gelişmeler şunu göstermektedir:

60 yıldan beri Kıbrıs adasında çözüme odaklı hiçbir görüşmeye olumlu cevap vermeyen Rum-Yunan ikilisi AB çatısı altına girdikten sonra, nasıl olsa adanın tanınan/yasal hükümeti benim tavrıyla hareket etmiş, etmeye devam etmektedirler.

GKRY adada istedikleri her şeyi elde etmenin rahatlığı ile bu defa yıllardan beri bir türlü ulaşamadıkları Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarına yönelmişlerdir, özellikle de bölge ve bölge dışından pek çok ülke ile yapmış oldukları enerji anlaşmalarıyla Doğu Akdeniz’de üstünlük sağlamanın, bir şekilde Türkiye’nin güneyden kuşatılmasının anahtarı olma rolünü üstlenmişlerdir.

Bölgede yaşanan gelişmeler tehlikeli bir sonuca doğru hızla ilerlemektedir. Türkiye’nin S-400 füze alımı nedeniyle ABD ile yaşamış olduğu olumsuzlukları da göz önünde bulundurduğumuzda,

Yunanistan’da göreve gelen yeni hükümetin Dışişleri Bakanının Türkiye’nin bölgedeki faaliyetlerini durdurması yönünde yapmış olduğu hadsiz açıklamalarını da değerlendirdiğimizde; ülkemizi Doğu Akdeniz’e sonu hiç de hoş olmayan gelişmelerin beklediği çok açıktır.

Ancak özellikle Türkiye’nin garantörlük hakkı nedeniyle Kıbrıs’taki yasal ve ulusal menfaatlerinden, Doğu Akdeniz’de uluslararası deniz hukukundan kaynaklı haklarından vazgeçmeyeceği de gerçeğin ta kendisidir. Kaldı ki, Kıbrıs adası Türkiye’nin ön cephesi, Akdeniz’e açılan tek penceresidir.

Bu gerçeği çok iyi bilen Rum-Yunan ikilisi:

Kıbrıs’ta uluslararası camia tarafından tanınır ülke olmanın avantajının yanına; Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarının kullanımı için pek çok emperyalist ülke ile yapmış olduğu anlaşmaların gücünü de eklemiş, AB üyesi olmanın avantajını da kullanarak, şimdi de Doğu Akdeniz’de üstünlük sağlamanın, Türkiye’nin açık denizlere çıkmasını, bölgedeki enerji zenginliklerinden pay almamızı engellemenin peşindedir.

 

 

Ümmetin Partisi

Yazının başlığını okuyunca bazılarınız, “burası Türkiye Cumhuriyeti ve T.C. bir hukuk devletidir. Anayasamız ve hukukumuzda ümmet diye bir kavram yoktur. Hukuken bu amaçla parti kurulamaz” diye itiraz edebilir.

İtiraz haklıdır ama Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın sözü üzerine bu başlığı attığım anlaşılmıştır.

AKP’den ayrılıp yeni bir parti kurma hazırlığındaki Ali Babacan’a, “bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok!” dediğini Erdoğan kendisi açıkladı.

Bu cümle çok sorunlu.

Ali Babacan ve O’nun arkasındaki Abdullah Gül ile diğer arkadaşları bir siyasi parti kuracaklar. Babacan peygamberliğini veya mezhep imamlığını ilan etmeyecek. Din veya mezhep kurmayacak.

Ümmet niye parçalansın ki?

Kuracakları partinin esas tabanı haliyle AKP kitlesinden oluşacak ve kadrosu AKP içinden çıkacak.

Tıpkı Millî Görüş çizgisinden kopan AKP’nin, RP/ FP partilerinin içinden çıktığı gibi.

Millî Görüşçüler ve lideri Necmettin Erbakan AKP’den daha ümmetçi idi.

Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet Partisi kapatılınca partinin devamı niteliğine sahip olduğu kabul edilen Saadet Partisi‘ne katılmadı. Bu partiden ve liderinden ayrılarak AKP’yi kurdular.

Onlar AKP’yi kurmakla herhalde ümmeti parçalamış olmadılar. Saadet Partisi’ni daha doğrusu milli görüşçüleri parçaladılar.

Şimdi de yeni parti parçalayacaksa, bu parçalanan ümmet değil, Ak Parti olacak.

Ümmetin Lideri Değil

Erdoğan’ın “bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok!” cümlesindeki yanlışlık çok ciddi.

AKP Genel Başkanı bu cümlesinden ümmet ile partisini aynileştirdiği görülüyor.

Hatta bazı AKP taraftarlarının Erdoğan için “ümmetin lideri” sloganını kullandığı da malum. Fanatik taraftarların bu akıl dışı sloganını Erdoğan da içselleştirmiş olmalı ki bu cümleyi sarf etmiş.

Oysaki “ümmet, bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümünü” ifade eden bir kavram.

Özelde ise “İslam dinine bağlı olan, Hazreti Muhammed’in yolundan giden Müslümanların tümü” demek.

Ak Parti tüm Müslümanları temsil eden bir parti değil. AKP lideri bırakın dünyadaki bütün Müslümanların, Türkiye’deki Müslümanların bile ortak lideri değil.

Kaldı ki, O’na oy verenler ve vermeyenler arasında Müslüman olmayanlar da var.  Erdoğan inancı ne olursa olsun, bütün vatandaşları kucaklamak zorunda.

Sadece AKP’nin Müslüman, diğerlerinin ümmet dışı unsurlar olduğunu düşünmek kadar tehlikeli ve bölücü bir zihniyet olamaz.

Eğer bir sürçü lisan ise hemen düzeltilmeli. Değilse, bu sakat zihniyetten derhal uzaklaşılmalıdır.

Keşke Bir Sistem Olsaydı

İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminden sonra bir “sistem tartışması” başladı. Çünkü hem yenilmez zannedilen AKP yenildi ve hem de “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” uygulamasının birinci yılı doldu.

Ve Türkiye hemen her alanda bir sene öncesine göre daha kötü. “Bu sistem gelince uçacağız” dediler. Yere çakılmak üzereyiz.

Burada tek sebep “yeni sistem” değil. Keşke bir “sistem” olsa da ona uyulsa idi.

Hangi “sistem” olursa olsun, daha başarılı bir sonuç çıkabilirdi.

Sistem demek kurumların çalıştığı ve kuralların işletildiği bir yöntemler düzenidir.

Oysaki bizim problemimiz kurumların devreden çıkarılmış olması, tek adama bağlanmasıdır.

Buna ilaveten kuralların yine aynı iradenin isteğine göre uygulanması, gerektiği kadarının uygulanması veya uygulanmamasıdır.

Bu tarife göre Türkiye’de bir sistem, dolayısıyla bir hükümet sistemi yoktur.

Adı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” de olsa uygulanan yönetim biçimi bir sistemi ifade etmiyor. Bir “parti devleti” görüntüsü var.

Bu bakımdan TV’lerde harıl harıl sistem tartışmaları yapılması havanda su dövmekten ibaret kalıyor.

Faiz Konusunda Görüş Ayrılığı

Gelişmiş bütün ülkelerde Merkez Bankaları bağımsızdır. Son iki başkan döneminde yarı bağımsız olan T.C. Merkez Bankası, 6 Temmuz 2019’dan itibaren, artık bağımsız değildir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Merkez Bankası Başkanını kendisinin verdiği “faizleri indirin” talimatına uymadığı için görevden aldığını açıkladı. “Sayın Başkanın kendine has birçok tasarrufu olmuştur ve maalesef ağır bedeller ödendi” dedi.

