29.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 549

Demiri Soğutmak

Atalarımız gırtlak kırk boğum demişler. Söylenecek bir söz, verilecek bir vaat, ileride insanın başına neler açar hesabını iyi yapmak gerekiyor. Hele vaat eden veya sözü söyleyen kişi devletin yönetimindeyse çok daha dikkatli olması gerekir.

Yıl 1999 Aylardan Mart ayı, Türkiye yerel seçimlere hazırlanıyor. Meclis üyesi adayıyım ve ölen bir kişinin cenazesini defin etmek için mezarlıktayız. Hava soğuk ve kar yağıyor. O havada Belediye Başkan adayımızla mezarlıkta yürürken mezar kazan birisine rastladık. Mezarcı, o soğuk havada her taraf çamur içerisinde mezar kazıyor. Başkan adayımız Mezarcıya: “Sabret kardeşim, seni bu çileden kurtaracağım” dedi. O dönem seçimi kazandık. Lakin giden yönetim seçim kazanmak için çok sayıda kadrosuz işçi almış, belediyenin rahatlaması için bu işçilerin en azından bir kısmının işten çıkarılması gerekiyor.

Başkan, Türkiye Belediyeler Birliğinin düzenlemiş olduğu Japonya gezisine katılmadan önce giderayak yerine bıraktığı vekile: “İşçi çıkarın” talimatı verdi.

Henüz belediye personelini tanımıyoruz, kim çalışkan kim değil. Başkan vekiliyle meclis üyesi arkadaşların bir kısmı(aralarında ben yokum) oturmuşlar liste yapıp, işçilerden bir kısmının çıkışını vermişler. İş yerimde çalışırken bir esnaf arkadaş geldi, suratı asık: “Ağabey, siz böylemi adam kurtaracaktınız, hem bizim yeğene “sabret seni kurtaracağız” demişsiniz, hem de şimdi işten atmışsınız” değince, gözlerimin önüne soğuk ve karlı bir günde mezarlıkta yaşadığımız hadise geldi. Koştum belediyeye, durumu arkadaşlara izah ettim, güç bela o mezarcı arkadaşın çıkışını durdurduk.

Tarihten 2. Bir olay:

Hüseyin Üzmez’in bizzat kendi ağzından dinlediğim olay. Üzmez, Necip Fazılın Büyük Doğu yayınlarının içeriğinden fazlaca etkilenir, hiç tanımadığı Gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın dönme ve sabetayist olduğuna kendisini şartlandırmış olmalı ki, gidip onu vuruyor. Aradan zaman geçer Ahmet emin Yalman, Kocaeli kapalı cezaevinde yatan Hüseyin Üzmez’i ziyarete gelir ve kendisini neden vurduğunu sorar. Hüseyin Üzmez, hiçbir gerekçeli cevap veremez, mahcubiyet içinde Yalmandan özür diler.

Neden mi anlatıyorum bütün bunları:

31 Mart Yerel Seçimleri dolayısıyla liderler seçim meydanlarında karşılarındakiler hakkında söylenmedik söz bırakmadılar. Özellikle Cumhur ittifakını oluşturan Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, Millet ittifakına hitaben: İllet, Zillet, PKK işbirlikçisi gibi suçlamalarla sürekli saldırdılar. Onlar saldırdıkça taraftarlar da, haliyle ikiye bölünmüş birbirlerine diş biler hale gelmişlerdi. Cumhurbaşkanının değimiyle “Toplumda gaz sıkışması” oluştu. Eski bir Petrokimya işletmecisi tecrübeme dayanarak söylüyorum, bu gaz sıkışmasını da ancak bay-pas vanasını açarak giderebilirsiniz. Bu da vananın kontrolü kimdeyse gaz sıkışmasını(basıncını) o düşürür. Zaten cumhurbaşkanının “kızgın demiri soğutmak, Türkiye ittifakı” sözlerinden anlaşılan da bu olsa gerek. Ancak ne yazık ki bu sözlerin söylendiğinden bir gün sonra Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’na menfur Çubuk saldırısı gerçekleştirildi. Sayın cumhurbaşkanı bu sözlerinde ne kadar samimi bilemeyiz ama anlaşılan o ki, demirin soğumasını ve Türkiye ittifakını istemeyen mutlaka birileri var.

Ben inanıyorum ki, Sayın Kılıçtaroğluna yumruk atan kişi, aynı Ahmet Emin Yalman örneğinde olduğu gibi ileride Kılıştaroğlu karşısına çıktığında ne söyleyeceğini bilemeyip, mahcubiyetinden utanç duyacaktır.

 

 

Şehrimizde iz bırakan bir isim, İlhan Bayram

Hizmetleri ile şehrimize katkı veren insanları bilmek, onlar ile ilgili bilgileri paylaşmak olması gereken bir durumdur. 12 yıl İSU Genel Müdürlüğü, 2 yıl Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterliği ile şehrimize hizmet vermiş olan İlhan Bayram da bunlardan biridir. Yerel basında çeşitli yazılarla kişiliği ve çalışmaları ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır ama 6 yıl İSU yönetim kurulu üyesi olarak beraber çalıştığımız için böyle bir değerlendirme yazısı yazmayı doğru buldum.

2004 yerel seçimlerinde Ak Partimizin adayı İbrahim Karaosmanoğlu seçilerek Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı görevine başlamıştı. O da iyi bir kadro kurarak ve bu kadrolarla uyumlu çalışmalar ortaya koyarak şehrimiz için güzel hizmetlere imza atmıştır. Bu isimlerden ilk akla gelen şu anki Antalya valimiz Münir Karaloğlu’dur. Diğer isim ise İlhan Bayram’dır. Bu iki bürokratımız daha önce Tokat Reşadiye kaplıcaları çalışmalarında tanışmış olup birisi kaymakam diğeri İller Bankası’nın bir mühendisidir.  Bu ikilinin hizmet aşkı ve gayreti o ilçeye önemli hizmetlerin gelmesini sağlamıştır. İlhan Bayram daha sonra İller Bankası İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne kadar yükselerek gelir. Bu arada ilimizdeki 1999 Depremi sonrası oluşan alt yapı sorunlarının giderilmesi çalışmalarında önemli katkılar verdiği için bölgeyi bilen bir isimdir.

Münir Karaloğlu’nun şehrimiz Genel Sekreterliği atanmasından sonra ISU Genel Müdürlük makamına isim aranırken İlhan Bayram ikna edilip bu görevi alması sağlanır. 2005 yılından itibaren 12 yıl süren bu görev daha sonra 2 yıl sürecek olan Kocaeli Büyükşehir Genel Sekreterliği şeklinde devam edecektir.

İlhan Bayram iyi bir mühendis ve becerikli bir yöneticidir. İyi yönetimin iyi kadro,  yetenekli-çalışkan-güvenilir yardımcılarla olabileceği bilinci ile genel müdür yardımcıları olan Aziz Temiz, Bahattin Yanık, Fatih Yörük ve Nasır Esirci ile değerlendirmeler yapılıp iş bölümü yapılır. Bu ekip kurumu ve şehrin sorunlarına çözüm üretecek insanlardır. Alaaddin Alkoç gibi mühendisler İller Bankası kadrolarından   ISU’ya transfer edilerek çalışmalar sürdürülür.

Deprem sebebi ile şehrimizin alt yapı sorunları çoktur. Yuvacık barajı suyu yeterli ve uygundur ama kayıp-kaçak denilen temiz arıtılmış suyun çoğu musluklara gelmeden kaybolmakta, temiz su sistemi güvensizlik yaratan durumlar sebebiyle güvenle kullanılamamaktadır. Atık su arıtma sistemi eksik ve yetersiz kalmaktadır. Bu sebeple evsel atıklarımız denize gitmekte ve körfez canlıların yaşayamadığı hale gelmektedir. Bu durumun sebep olduğu pis koku İzmit’imize gelişin bir habercisi olmuş ve bunun acilen çözülmesi gerekmektedir. Şehrin merkezinde yağmur suyu sistemi olmadığından her yağmurda şehri, yerleşim yerlerini sular basmaktadır. Bu ve bunun gibi birçok sorunun çözüm beklediği bir durum vardır.

Temiz sudaki kayıp kaçağın azaltılması ve temiz su sistemin güvenilir hale getirilmesi öncelikli iş olarak ele alınmış ve kısa sürede çözülmüştür. Şu anda temiz su şebekesi SCADA denilen bir sistemle takip ve kontrol edilebilmektedir. Artan nüfus sebebi ile yeni temiz su kaynaklarının (Denizli Göleti, Namazgâh Barajı, küçüklü/ büyüklü birçok temiz su arıtma sistemleri ile devreye sokulan yerel su kaynakları, Sapanca suyunun Yuvacık arıtma sistemine bağlanması)  sisteme eklenmesi sayesinde Kocaeli genelinde 24 saat kesintisiz, içilebilir suyu halkımız kullanabilmektedir. Bu çalışmalarla ilgili daha detaylı bilgiler İSU yayınlarından olan ‘Su Medeniyetinden Damlalar’ kitabından ve şahsımın Kocaeli Aydınlar Ocağı internet adresindeki makalelerimden okunabilir.

Diğer önemli çalışma Kocaeli genelinde evsel atıkların %99 a yakın arıtma sistemlerine kavuşmasıdır. Bu sayede ciddi bir çevre sorunu halledilmiş, körfezde mavi bayraklı plajlarımız olmuş ve denizimiz çok çeşitli canlıların yaşayabildiği, balıklarının tutulup yenilebildiği bir duruma kavuşmuştur. Şehrimizin kötü kokusu bir hatıra olmuştur. Bu konularla ilgili detay bilgiler yukarıdaki kitap, Su Altı İzmit Köfezi 2011/2015 isimli albümler ve İSU nun yıllık raporlarından öğrenilebilir. Arıtmalardan elde edilen GRİ SUYUN kullanılması nerede ise Namazgâh Barajı kadar bir su hacmine ulaşması, hidrlik ve güneş enerjisinden istifade edilen çalışmalar gibi birçok güzel çalışmada emeği olan biridir.

Tabiidir ki siyasi irade olarak Başkan ve merkezi yönetimin imkân vermesi ile İSU Genel Müdürlüğü bunların yapılmasını sağlamıştır.  İlhan Bayram’ın iyi bir yönetici, bilgili bir mühendis ve konularına hâkim çalışkan kişiliğinin bu güzel hizmetlerin olmasındaki rolü unutulamaz. Kendisinin Samsun Büyükşehir Genel Sekreterliği görevinde de güzel hizmetler yapacağına inanıyor ve yeni görevinde başarılar diliyorum.

 

 

Makama Hürmet Harcı

0

Öfkeden, yazıya giriş cümlesini bulmakta çok zorlandım. Duyduklarım karşısında “dilsiz şeytan” olmak da bana yakışmazdı. Rüşvete yeni bir ad koymuşlar: “Makama Hürmet Harcı” Rüşvetin olduğu yerde hürmet mi olur, makam mı olur? Adını ne kadar kibarlaştırırsan kibarlaştır, rüşveti ne adına alırsan al; rüşvet, rüşvettir. Rüşvetin olduğu yerde haksızlık vardır, suiistimal vardır, çirkinlik vardır, haram vardır; haramzadeler vardır.

