12.7 C
Kocaeli
Salı, Ekim 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 547

Yakındır Gelecek (6)

0

Eğer bu benzetmenin işaretini anladınsa; şu yarış ve mücadele alanı olan bu ibret dünyasında bir Müslüman meselâ bir Hıristiyan veya bir Kürd, bir Rum ile mânen hissiyatları vatanseverlik duygularında mukabele ve muvazene ile ortaya çıksa, verilen örneğin sırrını göreceksin.

Lâkin şu farklılık, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki görünüşe önem vermeklik, yüzeysellik ve his yanılmasından ileri gelmiştir.

Ey Müslüman! Aldanma! Başını indirme! Paslanmış eşsiz bir elmas, daima parlak cama tercih edilir.

Görünüşte olan İslâmiyetin zayıflığı, şimdiki medeniyetin, başka dinin hesabına hizmet etmesidir.

Oysa şu medeniyetin suretini değiştirme zamanı gelmiştir.

Suret değişirse, hüküm tersine döner.

Nasıl şimdiye kadar başlangıcında söylendiği gibi, nerede müslüman varsa; hıristiyana göre ilkel, medeniyete karşı çekimser ve soğuk davranır. Kabulünde ıztırap çeker, suret değişse başkalaşır.

Çünkü gerçek ve müspet Batı Medeniyeti’nin temelinde İslâm ilim ve irfan harcı olduğu belli olunca, durum tersine dönecek.

Taşlar yerine oturacak. Müslümanlar, aslında kendi medeniyetlerine talip olduklarını anlıyacak. Çekimserliği ve tereddütü bir yana bırakacak. Aradaki açıklığı kısa zamanda kapatacaktır.

 

Unutmayalım ki:

 

“Küllü âtin karîb.” /

“Her gelecek yakındır.”

 

Yine unutmıyalım ki:

 

“İnne mea’l – usri yüsren.” /

“Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık da vardır.”

 

Irak vesîle

Hak geldi dile

 

Rab der kulum dinle

Daim benden dile

 

Dile de kul olarak sen

Tek olsun ister delice

 

Irak bir vesile

Gerçek gelsin dile

 

Gülsün yüzü İslâmın

Kırılsın gücü hasmın

 

Gelsin dile gerçek

Yakındır gelecek

 

 

Yakındır Gelecek (5)

0

 

 

 

Aziz okur! Hıristiyan âleminin üstünlüğüne sebebiyet veren; ihtiyarlaşmış olan sebeplere karşı gelecek, mukabil olacak; genç, dinç sebepler bizde gelişmeye başlamıştır. Çünkü Asya’da, Âlemi İslâm’da üç nur / üç ışık birbiri arkası sıra gelişmeye başlamıştır. Tıpkı Rusya’da birbiri üstünde üç karanlık, peşpeşe kendisini gösterdiği gibi. Âlemi İslâm hakkında üç nurun da yavaş yavaş gelişmesi görülmektedir. Tıpkı Rusya’da ilk önce sosyalistlik, sonra bolşeviklik, daha sonra da komünistlik karanlıklarının birbirini takip etmesi gibi. Nitekim Rusya’daki pek karanlık istibdat ve baskı perdeleri bir bir yırtılmış, büzülerek kendi içine çekilmiş. Böylece İslâm milletleri Rus’un tasallutundan kurtulmuştur.

İnşallah Kafkas ve Türkistan -Doğu Türkistan Çin zulmü altında inim inim inlemektedir hâlâ- onlar da kurtulacaktır. Nitekim kısmen kurtulmuşlardır. Rusya’nın giderek -ister istemez- hürriyete doğru yol alması. Zorla boyunduruğu altında tuttuğu halklara nefes aldırmış. Kukla devlet olmaktan onları kurtarmıştır. Şimdi onların tasaffiye, arınmaya ihtiyaçları var. Yani tam olarak kendilerine gelmeye, tam olarak kendileri olmaya. Çünkü her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır. Nitekim kıştan sonra bahar gelmiş. Geceyi gündüz takip etmiş. Tam aydınlığa engel olan bulutlar da çekilmeye başlamıştır.

Üstelik Türkiye’mizi ve Âlemi İslamı daha aydınlık, daha güzel günler beklemektedir. Üstelik hâkimane bir vaziyet alacağı günler. Âlemi İslâm hakkında “Üç Nûr” birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor demiştik ya, işte bu hakikat da kısmen zuhur etmiş, ortaya çıkmıştır. Diğerleri de sıradadır. Çünkü İslâm Âleminde iman, inanç ve dindarlık bakımından bir yenilenme olmuş ve olmaktadır. Kur’an ahlâkı, Kur’anın emir ve buyrukları hayata geçirilmiş ve geçirilmektedir.

Bir zamanlar olduğu gibi, İslâm Âlemi bir ve beraber olmanın sırrına yeniden erecek, İslâm bayrağını şeref ve şanla yeryüzünde tekrar dalgalandıracaktır. Özellikle “Araptan sonra İslâmın kıvamı olan Etrak”e yani Araptan sonra, Abbasilerden itibaren İslâmı ayakta tutan, Haçlılara karşı koyuştan beri, bin yıldır, on asır boyunca İslâmı bütün varlığıyla maddeten / kılıçlarıyla ve mânen / kalemleriyle savunan Türklere çok iş düşmektedir. Çünkü bayrak düştüğü yerden kalkar.

Diyeceksiniz ki: İslâm parça parça olmuş!

Denilmiştir ki: Tahsil için çeşitli okullara gitmişlerdi. Şimdi döndüler artık.

İşte Hindistan; İslâmın kabiliyetli bir çocuğudur. İngiliz lisesinde okudu. Pakistan denen bir İslâm devleti doğdu.

İşte Mısır; İslâmın zeki bir oğludur. İngiliz Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Devletine sahip çıktı. Kendisine gelmeye devam ediyor.

İşte Kafkas ve Türkistan; İslâmın iki bahadır / kahraman oğullarıdır. Rus Harp Okulu’nda yetiştiler.

Şu asilzade / soylu evlâtlarımız diplomalarını aldılar. Şimdi herbiri bir kıt’a, bir ülke başına geçtiler. Muhteşem adâletli pederleri olan İslâmiyetin bayrağını, en mükemmel şekilde ufuklarda dalgalandırıyorlar. Ezelî kaderin gözünde feleğin inadına, insandaki ezelî hikmetin / ezelî maksadın sırrını ilân etmeye hazırlanıyorlar. Durum bu merkezdeyken, bunu bir tarafa bırakıp; neme lâzım, nefsî nefsî dediren; sırf kendini düşünmek olan ruhsal hâleti, bir benzetme ile açıklayalım:

Feleğin / zamanın sille ve tokadını yemiş, perişan fakat asîl bir aşîretten cesur bir adam ile talihi yaver, feleği uygun, diğer bir aşîretten bir korkak bir yerde rast gelirler. Aralarında karşılıklı övünmeler ve tartışmalar başlar.

