12.7 C
Kocaeli
Salı, Ekim 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 548

AKP’li Başbakana Bile Medya Ambargosu

“Son üç yılda ilk defa kamuoyuna sesimi böyle duyurabiliyorum. Mesela Nisan 2017 Anayasa Referandumu öncesinde yeni anayasa paketi ile görüşlerimi, kaygılarımı iletmek için defalarca girişimde bulundum, doğrudan TV kanallarına. Hiçbirisi olumlu cevap veremedi. Vermedi değil veremedi. Bir tek gazete mülakat yapmayı kabul etti o da benim kaygılarımı yayınlamadı. Kendi partisi iktidarda olan bir Başbakana sansür uygulandı. O günden sonra da basın benim görüşlerimi kamuoyuyla paylaşmam için imkân vermedi.”

Bu yakınma cümleleri Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ait.

Bütün bu engellemelerin “mağduru” olan eski Başbakan Davutoğlu yeni parti kuracağı söylenen isimlerden biri. Dolayısıyla basın için eski Başbakanın görüşlerini açıklaması haber değeri yüksek olan bir durumdur.

Buna rağmen Ahmet Davutoğlu ile röportaj yapmak için hiçbir gazete ve TV kanalı bırakın teşebbüste bulunmayı, eski Başbakandan gelen ricayı dahi kabul etmemiş, edememiş.

Rusya menşeli RS FM (Radyo Sputnik) de doğru gazetecilik ve dürüst habercilik yapan dört gazeteci vardı. Bunlardan üçü Yavuz Oğhan, Akif Beki ve İsmail Saymaz bu gazetecilik olayına talip oluyor. Fakat RS FM yönetimi bu röportajın yapılmasına izin vermiyor. Onlar da kendi Youtube kanalında ilkel şartlarda röportajı yapıyor.

İşte Ahmet Davutoğlu yukarıda bahsi geçen ve aşağıda bahsedeceğim diğer görüşlerini bu programda dile getirebiliyor.

Fakat hemen ertesi gün bu üç gazeteci ile sabah programında yorumlarıyla iktidarı rahatsız eden Zafer Arapkirli RS FM’den kovuldu.

Ahmet Davutoğlu’na sempati duyup duymamak ayrı bir konu ama medyanın içinde bulunduğu durumu görmek açısından dehşet verici olaylar bunlar.

Biz MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin muhalefet yaptığı dönemde yaşadığımız “Alo Fatih” olayını unutmamıştık. BizzatTayyip Erdoğan Devlet Bahçeli’nin sözlerini yayımlayan TV kanalının yöneticisini arayıp yayını durdurmuştu.

Bahçeli AKP ile kader birliği yapınca bu ambargo kalktı, Bahçeli’ye bütün TV kanalları sonuna kadar açıldı.

Kuruluş aşamasında ve kurulduktan sonra İYİ Parti’ye ve lideri Meral Akşener’e TV kanallarında uygulanan ambargo devam ediyor. Halen merkez ve yandaş medyada hiçbir TV programında İYİ Parti temsilcilerine yer verilmiyor.

*********************************

GÜÇSÜZLEŞTİRME VE İTİBARSIZLAŞTIRMA

Ahmet Davutoğlu‘nun anlattıklarına göre kendisine sadece medyada engelleme yapılmamış. Başbakanlıktan ayrılmasına sebep olan AKP içindeki Pelikancılar grubu ve troller canını çok yakmış.

Eski dava arkadaşları O’nu hedef almış. Doktor olan eşinin tıpla ilgili bir konferansı iptal edilmiş. Kendisiyle birlikte çalışan teknik kadronun tamamı devlet görevlerinden uzaklaştırılmış. Davutoğlu’na yakın olduğu düşünülen il başkanlarıgörevden alınmış.

Bosna Hersek’te Alaca Camiinin ibadete açılması sebebiyle oranın Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Davutoğlu’nu davet etmiş. Çünkü bu tarihi caminin yeniden inşası için Unesco’dan izin alınmasını ve inşasına kaynak aktarımını Davutoğlu yapmış. Ancak daha sonra “sizin hükümetiniz tarafından sizin katılmanız uygun görülmedi” denilerek davet iptal edilmiş.

Saraybosna İş Forumunda Davutoğlu’na “şükran ödülü” verilmek istenmiş. Orada bulunan TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Davutoğlu’na ödül verilmemesini ve törende konuşma yaptırılmamasını istemiş. Bu yüzden ödül verme 2. Oturuma bırakılmış. Ancak Davutoğlu’na ödül verilirken TC yetkilileri salonu terk etmiş. Davutoğlu şahsının değil “devletin itibarını sarsan bu olaya” da çok üzülmüş.

*********************************

BAŞBAKANLIKTAN NEDEN ALINDI?

Davutoğlu 1 Kasım seçimlerini kazanmasına rağmen, 6 ay sonra Başbakanlıktan alındı. Üstelik kendi ifadesiyle “Asgari ücrete enflasyonun beş katı zam yapılmış. Buna rağmen bütçe açığı yüzde 1,8‘lere inmiş, ÜFE yıllık yüzde 3,2 idi. Şimdi aylık o düzeylerde. Avrupa’da vize muafiyeti aşamasına gelinmiş” iken.

Davutoğlu MHP ile ittifaka ve mevcut şekliyle Başkanlık Sistemine karşı olduğunu söylüyor.

Ve bahsettiğim yayının belki de en dikkat çekici kısmında “Başbakanlıktan alınmamın, başkanlık sistemi ile ilgili kapsamlı bir planın eseri olduğunu düşünüyorum” dedi.

“Son derece özünden koparılan bir başkanlık sistemiyle Türkiye’nin yüzde 50+1’e muhtaç edilerek yürütme erkinin, gizli-açık koalisyonlara zorlanmak gibi bir senaryonun çıkması için benim devre dışına bırakılmam gerekiyordu. “

Acaba kim/ kimler yeni sistemi istedi ve engel olacağını varsaydığı Davutoğlu’nu tasfiye etti? Açıklığa kavuşması gereken çok önemli bir soru bu.

*********************************

PARTİ KURACAK MI?

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu her ne kadar yeni parti kuracağı söylense de, kendisi henüz böyle bir ifade kullanmadı. Yani AKP içinde mücadele ederek bir siyasi etki alanı yaratmaya çalışacak gibi.

Öncelikle “siyasette yeniden aktif olma” çabası içinde. Bu çabasını AKP içerisinde etkin olmak hedefine göre belirlediği anlaşılıyor.

Tayyip Erdoğan’a rağmen bu mümkün değil. Bu yüzden Erdoğan ile ilgili cümleleri çok dikkatli ve özenli.

Abdullah Gül / Ali Babacan ikilisinden farklı olarak hedef kitlesi AKP içinde “küskünler ve partiden ümidini kesmişler” değil. Davutoğlu AKP’nin sadık kitlesine sesleniyor. Mücadelesini AKP içinde yapacağı mesajını veriyor.

***

Ahmet Davutoğlu Türkiye’yi bugüne taşıyan AKP politikalarından birinci derece sorumlu bir isim. Dış politikadaki sıkıntılar (Suriye politikası, Kobani konusu, kuşatılmışlık…), ekonomideki yanlış tercihlerin getirdiği tıkanma, hukuksuzluklar vd konulardaki hatalarından özür dilemedi.

Ancak 3 temel konuda Erdoğan’ın politikalarına itirazı var:

  • DavutoğluAKP’nin MHP ile ittifak kurmasını doğru bulmuyor.Bunun AKP’ye zarar verdiğini iddia ediyor.
  • Cumhurbaşkan Erdoğan’ınAKP Genel Başkanlığından vazgeçmesiniistiyor.
  • CumhurbaşkanıErdoğan’ın ailesinin(damat Berat Albayrak’ın da)devlet içinde etkin olmamasınıgerekli görüyor.

