29.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 546

Mahalli Seçimler ( 1 )

0

Öncelikle ifade edeyim ki, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan Mahalli seçimlerin kazanan tarafı elbette ki, AK PARTİ ve Cumhur ittifakı olmuştur. Ayrıca. AK PARTİ geçmiş yıllarda yapılan Genel ve Mahalli seçimlerde almış olduğu oy oranlarını muhafaza etmiş, üstelikte Cumhur ittifakı olarak, büyük şehirlerin ve illerin üçte ikisinin belediye başkanlıklarını kazanma başarısını göstermiştir.

Ancak doğrusunu söylemek icap ederse, başta İstanbul, Ankara, Adana ve Antalya gibi önemli büyük şehirlerin kaybedilmesi ise, yukarıda ifade edilen genel başarı tablosunu biraz gölgelemiş bulunmaktadır. ( Bu arada, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin YSK: tarafından iptal edilmiş olduğunu ifade edeyim.)

Bu cümleden olarak, dost acı söyler misali, bu seçimler de alınan neticeler hakkında,  halkın içinde bulunan sade bir vatandaş olarak, samimi duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Şöyle ki;

Seçimlerden bir sene kadar önce öğretmenlere, polislere ve din adamlarına 3600 Ek Gösterge verileceği hususunda bir nevi taahhüt de bulunuldu. Bu mesele zaman zaman gündeme getirilmiş, seçim meydanlarında da bir polisin on yaşlarındaki çocuğuna dahi, Değerli Cumhur Başkanımıza bu husus ile alakalı sual tevcih ettirilmiştir. Hatta öyle durumlar olmuştur ki, sanki Ek Gösterge meselesi, Mahalli Seçimlerden önce halledileceği intibaı verilmiştir. Fakat bu hususta herhangi bir adım atma imkânı olmamıştır. Olamazdı zira bu mesele öyle sadece bahsi geçen gruplara 3600 Ek Gösterge verilmek suretiyle halledilecek bir husus değildir. Bundan önce bir vesile ile bir yazımda da ifade ettiğim üzere, bu şekilde yapılacak bir işlem ancak, kaş yapayım derken göz çıkarmak olur. Âcizane kanaatime göre, bu işin yegâne hal çaresi, EK Göstergeler ile alakalı olarak 20.05.1994 tarih ve 211939 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanan 527 Sayılı KHK: yi de ele alıp, yeniden bir düzenleme yapmaktır. Ancak, yeniden yapılacak düzenleme ise, çalışmakta olan birçok memur ile bunların emeklilerini de alakadar etmesi sebebiyle, bu işin maddi tutarının bütçeye büyük miktarda külfet yükleyeceği hususu izahtan varestedir.

Meselenin esasına gelecek olursak, 3600 Ek Gösterge verilmesi taahhüt edilen öğretmen, polis ve din adamlarının halen, çalışmakta olanları ile birlikte bunların emeklilerinin da dâhil edilmesi halinde, milyonlar ile ifade edilen bir seçmen kitlesi meydana gelmektedir. Bunların bir kısmının dahi muhtemelen AK PARTİ ye oy vermemesi, bu kritik seçim ortamında, Parti için büyük bir zarara sebep olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan bilindiği üzere, Çevre Bakanlığı seçime birkaç ay kala marketlerde poşet ile alakalı bir uygulama başlatmıştır. Zamansız yapılan bu uygulama vatandaşlar arasında büyük bir huzursuzluğa sebep olduğu gibi alay konusu dahi olmuştur. Poşet hakkında alınan kararın doğru olduğuna inanıyorum. Fakat uygulama tarihi son derece yanlış, hatta vahim olmuştur. Bu uygulamaya  üç ay sonra başlansa sanki, kıyamet mi kopardı.?  Bu biraz da şuna benziyor; bir Hükümet düşünün ki, seçime yakın bir süre kala, bazı mal ve hizmetlere önemli miktarda zam kararı alıyor. Bu da bir nevi onun gibi bir şey olmuştur.  Poşet uygulaması başladıktan sonra vatandaşların neler konuştuklarını, nasıl olumsuz ifadeler kullandıklarının bizzat canlı şahidiyim.

Bu arada şu hususu ifade etmek istiyorum ki, Ek Göstergeler olsun, poşet meselesi olsun, bu ve bunun gibi  halkın büyük bir çoğunluğunu alakadar eden mühim meseleler gündeme geldiği zaman, Devletin istihdam etmiş olduğu müşavir, baş  danışman , uzman ve bilim kurulları hiç  düşüncelerini söyleyip, yol göstermezler mi.?  Bu  makamlarda bulunanlar böyle mühim hususlar hakkında fikirlerini beyan etmeyeceklerde ne zaman faydalı olacaklar, doğrusu çok merak ediyorum. Her şey REİS’den beklenmez ki.

