11.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 549

Ortak Akıl

Bazı özel yetenekli insanlar yaşadıkları bir sorundan veya meraklarından dolayı icatlar yapar. Yani daha önce bulunmayan bir nesneyi geliştirirler. İcatlar birer hayal gücü, düşünce ve çalışma azminin ürünüdürler.

Ancak ilk başlarda bu icatların insanlık için, toplum için önemi ve değeri kavranamayabilir.

İlk icat edilen ve bir atlı araba hızındaki otomobilin bugünkü seviyeye geleceğini hayal etmek bile çok güçtü.

İlk bilgisayar bir oda büyüklüğünde idi fakat işlemci hızı, kapasitesi sıradan bir cep telefonundan binlerce defa düşüktü. İlk bilgisayarın verdiği izlenimle dünyanın en zeki adamları arasında bile, “bilgisayarların işe yaramayacağını”söyleyenler vardı.

IBM Başkanı Thomas J. Watson, “Dünyada bilgisayar pazarı 5 adedi geçmez” demişti.

Lord Kelvin’in “Havadan ağır uçan makinelerin yapımı imkânsızdır” kehanetine bugün gülüyoruz.

New York Valisi, daha sonra ABD Başkanı olan MartinVan Buren sözü de ilginçtir: “Ülkemizin taşıma sistemi, adına ‘demiryolu’ denen yeni bir taşıma sistemi tarafından tehdit edilmektedir. 24 km/saat gibi inanılmaz bir hızla yol alan ‘makineler’, insanların hayatını tehdit etmektedir. Tanrı elbette insanların böyle korkunç bir hızda gitmesini istememiştir.”

Lee DeForest’in “Televizyonun ticari bir başarı elde etmesi imkânsız, hayal görmeyelim” sözleri de bugün bize gülünç geliyor. Ama bütün bu değerlendirmeleri yapanlar aptal insanlar değildi.

1450’de Gutenberg’in icadı olan matbaa Osmanlı Devleti’ne 1719’da girebilmişti. İstanbul’a matbaanın çok geç gelmesinin sebebi sadece tutuculuk değildi. İstanbul’da yaşayan binlerce hattatın birer sanat eseri niteliğindeki kitapları yanında, matbaada basılan kitapların çok kalitesiz baskısı olması etkili olmuştu.

Fermuardan saate, elektrikli süpürgeden çamaşır makinesine, radyodan telefona kadar her icat ilk yıllarında bugünkü haliyle kıyaslanamayacak kadar ilkel ve kullanışsız idi.

1946’da yapılan oda büyüklüğünde ve 30 ton ağırlığındaki dev bilgisayarın, on haneli 5.000 sayıyı bir saniye içinde toplayabilmesi çok büyük başarı olarak kabul ediliyordu.

Ama bilgisayarlar böyle kalsaydı ne cep telefonları, ne uçaklar, ne otomobiller, ne de üretim, sağlık, bilim, sanat ve eğlence alanlarında kullandığımız otomatik makinelerin hiçbiri olmayacaktı.

Bu konular üzerinde çalışan insanlar, kendisinden önce aynı konu ile ilgili çalışan insanların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak çalışmalar yaptılar. Bütün bu insanların “ORTAK AKLI” ile icat süreçleri hayallerin bile ötesine kadar gelişimlerini sürdürdü.

********************************

Sosyal Olaylarda Ortak Akıl

İcatlar ve onları bulan dehaların insanlığa katkıları çok büyüktür. Ama bunların gelişim sürecinde bir önceki birikimin üzerine yeni bir şeyler koyarak ORTAK AKLI büyütenlerin payı bunlardan daha az değildir.

Sosyal konularda da durum böyledir.

Tarihte çok değerli insanların ortaya koyduğu fikirler, icat ettiği kurumlar ve düşünüp uyguladığı kurallar çok önemli roller oynamıştır. Ancak bu konular üzerinde çalışan başka insanlar, onların fikirlerini alarak, o fikirlerin üzerine kendi fikir ve çalışmalarını katarak geliştirdiler.

Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, modern hukukun ilkeleri, denge ve denetim sistemleri gibi insanlığın sosyo-kültürel alanda geliştirdiği kavramlar ORTAK AKLIN ürünleri olarak geliştiler, gelişimlerini devam ettirmekteler. Bu kavramlara eşlik eden kurumlar ve kurallar da gelişmeye devam etmekte.

Teknik icatlarda gelişimi sağlayan bilim insanları, diyelim ki LCD TV icat edilmişken, tüplü TV aşamasındaki bilgiyi kullanmakla beraber yeniden tüplü TV yapmaya kalkışmazlar.

Elimizdeki cep telefonlarının gücünde eski model bir bilgisayar yapmaya kalksalar, bir gökdelen boyutunda makine yapmaları gerekirdi. Bu sebeple eskiye özenerek eski teknoloji bilgisayar yapmak anlamsızdır.

Çağımızda yaya veya bir binek hayvanı ile hacca gitmeye kalkışmak akılsızlıktır.

Sosyal alanlarda da insanoğlunun ortak aklı ile ve birçok acı tecrübelerin ışığında geliştirilmiş kavramları, kuralları, yönetim modellerini bırakıp eskiye özenmek de böyledir.

Hukuk alanında Mecelle’nin meşhur hükmü geçerlidir: “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir.”

Bu yüzden bir hukuk abidesi olan “Mecelle, tarihimizde büyük bir hukuki atılımdır ve hukuki modernleşmemize katkısı çok değerlidir, fakat günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.” (Taha Akyol)

Demokrasinin kurum, kural ve teamüllerinden vaz geçmek için daha iyi bir sistem olması lazım. Böyle bir sistem henüz icat edilmedi.

O halde kendimizin ve başkalarının tecrübelerinden yararlanmak, ortak aklın ürünlerini kullanmak mecburiyetimiz devam ediyor demektir.

Günümüzde gelişmiş ülkelerin temel değerleri ve ilkeleri bellidir. Kuvvetler ayrılığı; modern devletlerin temel ilkeleri olan güçler arasında denge ve denetim sistemleri; modern hukukun bağımsız yargı, suçların şahsiliği, hâkim teminatı gibi kavramları; modern ekonomilerin merkez bankalarının bağımsız olması gibi ilkeleri gelişmişliğin sebebi ve teminatıdır.

Türkiye’de bütün bu değer ve ilkelerden vazgeçme çabaları, ortak aklın eseri olan süreci geri çevirmektir, anlamsız ve akıl dışıdır.

Bu akıl tutulmasına “dur!” demezsek çağımız dünyasına ayak uyduramayacağımız kesindir.

 

 

 

Yeni Bir Siyasi Kriz Kapıda

0

Dünya üzerinde siyaseti hayatı Türkiye kadar hareketli ve canlı olan başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. Bu hareket ve canlılığın bizim ta Orta Asya’daki atalarımızdan tevarüs ettiğimiz DNA’larımızla alakalı olsa gerek. Fiziken yüzyıllar önce yerleşik hayata geçmemize rağmen ruhumuz hala göçebe. Yerimizde duramıyor, kabımıza sığamıyoruz. Bu özelliğimiz de her alanda olduğu gibi siyaset alanında da sürekli olarak hareketli zamanlar geçirmemize neden oluyor.

Kendi adıma, geçtiğimiz Eylül ayından beri bu sene sonbaharda Türkiye’de ciddi bir siyasal krizin hatta siyasi bir kaosun olacağını tahmin ediyordum. Öyle görünüyor ki benim bu tahminim biraz daha öne gelecek ve hatta bu Temmuz sonu Ağustos başı gibi Türk siyasetinde büyük bir dalgalanmayla karşı karşıya geleceğiz. Ankara’nın havasını şöyle az buçuk teneffüs ettiğimizde yeni parti kurma çalışmalarının Ak Parti tabanında bizim ön gördüğümüzden daha büyük karşılığı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya geliyoruz. Bunda Ak Parti’nin yönetimindeki sirkülasyonu sağlayamamasının ve aşağıdan gelen partililerin yukarıda görev alabilmelerinin ve tabi ki de pastadan pay koparmalarının eskisi kadar kolay olmamasının büyük etkisi var.