Önceki adam başını kaldırır, aşîretinin zelil ve perişan olduğunu görür. İzzeti nefsine yediremez. Başını indirir. Nefsine bakar. Bir derece ağır görür. O zaman eyvah, neme lâzım, işte ben, işte yaptıklarım diyerek; bencillikle yaralanmış gururu feryat ve figana, bağırıp çağırmaya başlar. Ya o aşîretten ayrılır. Ya da asılsızlık gösterip, başka aşîrete bağlanır.

İkinci adam başını kaldırdıkça, aşîretinin övünülecek tarafları gözünü kamaştırır. Gurur hissini kabartır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, fedakârlık ve özveri hissi, milliyet fikri uyanır. “Milletime kurban olayım” der.

 

 

Kızıl Elma’dan Çürük Elmaya

0

İfade bana değil Prof Dr. Doğu Ergil Hoca’ya ait. Ergil, 19 Temmuz sabahı attığı bir twitte şu ifadeleri kullanıyor; “Milli mitolojimize göre biz DOĞU’dan geldik. BATI’ya açılmaya KIZILELMA adını verdik. Başaramadık. Şimdilerde yeniden Doğu’ya açılmaya (dönüşe mi?) yelteniyoruz. Mehmet Fırat, bu hevese iyi bir sıfat bulmuş: ÇÜRÜK ELMA…”

Türk devletini yönetenler bu milletin iki yüz yıldır batı karşısında geride olduğunu ve milletin yükselişinin batıyı önce yakalamak sonra da geçmekte olduğunu çok iyi biliyorlardı. Genç Cumhuriyetin mottosu tam da bu yüzden “Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” olarak belirlenmiştir. Böylece, Türk tarihinin binlerce yıllık yüce idealini temsil eden Kızıl Elma artık muasır medeniyet seviyesine ulaşmaktır.

Atatürk’le muazzam bir ivme kazanan Kızıl Elma yani muasır medeniyet seviyesine ulaşma ideali, Atatürk’ten sonra maalesef aynı hızda devam edememiştir. Zaman zaman sekteye uğramış, zaman zaman yeniden hızlanmıştır. Ancak her geçen gün hızını kaybetmiş ve günümüzde de siyasal İslam’ın İslam’dan tamamen uzak Makyavelist ve menfaat odaklı yapısı ile kurumsal olarak MHP tarafından temsil edilen ve Türk dünyasının geleneksel fikri zenginliğinden tamamen yoksun olan son derece sığ ve son derece kıt bir milliyetçilik düşüncesi arasında ezilip gitme noktasına gelmiştir.

Meramımızı daha iyi ifade edebilmek adına bir parantez açarak önce “siyasal İslam” ve MHP’nin temsil ettiği bu “sığ milliyetçilik” kavramlarını irdeleyelim.

 

Siyasal İslam

 

Siyasal İslam, siyaset kanalıyla bir ülkede yönetime geçip İslam’ı devlet gücü vasıtasıyla topluma kabul ettirme ve hâkim kılma düşüncesinden meydana gelen bir siyasi düşünce ve hareket metodudur. Siyasal İslam, toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme düşüncesine dayanması yönüyle esasında İslam’ın temel düşüncesine ve değerlerine tamamen aykırdır. Zira İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in metodolojisi, dini doğrudan doğruya bireye yönelik olarak tebliğ etmek, bireylerin ruh-düşünce-ibadet dünyasını inşa etmek ve inşa ettiği bu bireylerden müteşekkil bir toplum meydana getirmektir. Yani İslam’ı aşağıdan yukarıya doğru yaygınlaştırma esastır. Kaldı ki dinler tarihini incelediğiniz zaman bütün dinlerin ve bu dinlerin ilk mensuplarının siyasi otorite tarafından ciddi baskılara uğradığını ve dinlerin tabandan tavana doğru yayıldığını görürüz. Bu yönüyle siyasal İslam düşüncesinin asıl amacının dini toplumda hâkim kılmaktan ziyade, dini siyasal iktidarı elde etmek ve elde ettikten sonra da bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktan başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

 

MHP’nin Vizyonsuz, Sığ Milliyetçilik Anlayışı

 

Türk milleti, tarihinden tevarüs ettiği kültürel ve sosyolojik mirasla çok zengin bir backrounda sahiptir. Ancak tarihsel süreç içerisinde Türk milliyetçiliği düşüncesi Osmanlı Devleti bünyesindeki diğer etnik milliyetçilik unsurlarına karşı bir tepki hareketi (reaksiyon) olarak doğduğundan, kendi bacroundundaki o zengin kaynaktan beslenme imkânı bulamadan gelişip yaygınlaşmak durumunda kalmıştır. Bugün de kurumsal olarak MHP tarafından temsil edilen milliyetçilik düşüncesi hala o ilk ortaya çıktığı zamandaki halini yani tepkisel (reaksiyoner), ufuksuz, fikri zenginlikten yoksun, kendi değerlerinden bihaber ve dar kalıplara mahkûm edilmiş halini devam ettirmektedir. MHP’nin vizyonsuz, sığ milliyetçilik anlayışı mertlik, dürüstlük, haksız olan güçlüye karşı zayıf olan haklıyı koruma, muhtaçlara sahip çıkma, milletin dertleriyle meşgul olup sorunlarına çare arama gibi Türklük değerlerinden çok uzaktır. MHP’nin milliyetçilik anlayışı Türk milliyetçiliğinin Atatürk’le başlayan global vizyonunu Edirne-Ardahan arasında hapseden ve bu sınırlar içinde yaşayan insanlar arasında ajan-hain-işbirlikçi aramakla kafayı bozan hastalıklı bir anlayışa dönüşmüştür.

 

Dünya Siyasetinde Söz Sahibi Bir Türkiye

 

İşte Türkiye bugün son derece sığ, son derece vizyonsuz ve daha da önemlisi Türk insanının asli değerlerini taşımayan bu iki yapının tahakkümüne hapsedilmiş vaziyettedir. Türkiye, bu iki hastalıklı yapı nedeniyle Atatürk’ün ifadesiyle “muasır medeniyet seviyesine erişmek” olarak belirlediği Kızıl Elma’sının tersi istikamette bir güzergâhta seyretmektedir. Bu istikamet Türkiye’yi bir felakete götürmektedir. Türkiye bir an önce bu saçma sapan ideolojilerden ve bu ideolojilerin temsilcilerinden kurtulmalıdır. Türkiye’nin tek ideolojisi kendi Kızıl Elma’sı olan muasır medeniyet seviyesine erişmek olmalıdır. Türkiye tarihten tevarüs ettiği kendi değerlerini bilim, teknoloji, kaliteli eğitim, demokrasi, bağımsız ve adil yargı gibi evrensel insani değerlerle harmanlamalı ve böylece dışarıdan savunma sistemi almak zorunda olmayan, savunma sistemi satın alıyor diye başka bir devletin yaptırımlarına maruz kalmayan ve dünya siyasetinde gerçekten söz sahibi olan bir ülke haline gelmelidir. Ama her şeyden önce, Kızıl Elma yolunda kendisine karşı bir el freni vazifesi gören çürük elmaları ayıklamalıdır.