Bütün bunlar ve anlattıklarından edindiğim kanaatim şu: Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlık sorunlarını da hesap ederek, “Erdoğan sonrası” için yatırım yapıyor.

 

 

İYİ Parti, Çarşaf Liste, Demokrasi!

Demokrasi; siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın yada düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi olarak tanımlanıyor.

Bu tarife bakınca Türkiye’de ve Türkiye’de Kurulu bulunan siyasi partilerde demokrasinin olmadığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Oysa hepimiz lafta da olsa demokrasi istediğimizi söylüyoruz!

Uzunca yıllardır siyasetle uğraşıyorum. Gayem halka hizmet etmek oldu. Kendi çapımda bir şeyler yaptığımı düşünüyorum. En azından siyasetin ve ülkenin olumsuz gidişatına karşı tavırlar aldım. Türk Milletinin lehine olanları seslendirdim. Farklı bir siyasetçi profili oldum. Sellere karşı durdum. Uyuyan devi (Türkler) uyandırmaya çalıştım.

Bu meyanda aynı duruşu sergilediğine inandığım Meral Akşener’le birlikte ve onun önderliğinde birçok arkadaşla beraber İyi Parti’nin kuruluşunda yer alarak kurucu oldum.

Ancak biz koca koca insanlar demokrasimizin ve siyasi partilerimizin yaşadığı hastalıklardan hiç ders almamış olacağız ki; bu hastalıkların nerede ise tamamını “eski kafa”lar sayesinde İyi Parti çatısına taşıdığımızı görüyorum…

Hâlbuki Türk siyasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir “1 Nisan” kongresi yaşayan ve Meral Akşener liderliğinde her kesimden insanın katılımıyla adeta bir halk hareketine dönüşen İyi Parti’nin bu yürüyüşünü ne yazık ki, dumura uğrattık. Sebepleri malum! Bunları Sayın Akşener’de biliyor partinin gönüllüleri de biliyor…

Ama bu ülke için “İyilik Yürüyüşü”ne ve Meral Akşener’e halkın hali hazırda verdiği bir avans var. Bundan sonra yapılacak olanlar ya bu avansın tüketilmesine yada ülkeyi yönetmek için İyi Parti’ye halk tarafından yeni krediler açılmasına sebebiyet verecek.

Allah’ta yardım ediyor. Nedeni ne olursa olsun 3-4 Ağustos’ta Ankara’da İyi Parti’nin “Büyük Kurultay”ı toplanıyor. Bu tarihi bir kurultaydır. Türk Milletinin geleceğine etki edecektir. Partinin yönetimsel yanlışlarından arınıp demokrasi rayına oturabilmesi için bu kurultay çok büyük bir fırsattır.

İyi Partililer ve Büyük Kurultay delegeleri susarak ülkelerine hizmet edemezler. “Medeniyet yolunu ancak cesurlar döşer” diye ölçüyü koymuş bir Meral Akşener’in partisinin mensupları; yanlışlar karşısında sessiz kalamaz. Siz görmezden ve duymazdan gelseniz bile Türk Halkı sizin vereceğiniz demokrasi mücadelesini çok yakından izliyor. Kendi partisi içinde hak ve hukuk mücadelesi vermeyenlerin cesurca memleketi yöneteceklerinden asla söz edilemez…

Bu nedenle İyi Parti “Olağanüstü Büyük Kurultay”ında partiyi yönetecek olan Genel İdare Kurulu (GİK) ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) üyelerini; tüzüğünde de yer aldığı şekilde demokratik teamül ve usullere uygun olarak “çarşaf liste” ile seçmelidir. İyi Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener ve arkadaşları unutulmamalıdır ki; haksızlık, hukuksuzluk ve olmayan demokrasiden yakınarak İyi Parti’yi kurmuşlardır. Şimdi “İyi Parti’de de demokrasi yok dedirtmemek” zorundadırlar.

Hep anlattım; malum kafalarla demokrasi olmaz! Onların olduğu yerde otun bittiği ve iktidarın geldiği görülmemiştir. Meral Akşener’in omuzlarında kendilerini yükseltenlerin, Akşener’i Cumhurbaşkanı yapma ve İyi Parti’yi iktidara getirme güçleri ve niyetleri yoktur. Onun için mücadelemiz demokrasi ile yanlışlardan arınma mücadelesidir.

Demokrasi diyerek İyi Parti’yi kurduğumuz bazı insanlar yapılacak bu kurultayda “çarşaf liste” ile demokratik bir seçim istediler diye delegeleri tehdit etmeye başladılar. Hani demokrattık? Ben de delegeyim. Ben de çarşaf liste deyip imzamı veriyorum. Allah’tan başka kimseden korkumuz yok. Hele sevdamız memlekete hizmet ise!

Sayın Genel Başkanım Meral Akşener; partinizin demokratik kanallarını açınız… Yol arkadaşlarınıza demokratik mücadele imkanı tanıyınız. Kim seçilirse seçilsin başımızın üstünde yeri vardır. Yaşadıklarınızı en iyi bilen sizsiniz! Burada benzer şeylerin yaşanmasına izin vermeyiniz.

İyi Partililer, cesur olunuz..cesur olmayanların ne kendine, ne partisine nede Türkiye’ye bir faydası olur! Gelin 3-4 Ağustos’u Ankara’da demokrasi şölenine çevirelim… İyi Parti’nin yeniden iktidara yürüyüşünü başlatalım!

 

 

Yakındır Gelecek (4)

0

Yoksa biri, Avrupa’nın güzelliklerini kötülüklerimizle karşılaştırsa, fikirlerin birbirine eklenmesiyle meydana gelen meyvelerini, bizim bir şahsın çalışmasının ürünü ile karşılaştırsa, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile tartıp ölçmekle bir onlara bakın bir de bizlere dese; Hristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etse; İslâmiyetin düşmanı olan gerilemeyi ona dost gösterse; feleğin ters dönmesine delildir. Çünkü ne bizim geriliğimiz İslâmiyetten ileri geliyor. Ne de Avrupa’nın ilerlemesi Hristiyanlıktan dolayıdır.

Böyle sanarak Avrupa’ya şiddetli bir meftuniyet ve düşkünlük göstermek yanlıştır. Bu sakat bakış; milletine karşı derin bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın meşru olmayan çocuğu olarak gösterir. Aynı zamanda onu ihtilâl fikrine götürür. Ona tahrip meyli verir. Aldatıcı cerbezenin yani doğru sanılan yanlışın neticesi olan asiliğe sürükler.

İsyankâr hiciv, tenkit ve iftiracılık hastalığına düşürür. Namusu hiçe saydırır. Kendi fir’avniyetini ilan ettirir. Dolaylı bir şekilde kendini över. Gurura girer. Bilmediği hâlde İslâma düşmanlık eder.

Bu yetmezmiş gibi firavunluk, benlik ve içine düştüğü gururun verdiği hüküm ile, milletine karşı cephe alır. Şer’an, dinen, aklen, hikmeten mükellef / yükümlü olduğu, milletine karşı duyması gereken şefkat hissini bir yana bırakır.

Bunun yerini hakaret hissi alır. Milletiyle bütünleşme, milletine karışma eğilimi yerini, ona karşı nefret meyline bırakır. Milletini sevme eğilimi yerini; küçümseme isteğine bırakır. Milletine saygı gösterme meyli yerini; başkalarını cahil görme meyline bırakır. Milletine merhamet arzusu yerini; büyüklenme arzusuna bırakır. Milletine fedakârlık karakteri yerini; parçalanma meyline bırakır.