İkinci bir husus da Erdoğan’ın sağlık sorunları. Medyaya her ne kadar yansımasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşıyor ve bir yandan bu sağlık sorunlarıyla uğraşırken devlet yönetiminin ve siyasetin temposunu kaldırmaya devam etmesi zor görünüyor. Bir insana siyaseten muhalif olma ayrı bir şey, O’na insani yönden yaklaşma ayrı bir şey. Erdoğan sağlık sorunlarıyla uğraştığı için üzgünüm, siyasetten emekli olmasının sebebi sağlığı olmamalıydı.

 

Ak Parti’den Kopmalar

 

Ak Parti’nin çok uzun yıllardır ülke sorunlarına çözüm üretme becerisinden yoksun olduğunu defalarca yazdık. Ak Parti’nin her şeye rağmen iktidarını bugüne kadar korumuş olmasının iki sebebi vardı; ilk sebep Türkiye’nin genel anlamda muhafazakârlaşmasından doğan ideolojik avantaj, ikinci sebep ise mevcut muhalefet partilerinin ülkeyi Ak Parti’den daha iyi yönetecekleri hususunda seçmeni ikna edememiş olmalarıydı. Ancak ülke ekonomisin geldiği nokta seçmenin Ak Parti’ye bakışını değiştirmeye başladı. Bu değişimin öncül sarsıntılarını yerel seçimlerde ve özellikle 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde gördük.

Ali Babacan’ın kuracağı partinin Ak Parti’de küçük kopuşlar meydana getirmesini bekliyorduk. Özellikle de artık Ak Parti’de etkinliğini ve iktidar nimetlerinde nemalanma kabiliyetlerini kaybetmiş isimlerin yeni partiye katılmaları normal karşılanacak bir durumdu. Ancak son yaşananlar, Ak Parti’den kopmaların bizim tahminimizden daha fazla olacağını ve öyle aşama aşama değil, yukarıda da belirttiğim gibi Temmuz sonu Ağustos başı gibi birden bire gerçekleşeceğini gösteriyor.

 

KONDA Genel Müdür Bekir Ağırdır’ın Ak Parti Yorumu

 

Bu yazıyı yazdığım esnada, Atilla Yeşilada’nın paraanaliz.com internet sitesinde KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın röportajı yayınlandı. KONDA Genel Müdür Bekir Ağırdır’ın Ak Parti Yorumu aslında gelinen noktayı son derece iyi özetliyor. Ağırdır’a göre “AK Parti dediğimiz mekanizma felç oldu. O mekanizmanın en önemli iki bacağının biri örgütü biri de yerel yönetimlerdeki kapasitesi ve başarısıydı. Şimdi her ikisi de felç. AK Parti dediğimiz mekanizma bugün, liderinin iktidarını sürdürmeye çalışan bir aygıta dönüşmüş durumda. Bu kadar bozulmadan sonra tekrar orijinal haline dönmesi çok zor. Tabii tüm bunların yanında unutmayalım ki, Türkiye’de en büyük kemik seçmene bugün hala AK Parti sahip.”

KONDA’nın yaptığı “Ak Parti mekanizması felç oldu” tespiti gerçekten önemlidir.

 

Asıl Etken S-400

 

Daha önce de yazmıştım. S-400, Türkiye’nin ihtiyacı olan bir savunma sistemi ve bu sistemlerin alınmasının Erdoğan veya Ak Parti’nin şahsi görüşü olmaktan ziyade Türkiye’nin 40 yılda bir işleyen devlet politikalarının bir sonucu olduğu kanaatindeyim. Özellikle son yıllarda Doğu Akdeniz’de suların ısınmaya başlaması, Türkiye’nin bu savunma sistemlerine duyduğu ihtiyacı azami seviyeye çıkarmıştır.

S-400’ler ihtiyaç olmasının yanında, Rusya’dan füze alınmasının Türkiye’yi bağımsız bir ülke haline getirmediğini de vurgulamak lazım. Evin sebze-meyve ihtiyacını Ahmet Manav yerine Mehmet Manav’dan almak sizi ne kadar bağımsız hale getirirse, Rusya’dan füze almak da o kadar bağımsız hale getirir. Türkiye için gerçek bağımsızlık, kendi yazılımıyla kendi savunma sistemlerini üretip kullanmasında hatta uygun gördüğü ülkelere ihraç etmesinde yatmaktadır.

S-400 konusu Erdoğan’ın gerçekleştirdiği nadir doğru icraatlardan olmakla beraber görünen o ki Erdoğan iktidarının sonunu getiren asıl etken S-400’ler oldu. Bu durum ise Türkiye için gerçekten onur kırıcıdır. Çünkü iktidarın Erdoğan’dan başkasına geçmesini gerektiren haklı sebepler varken milletimiz bu değişikliği gerçekleştirmedi. Erdoğan’ın haklı olduğu ve ülkenin menfaatine olan bir sebepten dolayı iktidarını kaybedecek olması ülke adına onur kırıcı. Hâlbuki bizim mahallenin çocuğunu bizim mahalleye verdiği zarardan dolayı biz cezalandırmalıydık. Başkaları ceza kesmemeliydi, üstelik de bizim gözümüzün önünde…

 

 

Çıkış Yolu (1)

0

Gaye için her şeyi mubah, uygun ve yerinde gören bir Batı dünyası ile karşı karşıyayız.

Batı’nın liderleri sayılan ABD ve İngiltere’nin ve onların bir bakıma fikir babası İsrail’in; sırf maddî ve uzun vadeli menfaat ve çıkarları için, bir bölgeyi nasıl ateşe verdiklerinin korkunç, vahşi örneğiyle burun burunayız.

Irak’ta, Filistin’de insanlara yapılan işkenceleri, hayatı zehire çevirişleri, çoluk çocuk demeden vahşice yok ederek ezip geçmelerini hep beraber gördük görüyoruz.

Bütün İslâm Âlemi ve tüm insanlık dünyası kahrolarak bu dramı izledi izliyor. Yazık ne yazık ki koca İslâm Âlemi ve koca Türkiye Cumhuriyeti’nin elinden tam olarak bir şey gelmiyor gelemiyor. Milletçe kahroluyor. Olanlar karşısında dehşetle irkiliyoruz.

Hele ortaya çıkan işkence sahneleri, Batı Âlemi’nin resmî, menfî ve soğuk suratını, unutulan, maskelenen yüzünü öyle gösterdi ki, emin olun İslâm Âlemi’ni -ister istemez- kendine getirdi, getiriyor daha da getirecek!

Ne olması, nerde olması, nasıl olması gerektiğini gösterdi. Daha da gösterecek! İslâm kardeşliğini tutuşturdu. Daha da tutuşturacak! Pekiştirdi. Daha da pekiştirecek. Birbirine ısındırdı. Daha da ısındıracak!

Irak vahşeti, Filistin zulmü; geçmişine aldı götürdü Âlemi İslâmı. Şu gerçek hükmü iyice idrak ettirdi. Algılattırdı onlara. Çünkü on yıllarca evvel Âlemi İslâmın ne yapması, nasıl bir hattı hareket çizmesi, nasıl bir rota takip etmesi lâzım geldiği şu veciz, özlü sözlerle ifade edilmişti:

“Şark (Doğu) husumeti (Doğu’ya karşı soğukluk), İslâm inkişafını (gelişmesini) boğuyordu. Zail (yok) oldu ve olmalı. Garp (Batı) husumeti (düşmanlığı), İslâmın ittihadına birliğine, uhuvvetin (kardeşliğin) inkişafına (yayılmasına) en müessir (en etkin) sebeptir, bâkî kalmalı (devam etmeli).”

Geçmiş, Âlemi İslâmın bir bir gözlerinin önünden geçmiye başladı. Koca Osmanlı Devleti’nin kadri bilinmedi. Batı’nın ifsadı, Osmanlı Devleti vatandaşları arasında yaptığı bozgunculuk netice verdi. Osmanlı Devleti, devreden çıkarıldı.

Osmanlı şemsiyesine halel geldi. Görevini yerine getiremez oldu. Binbir desise, yalan ve dolapla Âlemi İslâmın üzerinden koruyucu zırhı kaldırıldı. Âlemi İslâm âdeta yetim ve öksüz kaldı. Hâmisinden, sâhibinden oldu. Büyük ağabeyisinden mahrum edildi. Âlemi İslâm için çekilen kılıçtan, dalgalanan hilâlden, onun uğrunda dökülen kandan yoksun bırakıldı.