 

 

Savaş Çocuğu

 

İlk ruhumuz kirlendi
Sonra ellerimiz, havamız
Suyumuz, toprağımız
Gökyüzümüz kirlendi
İlk kuşlarımız öldü
Sonra çocuklarımız

Siyah gözlüklü
Gıcır takım elbiseli adamlar
Bir araya gelip böğürdüler
”Dünya Barışı”
Rolleri buydu
Oynadılar öldürdüler

Sabaha kadar plan proje
Kimi nerden nasıl vururuz
Göç sayısı, ölü sayısı filan
Tutanaklar tutuldu dosyalara
Oysa ne çoğalıyor, ne eksiliyor
Kan ile sulanan topraklar

Tırnağını gözüne batırsa canı yanmıyor
Sevdiklerini kaybetmiş savaş çocuğunun
Yüreği kadar, nereye gitse adı mülteci
Nereye baksa kolu bacağı kopmuş oyuncağı
Öteki olmanın yükü omuzlarında
Beriki çocuklardan farkını arıyor

Prafabrik ev, çadır, sokaklar
Yorgansız,yastıksız başını koyduğu her yer
Plastik kaplarda soğuk yemekler
Kalbinin acısını bastıran yüksek ateş
Teşhisi konulmuş bilmem kaç derece
Gözlerinden çok yüreğini yakıyor yanık

 

 

Otosansür

0

Aynı şeyi bir süredir birkaç kez yaşadım: Yazı yazmak için bilgisayarı önüme alıyorum, yazacağım konuyu seçiyorum, yazının çerçevesini belirliyorum, yazmaktan vazgeçip bilgisayarı kapatıyorum. Siz bunun adına ister tembellik, ister isteksizlik deyin. Davutoğlu’nun uzun bir siyasi değerlendirme yaptığı konuşmasındaki “Sansür çok kötüdür ama en kötü sansür, otosansürdür…” cümlesindeki “otosansür” kelimesini işitince bu “gel git”lerin nedenini çözdüm. Meğer ben kendime “otosansür” uyguluyormuşum.

Sansür, “Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin yayımının ve gösterilmesinin izne bağlı olması, sıkı denetim.”, otosansür ise “Kişinin veya kurumların kendi kendilerini kısıtlaması.” diye tanımlanabilir.

Sansürle ilgili çok şey söylenebilir. Peki, otosansürü kişi niçin uygular? Sebebi, bir korkaklık mıdır, özgüven eksikliği midir, fincancı katırlarını ürkütmeme, dostları üzmeme, düşmanları sevindirmeme hassasiyeti midir? Her yazı, davranış ve ifadenin domino etkisi yapacağı düşüncesiyle sonuçlarına tahammül edememe cesaretsizliği midir, konjonktürel değerlendirme midir, stratejik öngörüyle bir irade ortaya koymak mıdır?

Sadece konu seçiminde değil, kurduğum her cümlede, seçtiğim her sözcükte kılı kırk yarma hassasiyeti her yazar gibi beni de yeterince yoruyor. Kullanılan her kelimenin, yaydan çıkan ok gibi bir daha dönmeyeceği bilinci, bana otosansürü her yazımda yaşatıyor. Dilin yapı taşı kelimelerin, kullanılan cümledeki, bağlamındaki manasını ve karşılığını tam olarak bulma çabası zaman ve enerji sarfına yol açıyor.  Bunlar, yazının ve yazarlığın gergefindeki doğal zorunluluklar. Peki sıkıntı nerede?

Yazılarımı genellikle “tespit, tahlil, teklif” planı üzerine kuruyorum. Bana göre, teklife dayanmayan tenkit; samimiyetsizliktir, israftır, ihanettir. Ele alıp işlemeyi, tahlilini yapmayı düşündüğüm konu sonunda getireceğim teklifin anlaşılmayacağı veya yanlış anlaşılacağı endişesi beni yazı yazmaktan alıkoyuyor. İdeolojik kafaların ürettiği sloganlaşmış cümlelerle değerlendirilmeyi kabullenemiyorum. Zümer Suresi 18. ayette geçen “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” müjdesi ve tesellisi olmasa belki bir daha yazı yazmayı düşünmeyeceğim.

“Alıcısı olmayan mal yitiktir, marifet iltifata tabidir.” demiş atalarımız. İltifat beklentimiz yok, yitik olma kaygısından vazgeçtik, maalesef farklı fikir üretip bunu dillendirenlerin tahkir edildiği, her dönemde olağan bir vakıa. Dolayısıyla sıra dışı, siyasi konjonktüre ters düşüncelere sahip kalem erbabı, kendini otosansüre mahkum ediyor.

Batılı bir sömürgen, Afrikalı bir yerliye: “Özgürlüğü ne yapacaksın, karnın aç, bizden ekmek istemen daha doğru değil mi?” der. Yerli: “Özgürlüğüm olmazsa açlığımı nasıl haykıracağım?” cevabı verir. Otosansür, sonuç olarak sansürü davet eder. Sansürü kaldırmanın ön şartı, otosansürü kırmaktır.

“Batıda hükumet sansürü yerine seviye sansürü vardır. Bu seviyenin olmadığı memleketlerde kanun düşünceyi hudutlandırır. Düşünce hürriyeti isteyenler daha evvel düşünce seviyesinin yükselmesine hizmet etmelidirler.” diyen Peyami Safa, seviyesizliğin olduğu yerde sansürü gerekli görür. Sansür, kişi ve toplum kalitesini yükseltmeye yarayan bir sosyolojik enstrüman olarak kullanılabilir. Kişinin kendine uyguladığı sansür olan otosansürde de aynı ölçü olursa yakınma gerekçesi kalmaz.

Ne kadar farkındayız, bilmiyorum. Otosansürü kabullenmemizi öneren bir kültürün içinden geliyoruz. “Mahallenin delisi sen misin?”, “Doğrucu Davut olmak senin neyine?”, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” gibi öğütleyici, aşağılayıcı sözlerle hepimiz otosansürü içselleştirerek yetişiyoruz. Olması gereken, nesilleri, seviye kazandırıcı ve cesaret verici sözler üreterek yetiştirmektir; bireylerin özgüvenini, toplumların kalitesini artırmaktır.