Uzak diyarlardan, Çin ülkesinden bir öykücük: Açlıktan bitkin düşen yoksul biri, kendini tutamayıp bir armut çalar. Adamı yakalarlar, cezalandırılmak üzere imparatorun karşısına çıkarırlar. Hırsız, imparatora şöyle der: “Değerli efendim, çok açtım, dayanamadım; çaldım. Beni affetmeniz için yalvarıyorum… Beni affederseniz, size paha biçilmez bir hediyem olacak.” İmparator dudak büker: “Senin gibi birinde paha biçilmez ne olabilir ki?” der. Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatarak “Bu çekirdeği ekerseniz, bir gün, içerisinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.” der. İmparator bir kahkaha atarak “Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.” der. Yoksul adam: “Haşmetlim bu tohumu ben ekemem; ben bir hırsızım. Bu sihirli tohumu ancak ömründe hiç çalmamış, başkalarına haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler ve tarif edilmez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.” der.
İmparator irkilir, suratını asar, bir süre düşünür. Sonra da hırçın bir sesle: “Ben imparatorum, bahçıvan değil, o tohumu baş vezire ver, eksin de altın meyveleri görelim.” der. Baş vezir, telaş içerisinde İmparator’a dönüp itiraz eder: “Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim. Sihirli tohumu yanlış eker ziyan ederim, bence bu tohumu hazinedar başı eksin.” der. Hazinedar başı hemen bir bahane bulur ve bu görevi bir başkasına devreder. Orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohumu ekme görevinden kaçınır.
İmparator, bir süre düşünür, başı önüne eğilmiş baş hazinedara, bütün görevlilere dik dik bakar ve “Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumunun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip onu sevindirelim.” der, cebinden bir altın çıkararak yoksul adama atar. Herkesin, ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini ister. Sonra da gülerek “Bas git buradan be adam, bu ders bugünlük hepimize yeter.” der…

 

“Allah beni makam ve rüşvet ile imtihan etmesin.” diye dua ediyor ve “Bu işler hep böyle mi yürüyor?” diye soruyorum.

 

Duyduklarım, beni hayrete düşürüyor, değer verdiğim insanlardan uzaklaştırıyor. Anlatılan o ki, toplumun ağabeyi, hocası, kanaat önderi olarak bilinen bir kişi, genç birinin yaptığı projeye ruhsat alınmasına aracılık etmek için yüklüce bir para talebinde bulunmuş. Bir belediye başkanı bir hayırseverin cami yeri olarak bağışladığı yeri, kişinin ölümünden sonra, kamulaştırmış, değersiz bir yerden cami yeri vermiş ve rantı yüksek önceki yeri ihale yoluyla satarak oradan şahsına bir hayli haksız para kazandırmış. Bir başka belediye başkanı, şehir merkezine yakın köylülerin tarlalarını, yakınları ve kurulmasına sebep olduğu şirket aracılığıyla satın almış, daha sonra o bölgeyi imara açmış. O haksız gelir sağlarken köylülerin zararına yol açmış.

Bir tarihte, tanıdığım biri “Falan parti, yönetimde olduğunda belediyelerdeki ve devletin ihale verdiği birimlerdeki işlerimizi üç beş kuruşa kolayca hallediyorduk. Şimdi bu yeni gelenler, önce para almadılar; ama işi prosedüre boğarak bize iş de yaptırmadılar. Sonra bu paraları az buldular. Biz bunlara oy vermekle meğer ayağımıza kurşun sıkmışız.” demişti de ben bunun böyle sürüp gidemeyeceğini kendisine söylemiştim. Şimdi öğreniyorum ki, iş rayından çıkmış.

Haksız kazancı, hiçbir vicdan onaylamaz. Haklı bir isteğe ulaşmayı engelleyen veya haklı isteğe ulaşmaya gayr-i meşruluktan başka yol bırakmayan sistemleri hiçbir insan kabullenemez. Rüşvet alan ve veren bile, başında bir rüşvetçi yönetici olsun istemez. Bu vicdani bir reaksiyondur. Hırsız kişinin, evladının hırsız; alkolik birinin, evladının da alkolik olmasını; kötü yollara düşen birinin, kendi evladının da aynı yollardan geçimini sağlamasını istememesi gibi, kendi içinde çelişen bir hakikattir bu durum.

Bu çirkin ilişkiler, insanın olduğu her yerde yaşanıyordur. İnsan nefsi çaldırır, vicdanı da çalma ve çalınmaya isyan eder. Hiçbir ülkenin insanı diğerinden daha masum değildir. Bazı ülkelerde bu tür ahlaksız ilişkilerin daha fazla yaşanması eğitim ve sistemle ilgilidir.

Ülkemizdeki bürokratik yapılanma, maalesef, aşağıdan yukarıya, bütün makam sahiplerinin haksız kazanç edinmelerine ya fırsat veriyor ya da bunu teşvik ediyor. Sistemin çarkı, burada yer almayanları zaman zaman dışlıyor. Sistemin akçeyle ve cukkayla yürüdüğünü gören, alıcı ve verici iki taraf da birbirini kirleten iki el gibi sarmaş dolaş oluyor, aslında iki dünyasını da kaybediyor.

Rüşvetin, yolsuzluğun olduğu hiçbir sistem uzun ömürlü olamaz. Böyle bir sistem üzerine iktidar kurulamaz, kurulsa bile yaşatılamaz.

Sistemin sağlığı, ülkemizin bekası için acilen, yöneticilere, görev öncesi ve sonrasında, mal beyanında bulunma zorunluluğu getirilmelidir. Kendilerine ve yakınlarına her yıl, “Nereden buldun?” sorusu sorulmalıdır. “Benim memurun işini bilir.” veya “Parti İl başkanlarından mal beyanı istenmelidir.” dendiğinde “O zaman görev yapacak il başkanı bulamayız.” denmemelidir. Bu tür anlayışlar, art ve çirkin niyetliler için bir tür ruhsattır. Sahip olduğu kamu ve makam gücünü kendi kazanç ve istikballeri için kullananlar derhal cezalandırılmalı, kimsenin böyle bir yola tevessül edememesi sağlanmalıdır.

Her güzelliğin başı ahlaktır, bu da eğitimle elde edilir ve yaşatılır. Güvenlikçi tedbirler kısa vadede gereklidir; ancak kalıcı olan, adını vicdan diye tarif ettiğimiz ahlaki tedbirlerdir. Muhatabı insan olan bütün mecralarda, eğitim kurumlarında, rüşvet, yolsuzluk gibi vicdanları kanatan, karartan, kanırtan ilişkilerin çirkinliği işlenmeli, anlatılmalı, gösterilmelidir.

Yöneticilerini birer haramzade örneği olarak kullandığımız Çin ülkesi gibi, başkalarının da bizi örnek göstermesini istemiyorsak, seçimlerde mağlubiyet yaşamamak ve iktidarımızı sürekli kılmak, sosyal hayatta da insan ilişkilerinde güvenilirlik, saygı, hakkaniyet istiyorsak bürokraside ve eğitim sistemimizde bu manada “acil eylem planları” yürürlüğe girmelidir.

“Beka” içimizde, sosyal yapımızda… Dışarıdakiler, sinek vızıltısı.

 

 

Sevgi, Değer, Özgüven ve Sorumluluk Vermek

Çarşamba günü İzmit’te Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru‘nun “Aile İçi İletişim” konulu çok etkileyici bir konferansını dinledim.

Konuların sunumu son derece renkli idi. Psikolojik teknik terimlere boğulmadan, hayatın içinden canlı örneklerle anlatılan konuları her kesimden dinleyicilerin kolay kolay unutması mümkün değil.

Konferanstan bazı hususları aktarmaya çalışacağım:

Hayatta başarılı olmak, çocuklarımızın da başarılı olması için ana-baba olarak elimizden geleni, hatta belki de fazlasını yapmaya çalışıyoruz.

Ancak eğitim hayatında başarılı olmayı çok çok önemseyenlere sorunuz: “Çocuğunuzun eğitim hayatında başarılı olmasını mı isterseniz yoksa mesleki alanda başarılı olması daha mı önemlidir?” diye. Mesleki hayatta başarının daha önemli ve değerli olduğunu fark edecektir.

Fakat eğitim ve mesleki hayatında başarılı olduğu halde, aile içi ilişkilerde başarıyı sağlayamamışsanız, diğer bütün başarı hikâyelerinizin anlamsız hale geldiğini görürsünüz. Aile içi ilişkilerde başarısızsanız diğer başarılarınızdan keyif almanız mümkün olmaz.

Bu iki değerli bilim adamı kendi hayatlarından örneklerle aile içi ilişkilerde başarılı olmak için belli ilkeleri anlattılar.

Aklımda kalan en önemli ilkelerden birisi sevgi vermek. Hayata adım atan bebek daha ilk 6 saat geçtikten sonra sevgiyi hissetmeye başlar. Çocuk “sosyal kişiliğinizin” arkasında gerçekten bir “insan kişiliği” olup olmadığını hisseder.

Çocuklar sınıfa giren öğretmenin bir insan mı, içinde insan olmayan öğretmenlik yapan biri mi olduğunu daha birinci dakikada anlar.

Çocukluk dönemi bir insanın anavatanıdır. Çocuklarınızın çocukluğunu doya doya yaşaması için elinizden geleni yapın.

Ağacın köklerini yeterince iyi beslediğiniz zaman dalları ve yaprakları da güçlü ve canlı olur. Dallara ve yapraklara odaklanmak yerine kökleri beslemeye odaklanmalıyız.

Onun için çocuklarınızı seviniz, karşılıksız, şartsız bir sevgi gösteriniz. İletişiminiz sosyal rolünüzle değil, içinizdeki insanla olsun ve hayat boyu çocuklarınızla iletişiminizi kesmeyin.

Çocuklarınız sizinle yani ailesi ile bir ekip olduğunu hissetmeli. Bu ekipte kendisine değer verilengüvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını bilmelidir.

Ancak çocuklarınızın sizden sonrası için hayatta tutunabilmesi için kendilerine özgüven, bilgi, irade ve şevki verirken kendi hayatını şekillendirmede sorumluluk almaya da alıştırmamız gerekiyor.

*****************************

Şirket Yöneticileri

Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru‘nun konferansının konusu “aile içi iletişim”, hedef kitlesi ana- baba ve öğretmenlerdi.

Ama ben bu anlatılanların başkalarının hayatını etkileyen her türlü kurum, şirket, STK, devlet yöneticilerinin de aynı tavsiyeleri dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.

Diyelim ki, yönettiğiniz bir şirket ise çeşitli kesimlerle iletişim halinde bulunuyorsunuz: Patronlar, amirler, çalışanlar, sendikacılar, tedarikçiler, müşteriler, çevredeki halk, kamu gücünü elinde bulunduranlar gibi.

Bu kesimlerle ilişkilerde patron, yönetici gibi sıfatlarıyla iletişimde bulunanların insani kimliğiyle iletişimde bulunup bulunmaması, bazen şirketin kârlılığını etkilemez gibi görünür. Hatta ne kadar “Nemrut” bir yöneticisi varsa kurduğu otorite ve disiplinle çok verimli sonuçlar alabildiğine dair örnekler verilebilir.

Atları kırbaçlayarak hızlandırabilirsiniz. Ama nereye kadar?

Eski tip ailelerde otoriter bir babanın evde sağladığı sessizlik, problemleri korku ile bastırması gibi, bu türlü şirketlerde de yöneticiler yarattıkları korku ile belli başarılar edinmiş gibi gözükebilir.

Ama günümüzde şirketlerde başarılı olmak için şirketin hissedarlarını mutlu etmek yeterli sayılmıyor. Şirketin diğer paydaşları yani çalışanları, tedarikçileri, müşterileri, tesislerin çevresindeki ahali de mutlu edilebiliyorsa, şirketin kalıcı başarılar elde etmesi mümkün olabiliyor.

Bu paydaşlar şirketin varlığından mutlu ise şirketin daha verimli, daha kârlı olması, marka değerinin yükselmesi için bireysel bilgi, becerilerini de kullanarak katkı sunarlar.

İşyerine gelen insanlar orada olmaktan mutlu oluyorsa daha verimli olurlar.

*****************************

Siyasetçi ve Devlet Yöneticileri

Şirketler için anlattıklarımız devlet kurumlarının, siyasi partilerin yöneticileri için de geçerlidir.

Devleti, kurumları yönetenler paydaşlar (yol arkadaşları ve halk) üzerinde sevgisini hissettirir, değer verdiğini gösterir, onlara özgüven aşılar, gerekli sorumluluğu verirse karşılığını her türlü zor şartlarda bile sadakat, fedakârlık olarak alırlar.