Nitekim Osmanlının Balkanlardan çekilişinden sonra bir Sırplı ellerini dizlerine vurup döğünerek şöyle içini döküyordu:

“Şu kaldırım taşları bile Türkleri arayacak, fakat artık Türkler burda yok!”

Evet emperyalist, vahşi ve sırf menfaatinin zebunu, düşkünü olan, kendi çıkarından başka put tanımayan menfî, resmî Batı; bütün mel’anetlerini, lânetlik kötülüklerini başta Irak’ta Âlemi İslâmın üzerine kustu ve kusmakta. Bunu yaparken de, utanmadan sahte demokrasi kılıfına bürünmektedir.

Bu acıklı duruma gelişin panoraması, bir de şöyle tasvir ediliyor. Gözler önüne seriliyor. Âdeta gözlerimizin içine sokuluyor. Ta ki uyanalım. Kendimize gelelim diye.

İşte, Hind deniyordu; düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

İşte, Tatar, Kafkas deniyordu; öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu “Ba’de Harabi’l-Basra.” yani iş işten geçtikten sonra anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

İşte, Arab deniyordu; yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte, Afrika deniyordu; biraderini tanımayarak öldürdü. Şimdi vâveyla ve feryat ediyor.

İşte, Âlemi İslâm deniyordu; bayraktar oğlunun, şanlı Osmanlı askerinin gafletle / bilmiyerek öldürülmesine yardım etti. Vâlide gibi saçlarını çekip âh u fizar ediyor. Ağlayıp sızlıyor.

 

 

 

Üçüncü Yılında 15 Temmuz

15 Temmuz darbe teşebbüsünün 3. Yılı doldu. Hala operasyonlar yapılıyor, hala yeni davalar açılıyor. Fakat “15 Temmuz’un iş, medya ve uluslararası ayakları henüz tam olarak çözülmüş değil.”

Siyasetçi ayağına ise hiç dokunulmadı.

FETÖ gerçekten çok karmaşık ve tehlikeli bir yapı. ABD istihbaratı ile iç içe, uluslararası irtibatları olan, büyük para gücüne sahip bir organizasyon.

Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanlarının yaverlerinin bile Fetöcü olduğu, MİT ve Emniyet İstihbarat gibi birimleri dahi kontrol edebilen bir örümcek ağı.

Yargıyı ele geçiren, hukuku silah gibi kullanan, Ergenekon ve Balyoz davaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden Atatürkçü subayları tasfiye eden bir yapı. O zaman birlikte hareket ettikleri R. Tayyip Erdoğan’a, “ben bu davaların savcısıyım” dedirtebilen bir güç bu.

“TSK’da mevcut 300 generalden 150’sinin darbede aktif rol aldığı” bir yapının orduya sızmasından bahsedilemez. “Orduyu ele geçirmiş” bir çete bu.

Bir mücadele görüntüsü var. Ama yandaş yazarların bile sorduğu bazı sorulara bugüne kadar cevap verilememiş olması manidardır:

“15 Temmuz darbe girişiminden hükümet üyeleri ne zaman haberdar oldular, haber aldıktan sonra ne yaptılar, o gece neredeydiler, saat kaçta ortaya çıktılar.”

“Sahi MİT ve Emniyet İstihbarat bu süreçte ne yapıyordu. JİTEM neredeydi, Genelkurmay İstihbaratı ne yapıyordu?  Darbe olacağını, bilmesi gerekenler dışında neredeyse herkes biliyordu!” (A. Dilipak)

Böyle bir yapı ile mücadele etmenin ne kadar güçlükleri olduğu açık.

Yine de yıldönümü vesilesiyle hamasi sözler yerine soğukkanlı bir değerlendirme yapmak daha yararlı olacaktır.

FETÖ Yargılamaları

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Fetö yapılanması” için çok doğru bir tarif yapmıştı:

“FETÖ altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet olan bir yapıdır.”

Böyle bir yapı ile mücadele etmek için öncelikle “ihanet” katmanı ile mücadele etmek gerekirdi.

Yani silahlı darbe teşebbüsüne kalkışanlar, yargıyı bu örgüte teslim edenler, yargı yoluyla TSK’yı zayıflatanlar, çete mensuplarını TSK içine yerleştirenler, uluslararası ilişkilerini organize edenler, para kaynakları cezalandırılmalıydı.

Ortadaki “ticaret” grubunun çoğu da zaten AKP hükümetleri ve yöneticileri tarafından FETÖ’nün kucağına itilmiş insanlardı.

İşadamlarını bunların toplantılarına ve derneklerine katılmaya teşvik edenler… Yurt dışı ticari ilişkilere girmek isteyenleri, konsolosluk ve büyükelçiliklerimize değil, o ülkelerdeki FETÖ imamlarına yönlendirenler bugün serbestçe ve gururla içimizde dolaşıyor.

“Bank Asya‘da parası, dershanede çocuğu okuduğu için” “Fetö ile irtibat ve iltisak” suçuyla cezalandırılanlar on binlerce kişi oldu. Yargılama yapılmadan KHK‘ler ile  126 bin civarında kamu görevlisi ihraç edildi.

Buna karşılık 15 Temmuz’a kadar Belediye mensuplarının maaşlarını ve devletin parasını Bank Asya’ya yatıranlar “Fetö düşmanı” pozlarında. Bu dershanelere son güne kadar öğrenci başı 300 TL destek veren devlet görevlileri de öyle.

Fetönün para kaynağı olduğu iddia edilen büyük işadamlarından bir kısmı beraat etti. Bu kararlarda rüşvet borsası iddiaları da toplum vicdanında adalet duygusunu örseledi.

AKP milletvekili Şamil Tayyar ve O’nu destekleyen Mehmet Metiner’in “FETÖ borsası kuruldu, itirafçı adı altında iş adamları serbest bırakılıyor” sözleri tarihe geçti. Ama bu şahıslar milletvekili listesine alınmayarak cezalandırıldı.

Sistematik bir kadrolaşma için sorular çalınırken, “soruların çalındığı yok, kim iddia ediyorsa şerefsizdir” diyenler de bırakın cezalandırılmayı bir özür bile dilemediler.

Ben Desem Kızarlar

Yeni Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak‘ın da FETÖ Yargılamaları konusunda objektif bazı tespitleri var:

“15 Temmuz davasının seyrinden şehit yakınları da, gaziler de rahatsız. Siyaset de, bürokrasi de, yargı da, ordu da bu konuda iyi bir sınav vermedi.”

“KHK ile görevden alınan, hakkında dava açılan, (hakkında soruşturma dahi açılmayan veya yargılanıp) beraat ettiği halde göreve iade edilmeyen o kadar çok insan var ki! Bir yandan da, FETÖ’cü olduğu bilinen birileri elini kolunu sallayarak ortalıkta dolaşıyor.

“Adam itirafçı olmuş, güya. Masum bir takım insanlar hakkında iftirada bulunmuş, onlar içeri alınmış, İtirafçı serbest kalınca yurt dışına kaçmış. İftira ettiklerinin kimi hâlâ içeride, kimi beraat etmiş ama hâlâ göreve iade edilmiş değil.”

“The Cemaat”le dolaylı ve zorunlu ilişkide olanlar bir şekilde cezalandırılırken, bu hareketin merkezinde ya da doğrudan ilişkisi olan bir takım isimlere kimsenin dokunmuyor olması, hatta bunların itibar görmeleri, terfi etmeleri anlaşılır bir durum değil.”

“Öte yandan bir “Cemaat”ten yakamızı kurtaralım derken, onu taklit eden başka cemaatler onların yerini almaya başladı. Bir takım FETÖ’cüler de bu muteber cemaatler, vakıflar, dernekler üzerinden AK Parti saflarına sızdılar.”

Yazıma başladığımda ben de benzer tespitler yapmıştım. Son anda A. Dilipak’ın yazısını görünce O’nun cümlelerini paylaşmayı tercih ettim.

Çünkü yandaş, trol, kripto Fetöcü olan bir güruh aynı cümleleri ben yazarsam hakaret ve iftiralarda bulunabilirdi.

SÖZCÜ VE MERAL AKŞENER’DEN FETÖCÜ ÇIKMAZ

Yeniçağ’da Servet Avcı anlatıyor: “Tabloyu düşünebiliyor musunuz; darbe girişiminden birkaç gün sonra, demokrasi mücadelesiyle nam salmış Şevki Yılmaz ‘demokrasi nöbeti’nde konuşma yapıp halkı aydınlatıyor! Bir başka demokrasi kahramanı Egemen Bağış Taksim Meydanı’nda tebrikleri kabul ediyor!.. Ömrü diz kırmakla geçmiş Hüseyin Gülerce ise ‘paralel tehlike’ konusunda halkı uyarıyor!