Kişi; utanma duygusu, günah ve ayıp olur korkusu, başkalarına zarar verme ve zulmetme endişesi sebebiyle otosansürü doğal olarak uygulamaktadır. İnsani duygularla kendimizi baskı altında tutmak, kontrol etmek, kişi kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Seviyeli iç denetim; saygın şahsiyeti, sağlıklı bir toplumu, kalıcı medeniyeti inşa eder.

“Kaynayan kazan, kapak tutmaz.” der atalarımız. Kötü olan, kişinin, gördüğü zulmü, uğradığı haksızlığı, yaşadığı adaletsizliği birtakım dış kaygılar dolayısıyla dillendirememesidir. Kişinin, söyleyeceği bir sözden, getireceği samimi bir tekliften dolayı zarara uğrayacağını, dışlanacağını düşünmesi, bu korkuyla kendini değersizleştirmesi, pasifleştirmesi hiç de insani bir hal değildir. Otosansür nedeniyle kişilerin, hayat haklarımızdan vazgeçmesi, “aman sen de!” düşüncesine sahip olması, “ben doğmadan ölmüşüm” karamsarlığı yaşaması; üretmeyen bireylerin, geri kalmış toplumun teşekkülüne yol açar. Bu tür insanların, medeniyette sözleri, tarihte izleri olmaz.

Otosansür, sansür gibi açık olmadığı için görünmez. O, insan şahsiyetini gizli gizli çürüten virüstür. Bu virüsü yetiştiren ve yaşatan bataklığı tespit ve yok etmek; siyasetçilerin, eğitimcilerin öncelikli görevidir. İktidar sahipleri, kendilerine emanet edilen kudretin hakkını vermek mecburiyetinden dolayı, iç ve dış özgürlüğünü tam teneffüs edebilen bireylerin yetişmesi için, eğitimcilerin, toplum önderlerinin önünü açmalı, fıtratımızı bozan bataklığı derhal kurutmalıdır. Asırlık çınarlar, özgür ortamlarda yetişir.

Herkesin aklı kendisine yeter, kimse kimseden daha akıllı değildir, bırakın herkes konuşsun. Konuşandan değil, susandan korkmak lazım. Kazan kaynamasın, kapak patlamasın. Yazan yazsın, çizen çizsin. İyi ile kötü, doğru ile yanlış ancak birbirinden böyle ayrılabilir. Buna doğal seleksiyon denir.

Şimdi sorayım: Beni kaç kişi anladı? Yoksa siz de “Beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı.” dediklerimden misiniz?

 

 

Maşeri Vicdan

“Mâşer” Arapça “kamu, toplum, topluluk” demek. Maşeri vicdan (mahşeri değil) ise “toplumsal vicdan” ya da “kamu vicdanı” demek. “Tüm toplum kesimlerinin benimsediği ortak değerler” anlamında kullanılır.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü yapılalı 3 yıl oldu. Bunun 2 yılı OHAL ile geçti. “3 ay bile sürmeyecek” diye başlatılan OHAL (Olağanüstü Hal) yönetimi, 7 defa uzatılarak, 2 yıl sürdü.

Bu dönemin siyasi ve hukuki sonuçları hakkında çok değerlendirme yaptık, yapıldı. Ancak bu dönemde olan vaka ve gelişmelerin toplumsal vicdanda ne gibi yansımaları olduğu en az diğer yönleri kadar önemli.

***

15 Temmuz Sonrası Verileri

Önce bu döneme ait bazı veriler sunalım.

  • Haziran ayında karara bağlananGenelkurmay Çatı Davası’nda“Yurtta Sulh Konseyi” üyesi olmakla suçlanan16 sanıktan her biri141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
  • OHAL sürecinde toplam 204 medya kuruluşu kapatıldı. Bunlardan 25’i hakkında kapatma kararı iptal edildi.
  • KHK’lar ile 134 bin 144 kişiihraç edildi.Bunlardan3 bin 981’i yeni bir KHK ile görevine iade edildi.
  • OHAL sonrası2 bin 49 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, çoğunluğu hâkim ve savcı olan7.000 adalet personeli ihraç edildi.ÖzellikleTSK ve yargıdaFetöcülerden boşalan yerlerin acil doldurulma ihtiyacıliyakat ilkesindenuzaklaşılmasına sebep oldu.
  • OHAL’de 270 kişinin öğrencilikle ilişiği kesildi, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 3 bin 213 personelin rütbesi alındı.
  • Kararnameler kapsamındacezaevlerindeki insan sayısı 50 bini geçti.İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Mart 2019 tarihinde yaptığı açıklamada 15 Temmuz 2016’dan sonraki süreçte511 bin kişinin gözaltına alındığınıve30 bin 821 kişinin tutuklandığınısöyledi.
  • Ocak 2019’da yayımlanan“2. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri AraştırmaRaporu“na göre,KHK/OHAL “mağdurlarının” gerçek sayıları 250 binden fazla.Raporda, “Okulları kapatılan, mezuniyetleri geçersiz sayılan, askeri okullardaki öğrenciler, polis okulları öğrencileri, diğer kamu ve özel kurumlarda KHK’larla mağdur edilenlerin sayıları da yukarıdaki rakamlara ilave edildiğinde, doğrudan mağdur olanlar250.000‘i geçebilmektedir.” ifadeleri yer aldı.
  • Rapora göre ayrıca, OHAL/KHKmağdur yakınlarıolanikincil mağdurların sayısı 1 milyon 500 bine yaklaştı.
  • İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya göre234 bin 419 pasaport iptal edildi.Pasaport tahditleri aşamalı olarak kaldırıldı. Soylu’ya göreMayıs 2019’da “75-80 bin civarında” bir tahdit kaldı.Yakınlarıyla birlikteseyahat engeliyle karşılaşan kişi sayısının 500 binden fazlaolduğu iddia ediliyor.
  • OHAL Komisyonu’na toplamda 126 bin 200 başvuru yapıldı. 26 Haziran 2019 tarihine kadar karar verilen 77 bin 900 başvurunun 6 bini kabul, 71 bin 900’ü ise reddedildi.

***

Toplumsal Vicdanı Yaralayan Uygulamalar

OHAL uygulamaları Fetö Yargılamalarının bir kısmı böylesine ciddi bir darbe teşebbüsü karşısında kabul edilebilir tedbirler olarak değerlendirildi. Maşeri vicdan pek rahatsız olmadı.

Ancak KHK’lar ile yapılan ihraçların daha sonra yargılama süzgecinden geçirilmemesi vicdanları rahatsız etti.

FETÖ’nün siyasi ayağı kapsamında hiç kimsenin yargılanmaması, ceza almaması ve hatta kamuoyunda FETÖ’cü olarak bilinen siyasilerin, yazarların, işadamlarının aramızda serbestçe geziyor olması kamu vicdanını yaraladı.

Tıpkı 17/25 Aralık 2013 soruşturmasının şüphelilerinin yargılanmadan ve Meclis araştırmasına da izin vermeden üstünün örtülmeye çalışılmasının toplumsal vicdanda kabul görmediği gibi.