Oysa faiz, enflasyon ve diğer para konularında Merkez Bankası Başkanı tek başına karar vermez. Kararları veren “Para Politikası Kurulu” dur.Kurul, MB Başkanı ve dört üyeden oluşur. Hepsinin eşit oy hakkı vardır. Yeni Başkan da, görevden alınan başkan döneminde bu kurulun üyesi idi. Nedense diğer kurul üyeleri görevden alınmadı, kurul üyesi Başkan Yardımcısı Başkan oldu.

Şimdi artık bu kurulun tarafsız ve ekonominin gereklerine göre politika belirleyebileceğine kimse inanmıyor.

Faiz konusunda Erdoğan meğer Ali Babacan ile de anlaşamıyormuş. Erdoğan “faiz konusunda hiçbir zaman anlaşamadık kendisiyle”diyerek açıkladı. Babacan ekonominin kaptanı görevlerinde iken “faizleri düşürün” talimatı vermiş. Babacan bu talimata rağmen faizleri düşürmek için Merkez Bankasına baskı yapmamış. Erdoğan bunun ülkeye çok ciddi sıkıntılar yaşattığını ifade etti.

Bu sözü Ali Babacan’ı rakip olarak ciddiye aldığını ve şimdiden muhatap alıp gözden düşürmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir.

Fakat esas sıkıntılı olan konu Erdoğan’ın faiz konusuna, gerçekçi ve ekonomi bilimi açısından değil, tamamen ideolojik şablonla bakıyor olmasıdır.

Bütün bunların ekonomiye “ağır bir bedeli” olacak. Hem de çok uzun olmayan bir vadede.

 

 

Bozkurt İlham Gencer’le Sanat ve Siyâset Bir Arada

0

Müzik dünyamızın asırlık çınarı BOZKURT İLHAM GENCER’i; zanaatı sanata dönüştüren cam ustası ve yazar SAMİ SEFER COŞKUN anlatıyor. 15 X 21 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 467 sayfalık kitapta; müzikle nakışlanmış sevgi dünyasının renkleri, bir büyük sanatkârın bilinen ve bilinmeyen yönleri hafızalara yerleşiyor, gönüllere doluyor. Maceralı bir hayat, linç teşebbüsleri, sanat hareketleri, siyasetin labirentleri, dostluklar, kıskançlıklar roman akıcılığında sayfaları dolduruyor.

Editörlüğünü Yeliz Şenyerli’nin üstlendiği eser, Sami Sefer Coşkun’un kaleme aldığı İlham Gencer’in şahsiyet özellikleriyle başlıyor:

İlham Gencer, klasik anlamda boylu boslu olmasa da yakışıklı bir adam. Sesi, konuşurken bile mikrofondan çıkarcasına gür. Çenesindeki gamzesi, kendisinin mührü. Kabiliyetini Tanrı’dan alan Gencer, sayısız nitelikleriyle tek başına bir ordu… Galatasaraylı olsa da o hep millî takımı tutar. Bir de her sabah spor yapar.

Kolay kırılmaz kimseyi de kırmaz. O’nun için zenginlik ölçüsü, doğru olmak, işini severek yapmak, hatalarını en aza indirmek. Para pul tanımaz, eli açık, yardımsever, gözü pek ve cesur. En büyük özeliği, inandığı şeyleri yapmak ve tevazu sahibi olmak. Müzisyenliği yanında milliyetçiliği ve vatanseverliği de onun hayat biçimi. Müdana etmeden yaşamak, kimseye borçlu kalmamak başlıca ilkesidir.

1925 yılında Bakırköy’de doğdu. Ailesi ve yakınları O’na, 1934 yılına kadar kullandığı İlham Osman ismiyle seslendi. Soyadı kanunuyla birlikte babasının ‘Gencer’ soyadını almasından sonra ‘İlham Gencer‘ ismi, ‘Bozkurt‘ ilâvesiyle kendisini bugünlere taşıdı.

Annesi Nihal Hanım ile babası İbrahim Ethem Bey, İlham çok küçük yaştayken ayrılmıştı. İlham, bundan sonra annesi ve dedesi Halil Nail Öget tarafından yetiştirildi.

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da tahsil görmüş Almancayı ana dili gibi konuşan bunun yanında Fransızca ve İngilizceyi çok iyi bilen bir hanımmış. Çocuklara piyano dersleri veren Nihal Hanım, cam içi süsleme işçiliğinin de dünyadaki sayılı sanatkârlarından biri olarak çok sayıda sergi açmış. İlham’ın, sanatkâr ruhunu annesinden almış olduğu söylenebilir. Henüz 5 yaşında iken annesinden piyano çalmayı öğrendi. Aynı yıl ilk eseri olan ‘İlham Vals‘i besteledi.

Tahsil hayatına 1932 yılında 44’üncü Şişli İlkokulu’nda başladı. Ortaokula kaydolduğu 1938 yılında dedesi ile birlikte Atatürk’ün cenâze törenine katıldı. Mahşerî kalabalıkta dedesinin elinden kurtulunca ne olduğunu anlamadan top arabasını çeken atların altında kalarak başından yaralandı. Gözlerini Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda açtı. Tedavisi 45 gün devam etti. Sonra müzik çalışmalarına devam etti ve 1940 yılında ilk konserini İstanbul’da Harbiye Orduevinde verdi.

1943 yılında kaydını yaptırdığı Kabataş Erkek Lisesi’ne 4 yıl okudu. Kendi ifâdesiyle derslerde pek başarılı olamayıp belge alarak okuldan ayrıldı. Ana dili gibi Almanca konuşabiliyordu.  Lise diplomasını, 1948 yılında Atatürk Erkek Lisesi’nden aldı.

Kendine has tarzıyla toplulukların aradığı bir isim olmayı başaran İlham Gencer, 1949 yılında 24 yaşındayken TRT İstanbul Radyosu’nda canlı yayında “İlham Gencer’le Cumartesi Geceleri” adlı 20 dakikalık programlar yapmaya başladı. Bir müddet sonra da İstanbul’da, İzmir’de ve Ankara’da gazino programlarının aranan ismi olmuştu. Askerlik hizmetine Ankara’da Yedeksubay Okulunda başladı, Sıhhıye Bölük Komutanı olarak tamamladı. Orduevlerinde müzik çalışmalarını yaparken ilk orkestrasını kurdu.

Kendisi tanınmış isimlerle birlikte çalışırken, ‘Üsküdar’ şarkısını öğreterek meşhur ettiği Ertha Kit, Berkant, Ajda Pekkan gibi sanata yeni başlayan kişilerin şöhret olmalarına katkıda bulundu. Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali, Fahrettin Altay Paşa ve daha sonraları Adnan Menderes, Kemal Zeytinoğlu, Benli Belkıs, Erol ve Haldun Simavi, Çiğdem Simavi’nin babası Avni Meserretçioğlu, Gönül Yazar, sonraki yıllarda Sakıp Sabancı ve Hollywood’un tanınmış yıldızlarından Ann Miller, Akim Tamirof, Terry Moor ve sevgilisi Hilton’un varisi Nick Hilton, zamanın dedikodu yazarlarından meşhur Luella Person ile dost meclisleri oluşturdu.

Nüfus kartındaki kaydî yaşının bir asır sınırına yaklaşmasına rağmen her gün sporla yenilenen genç bedeninden fışkıran enerjisi, çevresindekileri saran neş’esi, ayın on dördü gibi parlak zekâsı, lekesiz hâfızası ile Bozkurt İlham Gencer yıllara meydan okuyarak eğlendirmeye devam ediyor. Hepsi bu kadar mı? Hayır! Sağlam fikrî yapısıyla gençlere vatana-millete hizmet, bayrağa ve ataya saygı telkinleri ihtiva eden sohbetleriyle, hitabetiyle o bir öğretmendir. Sevenlerinin gönülden dualarıyla daha uzun yıllar topluma faydalı olmaya devam edecek inşallah.

