31.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 547

Umay’ın Kaderi

0

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 233 sayfalık kitap, Seherhan Kızmaz‘ın ilk eseri olarak edebiyatımıza ve kültürümüze kazandırdığı bir romandır. Seherhan Kızmaz, eseri için ‘Kurgu Roman‘ diyor. Lügatlerde ‘Kurgu‘ kelimesinin 13 adet karşılığı var. Roman ile alakalı bir açıklama aradığımızda karşımıza; ‘Gerçekleşmesi mümkün olmayan, hayâl ürünü hâdiseler zinciri…’  cümlesi çıkıyor.  ‘Zevzek‘, ‘hafifmeşrep‘ gibi zarif olmayan; Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugati’t-Türk’ isimli Türkçenin ilk sözlüğünde olduğu gibi, ‘dikkatsiz‘, ‘sorumsuz‘ şeklinde farklı ve günümüzde hiç kullanılmayan karşılığı var.

Türkçede daha çok, ‘kurgu bilimi‘, ‘kurgu filmi‘ gibi tamlamalar şeklinde kullanılıyor.  ‘Kurgu roman‘ şeklinde bir tarif var ise de doğrusu, ‘kurgu romanı‘ olsa gerek… Kurgu bilimi; ‘Teknik alandaki gelişmelere bağlı kalınarak gelecekte ulaşılabilecek ileri seviyedeki durumları düşünme işi‘ demektir.  Kurgu filmi ise, ‘montaj filmi‘ demek oluyor. Bu durumda, hayâl ürünü romanlar için ‘hayal ürünü roman‘ denilmesi daha uygun olur. Batıdan gelen her şeyin ‘cici‘ olduğunu düşünen batıcılar, ‘fantastik roman‘ da diyebilirler. Bilindiği gibi fantastik, ‘hayâl ürünü‘ demektir. Bu kadar bilgiçlik taslamayı ve de geveze berberlerin ‘lafla traş‘ ameliyesini burada bırakıp Seherhan Kızmaz‘ın ‘Umay’ın Kaderi‘ isimli harikulâde meraklı, sürükleyici ve en ağır uykucuları bile en uyanık pozisyonda tutan romanına dönmeden önce tahammülünüzü fazlaca tahriş etmeden ‘Umay‘ kelimesi hakkında da azıcık ahkâm kesmeye izin verilmesini dilerim. ‘Umay‘, Türk mitolojisinde adı en çok anılan unsurlardan biridir. Orhun Yazıtları’nda da vardır. Günümüzde bayan ismi olarak kullanılıyor. Doğum ve bereketin sembolüdür. Romanda da, bu özelliği göz önünde bulundurulmuş olmalı ki, Umay, genç yaşta ‘üç çocuk annesi’ olarak karşımıza çıkıyor. ‘Umay’ ‘Koruyucu, şefkatli‘ demektir.

450’li yıllarda, bugünkü Macaristan topraklarında yaşayan Umay’ın tacı Prof. Ryan’ın asistanı olan Türk kızı Seren’dedir. Profesör tacı incelemek için alır. Evinde incelerken kazara elini keser, kan; tacın üstüne damladığında, Ryan’ın önünde bir dehliz açılır. Meraklı Prof. dehlizden içeri adımını atınca 1500 yıl öncesine gider ve kendisini Umay’ın ülkesinde bulur. Amerika’ya dönmek istediğinde parmağından akan kanı tacla buluşturur. Sonra gidiş gelişler devam eder, Umay Amerika’ya gelir. Yıl 2070’tir. Maceralar birbirini takip ederken, okuyucu kendisini sayfalar, satırlar arasında adeta kaybeder.

Seherhan Kızmaz, hayâl gücünü son noktasına, doruklara kadar kullanıp çok karışık bir konuyu, hiçbir aksaklığa, tenkide mahal bırakmayacak şekilde, baştan sona kadar başarılı bir şekilde ve mantık hatası yapmadan işlemeye devam edip, sona erdirebiliyor. Türklüğüyle övünenlerin gururla okuyabilecekleri, okumaları gereken bir roman böylece meydana geliyor. Sadece Türklüğüyle övünenler değil, Türklüğün ne olduğunu, ne manaya geldiğini, gücünün ve kahramanlığının, vatanseverliğinin insaniyetinin, asaletinin… ummanları dolduracak kadar engin, zengin ve derin olduğunu öğrenmek isteyenler de okumalılar. Batılılar Türkleri; vahşi, barbar ve gaddar, sevgiden nasibini alamamış insanlar olarak tanıtmaya, daha doğrusu iftira etmeye çalışıyorlar. Bu yalanlara kananlar da az değil. Onlar da bu romanı okumalılar. Evet! Roman hayâl ürünü de olsa, tarihi hakikatler de malzeme olarak kullanılıyor. Türk düşmanları tarih okumadıkları için bilmezler: Haçlılar Kudüs’ü zapt ederken, 200.000 kişiyi katletti. Türk milletinin asil ve kahraman evlâdı Selâhaddin Eyyübî’nin Kudüs’ü Haçlılardan geri alıp fethederken ölenlerin sayısı 200 bile değildir. Tarih okumayanlar hakikatleri romanlardan da öğrenebilirler. En azından öğrenmek için kendilerine bir kapı açılmış olur.

Seherhan Kızmaz, eserinin 98. sayfasında eblehlerin kafasına mıh gibi çakarcasına açıklıyor: Yurt dışındaki Türk öğrenci Berk diyor ki: ‘Türkçe öğrenmek isteyen bir profesörden para talep etmek, kültürüme aykırıdır.’ Ryan, bir sohbet sırasında Berk’e soruyor:

-Peki ‘Tanrının Kırbacı Atilla‘ sence bir barbar mıydı?

Berk, kendini sıkarak mümkün olduğunca nazik bir ses tonu ile anlatmaya başladı.

Barbar kelimesinin bana tarifini yapın. Meselâ insanları kazıklara geçiren Voyvoda, bence bir barbardır. Çünkü günümüzde barbarlığı ölmüş insan cesetlerine yapılan korkunç hareketler veya esir düşmüş insanları acılar içinde, değişik işkenceler ile öldürmek olarak tarif ediyoruz. Hatta çocuk, kadın yaşlı demeden insanları acı çektirerek öldürmektir. Mesela Jordanes’e göre Atilla tam bir canavar, vahşi barbardır ama Jordanes ondan yüzyıl sonra yaşamış ve Atilla’nın hayatını ve barbarlıklarını kaleme almıştır. Hem de elinde düzgün deliller olmadan. Atilla’nın zamanında yaşamış olan Priscus da, Roma sefiri olarak Atilla’nın krallığında misafir ediliyor. O büyük bir görgü, temizlik, mertlik ve güçten bahsediyor. Aynı zamanda Cermen’lerin Nibelungen destanında ise Atilla’dan sadece asilere kılıç kuşanan asil ruhlu bir hükümdar olarak bahsedilmektedir. Şimdi düşünün, eğer siz tek ok atmadan bile Doğu Roma İmparatorluğu’ndan vergi alabiliyorsanız bu barbarlık mıdır? Yoksa zekâ mı? İşte aradaki ince fark bu… Ve bizim bu farklılığı düşünmemiz gerekir. Atilla çok zeki bir hakan. Himayesinde yaşayan farklı toplumdan insanlar, Atilla’nın kölesi değildi. Aksine mal sahibi olabiliyordu. Kimsenin dinine karışılmıyordu. Etraftaki başka kavimlere ait köyler basılsa bile ürünlere zarar verilmiyor, insanların onlar için üretim yapmaya devam etmesi sağlanıyordu. Sâdece onlara direnç gösteren askerler öldürülüyordu.

Ben daha fazla savunma yapamam. O dönemdeki bilgiler çok karanlık. Belirli kişilerin bahsettiği ve kaleme aldığı notlar var sadece ve hangisine inanacağınızı siz seçmelisiniz. Ama ben Ön Türk, Hun ve Göktürk tarihini iyi şekilde biliyorum. Milattan önceki dönemlerde bile yazılmış kitabelerde ve Hakanların kanunnamelerinde; ‘kadın, yaşlı ve çocuklar öldürülmeyecek, insanlara eziyet edilmeyecek, kimse köleleştirilmeyecek, teslim olan asker bile affedilecek‘ diye yazıyor. Hatta Türk kadınlarının tamâmı bu dönemlerde, savaşlarda gerek komutan, gerek savaşçı olarak savaşmıştır. Türk töresinde kadın kesinlikle aşağılanmaz. Onlar savaşçı ve kudretlidir.

Berk sözlerini bitirdiğinde Ryan isteksizce ‘Evet Türk kadınları kesinlikle kudretli‘ dedi ve sordu:

-Peki, sence Atilla ve Türkler üzerine neden bu kadar geliniyor?

-Bizde bir atasözü vardır. Bükemediğin eli öpeceksin, yani eğer karşında savaştığın kişiyi yenemezsen onu tebrik etmelisin ve saygı göstermelisin. Ama işte Türklerin karşısındaki kabileler bunun yerine, o dönemde karalamayı, kişileri canavarlaştırmayı seçmişler. O dönemlerde bir kişiye taş atıp başını yarsanız, bir hafta sonra bu hikâye; ‘adam göğe yalvardı ve gökten taş gelip diğer adamın başını yardı‘ denilirdi. Hikâyeler doğruluktan çıkıp büyütülmüş ve değiştirilmiş olabilir. Ama bir gerçek var. Atları ilk ehlileştiren ve onları savaşlarda binek hayvanı olarak kullanan Türklerdir. Türkler atları ile çok kuvvetli ataklar yapıp iki üç katı orduları kolaylıkla yenebildiği için her zaman savaşlardan üstün çıkmışlar. Zamanın şartları, iklimle ilgili faktörler ve yeni yerler fethetme arzusu onları o dönemde bilinen dünyanın her yerine dağılma arzusuna yöneltmiş. Tuzladıkları veya kuruttukları etleri yiyerek atlarından hiç inmeden kilometrelerce yol alabiliyorlarmış. Türk toplumunun korkusuzluğu onları yenilmez bir grup hâline getirmiş. Bu da o zamanlarda bilinen bütün dünyada korkuya sebep olmuş. Ama bu barbarlık mıdır? Bence değil.

Karanlık çağlarda ve orta çağ Avrupa’sında yaşanılan çok büyük kıyımlar var. Atilla’nın hikâyesi bence çok düz kalıyor. Ama hâlen Atilla’nın sanki orada olmaya hakkı yokmuş gibi bir görüntü veriliyor. ‘Geldi ve her şeyi darmadağın etti‘ gibi bir yanıltıcı fotoğraf sergileniyor. Bunun ne doğru olduğunu söyleyebilirim nede doğru olmadığını. O döneme ait çok daha kesin eserler elimizde olsa veya bir şekilde izleri kalmış olsa, işimiz tabii ki daha kolay olurdu. Ama şu an için mantığımız ve bilinen Asya Türklerinin davranışları ile yazılan kötü tarzdaki yazıları karşılamaktan başka imkânımız kalmıyor. Keşke o günlere dönebilsek ve gerçekleri görebilsek.

Ryan ‘Evet keşke‘ dedi.

Keşke‘ kelimesinde, Umay’a âşık olan Ryan’ın zihnine sancı gibi saplanan arzusu gizlidir.

(Not: Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilmiş, daha doğrusu uydurulmuş ve maalesef yaygın olarak kullanılan kelimeler değiştirilmiş veya metinden çıkarılmıştır.)