Böylece hamiyetsizliğin, asılsızlığını gösterir. Böylece hakikat nazarında cânî ve nefret edilen biri olur çıkar. Tıpkı şu örnekte olduğu gibi:

Birisi Paris’te eğlence âleminde o biçim bir madamın giydiği elbiseyi beğenmiş olsun. Sonra o elbiseyi; camide muhterem bir hocaya giydirmek istesin. Bu haliyle nasıl ahmakcasına, cânice bir harekette bulunmuş oluyorsa, vasıflarını saydığımız kişinin de bundan farkı kalmaz.

Zira hamiyet / vatanseverlik hissi; millete karşı duyulan muhabbet, hürmet ve merhametin zarurî sonucudur. Onsuz olmaz ve illa yalandır, sahtekârlıktır. Millete karşı duyulan nefret ise, hamiyetin zıddıdır.

Mutaassıplara hücum eden Avrupa’nın kaselisleri / dalkavukları her biri yüz mutaassıp kadar, hatalı mesleğinde mutaassıptır. Taassup içindedir. Bunlardan birisi Şekspir’in medhinde yaptığı aşırılığı, şayet bir hoca o aşırılığı Şeyh Geylani’nin medhinde etse idi, kâfirlikle suçlanacaktı! Heyhat! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyyet?

Yazık ki, toplumsal hayatı faaliyet ve harekete geçiren çok hayatî ukde ve esaslarından, bizde gelişmeye başlayan yalnız edebiyat fikri olmuş. Özellikle şaircesine, aşırı hattâ edep kırıcı şekilde kalem oynatılmış.

Kendini beğenmişlik olan hiciv fikri almış yürümüş. Tahkir, hor görme, aşağılama arzusu ayyuka / göklere çıkmıştır.

Bu ise hakikî yol gösterişe karşı edepsizliktir ki, ancak birbirine saldırıyor.

Fakat millete ve İslâmiyete karşı olan üstü kapalı karşı çıkışları, o dalkavukların yüzlerine çarpmak lâzım! Bununla beraber, onların birbirini dinsizcesine hiciv ve yekdiğerini rezil etmeleri karşısında, kimbilir belki de bunu hak etmişlerdir diye düşünmekten; insan, kendini alamıyor doğrusu.

Denilmiştir ki: Bu milletin perişaniyet ve dağınıklığı sırf bilgisizlikten değildir. Bu milletin geri kalışına asıl neden şuydu: Kalp nuru ile arkadaşlık etmeyen fazla verimsiz zekâsı, kısır anlayışı idi.

Çünkü kalpten yoksun aklın, yalnız kalması; bu geri kalmışlık durumuna en büyük etkendir.

Bence en dehşetli hastalık asabilik / aşırı taraftarlık yani ölçüsüzlüktür. Zira her şeyi haddinden geçirmekle, aksülamel yaptırır. Ters tepkiye yol açar. Kalbi arka plana atan aklın tuttuğu yol doğru yol değil sapa yoldur. Engebelidir. Hatta tehlikelerle doludur. Akıl, ışığını kalbden almıyorsa; karanlıkta yol alıyor demektir ki, akıbeti meçhuldür. Işıktan mahrum gözün şaşkın kalışı gibi.

 

 

Sendikalaşma Hareketleri

Sendikalar, işçi sınıfının bir dayanağı olarak Sanayi İnkılabı’ndan sonra ortaya çıkmış ve yeni teknolojik icatların ve gelişmelerin de hazırlayıcısı olmuştur. Başlangıçta işçi eylemlerinin arkasında herhangi bir örgüt yoktu. Ancak,  daha sonra kurulan işçi kuruluşları sayesinde örgütlenme hareketleri hız kazandı. Bu sayede işçi hareketleri giderek güç kazanmaya başladı ve dolayısıyla sendikal hareketlerin yoğunlaşmasına zemin hazırlanmış oldu. Bugünkü sendikalara benzer sendikalar 1700’lü yılların başında İngiltere’de ortaya çıkmış ve çoğunluğunu mesleki sendikalar oluşturmuştur. Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Fransız İhtilâli, Avrupa’nın yaşantısında köklü değişikliklere sebep olmuş ve insan hakları, adalet, eşitlik, demokrasi gibi pek çok kavram sosyal hayatta kullanılmaya başlamıştır.

Türkiye’deki sendikalaşma hareketlerine bakacak olursak; Batı ülkelerindeki örneklere göre çok ileri tarihlerde ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde işçi sendikaları 1830’lu yıllarda, tarım işçileri arasında olmuş ve ilk grevler de bu dönemde başlamıştır. İmparatorluğun son yıllarında işçi hareketleri ve dolayısıyla sendikal faaliyetlerde bir hareketlenme olmuştur.

Cumhuriyet’in ilânından sonra işçi hareketlerinin ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin çok büyük etkisi olmuştur. Sanayileşme alanında esas atılım 1930 yılından sonra büyük fabrikalar kurularak ortaya çıkmış ve sendikal hareketlerin gelişmesine vesile olmuştur. Daha sonraki yıllarda, hak arayışı çerçevesinde, çeşitli meslek kollarında işçi ve işveren sendikaları kurulmuştur.
Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak benimsediğimiz sendikaların, işçileri ve işverenleri temsil hususunda daha demokratik ve daha uygun bir yapıya kavuşturulması için yeni düzenlemelerin yapılması gerekir. Sendikalar çalışanların ve iş verenlerin haklarının korunması, artan gelirden makul bir payın alınması ve gelir dağılımında dengelerin bozulmaması için toplumda çok önemli bir emniyet sibobudur. Geniş bir kitlenin kendi hakları için demokratik ölçüler içinde teşkilatlanması ve bu yolla toplum huzurunun sağlanmasında sendikalara büyük görevler düşmektedir. Bu bakımdan;  sendikaların zafiyet göstermemeleri için gerekli tedbirler alınmalıdır

 

Amerikancı Cemaat Partisi(ACP)!

08.Ağustos.2010 Tarihinde Yazmışım Yani Tam 9 Yıl Önce.. Demek Ben Anlatamadım ya da Dinlemek İşlerine Gelmedi! Şimdi Herkes Kahraman Kesildi;((

Türk siyasi hayatına yakın bir süreçte yeni bir parti daha katılacak. Böylece üstü kapalı yürütülen siyasi faaliyetler de aleniyet kazanacak. Doğrusu da budur. Bir parti üzerinden siyaset yapmaktansa çıkar ortaya kendine oy istersin.

Tarikatların, Osmanlı – Türk İmparatorluğu döneminde de siyaset yaptıkları, zaman zaman iktidar oldukları bazı siyaset bilimcilerce göre de dönemin siyasi partileri olarak kabul edildikleri bilinen gerçeklerdir.

Cumhuriyet döneminde gelişen ve değişen dünya koşulları çerçevesinde tarikatların siyaset üzerindeki etkisinin önüne geçilmek istenmişse ve bu sebeple bir takım yasaklar getirilmişse de, geldiğimiz nokta itibarı ile bunda başarılı olunamadığı görülmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarikatların faaliyetlerine resmen son verilmişse de bunlar yaşayan sosyal organizmalar olduğu için yeraltında faaliyetleri devam etmiş ve uhrevi amaçların yanında dünyevi hedeflerin tahakkuku için tarikat mensuplarının siyaset yapması ile günümüze kadar gelinmiştir.

Serbest Fırka uygulamasından bu yana Demokrat Parti ile devam eden tarikatların siyaset yapma gerçekliği, AKP iktidarı zamanında da artan bir kuvvet kazanarak sürmektedir. Ancak bu siyaset yapma isteğinin ikrarı, her nedense cemaat ve tarikatları yönetenler tarafından pek kabul görmez ve bu gerçek itiraf edilmez.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Demokratik Parti, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi, Refah-Fazilet-Saadet Partilerinin silsilesi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi ve hatta Ecevit’in Demokratik Sol Partisi; cemaat ve tarikatlarla yakın ilişki içinde olmuştur.