Diğer taraftan, AK PARTİ 17 yıldır kesintisiz iktidar olmasına rağmen, bilhassa genç neslin yetişmesinde mühim bir rolü olan Milli Eğitim Bakanlığı politikasında, müessir ve muktedir olamamıştır. Şu kadarını ifade edeyim ki, bugün halen ders kitaplarında Yaşam Koşulları ifadesi yerini itina ile muhafaza etmektedir. Buna benzer başka kelimeleri saymaya dahi lüzum görmüyorum. TRT de de aynı vurdum duymazlık alabildiğine devam etmektedir. Yanıt, kanıt, koşul ve buna benzer nesebi gayri sahih kelimeler şuursuz bir şekilde kullanılmaktadır, Bu suretle nesiller arasında ki, uçurum son sürat devam etmektedir. Bunun neticesi olarak da bugün bırakınız dede ile torunu, baba ile oğul dahi birbirini anlayamaz duruma gelmiş bulunmaktadır. Bu durumun hepimiz canlı şahidiyiz. Diğer taraftan Ateist bakış açısı ile yazılmış ders kitabı halen liselerde fütursuzca okutulmaktadır. Bu durum 8. Sınıflarda okutulan Fen Bilimleri Ders Kitabının 37 – 42 – 55 sayfalarında açık bir şekil de görülmektedir. Eğitimci yazar Ali Erkan Kavaklı da Yeni Akit Gazetesindeki köşe yazısında bu durumu teferruatlı bir şekilde anlatmış bulunmaktadır.

Lisan meselesinde enteresan olan bir durum da,  18.01.1982 tarihinde kabul edilen 2972 Sayılı Kanunun adı MAHALLİ İDARELER İLE MAHALLE MUHTARLIKLARI VE İHTYAR HEYETLERİ SEÇİMİ HAKKINDA KANUN olmasına rağmen, bilindiği üzere yapılan seçimlerin adı YEREL SEÇİMLERDİR. AK PARTİ’nin 17 yıllık iktidarı döneminde üç defa Mahalli Seçim yapılmış olmasına rağmen, yapılan seçimlere, kanunun ismine uygun olarak MAHALLİ SEÇİMLER deme cesareti ve feraseti gösterilememiştir. Üzülerek ifade edeyim ki, bu durumu kimsenin kendine dert edindiğini de zannetmiyorum. Bana göre, bu ve buna benzer meselelerin çok büyük bir ehemmiyet arz etmekte olduğunu ifade etmek isterim.  10.05.2019   (DEVAM EDECEK. )

 

 

 

Haydi, 23 Haziranda Görev Sende İstanbullu

Mademki o tertemiz şaibesiz oylar görmezden gelindi. Sandığa yansıyan irade yok sayıldı, 23 Haziran’da İstanbul Belediye başkanlığı seçimi YSK’nın o malum gerekçesiyle yenilenecek dendi.

Tamam, yine varız seçime.  Seçimin yeni tarihi tatil zamanını gösterse de, İstanbullu gitmeyecek tatile. Demokrasinin üzerine çöken bu gölge mutlak surette silinecek.

Bahar geldi bir kere, bu defa güneş yüzünü daha da parlak gösterecek. İstanbul’da sokağın dili böyle söylüyor.

Kahvehanede böyle, Pazar yerinde böyle, iftar sofralarında böyle, sahur sohbetlerinde böyle, ziyaretlerde, kadınlarımızın gün toplantılarında böyle…

Sadece İstanbul mu?

Aslında Türkiye’nin ezici bir çoğunluğu böyle konuşuyor, böyle düşünüyor.

Çünkü YSK’nın seçimlerin yenilenmesi için verdiği kararın dayandığı gerekçe, milyonların vicdanını sızlatmış durumda.

Bir türlü kabullenilemiyor…

Bir zarfta dört oy, üçü geçerli biri geçersiz. Gerekçesi sandık kurulunun teşkilinde yapılan hatalı seçim.

Adeta doğum evinde bir kadın dördüz bebek doğurmuş, bebeklerden üçünün babası ayrı, birinin babası ayrı!

Tıbben hiç böyle bir şey olabilir mi?

31 Mart seçiminde de aynı zarfın içinde dört oy var; üçü aynı şahsın elinden konulmuş ama o oylardan birisi var ki, sanki onu da aynı elin sahibi vermemiş gibi varsayılıyor!

Eee öyle ise; diğer oyların da geçersiz olması geremiyor mu?

Hayır, sadece İstanbul Belediye Başkanlığı için verilen oy geçersiz!

Neden?

YSK’nın gerekçesi öyle de ondan…

Ya hukuk?

Ya hak?

Ya verilen onca oy sahibinin göz ardı edilen irade tercihi?

Geç bunları, karar verildi bir kere.

