31.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 548

Göründüğü Gibi Değil.

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinde, Meclis’te bir teşekkür konuşması yapar. Ancak böylesine önemli bir karar gününde yaptığı konuşma çok kısa sürmüştür.

Kimse bir anlam veremez. Bu kadar kısa konuşması üzerine siyasi çevrelerde çok çeşitli yorumlar yapılır.

Gerçek sebebi yıllar sonra kendisi şöyle açıklayacaktır:

“Diş protezlerimi yeni takmıştım, tecrübe devresindeydi, henüz alışamamıştım. Söz söylemeye başladığım vakit ıslık gibi sesler çıkıyordu veyahut ağzımdan düşüyordu. Dilime dolaşıyor, rahat konuşamıyordum. Ne yapayım kısa kestim.”

Yılmaz Özdil’in “Mustafa Kemal” isimli kitabından okuduğum bu hatıra, bazı önemli hadiselerin arka planının göründüğü gibi olmadığını anlatıyor.

Arkasında büyük stratejik hesapların, politik taktiklerin olduğunu sandığımız birçok olayın aslında basit insani davranışlardan kaynaklanmış olabileceğini gösteren örneklerden sadece biridir bu.

***

Demirel’in Erbakan’ı 4 Saat Süren Ziyareti

1980 öncesi politik gerilimin üst seviyede yaşandığı bir zamandı. Başbakan Süleyman Demirel’in Necmettin Erbakan’ı 4 saat süren ziyareti de çok çeşitli yorumlara yol açmıştı.

Çünkü 12 Eylül 1980 darbesine adım adım sürüklendiğimiz bir dönemdi.

“Demirel’in azınlık hükümeti Erbakan’ın kerhen desteğiyle sürüyor. Erbakan, desteği her an çekebileceğini söylüyordu. Kriz doğmak üzereydi.”

İTÜ’deki öğrencilik yıllarından beri arkadaş olan bu iki lider zaman içinde rakip de olmuş, işbirliği de yapmışlardı.

Doğmakta olan krizi önlemek için Demirel Erbakan’ı ziyaret ediyor.

4 saatlik “görüşme” sonrası Süleyman Demirel çıkıyor ve “Bunalımı aştık” mesajını veriyor, Türkiye rahatlıyor.

Uzun görüşmede çetin pazarlıkların geçtiği bu pazarlıkların hangi maddelerde yoğunlaşmış olduğuna dair basında birçok yorumlar yapılıyor.

Oysa olayın perde arkası hiç de göründüğü gibi değildi.

Erbakan işin aslını Güneri Civaoğlu’na şöyle anlatıyor:

“Aslında çok şey konuşmadık. Süleyman içeri girdi. ‘Necmettin çok yorgunum, şöyle bir uzanayım’ dedi. Odamda uzun bir kanepe vardı. Ayakkabılarını çıkardı. Uzanıp yattı. Biraz uyukladı. Sonra şuradan buradan konuştuk. İki eski arkadaş, güzel güzel sohbet ettik. Birkaç saat böyle geçti. ‘Hay Allah razı olsun, biraz açıldım’ dedi. Ayakkabılarını giydi, öpüştük, çıktı.”

Siyasi liderlerin çok anlam yüklediğimiz özel görüşmelerini veya bazı sıra dışı davranışlarının gerçek sebebi düşündüğümüz gibi olmayabilir.

Bu tür olayları değerlendirirken derin anlamlar yükleyen yorumları gördükçe bu iki olayı hatırlıyorum.

***************************

Liyakat ve Faydalılar

Yılmaz Özdil’in kitabında ilgimi çeken bir küçücük değerlendirmeyle devam edelim:

Mustafa Kemal ‘liyakat aşığıyım’ diyordu.

İşi ehline verirdi.

Çevresini ikiye ayırıyordu: Faydalılar. Lezzetliler.

Sevmediği halde faydalı’ysa, o kişiyi devlet işlerinde en üst makamlara getirmekten asla çekinmezdi.

Çok sevdiği halde, hep yanında olduğu halde, hiçbir mevkiye getirmediği arkadaşları vardı, onlara ‘lezzetli’ diyordu.

Bir liderin etrafında “lezzetlileri” bulundurması O’nun insani bir tavrıdır. Herkes gibi onların da etrafında huzur ve mutluluk duyacağı insanların bulunmasını istemesi anlaşılır bir şeydir.

Fakat devlet adamı özelliğiniz varsa devlet görevlerini “lezzetlilere” ve ehlinize (yakınlarınıza) değil, işin ehli olan “faydalılara” verirsiniz.

***************************

Parti Liderlerinin İlkeleri

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinden seçilen Belediye Başkanlarına tavsiyelerde bulundu:

“Verdiğiniz her sözü yerine getirin”,

“Belediyede kadrolarınızı liyakate göre oluşturun”,

Şeffaf bir yönetim uygulayın”,

“Her zaman hesap verebilir olun. Gerekirse bağımsız denetçilerle kendinizi denetlettirin”,

Yoksulların onurlarını zedelemeden, nakdi olarak yardımda bulunun”,

“Yolsuzlukların denetimi yapılacaksa mutlaka yetkin kişileri görevlendirin ve adaletli olun“,

Kentsel dönüşüme önem verin.”

***

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da partisinden seçilen Belediye Başkanlarına talimatlar verdi:

“Halkın tepkisini çeken her türlü davranıştan, lüksten, tavırdan, şatafattan, kibir, gurur ve çekişmeden uzak durun”,

“Herkesin derdini anlatabildiği kişiler olun”,

“Vaatlerinizi yerine getirin”,

“Etrafınıza pozitif enerji yayın”,

Yatay mimariye uymayan inşaatları yıkın.”

***

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de Belediye Başkanlarına daha adaylık sürecinde belli ilkeleri hatırlatarak bu ilkeleri kapsayan “İYİ Belediyecilik Yemini” ettirmişti:

“İyi Başkan lüks ve şatafat içinde yaşamaz”,

“İyi Başkanın kendisi veya yakınları devlet kaynaklarından zenginleşmez“,

“İyi Başkan personel alımlarında hısım akraba kollamaz“,

“İyi Başkan adildir, mütevazıdır, milli ve evrensel değerlere saygılıdır”,

“İyi Başkan ortak akılla karar alır”,

“İyi Başkan kimseyi küçümsemez.”

***

Liderlerin bu tavsiyeleri kısmen ortak, kısmen birbirini tamamlayan ilkeler.

Liderlerin inandırıcılığı kendi yetki alanlarında bu ilkeleri ne kadar uyguladığına bağlı.

Şimdi, liderlerin tavsiyelerini lütfen tekrar okuyun ve kendilerinin bu tavsiyelere hangi oranda uyduğunu düşünün.

Böylece Belediye Başkanlarının bu ilkelere ne kadar uyacağını tahmin edebilirsiniz.

SON SÖZ: Liderine bak, belediye başkanını al.

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – X

‘Sanayileşmede Devlet Kapitalizmine Kayış’ ara başlığında 1929 Dünya Ekonomik Buhranının Türkiye’deki yeni politika arayışlarına etkisini irdeleyen Yazar, 1930’da Fethi Okyar başkanlığında denenen Serbest Fırka’nın ülkenin siyasî hararetini ölçmek için kullanılan bir klinik termometre olduğu inancındadır. Ona göre yine aynı yıl hazırlanan ve hem Başbakanlık’a sunulan hem de Sanayi Kongresi’nde açıklanan “İktisadî Vaziyetimize Dair Rapor” doğrultusunda sanayileşmek için Devletin yatırım ve işletmecilik yapması fikri benimsenmeye başlanacaktır.

Osmanlı’nın 1830’lar ve 1840’larda yaptığı gibi devlet fabrikaları oluşturma fikrinin 1925’te önerilmesine rağmen TBMM’ce reddedildiğini fakat 1931’de hem CHP’nin parti programına girdiğini ve 1935’te yeniden şekillendirildiğini hem de 1937’de Anayasa’da Türk Devletinin temel niteliklerinden biri olarak ilan edildiğini söyleyen Tezel, 1947’de Devletçiliğin rafa kaldırılmasına ve sanayileşmede yeniden özel girişime ağırlık verilmesine rağmen 1980’li yıllara kadarki DP-AP-CHP iktidarlarında devlet sanayi kesiminin de özel teşebbüsler gibi büyüme gösterdiğinin altını çizmektedir.

Devletçiliğin tanımıyla ilgili yerli-yabancı yazarların görüş ayrılığına Atatürk’ün 1935’teki “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş bir sistemdir” sözüyle açıklık getirmeye çalışan Yazar, 1933-1937 arası Ekonomi Bakanlığı ve 1937-1939 arası Başbakanlık yapan Celal Bayar’ın “Bizim devletçiliğimiz ferdin teşebbüsünü destekleyen bir devletçiliktir” sözüyle de netlik kazandırma yolundadır.

‘Devletçilik ve Yönetici Kadroyla Yerli Varlıklı Sınıflar Arasındaki İlişkiler’ kısmında ise Y.Tezel, II.Dünya Savaşı sırasındaki tüccarların fırsatçılığı ve vurgunculuğunu çok keskin cümlelerle yeren İnönü’nün özellikle fiyatların birkaç kat yükselmesinden sonra iki olağanüstü uygulamayı devreye soktuğunu ve bunlardan birinin Varlık Vergisi (1942) diğerininse Çiftçiyi Topaklandırma Kanunu (1945) olduğunu aktarmaktadır. Bunlardan ilkiyle 463 milyon lira vergi toplanması bir yana İstanbul ve İzmir’deki gayrimüslim tâcir ve sanayicilerin gücünün kırılarak Müslüman-Türk işadamlarına alan açıldığını savunan Yazar, bunun varlıklı kesimlerle ilişkileri zedelemekle kalmayıp varlıklı Müslüman-Türkleri de ürküttüğünü öne sürmektedir.