Cemaat ve tarikatlar, bu partilere adaylarını yerleştirerek onları meclise göndermeyi başarmış ve destekledikleri partinin iktidar olması halinde bu adamlarını bakanlık ya da bürokrasinin üst koltuklarına oturtmuşlardır.

Bu çalışmalar devletin bizzat kendisi tarafından da çeşitli nedenler ve zorunluluklar sebebi ile zaman zaman desteklenmiştir. Kenan Evren döneminde olduğu gibi.

Osmanlı dönemindeki hak ve imtiyazlarını, Cumhuriyet ile birlikte kaybeden cemaat ve tarikatlar; bu hak ve imtiyazları yeniden kazanabilmek için olağanüstü bir disiplin, fedakarlık ve çalışkanlık isteyen çalışmaları sürdürmüş ve bu günkü güçlerine ulaşmışlardır. Hatta bu konuda birçok şey mübah görülmüştür.

Tarikat ve cemaatlerin bu çalışmaları, milli devletten hoşnut olmayan dış güçlerle kesişmiş ve bu gruplar günümüze kadar işbirliğini sürdürerek gelmişlerdir.

Türk devletine ve Türk milletine, düşmanlık besleyenlerin açıktan mücadelesine karşın, bu tarikat ve cemaatlerin içinde yer alanlar, düşmanlıklarını üstü kapalı bir şekilde ve takiye yapmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.

Siyasal manada ümmetçilik kavramına sahip çıkılırken özellikle Türklük kavramı hedef seçilmiş ve her platformda Türk olmayanlar ya da Türk olsa bile kendini Türk görmeyenler desteklenmiştir. Bu gün Türküm diyemeyen bir başbakanın desteklenmesi gibi…

Kanaatimce Türkiye’de faaliyet gösteren cemaat ve tarikatlar son üç yüz yıllık süreçte milli olma fonksiyonunu yitirmiştir. Bunun başlıca sebebi tarikat ve cemaatlerin Türk toplumunun sosyal hayatındaki öneminin başta İngilizler olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Yahudiler ve nihayetinde Amerikalılar tarafından anlaşılması ve akabinde bu yapıların saydığımız devletlerin kontrolüne girmesinden kaynaklanmıştır. Milli Mücadele’nin başlangıcı ve devamınca, tarikat ve cemaatlerin tavrı, vurgu yaptığımız hususun en büyük göstergelerinden biridir.

Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar, ne yazık ki kendini siyasal İslamcı olarak tanımlayan bölücü Kürtlerle, bunlara maddi ve manevi nedenlerle teşne olmuş ve yabancı güçlerle işbirliği içinde olan insanların elindedir.

Bunlar mütedeyyin insanlarımızı, Allah’la aldattıkları kadar Allah’la da korkutarak dünyevi maçlarına ulaşmaya çalışmaktadır. Nihai ve aynı zamanda birinci hedef; işbirlikçileri ile birlikte önlerindeki en önemli engel olarak gördükleri milli devleti yani Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve Türk Milletini yok etmektir.

Siyasetle ilgilerinin olmadığını her fırsatta tuzaklarına düşürdükleri ve şartlı refleks verir hale getirdikleri masum insanlara tekrarlayan, bu cemaat ve tarikatlara; siyasetteki adamlarınıza, Türk yargısında, emniyetinde, bürokrasisinde, eğitim sektöründe, diyanet teşkilatında bu kadar örgütlenme ve Türk Ordusuna sızma çabasına ne lüzum var diye sormak gerekmez mi?

Tarikat ve cemaatler, dünyevi hedeflerini gerçekleştirmek için dış güçlerin desteği ile adam yetiştirmiş ve bunları cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuğu başta olmak üzere önemli koltuklara taşımayı başarmıştır. Ancak bütün bunlar, onların nefsine yeterli gelmemektedir. Hep daha fazlası istenmektedir. Daha fazlası ise yukarıda belirttiğim nihai hedeftir.

Türkiye’de son yirmi yıllık süreçte bir cemaat, özellikle dünyanın sahibi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri ve onu oluşturan güçler tarafından desteklenerek bu günlere gelmiştir. Bu cemaatin, ilgi sahasında öne çıkarılışında rahmetli Esad Çoşan’ın başına gelen kaza bile çok manidardır.

Şimdi bu cemaatin önderi kabul edilen zat, Amerika’da, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti’nin kaderini etkileyecek 12 Eylül referandumu ile ilgili çok önemli laflar ediyor. Mezarlıktakilere bile “evet” oyu verdirmek gibi… Mavi Marmara gemisinde yaşananlar hakkında İsrail’den yana tavır alan açıklaması da henüz çok taze. Bu cemaatin gazetesi ve yazarları ise AKP iktidarı döneminde tamamen siyasete soyunmuş durumda. Hoca efendinin gayri resmi sözcüsü Hüseyin Gülerce’de tam bir AKP ve “evet” propagandisti. Öyle ki; Gülen’i 12 Eylül’de Türkiye’ye oy vermeye davet eden Devlet Bahçeli’ye cevap anında Hüseyin Gülerce’den geliyor. Bunlar bana hiç tuhaf gelmiyor. Adamlar kendilerinden beklenileni yapıyor ve karşılığını da alıyor. Yani bedavaya çalışmak yok.

Türkiye’de AKP kurulana kadar birbirini yiyen cemaat ve tarikatlar, AKP kurulurken görünmez bir el tarafından bir araya getirilmiş ve bu birliktelik bu güne kadar çok güzel bir şekilde devam ettirilmiştir. Bu birliktelikten en büyük aslan payını ise Amerika’nın kucağına oturmuş, her şeyden anlayan hoca efendinin cemaati almıştır. Bunu gören şaşar beşer insanoğlu da cemaata kapak atarak oradan aldığı icazetle koltuk kapmaya çalışmaktadır. Bu döngü cemaati inanılmaz bir güce taşımıştır. Hem herkes bilir ki; Amerika’nın ve Yahudilerin icazeti olmasa dünyaya bu kadar yayılmak günümüzde mümkün değildir. Belki de onlarda geçmişte İngiltere Kralını veya Alman İmparatorunu irşad ederek İslam dünyasının mukavemetini kıran ataları gibi ABD başkanlarını irşad ediyor ya da bu işbirliğini müritlerine böyle anlamlı bir şekilde izah ediyorlardır!

Asla siyaset yapmayız takiyesini ısrarla sürdüren cemaatin, gösterdiği bu kadar siyasi tavırdan sonra biraz samimi davranarak partileşme zamanının artık geldiğine inanıyorum. Türk Milletini bu kadar aldatmak ve kullanmak büyük bir haksızlıktır. Eğer hoca efendi samimi ise bu haksızlığı gidermek için bir an önce partisini kurarak başına geçmelidir. Yetişmiş kadroları ile bir değil beş parti bile kurması mümkündür. Zaten gazete, televizyon, banka, okullar, müteahhit, sanayici ve bil cümle her maddi imkanda hazırdır. Onun için, böyle kaçak dövüşmeye gerek yok.

Eğer benim koyduğum ismi beğenmediyseniz başka bir isimde koyabilirsiniz. Yeter ki inancı kuvvetli, imanı sağlam ve İslam’ın kılıcı olan Türk Milletine karşı biraz samimi olun. Takke düşüp kel görününce, merak etmiyorum Müslüman Türkler sizin hakkınızdan gelir.