Öncelikle ‘Asena’ olarak anılan genç kızlarımıza ve geleceğin Asenalarına ve bütün gençlere hararetle tavsiye edilecek bir kitap. Yazarı, tebrikleri hak ediyor.

Karakum Yayınevi:

Kent Kop Mahallesi 1864. Cadde Nu: 17/B, Yeşimcan Sitesi A 1 Blok. Yenimahalle, Ankara

Seherhan Kızmaz:

18.09.1979 tarihinde İstanbul da doğdu. İlkokulu Sarıyer ilköğretim’de Ortaokulu, Dost koleji (Cent koleji) ve İstek Vakfı Tarabya Kemal Atatürk lisesinde okudu. Lise eğitimini Behçet Kemal Çağlar Lisesinde tamamladı.

Trakya Üniversitesi Tekstil Bölümü’nün ardından 2008 yılında Beykent üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Tasarım Bölümü’nden mezun oldu. 2017 yılına kadar özel tekstil firmalarında çalıştı.

Şu anda Tarım ile ilgileniyor ve Anadolu Üniversitesi Tarım bölümünde okuyor.

 

DERKENAR:

Dil Yanlışları

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Türkiye’mizde yayıncılar editörlk hizmetlerinden faydalanmıyorlar. Bu sebeple okuyucuya sunulan kitaplarda imlâ hataları, dil yanlışları oluyor.

-Bir yazar, ‘Hâfıza-i beşer, nisyan ile mâlûldur‘ özdeyişini ‘İnsan hafızası unutmakla meşguldür‘ cümlesiyle açıklamış. ‘mâlûl‘ kelimesinin karşılığı ‘meşgul‘ değil, ‘sakat‘tır. Günümüzde ‘özürlü‘ diyenler var. Bir başkası ‘Harb mâmulü‘ diye yazmış…

-‘Tehdit aldım‘ diyen var. ‘almak‘ kişinin isteğiyle gerçekleşen bir fiildir. ‘Tehdit edildim‘ veya ‘Beni tehdit ettiler‘ denilmesi gerekir. Magazin dünyasında ‘sahne alanlar‘, ‘alkış alanlar’ var. Polis okullarında Türkçe okutulmuyor olmalı ki trafik polisleri ‘bekleme yapma‘ diye bağırıyorlar. Doksan altmış doksan, kültürü noksan televizyon spikerlerimiz, tanınmış kişiler için ‘İstanbul air port’tan çıkış yaptı‘ diyor. Metin yazarının kalemini, spikerin dilini eşek arısı sokmuş olmalı…

-Türkçemizde ‘istem‘ kelimesi yoktur. Varsa da Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilmiş, daha doğrusu uydurulmuş bir kelimedir. Doğrusu ‘istek‘tir. ‘İstemsizce‘ kelimesi de bir dil faciasıdır. ‘Duyumsamak‘, ‘anımsamak‘ kelimeleri de… ‘İsteksizce‘, ‘hissetmek’, ‘hatırlamak‘ denilmesi gerekir.

-‘28.11.2018 yılında‘ veya ‘2018 târihinde‘ yazılmaz. Birincisi ‘târih‘tir, ikincisi ‘yıl‘dır.

-‘Birfiil’ yanlıştır, doğrusu  ‘bilfiil’dir.

Süleyman Nazif’in hikâyesini burada bir defa daha yazmak gerekir… Bir başka yazıda inşallah…

Not: Bu sayfada ve tarafımdan hazırlanan diğer sayfalardaki dil yanlışları ve imlâ hataları konusunda ikaz edenlere, minnettar kalırım.

Kabaklı Hoca:

Türk Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi, yazar İsa Kocakaplan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 174 sayfalık eserinde Şeyhü’l-Muharrirîn Ahmet Kabaklı’nın ruh dünyasını anlatıyor.

Ahmet Kabaklı, 24 Mayıs 1924 tarihinde, 1911 yılından beri art arda gelen savaşların, yoklukların yoksullukların harap ettiği bir ülkenin en fakir şehirlerinden biri olan Harput’ta dünyaya geldi. Babası müezzin idi. Elazığ’da 1931 yılında başladığı ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra 1944 yılında Elazığ lisesinden, 1948 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan diploma aldı. Liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1955 yılında kaydolduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini 1959 yılında tamamlayınca Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderildi.  1961 yılından itibaren Tercüman Gazetesi’nde günlük köşe yazıları yazdı. 1969 yılında Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na öğretim görevlisi olarak tayin edildi. Yazı hayatı vefat ettiği güne kadar devam etti. Türk Edebiyatı Vakfı’nı kurdu, Türk Edebiyatı Dergisi’ni yayımladı. 8 Şubat 2001 tarihinde ebedî âleme intikal etti.

Kabaklı Hoca, ‘Ejderha Taşı‘ isimli eserinde çocukluk günlerini şöyle anlatıyor: ‘İki gündür kursağımıza Tanrı tanesi girmemiş. Küçük kardeşim ağlar, ben yerimden kalkamaz, üstelik sıtma vurmuş hastayım. Anacağım ne yapacağını ne edeceğini bilemez. Rengi sapsarı. Belli etmemeye çalışarak yaşını siler durur. Allah kimseye göstermesin, açlık felâket çocuklar. Allah yokluğunu vermesin bir lokma ekmeğin pahası biçilmez… Tam o sırada olmayacak bir şey, Gümüş geldi kuyruğunu oynata oynata, anamın önüne bohça gibi bir şey bıraktı. Bıraktığı şeyi söylesem inanmazsınız; tülbende sarılı büyükçe bir demet yufka ekmeği…’

İsa Kocakaplan; ‘kitap, çocuklar için yazılmıştır fakat büyüklerin de okuması gereken pek çok ibretli gerçek olay, ruhları dinlendiren pek çok efsane vardır.’ Diyor.

Kitapta; ‘Kişiliği / Mücâdele Hayatı‘,  ‘Fikirleri, Gazete Yazarlığı‘, ‘Kabaklı’nın Sığınakları Kaynakları‘, ‘Kabaklı ve Türk Dünyası‘, ‘Eserleri‘ başlıklı bölümlerde mümtaz şahsiyetin bilinmeyen yönleri anlatılıyor.   (s: 27- 82)

Eser, ‘Yazı Güldestesi‘ başlıklı bölümle devam ediyor. Bu bölümde 10 adet makale var. Bu yazılardan biri şöyle başlıyor: ‘Felekten dahi şikâyetimiz yoktur. Yaradanın büyüklüğünü içimize sindirmek ve her lûtfuna şükretmek için, zaman zaman yer değiştirerek Allah’ın zavallı kullarını tanımak, destan çapında silkinişler sağlıyor….. Her şey Allah’ın lûtfu ve her hâdise hayrın kendisidir!. Bu bölümün son yazısı, Kabaklı Hoca’nın da son yazısıdır: ‘Damda Deve Aranır mı?’ (s: 82-124)

Şiir Güldestesi‘ bölümünde Merhum Hoca’mızın, 4 adet güzide şiiri var: (s: 125-132)

Eser, ‘Söz Güldestesi‘ başlıklı bölümle sona eriyor. Bu bölümden berceste cümleler: ‘Biz biraz Turancıyız, biraz İslamcıyız, biraz Anadolucu, biraz Rumeliciyiz… Hülâsa millî ideallerin hamûlesiyiz.’

Tanıyanlar bilirler. Hoca bu sözlerle kendi tevâzuunun âbidesini inşa ediyor. O, söylediği hasletlerin meftunu, âşığı, hizmetkârı ve kölesiydi… ‘Kur’ân’ın büyüsü sanatındandır‘ vecizesini ancak Kabaklı Hoca gibi Kur’ân meftunu, bir büyük şuur söyleyebilir… (s: 133-170)

Müellif İsa Kocakaplan eserini bu tür kitapların ‘olmazsa olmaz‘ı olan ‘Dizin‘ bölümü ile bitiriyor.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32

Belgegeçer: 0.212-513 27 49  www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

Yeniden İstiklal:

Türkiye, 15 Temmuz 2016 tarihinde büyük bir savrulma yaşadı. Ülkenin geleceğine kasteden bu hareketi sadece bir ‘darbe teşebbüsü‘ olarak isimlendirmek doğru olmaz. Bu, darbenin ötesinde ülkemizi parçalama ve yok etme hareketiydi. Zira içerideki ihanet grupları ve dışarıdaki ezelî düşmanlarımız şer odağı olarak kenetlenmiş, birleşmişlerdi. Saldırdılar ama başaramadılar, imanlı nesiller tarafından püskürtüldüler.

Elif Sönmezışık’ın hazırladığı eser, şanlı gecenin, yaşanmış destanın kitabıdır. 41 yazar o gecede yaşadıklarını anlattılar. Bu yazılar, o destanın terennümü, devlet ve millet bütünlüğünün özü, özetidir. Türk milletinin son büyük destanının hikâyesidir. Veya Yeniden İstiklal‘in… (Tanıtım Bülteninden)

 

Camdaki Kız

Eserin yazarı Dr. Gülseren Budayıcıoğlu; ‘Kaderimiz aslında doğduğumuz evlerde yazılır. Yine o evlerde yaralanır, o yaralarla büyür, sonunda o yaraların bizi götürdüğü yere gideriz. Ancak mutluluk her zaman o yolda değildir…’ Diyor. Bu kitapta her zamanki gibi gerçek bir hayat hikâyesi anlatılıyor. Hep lüks içinde yaşamış fakat kaderi daha baştan kötü yazılmış bir varoş çocuğunun aşk hikâyesi…

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 352 sayfalık kitap, Mart 2019’da yayınlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi Nu: 1, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-355 83 16  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- SURLARIN İÇİNDE: Giorgio Bassani-Leyla Tonguç Basmacı / Yapı Kredi Kültür Yayınları.

2- TARİHİMİZİN ARKA BAHÇESİ: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

3-AYA YOLCULUK: Jules Verne-Elif Çelik / Pogo Çocuk Kitapları

4-TÜRK RUS MÜNÂSEBETLERİ VE MUHÂREBELERİ: Sâmiha Ayverdi. Kubbealtı Neşriyat.

5-NİTELİKSİZ ADAM: Robert Musil-M. Sâmi Türk / Aylak Adam Kitap.

 

 

‘’Her Şey Çok Güzel Olacak’’

İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin kazananı ama dün akşam bu hakkı YSK kararınca elinden alınan Sn. Ekrem İmamoğlu saat 22.30 da İstanbul Beylikdüzü’nde yapmış olduğu konuşmayı umudunuzu kaybetmeyin ”Her şey çok güzel olacak” cümlesiyle bitirdi.

Yapmış olduğu konuşmanın içeriği; son dönemde siyaset meydanında özellikle iktidarı temsil edenlerin kullanmış olduğu ayrıştırıcı dile bakıldığında çok samimi, gayet yapıcı, birleştirici, umut aşılayan ama en çok da nefret dili yerine sevgi cümleciklerinin yer aldığı bir manifesto niteliğindeydi.

Özellikle de ‘sakın umudunuzu kaybetmeyin’, kendisini işaret ederek; ”Umut burada, umut burada” diyerek halka vermiş olduğu moral, Sn. İmamoğlu’nun gelecek günlerin lideri olmaya aday olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Evet, YSK almış olduğu 7’ye 4 oy çokluğu ile İstanbul’da büyük şehir belediye başkanlığı seçimlerinin yenilenmesine karar vermiştir. Gerekçe olarak sandık kurullarında görev alan kişilerin seçiminde yapılan hatalı tercihler olarak açıklanmıştır.

Bu noktada söylenebilecek yegâne şey o sandıklara atılan oyları kullananların hak ve hukukunun böylesi bir gerekçe ile görmezden gelindiğidir!