Kitapta, Bozkurt İlham Gencer’in hayatını dolduran onlarca acı-tatlı hâtıraları, renkli ve pırıltılı bir hayatı olan Sami Sefer Coşkun’un şiirleri, siyasi ve fikrî çalışmaları, sanat hayatında ulaştığı başarılarla alakalı notlar, tasvirler, açtığı sergiler, kendisine takdim edilen armağanlarla alakalı bilgiler, kitabı zenginleştiriyor.

Bozkurt İlham Gencer, aydınlıklara, çağdaşlığa ve medeniyete açık bir insan olarak dâima millî ölçüler içerisinde kalmış, bu sebeple milletine yabancılaşmamıştır. Kendisi de aynı hasletlere sâhip olan ince ruhlu şair Sami Coşkun, dostu Bozkurt İlham Gencer’i çok iyi anlamış ve anladığı gibi de başarıyla anlatmıştır.

Gençler, gelecekte kendileri gibi kalarak gelişmek maksadıyla bir rol model arıyorlarsa, aradıklarının en muhteşemini bu kitapta bulacaklardır.

 

SAMİ SEFER COŞKUN

 

1947’de İstanbul’da doğdu.  Yapı Sanat Enstitüsü İnşaat Bölümü’nde okurken cam sanatlarıyla ilgilendi. Ustalarla birlikte çalıştı. 1965 yılında atölyesini kurdu. Unutulmuş form ve teknikleri kullanarak cam, ahşap ve metalden; gülabdanlar, kahvedanlar, ibrik ve leğenler, sandıklar, mücevher kutuları, yatağan kılıçları, gaddare ve eğri kamaları, kubur tabanca ve tüfekleri, Mecidî nişanları, Karadağ madalyaları ve liyâkat nişanları üretti, yerli koleksiyonere danışmanlık yaptı. Sanat hayatı boyunca 6 sergi açtı. Onur ve teşekkür belgeleri ile mükâfatlandırıldı.

Gençlik yıllarından itibaren yazdığı şiirlerini, ‘İstanbul Şiirlerde Gülsün‘ adlı kitabında topladı ve 1999 senesinde 21. Yüzyılın Antikaları adını verdiği eserlerini de katalog hâlinde yayınladı.

Türk El Sanatları alanındaki uzun yıllar ağır ve yorucu çalışmaları neticesinde kas ve eklemlerinde oluşan yıpranmalar nedeniyle bu alandaki çalışmalarını sipariş üzerine devam ettiriyor.

Bozkurt İlham Gencer’in hâtırâlarını kitaplaştırdı.  İki kızı iki torunu vardır.

 

YELİZ ŞENYERLİ

 

1993 yılında Bartın’da doğdu.

İlk ve ortaokulu Bartın’da, liseyi Bilecik’te okudu. 2018 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun oldu, Aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema, Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nde spikerlik ve sunuculuk eğitimi aldı. Öğrenciliği döneminde üniversite dergilerinde yayınlanacak pek çok makalenin tashihlerini ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Merkezi’nde habercilik yaptı.

Pek çok gazete ve dergide makaleleri yayımlandı; habercilik, radyo ve televizyon programcılığı, dergi yazı işleri müdürlüğü, kitap editörlüğü ve röportajlar yaptı, armağanlar kazandı.

Hâlen Bengü Türk televizyonunda muhabirlik, editörlük ve sunuculuk yapmakta, Deniz Ticaret,      Yeniçağ ve Bizim Anadolu gazetelerinde köşe yazıları yazmaktadır.

DERKENAR:

BASINDA DİL HATÂLARI

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Hiçbir şey bilmediği hariç, her şeyi bildiğini iddia eden kişiler, en çok da Türkçemize zarar veriyorlar.

Son bir hafta içinde tespit edebildiğim dil hataları:

‘Kendilerini enperyalist güçlerin temsilcisi zannetmek gibi iflah etmez bir hastalığa yakalananlar…’ Diye yazmış

Zaten hiçbir hastalık, hiç kimseyi iflâh etmez ki…

Cümleyi yazan, bu satırları okuma fırsatını bulabilmişse, belki…

İhtiyacı vardır düşüncesiyle not: İflâh; İyileşme, kurtulma, onma demektir.

‘İflâh eden‘ hastalık değildir, doktordur, ilaçtır, tedavidir.

‘İflâh olmaz‘ tabirini kullanması gerekirdi.

*

‘Teşkilât‘ kelimesi zaten çoğuldur. ‘Teşkilatlar‘ denilmez.

*

‘Hakkında merak ettiğim sorular‘ denilmez. Sorular merak edilmez, soruların cevapları merak ediliyor olabilir. En doğrusu, ‘hakkında merak ettiğim hususlar…‘ şeklinde söyleyip yazmaktır.

*

‘Hızlı‘ kelimesinin yerine ‘tempolu‘ diyorlar. ‘Tempolu yürümek‘, ‘tempolu konuşmak‘… ve benzerleri… Her hareketin bir temposu vardır. Bazıları yavaştır, bazıları hızlı…

*

‘Bilgisayara hâkim değilim‘ veya ‘Mecidiyeköy semtine hâkim değilim‘ diyorlar. ‘Hâkim değilim‘ yerine ‘bilmiyorum‘ deseler ayıp mı olur?

KÜPE:

Dilimizi korumak, farz-ı kifâye değil, farz-ı ayn’dır.

KUŞBAKIŞI:

MODERN TÜRK DÜŞÜNCESİNE BİR DERKENAR:                                                                                                 YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP

13.5 X 21 santim ölçülerindeki 183 sayfalık eser, târihci Dr. Mehmet Kaan Çalen’in; muhtelif târihlerde modern Türk düşüncesinin büyük iki ismi Ziya Gökalp (1876-1924) ve Yusuf Akçura (1876-1935) hakkında kaleme aldığı yazı ve bilgi şölenlerinde sunduğu tebliğlerden oluşmaktadır. Buna rağmen kesintisiz bir bütünlüğe sâhiptir.

Yusuf Akçura’nın Kahire’de 1904 yılında yayınlanan ‘Üç Tarz-ı Siyâset‘ başlıklı makalesi, Ziya Gökalp’in 1918 yılında İstanbul’da yayınlanan ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak‘ isimli kitabı; Türkçülüğün / Türk Milliyetçiliğinin (Frenk tâbiri ile) manifestosudur. Türkçe ifâde etmek istersek, ‘Temel Beyannâmesidir’ diyebiliriz. Günümüzde bu mevzu ile alakadar olanlar sık sık bu iki kaynağı tekrar okumak ihtiyacını hissederler. Yusuf Akçura, üç siyaset tarzını ayrı ayrı incelemekle birlikte, herhangi birini kesin olarak tercih ettiği, benimsediği söylenemez. Ziya Gökalp’in; ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, garb medeniyetindenim‘ sözü de tartışmalara açık olmuştur.