(17/25 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının” Fetö’cü savcı, hâkim ve polislerin ortaklaşa yürüttüğü“bürokratik bir darbe teşebbüsü” olduğu doğruydu.

Fakat böyle kabul edenlerin bile ayakkabı kutularında saklanan dolar ve eurolar, bir bakanın kolundaki milyonluk rüşvet saat, bir bakana gönderilen rüşvetlerin saklandığı yatak odasındaki kasalar, para sayma makineleri ve sıfırlama tapelerinin araştırılmasına izin verilmediği de doğruydu.)

*********************************

Sansür ve Otosansür

Ahmet Davutoğlu dış politika konusunda Tayyip Erdoğan’a Başdanışmanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış bir zat.

Bana göre Ahmet Davutoğlu ülkemizin içinde bulunduğu dış politika çıkmazlarında özellikle Suriye bataklığına girmemizden birinci derecede sorumludur.

O’nu ekonomi alanında, borçlanma ve alınan borçları üretim yerine inşaata ve tüketime harcama tercihinde de sorumluluğu olan bir politikacı olarak görüyorum.

Davutoğlu Başbakanlığı döneminde muhalefete karşı partisi bütün devlet gücünü ve siyasi nüfuzunu orantısız ve hukuksuz bir şekilde kullanırken de hiç rahatsız olmamıştı.

Adalet ve özgürlük arayışı güç kaybedildiğinde daha çok hissedilir. Davutoğlu da üç senedir düşüncelerinden dolayı AKP’li troller tarafından adeta linç ediliyor.

Ayrıca medyanın uyguladığı ambargo sebebiyle düşüncelerini ifade etme özgürlüğünü kullanamıyor. Sesini kamuoyuna duyurabileceği bir medya organı bulamıyor.

O’nun sorumlu olduğu zaman farkına varmadığı ancak şu sıralarda derinden hissederek sarf ettiği şu cümlelerine gönülden katılıyorum.

“En temel sorunumuz düşünce özgürlüğünün olmamasıdır. Sansür çok kötüdür fakat en kötüsü otosansürdür. Maalesef otosansürün en koyu uygulandığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanlar kapalı kapılar ardında başka türlü, kapıların önünde başka türlü konuşuyor. Takiyye kültürü ile otosansür birlikte gelişiyor.“

İnanıyorum ki bugün Davutoğlu’na bile haklarını ve düşünce özgürlüğünü kullanmasına engel olanlar çok geçmeden aynı taleplerde bulunacaktır.

 

 

Yakındır Gelecek (2)

0

Batı emperyalizminin, Türk gençliğini kendi doğal İslâmî mecrasından çıkarmak için başvurduğu menhus, uğursuz desise şudur: Der:

“Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslüman varsa, nispeten fakir, gafil ve iptidaî, ilkel bir hayat yaşamaktadır. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, uyanmış ve servet sahibidir.”

Böylece zihinleri karıştırmakta, güya Hıristiyanlığın üstünlüğünü göstermek istemektedirler.

Bu iddia ve sava karşı şöyle cevap verilmiştir:

Ey Müslüman! Avrupa üstünlüğünün biri maddî, diğeri manevî iki sebebi vardır. Bu iki sebep dehşetli bir sonuç vermiştir.

O sonucun yıkıcı etkisine karşı, varlığımızın hâmisi ve koruyucusu olan İslâmiyetten elini çekme,  elini gevşetme! Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun!

Evet, biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi var. Biri maddî, diğeri mânevî.

Birinci sebep: Bütün Hıristiyan kilisesi ve hayat kaynağı olan Avrupa’nın coğrafî yapısı.

İfade çok dikkat çekici değerli okur! Bakın Avrupa nasıl vasfediliyor. İsterseniz iyice bir daha kulak verelim: Bütün Hıristiyan kilisesi ve hayat kaynağı olan Avrupa.

Gelelim sadede: Avrupa dardır. Güzeldir. Demir madeni bakımından zengindir. Kıyıları girintili çıkıntılıdır. Deniz ve nehirleri bağırsakları hükmündedir. Ulaşım ve taşımaya çok elverişlidir. İklim ise soğuktur.

Evet, Avrupa yerkürenin onbeşte biridir. Böyleyken insanlığın dörtte birini; tabii / doğal güzelliği ile kendine çekmiş.

Hikmeten ve ilmen sabittir ki: Yüzölçümüne düşen insan sayısının fazlalığı; ihtiyaç ve gereksinmeleri arttırır. İnsanları arayışa iter. Bir şeyler yapmak zorunda bırakır onları.

Çünkü ihtiyaç; ilerlemenin hocasıdır. İhtiyaç sahibini harekete geçirir. Görenek gibi çok sebepler ile artan, çoğalan ihtiyaçlar; toprak ne kadar verimli olursa olsun, sadece tarımla ihtiyaç ve gereksinmeleri tamamen karşılayamaz hâle gelir.

İşte bu noktada ihtiyaç; sanata yöneltir insanları. Merak da, ilme sevkeder. Sıkıntı ise ahlâksızlık araçlarına hocalık edip öğretmeye başlar.

Evet, san’at düşüncesi, eğitim ve öğretime meyil; nüfus çokluğundan çıkar, bir ihtiyaç olur.

Avrupa dardır. Deniz ve nehirleri doğal ulaşım araçlarıdır. Bundan dolayı, birbirleriyle tanışmaları; aralarında ticareti geliştirmelerine sebep olmuştur.

Birbirleriyle yardımlaşmaları ise, ortak çalışmaya yöneltmiştir onları. Bu şekilde temas dahi, yani  birbirleriyle görüşmeleri, fikir alış verişine yol açmıştır.

Rekabet ise aralarındaki yarışı doğurmuştur.

Ve bütün sanayinin anası olan demir madeni, bol miktarda içinde bulunur. O demir; medeniyetlerine öyle bir kuvvetli silâh vermiştir ki, onlara dünyanın bütün medeniyet kalıntılarını gasp ve yağma etme olanağını sağlamıştır.

Böylece gayet ağır bastılar ve yeryüzünün terazisinin dengesini bozdular.

Hem de Avrupa’nın her şeyi geç almak, geç bırakmak şanından olan, fazla üşütmeyen soğuk iklimi var. Bu iklim onların çalışmalarını sebat ve devamlılık içinde yürütmelerini sağlamış; işlerini metanet ve dayanıklılık içinde sürdürmelerini sağlamıştır.

Bütün bunlara sahip oluşları; medeniyetlerini devam ettirmelerinde baş rolü oynamıştır.

Velhasıl, Avrupa’nın su yüzüne çıkmasının, zamanla Doğu’ya galebe etmesinin, üstünlük kurmasının, giderek bu hâlin emperyalist bir hüviyet ve kimliğe bürünmesinin altında, bir de şu hususlar vardır:

Avrupa devletlerinin oluşumu, ilme dayanarak gerçekleşmiştir.