Büyük arazi mülklerini kamulaştırmaya yönelik hükümler taşıyan Toprak Reformu Kanunu’nun ise ertesi yıl DP’nin kuruluşunda yer alacak olan Adnan Menderes, Fevzi L. Karaosmanoğlu ve Emin Sazak gibi büyük arazi sahibi milletvekillerince Meclis’te şiddetli muhalefetiyle karşılaştığına değinen Tezel, Cumhurbaşkanı İnönü’nün başta sert gitmesine rağmen zamanla varlıklı çevrelere ödün vererek Adana’nın büyük toprak ağalarından Cavit Oral’ı kanunu yürürlüğe koymakla görevli Tarım Bakanı olarak atamasının projeyi kadük kıldığını belirtmektedir.

“Sanayi Sektöründeki Gelişmelerle İlgili Genel Gözlemler” başlığındaki sekizinci bölümde Yazarımız; sanayi sektöründe hâsıla ile istihdamın büyümesi ve işgücü verimliliğindeki değişmeler, sanayi sektöründeki yatırımlar, bazı mamûl mallar ile maden ürünlerinin ve elektirik enerjisi üretiminin gelişmesi, imalat sanayisinin yapısındaki değişmeleri ele almakta; 1923 – 1950 dönemindeki sanayileşmenin belirgin özelliği olarak da ‘ithal ikamesi’ni vurgulamaktadır. “İthal ikamesi olmasaydı II. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde Türkiye dış satın alma gücünü büyük ölçüde yatırım ve ara malları ithalatına yöneltme olanağı bulamazdı” demektedir.

“Hükümetin sanayileşme Politikası ve Kamu Kesimi Sanayi Programları” başlıklı dokuzuncu bölümdeki ‘Sanayi Kesiminde Özel Birikime Sağlanan Doğrudan Destekler’ dudak ısırtan türden.. 1913’ten beri geçerli olan Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun 1927 yılında 15 yıl geçerli olmak üzere yenilendiğini bildiren Y.Tezel, kanunun tanıdığı kolaylıkları ise şöyle sıralıyordu:

* Hazine arazilerinden 10 hektara kadar bedava arazi, * Özel telgraf ve telefon hattı yapanlara hem harç ve damga resmi olmaksızın izin hem de hatlar için bedava direk, * Ruhsat masrafları ve vergiden muafiyet, * Her türlü hammadde-alet-yedek parçanın irsaliyesiz ve gümrüksüz taşınması, * Devlet demir ve deniz yollarında % 30 indirimli tarife, * Bakanlar Kurulunca şirketlere imalat değerlerinin % 10’u kadar pirim ödenmesi, * Kamuca satın almalarda ithal ürünlerden % 10 pahalı olsa bile tercih mecburiyeti, * 25 yıllığına bölgesel üretim tekeli ayrıcalığı.

 

 

Gereği Düşünülmüş Kader

 

Yağmur karıştı baharın ağrısına şiir gibi yağıyor
Mart ayını çoktan geçmiş kara gözlerimin içine içine
Geçer dediğim, geçer dediğin ne varsa geçmedi işte
Hiç durmadan not düşüyorum kalbimin kuytu yerlerine
Eski bir şarkının güftesine yazınca o kayıp günleri
Çizilmiş plaklar gibi tutukluk yapıyor şarkı aynı yerde
Ezberim bozulmaz, boynum doğrulmaz, çektim sineye
Şimdi söyle bana, kanamış olmam, kanmış olmam neyi kurtarır

 

Körebe oynar gibi hayat, gözümün bağını çözünce
Gördüğüm her ağaç üzerime devriliyor
Hadi bi gayret diyorum hadi bi gayret
Bir ağaç, diğer ağaç, öteki beriki derken
Kan ter içinde bir yüz maviyi arıyor gözlerim
Hayallerimin içinden ben bana koşuyorum
Ne kadar da çok yorulmuşum, ne kadar da çok yalanmışım
Şimdi söyle bana, kim tamamlayacak sona doğru bu koşuyu

Açılmayan kapı, yağmura yenik pencere
Dikenli kaktüslerin menekşeye çalımı
Ölümü hatırlatan mezar sessizliği gibi suskunluk
Rüzgâra karışan hüznüm, ağlayan gözüm
Tel tel beyazlamış saçlarım, dökülen dişlerim
Gözümün taaaaaaaaaaa bebeğine durmadan bakan annem
Çocukluğuma kaçıyorum, erken büyüdüm ya ben
Şimdi söyle bana anlattığın hangi masala inanayım

Boyun büktüren kimsesizliği aldım omzuma da kaldıramadım
Yaşım kadar yükü var üzerimde yetimliği yetimliğin yetimliğin 
Senden ne eksik ne fazla boğazımdaki düğüm
Söyleyeceklerimin hepsini demedim sana, diyemedim
Aynı anda doğup aynı anda ölmenin hikayesi uzun
Var say ki dayanamadım, yarım bıraktım kitabı orta yerinde
Şimdi söyle bana kaç defa kırılır bu kara kalem
Gereği çok önceden düşünülmüş bir kadere…

(zeytin kelimeler)

 

 

 

Serdengeçti… Geldi Geçti

0

Muharrir, edip ve hatip Yavuz Bülent Bakiler, kitabı hakkında şunları yazıyor:

1955-1960 yılları arasında sabahtan öğlene kadar fakülteye gidiyor, öğleden sonraları hemen hemen her gün vaktimi Serdengeçti yazıhanesinde geçiriyordum. Oraya, çok çeşitli kişiler geliyordu. Bazen hiç bilmediğim, duymadığım, okumadığım konular konuşuluyor, tartışılıyordu. Osman Yüksel de çok nüktedan bir kimse idi. Nükteler, onda bir Akdeniz bereketiyle sıradaydı. Anlattıklarını yazıyordum. Doğrusu bu kitapta okuyacaklarınız ondan dinlediklerimdir.

Osman Yüksel, Türkçü-Turancı düşünceler içinde yaşayan bir kimse idi. Şiddetli ölçüler içinde bir antikomünistti.

Mücadeleci bir mizaca sahip olduğu için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfında okurken fakülteden kovulmuş, sıkıyönetim mahkemesine verilmiş, tabutluklarda büyük çileler çekmişti.

Bütün suçu, komünizme karşı olmak, Anafartalar’daki Adliye binası önünden Ulus Meydanı’na kadar komünizmi tel’in eden cümleler atarak yürümek, sonra Ulus Meydanı’nda İstiklal Marşımızı söyleyerek dağılan fakülteli arkadaşlarıyla birlikte olmaktı.

Yavuz Bülent Bakiler, lise tahsilini Sivas’ta tamamladıktan sonra Hukuk Fakültesi’nde okumak üzere babası tarafından Ankara’ya uğurlanırken ‘Ankara’da fakülteye kaydını yaptırdıktan sonra ilk işin Osman Yüksel’i bulmak olmalı. Sonra da Türk Ocağı’na gidip kendine çevre edinmelisin.’ Tembihatı ile yola çıkmıştı.

Tam bir Müslüman-Türk edebiyle yetişen Bakiler söylenilenleri aynen yaptı. Hukuk Fakültesi’nde meslekî eğitimine devam ederken, Serdengeçti’nin nezdinde hayat eğitimi de başladı. Serdengeçti’nin; evi, işyeri, dergi idarehanesi, misafir kabul mekânı olan; hacmi küçük, fonksiyonu; gönülleri ve zihinleri, cihanı ve ummanları dolduracak kadar muazzam ölçülerdeki dergâhı adeta bir akademi gibiydi. Yavuz Bülent Bakiler’in; babasının söyledikleriyle ve okuttuğu makalelerle teşekkül eden fikir dünyası, dünya görüşü, meselelere bakış açısı o akademide ve Türk Ocakları Genel Merkezi ile aynı binada faaliyet gösteren Türk Ocakları Ankara Şubesi’nde gelişti ve kökleşti. Fıtratından ve aile çevresinden gelen hususiyetlerini kaybetmeden… Çünkü Bakiler, ‘mücadeleci‘ olmakla, ‘kavgacı‘ olmak arasındaki sınırları, Sivas’ta iken kalın hatlarla çizmişti. Ankara’da fikir hamûlesini tamamladığı çevredeki bazı insanların, kılık kıyafetlerinden, rahat hareketlerinden hiç etkilenmedi. Saygılı, ölçülü, düzgün görünümlü ve saygı telkin eden, samimi olmakla birlikte belli belirsiz mesafe koyan davranışları hep aynı kaldı. Elbette sövene dilsiz hakaret edene sessiz, vurana elsiz değildi. Fakat hiçbir zaman dilini, sesini ve elini, muhataplarının seviyesinde kullanmak mecburiyetinde kalmadı. O, muhatapları üzerinde müessir olmak için bağırıp çağırmaya lüzum olmadığını Tevfik İleri’den öğrenmişti.

***

Yakın Plan Yayınları’nın 181. kitabı olarak yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 302 sayfalık eserinde Bakiler, bu akademideki günlerini anlatıyor. Oradaki atmosferi günümüze ve yarınlara aktarıyor.