İl, ilçe, belediye meclis üyeliği, muhtarlık adayları tercihlerini aynı zarfın içinde kullanarak, oy sandığına atanların, sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tercihini, sırf o sandık kurulu üyelerinin hatalı seçimi nedeniyle yenilenecek olmasını açıklamak mümkün müdür? O zaman o sandıktan çıkan oylarla seçilen ilçe belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, muhtarların da yeniden seçilmesi gerekmez mi?

Böylesine bir karar vicdanları da yaralamıştır. Sandık kurullarını belirleyen makam sahiplerinin bu noktada hiç mi sorumlulukları yoktur? Ancak ne söylenirse söylensin İstanbul belediye başkanlığı seçimi yenilenecektir.

Seçimlerin yenilenme tarihi 23 Haziran 2019 olarak açıklanmıştır. Bu tarih okulların kapanmasından hemen bir hafta sonraya denk gelmektedir. Ayrıca çoğu yazlıkçıların da tatil beldelerine gittikleri bir dönemdir.

İşte esas yurttaşlık görevi burada başlamaktadır. O halde oy verme hakkı olan milyonlar sandık görevini göz ardı etmeden tatile çıkışlarını bir hafta ertelemeli, yurttaşlık görevi yerine getirilmelidir.

İstanbul, ülkemizin her açıdan lokomotifi görevini icra etmektedir. İstanbul Belediyesi bütçe büyüklüğü itibariyle iktidarı elinde bulunduranlara da büyük imkânlar sunmaktadır. O nedenle de bu şehrin yönetimini elde bulundurmak çok önemlidir.

Sn. İmamoğlu’nun mazbatasını alır almaz öğrenci ulaşım ücretlerine büyük oranda yapmış olduğu indirim, evlerinde su kullanan İstanbullulara %40 oranında indirim yapılacağının açıklaması, belediyenin türlü vakıf ve derneklere yapmış olduğu yardımların bir daha yapılmayacak olması, İstanbul halkının yararına atılması planlanan adımların peş, peşe gelecek olması;

25 yıldan beri yönetimi elinde bulunduran iktidarı temsil eden başkanların bu adımları neden atmadığının sorgulanmasına neden olmuş, bu hamleler iktidar kanadında endişeyle ile karşılanmış, belediye meclis üyeliklerinin çoğunluğunu elinde bulunduran iktidar kanadı, başkanın icraatlarının önünün kesileceği mesajını ”topal ördek” tanımlamasıyla vermiştir.

Şurası çok çarpıcı bir gerçektir! Kenarda kıyıda kalmış bir belediye başkanı olarak nitelendirilen, dudak bükülen bir belediye başkanını İstanbul halkı çok kısa bir zamanda tanımış, çok da sevmiştir.

Onun yüzünden hiçbir zaman eksik olmayan gülümsemesi, kibir taşımayan içten davranışları, verdiği samimi sözleri, sözünde durması Sn. İmamoğlu’nu halkın yüreğine yerleştirmiş, ona oy veren, vermeyen herkesin ilgi odağı olmasını sağlamıştır.

Hiç şüphesiz 23 Haziran 2019 da yenilenecek olan İstanbul seçimleri çok çetin geçecektir. Özellikle ”İstanbul bizim aşkımız” diyerek seçmenlerden oy isteyen iktidar kanadı, İstanbul seçimini kazanmak için bu defa çok daha fazla çalışacak, tüm imkân ve kabiliyetini İstanbul için kullanacaktır.

Ancak unutulmasın ki! Öylesine aşklar vardır ki çok çabuk geçer, unutulur gider. Ama asıl olan sevgi ve saygının o doyumsuz, unutulmaz değeridir.

İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin YSK’nın almış olduğu böylesi bir karar ile yenilenecek olması; iktidar kanadınca ”zillet ittifakı” olarak nitelenen partilerin seçim birlikteliği yapmasını, vicdanları yaralanan milyonlarca seçmenin sandık başına daha kararlı gitmesini sağlayacağı gibi; 31 Martta oy kullanmayanları da sandık başına götürecektir.

Umudunuzu kaybetmeyiniz, ülkemizde her şey çok güzel olacak.  İstanbul seçimini de halkın gönlünde taht kuran, sevgi ve saygıyı hak eden aday kazanacaktır.

 

 

Öfkeliyim…

  • Hacı, hoca değilim, cemaat ehli de değilim. Kimseye din öğretecek durumda da değilim. Lakin kimsenin de bu mevcut düzende bana dinimi – diyanetimi öğretme sevdasını da kabul edecek değilim.
  • Hele hele Ramazan sezonunun açılmasıyla arz-ı endam edecek ramazan şovmeni hoca takımını ve sorulan soruların saçmalıklarından, saçma sapan cevaplarından da iğreniyorum.
  • İslam’ı iman, amel ve ahlak temellerinden yoksun bırakıp. Akıl, bilim ve tefekkürden uzaklaştıran cami ve iki kapak arasına sıkıştıran bu ruhban sınıfını sırf safım belli olsun diye reddediyor; Dinin aslına rücu etmek istiyorum.
  • Güzel dinimi hurafelerle ve mistisizmle doldurup İsevîleştiren misyoner kılıklı, kılla – tüyle ve uçuk – kaçık ruh halleriyle kerameti İslam ahlâkının üstünde tutan, Kuran’ı değil; nefsanî konuşan vaiz bozmalarından da bıktım.
  • Cennetin kapısında kendini Rıdvan melek yerine koyup ta kimin cennete girip kimin girmeyeceğine hüküm veren Allah’ın cennetini kendi malı gibi üç kuruş cami ya da kuran kursu yardımına peşkeş çekerek Cuma hutbesi verenlerden de usandım
  • Beni rahmet, merhamet, muhabbet dili kullanmak yerine hiddet, nefret ve kızgınlık dilini kullanmak zorunda bırakan; Allah’ın rahmet ve merhameti yerine Cehennemi ve cezaları anlatanlara öfkemi kusmak istiyorum.
  • Ramazanı sadece açlıkla terbiye diye anlatan dar görüşlü Z kuşağı gençliğe verecek bir mesajı olmayan deist ve ateist toplum olma yolunda hızlıca ilerleyen böyle bir milletin bir numaralı müsebbibi tarikat-cemaat-imam üçlemesinin sacayaklarından her birini bu Milletin huzurunda ve Allah katında sorumlu tutuyorum.
  • Ahlaktan yoksun bir din anlayışıyla “VİP Müslüman” tiplemesi ortaya koyan, kul hakkı adalet, paylaşma, yardımlaşma gibi erdemleri ayaklar altına alan algı oluşturucular bu Ramazan yoksunuz hayatımda.
  • Gelenekleri, Allah’ın emirlerinden üstün tutup kendi rahatları için din satanlar benim sokağımdan uzak dursunlar.
  • Bu sistem içerisinde bu işlere çanak tutan televizyonlara ve bu kuşaklara reklam veren firmalar bilin ki sizler de payınıza düşeni alacaksınız; hiç bir ürününüzü almayacağım.
  • İslam’ı şekilci bir anlayışla 1 metrelik bez parçası, bir sarık, bir cübbe ve sakal tiplemelerine dönüştürüp eşref-i mahlûk olmanın şerefini, davranış ve huylarında görmekten fersah fersah uzak yaşayan softa takımı sizinle de aynı safta değilim.
  • Ramazan’ı yemek ayinine dönüştüren, eşe dosta hava atmak için sabırsızlananlar cemiyetlerde arz-ı endam edecekler. Diyet ayı gibi görüp zayıflayacaklarına sevinenler sizleri de unutmadım.
  • Bedensel arzu ve isteklerin kısıtlanarak ruhsal terbiyenin amaçlandığı, duygu ve düşüncelerin kontrol altına alınması için yapılan bir zihinsel arınmayı, toplumsal bir duygudaşlık fırtınasına dönüştürmek, paylaşmak ve anlamak üzerine temellendirilmesi gereken bir ayı heba edecek olanlar; nezaket ve ferasetten yoksun olanlar..
  • Allah, bu mübarek Ramazan’ın hürmetine hepimize kötü duygularımızdan arınmayı, toplumsal ve bireysel anlamda barışmayı, paylaşmayı, akılla, bilimle, ilimle gerçek anlamda idrak ederek tüm hayatımıza yansıtma iradesini göstermemizde yardımcı olsun.

 

 

Oruç Tutmak, Oruca Kendimizi Tutturmak

0

Oruç ayı geldi. Günün uzun bölümünde, kendimizi birtakım bedeni isteklerden alıkoyacağız. Midemiz açlık hissedecek, gözlerimizin feri azalacak, kan şekerimiz düşecek. Gün boyu iftar saatini gözleyeceğiz, akşam ezanı okununca iştahla ve büyük bir haklılıkla yemeğe saldıracağız. Öyle ya oruç tuttuk!

Otuz gün böyle geçerse boş yere aç kaldık; çünkü oruç bizi tutmadı. Oruç tutmaktan maksat, orucun bizi tutmasıdır, hayatımızı disipline etmesi, bize dinamik ruh vermesidir.

“Oruç tutan, açların halini anlar.” sözü, klasik söylem. Açları anladık de açlar için ne yaptık? Cevap “Hiç” ise biz oruç tuttuk; ama oruç bizi tutmadı.

Oruca niyetlendik, bütün gün aç kaldık; ancak önümüze gelene kızdık, hakkı gözetmedik, büyükler için saygıyı, küçükler için sevgiyi kendilerinden esirgedik; çünkü oruca kendimizi tutturmadık.

Oruca kendimizi tutturmak veya oruca tutulmak değil midir, oruç tutmanın manası? Niçin “rahmet”, “mağfiret”, “günahların affedilmesi” ayı diye tanımlanır Ramazan? Oruç tutmanın manası, orucun bizi tutmasıdır, vesselam.

Ramazan ayına oruca teslim olunarak girilmelidir. Bebeğin annesine, öğrencinin öğretmenine, müridin mürşidine tâbi olmasıdır oruca teslimiyet. Oruç, bize mürebbiyedir, muallimdir, sultandır. Çölde kalanlara pınar, günahkârlara duvar, gönlü fetih isteyenlere hünkârdır.

Demiri altına çevirdiğine inanılan simya gibidir oruç. Gerçek manasıyla oruç, çamurlanan bedenleri yıkar, katranlaşan kalpleri temizler, ulaşılamayan iç derinliklere vardırır, bizi esir eden düşünce duvarlarını, mahpusu olduğumuz çağdaş mabetleri yıkar, bizi bizden alan, dünyamızı kirleten kof değerleri, bir daha semtimize uğrayamamak üzere def eder; taşlaşan yürekleri yumuşatır, derin vadilerden gelen serin suların şırıltısıyla esenlik bahçesinde ruhumuza dinginlik verir, ilk günkü safiyetine döndürür.

“Tutsağı olarak orucun emrine girse bir insan bir ay boyunca ne kazanır?” diyorum bazen. Bu ayda inen Kur’an’ı anlasa, Kur’an’da emredildiği gibi “dosdoğru” olsa, yetim hakkı gözetse, “annesine ve babasına ‘Of’ bile demese, muhtaçlara verse, kırgınlıklarını bitirse, kırdıklarından helallik alsa, yaptığı hatalardan dolayı tövbe etse, iftar saatinde boş midesiyle derin tefekküre dalsa ve beynini, kalbini gözyaşları ile yıkayıp durulasa kendi dünyasında büyük bir devrim yaşamış olur. Kurtarıcı olarak beklediğimiz Mehdi, kılavuz olarak aradığımız mürşit uzaklarda değil, hem içimizde hem dışımızda, bizi kuşatmış vaziyette. Adı: Oruç.