Ve geldiğimiz noktada Fetö’nün medya ayağını Sözcü Gazetesi ve yazarlarında, siyasi ayağını Meral Akşener‘de arıyorlar.

Sonra da bizden FETÖ ile mücadele ettiklerine inanmamızı istiyorlar.

 

 

Kavak Yelleri (2)

0

Çünkü Muhammedî nur, perdeyi kaldırdı.

O’nun bir an için, yanlış olarak sandığı gibi kâinatta yokluk, hiçlik, görevsizlik,

Abes, faydasızlık ve ayrılık olmadığını ortaya koydu.

Tam tersine o kavakların yaprakları sayısınca hikmet, gaye, amaç

Ve manaları var olduğunu gösterdi.

Sonuçsuz ve görevsiz olmadıklarını ispat etti.

Nasıl ki bir usta harika bir makine yapsa, herkes onu alkışlar, âferinlere boğar.

O makine de, ondan beklenen sonuçları tam tamına göstermesiyle,

Hal diliyle ustasını tebrik eder.

İşte her canlı ve her şey böyle bir makine hükmündedir.

Ustasından, yapıcısından haber verir. Onu över.

Bunun gibi her varlık, hayat ve şuur sahiplerinin gözlerine bakar.

Onlar için şirin ve tatlı, üstünde düşünecekleri birer marifet kitabı olur.

Ustasını, yapıcısını gösterir. Ondan haber verir.

Çünkü fiil, failsiz / iş, yapansız olmaz.

Nakış, nakkaşsız ortaya konamaz.

Bir yerde nakış varsa, o nakışı yapan da vardır.

İşte her varlık kendisine bakan için; okuyacağı bir marifet ve bilgi yumağıdır.

Mânalarını şuur ve bilinç sahibi insanların zihinlerinde bırakır.

Suretlerini hafızalarına nakşeder.

Benzerinin, kopyasının aksettiği ve bu şekilde muhafaza edilip korunduğu

Misalî levhalarda yer alır.

Gayb / görünmez âlemin defterlerinde bırakır.

Kısaca o varlık, kendisine bakanların vücut dairelerini mekân tutar.

Ancak bu nakil ve geçişlerden sonradır ki,

Her varlık şahadet yani görünür âlemi terkeder, gayb / görünmez âleme çekilir.

Demek ki şekle ait bir vücudu bırakır.

Manevî gayba / görünmeze ve ilme ait çok vücut ve bedenleri kazanır.

Bütün bunlardan sonra maddî yok oluşlarına üzülmenin artık mânası kalmaz.

Evet madem Allah var ve ilmi her şeyi kuşatıcıdır.

Elbette yokluk, hiçlik, mahvoluş, fena ve fânilik yani geçicilik;

Hakikat noktasında inanan insanın dünyasında yoktur.

Ancak inanmayanların dünyaları yokluk, ayrılık, hiçlik ve fânilikle doludur.

Çünkü onlar öyle istiyorlar. Yoksa aslında onların sandığı gibi değildir.

Ama Allah; kulunun zannı üzeredir. Kendisine nasıl muamele ve işlem yapılmasını istiyorsa,

Kul öyle bir karşılık bulacak ve görecektir.

İşte bu gerçeği şu özlü söz ders verip der:

“Kimin için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”

Elhasıl:

Nasıl ki, inanç; ölüm zamanı, insanı sonsuz olarak yok oluştan kurtarıyor.

Öyle de: Herkesin özel dünyasını bile yokluk, hiçlik karanlıklarından kurtarıyor.

İnançsızlık ise, özellikle tam inançsız olsa;

Hem o insanı, hem özel dünyasını ölümle yok edip,

Manevî cehennem karanlıklarına atar.

Hayatının lezzetlerini, acı zehirlere çevirir.

Dünya hayatını ahretine tercih edenlerin kulakları çınlasın.

Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya inanç dairesine girsinler.

Bu dehşetli zarar ve ziyandan kurtulsunlar.

 

 

Çeker

 

Çift sürenler bilir bunu,
Güçlü katır yöne çeker.
Dürüst iş yapmaktır konu,
Bezgin öküz yana çeker.

Gül çağında gül açılır,
Güzün tohumlar saçılır,
İşin zamanı seçilir,
Kışın toprak dona çeker.

Bilgi, kültür güzel şeyler;
Ol demekle olmaz beyler,
Çocuk gördüğünü eyler,
Senden olan sana çeker.

Adab bilenle taş taşı,
Bilmektir her işin başı,
Cahillerle yeme aşı,
Cahil seni düne çeker.

Asıl yetki tek Çalab’ın
Ne yapacak bak Çelebin,
Su çıkaran su dolabın,
Eşek döne döne çeker.

Bildiğini söyler yine,
Tilki kaçar gider ine,
Gönlü göne, Çinli Çin’e;
Oğuz soyu Hun’a çeker.

Uyan evlat gör de uyan,
Gaflet ile uyumuş Han,
Zannetme ki değişir kan,
Fıtrat soydur, kana çeker.

 

 

Kavak Yelleri (1)

0

Mütefekkir / Düşünür bir zat, bir tepede oturmuş etrafı seyrediyordu.

Tepenin eteklerinde küme küme kavak ağaçları vardı.

Her bir küme sanki bir zikir halkası görünümündeydi.

Her bir kavak bir derviş gibiydi. Dalları birer kol, yaprakları dilleriydi sanki.

Havanın püfür püfür esişi, hem kavakları hem de dal ve yaprakları bir ileri götürüyor, bir geri getiriyordu.

Son derece lâtif, hoş ve tatlı bir şekilde raks ediyorlar.

Cezbe ve çekime uğramışçasına bir o yana bir bu yana hareket hâlinde dans ediyorlardı.

Bu hâl yaşlı mütefekkiri çok düşündürdü. Nice yaşıtlarını kaybetmiş olmanın hüznü çöktü içine. Yalnızlığını hatırladı birden. Onlardan ayrı kalmanın acısını duydu ta derinden.

Kalbi hüzünle doldu. Gam yüküyle beli iyice büküldü. Güz ve kış mevsimini hatırlamasıyla kederi bir kat daha arttı. Tam bir gaflete gömüldü. Bir şey düşünemez oldu.

Biraz önce salınmalarına, raks ve dans etmelerine hayran olduğu, büyük bir hazla seyre daldığı kavakların; tam bir neşe içinde kıpırdayan yapraklarına ve güneşi yansıtışlarına yazıklanmaya başladı.

O nazlı kavaklara, o hayat sahibi, canlı ağaçlara öyle acıdı ki, gözleri yaşla doldu. Çünkü sonbahardaki hâlleri geldi gözlerinin önüne. Sert esen rüzgârları düşündü.

Onları nasıl sarstığı, nazenin yaprakları yerlerinden, yurtlarından ve arkadaşlarından nasıl ayırdığı geldi hatırına.

Kışın kardan beyaz kefene büründükleri durumlarını hayal etti ister istemez. O nazenin yaprakların bir bir sararıp düşüşleri, ayaklar altında ezilişleri resmigeçit yaptı zihninde.

Kâinat ona, süslü perdesi altındaki yok oluşları anımsattı. Ayrı kalışları hissettirdi. Onların zeval ve faniliklerinden gelen hüzünler üşüştü başına.

O boş bakış, o kutlu ve nazlı kavakları gözüne vazifesiz gösterdi. Neticesiz saydırdı. Yaprakların bir mevsimlik görünüş ve hareketlerini neş’eden değilmiş gibi sandırdı.

Yok olmaktan ve birbirlerinden ayrı düşmekten dolayı bir titreyiş olarak zannettirdi. Hiçliğe düşüş olarak düşündürdü. Herkes gibi ona dedirtti:

 

Sabahın seheri

Esiyor yelleri

Sarıyor gurbet

Garip elleri

 

Bu ruh hâli, herkes gibi ondaki ebedî ve sonsuz kalma isteğini uyandırdı.

Beka / ölmezlik aşkını canlandırdı. Güzeli ve güzelliği sevme duygusunu gün yüzüne çıkardı.