Kurum içindekiler kendini sevmeyen, değer vermeyen, önemsiz kılan lider veya yöneticisi için fedakârca çalışmayı düşünmez hale gelir.

Rahmetli Süleyman Demirel‘in altı defa gidip yedi defa gelmesi kendisine bağlı fedakâr kitleler sayesinde mümkün olmuştu. O’nun her ilde ve ilçede yakın dava arkadaşlarını sık sık araması, onlara sevdiğini, değer verdiğini göstermesi bu başarının temelini teşkil ediyordu.

Rahmetli Alpaslan Türkeş‘in Ülkücü Gençliğe sevgisini, onlara verdiği değeri gösteren “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız” sözü liderliğin nasıl olduğunu gösteren bir örnektir.

Gerçek lider yol arkadaşlarına bir ekip olduğunu hissettirir. Bu ekipte kendisine değer verilengüvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını düşündürtür.

Yol arkadaşlarını, kendisine bağlı kurumların yöneticilerini sevmeyen, onlara güvenmeyenbütün kerameti kendisinden sayan ve bütün yetkileri kendisinde toplayan liderler vardır. Bunlar eski tip otoriter ana- baba modelinin birer yansımasıdır.

Sonuçta verimsiz bir yönetim; sevgisiz, özgüvensiz, korku içinde bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplumda mutluluk yerine huzursuzluk ve endişe hâkim olur.

 

 

Aldatılmamak İçin Anlamak

0

Din sosyolojisi ana bilim dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, 12,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 421 sayfalık eserinde; birkaç tanesi 1984-2000 yılları, ekseriyeti ise 2016-2018 yılları arasında yayınlanan makaleler yer alıyor. 37 adet makale; Sosyoloji-Din Sosyolojisi, Eğitim, Kültür ve Millî Kimlik, Din-İdeoloji-Siyaset başlıklarıyla 4 grupta tasnif edilmiş. Makalelerin her biri dinimiz İslâm’ın, milletimizin ve devletimizin dünden günümüze intikal eden ve yarınlarda da konuşulup çözüm arayışlarının devam edeceği meselelerini ele alıyor. Hepsi, derin araştırmaların ürünü, ilmî tebliğ mahiyetindedir.

Makalelerden bazılarının başlıkları: *Milliyetçilik ve Küreselcilik, *Mûsıkîmize Batı’dan Gelen Tehlike, *Çıplak Medeniyet, *Avrupa Topluluğu Karşısında Kültürümüzün Bâzı Meseleleri, *Millî Kültürler ile İslâm Arasındaki İlişkiler, *Vicdânî Ret ve Kimliksizlik, *Laiklik, *Din ve Milliyetçilik, *’Dinler Arası İlişkilerin Dünya Barışına Katkısı’ Tebliğinin Müzakeresi, *Müslümanlar Ne Zamana Kadar Aldatılacak? *Dil-Kültür ve Medeniyet, *İslâmcılık ve İslâm, *Bu Bâdireyi Nasıl Atlatacağız? *Mehdilik, *İslâm ve Millet-Milliyetçilik, *İlâhiyatçı İlâhiyatçıyı Allah ile Aldatmış, *Türk-İslâm Sentezi Nedir, Ne Değildir?, *Din Anlayışı: Özden Uzaklaşmanın İslâm Toplumlarındaki Tahribatı, *Dinde Reform Meselesi.

Eserden tadımlık iki bölüm:

Müslüman toplumlarda devlet, laiklik, demokrasi, hep karşıya getirilmiş, birbirlerine fedâ ettirilmek istenmiş, bağdaşmaz meseleler olarak kabul edilmiştir. Öbür taraftan laiklik, yeni bir din, bir ideoloji gibi takdim edilmiş, ‘laik ahlâk‘ gibi gülünç bir şeyden bile bahsedilir olmuştur. Oysa laik ahlâk dediklerinin çökeleği olan içtimaî baskı kaideleri, fertlerin hareketlerine hiçbir tesir icra edemez. (Malik Binnebi, ‘İslâm’ın Yeniden Doğuşu‘ Çeviren Ergun Göze, s. 71-72) Laiklik, bir din veya ideoloji, ahlâk nizamı olan bir hayat biçimi şeklinde takdim edilince, bunun tabii neticesi olarak ‘fert laik olabilir‘ anlayışı telkine çalışılmıştır.  Halbuki laiklik bir din hâline dönüştüğü ölçüde, kendisi de laikliğin şartlarına uymak mecbûriyetindedir. (Olivier Abel, Dinlerin Etiği Olarak Laiklik, Din ve 1995, s. 30). O zaman isteyen laik olur, isteyen olmayabilir. O da tarafsız bir hakeme, yâni tekrar laik devlete tâbi olmalıdır. Çünkü laik olup olmamak, Müslüman olup olmamak gibi olur. Herhangi bir kimse Müslüman olmaya zorlanamayacağı gibi, laik olmaya da zorlanamaz. Aksi halde devlet bir din, bir ideoloji taraftarı olur ve tarafsızlığını kaybeder.

Sonuç:

1-Laiklik, dinin dünyadan, toplumdan, kamu sektörlerinden çektirilmesi; alanının daraltılması, ferde hapsedilmesi ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak mümkün değildir, bunun gerçekleşmesi de mümkün değildir. Sadece zorlama, baskı söz konusu olabilir.

2-Laiklik, devletin yüksek seviyede ve olumlu, hukuka uygun, istismar edilmeyen bir din politikası olabilir. Bütün inançlara yer veren, ama devletin temsil ettiği toplumun târihî ve mâşerî şuurunu yansıtan, kollayan bir geleceğe sâhip olarak bir din politikası tâkip edilebilir. Fakat laiklik devletin bunlara uymayan bir ideolojik rejimin güdümünde kullanmak istediği, dozunu, şeklini, devletin ayarladığı bir din politikası ise, buna da katılmak mümkün değildir.

3-Laiklik, din ve vicdan hürriyetine yer ve değer vermek, inanç rahatlığı sağlamak ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak gerekir. Ancak din hürriyetiyle düşünce ve vicdan hürriyetini özdeşleştirmek yanlıştır. Düşünce ve vicdan hürriyeti ferdîdir. Din ferdî olduğu kadar içtimaî bir müessesedir. Düşünce ve vicdan hürriyetinde müeyyide kendi içine gömülüdür. Dinde müeyyide içtimaî olanı da ihtiva eder. Meselâ, kız alıp verirken, evlenirken, Müslüman buna bakar. Müslüman faizden, içkiden, zinadan kaçınmak mecbûriyetindedir ve bunlar içtimaî ağ ile örülüdür. Müslüman eğitim ve öğretime ihtiyaç duyar. Nihayet Müslüman öldüğünde cenâze namazı kılınır. Bunlar, hürriyet içinde yerini almadıkça, laiklikten söz edilemez. Çünkü düşünce ve vicdan hürriyeti kavramı, bunları karşılayamaz. Sosyal, hukukî bir çerçeve gerekir.

4-Tartışılamayacak konular şunlardır: *Millî devlet, *Cumhuriyet, *Vatan bütünlüğü, *Bayrak, *İslâm’ın kendisi.

Düzenlemeler bunlara bağlı kalınarak yapılmalıdır. Polis devleti, sınıf devleti, diktatörlük olmayacaksa, din önemli demektir. Din, milletin olduğu kadar devletin temel dayanaklarındandır. Çünkü o toplumun kültürünün merkezidir. Onu çıkardınız mı, millî devlet boşlukta kalır. Bundan dolayıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan itibâren, laikliği, teorik ve kitabî şekliyle değil, kendine özgü bir şekilde uygulamıştır. Diyânet İşleri Teşkilatı’nın devlet içinde yer alması, okullarda din dersi, televizyonda dînî programlar böyledir. (s: 169-172

***

İslamiyet’in anlaşılmasında ve yaşanmasında birikmiş bir hayli yanlışlık ve problem, mevcut doğru ve güzelliklerden maalesef fazladır. Bunu her akıl ve vicdan sâhibi kabul eder. Fakat bunun çözümü nasıl olmalıdır? Eğer samîmi olarak çözüm isteniyorsa, bu yine İslâm’da aranmalıdır. Dini problemin çözümü dinden uzaklaşmak değil, doğru dindir. Yâni çözüm yolu yine dindir. Yanlışlıkları yaşasalar da dindar kimselere aydınların savaş açması da çıkar yol olamaz. Bir de şu olmaz: Tâmir edelim derken, kendimizi başka bir uç noktaya taşımak. Bu noktalarda şunlar bulunur: İslâmiyet’i öyle bir duruma getirmelidir ki, kolay kolay kimse itiraz edemesin. Yâni İslâmiyet’i başkalaştırmak ve kendi kimliğinden daha farklı, daha ılımlı, ne olduğu net olmayan bir duruma getirmek. Yanlışlıklara öfke duyanların bir kısmı bu yola girdiler. Böylece inananlar, doğruyu söyleyebilme, yanlışları düzeltebilme imkânlarını farkında olmadan kaybettiler. Yahut muhataplarını da aşırılıklara sürüklediler. Bu yolu ve yolcularını alkışlayanlar oldu. Alkışçılar, ‘İslâm olacaksa işte böyle olsun‘ diye düşündüler. Bu kimseler kendilerine ait özel bir İslâm’ı istediler. Türkiye’de bunları da yaşadık ve yaşıyoruz. (s: 345)

Prof. Sezen’in eserinden kısa tebliğler:

*Nefsinizi öldürmeyiniz. Disiplin altına alınız, İslâm’ın emir ve yasaklarına riayet ediniz.

*Sadece gözleme dayanan bilgi yetersizdir.

*Dînî gelenek millî geleneğe mayadır. Millî gelenek de dînî geleneğe kıvamdır.

*Liberal-Kapitalist anlayışta her şey ücrete tâbidir. Fiyatı olmayan hiçbir şey yoktur. İslâm bu anlayışa yer vermez. Bırakın manevi olanını, maddî şeylerin alınıp satılmasında bile ticâret dışı tutulanlar vardır. Rasûlullah; erkek hayvanın dişisini aşılamasına ücret alınmasını yasaklamıştır.

*Mehdi; Kur’ân’da yok, sahih hadislerde yok, sahâbe ve tâbiûn sözlerinde yok. Sonradan uydurulmuş bir iddia.

*Türkiye dâhil İslâm dünyasının bu günkü duruma gelmesinin sebepleri: 1-Bilim ve teknikte durgunluk, 2-Gücü dışarıya kaptırmak, 3-İslam’ı doğru dürüst anlayamamak. Üçüncüsü, diğer ikisinin sebebidir.

*Allah bizi boş yere yaratmadığı gibi; düşünmemizi, bilmemizi, anlamamızı, ibret almamızı istediği bu âlemi ve yer yer emrimize verdiği bu dünyayı da boş yere yaratmamıştır. İmtihan, bir şeyi inkâr etmek, yok saymakla olmaz.

2018 yılında yayınlanan kitap, Türkiye’nin ve insanlarımızın meseleleri ile ilgilenenlerle çözüm için zihin sancıları içerisinde kıvrananların, Türkiye’nin ve Türk milletinin geleceğini tanzim etme idealine sâhip olanların mutlaka ve döne döne okumaları gereken bir eserdir.

İRFAN YAYINCILIK: Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 42, Kat: 3 Cağaloğlu, Fâtih İtanbul. Telefon: 0.212-51838 66 Belgegeçer: 0.212-516 32 54 e-posta: bilgi@irfanyayinevi.com www.irfayyayinevi.com

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN:

1938’de Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli oldu. Hâlen Arel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

*Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), *Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), *Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), *Hayatın Manâsı (1984, 2004), *Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998), *Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990, 1997), *Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), *İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), *Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), *Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), *İslâm’ın Sosyolojik Yorumu (2004), *Kurban ve Din (2004), *Hümanizm ve Türkiye (2005), *Dinlerarası Diyalog İhâneti (2006), *Kültür ve Din (2011), *Kapitalizmin Zulmü (2017), *’Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi.