***

Türkçe ile alakalı ilk dersi Serdengeçti’den alıyor:

Annenin babanın, konu komşunun bilmediği, anlamadığı kelimeleri sakın kullanma. Doğrudur, dil canlı bir varlıktır. Zamanla dile birtakım yeni kelimeler girer. Birtakım kelimeler de dilden çıkar. Amenna! Ama sakın yenilik olsun diye milletimizin bin yıldan beri kullandığı, şiirine, nesrine, türküsüne, atasözüne kattığı tamamen Türkçeleştirdiği kelimeleri dilimizden çıkarıp atma! Bu, 500 yıllık bir çınarı kökünden söküp atarak, ‘Bu Osmanlı devrinden kalmadır!’ diyerek yerine bir akasya fidanı dikmeye benzer. Böyle bir anlayışın bize dünyalar kadar zararı olur da, kıl kadar faydası dokunmaz. Bizim dilimiz Türkçedir. Türkçe asırların ve milletimizin dilidir. Bir de öz Türkçe vardır ki, belirli bir topluluğun lakırdısıdır. Sakın öz Türkçe denilen köksüz, öksüz lakırdılara meyletme. Zamanla göreceksin, bu öz Türkçeciler İslâmiyet’e düşman oldukları için İslâm’la gelen, yerleşen, dal budak salan kelimelerimize de düşmandırlar. Bin yıllık Arapça asıllı kelimeler yerine zıpçıktı tilcikler uyduruyorlar.

Serdengeçti’den espriler:

Baskılara dayanamayıp halasının ‘İsmet‘ adındaki kızıyla evlenmek mecburiyetinde kaldı. Ahmet Sâlim adı verilen oğlu, daha ‘baba‘ diyemeden, yanlış beslenme sebebiyle öldü. Serdengeçti üzüntüsünü veciz bir espriyle Yavuz Bülent Bakiler’e duyurdu: ‘Nedir benim bu İsmetlerden çektiğim? Bir İsmet (İnönü) hürriyetimi yok etti. Öteki İsmet, zürriyetimi bitirdi.’

*

Serdengeçti’ye takılmaktan zevk alan bir arkadaşı, bir gün O’nun damarına bastı:

Sen sağ mısın, sol musun?

Serdengeçti, anında cevap verdi:

Yaşadığım müddetçe sağım.

*                                                                                                                                                                                 146-176. Sayfalar arasında Serdengeçti’nin Bakiler’e gönderdiği mektuplardan 9 tanesi var. Diğerleri ‘başımıza dert olur‘ endişesiyle Bakiler’in babası tarafından 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra yakılmış. 21 Haziran 1979 tarihli son mektubundaki şiir, ‘ağıt’ gibidir:

Manastırlar, Plevneler bizsizdir

Yosun tutmuş camilerin ıssızdır

Boynu bükük minareler öksüzdür

Açmaz olmuş kızanlığın gülleri

Biz neyledik o koskoca elleri

Zafer zafer der eserdi yelleri

Biz neyledik o koskoca elleri…

Sonraki sayfalarda Serdengeçti’nin hastalığı, ‘Ayasofya’ başlıklı şiiri yer alıyor.

Osman Yüksel Serdengeçti, Türk doğmakla iktifa etmemiş, Türklük için Türk’ce ve Türkçe düşünmüş, Türk olarak yaşamış, kendisi gibi insanların yetişmesine vesile olmuş bir insandı. Yavuz Bülünt Bakiler’e Mehmet Âkif Ersoy’u sevdiren O’dur. 27 Mayıs’ın ihtilâl değil, âdi bir hükümet darbesi olduğunu, Thomas Carlyle isimli Fransız yazarın varlığını, Kâzım Karabekir’in Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasındaki mühim rolünü ve Turancılık fikrini pekiştiren de…

267-275. Sayfalarda Serdengeçti’nin 3 şiiri bulunuyor.

Ankara Ulucanlar Cezâevi Müzesi’nde bulunan hâtıra kartpostalındaki şiiri:

Akşam olur kapılar kilitlenir

Kimi kumar oynar, kimi bitlenir.

Yıkılası hapishâne damları anam,

Yandım Allah yandım, daha mı yanam?

YAKIN PLAN YAYINLARI:

Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.trwww.yakinplan.com.tr

SERDENGEÇTİ OSMAN YÜKSEL:

1917 yılında Akseki’de doğdu. 10 Kasım 1983 Perşembe günü Ankara’da rahmet-i rahmana kavuştu. Cenazesi, binlerce okuyucusunun dostunun ve de sevenlerinin iştirâkiyle Hacı Bayram Camii’nden kaldırıldı. Ne saygı duruşu ne çelenk, ne şu, ne bu… Tabutunu musalladan alanlar, bir süre O’nu başlarının üzerinde taşıdılar.

66 yıllık ömrü büyük fırtınalar içinde geçti. Çileli bir hayat yaşadı. Serdengeçti isimli dergisini 1947-1962 yılları arasında ancak 33 sayı çıkarabildi. (Serdengeçti Dergisi’nin bütün sayıları, tıpkıbasım olarak 528 sayfalık kitap hâlinde 2016 yılında Türk Edebiyatı Vakfı tarafından yayınlandı.

Serdengeçti hakkında, yazıları dolayısıyla 53 defa kovuşturma açıldı. 80 defa mahkemeye verildi. 8 defa hapishâneye düştü. 4 yıl 2 ay hapis yattı.

1965 yılında Antalya’dan Adalet Partisi milletvekili olarak Meclis’e girdi. 1967’de Meclis’e kravatsız geldiği, Atatürk ilke ve inkılâplarıyla bağdaşmayan tutum ve davranışlar içinde bulunduğu ve parti disiplinine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle Haysiyet Divanı kararıyla Parti’den ihraç edildi.

1949-1983 yılları arasında Serdengeçti Yayınları sâdece 32 kitap yayımlayabildi. Bu yayınlar arasında: *Bir Nesli Nasıl Mahvettiler? *Bu Millet Neden Ağlar? *Gülünç Hakikatler, *Mabedsiz Şehir, *Mevlânâ ve Mehmet Akif, *Müslüman Türk Çocuğunun Şiir Kitabı, *Radyo Konuşmaları, *Türklüğün Perişan Hâli, *Kara Kitap dikkat çekmektedir. (Sonuncu kitap Prof. Dr. Cemal Kurnaz tarafından derlenip bastırılmıştır.)

Hakkında yazılan kitaplar:

*Cemal Kurnaz: Deli Rüzgâr – Osman Yüksel Serdengeçti. Kurgan Edebiyat-Berikan Yayınevi, Ankara 2012 *A. Rahim Balcıoğlu: Osman Yüksel Serdengeçti. Mihrabat Yayınları, İstanbul 2016

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER:

23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dört yıl Ankara Radyosunda çalıştı.

1969-1973 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşavirliği görevinde bulundu.

1976-1979 yılları arasında Ankara televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak naklen tâyin edildi.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Bakanlık Müşavirliği’ne alındı. Kültür Bakanlığı’ndan Başbakanlık Müşavirliği’ne nakledildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Televizyon kanallarında birçok kültür ve gezi programı hazırlayıp sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve televizyon programları dolayısıyla kendisine yirmi sekiz armağan verildi.

Şiir Kitapları: *Yalnızlık, *Duvak, *Seninle, *Harman. Antolojileri: *Şiirimizde Ana, *Sivas’a Şiir.

Nesir Kitapları: *Üsküpten Kosova’ya, *Türkistan Türkistan, *Âşık Veysel, *Elçibey, *Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali, *Sözün Doğrusu 1 -2, *Sevgi Mektupları, *Gidenlerin Ardından, *Ârif Nihat Asya İhtişamı, *Tabuları Yıkmak, *Muhsin Başkan, *Unutamadıklarım, *Gönlümdekiler ve Ötekiler, *Kılıçlar ve Kalemler, *Sorgular Savunmalar, *Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır.

Ayrıca Azerbaycan edebiyatından Hasan Hasanov’un *Brüksel Mektupları ile Bahtiyar Vahabzade’nin *Feryat, *İkinci Ses, *Nereye Gidiyor Bu Dünya, *Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler) adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirdi.

Hakkında yazılar kitaplar: Selçuk Karakılıç: *Yavuz Bülent Bâkiler’e Armağan: Size Derisi Yayınları, İstanbul 2006, Oğuz Çetinoğlu-Mehmet Şâdi Polat: Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı. Yakın Plan Yayınları, İstanbul 2016.

 

KUŞBAKIŞI:

TANRININ KIRBACI – ATTİLA:

Yalnız Türk târihinin değil, dünya târihinin tanıdığı en büyük cihangir olan Attila 400-453 yılları arasında yaşadı. Asya Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Teoman’ın oğlu Mete Han’ın  (M.Ö. 234-M.Ö. 174) 19. kuşaktan torunudur. 445 yılında Avrupa Hun İmparatorluğu’nun hâkanı oldu. Avrupa kıt’asının üçte ikisinden fazlası, yönetimi altındaydı. 53 yaşında iken o gün evlendiği İldiko isimli eşi tarafından zehirlenerek öldürüldü. Aşırı içkiden, buran kanaması sebebiyle öldüğü de ileri sürülmektedir.