Diğer insanlara karşı duyduğu sevgi ve şefkati gündeme getirdi.

Hayat damarlarındaki akışı hızlandırdı.

Bu çeşit düşünüşten uzak kalamayış; onun şöyle bir akıl yürütmesine de yol açtı.

Eğer dünya böyle sararıp solacaksa… Ömür bir gün gelip tükenecekse…

Kabir hiçliğe açılan bir kapı olacaksa…

Böyle bir dünyanın manevi bir cehennemden ne farkı vardı?

Böyle bir ortamda akıl insana bir işkence âleti olmaktan başka ne işe yarardı?

Geçmişi ve geleceği yokluk olarak gösteren bir akılla, hayat nasıl çekilirdi?

Aklıyla zihnen bu biçimde mecelleşirken, kendini böyle bir durumda, manen zifiri karanlıkta hissederken birden Muhammedî gerçek, Muhammedî nur ve ışık imdada yetişti.

Şimşek gibi çaktı. Yıldırım gibi etrafı aydınlattı.

O sayısız gam bulutlarını dağıttı. Hüzün ve elemleri sevinçlere çevirdi.

Herkese olduğu gibi ona da tesellî kaynağı oldu.

 

 

İş Adamı, Ali Polat’ın Muhteşem Tespitleri, Müthiş Açıklamaları ve Harikulâde Tavsiyeleri…

(İkinci ve Son Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: İnsanların ve milletlerin geleceğini iyiye, doğruya ve güzele ulaşacak şekilde şekillendirebilmek mecburiyetinde olan gençlere mesajınızı size has o veciz cümlelerinizle ifade eder misiniz?

Ali Polat: Sadece çalışmak, çalışmak, çalışmak; yoruldum, yoruldum, yoruldum dememek. Ve ümitli olmak, ümitli olmak, ümitli olmak; ümitsizliğe hiç mi hiç yol vermemek.

Ben, Ali Polat olarak, bugün üç ülkede, Türkiye’de, Azerbaycan’da ve İran’da tanınmış bir kişiyim. Ama Ali Polat genç yaşında, ilk gençlik yaşlarında, 17-18 yaşında ne düşünüyordu? Düşünüyordu ki, ‘Allah’ım, ya Rabb’im, benim 6 metrekare bir odam olsa, bir tane de gazyağıyla aydınlatan bir aygıt olsa, bir ocak olsa, üzerinde de bir tane tencerem olsa dünyanın en mutlu insanı ben olacağım.’ Yani biz isteklerimizi, arzularımızı küçükten başlatırsak her gün sevinmiş olacağız, her gün sevinmiş olacağız. Çünkü istekler küçük olduğu zaman insan elde ettiğinde sevinir. Ve bu sebepten Ali Polat düşünüyor ki, Türkiye’de, İran’da, Azerbaycan’da ve dünyada hiçbir zenginin oğlu mutlu olamaz. Mutluluk için açlık gerekiyor. Aç olacaksın ki, bir şey elde ettiğin zaman mutlu olacaksın.

Çetinoğlu: İslâm âlemi kavramı size ne ifade ediyor? Böyle bir kavramın varlığından söz edilebilir mi; yoksa İslâm dünyasının verimli topraklarında birbirinden habersiz ağaçlar gibi devletler, milletler mi var?

Polat: Müsaade ederseniz, size bu konuyu şu şekilde dile getirmek istiyorum: Semavi dinlerin başlangıcının önemlisi Hazreti Musa’dır. Hazreti Musa’nın getirdiği din ve kanunların çoğu iktisadidir. Daha sonra Hazreti İsa’nınki, İsa ruhullah olarak, ruhanî hadiselerdir. Bizim İslâmiyet ise ikisinin karışımıdır. Ve benim şahsî görüşüme göre, İslâmiyet bir sosyal kanunlar külliyatıdır. Orada İslâmiyet’i biz uygularsak, Müslümanlar da aç kalmamış olacaktır, biri çok çok zengin olmamış olacaktır, herkesin keyfi yerinde olacaktır.

Burada iki tane misal vermek istiyorum.

Biz hacca gitmek istersek, yedi komşu kuzeyde, yedi komşu güneyde, yedi komşu doğuda, yedi komşu batıda aç olmaması lâzım. Bu bir. İkincisi:  dünyada tanıdığımız herkesten helallik alarak hacca gitmemiz lâzım. Bunu biz yaparsak, bakın bakalım bizim ülkeden kaç kişi hacca gidebilir?

Çetinoğlu: Zekât, sadaka ve sâire…

Polat: Ve biz bunu yaptığımızda… Yine İslâmiyet’in küçük bir konusunu size söyleyeyim: İslâmiyet insanlara tavsiye ediyor ki, elde ettiğiniz servetin sülüsünü, üçte birini sağlığınızda veya vefat ettiğinizde insanlara faydalı olmak üzere harcayın, bu şekilde hareket edin. Biz buna uygun hareket edersek bizim memleketimizde hiç aç kalmaz.

Çetinoğlu: Bu açıklamanız aynı zamanda İslâm âlemi tasavvuruyla ilgili sorunun da cevabı oldu; böyle bir İslâm âlemi tahayyül ediyorsunuz.

Günümüzde İslâm devleti olabilir mi; yoksa Müslüman ülke deyip geçmek mi lâzım? İslâmî devlet olabilir mi?

Polat: İster İslâmî devlet ismini koyalım, ister Müslüman insan diyelim, devletler insanlardan oluşmaktadır. Eğer insanlar İslâmiyet’in dediği gibi hareket ederlerse, şeklî değil, ben şekilciliğe karşı olan bir adamım, özüyle birlikte olursa, bütün dünya buna özenle bakacaktır ve bunu örnek alacaktır.

Çetinoğlu: Bir İslâm ülkesinin, yâni Milleti Müslüman olan bir devletin başkanı olsaydınız, bu tahayyülünüzün gerçekleşmesi için neler yapardınız? Bir kalem, iki kalem, üç kalem gibi belli noktalarda…

Polat: Benim herhangi bir şekilde böyle bir düşüncem yok, hiç hayal etmedim ki ben bir ülke veya gruba başkan olayım. Eğer biz iyi bireyler, iyi insanlar olursak hepimiz zaten başkanız.

Çetinoğlu: Peki, Hıristiyan Batı’yı İslâmofobi anlayışından soyutlamak mümkün mü?

Polat: Yüzde yüz mümkündür.

Çetinoğlu: Nasıl?

Polat: Bizim İslâmî hareketlerimiz, bizim İslâmî düşüncemiz… Biz eğer Hazreti Muhammed’in sünnetinden yol alırsak dünya bize özenmiş olacaktır. Bizim hiçbir şekilde bu konuda… Biz yanlış yaparak, biz İslâm’a… Lütfen düşünün, televizyonlarda ve sairede görüyoruz, ölen de Allahu ekber diyor, öldüren de. Bu, gafletten, cehaletten başka bir şey değil ki. Ben eminim ki, eğer biz… Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak veya…

Çetinoğlu: Musevî olmak…

Polat: Musevî olmak… Musevî kelimesi doğru değil, Yahudi olmak diyelim. İslâmiyet’te, annesi babası seyit olana, Peygamber sülalesinden olana da Musevî denir. Musevî kelimesi doğru değildir.

Çetinoğlu: Efendim, bildiğim kadarıyla Musevîlik bir dinin, Yahudilik ise bir ırkın adıdır. Yahudilerin hepsi Musevî’dir. Fakat Musevîlerin hepsi Yahudi değildir. Türkler arasında, Araplar arasında Musevî olanlar vardır. Hatta İngiliz, Fransız, Rus Musevisi vardır da… bilfarz, Alman Yahudisi yoktur. Zat-ı âliniz, ‘Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak…‘ dediğinizde üçüncü semâvî din olarak akla Musevîlik geldiğinden, ‘Musevî olmak…’ demiş bulundum. Bu husus konumuz değil. Konumuza dönersek efendim… ‘Gafletten, cehâletten başka bir şey değildir…’ Demiştiniz. Devam edebilir miyiz?

Polat: Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak… Biz doğru dürüst insan olabilmeyi, faydalı insan olabilmeyi hedeflersek, biz velev ki… Baktığımızda, bütün dinler, felsefi dinler dahi, hepsi insana, herhangi bir insana zarar vermemeyi emretmektedir. Dolayısıyla, bizim iyi bir insan olmamız, iyi bir Müslüman olmamız demektir.