Gazete ve dergilerde çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

KUŞBAKIŞI:

MİLLİYET NAZARİYELERİ VE MİLLÎ HAYAT

Mehmet İzzet; Galatasaray Sultânisinden mezun olduktan sonra İstanbul Dârülfünunu Hukuk Fakültesi’ne devam ederken, tahsil için Avrupa’ya gönderilecek öğrenciler için yapılan imtihanı kazanarak 1919’da 28 arkadaşıyla birlikte, Paris’e gönderildi. Sorbon Üniversitesi’nde felsefe tahsil etti. Diploma alıp almadığı hususundaki bilgiler çelişkilidir.

İstanbul’a döndükten sonra açılan imtihanı kazanarak Kızılay Genel Merkezi’nde çalışmaya başladı. 1914 yılına kadar muhtelif mekteplerde hocalık yaptı. Kısa bir süre Edebiyat Fakültesi Müdürlüğü vazifesini üstlendikten sonra Tıp Fakültesi’nde ve Mekteb-i Mülkiye’de Fransızca Hocalığı görevine getirildi. 1924’te kendisine profesör unvanı verildi. 1928’de tedâvi maksadıyla gönderildiği Berlin’de 39 yaşında iken lösemi hastalığından vefat etti. Berlin’de toprağa verildi.

Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat, Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı eserinden bir yıl önce kaleme alınmıştır. Bununla birlikte Mehmet İzzet (1891-1930), çoğunlukla Ziya Gökalp (1876-1924) ekolünün bir devam ettiricisi olarak kabul edilmiştir. Oysa iki düşünürümüzün ilmî ve felsefî tavırları birbirinden farklıdır. Hilmi Ziya Ülken (1901-1974), ilim ve fikir adamlarını iki temel gruba ayırıp biri için Gökalp’ı, diğeri için de Mehmet İzzeti örnek gösterir. O’na göre Gökalp, fikirleri süratle fiil ve hareket hâline geçmeye müsâit, onları inşa ile asla yetinmeyen, eserlerini bizzat telkin ve tatbik etmek isteyen, hatta aksiyon mecburiyetiyle fikirlerini teferruatlı olarak işlemekten bile vazgeçen, kanaatinin iman hâlinde yayılması için her ifâde şekli ve aracına başvuran, telkininin kuvvetini temin için az çok dogmatik olmak mecburiyetinde kalan bir düşünürümüzdür. Mehmet İzzet ise, bilakis tam bir teorisyendir. Onun nazarında bütün kıymet aksiyonda değil fikirdedir. Ve bir ressam itinasıyla, vehmiyle onun üzerinde uzun müddet çalışmak lâzımdır. Kamu yararını düşünmeye vakti yoktur. Ürettiği eserin ikinci elden fiile indirilmesini bekler. Tefekkürün temel özelliği olan tenkit fikrini kaybetmemek için süratle fiile inen dogmalardan kaçınır.

Türk milliyetçiliği târihinde son derece özgün bir konuma oturan Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat‘ın politikleşen Türk milliyetçileri nezdinde hak ettiği ilgiyi görmemesinin temel sebebi de budur. İşin aslına bakılırsa ciddî bir Gökalp eleştirisi olarak da okunabilecek eser, ilimden ödün vermeyişi, felsefî sorgulamaları ve vardığı netice itibâriyle unutulmuş gibidir. Oysa felsefî idealizmden aldığı temelle milliyet fikrine yeni bir ufuk açan Mehmet İzzet, milliyeti sığ bir politika aracı veya gündelik hayat görüşü olmaktan çıkararak ona geniş bir idealizm mânâsı kazandırmıştır.

1923’te eski harfli ilk yayımından sonra 1969’da ve 1981’de Ötüken Neşriyat tarafından iki defa yeni harflerle basılan Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat‘ın bu 4. neşrinde, Mehmet İzzet ve eseri hakkında eksiksiz bir derleme sunulmaya çalışılmış, böylece Mehmet İzzet’i daha iyi ve şümullü anlamanın yolu açılmıştır. Bu bağlamda, Mustafa Şekip Tunç’tan (1886-1958), Hilmi Ziya Ülken’e (1901-1974), Sadreddin Celal Antel’den (1890-1954), Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’na (1901-1974), Nurettin Hazar’dan (1900-1981) Levent Bayraktar’a (1972-) pek çok kalem sâhibinin Mehmet İzzet hakkındaki makaleleri kitaba ‘ ‘ek’lenmiş, ayrıca Yahya Kemal Taştan (1976-) tarafından bir Mehmet İzzet Bibliyografyası da hazırlanmıştır. Kitapta ayrıca Halil Açıkgöz’ün Mehmet İzzet’in hayatı, şahsiyeti ve fikirleri hakkında makalesi, Mehmet Emin Erişirgil’in (1891-1965) ve Câvit Orhan Öz’ün kitap hakkında 1924 yılında kaleme aldığı inceleme yazıları, yer alıyor. Diğer makalelerin yazarlarından bâzıları: İsmâil Hakkı, Orhan Sadeddin, Halil Nimetullah, Hatemi Senih, Mazhar Şevket İbşir, Orhan Türkdoğan, Coşkun Değirmencioğlu, Nuray Karaca ve Ahmet Emre Dağtaşoğlu…

Mehmet İzzet’in telif ettiği, Erol Kılınç’ın açıklamalarla yeni harflere aktardığı, Yahya Kemal Taştan’ın notlar ve ilâvelerle yayıma hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 518 sayfa olarak 2018’de kültür hayatımıza yeniden kazandırıldı. (Tanıtım yazısından faydalanılmıştır)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ:

Mâbedsiz Şehir‘, ‘Bu Millet Neden Ağlar?’, ‘Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?’, ‘Ayasofya Dâvâsı‘, ‘Mevlânâ ve Mehmet Âkif‘, ‘Türklüğün Perişan Hali‘, ‘Gülünç Hakikatlar‘, ‘Kara Kitap‘, ‘Müslüman Çocuğunun Şiir Kitabı‘, ‘Radyo Konuşmaları‘ ile ‘Akdeniz Hilalindir‘ isimli eserlerinin yazarı, Serdengeti Mecmuası‘nı yayınlayan, asıl adıyla Osman Zeki Yüksel (Akseki, 1917-Ankara, 1983) cesâretiyle, mizahıyla, heyecanı ve ateşli konuşmalarıyla, renkli kişiliği, bıraktığı izler ve hâtırâlarıyla unutulmaz bir insandı. Hakkında pek çok kitap yazıldı. O’nu yakından tanıyanlardan biri de cezâevi arkadaşı Abdurrahim Balcıoğlu‘dur. Balcıoğlu, 320 sayfalık eserinde Serdengeçti’yi bütün yönleriyle tanıtıyor. Katıksız Türk milliyetçiliğini, şeksiz-şüphesiz Müslümanlığını, vatanına-milletine adanmışlığını, hayatı ‘ti‘ye alan mizah yönünü, pervâsızlığını anlatıyor. Gülerken ağlatan, düşündüren satırlarla…

MİHRÂBAD YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabatyayinlari.com www.mihrabatyayinları.com

 

MEVLİD ŞERHİ / Gülzâr-ı Aşk:

Hüseyin Vassâf’ın telif ettiği, Mustafa Tatcı, Musa Yıldız ve Kaplan Üstüner’in müştereken yayına hazırladığı eser 882 sayfadır.

Türk-İslâm kültürüne büyük hizmetleri geçen Hüseyin Vassâf Bey daha çok ‘Sefine-i Evliya‘ isimli sufî tezkiresiyle tanınır. Oysa Süleyman Çelebi’nin 600 yıldan beri okuna-gelen ‘Vesîletü’n-Necat’ adlı meşhur ‘Mevlîd-i Şerif‘ine yazdığı şerh de kıymetlidir.

Şerh edilen eserin müellif hattı olan Süleymâniye Kütüphânesi’nden hareketle hazırlanan eser Mevlid hakkında yazılmış, bilinen en geniş şerhtir. Eserde Vassâf, Süleyman Çelebi’nin her beytini -bazı istisnalar dışında- tek tek açıklamaktadır. Beyitlerde geçen dinî ve tasavvufî kelime ve terimler ana kaynaklardan faydalanarak açıklanmıştır. Bu arada söz konusu kaynaklarla ilgili bilgiler de teferruatlı olarak, ansiklopedik anlayışla verilmiştir.

H YAYINLARI:

Sultantepe Mahallesi, Paşalimanı Caddesi Nu: 48 1/1 Üsküdar, İstanbul.

Telefon: 0.216-532 33 13 e-posta: bilgi@hyayinlari.com //  www.hyayinlari.com

KISA KISA…  KISA KISA…

1-BÜYÜK KARTAL FÂTİH: Mehmet Akbulut / AZ Kitap.

2-CAMDAKİ KIZ: Dr. Gaülseren Buğdaycıoğlu / Doğan Kitap

3-OD: Orhan Demirtaş / Hiç Yayınları

4-GÜL CENNETİ PEYGAMBERİMİZİN HAYATI: Seca Öztürk / Diyânet Vakfı Yayınları

5-ZOR ZAMANDA GELECEĞİ KURMAK: Murat Yalçıntaş / Profil Yayıncılık

 

 

Kut’ül Amare Savaşı ve Düşündürdükleri

Kuıt’ül Amare,  Bağdat’ın 170 km. güneyinde bulunan güzel bir kasabadır. Basra Körfezi’nin de 350 km. kuzeyindedir.

Dicle nehri kıyısında ve Kut’ül Amare şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz ordusu ve müttefiklerinin Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmasıyla başlayan savaş, kasabanın Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilmesiyle son bulmuş ve İngiliz tarihine acı ve kara bir sayfa olarak eklenmiştir. Kut’ül Amare, 29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngiliz ve müttefiklerine karşı kazandığı büyük bir zaferdir. Bu zafer, Türk ordusu tarafından 1952 yılına kadar bayram olarak kutlanmıştır.

Kut’ül Amare, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri ile Osmanlı ordusu arasında geçen 1. Dünya Savaşı’nın Irak Cephesinde gerçekleşmiş bir kuşatma savaşıdır. 1. Kut Muharebesi olarak da bilinir. Bu savaşa tarih kitaplarında fazla yer verilmemiştir.

Bu kuşatma savaşının siyasi, askeri ve sosyal yansımasına bakacak olursak; Hazırlıkları 1915 yılına dayanan Kut’ül Amare Savaşı’na, Türklerin destansı bir kahramanlıkla adını tarihe yazdırdığı savaş olarak bakabiliriz. Bundan tam 103 yıl önce yapılan bu savaşta 13300 İngiliz askeri, 13 İngiliz generali ve 481 İngiliz subayı bir savaş dâhisi olan Halil Kut Paşa ( 6. Ordu Komutanı ) tarafından esir alınmıştır. Bu yenilgiyi hazmedemeyen İngilizler, Halil Kut Paşayı ve bu önemli zaferi bizlere unutturmak için çok büyük bir çaba sarf etmişlerdir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci olayı Çanakkale’de, ikinci olayı da burada görüyoruz. Bu kuşatma savaşında göze çarpan başka önemli bir hadise de şudur: Bir Osmanlı askerinin tüfeğiyle İngiliz Savaş Uçağını düşürmüş olmasıdır. Bu savaşta İngiliz ve müttefikleri 23000 civarında ölü vermiştir. Bir başka önemli özelliği de; havadan yapılan ilk ikmal özelliği taşımasıdır. Fakat İngilizlerin bu çabası sonuç vermemiştir. Halil Paşa bu zafere istinaden KUT soyadını almıştır.

İngiliz tarihçisi James Morris Kut’un elden çıkarılışını ” İngiltere askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi ” olarak tanımlamıştır. Bu durum İngiliz basınında ve kamuoyunda çok büyük yankı uyandırmış ve bazı üst rütbeli subayların görevlerinden alınmasına vesile olmuştur.