Birbirlerine karşı olan kuvvetlerle çarpışarak ortaya çıkmıştır.

Avrupa’daki gaddarca zorbalıkların rahatsız edici fonksiyonları, onları kendi devletlerini kurmaya götürmüştür.

 

 

Revamıdır?

17 Temmuz gecesi saat 02.00 sularında İYİ Parti’nin TBMM grup toplantısına katılmak üzere Ankara yollarına düşmüş vaziyetteyken telefonumun bildirim paneli ışıldağa döndü, bir mesaj hengamesi aldı ki sormayın! ”Ne oluyor bu saatte ?” dememe kalmadan aramalar gelmeye başladı, üniversite sınav sonuçları açıklanmıştı. Üniversite sınavına girerken hissettiğim o heyecanı, uzun süre semtime uğramaz dediğim o hissiyatı yeniden ensemde buldum. Sonuç ekranına erişmeye çalıştığım 5-6 dakikalık zaman inanın geçmek bilmedi. Esasen sınavdan sonra epey rahatlamıştım çünkü alan sınavımda, İngilizce sınavımda 80 sorudan 72 tanesine doğru yanıt vermeyi başarmıştım. Buna sevinirken beni üzen işaretlemeye cesaret edemediğim 2-3 sorunun da doğru çıkmış olmasıydı. Matematik dışında birinci basamak sınavından da alnımın akıyla çıkmıştım. İlk 1,000’e girmeyi beklemiyorduysam da ilk 7,000’de sıralanmayı hayal ediyordum. Zira geçen sene benimle aynı neticeyi elde edenler 5,600’lerde görünüyorlardı.

Sonuç ekranı açıldığında sıralamamın 11,000 olduğunu gördüm. Sonra hemen sohbet gruplarına yazdım evvela aile grubumuza yazıp durumu bildirdim, soluğu arkadaşların muhabbetlerinde aldım. Öğrendim ki yaşanan durum yalnız beni etkilememişti. Hemen hemen her arkadaşım hesapladığı ve tahmin ettiği sıralamanın 4-5 bin gerisinde kalmıştı. Bu tarz merkezi sınavlarda çan eğrisi yüzünden, sınava giren öğrenci sayısındaki değişimler yüzünden oynamalar yaşanması normaldir. Lakin makasın böylesine açılması öngörebilen, beklenen bir tablo değildi. Sosyal medyadan yorumlara vakıf oldukça, dostlarla sohbet ettikçe aklıma şu soruyu getirmeden edemedim ”Bu sistem bizlere reva mıdır ?”

Ülkemizde üniversite imtihanı, öğrencileri kendilerine gelecek inşa etme niyetinde oldukları alanlarda yeterliliklerine göre sıralamayı ve buna göre üniversitelere yerleştirebilmeyi hedefliyor. Bu cümleye baktığınızda sistemimiz akla ve vicdana gayet makul görünürken iş pratiğe döküldüğü zaman su koyuveriyor. Hem de ne su koyuvermek ! Bir kere en başından öğrencilerin 4 senelik bilgi birikimini mazereti olmayan 2 testle ölçmeye kalkışmak akıllara zararken, öğrencilerimize hayatlarında işe yarayacak; onları donanımlı bireyler haline getirebilecek her nimetten uzak tutmaya gayret ediyoruz. Öğrencilerimizin hatırlarında basma kalıptan çıkma ezber bilgiler yer etsin diye onları kendilerini besleyebilecekleri alanlardan koparıyoruz. Sanattan, spordan, teknolojiden uzaklaşmaya enerjilerini test çözmeye harcamaya mahkûm ediyoruz. Hayli önemli olan sosyal donanımı ihmal ederek, daha iyi ezber yapabilenleri yüceltiyoruz. Daha sonra topluma hastalarıyla konuşamayan doktorlar, öğrencisine şiddet uygulayan öğretmenler, dilekçe yazamayan avukatlar hediye ediyoruz. Öğrenciler bu sistemde başarı elde etseler bile tercih yapmak için kolları sıvadıklarında akıllarındaki kriter neyi sevdikleri değil, sevdiklerini yapmaya kalkarlarsa aş bulup bulamayacakları oluyor. Bunun sonucu olarak mesleğini sevmeden yapan, mesleğine manevi bir bağ hissetmeden iş günü sayan binlerce vatandaşımız oluyor. Öğrencisi soru soruyor diye döven öğretmenler, hastanın midesinde makas unutan hekimler bu durumun kanıtı.

Mühendis olmak isteyen birini nasıl matematik ve geometri alanındaki becerisine bakarak değerlendirebiliyorsak; İngilizce Öğretmeni olacak, Dilbilimci olacak, Tercüman olacak, Çevirmen olacak insanları da İngilizce becerisine bakarak değerlendirebiliriz. Mantık bunu gerektiriyorken gelin görün ki İngilizce sınavında 80’da 70’in üzerinde başarısına imzasını atan gençler alanlarında 17 – 20,000’lerde sıralanarak pek güzel dil fakültelerine girebilmekten mahrum bırakılmış durumda…

Bunun sebebi de geçtiğimiz yıl değiştirilen sınav sistemiyle birlikte matematik ve fen bilgisi yapabilen öğrencilerin tüm dallarda avantajlı konuma geçmiş olması. Matematik ve fen bilgisinde yeteneği olan, test kabiliyetini geliştirebilmiş öğrenciler dilde kolaylıkla ön sıraları kapabildiler. İngilizce testinde 80’de 25 yapan öğrenciler, 80’de 70’leri aşan öğrencileri sollayabildiler. Bu sayısalcı öğrencile dil alanından en prestijli, en başarılı fakültelere gidebilme hakkı kazandılar.

Aylarca kelime ezberleyerek, metin çevirerek, paragraf sorularıyla boğuşarak ter döken dilciler alan netleriyle değil matematik netleriyle sıralandılar. El-hak doğrudur, dil öğrencisidir diye kimseden sadece dil testi çözmesini beklemiyoruz, beklememeliyiz de fakat alan sınavındaki tabloya göre yollarını çizebilmek tüm öğrencilerin hakkı olmalıdır. Zira dil fakülteleri matematik sorusu çözebilen gençler değil, Shakespeare’in metinlerini tahlil edebilen gençler bekliyor. Tıpkı tıp fakültelerinin İngiliz Edebiyatı hakkında donanımlı öğrencileri beklemediği gibi…

Bugün 80 soruda 79 doğru yapan Rizeli Yusuf’un, 78 doğru yapan İzmitli Utku’nun, 77 doğru yapan Eskişehirli Lara’nın alanlarında en başarılı bölümlerde okuyamayacak olmasının hesabını kim verebilir? Verilecek hesabın ne hükmü olur? Hevesler kursakta kaldıktan, kalpler kırıldıktan sonra verilen hesabın ne kıymeti kalır? Gençlerin ülkelerine dair ümitlerine hançer saplandıktan sonra dilenen özrün manası olur mu?