Marcel Barion, Ekrem Uğurlu tarafından Türkçeye çevrilen 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 304 sayfalık eserinde Attila için şunları söylüyor:

*Kavimlerin sarsılması, bütün dünyanın korkması için doğmuş adam!                                                                     *Tuna kıyılarından Çin Şeddine kadar uzanan geniş imparatorluğun tek hükümdârı…                                        *Milleti adına, dünyanın hâkimi olmak isteyen Büyük Hun Başbuğu…                                                                  *’Eceli gelen, rahat yatağında da ölür‘ diyerek düşmanları üzerine atılan yiğit savaşçı.                                              *Avrupa’yı yetim bırakan savaşlar târihi onunla yazıldı…                                                                                  *O’na, ‘Flagellum Dei’ dediler: ‘Tanrı’nın Kırbacı‘ …                                                                                         *Günaha batan Hıristiyanları cezalandırmak için Tanrı’nın gönderdiğine inanılan insan…

PAROLA YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Yılanlı Ayazma Sokağı Nu: 8, Örme İş Merkezi Kat: 1 Topkapı, Zeytinburnu, İstanbul. Telefon: 0.212-483 47 96 Belgegeçer: 0.212-483 47 97 e-posta: parolayayin@gmail.com // www.parolayayinlari.com

 

KARİKATÜRLERLE SULTAN İKİNCİ ABDÜLHÂMİD HAN:

Osmanlı Cihan Devleti’nde, 622 yıl boyunca 36 pâdişah vazife gördü. Bunların içerisinde hakkında en çok konuşulan kişi Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır. O’na ‘Gök Sultan‘ da denildi, ‘Kızıl Sultan‘ da… İkincisini anlamak mümkün değildir. Ülkemizde ‘kızıl‘ denildiğinde ya ‘Moskof uşağı‘ akla gelir veya ‘çok insan öldüren…’ Bu iki sıfat da O’nunla alâkalı değildir. Hüküm sürdüğü 33 yıl içerisinde bir tek kişi için bile idam fermânı imzalamamıştır.  Abdülhâmid Han’ı aşırı derecede methetmek de zemmetmek de gerçekçi değildir. Elbette hizmetleri de olmuştur, yanlışları da… Her hareketini o dönemin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir. Tahta oturduğunda, O’nun yaşından daha uzun yıllar devlet tecrübesine sâhip, bir kısmı Osmanlı’dan çok yabancı devletlerin lehine çalışan pişkin, kurnaz ve (ağır bir itham olsa bile, söylenmesiyle haksızlık edilmiş olunmayacak) ‘hâin‘ yöneticiler vardı.

Tahta geçişinden itibâren batılı ülkelerin dayatmasıyla yürürlüğe konulmuş reformların sebebiyet verdiği siyasî krizler, stratejik oyunlar ve iç gerilimlerle sâdece iç muhaliflerinin değil, dünya çapındaki karikatüristlerin de hem ilgisine mazhar olmuş, hem de hışmına uğramıştı. Lehinde söylenenler, aleyhinde söylenenlerin yanında devde kulak bile değildi. Çünkü büyük bir vatanseverlikle Osmanlıyı parçalamak isteyen dış güçlerle, bu arada Filistin’i satın almak isteyen Siyonistlerle tek başına mücâdele etmişti. Aleyhindeki güçlerin azgınlaşmaları için başkaca bir tutum sergilemesine ihtiyaç yoktu.

O’nu sıfırlamak isteyenlere karikatüristler de katıldı. Hem de sürüyle… Çünkü Sultan aleyhindeki her çizgi için şişkin zarflar alıyorlardı. Bâzıları O’nu çizgileriyle darağacına çıkardılar. Bâzıları kan dökücü bir despot, bâzıları soykırımcı bir faşist olarak resimlendirdiler.

Necmettin Alkan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 304 sayfalık çalışmasında Türk karikatüristleriyle birlikte Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan, Rus ve Yunan karikatüristlerinin de çizgilerine yer vermiş.

Karikatürlerle Sultan İkinci Abdülhamid Han isimli eser, Osmanlı Devleti’nin şahsına münhasır padişahını ve dönemini propaganda ve gerçek arasındaki karikatürler eşliğinde sergiliyor.

Konu edindiği pâdişah gibi, nev’i şahsına münhasır bir eser…

KRONİK KİTAP:

Ömer Avni Mahallesi, Balçık Sokağı Nu: 6 Gümüşsuyu, Taksim – İstanbul.Telefon: 0.212-243 13 23, Belgegeer: 0.212-243 13 28 e-posta: kronik@kronikkitap.com // internet: www.kronikkitap.com

 

Târih Ve Felsefe Üzerinden KÜLTÜR SAVAŞI Türklük Düşmanlarının Cephânesi:

İbrahim Okur, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu Makine Yüksek Mühendisidir. Ayrıca İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’ne bağlı İşletme Bilimleri Enstitüsü’nün Uluslararası İşletmecilik Bölümü’nden diploma almıştır. Yayınlanmış 12 kitabı bulunan yazar, 11,5 X 17 santim ölçülerindeki 287 sayfalık eserinde; Cumhuriyet döneminde, özellikle de son 10 yılda, içerideki ve dışarıdaki düşmanlarımızın yalanlarını, iftiralarını ve Türk düşmanlığının felsefî arka planını inceliyor. Yazar, ‘dış düşmanlar‘ olarak adlandırılan güçlerin isimlerini de veriyor: İngiltere, Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya… Ve bu ülkelerin yıpratma taktiklerini de açıklıyor: Bizleri Türkiye’nin etnik yığınlar topluluğu olduğuna inandırmak. İkinci safhada da toplulukları birbirine karşı kullanmak… İçeriden de Türklük düşmanlarının değirmenine, bilerek veya bilmeksizin su taşıyanların varlığından söz ediyor. Yine yazarın ifâdesine göre bütün bunlar hakkında kamu kesiminin bilgisi vardır. Fakat manzaranın bütününü inceleyen bir çalışma mevcut değildir.

Yazarın maksadı: şiddetli bir kuşatma altına alındığımızı göstermek. Bu hizmeti de şahsî kanaatleri olarak değil, dış güçlerin kendi beyanlarına dayanarak ve kaynak göstererek gerçekleştirmeye çalışıyor. ‘Çalışıyor‘ çünkü olup bitenlerle; yetkili sorumsuzların, yetkisiz sorumlular kadar ilgilenmediği kanaatindedir. Bünyamin Aksungur’un müzik albümüne verdiği isim, tam da bu durumu ifâde ediyor: ‘Canan Uykuda‘ Merhum Galip Erdem Ağabeyimiz de 1980’ler öncesinde ‘Uyuyanlara Ağıt‘ başlığını kullandığı makalesinde ve diğerlerinde aynı şeyleri söylüyor ve ‘bakalım ne olacak‘ diyerek bekleşenleri uyandırmaya çalışıyordu.

İbrahim Okur, ‘Türkiye’nin, Türk milletinin beka meselesi‘ olan problemleri 16 başlık altında selis bir Türkçe ile ve 164 adet belge göstererek anlatıyor. Okuyanlar anlayacaklardır.

OKURSOY KİTAPLARI: bilgi@ibrahimokur.com //  www.ibrahimokur.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-BENİ KANDIRAMAZSIN / Ateizm ve Deizm’deki Mantık Aldatmacaları: Sonnur Günaydın Asan / Penguen Yayınları.

2-EFSUNLU KORU: Melissa Albert-Mronan Evren / Çınar Kitap.

3-ŞEHİR, HAYAT VE DERVİŞ: Bilal Kemikli. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

4-BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRKİYE: Ahmet Emin Yalman-Birgen Keleşoğlu /  iş Bankası Kültür Yayınları.

5- İNSAN PSİKOLOJİSİ: Alfred Adler / Dorlion Yayınevi.

 

 

Fatma Kaplan Hürriyet’ten Beklenen

31 Mart 2019 Mahalli idareler seçimlerinde Kocaeli’de tek ilçe ama pir ilçe el değiştirdi. Kentin kalbi İzmit’i millet ittifakının adayı Fatma Kaplan Hürriyet %50,39 oyla kazandı. Kentteki serisini devam ettirmeyi hayal eden cumhur ittifakı için İzmit ağır bir darbe oldu. Hatta AKP’nin ”İzmit’i kaybedeceğimize büyükşehiri kaybetseydik, bu ağır oldu.” yorumlarını işittik. Cumhur ittifakı her ne kadar dışarıya çaktırmamaya gayret etse de İzmit mağlubiyetiyle derinden sarsıldı. Millet ittifakı ise seneler sonra Belsa’yı devralmanın haklı mutluluğunu yaşadı, halen yaşamaya da devam ediyor.

Ancak bana soracak olursanız galibiyet sarhoşluğunu üzerimizden atmanın zamanı geldi. Millet ittifakı olarak büyük bir kazanım yaptık, harikulade çalıştık ve beraber başardık. Hepsine katılıyorum ama artık işe odaklanmak lazım. Başta başkanımızın daha sonra da millet ittifakı teşkilatları mensupları olarak her birimizin mevzulara artık farklı bir perspektifle bakması gerekiyor. Çünkü İzmit’in iktidarı bizleriz, seçmen İzmit’i bize emanet etti. Bu teveccühe uygun adımları atabilmek için artık işe koyulmak gerekiyor.

Fatma başkanın makamı resmen devralmasının üzerinden neredeyse 20 gün geçti. Kent belediyeyi önümüzdeki 5 sene içinde yönetecek kadroyu merakla bekliyor ama daha özel kalem müdür bile netleşmedi. 1 Mayıs 2019 itibariyle Fatma başkan tek bir başkan yardımcısı atadı. İnce eleyip sık dokumak istediğini hata yapmadan ilerlemek istediğini biliyorum. Lakin artık önündeki uzun yolculukta el ele yürüyeceği yol arkadaşlarını kamuoyuna tanıtmalı.