Direnme sürecidir oruç ayı Ramazan. İçten gelen şeytani dürtülere, dıştan gelen melun tazyiklere karşı direncin adıdır oruç. Nefsimize kalkan, dünyacı hazlarımıza atılan oktur. Hakiki oruçla bir taraftan hücrelerimiz yenilenirken düşüncelerimiz, ruhumuz daima iyiye, güzele, doğruya; “emri bil maruf, nehyi anil münker” istikametinde inkılap eder.

Alınan nefesin, içilen suyun, yenen lokmanın, gölgelenilen ağacın, ışınılan güneşin, serinlenilen rüzgârın, gören gözlerin, tutan ellerin, yürüyen ayakların kıymeti daha iyi anlaşılır oruçla. Orucu hakkıyla, ibadet aşkıyla ifa eden kişi, evrendeki düzeni, yaratılıştaki hikmeti, doğum ve ölümdeki gizemi, metafizik âlemdeki müphemiyeti daha iyi anlar. Bir keşif ve idrak mevsimidir Ramazan.

“Ölmeden önce ölme” fırsatıdır, oruç. Bir “son” değil, bir “başlangıç”tır, gerçek anlamıyla. Otuz günlük “ölüm” deneyidir. Her gün ölüp dirilenler için ne kadar kolaydır ölüm? Eğitim ayıdır Ramazan, öğretmeni oruç. Oruç adlı öğretmenin talebesi olabilenlere ne mutlu!

Şüphesiz hasenat ayıdır Ramazan, hasenat ibadetidir oruç. İçe dönük ibadet olan hasenat, dışa dönük ibadet olarak tanımlanan salihata inkılap etmezse toplum için bir mana ifade etmez. Savaşta kullanılmayan lojistik, manasız bir depolamadır; kokuşma ve çürümeye karşı koruyucu, yemekte tat olarak kullanılmayan tuz, sadece kaya veya tozdur. Ramazanda, bir ayda potansiyel enerji olarak biriktirilen hasenatın diğer on bir ay için salihat işleviyle kinetik enerjiye dönüşmesi beklenir. Oruç hasenatı, sosyal eylem olan salihatın dinamosudur; yoksa bu kıymetli iklimi israf etmiş oluruz.

Hem bireysel hem toplumsal heyecana ve dalgalanmaya yol açarak bizi pasiflikten aktif Mümin olmaya zorlayan oruç ibadeti ve Ramazan ayı, hepimize hayırlar getire…

 

 

Sen Hiç Aç Kaldın mı?

İşçinin, emekçinin bayramı olan 1 Mayıs’ta bu yılın ana teması kıdem tazminatı idi. Çünkü aileleriyle beraber 40 milyon kişiyi ilgilendiren bu konuda işçiler endişeliler.

Geçtiğimiz ay içinde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 2019 yılında kıdem tazminatında yeni bir sisteme geçileceğini açıkladı.

Yapılan çalışmalara göre, bir “kıdem tazminatı fonu” oluşturulacak. İşten çıkarılan işçi kıdem tazminatını hemen alamayacak. Yeni düzenlemeyle beraber işçi hak ettiği kıdem tazminatının yarısını ya 15 yıl sonra ya da ev aldığında alacak. Tazminatın tamamını ise emekli olduktan sonra ya da 56 yaşında alabilecek.

İşçiler, bu fon ile “kazanılmış hakları olan kıdem tazminatının zaman içinde ortadan kaldırılmak istendiğine” inanıyor.

Bu yasa çıkarsa, patronlar daha kolay işçi çıkarabilecek. Ayrıca işçiler için oluşturulacak fon, kriz dönemlerinde devletin patronlar lehine kullanacağı bir kaynağa dönüşebilecektir.

Bu bakımdan sendikaların düzenlediği 1 Mayıs mitinglerinde “Kıdem Tazminatımdan Elini Çek!” uyarısı yapıldı.

***

İbadetten Önce Adalet

Mübarek Ramazan Ayı’na girdik. Her Ramazan’da olduğu gibi, çarşı-pazarda özellikle gıda fiyatlarında bir yükseliş dikkati çekiyor.

Enflasyon ve kur artışından doğan maliyet artışı bir yandan, fırsatçı ve karaborsacılar bir yandan fakir fukaranın pazara gidecek hali kalmadı.

Bu ayın belirleyici ibadetleri oruç ve zekât.

İbadetlerin amacı güzel ahlakı beslemektir. Güzel ahlakın temelleri adalet ve kul hakkına riayettir.

Oruç‘un ilk maksadı, aç insanın/ fakirin halinden anlamayı sağlamak. Zekât’ın maksadı da fakire, onu rencide etmeden, yardım etmek.

Fırsatçı ve karaborsacı olan veyaişçisinin hakkını hem de alnının teri kurumadan vermek” olan bazı zenginlerin, bunu yapmadığı halde iftar vererek, teravih kılarak ve kısmen zekât gösterileriyle Ramazan’da vicdanlarını rahatlatmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Devleti yönetenlerin durumu da aynı. Bir yandan israf içinde yüzüyorlar, en adaletsiz vergi olan enflasyona yol açan kararları alıyorlar. İşçi / emekçilerin haklarını yok eden yasal düzenlemeleri çıkarıyorlar.

Diğer taraftan Cami yaptırıyorlar; iftar veriyor, Ramazan kolileri dağıtıyor, Ramazan ibadetlerini gösterişli bir şekilde yapıyorlar.

Bunlarla belki vicdanlarını rahatlatıyor, belki de dindar kesimlerden aldıkları oylarını tahkim etmeye çalışıyorlar.

***

Atatürk’ün İşçi Hakkı Hassasiyeti

Mustafa Kemal Atatürk‘ün aç insanın halinden anlamasını gösteren bir olayı hatırlatayım.

Orman Çiftliğinde amele olarak çalışan bir kişi karşısına çıkarak, “haftada bir gün para ödüyorlar, açım” diye şikâyet eder.

Bunun üzerine Mustafa Kemal ilgili mühendisi çağırıp öfkeyle sorar: “Sen hiç aç kaldın mı?”

Ve talimatını verir, “Bundan böyle her gün yevmiye ödeyeceksiniz.”

Bununla yetinmez. Tarım Bakanı’nı bizzat telefonla arar ve O’na da aynı soruyu sorar: “Sen hiç aç kaldın mı?”

Tarım Bakanı istifa etmek zorunda kalır.

***

Atatürk Gibi Davranmak

İslam ahlakı “Adalet güzeldir. Fakat devlet büyüklerinde olsa daha güzeldir” inancından beslenmiyor muydu?

Bu sözün sahibi Hz. Peygamber, “Bir saat adaletle karar vermek, bin saatlik ibadetten hayırlıdır” dememiş miydi?

Adaletli yönetimi ile tanınan Hz. Ömer‘in devlet adamının sorumluluğunu yansıtan anlayışı; “Dicle kenarında bir kurt kapsa koyunu, / Gelir de ilâhi adalet Ömer’den sorar onu!” değil miydi?

Adalet, zayıfın hakkını güçlüye karşı dahi korumayı gerektirmiyor muydu?

Atatürk olmak, böyle bir sorumluluğu taşımak, göreve getirdiklerinde de aynı sorumluluğu hissetmelerini sağlamaktı.

Atatürk’ün Bakanı olmak da bu sorumluluğu taşıdığını bilecek idrak içinde olmak demekti.

Atatürk’ün koltuğunda oturanlar ve onların atadıklarına da Atatürk gibi davranmak yakışırdı.

**************************************

Enflasyon ve Borç Almak Kader mi?

Ben kendimi bildim bileli, Türkiye cari açık verir ve dışarıdan borç alır. 10-15 senede bir borç ödemekte zorluğa düşer.

Şiddetli bir ekonomik kriz yaşarız. Dibe vurduktan sonra toparlanırız fakat aynı filmi başa sararız.

Ben kendimi bildim bileli, fiyatlar her yıl artar. Fiyatlar hızlı artınca “sabit maaşlıları enflasyona ezdirmemek için” ücretler artırılmaya çalışılır. Ekonomide büyümenin azaldığı dönemlerde ilk ezilen kesim ücretli çalışanlar olur.

Bütün bunlara rağmen ekonomimiz ortalama yüzde 5 büyür.

Bu şartlarda, bir türlü orta gelir tuzağını aşamamış, orta derecede gelişmiş, dünyanın 17. veya 18. Büyük ekonomisi olmaktan öteye gidememiş bir ülkeyiz.

Bu hal değişmez bir kader midir?

Hayır! Bizim tarihimizde borç almadan en yüksek büyümenin sağlandığı dönem Mustafa Kemal Atatürk’ün yönettiği dönemdir.

***

“Milli mücadele Dünya tarihinde enflasyonsuz başarılmış tek savaştır.

En kanlı günlerinde bile karaborsayla mücadele edildi. Stokçu fırsatçılığına, hayat pahalılığına göz yumulmadı.

Cumhuriyetle beraber fiyatlar artmadı, aksine ucuzladı.

1923 yılında 1 dolar 1,67 lirayken… 1939’da 1 dolar 1,28 liraya gerilemişti.

Üstelik 15 yıl boyunca Türkiye her yıl yüzde 8 büyüdü… Milli gelir 20 kat büyüdü…. Mevduat hesapları 57 kat büyüdü…” (Y. Özdil- Mustafa Kemal s.306)

Demek ki, dışarıdan borç almadan, bir yandan Osmanlı’nın bıraktığı borçların taksitlerini öderken, bir yandan da böyle parlak ekonomik sonuçlar elde edilebiliyordu.

***

“Rahmetli Turgut Özal 60 yaşından sonra Nutuk‘u okumuş ve allak bullak olmuş. Ünlü işadamı dostuna ‘Yahu, bu Atatürk ne büyük bir dehaymış. Ben bu kadarını tahmin etmiyordum’ demiş.”

“Nereden çıktı bu düşünceniz” denildiğinde de, “Nutuk’u okumamıştım. Yeni okudum, okudukça da hayretler içinde kaldım. Atatürk’ün bir deha olduğunu anladım”, cevabını vermiş.

Devletimizi yönetenlerin Mustafa Kemal’i ve dönemini çok iyi tetkik etmesi gerekiyor. Atatürk’ten öğrenecekleri çok şey olduğunu görecekler.

 

 

Kur’an Nedir? (1)

Kur’an, şu büyük kâinat kitabının ezelî bir tercümesidir. Allahın kelâmıdır. Bütün varlıkların mana, mahiyet ve görevlerini içerir, açıklar.

Kur’an; ezelî olan Allahın, ezelî olan tercümesidir. Kur’an, kitabı açıklayan kitaptır.

Kur’an, maddî ve somut kitabı açıklayan; manevi ve soyut kitaptır.

Her kitabın manası olduğu gibi, kâinat kitabının da manası vardır. Bu mana ve anlam Kur’andır. Kurândadır. Çünkü kâinat; görünmez mananın, görünür hâli. Allah kelâmının somutlaşmış şekli, Allahın kevnî sözüdür.

Allah’ın ‘Mütekellim’ oluşunun yani kendine has bir şekilde konuşur oluşunun bir tezahürüdür.

Konuşur oluşunun kendisini göstermesi, açığa çıkarmasıdır.

Allah; ezelî, başlangıçsız olduğu için, Allahın bu vasıf ve niteliği de ezelîdir. Başlangıçsızdır.