Meraklısına son söz; tarihte buna benzer örnekler görüldü ve baki kalan Türk Devleti ve büyük Türk Milleti oldu. Tarih tekerrürden ibaretse yine aynısı olacaktır. Unutmayalım ki; Allah her daim doğruların yardımcısıdır.

 

 

İstanbul Seçimleri ( 2 )

0

Boğazın üstüne yapılan köprüler,  altına yapılan tüneller, Marmaraylar, İstanbul Halkının AK PARTİ’ye teveccüh etmesi için kâfi gelmemiştir. Zira insanların değer ölçüleri büyük ölçü de değişmiş bulunmaktadır. Yapılan devasa hizmetler, muhteşem eserler dahi rutin hizmetler olarak mütalaa edilir bir hale gelmiş bulunmaktadır. Amiyane tabirle, insanlarımız yalpan hizmetleri adeta kanıksamış bulunmaktadır.. Diğer taraftan, İnsanoğlu yaratılışı ve tabiatı icabı olarak, yapılan yenilikleri çok kolay benimseyip, çok kolay ayak uydurmakta, buna mukabil, geçmişte yaşamış olduğu sıkıntıları ise, çok kolay ve çabuk unutmaktadır. Bu meyanda, Osmanlı Devleti zamanında boğazın üstünde köprüler, altında tüneller yoktu. Bunlar olmadığı için de Atalarımız olan Osmanlı, boğazdan sal ve sandallar ile geçmiş, fakat buna rağmen 600 yıl muhteşem bir medeniyetin sahibi olarak adaletle Dünyaya hükmetmiştir.

Fakat her ne olursa olsun bugün artık, köprü ve tünellerden vazgeçmek, vatandaşlarımıza sağlamış olduğu faydalarını inkâr etmek, abes ile iştigal olur. Öyle ki, köprüler, Boğazı geçen tüneller bu gün artık İstanbul ile adeta bütünleşmiş bulunmaktadır. Fakat siyasi iktidarlar tarafından, büyük masraflar yapmak suretiyle sadece, köprüler yapmak, tüneller inşa etmek, Dünyanın en muhteşem hava alanını hizmete açmak artık insanları memnun edip, seçmenlerin kendilerine oy vermeleri için kâfi gelmiyor. Nitekim kâfi gelmediği de 23. Haziran 2019 tarihinde yapılan İstanbul Mahalli Seçimlerinde çok bariz bir şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bugüne kadar AK PARTİ’nin İstanbul’da yapmış olduğu birbirinden muhteşem hizmetlerin benzeri, hiçbir iktidar döneminde yapılmamıştır.  Ancak, buna rağmen, İstanbul’a hiçbir hizmeti olmayan üstelikte, 3. Boğaz köprüne ve 3. Hava Alanına şiddetle karşı çıkan bir partinin adayı,  bu vilayete muhteşem hizmetler yapan,  devasa eserler bırakan AK PARTİ’nin adayına 800 bin fark yaparak, seçimi kazanmıştır. Bu itibarla, AK PARTİ Yöneticilerinin, İstanbul da 800 bin oy farkının nereden ve hangi sebeplerden meydana geldiğini çok iyi tahlil ve analiz edip,  değerlendirme yapmalarında mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

Her defasında yazıyorum. Tekrar yazmakta da hiçbir mahzur görmüyorum. Asıl marifet, Milletin gönlünde kalıcı bir yer bulabilmektir. Peki, bu nasıl olur, nasıl olacaktır. Âcizane kanaatime göre, önce Milli Eğitimden başlamak icap etmektedir. 17 yıllık Ak PARTİ İktidarı döneminde çok geç kalınmış olmakla beraber, zararın neresinden dönersen kârdır misali, Milli ve manevi değerlerine sahip bir nesil yetiştirebilmek gayesiyle, en kısa zamanda müfredat programlarının ve ders kitaplarının Milli ve manevi değerlerine sahip Vatandaşların duygu ve düşüncelerine uygun olarak hiç vakit kaybetmede yeniden hazırlanması icap etmektedir.

Ehemmiyetine binaen, şu  hususu ifade edeyim ki, Benim bu yazdıklarım ve yazacaklarım bilenmeyen şeyler değildir. Yeni Akit Gazetesi köşe yazarlarından değerli eğitimci yazar Ali Erkan KAVAKLI günlerdir köşesinde 17 yıllık AK PARTİ İktidarı döneminde ders kitaplarının halen ATEİST düşünce tarzına göre yazıldığını, Başkanlık sistemine geçtikten sonra dışarıdan tayin edilen tarafsız bakanın, Batı Dünyasının SEKÜLER Eğitim sistemine uygun bir şekilde müfredat programı hazırlatmakta olduğunu yazmaktadır. Hatta, hazırlanan bu programda İmam Hatip Lisesi mezunlarının Üniversiteye girişlerinde bazı engellemeler ile karşılaşacağı da bildirilmektedir. Ayrıca yeni programa göre tarih dersleri seçmeli ders olacakmış. Üstelikte bilhassa, Osmanlı Tarihi ile İslam Tarihi seçmeli ders olacakmış. Şayet bu haber doğru ise, bu tam manası ile bir ÇILGINLIKTIR. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, ben bu haberin doğru olabileceğine inanıyorum. Şayet, yazılan haberler yanlış ise, derhal tekzip edilmesi icap eder. Zira bunlar çok mühim meseleler olup, Milli Eğitimin temel esaslarını teşkil etmektedir. Aksi takdirde, AK PARTİ, mevcutlara ilave olarak üç tane köprü, beş tane daha hava alanı yapsa, hiç bir kıymet ifade etmeyecektir. Bu müfredat programı ile SEKÜLER düşünce tarzına göre yetiştirilen nesil de hiçbir zaman AK Parti’ye oy vermez,  gider diğer partilere verir. Nitekim de öyle yapıyorlar. İşte İstanbul seçimlerinden alınan netice, bunun en açık delilini teşkil etmektedir.

TRT’yi 17 yıldır AK PARTİ İktidarının tayin ettiği Genel Müdürler idare etmektedir. Aradan bu kadar uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, maalesef bu güne kadar TRT’nin lisanına ve programlarına hâkim olunamamıştır. Haber bültenlerinde halen olanaktan, olasılıktan, saptamaktan, koşuldan, yanıttan, gereksinimden geçilmemektedir. Güzelim sebep kelimesini ise zaten çoktan unutturdular. Kültürümüze ve konuşma lisanımıza uymayan bu kelimelerden adeta nefret ediyorum. Bu sebeple de TRT’nin haber bültenlerini gönül rahatlığı ile takip edemiyorum. Milleti Millet yapan esaslı unsurlardan birisi olan lisan birliğinin bozulması beni, bir hayli rahatsız ve huzursuz yapmaktadır. Şayet AK PARTİ İktidarının bu meseleyi halletmek hususunda bir irade ve düşüncesi var ise, pekâlâ, TRT Genel Müdürüne talimat verip, bu işi kökünden halledebilir. Bu güne kadar Sağ duyu sahibi insanların istek ve taleplerine bu kadar bigâne kalınmasını doğrusu anlamak mümkün değildir. Yoksa 17 yıldır bizim seçip gönderdiğimiz idarecilerimiz de bu işin ehemmiyetine müdrik değiller mi?  Çok açık bir şekilde ifade edeyim ki, bu ve buna benzer meseleler, Benim ve benim gibi düşünen milyonlarca insan için  en az, köprü yaymak kadar, tünel açmak kadar  ehemmiyet arz etmektedir.  Farzı muhal Köprü ve tüneller olmasa, ben de lüzumu halinde, Atalarımız Osmanlının yaptığı gibi, boğazı salla, sandalla geçerim, bundan da hiçbir kaybım olmaz. Sadece biraz zaman kaybetmiş olurum, o kadar.