Doğal olarak yardımcılıklar noktasında herkesin başka önerileri, bambaşka beklentileri var. Çok isim kulislere yansıyor ama öyle biri var ki AKP’lilerin dahi desteğini sağlamış durumda. Bu isim herkesin yakından tanıdığı Hüseyin Erol…

İzmit’te yaşayıp Hüseyin Erol’dan ve çalışmalarından habersiz olmak inanın güç, görmek istemeseniz bile görmemek mümkün olmaz. Fatma hanımdan önce İzmit adaylığı için en kuvvetli isim olarak görülüyordu fakat Fatma hanımın adı geçmeye başlar başlamaz çekilerek onun arkasında durdu, çalışmalarına desteklerini eksik etmedi. Uzun zamandır kentin sosyal yaşamına kattıkları ortada. Biz İzmit’iz gibi herkesin benimseyip bağrına bastığı bir çatıyı inşa etti. Burada pek çok yardım kampanyasının öncüsü oldu, gönüllülük esaslı organizasyonları koordine etti. Farklı görüşlerden insanları buluşturdu, kente bugün gelenekselleşmeye başlayan önemli programları aşıladı.

Fatma başkan kendi başına her şeye yetemez bu yüzden Belsa’da gözü kapalı güvenebileceği işinin ehli isimlere ihtiyacı var. Ve bu isimlerin kentte karşılığı da olmak zorunda Hüseyin Erol hem belediyenin sosyokültürel çalışmalarını idare edebilecek hem de belediyeyi ziyaret etmek isteyen vatandaşları her zaman güler yüzle misafir edip, çay kahve ikram edecek isim olabilir, olmalı. Kent sağcısıyla solcusuyla, her rengiyle Hüseyin Erol’u makamda görmek istiyor. Bu görev için ondan tecrübelisini bulmak mümkün mü? Bence değil.

Fatma başkanın iletişimi, İzmit’teki karşılığı bambaşka, çok özel. Bu koltuğu kazanmasında kendi şahsi özelliklerinin rolünü göz ardı etmek mümkün değil. Fatma başkanın 2024’de büyükşehir belediye başkanlığına talip olacağını görmek için hususi bir siyasi okuma yapmaya gerek yok. İnşallah Fatma başkan 2024’e kadar İzmit’te kendisini kanıtlayacak, 2024’de de büyükşehiri kazanacak. Ama bunu başarabilmesi için A takımını yakın zamanda mümkün olan en kaliteli taşlarla oluşturması, kamuoyuna takdim etmesi gerekiyor. Meclis çoğunluğuna da sahip olmadığı Belsa’da milletvekilliğinden miras kalan ”Her şeye ben tek başıma yetmeliyim.” anlayışıyla yol yürümeye kalkarsa hem kendisini çok yıpratır, hem de hiçbirimizin istemediği hatalar yapabilir.

Fatma Hanım bugün piyasayı kasıp kavuran genç ve yetenekli şarkıcılar gibi. Karizmasıyla kitleleri peşine takmış durumda. Lakin bu tabloyu başarıyla muhafaza edip sağlıklı şekilde renklendirebilmesi için marifetli gitaristlere, bateristlere, vokalistlere ve asistanlara ihtiyacı var. Sahnede onun tam arkasında başkalarının da durması gerekiyor.

Fatma hanımdan beklenen işte tam olarak bu…

 

 

Seçilmiş Olmanın Gereği (3)

Bu tarihî hatıra; devletlerin tarih boyunca var ola gelen manevi şahsiyetlerine tam bir ayna tutmakta. Adeta:

“Bir ben vardır bende, benden içerü.”

Dediği gibi şairin, bize de:

“Bir devlet vardır devlette, devletten içerü.”

Dedirtmektedir.

Sanmayın ki, ABD’nin manevî şahsının belirlediği bu tip karar alışlar, bu çeşit karar verişler, sadece ABD’ye ait bir husustur.

Hayır, asla böyle değil.

Emin olun, değil sadece ABD’nin; tüm Avrupa devletlerinin, hatta bütün dünya devletlerinin; devlet politikaları, kendi manevî şahsiyetlerinin tespiti ve yönlendirmesiyledir.

Yani devletin hayatî kişi ve kurumlarının, bir araya gelmesiyle aldıkları karardır. Memleket şart ve istemlerinin gereklilik ve zorunluluk göstermesiyle varılan karardır.

İç-dış vaziyet ve ortamın ortaya çıkardığı millî bir politikadır.

İç-dış koşulların güdülmesini istediği ulusal bir politikadır.

Bu karar alış seyri, bugün böyle olduğu gibi, tarihte de böyle cereyan ede gelmiştir.

Yani hiçbir devlet -eski olsun yeni olsun- devlet adamlarının ve devlet organlarının bilgi ve tecrübesine sırt çevirmemiş, bigâne ve kayıtsız kalmamıştır.

Çünkü tarihen bilinir ki, kayıtsız kalanın kaydı silinmiştir, zaman ve mekândan, kısaca tarihten be dostlar!

Çünkü gerçeğin gereğinin yapılması; oya moya bırakılamayacak kadar hayatî / yaşamsal bir gereksinimdir.

Değerli okur!

Bu tespitler; tatbik olunsun ve takdir edilsin diyedir.

Yoksa:

Seçilmişler; tahkir olsun diye değil.

Seçilmişleri hor ve hakir görmek ve göstermek için, kesinlikle değil.

Seçilmişlerin seçkisi; devletin manevî şahsı yani devletin ruh ve manasıyla örtüşmeli.

Seçilmişlerin seçkisi, tercih ve kararı; tarih çerçevesindeki oluş, bulunuş ve varlık sebeplerine ters düşmemeli.

Seçilmişlerin teşhis ve tedbiri; devlet keyfiyet ve hikmetinin tayin edip işaret ettiği seçki, tespit ve saptamalar ile tam bir uyum ve ahenk içinde olmalı.

Kısaca:

Seçilmişlerin seçkisi; devletin seçkisiyle uyuşmalı, bilişmeli ve kesişmeli.

Asla ve kat’a bu baş ile bu vücut birbiriyle sürtüşmemeli.

Birbiriyle didişmemeli.

Birbirinin hareketini engelleyecek oluşumlara fırsat ve meydan vermemeli.

Yoksa iki taraf da felç ve meflûç hâle gelir. Hareket ve hayatiyetten mahrum ve yoksun kalır.

İç-dış düşmanların sadme ve darbelerine uğrar.

Çünkü biri ruh, diğeri beden yerinde.

Çünkü biri mana, öteki madde hükmünde.

İkisi ancak, bir vücuda sayılır.

Vücutta organ ve uzuvlar birbirine set çekmezler.

Birbirlerine engel olmazlar.

Birbirine çelme atmazlar.

 

 

Türkiye İttifakı Meselesi Çok Derin

Son sözümü baştan söyleyeyim: Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye İttifakı” söyleminin, yaşadığımız ekonomik krizin dayattığı yeni bir siyasi tavrın ilk işareti olduğu kanaatindeyim.

Yaşadığımız ekonomik krizin temel sebebi dış borç bulmakta çekilen zorluk. Çok yüksek faizle bile borç bulamıyoruz. Zaten bu faiz oranlarıyla borçlanmaya devam edersek duvara toslamamız kaçınılmaz.

Böyle durumlarda borç verenlerin siyasi talepleri olur. Borç verenlerin kumandası ABD’nin elindedir. ABD ise “Büyük Kürdistan” ve “Büyük İsrail”projelerini hayata geçirmek için kararlıdır.

Bu sebeple Suriye’nin kuzeyinde bir “Kürt Koridoru” oluşumuna “evet” dememiz ve Türkiye içinde yeni bir “çözüm süreci”ni başlatmamız gibi siyasi taleplerde bulunmuş olduğunu düşünüyorum.

Bu siyasi taleplere karşı dönemde ciddi direnç gösteren Erdoğan, direnç gösterebilme imkânını kaybetti ise, bu yeni politik tercihe zorlanmış olabilir.

İlk bakışta Erdoğan’ın “ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye İttifakı olarak hareket etmeliyiz” sözü tepki çekmemesi gereken bir cümle gibi duruyor.

Lâfzî anlamıyla (yani sözüne bakarak yorumladığımızda) temel meselelerde birlik beraberlik istenmesinden ibaret bir cümle bu.

Fakat cümlenin sadece lafzına değil, ayrıca özüne, ruhuna ve zamanlamasına bakıldığında farklı sonuçlar çıkarılabilir.

Erdoğan’ın ağzından bu sözün sonrasında yaşananlar, bu cümlenin gerçekte derin bir stratejik değişimin işaretlerini verdiğini ortaya koydu.

İlk olarak, Cumhur İttifakının küçük ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu sözün gitmek istediği amacı değerlendirerek Antalya’dan şiddetli bir tepki gösterdi.

Bahçeli, “Türkiye İttifakı’ndan bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır” dedi.

“Bizim inandığımız Cumhur İttifakı’dır. Cumhur İttifakı’na yönelik sabotajlara fırsat verilmemelidir” diyerek ittifaka başka ortak istemediğini açıkça ifade etti.

Böylece, ittifaka başka ortak alınması yönünde zaten var olan şüphelerini artıran “Türkiye İttifakı” söylemine karşı net tavrını koydu.

***************************

ABD’nin Siyasi Talebi

Cumhurbaşkanlığı Sistemi yüzünden AKP Devlet Bahçeli’nin MHP’si ile birlikteliği devam ettirmek zorunda kaldı. Buna rağmen büyükşehir belediyelerinin çoğunu kaybetti.

Devlet Bahçeli HDP’li Ahmet Türk‘ün, “sağlık sebebiyle” affını sağlayarak, Mardin Belediye Başkanı olmasının yolunu açtı. Ancak MHP kitlesi ile HDP kitlesinin birbirine yaklaşması bu kadar kolay değil.