Tabiî Allah, ebedîdir de. Ebedî olmasaydı, Ezelî de olmayacaktı. Bu yüzden Kur’an da ezelîdir.

Çünkü sıfat ve isimler Zat’tan ayrı düşünülemez.

Kur’an, yaratılışa ait ayetleri, delilleri okuyan çeşitli dillerin ebedî, sonsuz tercümanıdır.

Kur’an; büyük kâinat ve evren kitabının; kâinatın çeşitli dillerindeki yaratılışa ait âyet, işaret ve delillerini okuyan ebedî bir tercümanıdır.

Allah mütekellimdir. Bir çeşit kutsal; yani kendine göre konuşması vardır. Allah, ebedî olduğu için bu sıfatı da ebedîdir. Bu bakımdan Kur’an, kâinatın ebedî bir tercümanıdır.

Kur’an, şu görünmeyen gayb âleminin ve şu görünen şehadet âlemi kitabının müfessiri, tefsirci ve yorumcusudur.

Kur’an, var olduğu hâlde görünmeyen Gayb âlemini tefsir eder, yorumlar.

Kur’an, mevcut olduğu hâlde, varlığı manen kör olanlarca görülmeyen, daha doğrusu bakıp da görmeyenlere şu şehadet âlemini, şu içinde yaşadığımız dünyayı, içinde oturduğumuz bedeni; tefsir eder, yorumlar.

Hem Kur’an öyle bir yorumcudur ki, Kur’an âlemdeki hem görünüşün manasını yorumluyor, hem de görünmeyişin içinde saklı anlamı tefsir ediyor, anlatıyor.

Kur’an, görünende görünmeyeni gösteriyor. Görünmeyende var olandan haber veriyor.

Kur’an zemin ve yeryüzünde, gökte ve semada gizli İlahî isimlerin manevi hazinelerinin keşşafı, keşfedicisidir.

Kâinata ‘keşfetmek için bak’ deyişin asıl sahibidir Kur’an. Çünkü “kâinat kapıları zahiren (görünüşte) açık görünürken, hakikaten (aslında) kapalıdır.” Bu kapıları açacak olan anahtara sahip olduğu hatırlatılmaktadır insana. Çünkü “Âlemin miftahı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine (kendisine) takılmıştır.” İşte cihan-bahâ bu manevi tılsımdan haber vermektedir Kur’an insanlara be dostlar!

Kur’an, olaylar dizisinin altında gizli ve saklı hakikatlerin anahtarıdır. Allâmü’l-guyûb olan Allah, gayb âlemlerine yani görünmeyen ve bilinmeyen tüm gizliliklere Kur’an’da açıkça veya zımnen yer verir.

Çünkü kâinatta gizli-açık, olan-biten her şey O’nun bilgisi dâhilinde, mâlumatı içinde cereyan etmekte, O’nun bilgisi, O’nun izni dışında bir yaprak bile kıpırdamamakta, karınca bile bir adım atamamaktadır. Gelmiş geçmiş ve gelecek olan olay ve hâdiseler O’nun kaderinin yani plan, program ve düzenlemesinin vakti-zamanı geldiğinde kazasıdır. Ortaya çıkıp meydana gelmesinden başka bir şey değildir. Üstelik hikmetlidir. Mutlaka bir gaye ve bir maksat içindir.

Halı dokuyan nasıl ki ortadaki nakşı bilir. Roman yazarı nasıl ki roman kahramanlarının ne yapacaklarını ve sonlarının ne olacağını bilir. Yapacakları olayları bir maksada mebni olarak yaptırır. Vak’a ve hâdiseleri bir sonuç ve netice gözeterek işlettirir. Yüce Allah da, her şeyin cevher ve çekirdeğine, seyr-i hayatını dercedip yazdığı, hayat serüvenini, başından geçecek olanı, sonunun ne olacağını tüm tafsilat ve ayrıntılarıyla tespitlediği gibi, Kur’anına da her şeyi şifrelemiştir.

Velhasıl her şey Kitab-ı Mübînde yer almış. Her şey kadr u kıymeti nisbetinde Kur’an’da yerli yerine konmuştur.

 

 

Titanik Batarken

Birçok yazımda Türkiye’de gerçek aydın neden yetişmiyor sorusunun cevabını aramaya çalıştım. Aşağıya aktardığım bazı Türkiye gerçekleriyle kim gerçekten ilgileniyor, kim bunlara zaman harcayıp kafa yoruyorsa, biliniz ki işte onlar gerçekten vatansever Türk aydınlarıdır en azından aranılan manada aydın!

Şimdi sormak gerekmez mi; yıllardır Trakya Ergene ovasını sel basar, yüzlerce hayvan telef olur, ekili araziler sular altında kalıp, Türk çiftçisinin emekleri ziyan olurken, neden bir çözüm aranmaz, neden Meriç nehrine gem vurulup barajlar, kanallar yapılmaz da Kanal İstanbul gibi absürt(çılgın) bir projenin peşinde koşulur? Kanal İstanbul Projesinin aydın bilim adamlarınca hiçbir TV kanalında Türkiye’ye ne getirip ne götüreceğinin tartışıldığına şahit oldunuz mu? Uluslar arası boğazlar sözleşmesine göre yabancı bandıralı gemilerin, boğazlardan bedava geçmesi yazılı dururken, hangi sivri akıllı gelir de sizin kanal İstanbul’unuzdan ücret ödeyerek gemisini geçirir.

Türkiye Ekonomik açıdan büyük bir darboğazda bulunmasına rağmen, israf ekonomisini tetikleyen gereksiz yatırımlar had safhaya ulaştı. Beştepe’deki Saraydan tutun da, şehir hastaneleri, yap işlet devret modelli köprü ve yollar, hastaneler ve hava alanları. Bir taraftan yapanlara haksızca kazançlar sağlarken, diğer taraftan Türk Milletinin fakirleşmesine sebep olunmuştur. Araç geçiş garantili köprü ve yollar, hasta garantili şehir hastaneleri.

Hâlbuki yeni hastaneler yapılacağına eski hastaneler büyütülüp, kapasiteleri artırılabilinirdi. İstanbul’a yapılan yeni havaalanı aynı şekilde, Atatürk Havaalanı genişletilir yüksek kapasiteye ulaştırılırdı ve oralara harcanan para, gerekli yatırımlara aktarılırdı.

Aydınlarımızın tartışacağı konu bunlarla sınırlımı, hayır. 15 Sene Türk milleti uyutuldu, Ege denizinde bize ait 18 ada ve bir kayalık, yunanlılar tarafından işgal edildi ve Yunan başbakanı şimdi o adalara kuzu çevirmeğe geliyor.

Kıbrıs adasının etrafında petrol ve doğalgaz yatakları bizim dışımızda diğer milletlerce paylaşılırken biz maalesef seyirci kalıyor ve Doğu Akdeniz’den tutun Ege’ye kadar çepeçevre kuşatılıyoruz.

Bütün bu meseleler Türk insanının gözünden kaçırılıyor. Televizyondaki tartışmacılar, bir iki tane namuslu dürüst aydının haricinde, sahibinin sesi misali efendileri bu gün ne derse onlarda onu savunuyorlar.

Yerel seçimler biteli 36 günü geçti ve kazanan kaybeden belli iken, biz hala İstanbul seçimleri iptal olacak mı, olmayacak mı onu tartışıyoruz.

Peşpeşe gelen şehit cenazelerine aldırmadan(Hâlbuki millete söz verilmişti, başkanlık seçiminden sonra artık şehit cenazesi gelmeyecek diye.), Titanik buzullara doğru hızla yol alıyor ve bizler bu geminin dans salonunda çılgınca eğleniyoruz.

Ağzını her açtığında, “burası çok önemli” diye başlayan maliyeden sorumlu bakana duyurulur, bak Sayın Bakan burası çok önemli, bir ABD doları bir ayda altı lira eşiğine dayandı haberin olsun!

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Antalya Seyahati

 

Aydınlar Ocakları Derneklerinin  her sene, Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere, yılda iki defa şurası yapılmaktadır. Bu cümleden olarak, 2019 Mayıs Ayında yapılması icap eden toplantı da bundan önce Malatya da yapılan 47. Şurada alınan karar mucibince 12-13-14 Nisan 2019 tarihleri arasında, Antalya Ocak Başkanlığının ev sahipliğinde yapılmıştır.

Aydınlar Ocağı Derneklerinin 48. BÜYÜK ŞURASI olan bu toplantıya Kocaeli den Ocak Başkanı Süleyman Pekin, bir önceki Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve Eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez ile ben Musa Ordu ve benim Hanım Sultan Reyhan Ordu iştirak etmiştir. Bu münasebetle şu hususu ifade edeyi ki, bundan önceki toplantılarda Kocaeli Aydınlar Ocağı Deneği mensupları kalabalık bir ekip halinde iştirak ederdi. Hatta öyle ki, diğer vilayetlerden gelenler Kocaeli Ekibine gıpta ederlerdi.  Fakat her nedense son yıllarda Şuralara iştirak eden Kocaeli Ocak Mensuplarını sayısı oldukça azalmıştır. Bu sebeple, Şuraya iştirak edenler arasında İstanbul’dan sonra ikinci sırayı Manisalılar almış bulunmaktadır. Bu bakımdan, Kocaeli Aydınlar Ocağının eski günlerine dönmesi en halisane temennimiz olup, bu hususta yeni Başkanı Süleyman Pekin Bey’den beklentilerimizin olduğunu ifade etmek isterim.

Ruhittin Sönmez Bey doğup büyüdüğü yer olan Burdur/ Bucağa da uğramak istediği için Eşi ile birlikte kendi arabasıyla gitti.  Biz ise, Kocaeli Ekibine, Sakarya Aydınlar Ocağından Cengiz Arslan Bey de dâhil olduğu için 11. Nisan. 2019 Perşembe günü dört kişi olarak gece saat 12.00 de hareket eden otobüse binerek Antalya’ya müteveccihen hareket ettik. Esasen yolculuğu Uçak ile yapmayı düşünüyorduk. Fakat, Sakarya Aydınlar Ocağı Mensupları biletlerini şahıs başına Antalya’ya gidiş, dönüş 340., TL.ya aldıkları halde, bizim alacağımız zaman bu fiyat 550., TL olmuştu. Zannediyorum  ki ,bu fiyat bir müddet sonra daha da yükselmiştir. Bu şekilde fiyat uygulaması maalesef otobüs firmaları tarafından da yapılmaktadır. Antalya dönüşü İnternet üzerinden hanım ile beraber yan yana aldığımız iki koltuktan  birinde ben 85.00 TL.ya. hanım ise, 90.00 TL.ya yolculuk yaptık.   İşte bu da Kapitalist ve  serbest ekonomik sistemin bir cilvesi oluyor herhalde .

11 Nisan Perşembe günü gece saat 12.oo de başlayan yolculuğumuz, 12 Nisan Cuma sabahı saat 08.30 da Antalya otogarın da nihayete erdi. Otobüsten inip valizlerimizi aldıktan sonra bizi İzmit’ten getiren firmanın servis arabalarına binerek Konya Altı Semtinde bulunan SEALİFE FAMILY RESORT HOTEL in önün de indik. Otele Kayıtlarımızı yaptırdıktan sonra bize tahsis edilen odalarımıza yerleştik. Otel sahilde olup, 6 katlı ve beş yıldızlı büyük bir otel. Odalarımızda biraz istirahat ettikten sonra saat 12.30 da öğle yemeği için yemekhane geçtik. Zira,  günlerden Cuma olduğu için Cuma Namazına gitmemiz icap ediyordu. Bu sebeple açık büfe olarak verilen yemeğimizi biraz acele olarak yemek suretiyle, saat13.oo e doğru otelin önüne çıktık. Ezanın okunmasına az bir zaman kaldığı için sağ olsun Ruhittin Sönmez Bey bizi arabasına alarak otele yakın bir yerde bulunan camiye götürdü. Burada hayırlısı ile Cuma Namazını eda ettikten sonra otele döndük. Burada diğer vilayetlerden gelen Ocak mensupları ile saat 15.00 kadar muhabbet ederek vakit geçirdik.