Türk milliyetçiliği statik (sâbit-durağan) değil, dinamik (gelişerek değişen-yenilenen bir yapıya sâhiptir. ‘Garb – batı medeniyeti‘ kavramı da farklı yorumlanmaktadır. Makalenin ve kitabın yazıldığı târihten bu yana, 100 yıldan fazla zaman geçmiştir. Yazılanlar, o günün sayfalarında kalmıştır. Tartışmaya mahal yoktur: Müslüman Türk milletiyiz. Durumumuzu, ‘Türk-İslâm bütünleşmesi‘ olarak da ifâde edebiliriz. Türklük ve İslâmiyet… (dileyen ‘İslâmiyet ve Türklük’ de diyebilir, fark etmez…  Bizler Türk milleti olarak kendi öz medeniyetimizi oluşturmuşuzdur. Eksiklikleri, yanlışlıkları olsa bile, bize has bir medeniyet anlayışımızın varlığını iddia edebiliriz, etmeliyiz. Sosyologlarımız,  ideologlarımız bu meseleyi karara bağlayamadan rahmet-i rahmana kavuşturmuş olsalar bile yazdıklarından yukarıdaki neticelere ulaşmak mümkündür.

Ebedî âleme intikal edenlere ‘kusur izâfe emek’ olarak yorumlanmayacaksa, belirtilmesi gerekir ki, sağ kesimin sosyologları, Akçura-Gökalp arasındaki görüş ayrılıklarını tevil bâbında, sol kültür dairesinden sosyolog Niyâzi Berkes 1908-1988) ve aynı dâireden halk bilimci sosyolog Pertev Naili Boratav (1907-1998) kadar meşgul olamamışlardır. Sosyolog olmamasına rağmen, meseleleri sosyolog dirâyeti ile tahlil eden ve neticelere bağlayan Galip Erdem de; ‘Bir Türk milliyetçisinin en mühim muârızı, bir başka Türk milliyetçisidir‘ diyerek geçiştirmeyi tercih etmişti. Bilenler biliyorlar: 1900’lerde başlayıp, 1960’lar öncesine ulaşan tartışmalar, 2000’ler sonrasında devam ediyor.

Akçura-Gökalp arasındaki görüş ayrılığı, aynı konudaki düşüncelerin 14 sene ara ile beyan edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu 14 sene içerisinde çok şey değişmişti. Denilebilir ki değişmeyen tek şey, değişimdi. Çok mühimmiş gibi, çok ince görüş farklılıklarını, 100 sene sonrasında diri tutmak bize faydadan çok zarar veriyor. Gökalp de, Akçura da bizimdir. Hatta Boratav ile Berkes’de… Hepsi Türkiye topraklarında gömülüdür.

Hatırlanmalı: Akçura, ‘şimdiki aklım olsaydı…’ diyerek 1904’ten farklı düşündüğünü beyan etmişti. Fakat talihsizliği şuradadır ki, beyan ettiğinde Gökalp hayatta değildi.

Özetle Efendim, Dr. Mehmet Kaan Çalen’in modern Türk düşüncesine ait meselelerin anlaşılmasına katkı sunan semereli fikir egzersizlerinin uzlaştırıcı, birleştirici fakat doğruyu bulmak için zihin sancılarıyla her koldan devam ettirilmesi mecburiyeti ile karşı karşıyayız.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

OSMANLI’DA DİL VE EDEBİYAT

Dil, insan kalabalıklarının millet hâline erişmesinde en önemli unsurdur. Edebiyat ise, bir milletin bulunduğu, eriştiği medeniyet seviyesinin göstergesidir. Dil ve edebiyat bir milletin olmazsa olmaz varlıklarıdır. Osmanlı’nın ihtişamı, târihî zaferlerinde, adâletli yönetiminde olduğu kadar mimârîsindedir, dilinde ve edebiyatındadır. Çünkü Osmanlı’nın dili ve edebiyatı, aynı zamanda bir büyük medeniyet ve köklü bir devlet geleneğinin ürünüdür. Devletin kurulduğu 1300 yılından başlayıp târih sahnesinden çekildiği 1922 yılına kadar geçen yaklaşık yedi asırlık bir dönemde, hükmettiği geniş coğrafyanın insan ve hayatla ilgili hemen her şeyini konu edinen ve işleyen bu edebiyat, sınırlı biçim özelliklerinin yanında âdeta sınırsız bir muhtevâ zenginliğine sâhiptir.

Bu edebiyatta, özellikle en önemli kolu olan şiirde, sâdece hayal ürünü mevzular değil; aynı zamanda insanımızın inanç ve zihniyet dünyasından gönül dünyasına; sanat, kültür ve eğitim hayatından gündelik yaşayışına, zaferlerinden mağlûbiyetlerine; mutfak kültüründen mimarisine, eğlence hayatından mâtemlerine, kısaca doğumdan ölüme kadar hayatın hemen her safhası ve alanına ilişkin son derece değerli güzellikler, lezzetler, râhiyalar bulunmaktadır. Dolayısıyla Osmanlı’nın bir bütün hâlinde ve lâyıkıyla öğrenilip tanınmasının yolu, aynı zamanda dilinin ve edebiyatının bilinmesinden geçmektedir.

Eser, kendisinden sonra yazılacak nice eserlere kapı aralamakta, rehber olmaktadır. Bu maksatla hazırlanan Osmanlı’da Dil ve Edebiyat isimli eser, bir kısmı kongrede bildiri olarak sunulmuş ve yayınlanma safhasına gelmiş metinlerden, bir kısmı ise sahânın uzmanlarınca ve teklif üzerine kaleme alınmış on üç yazıdan oluşmaktadır. Bunların yedisi klasik Türk edebiyatı, beşi dil ve biri de Tanzimat sonrası Türk edebiyatı ile ilgilidir.

Bayram Ali Kaya’nın editörlüğünde hazırlanan 16 X 23 santim ölçülerinde, 208 sayfalık kitap, Mart 2019’da yayınlandı.

MAHYA YAYINCILIK VE EĞİTİM HİZMETLERİ Ltd. Şti.

Vatan Caddesi Nu: 76 B2 Blok Daire 29 Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212-531 25 25 info@mahyayayincilik.com.tr //  www.mahyayayincilik.com.tr

Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi                                                                                                       MEHMED SÂİD HÂLET EFENDİ:

Hâlet Efendi (İstanbul, 1760-Konya’da idam edilişi 1823), hademelikten kadılığa yükselen Kırımlı Hüseyin Efendi’nin oğludur. Zeki ve hitâbeti kuvvetli idi. Osmanlı’da devlet düzeninin nasıl işlediğini iyi bilmesi sebebiyle Sultan 3. Selim Han, 4. Mustafa Han ve Sultan 2. Mahmud Han’ın saltanat dönemlerinde (1802-1822) devletin en güçlü adamı oldu. Osmanlı’nın Balkanları kaybetmesinin müsebbibidir.

Ağır tenkidlere ve ithamlara mâruz kaldı. İddiaların dayanak noktasını Şânizâde, Esad Efendi ve Ahmed Cevdet Paşa’nın eserleri oluşturuyor. Bu ithamlar arşiv belgeleri ve Avrupalı müelliflerin eserleriyle mukayese edildiğinde çok farklı neticeler çıkıyor.  Süheylâ Yenidünya Gürgen‘in hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki kitap, 408 sayfadır.

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul. Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-SEYYÂH-I ÂLEM EVLİYA ÇELEBİ: Şükrü Halûk Akalın / Türk Dil Kurumu Yayınları.

2-MAVİ LALE: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

3- OTUZDOKUZ: Celalettin Murat. Hikâyeler. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

4-NİĞDE AKSARAY VE NEVŞEHİR TARİHİ ÜZERİNE: Editör Musa Şaşmaz / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

5-İRAN TARİHİ: Yılmaz Karadeniz / Selenge Yayınları. 