Ülkemizde son yıllarda yönetimdekilerin hataları yüzünden yozlaşan çok kurum, çok değer, çok olgu var; eğitim bunların başında geliyor. Üzülerek belirtmeliyim ki popülist politikalardan en sert darbeleri alan hususların başında eğitim geliyor. Eğitim bir toplumun teminatıdır, güneşli günlere uzanan köprüsüdür. Modern, çağdaş, bilimin prensiplerine uygun programlara sahip ve bunun yanında sosyokültürel beslenmeyi de hedeflemeyen eğitim politikaları toplumsal ilerlemeye hiçbir katkı sağlayamaz, eğitimin sarsıldığı yerde ferah bir istikbalden söz edilemez.

Eğitim politikaları, eğitim sistemleri oy kaygısıyla zırt pırt işleyişi değiştirilecek kaideler değildir. Alelade kimselerin torpille oturdukları koltukların yetkisiyle tabiatı bozulacak değersiz ve basit işler değildir. Hukuk ve eğitim liyakatin en mühim olduğu iki kiriştir. Geleceğini düşünen, yarın için hedefleri olan memleketlerde bu alanlar kraldan çok kralcı mimarlara değil, Sinanlara emanet edilir. İktidarlar bu iki kiriş üzerinde ufak oynamalar yapmayı bile kolay kolay akıllarından geçirmezler. Ama bizde gündem değişikliğinin elzem olduğu bir akşamda Cumhurbaşkanı’nın ”Sistemi doğru bulmuyorum.” yorumuyla, yalnızca bir cümlesiyle kurallar kaldırılır; sıfırdan yazılır…

Şimdi sizlere soruyorum,

Öğrencilerin keyif dolu yıllarını test kitapları arasında geçirmesi revamıdır?

Gençlerin sınavı başarıyla atlatsa da sistem yüzünden dilediği yerlere girememesi revamıdır?

Koltukları müdafaa etmek, oy devşirmek için gençlerin hayalleriyle oynamak revamıdır?

Bu yapılanlar yarının bekçileri, geleceğin yegane umudu gençlere revamıdır?

Vicdanlara soruyorum, revamıdır?

 

 

Kıbrıs Türk’ünün Kaderi Bu mudur?

İşte yine açıklandı! Kıbrıs’ta görüşmeler yeniden başlıyor…

09 Ağustos 2019’da tarafları temsilen iki lider yeniden bir araya geliyor. Konuları aynı, konuşmaları aynı, temsil ettikleri halklar aynı!

Müzakereler, müzakereler, müzakereler!

Tam 60 yıl oldu hala görüşülüyor, çözüm aranıyor ama bir türlü olmuyor!

Rumlara göre hava hoş! Ama Kıbrıs Türk’ü kaderi buymuş gibi her defasında müzakere sürecinin bitmesini, ada halkından birisi olduğunu, kendi kimliğinin de tanınmasını bekliyor…

Kıbrıs adasında bir türlü sonuç alınamayan müzakereler 1968 yılından bugüne devam ediyor.

Bu uzun süreçte Kıbrıs Türk’ünü temsilen 5, Kıbrıs Rum tarafını temsilen 6 lider müzakere masasında görev aldı. Yıllarca görüştüler, konuştular ancak bir türlü anlaşmaya varamadılar!

Uzun yılları kapsayan bu müzakereler döneminde anlaşmaya varılabilsin diye Türkiye de çok çalıştı, çabaladı. Muhatabı diğer garantör ülkeler Yunanistan ve İngiltere’yle görüşmeler yaptı. Hatta öyle bir an geldi ki, AB ile müzakere süreci başladığında Kıbrıs’ta verelim kurtulalım noktasına dahi gelindi! Ama olmadı, hiçbir görüşmeden herhangi bir sonuç çıkmadı!

Müzakerelerin başladığı yılda doğanlar, bugün 60’lı yaşları çoktan aştılar. Yarım asrı geçen bu uzun süreçte adada neredeyse üç kuşak değişti ama bu görüşmeler bir türlü bitmedi, biteceği de yok gibi!

Bitmek bilmeyen bu müzakerelerin ana nedeni de belli! Bu neden; Rumların dünya ülkelerince adanın yasal hükümetiymiş gibi tanınması, Türk tarafının ise yok sayılması…

Özellikle haksız, hukuksuz bir şekilde AB çatısı altına alınan Rumların adada elde edecekleri yasal bir durum da kalmadığı için onlara göre müzakerelerin kendi istekleri doğrultusunda bitmesinden başka bir seçeneğe evet demeleri de mümkün değil!

İstedikleri tek bir şey var! O da adanın tek başına yöneteni olmak, Kıbrıs Türk’üne de azınlık haklarından bir fazlasını dahi vermemek!

Yarım asırdan fazla bir süreden beri Rum tarafının bu duruşunda değişen bir şey yok, bundan sonra da olmayacak!

Kıbrıs konusunda bugün hala çözüm aranırken, diğer yandan adanın çevresinde ve Doğu Akdeniz’de mevcut zengin hidrokarbon ve petrol yataklarının kullanımı da gündemde, hem de dünyanın gündeminde!

Rumlar, bölgeden ve bölge dışından ülkelerle yapmış olduğu enerji anlaşmalarıyla adada bekleyen çözümsüzlük sürecinin yanına, bir de bölgenin zengin enerji kaynaklarının kullanımının çözümsüzlüğünü eklediler. Çünkü bu kullanım hakkını Türk tarafıyla hiçbir şekilde paylaşmak niyetinde değiller!

Adanın yönetimini Türklerle paylaşmaya yanaşmayan,

1974 sonrasında adanın kuzeyinden güneyine göç eden Rumların yeniden evlerine dönmesini isteyen ama 1963 yılında katlettikleri, güneyden kuzeye göç etmek zorunda bıraktıkları Türklerin hak ve hukukundan bahsetmeyen,

Maraş bölgesinin Rumlara ait olduğunu iddia ederek, yeniden açılışı noktasında hiçbir şekilde iş birliğine yanaşmayan,

Müzakereler sürecinde toprak-mal-mülk paylaşımında kendi taleplerinin dışında başka bir talep kabul etmeyen,

Kıbrıs Türk’ünün adadaki yaşam garantisi Türkiye’nin garantörlüğünün bir an önce bitmesini, Türk askerinin adayı terk etmesini isteyen,

Kıbrıs Türk Halkının uluslararası platformda imzalanmış anlaşmalarla kazanılmış yasal haklarını dahi görmezden gelen,

1960 Kıbrıs Cumhuriyetin anayasal kurucu ortağı Kıbrıs Türk’ünü bu ortaklıktan atan Rumlar ile yeniden başlaması öngörülen müzakerelerde ne görüşülecektir?