Polat: Halka hizmet Hakk’a hizmettir. Başka diyecek bir kelime yok.

Çetinoğlu: Hıristiyan Batıyı İslâmofobi anlayışından soyutlamak mümkün mü, nasıl?

İslâmofobi kavramının yanlışlığı şuradan: İslâm kötülüğü emretmiyor, adam öldürmeyi emretmiyor. İslâmofobi kavramını oluşturan unsur, İslâm adına terör hareketlerine girişilmiş olmasıdır. Bu, İslâm’ın emri değil. Ve şu da biliniyor ki, hiçbir terör örgütünün bir dış destek olmadan ayakta durması, gelişmesi mümkün değildir; bunu destekleyen de Batılı ülkeler…

Polat: Müsaade edin, ben onu şöyle söyleyeyim: Oğuz Bey, ben 4-5 senedir karar almış durumdayım, inşallah ömrümün sonuna kadar hiç Amerika’ya gitmeyeceğim. Hatta Avrupa’ya da gitmemeyi istiyorum. Çünkü oralara gittiğimde, oralardaki insanları, halkı seviyorum, ama onların hükümetlerinin yaptıklarını kat’i suretle sevmiyorum. İster zamanında Taliban olsun, ister zamanında Boko Haram olsun…

Çetinoğlu: El Bağdadî olsun, Taliban olsun…

Polat: Falan filan, kim olursa olsun, bunların hepsi, bizi sömürmek için, bizleri yok etmek için, bizleri birbirimize düşürmeyi planlayan şeytanî fikirlerdir ve bu şeytanî fikirlerin de çoğunun kaynağı İngiltere, Fransa, biraz da Almanya, en başta da Amerika’dır.

Ben bu saydığım ülkelerin veya ismini vermediğim ülkelerin de hükümetlerine karşı pozitif değilim. Çünkü insanî iş yapmıyorlar. Ne oluyor… Lütfen müsaade edin, size şimdi ekonomik bir hesap vereyim.

Amerika yıllardır diyor ki benim paramın karşılığı yoktur. Diyorlar ki, şu ana kadar basılmış 30 trilyon Dolar karşılıksız kâğıt var. O kâğıdı matbaada basıyorlar, rengi oluyor yeşil, gelip benim altınımı, paramı alıp götürüyorlar. Acaba bu dünyanın neresinde insaf var? Benim bundan 35 sene önce öngördüğüm şuydu ki; günün birinde Amerika politik olarak kendisi iki veya dört bölüme ayrılacak. O ayrılmayla birlikte Dolar’ı yok edecekler, dünyayı bir sefer daha batırmış olacaklar. Ki dünyada ne kadar insan çalıştı, verdi; onlar zengin olsunlar, dünya batsın. Yani ben onların hükümetlerinin insanî düşüncede olduğunu hiç düşünmüyorum, hiç inanmıyorum. Ve dünyada yaygınlaşmış olan bu İslâmofobi meselesini de onlar yaratmışlardır. Kısmetse, çok yakında ‘Kur’ân-ı Kerim Âyetlerinde İnsan Hakları‘ isimli kitabının İngilizcesini çıkaracağız, oralara göndereceğiz. Elimizden bu geliyor. Yani mücadele etmek için, ‘İslâm budur, İslâm senin dediğin değildir, senin göstermek istediğin değildir, bunları lütfen bir düşünün‘ diyoruz. 11 Eylül hadisesinde Amerika iki tane kuleyi Taliban’ın ve bizim vurduğumuzu beyan ediyor. Buna kargalar güler yahu, kargalar güler! Biz o teknolojiye sahip değiliz ki. Kendileri yapıyorlar, daha sonra da birinin üzerine atıyorlar.

Çetinoğlu: Tanışıklığımızın, ilişkilerimizin başlamasının mazisi çok kısa. Buna rağmen ve üzerinde hiç konuşmadığımız bir konuda A’dan Z’ye kadar aynı düşüncelere sahibiz. Demek ki akıl için yol birdir. Bu aklı daha geniş kitlelere yayabilirsek ve özellikle gençlere… Ben gençlere onu söylüyorum, lisan öğrenin diyorum. Niçin lisan öğrenin? İki sebepten: Birincisi, onlar bizim hakkımızda, yani Türkler ve Müslümanlar hakkında ne düşünüyorlar, onu öğrenmek için. Sonra da o düşüncelerinin yanlış olduğunu onlara ifade edebilmek ve onları ikna edebilmek için lisan öğrenmeniz lazım diyorum. Bunu yaparsak dünyaya huzuru biz getireceğiz. Amerika dünyaya huzur getiremez.

Polat: Onlar huzursuzluğu getirirler. Başta İngilizler olmak üzere, 300-400 senedir huzursuzluğu dünyaya getirenler onlardır.

Çetinoğlu: Evet. İngilizler, Türklerin ve Müslümanların en sadık düşmanı. Sadakat sadece dostlukta olmaz, düşmanlıkta da sadakat olur.

Polat: Orada ben tam sizinle aynı fikirde olamıyorum, fikrinize evet diyemiyorum. Şöyle ki: Varsayalım ki bir ülkenin yönetenleri bizim düşmanımızdır. Eğer biz akıllı olursak o bana düşmanlığını yürütemez ki. Demek ki benim akıllı olmam lâzım. Eğer ben akılsızsam her şekilde beni kullanacaktır. Demek ki benim kullanılmamam için akıllı olmam lazım.

Çetinoğlu: Peki efendim, çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığınız için, vermek isteyip de veremediğiniz bir mesajınız varsa lütfeder misiniz?

Polat: Ben sadece bir şeyi temenni ediyorum. Bugünkü insanlarımız çok internete bağlıdır. Kiminle konuşuyorsam, diyor ki ‘Google’a bak.’ Kiminle konuşuyorsam, diyor ki ‘Wikipedia’ya bak.’ Kiminle konuşuyorsam, ne bileyim, ‘Whatsapp’a bak‘ diyor. Böyle böyle laflar ediyorlar. Ben gençleri gördüğümde diyorum ki, ‘Oradaki bilgileri biri üretiyor, biz de tüketen olmuşuz. Acaba biz ne zaman o bilgileri üretip de başkalarına satan olacağız?’ Dolayısıyla, biz bilgi üreten olalım, tüketicilikten kurtulalım.

Çetinoğlu:Teknolojiyi kullanmayı seviyoruz. Teknoloji üretemiyoruz. Teknoloji üretmek en büyük mecburiyetimizdir.

Polat: Evet. Üreten olalım, üretip tüketelim, ürettiğimizi de başkalarına tükettirelim, satalım.

Bugün ülkemizde en büyük holdinglerimizin servetine baktığımızda, çok büyük bir servet yok. Yani ülkemizde 50 milyar Dolar serveti olan kimse yok. Ama bakıyorsun, Facebook’un sahibi bir tane 30 yaşında, 40 yaşında genç, 50 milyar Dolar, ne bileyim, 80 milyar Dolar, 40 milyar Dolar, 20 milyar Dolar serveti var. Demek ki bizim bu kadar çalıştığımız bir beyin üretimiyle yok olup gidiyor. Bizim de o tür üretimlere, daha doğrusu hardware üretimi ile software üretimine girmemiz lazım.

Ama sizin sorduğunuz konuya, temennilerime dönersek; insanlarımıza sağlık, güzellik ve düşünme temenni ediyorum. Yani eğer bize öğretmişlerse, zekiyiz, çalışkanız diye, düşünmeyi de yanına koyalım. Düşünme olmayınca, düşünebilme fırsatı olmayınca insan bir şey olamıyor.

Ama siz bana bir, beş, on, yirmi, otuz konuda gelin, istediğiniz zaman istediğiniz röportajı yapalım.

Teşekkür ederim, sağ olun.

Çetinoğlu: Ben de teşekkür ederim Efendim.

 

 

ALİ POLAT:

1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim‘ adlı kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe ile yayımlandı.

Diğer eserlerinden bâzıları: *Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü (2003), …*Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitaep ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt Su ve Hayat (2011), *Bir Damla Su 3. Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4. Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için Bedenimizi Tanıyalım (2017),  (Bu eser, her biri 12 kitaptan oluşmak üzere 3 grupta 36 adet kitaptır. Bâzılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için: Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız, Böbrekler Küçüktür Görevi, Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin Yapıtaşları, Bağışıklık Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve Hayata Dair Her Şey, Dil Kullanma Yeteneği, Yüz ifadelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden İlişkisi ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden 12.000’er basılan bu set, yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis Akademilerinin, Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim‘ kitabı ile yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle, 40’tan fazla eseri yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk bilinciyle hazırlanmıştır.