Aydınlar Ocaklarının 48. BÜYÜK ŞURARASI otelin 6. Katında bulunan toplantı salonunda saat 15.00 de başladı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasını müteakip, Antalya Ocak Başkanı Baki Küçükokudan açılış konuşması yaptı. Baki Bey ezcümle, bütün Misafirlere hoş geldiniz dedikten sonra, toplantını faydalı olması ve gelen misafirleri azami derecede rahat ettirebilmek için elinden gelen gayreti göstereceğini ifade etti. Daha sonra kürsüye gelen Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal Malatya da yapılan 47. BÜYÜK ŞURADAN bu tarafa Dünya da ve Memleketimiz de meydana gelen hadiseler ile alakalı bir değerlendirme yaparak 48. BÜYÜK ŞURANIN hayırlara vesile olması temennisinde bulundu. Bundan sonra bazı Ocak mensupları söz alarak, muhtelif konular hakkındaki fikirlerini beyan ettiler.

Verilen çay molasının ardından, Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın Başkanlığında  “DÜNDEN BU GÜNE TÜRKE YAPILAN KATLİAMLAR ” konulu panel başladı. Bu panelde sırası ile Prof. Dr. İbrahim Öztek, Doç. Dr. Nesrin Sipahi Kıratlı ve  Doç. Dr. Sinan Demirtürk tebliğlerini sundular. Yapılan konuşmaları hem dinledik, tabii ki hem de hüzünlendik. Bu konuşmalardan sonara vakit bir hayli ilerlemiş olduğu için birinci günün programı tamamlanmış. Oldu. Ancak bu arada akşam yemeğinden sonra Ocak Başkanları kendi aralarında bir toplantı yaptı.

13 Nisan Cumartesi günü sabah kahvaltısından sonra saat 9.30 da oturumlar başladı Bu gün üç oturum yapılmış olup,

1. oturum da TÜRK DÜNYASIN DA EĞITİM, KÜLTÜR, SAĞLIK,

2..oturum da TÜRK DEVLETLRİ  ARASINDA İLİŞKİLERİN GELİŞTİRİLMESİ, DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ BASKI VE ZULÜMLER

3. Oturumda ise, TÜRK DÜNYASI ÇALIŞMA VE EKOMOMİK İŞ BİRLİĞİ konuları ele alındı,

Bu oturumlarda Dr. Sakin Öner, Süleyman Pekin, Ruhittin Sönmez. Mustafa Kemal Cerrahoğlu Hasan Ateşoğlu, Ali Acar, Erdoğan Aslıyüce, Sami Kırkık, Zübeyde Yıldırım ve Hicabi Meral tebliğlerini sundular. Konuşmacıların konularına iyi çalıştıkları anlaşılıyordu. Anlatılardan istifade ettik. Yazıyı fazla uzatmamak için tebliğlerin muhtevalarından bahsetmiyorum.

Konuşmalar tamamlandıktan sonra Şura Sonuç Bildirisini hazırlamak üzere Dr.Sakin Öner Beyin başkanlığında üç kişilik komisyon seçimi yapıldı. Seçilen  üç kişiden birisi  Kocaeli Ocak Başkanı Süleyman Pekin Bey idi. Böylece Şuranın ikinci günü programı da tamamlanmış oldu. Akşam yemeğine kadar sahilde biraz tur atıp çevreyi tanımaya çalıştık. Sahil de yürümek insana huzur veriyordu. Sahile çok güzel yürüyüş yolu yapılmış. Uzunluğu Km.lerce devam etiği için insan ne kadar yürüdüğünü pek fark edemiyor. Ne kadar çok yürüdüğünü ancak dönüşte anlayabiliyor

14 Nisan Pazar günü sabah kahvaltısından sonra Şura Sonuç bildirisinin okunması için saat 9.30 da toplanıldı. Sonuç bildirirsi Antalya Ocak Başkanı Baki Küçükokudan tarafından okundu .( Bildiriyi okumak isteyenler Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesinin Haberler bölümünü tıklamak suretiyle okuyabilirler). Bildirinin okunmasını müteakip Genel Başkan Prof.,Dr. Mustafa Erkal tarafından bir  değerlendirme konuşması yapıldı. Genel Başkan, yapmış olduğu konuşma da Şuranın çok faydalı çalışmalara vesile olduğunu. bu sebeple Şurada tebliğ sunmak suretiyle katkıda bulunanlara ve şuraya iştirak eden bütün Ocak mensuplarına ayrı ayrı teşekkür ederek, bir sonraki 49. Şuranın yapılacağı Amasya da buluşmak üzere, toplantıyı kapattı. Bu arada toplu olarak bir hatıra fotoğrafı çektirdik.

Saat 11.30 da Şehir turuna çıkıldı Önce Yat limanın bulunduğu yer gezildi. Daha sonra Düden Çayı üzerinde bulunan Düden Şelalesini görmek için yola çıktık. Şelaleye giderken yolumuzun üzerinde bulunan mahalli ürünler satan bir pazara uğradık. Burada bazı arkadaşlar bir hayli alışveriş yaptı. Pazar ziyaretinden sonra arabaya binince arkadaşlar aldıkları muhtelif yiyecekleri, bol bol ikram ettiler. Böylece yapılan ikramları yiye yiye Düden Şelalesine geldik. Burarın çok güzel bir manzarasının olduğunu gördük, Düden Çayının Debisi oldukça yüksek olup, berrak bir suyu var. Şelale tahminen 35 – 40 m. Yüksekliği ile Türkiye’nin sayılı şelaleleri arasında bulunmaktadır.

Antalya 2.288.000 nüfusa sahip olup, büyük ve güzel bir şehir. Öyle ki, sahilinde denize girilirken Toros Dağları’nın zirvesinde bulunan kar manzaralarını seyretmek mümkün.  Antalya’nın gezilecek çok yerleri olmasına rağmen, zaman azlığı sebebiyle ancak yukarıda bahsedilen yerleri gezebildik. Zira, birçok arkadaş uçak ile döneceklerinden dolayı uçak saatini kaçırmamak için arabaya binerek son sürat Hava Alanına hareket  ettik.. Uçak ile gidecekleri Hava Alanına bıraktıktan sonra kalanlarda  bıraktıkları eşyalarını almak üzere otele döndü.. Otobüs ile gidecekler de eşyalarını alarak otobüslerinin hareket saatlerine göre peyder pey otogara gittiler. İzmit ekibinden, gelişte olduğu gibi yine Ruhittin Sönmez Bey ve eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez kendi arabaları ile İzmit’e avdet etti. Süleyman Pekin Bey de otobüs ile döndü. Ben ise, benim Hanım ile beraber hazır Antalya’ya gelmiş iken eş dost ziyareti yapmak üzere, Antalya da kaldım.  Bu suretle Aydınlar Ocağı Derneklerinin 48. BÜYÜK ŞURASI tamamlanmış oldu.

Bu vesile ile 20 den fazla Ocak Başkanını toplamak suretiyle faydalı ve güzel bir şura yapılmasını temin eden, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal Beye, geziyi tertip eden Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Süleyman Pekin Beye, Bizi arabası ile Cuma Namazına götürüp getiren Av. Ruhuttin Sönmez Beye, Bizi çok güzel bir şekilde ağırlayan ve gezdiren Antalya Ocak Başkanı Baki Küçükokudan Beye ayrı ayrı bütün ocak mensupları adına hasetsen teşekkür ederim.

 

Türkçe Aşığı Nebi Ceylan ile Türkçemiz Hakkında Sohbet

0

Birinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: ‘Kara mizah’ denilebilecek bir ifade ile güya matematik kitabı Türkçe kitabına; ‘Ne kadar da çok problemlisin!‘ demiş. Türkçemiz gerçekten problemli bir dil mi?

Nebi Ceylan: Efendim, Türkçenin meseleleri sadece günümüze ait meseleler değil. Bizim gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına dağılmış bir milletin dili elbette ki bu uzun sürede pek çok problem yaşayacaktı. Yaşaması tabiiydi, yaşadı, yaşıyor ve korkarım ki bu macera epeyce devam edecek. Bizler bu macera içinde doğru yapmaya, doğru durmaya, doğru bakmaya çalışacağız ve çocuklarımızı da inşallah böyle bir bilinçle yetiştireceğiz.

Öncelikle şunları söylemeliyim: Bilirsiniz, her şey gibi, diller de değişir. Bu, tabiatın kaçınılmaz bir kanunudur. Gün gelir, kelimeler eskir hatta ölür ve ihtiyaçlar sebebiyle bazı kelimeler oluşur. Alınır, üretilir, türetilir, dile girer… Bizim dilimiz bu konuda çok şanslı bir yapıya sahip. Çünkü biz yeni kelimeler yapmak için türetmek gibi bir imkâna sahibiz, dilimizde türetme gibi bir yol var. Bu yetmezse, kelimeleri birleştiriyoruz, yeni kelimeler yapıyoruz. Bu da yetmezse, çok kolay bir yol var, hemen başvuruyoruz; başka bir milletin dilinden o kavramı karşılayacak bir karşılığı alıyoruz.

Çetinoğlu: Yabancı dillerden kelime alınmasını doğru bulmuyor musunuz?

Ceylan: İnanın kınamıyorum, bu da tabiidir. Tıpkı başka bir ailenin kızını alıp gelinimiz yapar gibi, ailemizin evladı yapar gibi… Başka bir dilin bir kelimesini alarak, birçok kelimesini alarak, zamanla dilimizin evladı, dilimizin varlığı hâline getiriyoruz. Artık o kelime bizim bir parçamız oluyor. Ama biz Türklerin şöyle bir alışkanlığı var: Biz aşırılığı çok seviyoruz, abartmayı çok seviyoruz maalesef. Her konuda böyleyiz ve hâlâ, ister buna yabancıların o çok sevdiğimiz moda kelimesiyle “empati” diyelim, isterseniz “birbirimizi anlama“; işte o konuda maalesef biraz geride duruyoruz.

Birbirimize karşı Türkçenin meselelerini ele alırken ve düşüncelerimizi ortaya koyarken biraz acımasızız, biraz sertiz, sanki kavga ediyoruz. Böyle bir şey olmamalı; mesele sakince ve suhuletle ele alınmalı. Çünkü bu hepimizin meselesidir. Hatta sadece bugünümüzün değil, yarınımızın, istikbalimizin de meselesidir.

Çetinoğlu: Konunun uzağında olanların daha kolay anlayabilmesi için misallerle açıklar mısınız?

Ceylan: Efendim, biliyorsunuz, kelimeler türetiriz. Mesela bilmekten bilgi, bilgiden bilgin, bilginden bilgince gibi yeni kavramlar yaparız. Bu, dilimizin çok mükemmel bir kabiliyetidir. Âdeta kendi genetik yapısı içerisinde kendi genlerinden yeni evlatlar türetir gibidir. Birbirine benzeyen, anlamları da birbirinin benzeri, devamı olan yeni kelimeler üretiriz. Yıllardır, “dumansal tüttürgeç, gök konuksal avrat” -affedersiniz- “çok oturgaçlı götürgeç” gibi ifadelerin Türk Dil Kurumu tarafından türetildiği ve kullanılması için de dayatıldığı söylenir durur. Bu bir şehir efsanesidir, Türk Dil kurumunun çalışmalarını kötülemek, kurumu itibarsızlaştırmak amacıyla ortaya atılmıştır. Yok böyle kelimeler. Böyle kelimeler türetilmemiştir, yapılmamıştır. İstiklal Marşımız için kimin haddine mi düşmüş “ulusal düttürü” desin! Söz konusu bile olamaz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim. Yabancı dillerden kelime alınabileceğini buyurmuştunuz. Hangi şartlar altında?