Resmi, ya da gayrı resmi görüşmeler yapıla, yapıla bugüne kadar gelindi!

Kıbrıs Türk tarafında önümüzdeki dönemde artık sadece federasyonu değil, adada iki devletli yapıyı da konuşmalıyız diyen yeni ama kararlı bir hükümet var.

Rum tarafının duruşunda ise değişen bir şey yok!

İster taraflar arası, ister Garantör ülkeleri de kapsayan 5’li müzakereler yeniden başlar ise; bu defa bu görüşmelerin son olacağı hem Rumlara, hem de garantör ülkelere iyice anlatılmalıdır.

Eğer Rum Yunan ikilisi bu defa da anlaşmaya yanaşmayıp, her defasında olduğu gibi Kıbrıs Türk’ünün ve Türkiye’nin adadaki ve Doğu Akdeniz’de mevcut enerji kaynakları üzerindeki hak ve hukukunu tanımayan tutumunu sürdürecek olursa; Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye,  KKTC’nin tanıtılması da dâhil yeni bir yol haritası ile yoluna devam etmelidir. Bu yeni yol haritası, Kıbrıs’la hiç ilgisi olmayan ama Rum tarafını kullanarak Doğu Akdeniz’de mevcut enerji yataklarından pay kapma peşinde olan üçüncü ülkelere de iyi bir cevap olacaktır.

Aslına bakarsanız, bunca değişmeyecek şey varken, yeniden müzakerelere başlamak nedendir bilinmez ama?

Kıbrıs Türk Halkının kaderi bu müzakerelerin sonucunu beklemek olmamalıdır.

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – XIV

Son bölüm ise “1923-1950 Döneminde Türkiye’deki İktisadi Gelişmenin Değerlendirmesi” başlığıyla bütün kitabın bir başka açıdan özeti olma anlamını taşıyor. Bu bölümde oldukça ilginç analizler bulunmakta: Ekonomisi kapitalist dünya piyasasına göre şekillenen Osmanlı’nın siyasal egemenliği sınırlandırılarak sözde / nominal bir egemenliğe indirgendi, Yeni Türk devletinin kurulmasına öncülük eden milliyetçi güçler de Osmanlı’yı kapitalist dünya sistemiyle bütünleştiren aynı tarihsel sürecin ürünleriydi, Tanzimat’la beraber hız kazanan devlet kurumlarının Batılılaşmasına karşı direnişini Devlet ancak metropol devletlerin desteği ile aşabilmişti, Osmanlı’nın içine düştüğü yarı-sömürge statüsü toplumu çağdaşlaştırmadan yana olan yeni Türk aydınlarında anti-sömürgeci bir karakterin oluşmasında neden oldu, gibi..

‘Avrupalılaştırılmış’ eğitim süreçlerinden geçen Osmanlı askerî – sivil bürokrasisini oluşturan aydınların bağımsız bir Devlet kurduktan sonra ulus-devlet modeline göre bir kalkınma modeli aradıklarını söyleyen Sezai Tezel, Kemalist lider kadrosunun bir Türk burjuvazisinin âleti olmadığını zira belirgin bir Müslüman-Türk burjuvazisinin bulunmadığını ifade etmektedir. Liderlerin, Türkiye’deki gelişmenin kapitalist metropollerdeki sermaye çevrelerinden bağımsız olamayacağı anlayışında aydınlar ve tâcirlerle birleştiğini düşünen Yazar, Türk iktisadî milliyetçiliğinin yerli gayrimüslimleri metropollerle Türkiye ekonomisi arasındaki ayrıcalıklı konumdan çıkararak İttihatçıların yapmayı denediği gibi yabancılarla ortaklığı ‘Millileştirmek’ istediklerini seslendirmektedir.

Yukarıdaki paragraftaki temel yaklaşımlara günümüz açısından baktığımızda hem Türk ekonomisindeki gayrimüslimlerin yeri ve önemi bakımından hem de millî burjuvazi oluşturabilecek bir kalkınma modeli aramak noktasından durumun çok da değişmediği gözlenmektedir. Buna mukabil Kitabın 558. sayfasında zikredildiği gibi 1923-1950 arasında Türk bankacılığına verilen Devlet desteğiyle bankacılık sistemimizdeki yabancı sermayeli bankaların hâkimiyetine son verilmiş olsa da günümüzde yabancı sermayeli bankaların bankacılıkta yarıya yakın, yabancı sermayenin de borsada yarının çok üzerinde hâkimiyeti söz konusudur.

Sanayileşme sürecinde bir ek birikim mekanizması olarak devlet kapitalizmine başvurulmasını bir yerli burjuvazinin geliştirilmesi stratejisinin belkemiği olarak gören Yazar, devlet sektöründe yetişen kaliteli yönetici ve teknik personelin bunların eğitim masraflarına katılmamış olan özel işletmelerce ‘transfer’ edilmelerini de Devletçiliğin ekstra katkısı olarak görmektedir. Dahası 1921 – 1950 arasında kurulu 230 özel sanayi işletmesinin kurucularının yarıdan fazlasının tüccarlıktan gelmesinin de yurtdışı firmalarının bayiliği yada basit ticarî işlemlerin dışına çıkamayan sanayicilik modelinde etkisi vardır.

İthal ikamesine yönelik sanayileşmeyi hızlandırma kararının ilk aşamada devlet kapitalizmine yol açmadığını savunan Tezel, doktriner bir görüş olmaksızın Kemalist kadronun son çare olarak sanayide devlet kapitalizmine başvurduklarını ve bunun Hükümet harcamalarının genişlemesine yol açarak Dünya Buhranının etkisiyle Türk ekonomisini daraltan konjonktürün uzun sürmesini engelleyen bir sonuç ürettiğini de paylaşmaktadır. Yönetici kadronun bilhassa Savaş yıllarındaki sakar ve ikircikli uygulamalarının (Varlık vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu) oluşturduğu kutuplaşmanın siyasî hayatımızda hâlâ var olduğunu düşünen Yazar, Savaş sonrasında iktisat politikasındaki temel değişikliğe rağmen devlet sektörünün genişlemeye devam ettiğini de hatırlatmaktadır.

‘1923-1950 Döneminde Türkiye’deki İktisadi Gelişme Potansiyeli ve Bunun Kullanılması’ alt başlığıyla Tezel; yabancı kaynakların kullanılmasını, Türkiye tarımındaki üretken kapasite fazlasını (mevsimsel aylaklık durumu), tarımsal ailelerce sahiplenilen tarımsal fazlanın kullanılması (yeni zengin hacıağa tipi), tarımsal fazlanın iç ticaret hadlerine yansıması, tarımın eksik vergilendirilmesi ve ticaret kârları gibi konuları istatistikî detaylarıyla inceleyerek okuyucuya aktarmaktadır.