(BİTTİ)

 

 

Düşman Hukuku

0

Düşman hukuku veya konumuz bağlamında “düşman ceza hukuku” kavramı ilk defa 1985 yılında Alman ceza hukukçusu Günther Jacobs tarafından ortaya atılmıştır. (Kriminalisierung im Vorfeld einer Rechtsgutsverletzung) Jacobs’a göre düşman ceza hukukunun temel özelliği, gelecekteki yani henüz işlenmemiş fiilere odaklanıp toplumu failden (suçludan) korumasıdır. Bu nedenle fail bir kişi olmaktan çıkar yani failin kişi hak ve özgürlüklerine sahip olmadığı kabul edilir. Jacobs bu kabulün “vatan hainleri”, “teröristler” ve “hukuk düzeninin diğer düşmanları” bakımından uygulanmasının doğru olduğunu savunur.

Jacobs kişileri “düşman” ve “vatandaş” olarak ikiye ayırır. Buna göre “düşman” hukukun dışında bir kişi olarak kabul edilir ve düşmana karşı “fiziksel güç kullanımı” ve savaşa varıncaya kadar her türlü eylem geçerlidir. “Vatandaş” hukuka aykırı fiili işledikten “sonra” cezalandırılırken, “düşman” tehlike hissedildiği anda yani hukuka aykırı fiili işlemeden “önce” cezalandırılır.

Görüldüğü üzere düşman ceza hukuku kavramı tamamen niyet okuma üzerine tesis edilmiş bir kavramdır ve bu yönüyle hukuk mantığı içerisinde kabul edilebilir bir yanı olmadığı gibi temel insani değerlere de aykırıdır. Düşman ceza hukuku kavramı ve bu kavramın daha iyi anlaşılması adına “önleyici (proaktif) ceza hukuku” ve “risk ceza hukuku” kavramlarının izah edilmesi gerekmektedir.

 

Önleyici (Proaktif) Ceza Hukuku

 

Önleyici (proaktif) ceza hukuku, adından da anlaşılacağı üzere suç henüz işlenmeden “önce” ceza hukukuna bir takım görevler yükleyen anlayıştır. Devletin kişi hak ve özgürlüklerine müdahalesini olabilecek en geç ana bırakan özgürlükçü devlet anlayışının aksine vatandaşlarını potansiyel bir risk faktörü olarak gören bir devlet anlayışını içermektedir. Bu yönüyle de ceza hukukunun temel ilkelerinin aksine fiile değil niyete bakan “niyet okuyucu” bir anlayış sergilemektedir. Kamu görevlilerini özensiz, savruk ve hatta doğrudan doğruya kötü niyetli fiillerde bulunmaya teşvik eden bir anlayıştır.

Önleyici ceza hukuku uygulamalarının en bilinen ve en güncel örneği ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yürürlüğe konan USA Patriot Act’te getirilen düzenlemelerdir. Bu yasanın 412. Maddesine göre herhangi bir tehlikelilik hali veya kaçma riski “kanıtlanmış olmasa bile” terör suçu işleyeceği şüphesi görülen yabancılar hakkında başsavcı emriyle önleyici tutuklamaya hükmedilmesi mümkündür.

Görüldüğü üzere hiçbir somut delile dayanmadan, sadece kamu görevlisinin şahsi görüşüyle insanların terör şüphelisi olabileceğini ve bu bağlamda tutuklanabileceğini öngören keyfiliğe son derece açık bir anlayış söz konusu.

 

Risk Ceza Hukuku (Risikostrafrecht)

 

Günümüzde, toplumun giderek büyümesine ve küreselleşmesine rağmen bireyin gitgide yalnızlaşması söz konusudur. Bu yalnızlaşma bireyin kendisini tehdit altında hissetmesine ve bu tehdidi bertaraf edebilmek için yapay bir güvenlik düşüncesine sarılmasına sebep olmaktadır. Bu durum ilk defa Ulrich Beck tarafından tanımlanan ve daha sonra küresel kabul gören “risk toplumu” anlayışının bir sonucudur.”Risk toplumu” mağdurları evrensel risk pozisyonlarında birleştiren, farklı çıkar çatışmaları ile karşı karşıya gelen grupları medeniyetin giderek artan risk karşısında eşitleyen yeni bir oluşumdur. Sınıf toplumundan farklı olarak risk toplumunun önceliği eşitlik değil “güvenliktir”. Sınıf toplumuna göre daha savunmacı bir toplumdur. Beck’e göre risk toplumunun nihai hedefi kendi kendini sınırlamaktır.

Risk ceza hukuku (Risikostrafrecht) işte bu risk toplumu kavramından doğmaktadır. Bu anlayışa göre ceza hukuku modern toplumdaki risklerle mücadele edebilmek için daha esnek ve daha etkili bir hale gelmelidir. Risk ceza hukuku kavramı, güvenlik kisvesi altında insan haklarına her türlü ölçünün ötesinde müdahale edildiği gerekçesiyle çok sert bir şekilde eleştirilmektedir. (*)

Türkiye’de Düşman Ceza Hukuku Uygulamaları

 

Düşman ceza hukuku kavramı nispeten yeni sayılabilecek bir kavram olmasına rağmen uygulamada çok eski olduğunu söyleyebiliriz. Nazi Almanya’sının Yahudilere, Bolşevik Devrimi sonrası Rusya yönetiminin muhaliflere yönelik uygulamaları düşman ceza hukukundan başka bir şey değildir.

Türkiye’de düşman ceza hukuku uygulamaları eskiye hatta neredeyse Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gitmektedir. İzmir Suikasti gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, aralarında Kazım Karabekir Paşa’nın da yer aldığı mensuplarının ve yine özellikle eski İttihat ve Terakkicilerin İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp pek çoğunun idama mahkûm edilmelerinin düşman ceza hukuku uygulamasının Türkiye’deki ilk örneği olduğunu ifade edebiliriz.

27 Mayıs İhtilali’nden sonra gerçekleştirilen yargılamalar ve kamudan ihraçlar da (tasfiyeler) düşman ceza hukukunun örnekleri arasında gösterilebilir. Hakeza 12 Eylül Darbesi’nden sonra gerçekleştirilen tutuklamalar, idamlar, kaçırmalar, bir daha haber alınamayan vatandaşlar ve binlerce kamu görevlisinin ihraç edilip tasfiye edilmeleri de düşman ceza hukuku uygulamalarının örneklerindendir. Yakın tarihte gerçekleşen Ergenekon-Balyoz Soruşturmaları da düşman ceza hukukunun örneği olmaktan başka bir şey değildir.

 

15 Temmuz

 

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bu ülkede gerçekleri beyan etmek için kırk kere düşünüp başına gelebilecekleri hesaba katmak ihtiyacı duyuyoruz. Bazen de meramımızın yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde net anlaşılabilmesi için bir takım ön açıklamalar yapma zarureti duyuyoruz.

Biz hukukçuların olayları değerlendirme şekli her zaman düz vatandaştan daha farklıdır. Çünkü biz hukukçular, olayları bir tarafın savunmasını yapma veya bir tarafa saldırma bakış açısıyla değil, bilakis olayları bütün çıplaklığıyla olduğu gibi görüp değerlendirmek zorundayız. Özellikle toplumsal olaylarda toplumu belli bir düşünceye sevk etmek için sistematik bir propaganda yapıldığı için hukukçuların o olay hakkındaki ifadeleri her zaman toplumun büyük kısmına ters gelir ve tepki çeker. Hâlbuki işin gerçeğinin hukukçuların ifade ettiği gibi olduğu sonradan anlaşılır. Ergenekon-Balyoz soruşturmaları ve yargılamaları hakkındaki fikirlerimizi beyan ettiğimiz zaman fikirlerimiz tepki çekmişti. 15 Temmuz soruşturmaları ve yargılamaları hakkındaki düşüncelerimiz de kuvvetle muhtemel aynı şekilde tepki çekecektir.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında yüz binlerce kamu görevlisinin haklarında hiçbir yargı kararı olmadan KHK’lar ile ihraç edilmeleri, haklarında delil olmadan veya eylemlerinin konusunun suç teşkil etmediği göz önüne alınmadan tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararı verilmesi de düşman ceza hukukunun yakın tarihli örneklerindendir.