İstanbul Büyükşehir seçiminde, HDP’lilerin, (MHP ile ortak olan) AKP’den daha çok, CHP’ye oy vermesinin AKP için bedeli ağır oldu.

Türkiye’ye borç verenlerin siyasi patronu, ekonomiyi IMF veya Mc Kinsey‘in gözetimi ve denetimine bırakmak gibi bir formülle, para musluklarını açabilir. Karşılığında ekonomik taleplerinin yanında ve hatta öncelikle siyasi taleplerini şart koşabilir.

Bu siyasi taleplerin yerine getirilmesi için HDP ile işbirliği şart olacaktır. Ayrıca AKP için, Büyükşehirlerde (MHP yanında veya yerine) HDP ortaklığı seçim kazanma bakımından kârlı gözükebilir.

Eğer bu ihtimaller gerçekleşmekte ise Erdoğan’ın “Türkiye İttifakı” söylemi,  O’nun bu politikalara yeniden yelken açmasını başlatabilir.

Böylece CHP’yi de içine alan bir “Türkiye İttifakı” söylemi ile ortam yumuşatılır, HDP ile önce gizli başlayan, sonra alenileşecek olan yakınlaşma sağlanabilir.

Bütün bunlar size tuhaf bir “komplo teorisi” gibi geliyor olabilir.

Bütün bunlar keşke olmasa!

Ama son senelerde o kadar çok olmazlar oldu. Birbirinin yüzüne bakamaz dediklerimiz ortak, eski müttefikler düşman oldu ki… “Olmaz!” diye bir çıkarım doğru olmaz.

***************************

AKP + CHP İttifakı Olabilir mi?

Sözcü Gazetesi yazarı Soner Yalçın benden daha iyimser. “Erdoğan’ın ‘Türkiye İttifakı’ arayışının amacının AKP+ CHP ittifakını sağlamak olduğunu” düşünüyor.

“Türkiye’yi ‘düzlüğe çıkarmak için’ Erdoğan’ın altını oyan MHP’ye değil, CHP’ye ihtiyacı olduğunu kavradığını sanıyorum” diyor.

“Devlet Bahçeli’nin bu ittifakın önüne geçmek için ortalığı karıştırıcı stratejik bir dil kullandığını” ifade ediyor.

Ben asıl işbirliğinin yine HDP ile olacağını ancak CHP’nin muhalefet etmeyeceği bir “çözüm” planı ortaya konulacağını düşünüyorum.

Soner Yalçın’la aynı düşündüğümüz konu şu: “Sanırım… Ülke siyasetinde kartlar yeniden karılacak.”

***************************

Kılıçdaroğlu’na Linç Girişimi

“Türkiye İttifakı” tartışılmaya bile başlanamamışken, şehit cenazesine katılan Kemal Kılıçdaroğlu’na linç girişiminin “ülke siyasetinde kartların yeniden karılması” ile bir alakası var mı?

Linç girişimine bir gün boyunca tepki vermeyen Tayyip Erdoğan’ın ve hemen tepki veren Devlet Bahçeli’nin, linç girişimine katılan failleri savunup, şehit cenazesine katılan olayın mağduru Kılıçdaroğlu’nu kusurlu bulması tesadüf olabilir mi?

Erdoğan’ın, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın konuşma yapmasını beklemeden Meclis Genel Kurulu’ndan çıkıp gitmesi ve “MHP ile ittifakımız pazara kadar değil mezara kadar” sözleri yukarıda bahsettiğim politika değişikliğinin kesinlikle olmayacağı anlamına gelir mi?

“Oslo Sürecinde” bundan daha kesin yalanlamaları duyduğumuzu unutmadık.

“İmralı Görüşmeleri” başlangıçta uzun süre inkâr edildi. Ama bu süreçlerin gelişme ve sonuç bölümü belli.

Şimdi yazdıklarım hiç temenni etmediğimiz ihtimallere hazırlıklı olmaktan ibaret.

Ülke hepimizin. Bu zor şartlarda en az zararla çıkılması hepimizin dileği.

 

 

Ermeni Meselesini Dünya Kamuoyuna Anlatırken Yapılması Gerekenler

KENAN MUTLU GÜRSES

Artık dünya klasiği hâline geldi. Her sene 24 Nisan’ın öncesinde ve sonrasında ‘fanatik Ermenilerin yalanları sakızı‘ çiğneniyor.

Bu sene de öyle oldu. Avrupa Parlamentosu (AP) 13 Mart 2019 tarihinde talihsiz bir karar aldı. Onlar vazifelerini yapıyorlar… Biz kendimize bakalım: Eğri otursak bile doğru konuşmak mecburiyetindeyiz. Bâzı noksanlıklarımız var.

Karar üzerine yapılan açıklamada; ‘AP tarafından benimsenen tek taraflı ve objektiflikten uzak tutuma, tarafımızca herhangi bir değer atfedilmesi mümkün değildir. Söz konusu tavsiye kararı bizim için hiçbir anlam ifâde etmemektedir. AP’nun 15 Nisan 2015’te kabul ettiği, 1915 olaylarının 100. Yılıyla ilgili tek taraflı Ermeni beyanlarına dayalı talihsiz değerlendirmesine bu sene de atıf yapılması, raporun tek taraflı olduğunu göstermektedir.’ Cümleleriyle cevap verilmişti. Bu açıklamanın, batılılar tarafından, (sözde) Ermeni soykırımının inkârı‘ şeklinde yorumlandı.

Bilinmektedir ki, bozuk dünya düzeninde ‘ispat edilmeyen hak‘ yok hükmündedir. ‘Haklı olan güçlüdür‘ yerine ‘güçlü olan haklıdır‘ prensibinin geçerli olduğunu unutulmamalıdır.

Arşivlerimiz tetkikinize açıktır, buyurun inceleyin, gerçekleri görün‘ demek de yetmiyor. Hatta meydan okurcasına ve mertçe bir tavırla;  ‘Siz de arşivlerini açın…’ davetimiz de ‘yok hükmünde‘ muamelesine tâbi tutuluyor.

Hatırlanacağı üzere Ermenistan’ın, 1993 yılında Azerbaycan’ın Kelbecer Bölgesi’ni işgal etmesi üzerine, ülkemizden Ermenistan’a doğrudan ticâret sona erdirilmiş; iki ülke arasındaki sınır kapatılarak kara ve demiryolu ile havayolu bağlantıları kesilmiştir.

Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi maksadıyla İsviçre’nin arabuluculuğunda başlatılan süreç neticesinde, 10 Ekim 2009 tarihinde Zürich’te ‘Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü‘ ve ‘İkili İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü‘ imzalanmıştır. Söz konusu protokoller, ikili ilişkilerin normalleştirilmesi için bir çerçeve sunmaktadır.

Dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan Şubat 2015’te söz konusu protokolleri Ermenistan Parlamentosu’ndan geri çekmiş, 1 Mart 2018 tarihinde ise protokolleri hükümsüz ilân etmiştir. Söz konusu protokoller hâlen TBMM’nin gündeminde yer almaktadır. Diğer taraftan, Türkiye şimdiye kadar Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye yönelik, iyi niyet ve kararlılığının göstergesi olarak kendi inisiyatifi ile tek taraflı birçok güven artırıcı hususları hayata geçirmiştir. Ancak, Ermenistan’dan aynı yapıcı yaklaşım görülememektedir. Bu durumda protokollerin TBMM’nin gündemde tutulmasının sebebini anlamak mümkün değildir.

Ermeni Diasporası da bir an olsun dur-durak bilmeden çalışmaktadır. Ancak açıklamalara ve tebliğlere, ithamlara cevap veren sözcülerimiz nedense 16. yüzyıldan itibâren Ermeni hareketlerini bütün detayları ile ve de belgelerle anlatmıyor.  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10, 24, 25. ve benzeri maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ermeni kökenliler için de geçerli olduğunu dile getirilmiyor. Dile getirilmeyen diğer hususlar sebebiyle Ermeni iddialarının asılsız olduğunu anlatmakta yetersiz kalıyoruz. Bu sebeple de lehimize hiçbir netice elde edilemiyor.

AP, Avrupa Birliği’nin ‘Güney Kafkasya ile İlişkiler‘ başlıklı kararında, 1987 kararına atıf yaparak Ermeni iddialarına yer vermiştir. Tasarıda Türkiye’den, Ermenistan’a uyguladığı ablukayı sona erdirmeye yönelik uygun önlemleri alması isteniliyor. Ayrıca 1915 (sözde) Ermeni soykırımını bir gerçek olarak tanıyan 18 Temmuz 1987 tarihli kararındaki tutumunu teyit ediyor ve Türkiye’den de aynısını yapmasını talep ediyor.

Türkiye’nin Ermenistan sınırını kapatması ticari ve siyasi ilişkileri dondurmasının sebebi, Ermenistan’ın Azerbaycan’a ait Kelbecer Bölgesini işgal etmesidir. İlişkilerin normalleştirilmesi ancak işgalin kaldırılmasına bağlıdır. Bu husus açıkça belirtilmediği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu, taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri (!) tanıyan mesajlar yayınlamışlardır.

1948 yılında tanzim edilen ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi‘nin, 1915 yılında cereyan ettiği iddia edilen ve fakat ispat edilemeyen olaylarla ilişkilendirilmesindeki tutarsızlık dile getirilmemiştir.

Ermeni Diasporasının, (sözde) Ermeni soykırımı propagandasını, hukuku hiçe sayarak ağır iftiralarla yürütmesine, aynı tonda cevap verilmeyişi, diyasporanın daha saldırgan tecâvüzlerine zemin hazırlamaktadır.  Ermenilerin ve batılıların iddialarını çürüten binlerce belgeyi incelemelerini ve hükümlerini değiştirmelerini beklemek aşırı iyimserliktir. Belgeleri açıklamak ve tıpkı basım ile çoğaltıp Ermeni sahte tezini destekleyen ülkelere göndererek hakîkati ortaya koymak, bizim en önemli vazifemiz olmalıdır.