Ceylan: Efendim, savaş dönemlerinde pek çok yeni kelime girer milletlerin diline. Çünkü yeni buluşlar, yeni kavramlar oluşur. Özellikle din değişikliği gibi çok büyük sosyolojik değişmeler, bir milletin başka medeniyet dairelerinden birçok yeni kelimeyi almasını gerektirir. Mesela; gazeteyi, televizyonu, radyoyu, iskeleyi, vapuru, kaptanı… Batılılardan aldık. Almaya da mecburduk, bizim hayatımızda yoktu, karşılığını da türetemedik. Radyo bize adıyla birlikte geldi. Bu yüzden onu adıyla birlikte aldık. Daha sonra dilediğimiz kadar radyoya “ırases” diyelim, televizyona “ıragör” diyelim… Böyle yeni kelimeler türetelim. Bunlar kabul görmeyecekti ve görmedi. Çünkü artık kavramlar öyle yerleşmişti. Yeni yapılan veya dönüştürülen kelimelerden yanlış olanlar var. Mesela “neden” kelimesinin sebep anlamında kullanılması yanlıştır. Bu kelime, eylemlerin yapılış gerekçesini sormak için kullanılan bir soru zarfıdır; bir isim değildir. Yani “Bu işin nedeni nedir?” denilmez. Olmaz böyle şey. “Bu neden böyle olmuştur?” denilmelidir. Rahmetli hocalarımız Faruk Kadri Timurtaş, “Türkçemizin Karanlık Günleri” diye inleyen Necmettin Hacıeminoğlu bize bunları anlatıyorlardı. “İmtihanda sorulursa doğru cevap olarak yazarız, notumuzu alırız.” diye öğreniyorduk. Yani sadece not almak için öğreniyorduk. Ama şimdi bilinçle inanıyoruz ki bunlar yanlıştı. Yanlıştı, ama halkımız kabul etti ve kullanıyor. Ne yapalım? Biz de kabul ediyor ve bazılarımızın içine sinmese de “Bu işin nedeni nedir?” diyoruz.

Çetinoğlu: Yanlış olduğunu bile bile kullanacak mıyız? Kullanmak mecburiyetinde miyiz?

Ceylan: Dil, onu miras alan ve kullanan milletin bütün fertlerinin malıdır. Bazı kişilerin bazı kelimeleri kullanmaması kendi tercihleridir fakat dilde kalıcılığı tayin eden, çoğunluğun tercihidir.

Çetinoğlu: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı kelimeler türetmektense yabancı dilden kelime almak tercih edilebilir mi?

Ceylan: Yabancı kelimeler almak o kadar da ürkütücü değil. Suriye’yle 900 kilometrelik sınırımız var. Oradan terörist de giriyor, mülteci de göçmen de turist de giriyor; lahmacun da çarşaf da giriyor. Elbette kelime de girecektir. Ne engelleyebiliriz ne de çok üzüleceğiz. Yalnız, o aşırılık tutumumuzdan dolayı bizi bekleyen tehlike şu: Millî bilincimiz köreliyor. Uzun süre yabancı kelimelerle yaşamak bizden çok şey eksiltiyor. Mesela, bakın (Bunu suçlama olarak değil aşırılık tutumumuza örnek olsun diye söylüyorum.) Müslümanlığı kabul edişimizden sonraki ilk ürünümüz muhteşem bir Türkçe eser: “Kutadgu Bilig“. Adı da özbeöz Türkçe… Fakat hemen onun sonrasındaki eserlerin adları: “Atebetü”l Hakayık“, “Dîvân-u Lugat-it Türk“… Arapça, Farsça kelimeler, tamlamalar kullanmayı hızla tırmandırdık. Neden? O tarihî süreci hepimiz biliriz: Biz, hayvan sürülerinin peşinde koşan göçebe bir toplumduk. Yerleşik medeniyete geçişimizle İslamiyet’i kabul edişimiz zaman olarak hemen hemen aynı yüzyılda gerçekleşmiştir. Hatta yerleşik medeniyet, bizde İslamiyet ile hız kazanmıştır. Mesela İstanbul’da Ayasofya yapıldığında biz henüz yazıyı kullanmıyorduk. Yeni din ve medeniyet dünyasında karşılaştığımız sayısız yeni kavramın dilimizde karşılığı yoktu ve biz biraz da mecbur kalarak o kavramları karşılayan Arapça, Farsça kelimeleri aldık. O büyük medeniyet dairesine girdikten sonra onun hâmisi olduk, o dünyanın sayısız kelimesini aldık, kullandık ve bugüne kadar geldik.

Çetinoğlu: Günümüze gelirsek Efendim?

Ceylan: Şimdilerde bizim başımızın belası, Batı’dan gelen kelimeler furyasıdır. Kelime değil efendim sadece, cümle yapısı geliyor, telaffuz geliyor; giyim, kuşam, hatta bilinç geliyor. Bu çok büyük bir tehlikedir. Çünkü tamamen yabancı olduğumuz bir çerçeve. Bakın, düşünün, kulüp sözcüğü; Beşiktaş Jimnastik Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü, kulüp, kulüp, kulüp. Tamam, kabul; bizde yoktu, aldık. Tıpkı bankacılık terimleri gibi… Bankacılık yoktu bizde; biz içinde bankacılık bulunan dünyaya girdiğimiz zaman banka, repo, döviz, faiz… pek çok yabancı kelime aldık. Hiç itirazım yok. Bu iş böyle oluyor. Tamam, kulüp kelimesini aldık; peki, şimdi neden “c” ile yazıyoruz, neden “klap” diye okuyoruz? Semtimizde güzel bir lokanta vardı: “Sun Club”Acaba “Güneş Lokantası” desek ne olurdu? Hayır, ille de “Sun Club” yazıp “san klap” diye okuyacağız! Haydi ‘Güneş Kulüp‘ desek onu bile anlarım ama niye “Sun Club“? İşte bakın, dilde millî şuurun kaybı bu noktada başlıyor.

Çetinoğlu: Güneş Kulüp‘ isimlendirmesi de Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı değil mi? En doğrusu ‘Güneş Kulübü‘ olsa gerek. Aynı hatayı sokak isimlerinde de görüyoruz. ‘Karanfil Sokak‘ deniliyor. Doğrusu ‘Karanfil Sokağı‘ Cadde isimlerinde iş düzeliyor: ‘Kızılırmak Cadde’ denilmiyor, ‘Kızılırmak Caddesi‘ deniliyor. Bir de ‘Kanal İstanbul‘, ‘Borsa İstanbul‘ isimlendirmeleri var. Bu husustaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Ceylan: Biraz ders anlatmak gibi olacak fakat açıklamalıyım: Türkçede, Karanfil Sokağı gibi belirtisiz isim tamlamalarının, Karanfil Sokak şeklinde yani sıfat tamlaması biçiminde söylenmesi gibi yaygın bir eğilim vardır. O söyleyişte karanfil, isim olduğu halde sıfat gibi kullanılmış olur ve anlam da bir parça değişir: Karanfil Sokağı “karanfili olan, içinde karanfil bulunan sokak” anlamına geldiği halde karanfil sokak “karanfil gibi, karanfile benzeyen sokak” anlamına gelir. Türkçede ‘aslan asker, kedi kaleci, tahta kapı, Gül Baba‘… örneklerindeki isimlerin sıfat gibi kullanıldığı tamlamalar vardır. “Kadıköyü‘nü Kadıköy, ‘Kumkapısı‘nı Kumkapı yapmışızdır. Bu yüzden “Güneş Kulübü‘nü “Güneş Kulüp” yaparsak yadırganmaz, Türkçede bu tutum zaten vardır. Bu yüzden “Onu bile anlarım.” dedim, örnekleri var çünkü. Kızılırmak Caddesi örneğindeki gibi bazı tamlamalarda tamlanan ekinin düşmemesi, kelimenin ses yapısıyla ilgili olmalı. İstanbul Kanalı, İstanbul Borsası yerine kullanılan “Kanal İstanbul“, “Borsa İstanbul” ifadelerine gelince… Yanlıştır. Yanlış… Bu hatalara düşülmemeli. Türkçesi “İstanbul Kanalı“, “İstanbul Borsası“dır. Benden söylemesi.

Çetinoğlu: ‘Hotel Hilton’ isimlendirmesi nasıl?

Ceylan: Tıpkı “Borsa İstanbul” gibi yabancı bir kullanım! Ben buna itiraz ediyorum. “Hilton Oteli” isimlendirmesinde kelimeler yabancı olsa bile ifade biçimi Türkçedir.  “Hilton“, yabancı bir özel isimdir, “otel” de Türkçe değildir. Fakat “Hilton Oteli” Türkçe bir söyleyiştir. “Otel Hilton” denilirse o, Türkçeye aykırıdır. Öyle kullanıldığı zaman Türkçenin genetiğine müdahale ediliyor, Türkçenin genleri değiştiriliyor.

Ey benim sevdalısı olduğum Türk halkı; ‘special dürüm, light köfte‘ senin neyine? Neyin nesi bunlar? Nedir o giydiğin tişörtün önündeki-arkasındaki iğrenç anlamlı İngilizce sözler? Efendim, benim bir berberim vardı; azalan saçlarımdan dolayı, benden aldığı ücreti artık azaltacağını zannediyordum. Yine bir gün gittim, bizim Berber Remzi, tabelasını değiştirmiş; “Hair Design Center” olmuş. Daha önce 20 lira alıyordu, Hair Design Center olunca 50 lira almaya başladı. Niye? Tabelası İngilizce!

Oysa benim gözümde o, her zaman Berber Remzi’dir.

Biz Batılılaşmadık; biz hızla Amerikalılaşıyoruz. Bu hiç de övünülecek bir şey değil. Biz Türk’üz. İster hoşlarına gitsin ister gitmesin, bundan gurur duyarım. Siyasî duruşum ne olursa olsun, dünyaya siyasî yelpazenin neresinden bakarsam bakayım, Türk’üm ve bundan büyük şeref duyarım. Nedense, Türk olmanın dışında bir etnik kökene ait olmak, oradan geliyor olmak birileri için çok büyük şeref kabul edilmeye başlandı. Maalesef. Oysa biz Türk olmamızı tabii bir olgu sayıyorduk. Hayır, şimdi ben de haykırıyorum; ben Türk’üm! Irkçılıktan nefret ediyorum. Bütün etnik kökenler ve bütün kültürler dünyanın gerçeğidir, hatta güzelliğidir, tümünü saygıyla karşılarım fakat iyi bilinmelidir ki kimse bizi kültürlerinin, dillerinin boyunduruğu altına alamaz, bağımsızlığımızdan asla vazgeçiremez, bizim bilincimizi aşamaz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim! Bir de tabelalar meselesi var. Onlar da rahatsızlık verici…

Ceylan: Yazın memleketime gittim, Konya’ya. Türkçe kelime yazılı olan tek bir tabela görmediğim bir sokağa girmiş ve şaşırıp kalmıştım. Tabelaların hepsi Arap harfleriyle yazılıydı. Arap harfleriyle “bakkal” filan yazsa belki anlayacağım fakat benim hemşerim kendi adını bile Arap harfleriyle yazmış. Buna benzer bir biçimde, hemen bütün büyük şehirlerimizde, alfabemizin harflerini İngilizcedeki okunuşlarıyla yazma saçmalığıyla dolu tabelalara ne demeli? Peki, neyim ben, kimiz biz?