 

 

Ana Dede Diyarında…

Benim ana tarafım Bulgaristan’dan Bergama’ya gelip yerleşmişler. Onun için ana tarafından Bergama‘nın Aziziye köyündenim.. Orayı bilenler bilir, Aziziye ile Ayasköy iç içe geçmiş iki köydür… Aralarında üç dört metrelik bir yol vardır. Belki de bunun Türkiye’de başka bir örneği yoktur.

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Ayasköylü Prof. Dr. Mustafa Şahin ve kendisi gibi köyden yetişmiş aydın insanlar ilk defa bir buluşma tertip ettiler. Sağ olsunlar bana da, haber verip davet yolladılar.  Biz de bunun üzerine bir kez daha kalkıp ana dede topraklarına gittik… İyi ki gitmişiz!

Orada çocukluğumuzda uyuduğumuz odanın şimdiki halinin önünde fotoğraf çektim… Çok düşündürücü bir kare!… Beni 50 yıl öncesinin Türkiye’sine ve çocukluğuma götürdü bu fotoğraf ve ziyaret!

O vakitler köylü hala milletin efendisi idi! Ancak şimdi halinden memnun olan yok…. Prof. Dr. Mustafa Şahin köylerin tarihinide arkadaşları ile birlikte açtıkları sergilerle ortaya çıkarmışlar.

Nasıl oluyorsa biz eskiden daha gelişmiş imişiz! Gün gün geriye gitmişiz sadece elektrik, telefon gelmiş ama diğer her şey geriye gitmiş… Asıl önemlisi de “mutluluk” gitmiş…

Geçtiğimiz yıl Belçika’da bana köyleri gezdirmişlerdi. Belçikalılar köyde yaşamak için birbirleri ile yarışıyorlar bizde de insanlarımız köyden kaçmak için! İşte durum bu… Anlayacağınız evlerin çoğu halen benim çocukluğumda olduğu gibi kerpiç…dedim ya bir de köylerdeki “mutluluk” uçup gitmiş!

Olsun yine de köye gitmek ve köylülerimle buluşmak bana çok iyi geldi… Hele yaşlı kadınların “sen kimin oğlusun? Sen kimlerdensin?” sorularına muhatap olunca “Çakır Hüseyin’in kızı Bahriye’nin oğluyum” deyince “Dedene benziyorsun”, “Ananla ilkokulda beraber okuduk” cevaplarını alıp dayılarımın, teyzelerimin arkadaşlarını görmek beni mutlu etti… Anama onların selamlarını götürdüm…O da çok mutlu oldu!

Her zaman söylüyorum, Türk Milleti köylü bir millettir… Toprağını ve dolayısıyla vatanına yürekten bağlıdır… Dönüp dönüp köyünüze bakın çünkü Türklerin çıkışı yine köylerden başlayacaktır… Fotoğraflara bakın bakalım, sizlere bu kareler neler anlatacak.

 

 

Akıllara MIH Gibi Çakılsın

2002 Genel Seçimleri üzerinde kafa yorulması gereken mühim bir olay, hele hele memleketin yakın siyasi tarihini temellendirip çözümlemek istiyorsak. Koalisyonlarla geçmiş 11 senelik bir dönemin yaşanması, 11 sene içinde pek çok talihsiz hadisenin meydana gelmesi, köklerini 50’lerden alan siyasi hareketlerin çeşitli ortaklıklar içine girip Türkiye’nin kanayan yaralarına basit tamponlar dışında çözümler getirmede yetersiz kalmaları. Derken genç, dinamik ve toplumumuzda kendine karşılık bulabilecek bir kadronun çıkış yaparak yeni parti için düğmeye basması. Yazın tarlada kan ter içinde çalışan çiftçinin tenine vuran rüzgar gibi gelen AKP. Öyle bir geliş ki milletimiz ”Yetti artık !” diyerek, cesur bir hamleyle tek başına iktidarı girdikleri ilk seçimde bu genç kadroya emanet etti.

Peki AKP bunu nasıl başarmıştı?

O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ”Başarısız giden her şey için dış güçler lafı söyleniyor. Ben buna katılmıyorum, yanlış giden bir şey varsa sorumlusu hükümettir.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ”Bizim temel hedefimiz insanların haklarına, özgürlüklerine, hürriyetlerine sahip çıkmak. Toplumu öyle böyle diye ayırmak değil, bir bütün halinde kucaklamak.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ‘‘Şiirler okunduğu için insanlar bu kardeşiniz gibi hapse tıkılıyor, biz şiirin de sanatın da özgürlüğünü isteyenleriz.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ‘‘Belediye başkanlığı için kampanya yaparken bir hayat kadını kardeşimin elini tuttum, derdini dinledim. Benden istediklerini bizzat dinleyip ona hizmet edeceğime, kadın haklarını her daim koruyacağıma söz verdim.” dediğini duyacaksınız.

O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz toplumsal ilerleyişi işaret ederken milletin milli değerlerini da inkâr etmeyen liberal bir anlayışın yansımalarını göreceksiniz. Dönemin siyasetini değiştirmeyi başarmış yeni bir söylem göreceksiniz. Bu söylem karşısındaki diyalektiği yakalamayı başaramayan yani yeni modaya uyamayan büyük sağ partiler, koalisyonlar içindeki yıpranmışlıklarının da etkisiyle seçimde baraja takılıp gittiler.

90’larda TBMM’de DYP, ANAP, RP, MHP 4 farklı partiyle temsil edilen sağ yelpaze 2002’de sadece AKP ile temsil ediliyordu. AKP Sahasındaki bütün partileri eriterek tabanın tek sesi olmayı başardı. Kendisini ideoloji partisi haline getirmeyi değil içinde farklı sesler ve farklı kanatlar barındıracak kapsamlı bir çatıya evirmeyi seçti. Partiye eski CHP’li bakanı da, DYP’li milletvekilini de, RP’li bakanı da kabul etti. Kabul ettiklerini belirli değerler etrafında bir arada tutmayı başardı. Bu başarısını 2015 seçimlerine dek AKP geniş çevreleri bir yolda konsolide ederek sürdürdü.

4 Sene önce İstanbul’da tek başına %49,12 oy almayı başaran AKP, 23 Haziran’da MHP ve BBP desteğiyle ancak %44 oy alabildi. 31 Mart ve 23 Haziran sonuçlarının verdiği en net mesaj AKP’nin kurucu çizgisini kaybetmiş olmasıdır, geniş düşünebilen, geniş kitleleri bağlayabilen parti olma vasfını kaybetmiş olmasıdır. Bugün AKP sağ cenahın gönül rahatlığıyla kendini emanet ettiği yegane çatı değildir. Bir yanda İYİ Parti’ye kaybedilmiş seçmenler, bir yanda tepki yüzünden MHP’ye kayanlar, bir yanda Ali Babacan’ın istifasıyla ve Ahmet Davutoğlu’nun net duruşuyla somutlaşmaya başlayan yeni parti hareketleri…

 

 

 

Öyle günler görüyoruz ki bugün Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına büyük ölçüde destek verir hale geldim. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu hiçbir zaman destekçisi olmadığım AKP içinde sempati ve saygı duyduğum nadir isimlerden olsa da bugün kendilerini yeni hareketlerin baş aktörü olarak görmek, kendileriyle AKP’ye aynı eleştirileri yapıyor olmak beni şaşırtıyor. Şaşkınlıkla beraber mutluluk da hissediyorum. Şu ucube başkanlık sistemiyle partilerin önü tıkanırken, partiler azaltılmaya çalışırken paslanmış siyasetimizde İYİ Parti’den sonra yeni solukların türeyişini görmek beni ziyadesiyle memnun ediyor. Bu milletin yeni ufuklara, yeni pencerelere ihtiyacı var.