Türkiye Ermeni Cemaati’ne, Türkiye Ermeni Patrikhanesi’ne, Ermeni Diasporasının (sözde) Ermeni soykırımı yalanı karşısındaki sessizliğinin sebebi sorulabilir. Türkiye’de, Ermenistan’daki şartlardan daha iyi imkânlar içerisinde yıllardan beri yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın beyanlarını dünya kamuoyuna duyurmak gibi tesirli bir yöntemi düşünmemiz, geliştirmemiz bize büyük faydalar sağlayacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her bir ferdine gösterdiği saygıyı, Ermeni kökenli vatandaşlarına da gösterdiğini, Ermenilerin dinine, diline, sosyal ve kültürel mirâsına sahip çıktığını, dünyaya neden yeterince anlatmıyoruz? Ermeni kökenli vatandaşlarımızı neden hakîkatleri ifâde etmeye dâvet etmiyoruz?

Batılı ülkeler ‘1915’te Ermenilere soykırım uygulanmamıştır‘ diyenleri mahkûm ediyor. Biz, aydın geçinen satılmışlar içerisindeki Ermeni iddialarına destek verenleri neden ispata dâvet etmiyoruz?

En iyi savunma hücumdur. Kaldı ki savunmamız da yetersizdir.

31 Mart 2019

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı

 

İstanbul’un işgalinden üç gün sonra, Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920 târihli bildiriyi yayınladı. Bildiride, ‘Olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclisin Ankara’da toplanacağı, Meclis’e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçimlerin en geç on beş gün içinde yapılması gereği…’ kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu.

Ayrıca, dağılan Meclis-i Mebusan’ın üyeleri de Ankara’daki Meclis’e katılabileceklerdi.

İllerde seçilen temsilciler ve Meclis-i Mebusan’ın bir kısım üyeleri Ankara’ya geldiler.

Ankara’nın o günkü şartları içinde Meclis’in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı.

Hazırlıklar tamamlanınca, Mustafa Kemal Paşa 21 Nisan’da yayınladığı ikinci bir bildiri ile Meclis’in 23 Nisan günü toplanacağını ve açılış töreninin nasıl yapılacağını duyurdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temelleri Ankara’daki bu ilk târihi binada atıldı. Birinci Meclis Binası, Kurtuluş Savaşı’nın yönetim yeri olarak pek çok tartışmalara ve millî kararlara sahne oldu.

Bu yapıda bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak, ilk yılların hâtırâları sergileniyor.

23 Nisan 1920 Cuma sabahı erken saatlerde, Ankara’da bulunan herkes Meclis Binası çevresinde toplandı. Halk, kendi kaderine sâhip çıkmanın heyecanı içindeydi. Hacı Bayram Camii’nde kılınan öğle namazından sonra, Meclis binası girişinde gözleri yaşartan muhteşem bir tören yapıldı. Saat 13.45’de, Ankara’ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı.

Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan 1845 doğumlu Sinop Milletvekili Şerif Bey, Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki konuşmayı yaparak Meclis’in ilk toplantısını açtı.

Burada Bulunan Saygıdeğer İnsanlar,

İstanbul’un geçici kaydıyla yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepimizce bilinmektedir. Bu duruma baş eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir.


Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah’ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilân ederek, Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.

Bu açış konuşmasında, millî egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da Büyük Millet Meclisi olarak konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın bütün konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve ilk defa 8 Şubat 1921 târihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adı kalıcılık kazandı. 

TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçti. Mustafa Kemal Paşa, kendi öncülüğünde kurulan TBMM’nin başkanlığını Cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 29 Ekim 1923 târihine kadar devam ettirdi.

TBMM, açılışından iki gün sonra, sâdece yasama değil, yürütme gücüne de sâhip olacak hukukî ve siyasî yapısını düzenleme çalışmalarına başladı. Bu düzenlemeler, TBMM’nin tam bir güçler birliği ilkesini benimsediğini göstermişti.

2 Mayıs 1920’de Bakanlar Kurulunun seçilmesi hakkındaki kanun çıkarıldı. 11 Bakandan oluşan Meclis Hükümeti, 5 Mayıs’ta TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında ilk toplantısını yaptı.

TBMM’nin açılışı ile birlikte, millî egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti doğmuş oluyordu. Birinci TBMM’nin iki temel hedefi, kesin zaferi kazanmak ve yeni devletin otoritesini güçlendirmek, kalıcılığını gerçekleştirmekti. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu.

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

 

Lozan Barış Sözleşmesi’nde Ermeni Meselesi

Lozan Barış Sözleşmesi görüşmelerinde Ermeniler, savaş içinde İtilâf Devletlerine yapmış oldukları sayısız hizmetleri ve bu uğurdaki fedakarlıklarla kayıpları ileri sürerek, ayrıca Sevr anlaşma taslağında bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulacağına ait vaatleri hatırlatarak baskı yapmaya çalıştılarsa da netice alamadılar. Sovyetler Birliği, Türkiye’de ‘Ermenistan‘ adı altında bir yapılanmaya taraftar değildi. İsteyen Ermenilerin Rusya veya Ukrayna’ya gelebilecekleri görüşündeydi. Türk delegasyonu, Türkiye azınlıklarının kaderlerinin iyileştirilmesinin, her şeyden önce, her türlü yabancı müdahale ve kışkırtmalarının kesilmesine bağlı olduğunu hatırlatarak Türkiye’nin anayurdundan verilecek bir karış toprağı olmadığını, şâyet Ermenilere yurt verilmesi bahis konusu ise, onlara yurt verebilecek çok büyük toprakları olan devletlerin olduğunu kararlı bir şekilde dile getirdi.

24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Andlaşması’nda Ermenilerle ilgili özel hüküm yoktur. Ancak umûmî hükümler vardır. Bunlardan 31. madde ile Türkiye dışındaki Ermenilerin iki yıl içinde Türk vatandaşlığını tercih etmeleri hâlinde Türkiye’ye dönebilmesi imkânı tanınmıştır.

Yayınlanan beyannâmenin 6. maddesi, dağılmış aileleri bir araya getirmek ve meşru hak sâhiplerine, mallarına kavuşmak imkânını vermektedir. 65. maddede savaş başladığında, yabancı uyruğu olanlardan mallarına el konulan kişilerin mallarının iadesi kabul edilmiştir. 95. maddede bunun için belirli bir başvurma süresi tanınmıştır.

Netice olarak Ermeniler; Türkiye ile husumet içinde bulunan devletlerce dînî ve insânî sebepler görünümü altında, maddî ve mânevî olarak desteklenmiş, kışkırtılmışlardır. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı esnasında vatandaşı oldukları, nimetlerinden faydalandıkları, kendilerine en yüksek makamları veren devletlerine karşı silâh kullanmışlardır. Bunun dışında müttefik ordularında gönüllü alaylar oluşturmuşlar veya düşman devletlerin ordularında yabancı asker olarak Türk ordusu ve milleti ile savaşmışlardır. Kesin barışın düzenlendiği Lozan’da ise yandaşı oldukları devletler tarafından usulen savunulmuşlar, kendilerinin çıkarları sağlandıktan sonra Ermeniler kaderlerine terk edilmiştir.

Böylece; 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Andlaşması ile Ermeni meselesi Türkiye sınırlarının dışındaki bir olay hâline gelmiş ve Türkiye açısından konu kapanmıştır. Ermeniler de sessiz kalmak suretiyle bu durumu kabullenmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve dünya milletleri tarafından tanındıktan sonra Türkiye ‘de yaşamakta olan Ermeniler, hür ve serbest olmadıklarını baskı altında bulunduklarını iddia ederek dünya gündemine gelmeye çalışmışlarsa da kimseyi kendilerine inandıramamışlardır.  Bunun üzerine, Türkiye’nin yurt dışındaki diplomatlarını ve onların suçsuz eşleri ile çocuklarını âdi ve kalleşçe cinâyetlerle katletmek suretiyle dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerlerine çekmeye çalışmışlardır. Lozan’da Türklerin istediklerini vermek mecburiyetinde kalmış olan devletler, intikam alma fırsatını bulduklarını düşünerek Türkiye aleyhinde, Ermeniler lehinde görüş açıklamaya başlamışlardır.

O günlerde ve günümüzde Türkiye’de yaşamakta olan Ermeni asıllı vatandaşlarımız, devletin yüksek teminatı altında bulunmakta ve her türlü hukûkî haklarını serbestçe kullanmaktadırlar. Eskiden olduğu gibi, ülkenin varlıklı vatandaşları olup her mesleği serbest bir şekilde icra etmektedirler. Özetle Ermeni vatandaşları, Türk vatandaşlarının sâhip oldukları bütün hak ve hürriyetlerden eşit şekilde faydalanarak, huzur, güven ve refah içinde yaşamaktadırlar.

Ermeni vatandaşlar kendi inançlarına göre, kiliselerinde ibâdetlerini yapmakta, kendi okullarında kendi dilleri ile eğitim görmekte, kendi dillerinde yayınlar yapmakta, kendi dernekleri aracılığı ile sosyal ve kültür faaliyetlerini icra edebilmektedirler.