Son söz olarak şunları söyleyebiliriz; 1952 yılına kadar coşkuyla ve heyecanla kutlanan KUT BAYRAMI, İngilizlerin baskısıyla, zamanın Başbakanı Adnan Menderes yönetimindeki 20. Hükümetin aldığı kararla bayram olarak kutlanmaktan kaldırılmış ve okul kitaplarından da çıkarılmıştır. Gerekçe olarak da Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olarak girmesi olmuştur.

Başta Halil Kut Paşa olmak üzere; bu savaşı kazanıp bu günü bize armağan eden şanlı komutanlarımıza ve gazilerimize minnet, şehitlerimize Allah’tan rahmet dileriz.

 

 

 

 

KAYNAKLAR:

 

Erhan ÇİTCİ:  Kut’ül Amare Kahramanı Halil Kut Paşa’nın Hatıraları,

Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

 

İsmail BİLGİN:  Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi, Timaş Yayınları,

2014, İstanbul

 

Vahdettin ERGİN, Muzaffer ALBAYRAK:  Kut’ül Amare Zaferi 1916,

İstanbul

 

Mehmet Emin DİNÇ:  Kut’ül Amare’nin Muzaffer Komutanı Halil Kut Paşa

Kronik Yayınları, İstanbul

 

İ. Bahtiyar İSTEKLİ:  Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi, Sultanbeyli

Belediyesi Yayınları, 2016, İstanbul.

 

Zafer BİLGİ:  Kut’lu Zafer Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi,

Mihribat Yayınları, 2018, İstanbul

 

Atatürk Araştırma Merkezi: Kut’ül Amare Zaferi, 1. Dünya Savaşındaki

Irak Cephesi

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – IX

Yazarımız, savaş bitimindeki Yalta Konferansı’nda Stalin’in Boğazlar’ın statüsüyle ilgili Montreaux Konvansiyonu’nda değişiklik yapılması talebi ve Ankara’ya verilen iki Sovyet Notası, Rus gazetelerinde Kars-Erzurum-Bayburt-Gümüşhane-Giresun yörelerinin iadesiyle ilgili makaleler yayınlanması, hele hele 1946 Martında Sovyetler’in İran’a zırhlı tümenler yığması ve Bulgaristan’da askerî hazırlıklara başlamasıyla savaş pozisyonu alan Türkiye’nin her ne pahasına olursa olsun Amerikan desteğini sağlama politikasına geçtiğini betimlemektedir.

1946’da iktisadî liberalizmi benimseyen Demokrat Parti’nin kuruluşu ve Amerikan Savaş Gemisi Missouri’nin Türk limanlarını ziyaretini bu düşüncesinin yansımaları olarak gören Yahya Sezai Tezel; iktidardaki CHP’nin de, muhalefetteki DP’nin de yabancı sermaye ve ekonomik kalkınmada aynı şeyleri söylediğini belirtmektedir. Bu arada 1948’de Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan ikili antlaşmayla ilk kez Türk Hükümetinin iktisadî politikalarına dışarıdan yapılacak müdahaleleri kabul etmesine dikkat çekmektedir.

Tezel, bu ve buna benzer açıklamalarla genel kabulleri ve klişeleri yıkmaktadır. Cumhuriyet tarihindeki borçlanma ya Marshall Yardımı ve Menderes dönemine, ya da Truman Doktrini ve İnönü dönemine atfedilir. Oysa Yazar, bunun daha Atatürk döneminde başladığını gösterir. Devletçilik uygulamasının sanıldığı gibi devlet sosyalizmine değil devlet kapitalizmine yakın olduğunu vurgular. Millîleştirmelerin ideolojik olmadığını aksine yabancı sermayeye kapıları açmakla eşgüdüm içinde olduğunu ve hatta üst paragraftaki son örnekte olduğu gibi Ulusal Bağımsızlık Savaşı veren ve Misak-ı İktisadî belgesi yayınlamış bir kadronun ekonomiye dış müdahaleyi kabul etmesini belli bir bütünlük içinde sunar.

Fakat tüm bunların hem bu kadroların dönemsel yetişme şartlarından ve devralınan devlet geleneğinden, hem de yıkık ve yokluklarla malûl bir ülkenin tecrübesiz yöneticilerinin 1927 kıtlığı, 1929 buhranı ve büyük bir dünya savaşı geçirmesinden dolayı adeta yabancı sermayenin desteğine mahkûm olmalarından kaynaklandığını düşünmektedir. Bazen ikircikli ve bazen çelişik davranmalarını bile yol – yöntem arayışlarına bağlamaktadır. Kitabın başından sonuna dek olaylar ve olgular; temel ihtiyaçlar, gerçekçi davranışlar ve çıkar ilişkileriyle ama büyük bir kaynak, istatistik ve bilgi zenginliğiyle verilmektedir. Adeta canlı türlerini konu alan belgeseller gibi..

“İktisadî Gelişme, Özel Girişim ve Devlet Kapitalizmi” adını taşıyan yedinci bölümde 1920’lerdeki gelişme politikasının ana özelliği karışmacı (müdahaleci) bir iktisat politikası olarak verilmekte; bu politikayla ilgili olarak kurulan yeni örgütler Ticaret ve Sanayi Odalarıyla (1925), İstatistik Umum Müdürlüğü (1926) ve Âli İktisat Meclisi’yle (1927) örneklenmekte; bankacılık sisteminin geliştirilmesi adına Türkiye İş Bankası (1924), Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası (1925), Emlak ve Eytam Bankası (1928) ve 27 küçük ölçekli yöresel özel bankanın kurulması anlatılmakta; ulaştırma altyapısının geliştirilmesi ile gümrük politikasının değiştirilememesi özetlenmektedir.

Yazarın bu meyanda başkaca acımasız ve net tespitleri de var: Yeğlenen düzenin Türk nüfusu içinden bir işadamları sınıfını yaratması gereklidir ve bu da bazı Türklerin zenginleşmesine bağlıdır. Yönetici kadrolardaki birçok kişinin ellerindeki siyasî nüfuzu kendilerine, yakınlarına ya da iş ortaklarına çıkar sağlamak için kullanmaları Cumhuriyet’in yeni zenginlerinin oluşmasında baş roldedir. Günümüzde de devam eden ve iktidar gücünü elde tutanların şaibeli ilişkilerle anılması hususu demek ki Osmanlı’nın son yüzyıllarından beri süregelen bir Türkî gelenek.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yolsuzluk olaylarından olan ‘Yavuz-Havuz Davası’nda rüşvet almaktan Yüce Divan’da yargılanan (1928) Denizcilik Bakanı İhsan Bey’in “Bana neden soruyorsunuz? Hepiniz, başta Reisimiz olmak üzere ‘Zenginleşmek lazımdır, demokrasi zenginliğe dayanır’ demiyor muydunuz? Hepiniz aynı şekilde işlere girmediniz mi?” demesini ve 1927 ile 1932 yılları arasında Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği yapan Grew’in “İhalelerin verilip verilmemesi, Hükümetin kabul edip etmemesi ilgili tarafların ödediği rüşvetlere göre belirleniyordu” demesini S.Tezel, o dönem hakkında başkaca fikir vermesi bakımından paylaşmaktadır.

 

 

Yıl 1920; 23 Nisan’a İki Gün Kala Mustafa Kemal ve Ankara. (Tarihi belgelerin sesiyle…)

“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin, bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”( Mustafa Kemal Atatürk.)

’23 Nisan’, kendisini Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası olarak gören herkesin çocukluğunun en güzel anılarını yaşadığı çok özel bir gündür.

Çünkü o özel gün; devletimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklarımıza armağan ettiği, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan çocuk bayramı olarak kutlanır. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, UNESCO‘nun 1979‘u Çocuk Yılı olarak duyurmasının ardından, TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği‘ni başlatarak, bayramı uluslararası düzeye taşımıştır.

Çocukluğumuzun en güzel anılarını taşıyan bu özel gün, bize sadece bayram coşkusunu mu anlatır?

Kurtuluş savaşımızda bir yıldız gibi parlayan, milletimizin irade gücünü tarih sayfalarına kazıyan 23 Nisan 1920 tarihinin önemi nedir?

Şimdi biz susalım, yazan kalemler dursun; o günün önemini, coşkusunu tarihe ışık tutan o belgeler anlatsın. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş mucizesinin lideri, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün anlatımı, o günlere tanıklık eden belgelerin sesiyle…

İşte 23 Nisan’a iki gün kala, Mustafa Kemal ve Ankara:

……………………………..Baylar, Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız bu günlerde bizi en çok uğraştıran: Düzce-Hendek-Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp, Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaşacak gibi gözüken gerici ayaklanma dalgaları olmuştur. Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu henüz gereği gibi bilmeyen milletvekillerini, korkulu olaylar karşısında bırakmamanın ve bu gibi olaylar yüzünden Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz bir durumu önlemenin yollarını düşünüyorum. Bunun için Meclis’i açmakta ivedi davranıyorum. Sonunda Ankara’ya gelebilmiş milletvekilleriyle yetinerek, Meclis’i Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü açmaya karar verdik.

Bu karar üzerine 21 Nisan 1920 günü yaptığım bildirimi, o günün duygu ve anlayışını gösterir bir belge olması bakımından, olduğu gibi bilginize sunmaya karar verdim.

(Belge – 107)

Tel: Çok ivedidir

Ankara’ya ivedi yazı

Ankara

21.04.1920

Kolordulara,

(14’üncü Kolordu Komutan Vekilliği’ne),

61’nci Tümen Komutanlığı’na,

Refet Beyefendi’ye,

Bütün İllere,

Bağımsız Sancaklar ‘a,

Müdafaa-i Hukuk Merkez Kurulları’na,

Belediye Başkanlıklarına.

1.       Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın yirmi üçüncü günü, Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2.       Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi önemli ve ölüm kalımla ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü Cumaya rastlatmakla o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, Kutsal Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazı kılınarak, Kur’an’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra Peygamberimizin kutsal sakalı ve kutsal sancak alınarak, Meclis’in toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak, kurbanlar kesilecektir. İş bu törende camiden başlayarak, Meclis’e değin, Kolordu Komutanlığı’nca askeri birliklere özel tören düzeni aldırılacaktır.

3. Açılış gününün kutsallığını belirlemek için il merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenlemesi ile ”Hatim ve Buhari-yi Şerif okunmasına başlanacak ve Hatim-i Şerif’in son bölümleri; uğur için Cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplantı yerinin önünde okunup, bitirilecektir. ( Hatim: Kuran-ı Kerimin baştan sona okunması. Buhari: Kur’an-ı Kerimden sonra en değerli kitap olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis )

4. Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde yukarıda belirtildiği gibi bugünden başlayarak ”Buhari ve Hatim-i Şerif ” okunacak. Cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek; ”Hutbe” okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazret’lerinin kulu adı anıldığı sırada; kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; Cuma namazı kılındıktan sonra da hatim tamamlanarak yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın kendi vekillerinden oluşmuş bulunan Büyük Millet Meclisi’nce verilecek yurt ödevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel söylevler verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın din ve devletimizin, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluşu, senliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinsel ve yurtsal görev yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılışından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Her yerde, Cuma namazından önce uygun bir biçimde, ”Mevlit” okunacaktır.

5. İşbu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tezelden en sapa köylere, en küçük askeri birliklere, yurttaki bütün örgüt ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük kâğıtlara yazılıp her yerde asılacak ve yapılabilen yerlerde basılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6. Ulu Tanrı’dan tam başarıya ulaşılmasını yakarırız.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Bk. HTVD.( Harp Tarihi Vesikaları Dergisi) sayı 14, belge 363

Söylev: Cilt 1 Sayfa, 313

22 Nisan 1920 günü de şu bildirimi yaydım:

(Belge-108)

Tel Dakika geciktirilmeyecektir.

22 Nisan 1920

Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendi’ye, Bursa’da 20’nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine, Bursa 56’ncı Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendiye, Balıkesir’de 61’nci Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendi’ye.

Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın 23’ncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden sonra bütün sivil ve askeri orunların (makam, mevki) ve bütün ulusun buyruk alacağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilginize sunulur.

Temsilciler Kurulu adına

Mustafa Kemal

Bk. Söylev: Cilt 1, sayfa, 314

Ve o gün Ankara…

”23 Nisan 1920’de Hacıbayram Camii’nde- Cuma Namazı kılındıktan sonra, camiin avlusunda büyük bir kalabalık toplanmıştı. En önde, yeşil örtülü bir rahlenin üstüne konulmuş olan Kuran-ı Kerim ve Lihye-i Saadeti (Yüce Peygamber Efendimizin Kutsal Sakalının adı.) başının üzerinde taşıyan bir kişi vardı. Törene katılmış olanların geçeceği yolun iki tarafına halk ve asker sıralanmış bulunuyordu. Yavaş, yavaş yürüyen ve her tip insandan meydana gelmiş bir alay, tekbir getire getire Meclis’in toplanacağı binanın önüne geldi ve durdu.

Burada bir dua okunduktan ve kurbanlar kesildikten sonra milletvekilleri bir araya geldiler. BMM Toplantı salonu; ortasında mektep sıraları ve bir odun sobası, bir kürsü ve bir de tavandan sarkan gaz lambasından ibaretti. Ama ilerleyen yıllarda, bu mütevazı salondan Türkiye Cumhuriyeti doğacaktı.

Millet Meclisi saat 14.45’de en yaşlı Milletvekili olan Sinop Milletvekili Şerif Bey’in bir söylevi ile açıldı.

”Hüzzar-ı Kiram” (Peygamber Efendimize iman etmek) diye başlayan bu söylevinde Şerif Bey: İstanbul’un geçici olarak yabancılar tarafından işgal edildiğini ve bu suretle ”Hilafet Makamı’nın ve Hükümet Merkezi’nin” istiklalini kaybettiğini, bu hale boyun eğmenin ise ”ecnebi esaretini kabul” etmek demek olduğunu, hâlbuki öteden beri özgür yaşamış Türk Milleti’nin yine de aynı suretle yaşamak istediğini, esir olmayı şiddetle reddettiğini ve bundan dolayı, bu meclisin toplandığını söyledikten sonra, ”Milletimizin dâhili ve harici istiklal-i tam dâhilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilan ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum” demişti…”

Ertesi gün 24 Nisan Cumartesi günü Mustafa Kemal Meclis huzurunda kapsamlı bir konuşma yaptı. Aynı gün yapılan seçimle ve 110 oy ve oy birliği ile Meclis Başkanlığı’na seçildi.

Mustafa Kemal yapmış olduğu konuşmasında; Meclis’in olağanüstü yetkilerle millet egemenliğine dayanarak toplandığını belirtmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre, TBMM, kurucu meclis yetkisine haizdir. ”Mevcut Kanun-i Esasi’yi kaldırır, yerine yenisini koyabilir.”

23 Nisan 1920’de kurulan yeni Meclis, 1 Numaralı kararı ile kendi kuruluşunu düzenlemiştir.

Meclisin açılışını izleyen gün, Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi ile Meclis aşağıdaki esasları kabul etmiştir.

1) Mecliste beliren milli iradenin, yurt alın yazısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde bir güç yoktur.

2) Türkiye Büyük Millet Meclisi yasam ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işine bakar.

Not; Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis’in düzenleyeceği kanuni esaslara göre durumunu alır.

Büyük Millet Meclisi sadece yasama yetkisini değil aynı zamanda yürütme yetkisini de, milli iradenin merkezini teşkil eden Mecliste toplamıştır. Meclis Başkanı seçimi yapıldıktan sonra hükümet kurma işi hemen ele alındı. Bununla beraber 2 Mayıs 1920 tarihine kadar hükümet kurulamadı. Bu sebeple de işler, hükümet kuruluncaya kadar Mustafa Kemal’in başkanlığında yedi kişilik bir ”Geçici İcra Kurulu” tarafından yürütüldü.

Ve acıdır ki! B.M.M’nin açıldığı gün, Hendek’te ayaklanma ol olmuş, Düzce yanmakta idi…

Değerli Okur;

Günümüzün Türkiye’sinde yaşanan ihanetlere odaklı terör olaylarını değerlendirdiğimizde, ülkemizin bulunduğu coğrafyada ‘Arap Baharı’ adıyla başlayan/başlatılan emperyalist senaryoların hüküm sürdüğü bir süreç yaşanırken; özellikle Suriye sınırımızda yaşanan iç savaşın, devletimize yansımalarına baktığımızda..! Tarih sayfalarımızı bir kez daha çevirip, devletimize, milletimize armağan edilen çok önemli değerleri bir kez daha anlamamız, o değerler elde edilinceye kadar, milletçe ödediğimiz bedellerin ne olduğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir.

İki bin yıllık tarihimizin son yüzyılı; can ve kan bedeli ödeyerek vatan bellediğimiz aziz topraklarımızda, adeta bir kan çanağında kurulan devletimizi anlatır.

Bu kan çanağında; Türk Milletinin atalarından ona emanet vatanına, bayrağına, dinine, diline, örfüne, geleneğine, tarihine olan sadakati, bağlılığı vardır.

Onun içindir ki, Çanakkale’de başlayıp, Dumlupınar’da, Kocatepe’de, Sakarya’da süregelen bu sadakat, en önemli karşılığını 23 Nisan 1920’de almış; milletin iradesi bu tarihte açılan Büyük Millet Meclisi ile taçlanmıştır.

O nedenle 23 Nisan 1920 tarihi:

Çocukluğumuzun unutulmaz o güzel anılarını taşıdığı gibi; bizleri ümmet olmaktan, millet olabilme vasfına taşıyan Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun ilan edildiği, ‘en üst irade makamı’ olarak T.B.M.M’nin açılışının tarih sayfalarına kazındığı ve milletimizin mührünü taşıyan önemli bir gündür.

Gücünü, milletimizin kayıtsız şartsız egemenliğinden alan T.B.M.M’nin 99’ncu kuruluş yıldönümünde; milletçe coşku içinde kutlayacağımız bu önemli günü bizlere armağan eden devletimizin kurucusu, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarını, rahmet, minnet ve şükran duygularıyla anıyorum. Vatan onlara minnettardır.

(Not: Yazımın içeriğinde tırnak içine almış olduğum bölümler; Değerli Bilim insanları ve Atatürkçü düşüncenin önde gelen isimleri Sn. Prof. Dr. Ali Dönmez’in, ‘Dağ Başını Duman Almış” isimli kitabı ile Değerli Dostum Dr. Orhan Çekiç’in, T.B.M.M’nin 80’nci yıl dönümü anısına hazırlamış olduğu ”İmparatorluk’dan Cumhuriyet’e” isimli kitabından alınmıştır. Kendilerini sevgiyle selamlıyorum.)

 

 

Rüzgâr Eken

Siyasetçilerin ve toplumu etkileme konumunda olan herkesin ilk sorumlu olduğu alan sözlerine ve kalemine sahip çıkmaktır.

Bu etki toplumda sevgi ve saygıyı artırıcı, herkesin düşünceye ve inancına saygı duyan, aklını ve iradesini başkasına teslim etmeyen fikri hür, vicdanı hür nesiller isteyenlerden gelirse huzur ve mutluluğumuz artar.

Bu etki ayrıştırma, bölme, kendinden olmayandan nefret ettirme, öfke ekme üslubunu benimseyenlerden gelirse gerilim, endişe, korku, nefret duygularının hâkim olduğu bir toplum yaratılır.

Türkçemizde bunun için “ne ekersen onu biçersin” veya “rüzgâr eken fırtına biçer” gibi atasözlerimiz var.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na katıldığı şehit cenazesinde yapılan fiili saldırı, “planlı ve kademeleri iyi planlanmış bir profesyonel ekip işi midir?” bilemiyoruz.

Böyle de olsa, cami cemaatinden bazı fanatiklerin saldırısı da olsa, olayın faili olan kişilerin dini saplantıları sebebiyle kolay tahrik edilen sıradan vatandaşlardan seçilmesi mümkündür.

Bu saldırı bir fırtınanın başlatılması için yapılmışsa, yeterince rüzgâr ekilmiş olması gerekir.

Şimdi siyasiler ve onların kontrolündeki medya tarafından ekilen rüzgârları bir hatırlayalım.

*****************************

Ekilen Nefret ve Öfke Tohumları

AKP ve MHP kanadından yapılan 31 Mart’ta yapılan seçim kampanyasında Millet İttifakı için “zillet ittifakı”, “şer ittifakı”, illet, hainlerin işbirliği gibi tanımlamalar yaptı.

AKP + MHP Türkiye’nin bir beka (varoluş- yokoluş) meselesi içinde olduğunu; CHP + İYİ Parti’nin (ve Saadet Partisinin) PKK ve FETÖ ile işbirliği içinde olduğunu iddia etti.

CB ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “CHP ile HDP’nin iş birliği yaptığını söyleyerek, “Belediye meclis üye listelerinde bölücü terör kontenjanından çok isim var” dedi.

Bu tez, her türlü kışkırtıcı tonuyla, yandaş medyada binlerce kere tekrar edildi.

En son da yandaş Güneş Gazetesi verilen dört şehit haberini, şehitlerin sorumlusu yeni İBB Başkanı İmamoğlu imiş gibi  “MUTLU MUSUN EKREM?”manşetiyle verdi.

Bunlar çok tehlikeli işler.

***

Devlet Bahçeli’nin Ektikleri

Bakın Cumhur İttifakının küçük ortağı MHP Genel Başkanı Bahçeli daha Kılıçdaroğlu’na saldırıdan birkaç saat önce neler dedi?

“31 Mart’ta PKK’nın CHP’nin lehine çalıştığını, FETÖ’nün de Millet İttifakı’nın yanında durduğunu” ifade etti.

İYİ Parti’ye de aynı üslupla çamur attı: “İyi görünümlü kötülerin PKK ile, FETÖ ile aynı emellere sabitlenmesi gayri milli bir üst aklın marifetidir” dedi.

“Atatürk’ün partisi” CHP “Türk düşmanlarının ana karargâhı, HDP’nin ana kucağı haline geldi” diye suçladı.

Bahçeli “31 Mart’tan sonra PKK bu defa büyükşehir belediyelerine CHP’nin taşıyıcı bedenliğiyle nüfuz edecektir. Dağlarda kovaladıklarımız belediyelere konuşlanacaktır.

Bu gidişle FETÖ, kaybettiği mevzileri yerel yönetimler üzerinden tekrar kazanacaktır” gibi inanılmaz cümleler kullandı.

Bunlar nasıl sözlerdir?

Normal bir yerel seçim sonucu yaşadık. Kazananlar da, kaybedenler de Türk Milletinin içinden çıkmış, yasal gereklilikleri haiz vatandaşlarımız değil midir?

Millet İttifakına karşı kaybedilen belediyeleri “PKK ve FETÖ kazandı” olarak yorumlamak tam bir fırtına biçme niyetinin ifadesidir.

***

Bahçeli’nin Akıl Tutulması

Devlet Bahçeli’nin saldırıyı kınamak yerine, Kılıçdaroğlu’nu “yüzde 9 oy aldığın yere cenaze namazına mı gidilir? O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kemal Kılıçdaroğlu?” diye suçlaması da en hafif tabiriyle tam bir akıl tutulmasıdır.

Bir şehit cenazesine katılmak için oy yüzdesine mi bakmak gerekir?

“Olaya üzüldüm, kınıyorum demek” bu kadar mı zordur?

*********************************

R.Tayyip Erdoğan’ın Tavrı

“Organize linç girişimi” üzerinden neredeyse bir gün geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın hala Kılıçdaroğlu’nu aramamasını ve “kızgın demiri soğutmak” için kamuoyuna bir açıklama yapmamasını da oldukça manidar buluyorum. Böyle bir tavrı anlamakta güçlük çekiyorum.