Bugün AKP’den kopanların söylemleri bana 2002’deki AKP’nin çıkışını hatırlatıyor. Söylemlerin dokusu hemen hemen aynı, tabii bu yeni hareketlerde olması gerektiği gibi parlamenter sistem vurgusu öne çıkıyor, israf kınanıyor, kutuplaştıran dil reddediliyor. Yeni hareketleri destekleyen ben, sayın Davutoğlu’nun da sayın Babacan’ın siyasette yer edinmesi gerektiğinde inanan ben, ‘‘Ya yeni hal, ya yeni hal !” söylemine katılan ben, milyonlarca vatandaş gibi aklımdan şu soruyu geçirmeden edemiyorum ”Sayın Davutoğlu, Sayın Babacan işler bu raddeye varana dek neredeydi ?” Eğer yeni hareketlerde ”AKP Eskileri” damgası yememek istiyorlarsa ve farklı görüşleri buluşturmak istiyorlarsa bu soruya samimi cevabı tez zamanda vererek vicdanları rahatlatmalılar diyorum.

Siyasetimiz aynı 2002’de olduğu gibi yeni bir şafağın tuncuna boyanıyor. Yeni söylemler, yeni isimler ve yeni partiler devranın dönmesini bekliyor. AKP İçinse artık eteklerindeki yığın yapraklarla o merdivenlerden ağır ağır çıkmak, semaya ağlayarak bakmak zamanı geliyor.

Dilerim ki zuhur edecek yeni günde ders almak unutulmaz. AKP’nin ”Özgürlüklere Saygı” diye çıktığı yolda memleketi nereden nereye getirdiği akıllara mıh gibi çakılır.

Toplumu oy alabilmek için kutuplaştırmanın nelere sebebiyet vereceği akıllara mıh gibi çakılır.

Bir adamın memleketi tek başına yönetemeyeceği akıllara mıh gibi çakılır.

Liyakati yıkanların er ya da geç enkazının altında ezileceği akıllara mıh gibi çakılır.

Yazarları, öğretmenleri, aydınları bahanelerle içeriye tıkmanın ne büyük kötülük olduğu akıllara mıh gibi çakılır.

Bu memleketin 3-5 kişinin şahsi hırs ve emelleri uğuruna heba edilecek değil 17 senesi 1 senesi daha kalmadı…

Akıllara mıh gibi çakılsın…

 

 

Kahır

 

Kalbim su sızdıran çatlak bir testi 
İçi şiir doldukça daha çok sızdırıyor
Belli ki kırılacağım bir zaman sonra
En çok sızdırdığım yerden göğe kadar

Avuntum da umudum da yok 
Biliyorum bu çiçekler gözyaşı ile büyümez
Yağmurun bereketi üstümden çekildikçe
Kalıyorum bir kenarda sahra çölü gibi

Elimde kalem, düz mantıklı kafaları karalıyorum
Üç yanlış bir doğruyu alıp götürüyor
Bir çuval dolusu pirinçte bir tek taş işte
Hadi ayıkla taşları ayıklayabilirsen

Karnı burnunda yılın son aylarının
Önüne katar gider yaşanmışlıkları
Kimse memnun değil, herkes söylenir deli
Aynı yüze sürtünüp duran kahır ustura gibi

Kolay kanmadığım için kolay kanıyorum
Başımda yaralı kuşlar, başına buyruk dönüyor
Uçanı da bir düşeni de bir,kalbimde yarası
Gurbet,gurbet dedikleri iki ıslak kirpik arası…

 

 

Survivor 2019’un Finali Neden KKTC’de Yapılmadı?

Bilindiği gibi Survivor yarışması tüm dünyada olduğu gibi; ülkemizde de televizyonların en çok seyredilen yarışma programlarından birisidir.

Ülkemizde 2005 yılından beri yapılan bu yarışma programı bu yıl da Türkiye – Yunanistan formatıyla ekranlara geldi. 5,5 ay boyunca büyük bir heyecanla izlenen bu yarışma programı geçtiğimiz pazartesi günü sonuçlandı. Türk yarışmacılardan Yusuf Karakaya, Yunan yarışmacılardan ise Katarina Dalaka birinci oldu.

Yıllardan beri bu yarışma programının yapımcılığı başarıyla üstlenen televizyon yönetimi bu yılki Survivor finalinin Bodrum’da yapılacağını açıkladığında; her yıl finallerin yapıldığı Kıbrıs adasının kuzeyinde kurulu KKTC’de bu finalin neden yapılmadığı zihinlere takılı bir soru olarak kalmıştır!

Çünkü uzun zamandan beri Kıbrıs adasında yapılan bu yarışma finali, özellikle adanın kuzeyinde kurulu KKTC devletinin tanıtımı açısından da çok olumlu katkılar yapıyordu.

Ama bu yıl ki final burada yapılmadı!

Bana göre bu yarışmanın finalinin KKTC’de yapılmamasının en önemli nedeni, yarışmaya katılan diğer takım yarışmacılarının Yunanistan’dan olmasıydı. Çünkü ne Yunanistan, ne de Güney Kıbrıs Rum Kesimi adanın kuzeyinde kurulan KKTC’yi tanımıyordu…

Bu nedenledir ki, yarışmanın finali KKTC’de yapılmış olsaydı; gerek yarışmacılar, gerek Yunanlı yarışmacıların yakınları, gerekse Yunanistan’dan gelecek diğer izleyiciler, adanın kuzeyindeki bu finale nasıl katılacaklardı?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bu gelişmeye sessiz mi kalacaktı?

Tabii ki hayır!

Rum tarafı bu gelişme karşısında derhal devreye girecek; adaya gelmek isteyen Yunanlı misafirlere adanın kuzeyine gidemeyeceklerini, çünkü orada kurulu devletin onların değerlendirmesine göre gayri yasal olduğunu, buna rağmen gidenler olursa bunun türlü yaptırımları olacağı yönünde tehditkâr açıklamalar yapılabilecekti…

Kaldı ki, adada Rum tarafının KKTC’de yapılması planlanan uluslararası kültürel, sportif, sanat, müzik ağırlıklı benzer faaliyetleri yıllardan beri nasıl engellediklerinin yaşanmış gerçekleri yazmakla bitmez…

Böylesine olumsuz bir gelişmenin yaşanmaması için ilgili televizyon yönetimi bu yılın finalini doğru bir karar ile Türkiye’de Bodrum’da yaptı.

Böylece Rumların bu programın finalinin KKTC’de yapılmasına mani olmak adına yapacakları her türlü olumsuzluğun önüne de geçilmiş oldu.

Aslında bu ve benzer organizasyonlar ülkelerin, halkların yakınlaşması, birbirlerini daha yakından yarışma programı da bu çerçevede güzel bir örnek teşkil etmiş; yarışmacılar arasında yaşanan dostluk ve arkadaşlık içeren güzel ilişkileri, her iki ülke izleyicileri üzerinde de olumlu izlenimler bırakmıştır.

İnanıyorum ki, bu yılki yarışmanın finali adanın kuzeyinde yapılmış olsaydı, KKTC yönetimi de Yunanistan’dan gelen tüm misafirlerini en iyi şekilde ağırlayacak, ellerinden gelen her türlü misafirperverliği gösterecekti.