Hâli hazırda Türkiye’de yaşayan Ermeni toplumunun iki düzineden fazla okulu, 20’den fazla kültür dernekleri, günlük gazeteleri, çeşitli dergileri, spor kulüpleri, çeşitli vakıf ve kuruluşları vardır. Ayrıca Ermeni Gregoryen cemaatinin patrikleri de faaldir, dînî liderlerini kendi hür irâdeleriyle seçebilmektedirler. Batı Trakya, Kırım ve Çin zulmü altındaki Doğu Türkistan Türkleri başta olmak üzere dünyanın bütün ülkelerindeki Türkler bu haklardan mahrumdurlar.

Türkiye’de bulunan Ermeni vatandaşlar; diğer Türk vatandaşları ile tam bir eşitlik ortamında, hatta ortalama Türk vatandaşlarından daha iyi şartlarda yaşamakta, huzur; refah ve güvenlik içinde bulunmaktadırlar.

Türkiye güçlü olduğu, dış ve iç politikalar konusunda iyi yönetildiği sürece asılsız Ermeni iddiaları hiçbir devlet tarafından dikkate alınmayacaktır.

(Faydalanılan kaynak: Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı: Türk Ermeni İlişkilerinde Gerçekler. Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. Ankara 2000)

————————————————————————————————————————

Vatana İhanet Kanunu

29 Nisan 1920 tarihinde, ‘Hıyânet-i Vataniye Kanunu‘ adı ile kabul edildi. Kanunun birinci maddesi, Büyük Millet Meclisi’ne karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenlerin vatan haini addedileceğini; ikinci maddesi bilfiil vatan hainliği yapanların asılarak idam edileceğini, şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenlerin ise ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılacaklarını; üçüncü maddesi konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve değişik araçlarla yayanların geçici kürek cezasına çarptırılacaklarını ve yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa bu kişilerin idam edileceklerini bildiriyordu.

 

Kanuna göre, vatana ihânet sanıklarının yetkili mahkemesi, suçun işlendiği yerdeki ceza mahkemesiydi, ancak olağanüstü ve aceleyi gerektiren durumlarda zanlının yakalandığı yerdeki ceza mahkemesi de karar vermeye yetkiliydi. Vatana ihânet zanlılarının muhakemesi mecburî bir sebep olmadıkça yirmi dört içinde sonuçlanacaktı. İsyanlara katılmayanlar hakkında kasten suçlamalarda bulunanlar, iddia ettikleri suçun cezası ile cezalandırılacak, haklarında gıyaben hüküm verilenler ise yakalandıkları anda yeniden yargılanacaktı.

 

Bu kanun geçmişe dönük olarak işletilmediği için, kanun kapsamında hiçbir Ermeni cezalandırılmamıştır. Aksine, vatana ihanet sebebiyle mahkûmiyeti bulunan Ermeniler için af kanunu çıkartılmıştır.

 

 

Osmanlı Devleti ve Cihat (2)

Diğeri ise farzı kifaye idi. Bazen, sadece devletin yapmasıyla,

Halkın omuzlarından -tabii seferberlik durumları dışında-

Bu sorumluluk düşüyordu. Ama, asıl cihat böyle miydi ya?

Ferdi de, toplumu da, devlet adamlarını da hepsini sorumlu tutuyor.

Herkesi İslâm çerçevesi içinde kalmaya teşvik ediyor.

Bu uğurda büyük gayret ve samimiyet göstermeleri gerektiğini,

Âdeta her kulaklara fısıldıyordu.

Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin her safhasında cihadın uygulanışının;

Somut örneklerini bulmuş oluruz. Cihada lâyıkıyla sarılışının,

Onu nasıl fert ve devlet olarak yükseltip, yücelttiğini görür.

Gevşeklik gösterdiklerinde; fert ve devlet olarak nasıl bir gerilemenin,

En azından nasıl bir duraklamanın içine düşüldüğünün,

İbretle gözler önüne serildiğini görmüş oluruz.

Bundan dolayıdır ki, Osmanlı Devleti Tarihi,

Bir bakıma somut bir cihad grafiğinden başka bir şey değildir.

İşte Osmanlı Devleti Tarihi’nin kronolojisinde, tarih seyri içinde

Yapacağımız görsel bir seyahat; bize cihad kavramının rotasını gösterir.

Zaman zaman -ister istemez- çizdiği iniş çıkışları nazara verir.

Cihadın her zaman ve zemindeki seyrine dikkatlerimizi çeker.

İşte böyle bir “cihad” kavramının;

Sadece savaş kavramı olarak algılanması çok yanlıştır.

Unutmayalım ki; her savaş cihaddır.

Ama her cihad savaş değildir.

Cihad kavramında, savaş kavramı vardr.

Fakat savaş kavramında cihad kavramı yoktur.

Çünkü cihad kavramı çok daha geniştir.

Hayatın maddî-manevî her safha ve evresini kapsar, içerir.

X

Günümüze gelirsek;

Özellikle İstanbul’da iki yerde patlatılan bombalar çok etkili olmuştu.

İnsanlarda, acaba İslâm’da terör var mı kuşkusu doğmuştu.

Zihinler bulanmış, terddütler zuhûr etmişti.

Cihad terör mü demekti?

Üstelik teröristlerin içimizden birileri olması,

Yani bizlerden biri olmaları.

Yani müslüman olmaları, bu kuşku ve şüpheleri arttırmıştı.

Cihad anlayışına gölge düşmüştü.

Cihad, yanlış anlaşılır olmuştu!

Bu yersiz endîşeler giderilmeliydi.

İslâma sürülen bu leke bir an evvel silinmeli. Yok edilmeliydi.

İşte bu maksatla -çok şükür ki- kaleme sarılanlar olmuştu.

Genç, çalışkan ve gayretli ilim adamlarımız,

Genç ilahiyatçılarımız yerinde tesbitler

Ve saptamalar yapmaya ve sunmaya başlamışlardı.

Elbette güneş balçıkla sıvanamazdı.

Terörün İslâm’da yeri yok. Çünkü cihad hayat; terör ise ölüm demektir.

İslâm’la müslümanı birbirine karıştırmamak gerek.

Çünkü kanun başka, kanunsuzluk daha başka bir şeydir.

 

 

Osmanlı Devleti ve Cihat (1)

Osmanlı Devleti Tarihi, çok yönlü bir tarihtir.

Osmanlı’nın kuruluş tarihi var.

Osmanlı’nın yükseliş tarihi var.

Osmanlı’nın durulma tarihi var.

Osmanlı’nın kültür tarihi var.

Osmanlı’nın medeniyet tarihi var.

Osmanlı’nın bir de, belki de çok önemli olan İslâm Tarihi’nde özel bir yeri var.

Osmanlı’nın cihad tarihi var.

İlâyı Kelimetullah / Allahın ismini yaymak, benimsetmek, kabullendirmek

Ve yükseltmek uğruna verdiğimiz, destanımsı bir uğraş yanı var.

Hattâ tek başına Osmanlı’nın, cihad tarihi var desek yeridir.

Çünkü “cihad” kelime ve kavramındaki genişlik, derinlik ve çok renklilik;

Osmanlı Tarihi’nin muhteşem bir cihad tarihi olduğunu gösterir.

Çünkü cihad kavramı; hem ferdi, hem toplumu, hem de devleti kucaklar.

Zira ferdin de yapacağı cihad vardır.

Toplumun da yapacağı cihad vardır.

Devletin de yapacağı cihad vardır.

Çünkü hayat bir faaliyet, hareket ve daimî bir sürekliliktir.

Hem ferdin, hem toplumun, hem de devletin sürekli oluşunun bir sebebi de

Cihad hâlinde oluşundan kaynaklanmaktadır.

Çünkü cihad; bitmez, tükenmez bir gayretin, çalışıp çabalamanın;

Manevî, kutsal ve mukaddes adıdır.

Hayat boyu gösterilmesi gereken bir cehddir.

Bir uğraş ve bir meşgaledir.

Onsuz hayat, hayat değildir. Onsuz ömür, ömür sayılmaz.

Cihadsızlık, yoklukla eş anlamlıdır. Cihad yoksa bir varlıkta; o yok hükmündedir.

Varsa bile yok sayılır.

Cihad; ferdin, toplumun ve devletin; hem kimlik, hem hedefe yönelik, hem de varlık belirtisidir.

Osmanlı insanı; çoğunlukla müslümandı. Osmanlı Devleti ise, İslâm devletiydi.

Üstelik bir tarihten (1517) sonra, dünya müslümanlarının mümessili, temsilcisi olmuştu.

Yani halifelik Osmanlı devletine geçmişti.

1924’e kadar dört yüz yıl süresince OsmanlıDevleti,

Aynı zamanda İslâm halifeliğini de bünyesine almıştı.

Osmanlı her attığı adımda, İslâm çerçevesinde kalmayı kendisine şiar, düstur

Ve kural edinmiş bir devletti.

Buna gönüllü olarak namzet ve aday olmuş.

Hilâfeti uhdesine almış.

Ona lâyık olmanın gayreti içinde olmuştu asırlarca.

Çünkü cihad içindeydi.

Cihad ise sanıldığı gibi sırf düşmanla yapılan bir savaş değildi.

Bu, cihad kavramının çok cüz’î, çok küçük bir tarafıydı.

Asıl cihad ise kişinin, toplumun ve devletin;

Kendini İslâmın istediği fazilet ve üstünlükle bezemesi;

Amelle, iş ve ibadetle süslemesi ve kendini İslâm kisve ve görünümüne sokma faaliyet

Ve aktivitesi içinde bulunmasıdır.

Kaldı ki asıl cihad buydu.

Büyük cihad asıl bundan ibaret idi.

Çünkü bu; hayatın her alanında ve her saniyesinde kendini gösteriyordu.