 

İyi de Hepsi mi Suçsuz?

 

Bir üst paragraftaki ifademize haklı olarak “iyi de hepsi mi suçsuz?” tepkisi gösterilebilir ve bu tepki haklıdır da. Darbe bir suçtur ve darbe girişiminde yer alanlar elbette cezalarını sonuna kadar çekmelidirler. Ancak darbe girişimiyle aralarında nasıl bir ilişki olduğunu anlamakta zorlandığımız tapu memurlarının, öğretmenlerin, darbe gecesi darbecileri gözaltına alan binlerce polisin, aynı gece Erdoğan’ın özel uçağını kullanan ve yine bu uçağa eskortluk eden pilotların, Marmaris’te Erdoğan’ı almaya gelen timle çatışmaya giren korumanın ve daha pek çok kamu görevlisinin neden ihraç edilip tutuklandıklarını bir hukukçu olarak sormak zorundayım.

Burada eleştirilen asıl husus da şudur; Devlet, yargı erkine dayanarak soruşturma veya yargılama yaparken hakkında soruşturma yaptığı veya yargıladığı kişinin insan olmasından kaynaklanan haklarına, bedensel bütünlüğüne, manevi varlığına dokunmamak zorundadır. Daha açık bir ifadeyle soruşturma veya yargılama esnasında devlet “yargı bağımsızlığı”, “hâkimlik teminatı”,”suçta ve cezada kanunilik”, “suçların şahsiliği”, “şüpheden sanık yararlanır”, “işkence yasağı” gibi ilkelere uymak zorundadır. Aksi halde bu defa devlet teröründen bahsediyor oluruz.

15 Temmuz sonrasında ise hâkimlere tutuklama listeleri verilerek yargı bağımsızlığının; hoşa giden kararlar verilmediği zaman hâkimlik teminatının; bankaya para yatırmak, çocuğunu dershaneye yazdırmak gibi işlendiği tarihte konusu suç teşkil etmeyen eylemler bakımından tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararı verilerek suçta ve cezada kanunilik ilkesinin; darbe girişiminden dolayı darbe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan şahıslar hakkında tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararları verilerek suçların şahsiliği ilkesinin; içinde hiçbir delil olmayan boş dosyalarda verilen tutuklama kararlarıyla şüpheden sanık yararlanır ilkesinin; kamuoyuna pek yansımasa da gözaltında kolluk görevlileri ve cezaevlerinde bir kısım infaz koruma memurları tarafından bazı şahıslara işkence yapılarak işkence yasağı ilkesinin ihlal edildiğini görmekteyiz.

Yukarıda saydığımız ihlaller karşısında “hafif” kalacağı için pasaport tahdidi, malvarlığına el koyma, ihraç edilenlerin başka bir işte çalışmalarına engel olma gibi işlemlere hiç değinmiyorum.

Şunu net bir şekilde ifade edebiliriz ki, düşman ceza hukuku Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca uygulanmıştır ancak (idam vakalarını saymazsak) bu uygulamaların en ağırı 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen uygulamalar olmuştur.

 

Saçmalıklar Silsilesi

 

Devletin kendi vatandaşını her zaman ve sadece “vatandaş” olarak görmesi elzemdir. Devlet vatandaşına şucu-bucu gözüyle bakamaz, vatandaşını düşman olarak göremez. Biz bu gerçeği Ergenekon-Balyoz döneminde de ifade ediyorduk, şimdi de ifade ediyoruz, yarın aynı şeyler Ak Partililerin veya başka birilerinin başına gelirse o zaman da ifade edeceğiz.

Türkiye’de menfaat gruplarının arasında geçen iktidar mücadelesinin bir sonucu olarak, sular yükseldiğinde balıkların yengeçleri sular çekildiğinde yengeçlerin balıkları yediği gibi iktidarı az buçuk ele geçiren grubun yargı organlarını bir silah olarak kullanarak diğer grubu yemeye kalktığını görüyoruz. Bu anlayışın bir sonucu olarak da, yargılama faaliyetleri kocaman bir “saçmalıklar silsilesi” haline gelmektedir. Bu kadar saçmalık artık fazla ve bu saçmalıkların bir yerde sonlanması lazım. Aksi halde kartopu gibi büyüyen bu saçmalıklar silsilesi bir çığ haline gelecek ve sadece iktidar mücadelesinin taraflarını değil bütün ülkeyi altına alıp yok edecektir.

 

 

 

 

(*) Konu hakkında detaylı bilgi için; DÖNMEZER, Sulhi & ERMAN, Sahir, “Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku”, c.1, Der Yayınları, İstanbul, 2016, s. 132-152.

 

 

İkinci Dünya Müslüman Türkler Buluşma Şöleni

Üsküdar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı, Bilim Kültür ve Spor Adamı Prof. Dr. İbrahim Öztek Yayladağ’da

2. Dünya Müslüman Türkleri Buluşma Şöleninde

6 -7 Temmuz günleri arasında Hatay’ın Yayladağı ilçesinde Kızılgöl mevkiinde Türk devletleri 2. Dünya Müslüman Türkleri Buluşma Şöleni gerçekleştirildi.

Şölen; iş adamlarımızdan İsmail Yıldırım, dernek başkanı Erdal Türkoğlu ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın’ın büyük gayret ve çabaları ile gerçekleştirildi.

Dünyanın en büyük ay yıldızı şölen alanına kurulurken birçok kanaat önderi, siyasiler, belediye başkanları ve mülki amirler de yer alarak konuşmalar yaptı.

Şölende ayrıca Türk devletleri ve özerk Türk Cumhuriyetlerinden çok sayıda katılanların yer aldığı görüldü.

Bölgenin Suriye sınırında Munbiç, Afrin, Azez ve Bayır Bucak bölgelerine komşu konumda olması nedeniyle buradaki Türk topluluklarından da şölene katılanlar göze çarptı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek 10.000 kişiye varan izleyiciye yaptığı konuşmasında Türk milletinin tarih ile birlikte var olduğunu, Üç kıtada büyük uygarlıklar kurduğunu, nice çağlar kapayıp nice çağlar açtığını, gökten ay ile yıldızı indirdiğini, Oğuz Kağan’dan günümüze binicilik, ok atma, kılıç kullanma ve güreş gibi sporlarla bedenlerini, akıl ve ruhlarını geliştirerek 16 devlet kurduklarını ifade etti. Öztek, Türklerin pek çok haçlı seferini kırarak İslamiyet’in muhafızlığını yaptığını belirtti. Prof. Öztek ayrıca Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus gibi ilim sahipleriyle de dünyayı aydınlatan güneş olduklarını söyledi. 100 milyona varacak birlik içindeki akıl beden ve ruh eğitimi ile modern, çağdaş kalkınmışlığını tamamlamış bir Turkiye’nin batının korkulu rüyası olduğuna işaret etti. Konuşmasının sonunda kendisine Hatay Büyükşehir Belediye başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın tarafından Prof. Öztek’e ödül takdim edildi.

20 yıl kadar Türkiye Judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu federasyonlarının kurucu başkanlığını, Avrupa ve Dünyada da birçok federasyonun başkanlığını yapmış, bugün de Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Başkanı olan Öztek, konuşmasının sonunda 6 – 7 yıl önce Türkiye’ye getirdiği Türklerin geleneksel sporlarından ağaç güreşi hakkında açıklamalarda bulundu. Daha sonra Hatay Büyükşehir Belediye başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın’ı ağaç güreşine davet etti.

Prof. Öztek, kısa bir ağaç güreşi gösterisi sonrası her iki belediye başkanını yarışmada berabere ilan etti. Bu değişik güreş ve güreşçiler halkın büyük takdirini topladı.

Daha sonra kız sporcular, ardından da Prof. Dr. İbrahim Öztek Antrenör İbrahim Saday ile birlikte aba güreşi gösterileri yaptılar. Bu gösteriler de yüksek teknik kalite ve kapasite açısından göz doldurdu. Yapılan gösteri sırasında Öztek’in bilimsel, kültürel ve sportif özgeçmişi anlatılırken, bu gösterilerle 75. gençlik yaşının kutlandığı da belirtildi.