Ayrıca yıllardan beri adada taraflar arasında mevcut sınır kapılarından her gün binlerce Rum adanın kuzeyine KKTC’ye geçmekte; ne geçerken, ne adanın kuzeyinde eğlenirlerken, ne de alış veriş yaparlarken hiçbir sorun yaşamamakta, tam tersine nereye giderlerse gitsinler; ada Türklerinin misafirperverliği ile karşılaşmaktadırlar.

Düşünebiliyor musunuz?

Hem Türkiye, hem de Yunanistan’da televizyondan en çok izlenen bir yarışma programının finali,  yukarıda açıkladığım bu olası nedenden dolayı adanın kuzeyinde, KKTC devletinde yapılmadı.

Son dönemde özellikle adada ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere baktığımızda; Rum tarafının bir televizyon programının finalinin adanın kuzeyindeki Türk bölgesinde çekimine mani olabilirler düşüncesini dahi akla getirebilen Kıbrıs’ta:

Türkiye’nin ve KKTC’nin hem adada, hem de Doğu Akdeniz’de anlaşmalardan, uluslararası hukuktan doğan haklarını savunmasının türlü oyunlarla nasıl engellenmek istendiğini göz ardı etmeden, Rumların ve onları destekleyen ülkelerin Türkiye karşıtlığını da değerlendirdiğimizde;

BM ve AB tarafından Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerde Rumları haklı gören ama Türkiye’nin konuyla ilgili faaliyetlerine mani olmak adına türlü yaptırımların yapılabileceğinin açıklandığı günümüzde;

ABD’nin bölgede üstünlük sağlamak, enerji yataklarından pay kapmak adına giderek artan faaliyetlerini de göz önünde bulundurduğumuzda;

Doğu Akdeniz’de enerjiye odaklı türlü Bizans oyunlarını içeren sözleşmeler imzalayan, 60 yıldan beri Kıbrıs’ın tek yöneteni benim, Kıbrıs Türk tarafı adada ancak azınlıklar hakkına razı olmalı diyen Rumlarla, yeniden müzakere masasına oturmak:

Kıbrıs adasına kalıcı bir çözüm getirebilir mi?

 

 

Küreselleşme ve Mustafa Kemal Atatürk – 5

Bir önceki yazımızda, I. Dünya Savaşı’nı tamamlamış ve Millî Mücadele dönemine gelmiştik.

Çanakkale Savaşları, I. Dünya Savaşı’nın iki yıl uzamasına neden olmuş, bu durum da Küresel İngiliz gücünün kırılmasına, sarsılmasına yol açmıştır. İngiltere’de 1916 Aralığında Başbakan olan Loyd Corc başta olmak üzere, İngiliz yönetiminin ciddi bir kısmı bu sonuçtan Mustafa Kemal’i ve Türkleri sorumlu tutmuştur.

I.Dünya Savaşı’nın bitmesiyle, sırasıyla Almanya ile Versay, Avusturya-Macaristan ikiye bölünerek, Avusturya ile Sen Germain, Bulgaristan ile Nöyi ve Macaristan ile de Triyanon Anlaşmaları yapılmıştır.  En son olarak İstanbul ile Sevr Anlaşması 10 Ağustos 1920’de yapılmıştır. Neden en son bizimle yapılmıştır? Üzerinde durulması gereken bir konudur. Çünkü, bizi yok etmek, ağır bir ceza vermek, bir daha ayağa kalkamayacağımız bir duruma getirmek için, ince ince ve derin çalışmalar yapılmıştır.

Diğer bir ifade ile hâlâ kendisini küresel güç gösterme gayretinde olan İngiltere, Türklerden ağır intikam almak gayesindedir.

Ancak, bir kez daha hesap tutmamıştır.

“Ben ezelden beridir hür yaşarım, Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, ” diyen Türk Milleti, Mustafa Kemal önderliğinde, hakkında verilen bir idam fermanı olan Sevr’i reddetmiş ve yırtıp tarihin çöplüğüne atmıştır.

Bu konuda çok önemli bir tarihî konuşma ile durumu örnekleyelim:

Adana olayları sonunda, Fransa, Franklin Buyyon’u anlaşma zemini aramak üzere Türkiye’ye göndermiştir. Buyyon, Mustafa Kemal ile görüşmüştür. Görüşme sırasında, Buyyon, daha fazlasını koparmak taktiği ile lafın arasında Sevr’in imzalanmasından bahsetmiştir.

Mustafa Kemal ( o zaman ATA, TÜRK soyadını almamıştı) derhal müdahale etmiş;

–          Ekselansları, anlaşmak üzere görüştüğüm bir dostun ağzından Sevr’i duymak beni çok üzmüştür. Türk Milleti, Sevr’i tanımamaktadır ve yok saymaktadır. Sizin de görüşmelerinizde bu temelden hareket etmenizi tavsiye ederim.

I.Dünya Savaşı’nın mağlupları ile ilgili olarak yapılan Anlaşmaların ağırlığı herkesin üzerine çökmüş ve bazıları da İngiliz gücüne teslimiyeti kurtuluş olarak görmeye devam etmektedir. Buna bir örnek verelim.

Vahdettin, Yunan-Ankara mücadelesi için İngilizlere şunları söylemiştir:

-Kuvvayı Milliyeciler bir avuçtur. Koskoca Almanya’yı dize getiren İngiltere, bu Ankara-Yunan mücadelesini neden durduramıyor”. Ne ibretlik değil mi?

Türk Millî Mücadelesi, İngiltere’nin yeniden toparlanma, yeniden küresel güç olma ümitlerini tüketmiş, söndürmüştür. Yaklaşık 150 yıldan beri sürdürülen dünyaya hâkim olma ve küresel güç olma mücadelesinin sonunun gelme sürecini başlatmıştır.

İngiltere, kendi iç işlerindeki mücadeleyi yakından bilen, ayrıca, müttefikleri ile ilişkilerini çok yakından takip neden, bu müttefiklerin aralarına girmeyi başaran bir deha ile karşılaşacağını hesap edememiştir.

İngiltere, öne sürdüğü Yunan’ın 9 Eylülde denize dökülmesi üzerine, boğazları elde tutma gayretlerine girmiş, ancak, Mustafa Kemal dehası, müttefikler arası ilişkileri bozarak, önce Çanakkale, sonra da İstanbul’un işgalden kurtulmasını sağlamıştır. Bu olayları yakından takip eden dünya, İngiltere’nin gücünün artık dikiş tutmayacağını görmüştür. Dünyanın bu olayları yakından takip ettiğinin en büyük delili şudur.

İngilizlerin oluşturduğu topluluğun en büyük üyesi olan Hindistan’ın lideri Gandhi, bu gelişmeler üzerine şu sözleri söylemiştir:

-Mustafa Kemal İngilizleri alt edene kadar, ben İngilizleri Tanrı zannederdim.

Bu örnek, tüm dünyada, o dönem yaygın bir düşüncenin temeli olmuştur.

İngiltere’nin bu duruma düşmesi, kendi iç siyasetini oldukça dalgalandırmış ve Türk düşmanlığını, Mustafa Kemal düşmanlığını saplantı haline getiren Loyd Corc, 1922’nin 12 Ekiminde Muhafazakâr Parti’nin koalisyondan çekilmesiyle Başbakanlıktan indirilmiş ve Liberal Parti bir daha İngiltere tarihinde iktidara gelememiştir. Böylece Türk Milleti’ne kefen biçmenin bedelini çok ağır ödemişlerdir.