CHP’nin iktidar olduğu zamanlarda, iktidara geldiklerinde, ilk iş olarak TRT Genel Müdürü derhal değiştirilir, O da vazifeye başladığının daha üçüncü günü, TRT de kullanılan  lisanımızın esasını teşkil eden kelimeleri yasaklamak suretiyle, bunların yerine kendi uydukça kelimelerini getirirlerdi.  Ders kitapları ise, yeni baştan kendi düşüncelerine uygun olarak yazdırıp, ilk ders yılına yetiştirilir idi. Milli Eğitim Bakanlığı da bütün yayın evlerine bir genelge göndererek ekli listede gösterilen kelimelerin hiçbir şekilde kullanılmamasını, kullanılması halinde ise, okullarda yardımcı ders kitabı olarak dahi okutulamayacağını bildirirdi. Böyle bir icraatın neticesi olarak da CHP.nin tabanı, ölümüne, her zaman  partilerine  destek olup, sahip çıkmaktadır. Ayni durumun ve sadakatin, AK PARTİ tabanın da olduğunu zannetmiyorum.

O yıllarda, Benim lisede okuyan çocuklarıma NEDEN kelimesi yerine SEBEP yazdı diye not verilmedi.  Bazı hocalar ile bu hususta bir hayli münakaşalarımız oldu. Daha sonraları da YANIT yerine CEVAP yazanlara not verilmedi.  Bunları Sizlerinde bildiğinizi tahmin ediyorum.. Çünkü geçmişte buna benzer hadiseleri hep beraber yaşadık.

Şu hususu da ifade edeyim ki, yapılan tayin ve terfiler de, bölgecilik yapılmaktadır Bu konuda şikayetler zaman  zaman iktidara yakın köşe yazarları tarafından da dile getirilmektedir.  Bu hususta söylenecek daha pek çok şey olmakla beraber, tabi ki her şey yazıya dökülemiyor

Tarafsız olarak tayin edilen bazı bakanlar, bulundukları bakanlıkta sanki bir iktidar değişikliği olmuş gibi lüzumsuz ve yersiz tayinler yapmak suretiyle personel arasında huzursuzluğa sebep olmuşlardır. Bunların hakkını kim koruyacaktır. Başka bir ifade ile haksızlığa maruz kalan bu personel, mağduriyetlerinin giderilmesi için hangi partinin iktidara gelmesini bekleyeceklerdir.

Ben, sade bir vatandaş olarak, hayatın içinden bildiklerimi, gördüklerimi yazdım.  Takdir edersiniz ki,  Benim her hangi bir art niyetim yoktur. Niyetim tamamen halisanedir Benim halkın memnuniyetini teminen, yerine getirilmesini talep etmiş olduğum hususlar, hiçbir surette büyük masraflar isteyen icraatlar da değildir. Sadece istikrarlı bir irade ile sıkı bir takip istiyori o kadar.  Benim bütün endişem, AK PARTİ’ye gösterilen teveccühün azalması suretiyle, 2023 yılında yapılacak olan Genel Seçimler ile Başkanlık seçiminin riske girme ihtimalidir.

Netice itibariyle, Memleketimizin dâhilde ve hariçte devasa problemleri bulunmaktadır. Bu meselelerin halledilmesi hususunda Hükümete yardımcı olamıyorsak bile, hiç değilse köstek olmayalım yeter. Zira ayni gemide yolculuk yapmaktayız.

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – XIII

İlk olarak Menderes, Sazak, Karaosmanoğlu, Menteşe gibi büyük arazi sahibi milletvekilleri sonradan aralarına katılan Bayar’la birlikte ABD’dekinden mülhem bir isimle Demokrat Parti’yi kurdular. Ardından Sovyetler Birliği’nin Kars ile Ardahan’ı talep etmesi ve Boğazlar’ın savunmasına ortak olma isteği Hükümeti düşündüklerini değil düşünmediklerini yapmaya itti ve Tezel’in dediği gibi Toprak Kanunu tartışmalarının izlerini silmek için reform tasarısına karşı en güçlü muhalefeti yapanlardan C.Oral Tarım Bakanı yapılarak yaklaşan seçimlere karşı tedbir alınmaya çalışıldı.1

Yazar, Toprak Reformu meselesine bir başka açıdan da bakmakta ve bu sosyal politikanın köylüyü araziye bağlayarak topraksızlık nedeniyle köylerden şehirlere büyük kitlelerle göçünü engellemek olduğunu yazmaktadır. Böyle bir nüfus artışının büyük şehirlerde meydana getireceği sub-proleter (alt gurup işçi) yığınların Türkiye’yi Sovyetler’in nüfuzuna sürüklemesinden korkulduğunu beyan eden Tezel, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun da gerekçesinde bunun “Yurtta sosyal sükûn arazi rejimiyle ilgilidir. Uygunsuz bir arazi mülkiyeti yapısı sosyal rahatsızlıklar doğurur” şeklinde olduğunu belirtir.2

Sonrasında ‘Tarımda Pazarlama ve Kredi Sorunları’nı ele alan Yazar, ihraç ürünleri için Devletin Fiskobirlik, Çukobirlik ve Kozabirlik gibi satış kooperatifleri birliği kurduğunu ve Osmanlı’nın son deminde kurulan TARİŞ’i geliştirdiğini ifadelendirmektedir. Bu kooperatiflerin sayısı 1938’de 30’a, 1950’de ise 148’e yükselecektir. Hükümetin tahıl piyasasına müdahale etmek için 1938’lerde Toprak Mahsulleri Ofisi’ni (TMO) kurarak Ziraat Bankası’nın buğdayla ilgili işlemleri ve silolarını bu kuruma devrettirdiğini belirten Tezel, tefecilerin elinde oyuncak olan köylüye tarımsal kredi sağlamak için Devletin Ziraat Bankası’nı yeniden örgütleme yoluna gittiğini söylemektedir. Zira 1937’lere kadar sürekli büyümesine rağmen çiftçilere pek bir faydası olmamıştır.3

Bunun yanısıra 1929’da kurulan tarım kredi kooperatiflerinin de geliştirilerek sayısının 1938’de 589’a, 1950’de 900’e ulaştığını tespitleyen Yazar, kooperatiflere üye sayısının da önce 4 binden 114 bine, sonra da 438 bine çıktığının bilgisini vermektedir. ‘Tarımla İlgili Teknik Personelin Eğitimi ve Teknik Yayma Çalışmaları’ bağlamında önce 1927’de orta dereceli tarım okullarının yeniden düzenlendiğini ve akabinde 1933’te Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün kurularak Alman Hocaların bile görev aldığını yazan Y.Tezel, tarımsal alanda asıl devrimin 1940’ta Köy Enstitülerinin kurulmasıyla yaşanacağını fakat bunun da büyük arazi sahipleriyle tutucu kesimlerin ısrarlı muhalefetine uğrayarak ‘Bolşevik uygulama’ muamelesi görerek önünün kesildiğini öne sürmektedir.4

Atatürk’ün başta Gazi Çiftliği olmak üzere çiftliklerini Hazineye bağışlaması (1937) sonrası kurulan Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’nun II.Dünya Savaşı yıllarında büyüdüğünü, ve uzun deneysel uğraşlardan sonra 1940’larda Rize’de bir çay fabrikası kurulduğunu aktaran Yazar, yine bu dönemde Kombinaların ve Devlet Üretme Çiftliklerinin de ihdas edildiğini paylaşır. Tarımda makine kullanımı ve girdilerin iyileştirilmesiyle de ilgili çalışmaların yapıldığını anlatan S.Tezel, bu amaçla hem Makine Kombinaları (1937) hem de Türkiye Ziraî Donatım Kurumu (1943) kurularak tarımda makineleşme politikası izlendiğini ifade etmektedir.5