Yeni Zelanda Başbakanının kararlı tavrı ve birleştirici tutumunu göstermek, O’nun kendi dininden olmayanlara gösterdiği saygının yüzde birini ülkenin Müslüman olan ana muhalefet liderine göstermek bu kadar zordur?

*********************************

İçişleri Bakanı Soylu’nun Ektikleri

Ne demişti İçişleri Bakanı Süleyman Soylu?

“Valilere talimat verdim; CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin’ diye. Bu kadar basit. Onların gideceği bir adres var. PKK mensuplarının cenazeleri var. Sandıkta beraberlerse cenazede de olacaklar” demişti.

Sıradan bir ülkenin İçişleri Bakanından ana muhalefet partisi için böyle bir genelge yayınlaması ve bununla övünmesi söz konusu olabilir mi?

Bu iş “bu kadar basit” mi?

Soylu’nun bu talimatının ilk uygulaması Bursa’nın Büyükorhan ilçesinde düzenlenen şehit cenazesinde yapılmıştı. Cami avlusuna getirilen CHP Bursa İl Başkanlığı’na ait çelenk, tepki gösteren bir grup tarafından yere atılmış, çelenk polis tarafından alandan uzaklaştırılmıştı. CHP Bursa İl Başkanı da, cenaze töreninde protokole alınmamıştı.

Bu defa şehidimizin cenaze namazına gelen CHP’nin Genel Başkanıydı. Resmi görevliler Kılıçdaroğlu’nu törenden çıkaramayacağını gören bazı kişilerin durumdan vazife çıkardığını düşünmemiz mi gerekiyor?

Böylece saldırganlar “PKK ve FETÖ’yü belediyelerde iktidara getiren Bay Kemal’e gereken dersi vermek” gibi kutsal bir görev ifa etmek saikiyle hareket etmiş olabilir.

*****************************

Saldırı AKP veya MHP Liderine Yapılsaydı?

Bu kışkırtıcı üslupla konuşanlar, yazanlar muhalefet kanadından olsaydı…

Ve akabinde yapılan çirkin saldırı CHP lideri Kılıçdaroğlu’na değil de, AKP veya MHP Genel Başkanlarına yapılsaydı iktidarın ve küçük ortağının muazzam propaganda makinesinin nasıl işleyeceğini bir düşünün.

Herhalde “bağımsız ve tarafsız yargımız”, “Cumhuriyetimizin savcıları” derhal harekete geçer ve TCK’daki “Halkı kin ve nefrete teşvik etmek” suçlamasından soruşturmalar ve davalar açılmış olurdu.

Ey rüzgâr ekenler! Yapmayın… Etmeyin…

“Onların sığındıkları evi yakın!” diye çığlık atan insan tipi yaratmanın vebali ağırdır.

Çıkacak fırtınanın zararını önceden hesap etmek mümkün değildir.

Adalet, insanlık, vicdan ve ahlak gibi temel değerlerimize kıymayın.

 

 

İnkılâp Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Nuri Yazıcı ile Küreselleşme Politikaları ve Avrupa’nın Yeniden Yapılandırılması Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam sizinle ‘küreselleşme politikaları ve yenidünya düzeni‘ kavramları hakkında konuşmak istiyorum.  Lütfedip teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. ‘Düzen‘ denilen sistem nasıl oluşuyor?

Dr. Nuri Yazıcı: Tarih boyunca bir ‘güçlü devlet‘ gerçeği vardır. Bu devletlerin ortaya koydukları büyük politikalar doğrultusunda ‘yenidünya düzeni‘ şekillenmektedir.

1815 Viyana Kongresi, monarşileri yeniden canlandırırken, 1919 Paris Barış Konferansı’nda milletlerin mukadderatlarını kendilerinin tayini ve iktisadi münasebetlerin serbestliği ilkesi etrafında, 1945 Yalta Konferansı’nda da, iki kutuplu bir dünya politikası etrafında ‘yenidünya düzeni’ yapılandırılmıştı.

ABD ve Sovyetler Birliğinin liderliğindeki, bu iki kutuplu dünya 20. yüzyılın sonlarına kadar revam etmiştir. Bu yarışın veya mücadelenin gerektirdiği ekonomik yükü Sovyetler Birliği’nin çekemez hâle gelişiyle bu denge bozulmaya başlamıştır. ‘Yıldız Savaşları Projesi‘ bu mücadelenin bir halkasıydı. Anlaşılan o ki, zirvelerde Sovyet yapılanışı tasfiye edilirken, ‘yenidünya düzeni‘nin de pazarlıkları yapılmaktaydı.

Çetinoğlu: Hedefleri neydi?

Dr. Yazıcı: ABD, yenidünya düzeninin liderliğine hazırlanmaktaydı: Nitekim ABD’de, 1997’de, ‘Yeni Bir Amerikan Yüzyılı Projesi‘ adını taşıyan ve İsrail lobisi ile birlikte oluşturulan bir belge yayımlanmıştır. Bu belgenin altında, ABD Eski Savunma Bakanı Rumsfeld’in yardımcısı Wolfowitz’in, Perle’nin, Neo-Con’ların baş ideologu sayılan târihçi Bernard Lewis’in, Başkan Bush’un ağabeyinin imzaları yer alıyordu; tek süper güçle, yani Amerika’yla dünya nasıl yönetilir sorusunun karşılığını arıyorlardı.

Doğu Avrupa’daki 1989 ihtilâllarından sonra artık, ‘Yıldız Savaşları’ konuşulmamaktadır. ABD Kongresi, ‘Yıldız Savaşları Projesi’ne karşı çıkmakta, Bush yönetimi de, bu işin peşini bırakmış görünmektedir.  Çünkü artık politik hedefe ulaşılmış gibidir. Şimdi, askerî, ekonomik ve ideolojik olarak bir ‘Doğu Bloku’ yoktur. Dünya tek kutuplu olmaya doğru gitmektedir.

Doğu Avrupa’nın eski komünist ülkeleri, hızla çok partili demokrasi ve pazar ekonomisine geçiş sürecine girmişlerdir: 23 Ekim 1989’da Macaristan Cumhuriyeti doğmuş, yine aynı siyasi programla Walesa, 9 Aralık 1990 seçimlerini kazanarak Polonya Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Çekoslovakya’da ise, bu süreç içinde Komünist Parti’nin iktidarı sona ermiş, 29 Mart 1990’da Slovak Cumhuriyeti ve Çek Cumhuriyeti’nden müteşekkil bir ‘Çekoslovakya Federal Cumhuriyeti’ doğmuş, bu Cumhuriyet de, 1 Ocak 1993’de, ‘barışçı bir boşanmayla’ parçalanarak Çek ve Slovak Cumhuriyetleri’ne dönüşmüştür.

1989 Temmuz’unda Doğu Almanya’da yenileşme, demokrasi, yeniden yapılanma istekleriyle başlayan süreç, 12 Eylül 1990’da Batı Almanya ile birleşmeyle sonuçlanmıştır.

Eski Doğu Bloku, Komünist Balkan ülkelerinde başlayan demokrasi, çok partili siyasi hayat, hür seçimler, insan hakları isteyen reform süreci sonunda, 19 Aralık 1990’da Bulgaristan’da komünist rejim sona ermiş, Romanya’da ise Komünist Devlet Başkanı Çavuşesku, 25 Aralık 1989’da kurşuna dizilmiş ve Komünist Parti iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Yugoslavya’da da, rejim değişikliği istekleri ve kışkırtılan ayrılıkçı politikalar, bu ülkeyi dağılmanın eşiğine getirmiştir: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova olayları Yugoslavya’yı kanlı bir iç savaşın sonunda parçalamıştır..

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya ve Polonya’dan toprak da alarak kurulan Yugoslavya, Kosova’nın da ayrılmasıyla tamamen parçalanmıştır. İlginç olan, bu parçalanma sürecinin her safhasının, ‘Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir adım.’ olarak takdim edilmiş olmasıdır…

Çetinoğlu: İşin hakikati neydi?

Dr. Yazıcı: Gerçekte olan, Balkanların yeni nüfuz alanlarına bölünmüş olmasıdır; Slovenya ve Hırvatistan Germen nüfuz alanına, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya Fransız nüfuz alanına dâhil edilmişti.

Bosna-Hersek için kavga devam etmekte, Kosova’nın da ABD nüfuz alanına girdiği anlaşılmaktadır: 1999 yılındaki askerî harekât biter bitmez, Amerikalılar, Kosova’nın Güney-Doğu bölgesindeki Dukakin Yaylası’nda, Urosevaş kenti yakınlarında beş kilometrekareye yakın bir araziyi sahiplerinden satın aldılar ve son hızla bir üs inşa etmeye başladılar. ABD Ordusu’nun ‘İstihkâm Bülteni’ndeki bir yazısında, Albay Robert L. Mc Clure, Temmuz-Kasım 1999 döneminde bu üssün başlıca kısımlarının inşa edildiğini ve bu işte 1000 ABD sabık askerin, 1700 istihkâm askerinin ve 7000 Arnavut’un kullanılmış, haftanın bütün günlerinde ve günde 24 saat çalışılmış olduğunu ifade etmiştir. Dünyadaki ABD üslerinin en büyüğü olduğu söylenen bu üsse ‘Bondstil‘ adı verilmiştir.

Çetinoğlu: Üssün husûsiyetleri nelerdi?

Dr. Yazıcı: Üs hakkında bir fikir vermiş olmak için şunlardan söz edilebilir; üssün çevresinde 14 km. duvar, 84 km. tel örgü ve 11 gözetleme kulesi; üssün içinde 300 bina ve 25 km. yol, asker kışlaları, alışveriş merkezleri, 24 çalışan spor odaları, kilise, kütüphane ve çok donanımlı bir hastane vardır. Üste 7000 ABD askeri bulunmakta ve bunların hizmetini 5000 Arnavut işçi görmektedir.

Çetinoğlu: Muazzam bir tesis… Çevre üzerindeki tesirleri nasıl oldu?

Dr. Yazıcı: Doğu Avrupa’daki bu hızlı değişim (veya paylaşım), Arnavutluk’u da etkilemiş, iç ve dış politikalarında demokratikleşmeye yöneltmiştir.

Tarihi perspektiften bakalım: Orta Çağ’da bölgenin siyasi gücü Doğu Roma İmparatorluğu idi. Bu gücün çökmesiyle doğan siyasi boşluğu, bir mücadeleler ve fetihler döneminden sonra Osmanlı Türk Devleti doldurmuştur.

20. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı’nın bölgeden çekilmeye başlamasıyla, Balkanlar’daki siyasi boşluğun, yeni Rusya (SSCB) tarafından doldurulduğu görülür. Şimdi de, Sovyetlerin ve Sosyalist düzenin tasfiyesiyle bölgenin, 21. yüzyılın ‘düvel-i muazzama‘sı tarafından tasfiye ve tanzim sürecini yaşamaktayız.

Avrupa’nın bu, ‘ufalanma süreci’nin devam edeceği, 1989’da Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla 18 bağımsız yeni devletin ortaya çıktığı Avrupa’da bu devletlere önümüzdeki 14 yıl içinde, 21 yeni bağımsız devletin veya devletçiğin katılacağı öngörüsünde bulunulmaktadır: The Times gazetesi 2 Haziran 2006 târihinde, bu değişimin 2020’ye kadar devam edebileceğini ifade ederek, ‘…ve sıradakiler‘ başlığıyla Avrupa’nın muhtemel haritasını yayımlamıştır. ,

Çetinoğlu: Avrupa’da bu değişiklikler olurken, 21. yüzyılın dinamiği ve kaçınılmaz olarak takdim edilen küreselleşme politikaları, bir bumerang etkisiyle ABD’yi de etkileyebilir mi?

Dr. Yazıcı: Bu hususlarda fikir kuruluşlarından bir üretim, bir senaryo görülmüyor; gözün kendini görememesi, kulağın kendini duya-maması gibi, bu küreselleşme politikaları belli bir politik merkezden üretilip yönlendiriyor da, kendisi etki alanı dışında kalabilir mi?