1922’nin 20 Kasımında başlayan Lozan görüşmeleri, olağanüstü mücadeleler ile iki dönem halinde yaklaşık 8 ay sürmüş ve imzalanmıştır. Lozan görüşmeleri, İngiltere’nin dünya gücü olduğunu göstermesinin son mücadelesi olmuştur. İngiliz temsilcisi Lord Kürzon, Sevr’i imzalayan İstanbul delegeleri tipinde kişilerle karşılaşacağı beklentisi ile görüşmelere gelmiş, ancak karşılaştığı delegelerin kimler olduğunu 8 ay sonra anlayabilmiş ve böylece, İngiltere, son KÜRESEL GÜÇ olma ümidini de Lozan’da bırakmak zorunda kalmıştır.

Bu haftalık da bu kadar!

Lütfen TAKİP ETMEYE DEVAM EDELİM!

 

 

Merkez Bankası Başkanı Görevden Alındı

T.C. Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınması önemli bir olaydır.

Bu tür makam sahipleri kolay kolay görevden alınmaz, hatta alınamaz. Birlikte çalışmak istenmediği mesajı verilir, istifaya zorlanır. TCMB Başkanının da önce istifaya zorlandığı kanaatindeyim.

TCMB Başkanı muhtemelen bağımsız bir kurumun başında olduğunu ve Anayasa ve Kanunlara göre görevden alınamayacağını düşünmüş. Ya da istifa etmektense görevden alınmayı tercih etmiştir.

Gerçekten Merkez Bankası Başkanlarının diğer bürokratlardan farklı bir özelliği vardır. “Kendisi istifa etmediği sürece, Merkez Bankası Başkanının görevden alınması mümkün değildir. Bu güvence MB bağımsızlığının ayrılmaz bir parçasıdır.”

Anayasa ve kanunlarda böyle yazsa da Türkiye’nin bir yıldan beriCumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiği ve partili Cumhurbaşkanının tek adam gücüne sahip olduğu unutuldu.

Bir kişiye bu kadar yetki verilmez diyenlere inat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘ekonomik OHAL’ yetkisi veren kanun bile çıkarıldı. “Finansal sisteme sirayet edebilecek olumsuz bir gelişme” durumunda cumhurbaşkanına kurumların yetkilerinin üzerine çıkarak müdahale etme yetkisi dahi verildi.

İşte şimdi böyle olağanüstü bir yetki kullandı. “Anayasaya ve kanunlara aykırı” diyebilecek bir yargımız var mı?

* **

Görevden Alma Sebebi

Hürriyet’te yer alan habere göre, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Merkez Bankası Başkanını görevden almasının sebebini açıkladı:

“Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı. Aynı kulvarda değildik” dedi.

Bir başka rivayete göre de, MB Başkanı Murat Çetinkaya “para politikasındaki başarısızlık” sebebiyle görevden alındı.

Ancak Merkez Bankasının sorumlu olduğu tek konu fiyat istikrarı ve enflasyonu engellemektir. Eğer açıklanan “Haziran ayında TÜİK 10 binde 3 fiyat artışı gerçekse TCMB Başkanı başarılıdır. Değilse TCMB Başkanı başarısızdır.

Fiyat artışı rakamı doğru değilse, TÜİK Başkanı hakkında yorumu siz yapın.

***

Merkez Bankası Bağımsız Değil

Bu olay neden önemli? Öncelikle Türkiye ekonomisi çok ciddi bir darboğaz içinde. Yılda 200 milyar dolar dış borç ödemesini yapabilmek dışarıdan yeni borç bulmaya ihtiyacımız var. Bunun için uluslararası finans çevrelerinde ekonominin gerektirdiği reel kararların alınıp uygulandığı bağımsız bir yapının olduğuna inandırmanız gerekiyor.

Bunun için Merkez Bankalarının bağımsız olması gelişmiş bütün ülkelerde kabul edilmiş temel bir ilkedir.

TCMB Başkanının görevden alınması, hem de Erdoğan’ın “faiz indirin”talimatını, ekonomik gerekçelerle uygun bulmadığı ve uygulamadığı için azledilmesi Merkez Bankamızın bağımsız olmadığını gösterdi.

***

Faiz Enflasyonun Sebebi mi?

Merkez Bankası Başkanının değiştirilmesi, bundan sonra ekonomistlerin asla kabul etmediği ama Tayyip Erdoğan’ın ısrarla vurguladığı “faiz enflasyonun sebebidir” tezine göre karar alınacağını gösteriyor.

“Öyleyse faizleri sıfırlayın, enflasyon da sıfır olsun” dememizin bir faydası yok. Onlar da biliyor ki faizler sıfırlanır veya gerçekçi olmazsa bankalarda TL mevduatı kalmaz, önce yandaş zenginler paralarını dövize çevirir veya bankacılık sisteminden çıkarırlar. Bu da felaket olur.

Buna rağmen ilk etapta yeni başkan ekonomik şartlar oluşmadığı halde yüzde 3 civarında bir faiz indirimi yapmak zorunda kalacaktır.

***

Kurumlara Güven Kalmadı

TÜİK Başkanı değiştirilip, Damat Bey’in arkadaşı TÜİK Başkanı atanınca enflasyon hızla düşmeye başladı. Benzinden motorine, elektrikten çay ve şekere kadar her şeye zam yapıldığı halde artmayan bir enflasyon becerisini ilgiyle izliyoruz.

Biz ilgiyle izlesek de kurumlara güvenin kalmaması ekonomi yönetimine de güvensizlik yaratıyor. Nihayetinde ekonomik dengeler olumsuz etkileniyor.

Enflasyon oranı TÜİK’in açıkladığı gibi yüzde 15 ise, faizlerin yüzde 24-25 mertebesinde olması doğru değildir. Ama ya enflasyon rakamı doğru değilse?

***

Kuvvetler Ayrılığı Şart

Cumhurbaşkanlığı Sistemi uygulamasının beşinci ayı dolduğunda şu cümleleri yazmışım:

Hz. Mevlana’ya ait olduğu söylenen şu beyit çok anlamlı:

“İnsanı öğrendim / Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim…”

Bunun için gelişmiş ülkelerde “kuvvetler ayrılığı” ile “denge ve denetim” sistemlerine dayalı demokratik yönetimler uygulanıyordu.

Çünkü “Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünün doğruluğu tarihte çok test edilmiş, doğrulanmıştı.

İşte bizim “Cumhurbaşkanı partili olmamalı” ve “bir tek kişiye bu kadar yetki verilmemeli” dememiz böyle yanlışlıklara yol açacağını öngörebildiğimiz içindi.

Eğer bu “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen yönetim şekli kabul edilirse, kuvvetler arasında dengenin de, etkili bir denetimin de kalmayacağını söylüyorduk.

Bu sistemle “bir Cumhurbaşkanı seçiyoruz, geri kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor. Bu çok yanlış” demiştik.

Bütün bu yanlışlıklar oldu, olmaya da devam ediyor.

Sistemin birinci yılında ekonomiden dış politikaya, hak ve özgürlüklerden güvenliğimize kadar her alanda daha kötüye gittik.

Sistemi ıslah etmeli, muhakkak kuvvetler ayrılığını tesis etmeliyiz.

04 Nisan 2017’de benimle röportaj yapan bir yerel gazeteye söylediğim endişelerimi tekrar ediyorum:

Büyük devletler bu tarz durumları fırsat olarak kullanıyorlar. Saddam, Kaddafi, Esad gibi tek adam gücüyle yönetilen ülkelerde o isimlere büyük hatalar yaptırdılar ve sonunda da geldiler o ülkeye el koydular.

Biz zaten Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir ayağıyız. Böyle bir durumda Türkiye’nin dış müdahaleye kapısı açılır.

Bu müdahale ekonomik de olabilir, silahlı da.