Meşhur Marshall Yardımı sonrası tarımda traktör ve sunî gübre kullanımında adeta patlama yaşanacaktır. Yazar, bu ara Türkiye’nin dünyanın sayılı buğday ihracatçılarından biri olduğu bilgisini paylaşmaktadır. ‘Sulanan Araziyi Genişletme Çabaları’na da değinen Tezel, 1929 – 1936 Hükümet programlarında tarımsal alanlarda kuraklığın giderilmesi için 1,6 milyon lira ve 1938 – 1950 arası

içinse 150 milyon lira harcandığını yazmaktadır. Hükümetin tarımsal gelişme politikası temelde Yazara göre iki engelle sınırlanıyordu: 1-Köylü nüfusu geniş alanlara 40 binini üzerinde köy ve binlerce mezra olarak seyrek olarak dağılmıştı. Tarımsal verimliliği arttırmakla ilgili hizmetler adeta geniş bir alana atılan bir kova su gibi yetersiz kalıyordu. 2-Köylülüğün iktisadî ve siyasî gücünü arttırması büyük arazi sahiplerini ürkütüyordu.6

 

 

Yakındır Gelecek (1)

0

Irak’ın şahsında Türkiye’mize, Ortadoğu’ya ve İslâm Âlemi’ne bir göz atalım. Halimize bakıp, geleceğimizi görelim. Duruma muttali olalım. İçinde bulunduğumuz ortamı iyice anlayalım.

Teşhiste isabet edelim. Ki tedavide netice alabilelim. Bu ahval ve şerait içinde. Bu hâl ve şartlarda ne yapmak lâzım? Nasıl hareket etmek gerek? Nasıl bir çıkış yolu bulmak icap eder? Bunu iyi tespit etmeli.

Ki ancak bu şekilde sağlıklı bir usul ve metodu tayin etmek mümkün olur.

Aslında yol da yordam da yazılıp gösterilmiştir. Hepsi mevcuttur üstelik kendi dilimizde.

x

Ondokuz ve Yirminci yüzyıllarda Batı’nın estirdiği bir rüzgâr vardı. Sersemletici ve zehirleyici idi. Bu öldürücü rüzgâr, 21. asra başladığımız bu zamanda yine estirilmekte; doğulu insanın başını döndürmekte, sıhhatli karar vermesini güçleştirmekte, zorlaştırmaktadır.

İşte bu cereyan, bu akım şu zamanın medenî görüntüsü altında fonksiyon ve işlevini devam ettirmektedir. Bu “Medenî Engizisyon”dan başka bir şey değildir. Bununla müthiş ve dehşet verici vesîlelere başvurmaktadırlar.

Böylece zihinler; ifsat edici, çeşitli bozuk telkinata tabi tutulmakta. Menfî fikir aşılamalarına maruz bırakılmaktadır.

Bu şekilde Batı’nın “Medenî Engizisyon”u, meşru olmayan çocuklar oluşturmakta. Daha doğrusu, kendi çocuklarımızı, kendi insanımıza karşı tavır alacak şekilde zihinsel bir değişikliğe uğratmakta. Türklere, İslâmiyete ve Müslümanlara karşı duyduğu kinini yaşatmakta. Onlara karşı beslediği intikam hissini yürürlükte tutmaktadır.

Türk gençlerini, İslâm çocuklarını dinsizlik ve imansızlığa meylettirmek ve sürüklemek için, sinsi ve örtülü olarak çalışmaktadırlar.

Onları yapamasalar bile hiç olmazsa lâubali olmaya, inanç karşısında duyarsız kalmaya özendiriyorlar. Devlet, vatan, millet ve bayrak kavramlarını törpülüyorlar. Geçersiz ve manasız kılmak için dolaylı yollardan zayıflatıcı, menfî üfleyişlerde bulunuyorlar. Velhasıl onlar üflüyor, bizler de oyuna geliyoruz bilinçsiz şekilde.

Bundan sonra iş; millî ve manevî değerlerden boşalmış kalb ve dimağları Hristiyanlığa yönlendirmeye geliyor. Hristiyanlığa eğilim göstermelerini sağlamaya çalışıyorlar.

Bunun için Türk çocuklarının diğer İslâm gençlerinin İslâma şek ve şüphe ile bakmaları isteniyor. Bunu sağlamak için elden gelen çaba sarfediliyor. Üstelik bunlar ilim kisvesi altında yapılıyor. Güya bilimsel eserler yazılarak, Hz. Muhammed’in apak şahsiyetine leke sürülüyor.

Hattâ millî tarihimizi ve İslâm tarihini lekeli gösterecek hayali kitaplar yazarak bunu gerçekleştirecek birimler kurarak, olmadık senaryolar, görülmedik yazış biçimleri arasına dercedilip konuyor.

Kafalar karıştırılıyor. Dimağlar bulandırılıyor. Akıllar karıştırılıyor. Türk insanını, İslâm gençlerini İslâmiyetten soğutmak için kapılar aralanıyor. Bunun için en tehlikeli yalana başvuruluyor. Yarısı doğru olan yalana. Ki çürütülmesi en güç yalan budur: Yarısı doğru olan yalan.

Nitekim Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında her tarafta açılan Misyoner okulları; birçok amaçları yanında ayrıca belirttiğimiz hususları da yerine getirmek için kurulmuş müessese ve kurumlardı. Dikkatli olalım! Aynı şeyler bugün de yapılmak isteniyor! Yazık ne yazık ki bu yolda adımlar atılmıyor değil!

Gerçekten değerli okur! Aynı metoda, bugün de yapışmış ve başvurmuş bulunuyorlar. Aynı metoda bugün de sarılıyorlar. Sureti haktan geçinerek, İnsan Hakları maskesine bürünerek, Hıristiyan olmayan yerlere kiliseler açıyor, açtırıyorlar.

Bir bakıma köprübaşı edinip, özellikle Türk gençlerine bâtıl ve sapık kancalar takmanın uğraşı içinde yanıp tutuşuyorlar. Ne diyelim? Konuya safça bakanların, sorunu sadece bir insancıl hak veriş sananların kulakları çınlasın! Zehirin altın kupa içinde sunulacağı, bir an bile akıldan çıkmasın!

 

 

 

Avuntu

 

Avuntu ne biliyor musunuz
Gökyüzünde salınan bir uçurtma ipi
Kıyıyı döven içi boş bir kayık
Uçma ihtimali olan, yaralı bir kuş gibi

 

Kanmak nedir biliyor musunuz
Hani çöle düşmüşsünüz
Su ya hasret kalmışsınız da
Mataranızdaki bir damla suya razı gelmek gibi

 

Ayrılık nedir biliyor musunuz
Hani çat çat bir kış ayazında kalmışsınız da 
Küçük bir çıra ateşinde parmaklarınızı ısıtırken
Yanlışlıkla elinizi yakmışsınız gibi

 

Beklemek nedir biliyor musunuz
Hani yüksek bir dağa tırmanmışsınız da
Avazınız çıktığı kadar bağırmışsınız
Sesiniz size hiç geri dönmeyecekmiş gibi

 

Şiir nedir biliyor musunuz
Hani bir deniz ortasında açmışsınız yelkenleri
Martılarla, dalgalarla sohbet ederken
Bir balığın kuyruğundan size sıçrayan su gibi

 

Keder nedir biliyor musunuz
Hani uzatmışsınız elinizi sarı sarı buğday başaklarına

Ekmeği, açlığı, yokluğu, değirmeni konuşurken
Boğazınıza düğümlenen kelimeleri yutkunmak gibi

 

Yağmur nedir biliyor musunuz
Hani bulutlar indirirken gözyaşlarını yere
Şiirden, kaderden, kederden söz edip 
Bir bardak şekersiz çayı yudumlar gibi