Bu hususta, bir Rus araştırmacısı, uzun vadeli tahminlerde bulunuyor: bir tetiklemeyle; toplu göçler, ekonomik ve ahlakî çöküşün tetikleyeceği bir iç savaş ve doların düşüşüyle ABD’nin de, bölüneceğini iddia etmektedir: Sovyetler Birliği’nin dağılacağını da, yıllar önce öngören Rus Profesör Igor Panarin, uzak bir gelecekti ABD’nin bölüneceğini öne sürmektedir.

İ. Panarin’nin teorisine göre, bölünme ihtimali %45-55 olan ‘ABD, ülkenin batısında kurulacak Çin etkisindeki ‘California Cumhuriyeti‘, Meksika etkisindeki ‘Texas Cumhuriyeti‘, ülkenin doğusunda başkent Washington D.C. ve New York’u da içeren bölgede kurulacak AB etkisindeki ‘Atlantik Amerika‘,  Kanada etkisindeki ‘Merkezî Kuzey Amerika Cumhuriyeti‘, Japon ya da Çin’in himayesindeki ‘Hawai‘ ve Rusya’ya katılacak olan ‘Alaska‘dan oluşan altı parçaya bölünecek.’

Çetinoğlu: Amerika’nın kendisi dışında bir süper güç oluşursa neden olmasın? Peki efendim, gerçekleşen değişimler ve tahayyül edilen değişimler Türkiye’yi nasıl etkiler?

Dr. Yazıcı: Bu değişim rüzgârlarının, küreselleşme politikalarının, siyasi reform taleplerinin Türkiye’deki yansımalarına ve etkilerine gelince; Doğu Avrupa komünist ülkelerinde ve Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan ve yapı ila alakalı bir değişim getiren Batı tipi demokrasi talepleri, zaten Türkiye’nin 21. yüzyıl başlarından itibaren siyasi hedefi idi…

Türkiye, iki yüz yıl önce siyasi tercihini yapmış ve bu hususta en önemli hamlesini “Atatürk İnkılâplarıyla’ gerçekleştirmiştir.

Türkiye, bu temel tercihini 1946 sonrasında bir kere daha göstermiş, Batılı kurumlaşmaların içinde yer aldığı gibi, “Batı”yı kendisine çağdaşlaşmanın modeli olarak seçmiştir.

Çetinoğlu: Bütün bunlara rağmen, batımızda ve doğumuzda, taşlar yerinden oynamakta ve ayna kırığı gibi, çizgiler Türkiye’ye doğru uzanma emareleri göstermektedir. Bu emareler, “yeni dünya düzeni”nin Türkiye ile alakalı stratejisinin bir parçası mıdır?

Dr. Yazıcı: Türkiye, “taşlar yerinden oynadı”, “yenidünya düzeni”, “küreselleşme” vb. ifadelerle 2000’li yılların başlarından itibaren tanışmıştı. Ayrıca Türkiye, Doğu Avrupa ülkelerinde sonun başlangıcı sayılan dış borç yükü ve kemer sıkma politikalarına da, yabancı değildi. Bir avantajı veya farkı Batı’lı kuramların içinde yer almasıydı. Fakat yine bu sebeple, o kurumların yardımı veya desteği adı atında müdahalelerine maruz kalıyordu.

Toplumu, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek, zihinleri ve davranışları şekillendirmek için sanat, edebiyat en çok kullanılan bir alan olmaktadır: Bir dönem belli konuları işleyen romanlar, filmler ve bunların tanıtım yazıları furyası başlamaktadır. O biterken yeni bir strateji başlamaktadır; toplum bunu fark edemeyebilir bile…

1960’lı yıllarda ülkemizde, yukarıda saydığımız sanat alanlarında hep köy, köylü, işçi, patron temalı çatışmalar işlenmişti. Bu durum, herhalde sol politikalar stratejisi gereğiydi. AB müzakere sürecine gireliden bu yana, azınlık kavramı, azınlıkların acıları (!), mübadele ve mübadillerin duygu yüklü profilleri üzerine romanlar yazıldı, filmler, belgeseller ve diğer sanat ve kültürle alakalı faaliyetler gerçekleştirildi. Bu çalışmalara ödüller (!) verildi. Bu bir sektördür diye de düşünülebilir ama, bu alanlar aynı zamanda milletlerarası siyasetin, “Yumuşak Güç”lerinin çarpıştığı, kamuoyunu kazanmaya çalıştığı alanlardır.

İnsanlara, âdeta doğruyu arama, bulma, tartışma fırsatı verilmemektedir. Bu türlü müdahalelerin dışında, bazen de alenî müdahalelere maruz kalınmaktadır.  Meselâ, Fransa’nın eski Adalet ve Kültür Bakanı ve AB-Türkiye Karma Parlamenterler Komisyonu Başkan Yardımcısı Jacques Toubon, iç politika tartışmalarına karışarak, ‘2006 İlerleme Raporu’nun yayımlanmasından önce Brüksel’de yapılan bir röportajda, “Siz ifade özgürlüğünü sınırlayan Ceza Kanunu’nun 301. Madde’sini kaldırmaya hazır mısınız? Siz ulusal egemenliğinizi terk etmeye hazır mısınız? Siz bu prensiplerden kurtulmaya hazır mısınız?”  diyebilmektedir. Tabiî bu soruya, ‘Fransa, millî egemenliğinden ve diğer ilkelerden ne kadar kurtulduysa, Türkiye de o kadar kurtulmaya hazırdır‘ denebilir. Fakat tutum önemlidir…

Türkiye’de, bir partinin kapatma davası sebebiyle iç politikaya yapılan müdahaleler de, bu noktada hatırlanmalıdır; ayrıca, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanı Luis Maria de Puig’in açıklamasından anlaşıldığına göre, bazı siyasal gruplar tarafından müdahaleyi davet eden tutum ve davranışlar da görülebilmektedir.  Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yüksek Mahkeme’nin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmasında, ‘Mahkemeyi yönlendirme, etkileme ve baskı altına alma’ hususunda milletlerarası çevrelerin baskılarından şikâyetçi olmuştur.

Çetinoğlu: Benzeri hâdiseler Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde de yaşanmıştı…

Dr. Yazıcı: Evet, o dönemde de, ‘Avrupa büyük devletlerinin İstanbul’daki büyükelçileri, Osmanlı içişlerine karışmak, hatta gelişmeleri kendi ülkesi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için her fırsatı değerlendiriyorlardı.  Osmanlı sadrazamları da, bu makama gelebilmek ve makamda durabilmek için büyükelçilerden destek ararlardı ve “Osmanlı devlet adamlarında, kendilerini Avrupa devletlerine beğendirmek düşüncesi ikbal ve iktidar yolunda yükselmede bir mesnet” olmuştu.  Nitekim sadrazamların, desteklerini aldıkları devletin adını çağrıştıran lâkapları da vardı: Sadrazam Said Paşa için “İngiliz Said“, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa için “Moskof Nedim“, Sadrazam Mithat Paşa için “Franko-fil Mithat” gibi…

Küreselleşme sürecindeki müdahaleci politik gelişmeleri Güngör Uras şöyle özetlemişti: “AB diyor ki: 1-Öcalan’ı idam etmeyin, 2-Kıbrıs meselesini bir an önce çözün, 3-Kürtçe yayını serbest bırakın. Ödülünüz: AB’ye tam üyelik vaadidir. ABD demişti ki: 1-Orta Doğu’da ABD için “paralı askerlik” yapın, 2-İsrail’e destek çıkın, 3-Radikal İslâm’a kalkan olun. Ödülünüz: IMF kredisidir.”

Çetinoğlu: Peki efendim, bütün bu gelişmeler muvacehesinde Türkiye, “Yumuşak Güçler’ mücadelesinin alanı mı olmaktadır?

Dr. Yazıcı: Joseph S. Nye “güc”ü, istenen sonuçları elde etmek için başkalarının davranışlarını etkileme ve başkalarının pozisyonunu değiştirebilme yeteneği olarak tanımlıyor.  Milletlerarası ilişkiler tarihine bakıldığında Bâbil, Asur çağından bu yana siyasi yaptırım gücünün örneklerini görmek mümkündür.. Dünya nüfusunun belki bir kaç yüz bin veya bir kaç yüz milyon olduğu dönemlerde de, çok büyük istilâlar, büyük meydan savaşları, askerî seferler yaşanmıştır.

Orta Çağ’da Machiavelli (Makyavel), yönetimde korkunun sevgiden daha önemli olduğunu ileri sürerek bir yönetim felsefesi önermişse de artık, insanları, toplumları ve devletleri, güçlü devletin çıkarlarına kendiliğinden hizmet eder hâle getiren politikalar düşünülmüş ve uygulanmıştır.  O insanlar veya o toplumlar ne iseler, yine kendilerini öyle sanmaya devam edebilirler, ama damak zevkinden, toplumla alakalı tepkilere, heyecanlara ve nefretlere vesaireye kadar, fark etmeksizin ve hiç bir kaygı duymaksızın, yeni bir kültürel kimlik kalıbına dökülmüşlerdir.

 

Dr. NURİ YAZICI

1969 yılında Ankara Yüksek Öğretmen Okulu ve Ankara Üniversitesi Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Sırasıyla Tokat İlköğretmen Okulu, Samsun-Akpınar İlköğretmen Okulu, Trabzon-Fâtih Eğitim Enstitüsü, Samsun-Eğitim Enstitüsü, Samsun-Terme Lisesi’nde Târih öğretmenliklerinde ve idâreciliklerde bulundu. 1982 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’ne Araştırma Görevlisi olarak tâyin edildi. 1985 yılında, “Millî Mücadele’de (Canik Sancağı’nda) Pontosçu Faaliyetler 1918-1922″ adlı çalışmasıyla, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı; daha sonra, bir süre özel öğretim kurumlarında öğretmen ve yönetici olarak çalışmış ve Selçuk Üniversitesi-Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü’ne öğretim üyesi olarak tâyin edilmiştir. Hâlen Bahçeşehir Üniversitesi İktisâdî, İdârî ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde Târih Öğretim Üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir.

 

Yayımlanmış eserleri:*Terme Târihi, Samsun 1982. *Millî Târih Şuuru, Ocak Yayınları, Ankara 1984. *Millî Mücadele’de (Canik Sancağı’nda) Pontosçu Faaliyetler 1918-1922, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1989, 2. Baskı, Çizgi Kitabevi, Konya 2003. * (Testli-Sorulu-Çözümlü) Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Târihi, 5. Baskı, Konya 1993. * Türk Târihi’nin Eski Çağları, Bahçeşehir Üniversitesi Yay. İstanbul 2007. * Küreselleşme ve Sosyal Mozaik Politikaları, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul 2010. * Târihte Türkler ve Türk Devletleri, İlgi Kültür Sanat Yayınları İstanbul 2011. *Millî Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Târihi, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2011. *1938-1939 ve 1939-1940 Öğretim Yılları Samsun Vilâyeti İlköğretim Teftiş Raporları, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2013. * Millî Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Târihi, Yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiş II. Baskı, Gamze Yayıncılık, İstanbul 2016. * Târihte Terme, Gamze Yayıncılık, İstanbul 2016. *Yeni Dünya Düzeni ve Avrupa’nın Yeniden Yapılandırılması, Gamze Yayıncılık, İstanbul 2017. *Yeni Dünya Düzeni ve Orta Doğu’nun Yeniden Yapılandırılması, Gamze Yayıncılık, İstanbul 2017. * GUAM’da Neler Oldu? Gamze Yayıncılık, İstanbul 2018. *Yeni Dünya Düzeni ve TÜRKİYE, Gamze Yayıncılık, İstanbul 2018.

 

Dr. Nuri Yazıcı’nın, ayrıca çeşitli dergilerde Türk kültür târihi, Millî Mücadele ve Pontusçu faaliyetlerle ilgili yayımlanmış makaleleri, millî ve milletlerarası kongrelerde sunulmuş tebliğleri de bulunmaktadır.