Çetinoğlu: Fotoğraflarını da çekmişsiniz…

Ceylan: Evet. Bakınız! “Börekçi“yi “Börekchi” yazmış. “Since 1992” yazmış. “1992″den beri” dese ne olur acaba? “Since nineteenninetytwo” diye mi okuyor? Hayır, “Since bin dokuz yüz doksan iki” diyor. Altı kaval, üstü şişhane!

Efendim, tabelasına “Nihgt Culüp” yazmış bilinç fukarası. “Night Clup” yazacak aklınca. “Yattığı ahır sekisi çığırdığı İstanbul türküsü” diyeceğim, kültürümüze saygısızlık olur diye vazgeçiyorum. ‘Gece Kulübü‘ desen şanına noksan mı gelir be adam?

Canınızı sıkmayayım; ama şuraya, üst üste yığılmış şu tabelalara bir bakın Allah aşkına, şu kirliliğe bir bakın. Çorba, alfabe çorbası, dil çorbası. Bunlar tarafımdan bir araya getirilip üst üste konulmadı. Görüntü aynen budur. ‘Eskidji‘, ‘Bazaar‘ filan. Diyeceksiniz ki Amerikalı anlasın, İngiliz anlasın, öyle mi?  “Chanta, Dilan Shoes, Kanatchi, Kids Store, Simitchi“… Bunların müşterileri hep mi İngilizce konuşan insanlar? “Kömürde Piliç Çevirme / Çikchen Translate” yazmış tabelasına. Üstelik “translate“in “tercüme” anlamına gelen “çevirme” karşılığında olduğunu bilmiyor.

İşte Batılı böyle şahsiyetsizleştiriyor bizi. Hani “Nenen çarık giyerdi bunları unuttun mu?” diyen bir Karadeniz türkümüz vardır. Evet, bundan utanacak değiliz, nenemiz çarık giyerdi. Biz de simitçiyiz, ne var bunda?

Bir insan veya bir toplum kimliğinden bir şaşarsa şaşırmalarının ardı arkası kesilmez; o artık her şeyi şaşırır.

Ben Beşiktaşlıyım ve satış mağazamızın adının “Kartal Yuvası” olmasından dolayı hakikaten iftihar ediyorum, Türk Dil Kurumu da ödüllendirdi zaten. Darısı, kardeş kulüp mağazalarının adlarının başına.

İnsan, kafasının içini kelimelerle aktarır efendim. İşte kelimelerimiz, işte bizim kafamızın içi. Lütfen şu alışveriş merkezlerinin adlarına bir bakar mısınız? Hemen hepsi İngilizce! Belki bazıları da Fransızca filandır ama ben onları hiç anlayamıyorum. Benim burada anlayabildiğim bir tek isim, “Ak Merkez“. Evet, merkez Türkçe değil fakat artık Türkçeleşti. Sakıp Sabancı, ruhu şad olsun, bu ismi koydu, center özentisine düşmedi, ‘Ak Merkez‘ dedi. Ne güzel, değil mi?

Devam edelim efendim, konut adlarına bir göz atalım. Kimseyi aşağılamak hele hele kimseye hakaret etmek asla aklımdan geçmez ama sitem etmek hakkımdır. Bakın, “Bahçeşehir” adına. Ne bahçe Türkçedir, ne de şehir ama biz o kelimeleri aldık, onlar “evimizin kızı” olan gelinlerimiz gibi dilimizin kelimeleri oldular. Artık “bahçe” de Türkçe, “şehir” de Türkçe. Ataşehir adı da öyle. Bir bakın Allah aşkına. “My Towerland“, “Green Garden City“, “Silver House“… Hele şurada bir konut veya site adı var, çok hoşuma gider benim. O konutta oturan yaşlı bir hanımefendi düşünün. Ona, “Hanımefendi, nerede oturuyorsunuz?” diye sorsak acaba şöyle mi cevap verecek? “Efendim, biz Our Office TwoThousand TwentyTwo‘ da oturuyoruz.” Asla. Bal gibi, “Biz, Ovur Ofis İki Bin On İki’de oturuyoruz” diyecek. Alın size bir altı kaval üstü şişhane daha. Neyin nesi bu iş?

Çok iyi hatırlıyorum, seçim sonuçlarının açıklandığı bir akşam bir özel televizyonda yine bir genç sunucu hanımefendi, açılan sandık sayısı ve oyların partilere göre dağılımını anlatırken, inanın, şöyle demişti: “Ar Pi…” Kısaltılmışı RP olan Refah Partisinden bahsediyordu. Partilerin kısaltılmış adlarını Ce Aş Pe; Me, Ha, Pe diye okumuyor mu çoğu insan? Öğretmenlerimizin mesela 3H sınıfından söz ederken “3 aş veya 3 haş” demelerine de askerde kullandığım M1modeli tüfeğin “em bir” diye adlandırılmasına da güleyim mi ağlayayım mı bilememişimdir. Bizim sessiz harflerimiz kendisinden sonra e sesi getirilerek okunur: be, ce, de, fe… gibi.  BJK kısaltması “BeJeKa” değil “BeJeKe” biçiminde okunur.

Önümde bir bilgisayar var ve her türlü harf var burada. Türk alfabesinde olmayan q da var, w da var. Ama bazı kurumlar veya insanlarımız Türkçe yazıları neden İngilizce karakterli alfabeyle yazıyorlar? Özenti, aşağılık duygusu, millî bilinç eksikliği filan diyerek onları aşağılamak asla aklımdan geçmediği için bunun sebebini gerçekten anlayamıyorum. Burada örneğini veremeyeceğim, ima dahi edemeyeceğim kadar bazı çirkin kelimeler oluşuyor, İngiliz alfabesiyle yazdığımız zaman.

 

 

Kıbrıs’ta Çözüm İşte Bundan Olmaz!

Rum Ortodoks Kilisesinin Başpiskoposu Bay Hrisostomos, Paskalya Bayramı nedeniyle 21 Nisan 2019’da Kıbrıslı Rumlara hitaben yaptığı açıklamada:

“Her gün Kuzey’e alışveriş için geçen, yasadışı Ercan Havaalanı’nı kullanarak seyahat edenler, kürtajı savunan ve eşcinsel çiftlerin birlikte yaşayabilmesini destekleyenler kadar ulusal ve dini değerlerden sapmıştır” demiştir. Rum Ortodoks Kilisesi’nin Başpiskopos unvanını taşıyan bu din adamının yapmış olduğu bu açıklama; Orta Çağ zihniyetini ifade etmekten başka bir şey değildir.

Kıbrıs’ta yaşayan iki halk arasında güven ortamını oluşturacak en önemli unsur, iki tarafın özellikle ticaret, ekonomi ve turizm konularında daha fazla ilişki içerisine girmesi ve işbirliği yapmasıdır.

Bu noktada Kıbrıs Rum yönetimine de önemli bir iş düşmekte, iki taraf arasında zaten var olan güven eksikliğini daha da geriye götüren bu açıklamaları kınayıp, iki halkı birbirinden uzaklaştıran açıklamalar yerine barışçıl ve iş birliğinin önemini vurgulayan mesajın Kıbrıs Rum toplumuna verilmesi gerekmektedir.

Ancak bugüne değin hiçbir Rum yönetimi lideri, çıkıp da Rum cemaatinin dini liderine ”politik konulara karışma senin görevin dini konulardır” dememiş, diyememiştir!

Eğer Rum tarafı Kıbrıs’ta gerçekleşmesi beklenen çözüm için samimi bir adım atacaksa, öncelikle Kıbrıs Türk tarafına uygulamış olduğu insanlık dışı ambargolara son vermelidir.

Ancak bugüne değin ne bu insanlık dışı ambargolara son verilmiş, Kıbrıs’ta müzakereler süreci de dâhil hiçbir dönemde ne Kilise adanın Rum tarafına ait olması gerektiği görüşünden bir adım geri atmamış, ne de Rum Ulusal Konseyi adanın Rumlara ait olması talebinden vazgeçmiştir.

Kaldı ki, Başpiskopos ‘un yapmış olduğu böylesi bir açıklama ilk de değildir! Özellikle her müzakere sürecinde, ya da Rumlar için özel günlerde, anma törenlerinde Bay Hrisostomos adanın Rum tarafına ait olduğunu, Enosisten (adanın Yunanistan’a bağlanması) asla vazgeçilmeyeceğini üstüne basa, basa açıklamıştır.

Rum Ortodoksları için özel bir gün olan Paskalya Bayramında yapılan böylesi bir açıklama; yıllar öncesinde 21 Aralık 1963 tarihinde adada yaşanan ”Kanlı Noel” katliamında yok edilmek istenen Kıbrıs Türklerinin yaşadıkları o insanlık dışı dönemi hatırlatmıştır. O dönemde de adanın Cumhurbaşkanı olan Makarios da bir din adamıdır, Başpiskopostur.  Böylesine acımasız bir katliamın gerçekleşmesine neden olan ”Acritas Planının” da hazırlanması talimatını veren kişi de o dur.

Kıbrıs’ta güven ortamına katkı olsun ama en çok da ticaret ve ekonomi konularında Kıbrıs Türk’üne gelir sağlaması açısından taraflar arasında sınır kapılarının açılması talimatını veren rahmetli Rauf Raif Denktaş’tır. İlk geçişler 23 Nisan 2003 tarihinde Ledra Palas sınır kapısından yapılmıştır. Ancak Rum tarafı o dönemde bu geçişlere oldukça olumsuz yaklaşmış, KKTC’ye geçen Rumların alışveriş yapmamaları konusunda uyarmış, türlü yaptırımlar uygulamıştır.

Günümüzde adada mevcut 10 sınır kapısından binlerce Rum vatandaşı, Kıbrıs Türk’ü geçmekte Rum yönetiminin geçişlerle ilgili zaman, zaman uyguladıkları türlü yaptırımlarına rağmen her iki tarafta da ekonomik ve insani ilişkiler yönünde mesafe alınmaktadır.

İlk sınır geçişlerinin başladığı 23 Nisan 2003 yılından bugüne değin KKTC yönetiminde bulunan hiçbir siyasetçiden ve din işlerinden sorumlu Din İşleri Başkanlığından Rum Ortodoks Kilisesinin başkanı olan Başpiskopos Hrisostomos’un yapmış olduğu açıklama gibi çağ dışı bir söylem duyulmamıştır. O nedenledir ki, adada çözüm adına yürütülen müzakereler de dâhil her zaman yapıcı olan, çözüme ama adil bir çözüme katkı koyan Türk tarafı olmuştur.

Adanın son elli yıllık sürecinde Rum tarafına bakıldığında:  Gerek Rum siyasetçilerinin müzakere masasında oynadıkları türlü Bizans oyunları, gerekse din kisvesi altında siyaset yapmaktan çekinmeyen Rum Ortodoks kilisenin başındaki Başpiskoposların üslendikleri rol değerlendirildiğinde, bir de üstüne üstlük Rum Ulusal Konseyinin adanın Rumlara ait olduğu konusunda ödün vermez açıklamaları düşünüldüğünde:  ‘‘Kıbrıs’ta çözüm işte bundan olmaz!” demekten başka bir şey akla gelmemektedir.