 

Yetimlik ne biliyor musun
Alamadığın pamuklu şeker, giyemediğin kırmızı elbise
Alamadığın kitap, yazamadığın defter, tutamadığın kalem
Rüzgara yenik, boyun büken kır papatyası gibi

 

Ölüm ne biliyor musunuz
Soğuk bir taş, üstü çiçekle bezenmiş toprak
Adı çoktan konmuş, iç acıtan bir veda, bir sela
Geride ne bıraktığını bilmeyen yorgun bir yolcu gibi

 

 

 

 

45 Yılın Ardından Kıbrıs Gerçeği…

(1974 Kıbrıs Savaşlarının anısına…)

20 Temmuz 1974 sabahı uğruna savaşı göze aldığımız Kıbrıs konusu hala tüm sıcaklığı ile gündemimizde.

O sabahın Kıbrıs’ından, bugünün Kıbrıs’ına değişmeyen hiçbir şey kalmadı! Ada öncelikle ikiye ayrıldı!  Kuzeyinde Türkler, güneyinde Rumlar yaşıyor…

Güneyinde Türklerin izi dahi kalmadı! Kuzeyinde ise değişime uğramayan sadece gönderdeki şanlı bayraklarımız ve şehitliklerimizde yatan yüzlerce Kahraman…

Her 20 Temmuz geldiğinde o sabahın unutulmaz görüntüleri canlanır hafızalarda! Savaşın tüm acımasızlıklarıyla dolu bir ada; kan, ölüm, göçler, insan sefilliği hepsi bir arada…

Bir tarafta savaşın tüm acımasızlıkları yaşanırken; diğer tarafta ise kimisi adanın güneyinden kuzeyine, kimisi kuzeyinden güneyine savrulan, yaşama tutunmaya çalışan on binlerce insan…

Ne zaman biteceği belirsiz, sonu belli olmayan bir yaşam mücadelesi! Savaşın yaşandığı her yerde böyle değil mi zaten?

Ve…

O acılı yılların üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Kıbrıs adasında her şey öylesine değişti, bu yıllar içinde öylesine olaylar gelişti ki, yazmakla bitmez…

Ama değişmeyen yegâne şey insanların vatan belledikleri bu adanın yönetim şeklinin belirsizliği!

Bu belirsizlik özellikle de ada Türkleri için geçerli…

Dini, dili, örfü, geleneği, yaşam biçimi farklı iki halkın yaşamına ev sahipliği yapan bu adada; dünya devletlerince Rumlar tanınıyor, Türklerin adadaki hak ve hukuku yok sayılıyor…

Aslında 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetine son veren Rumlar, o süreçten beri bu devletin yasal kurucu ortağı Türkleri adada istemiyor! Ada yaşamını adeta onlara zehir ediyor.

Neredeyse 60 yıldan beridir bu olumsuzluğa çözüm aranıyor ama bir türlü bulunamıyor! Rumların Türklere bakışı değişmediği sürece bulunamayacak da!

45 yıl önce her iki halkın yaşamına yuva olan bölgeler belirlenmiş, ada halkı halinden memnunken, ‘hayır her iki tarafta bir arada yaşamalı’ diyenlerin varlığı adada ne huzur, ne de geleceğe güven bırakıyor! Ama bir taraftan da adanın güneyinde kurulu GKRY tüm dünyaca hala adanın yasal hükümeti olarak tanınıyor!

İşte bütün sıkıntı da burada!

Adanın kuzeyinde yaşayan Türklerin kurduğu KKTC devletinin kimliği var ama Türkiye’nin dışında bu kimliği tanıyan yok!  Uluslararası camiada Kıbrıs konusu ne zaman gündeme gelse; burada yaşayan,  devlet kuran Türklere sanki adada yoklarmış gibi davranılıyor!  Rum tarafı ise ada Türklerine azınlık haklarından bir fazlasını dahi vermeye yanaşmıyor!

Kıbrıs Türkleri bunun acısını öylesine çok yaşıyorlar ki! Adanın kuzeyine sıkışıp kalan bu insanlara, adanın Güneyinde yaşayan Rumlar öylesine insanlık dışı ambargolar uyguluyorlar ki; ne ticaret yapılabiliyor, ne de bir başka ülkeyle kültürel etkinlik…

Türkiye’nin yardımı olmasa adanın kuzeyinde yaşamak mümkün değil!

Rumlar adanın güneyine gelen turistlerin kuzeye geçmemesi için her türlü güçlüğü çıkarırken, Türk tarafına geçen Rumlara Türkler her türlü kolaylığı, hoşgörüyü gösteriyor.

Rumlar ise güneye geçen Türklere türlü engellemeler çıkarıp, araçlarını taşlamaya varan olmadık taşkınlıklar dahi yapabiliyor!

Rumların hukuksuz bir şekilde AB çatısı altına alınmasından sonra adada yaşanan gelişmeler giderek farklı zeminlere kaydı!

Özellikle ada çevresinde bulunan zengin doğalgaz ve petrol yataklarının varlığı, Doğu Akdeniz’deki bu zenginlikleri de içine alarak zaten stratejik özelliği olan bu adayı daha da stratejik bir yer yaptı.

Rumların bölge ülkeleri ve AB’ye üye ülkelerle yapmış olduğu enerji odaklı anlaşmalar, günümüz Kıbrıs’ında en çok gündemde olan konu.

Çünkü Rum tarafı bu zengin enerji kaynaklarının getirisini Türk tarafı ile paylaşmak istemiyor! Rumların bu hukuk tanımaz tutumu karşısında Türkiye hem kendi, hem de KKTC’nin uluslararası deniz hukukundan kaynaklanan hakkı gereğince bölgede sondaj çalışmalarına başlamış durumda. Ama bu defa da tüm dünya ağız birlikteliği etmişçesine Türkiye’nin bu faaliyetlerine karşı çıkıyor…

Her şey bir yana adanın bugünkü gerçeği ise şu:

Kuzeyde bir devlet, güneyde bir diğeri…

İki ayrı halk, iki ayrı bölge, iki ayrı yönetim…

Yani bir ada iki devlet!

Ada halkı; adalı olmanın zorluğu ile hayata tutunmaya, zor da olsa geçinmeye çalışırken; bu durum umurlarında bile olmayan, ada ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan kimi devletler, Kıbrıs Rum’unu anahtar yapmış, bölgedeki enerji kaynaklarının kapısından içeriye girmeye, bu zenginliklerden pay kapmaya çalışıyor!

Yaşanan gerçekleri değerlendirdiğimizde, adanın ikiye bölünmüş yapısı öylesine kemikleşmiş ki! Bu yapıyı birleştirmek artık pek de mümkün gözükmüyor!

Ancak bundan sonrasının gerçeği Kıbrıs Türklerinin, KKTC kimliğinin uluslararası camiada tanınması için Türkiye’nin atması gereken adımlardır.

İşte 45 yılın ardından Kıbrıs’ın gerçeği budur.

Savaşın o acımasız yüzünü gören, tüm acılarını yaşayan, yarım asırlık Kıbrıs gerçeğini bilen bir Kıbrıs Gazisi olarak bunca yıl sonra şu soruları sormadan da yapamıyor insan!

45 yıl önce Türk Askeri Kıbrıs’a gelmemiş olsaydı, adada Kıbrıs Türk’ü kalır mıydı? Türkiye bugün Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi olur muydu?

(20 Temmuz 1974 Kıbrıs savaşlarının 45’nci yıl dönümünde vatan ve vazife uğruna hayatlarını seve, seve feda eyleyen tüm şehitlerimize Allahtan rahmet, Gazilerimize sağlıklı bir yaşam diliyorum.)