Gerekçe böyle diyor, demek ki hukuken olabiliyor…

İşte tam da bu noktada ülke genelinde kendiliğinden oluşan olağan dışı bir durum var!

Sosyal medyada bu konuyla ilgili mizahi söylemler, çizilen karikatürler bir yana. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararıyla seçime azami katılımın sağlanması için okulların kapanmasıyla birlikte seçim tarihinde tatil planlaması yapan İstanbulluların mağdur olmaması için müthiş bir uygulama başlatıldı.

Tatil beldelerinin otelleri tatilcileri arayıp 23 Haziran tatili için başka bir tarih öneriyor, ayrı bir ücret talep etmeden. Tatil yöresi esnafı 23 Haziran’da kapalıyız gelmeyin diyorlar, hem de koca bir yıl o tatilciler beklenirken. Tatilcilerin ulaşımını sağlayacak hava yolu, otobüs şirketleri adeta seferber olmuş, seçim gününe denk gelen ulaşımlar için hiçbir fark talep edilmeden başka bir tarih öneriliyor.

Yeter ki İstanbul seçimine katılım azami sayıda olsun.  Sanki bu seçim İstanbul’un değil, Türkiye’nin seçimi adeta.

Her şey hür iradeleriyle oy verecek İstanbulluların 23 Haziranda sandık başında olmaları için.

İşte bu olağan dışı durum; demokrasiye inanan yiğit insanların mücadelesidir.

Kim ne derse desin, kim neyi dayatırsa dayatsın!

23 Haziran’da öylesine bir demokrasi destanı yazılacak ki, sadece Türkiye değil, bütün dünya tanıklık edecek o demokrasi zaferine.

Haydi, İstanbullular bir kez daha görev sende.  İstenen bir tek şey var:

Sandığa mutlaka git.  Vicdanının sesini dinle, öyle oy ver ki,  her şey güzel olsun ülkemizde.

 

 

Kâfir Ağlar Bizim Ahvâl-i Perişânımıza

0

“İslam dünyası” tabirini kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü Siyasal İslamcıların kullandığı manada bir “İslam dünyası” yok bugün. Tarihte var oldu mu bilmiyorum, o ayrı bir tartışma konusu. Gerçek anlamda “İslam dünyası” yeryüzündeki Müslüman toplumların aritmetik toplamından başka bir anlam ifade etmiyor. Ve o dünya yüz yıldan biraz daha fazla bir süredir, ruhunu batı emperyalizmine ipotek etmiş zalim diktatörlerin elinde mahvediliyor. Cahilliğe, ufuksuzluğa, birey olamamaya, hatta açlığa ve sefalete mahkûm ediliyor.

Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de terör örgütlerinin elinde oyuncak haline getirilmiş insanlar halinde karşımıza çıkıyor “İslam dünyası”. Katar’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde paranın şımarttığı sonradan görmeler olarak karşımıza çıkıyor. Yemen’de açlığa mahkûm edilmiş, mayına basıp kolunu / bacağını kaybetmiş çocuklar olarak karşımıza çıkıyor. Bu kadar itilmişliğe, bu kadar tekmelenmeye, ayaklar altında bu kadar ezilmeye rağmen “İslam dünyası” üzerine ölü toprağı serilmiş gibi tamamen hissiz ve ruhsuz olarak adeta bitkisel hayat yaşamaya devam ediyor.

“İslam dünyasının” perişan haline yerler ve gökler ağlıyor, beğenmediği (!) batı ağlıyor ama Müslümanlardan hala ses seda çıkmıyor. Şairler Sultanı Fuzuli’nin beşyüz yıl önce söylediği beyit bugün bütün “İslam dünyasını” anlatıyor;

Küfr-i zülfün salalı rahneler imânımıza

Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perişânımıza

Ortadoğululaşıyoruz

Türkiye, 17 yıldır ülkenin nimetlerini organize bir şekilde yağmalayan bir güruhun elinde sistematik bir şekilde tüketiliyor. 17 yıl önce Avrupa Birliği macerasıyla başlayan bu süreç, geldiğimiz noktada Ortadoğu istasyonunda nihayete ermek üzere. Ülke olarak git gide hayatın gerçeklerinden kopuyor ve Ortadoğululaşıyoruz. Biz Ortadoğululaşırken, ülkenin imkânlarını yağmalayan güruh, ülkeyi ayakta tutan bütün değerleri sistematik olarak tahrip ediyor. Eğitim sistemimizi tahrip ediyor, yargıyı tahrip ediyor, ekonomiyi tahrip ediyor, siyaseti tahrip ediyor, devletin bizatihi kendisini tahrip ediyor.

Benim babam bir köylü çocuğu. Kendi zamanında devletin sunduğu imkânlarla hem ortaokul hem de öğretmen lisesini bitirmiş. Sonra öğretmen olmayıp polis olmuş. O polisin oğlu olan ben, devletin sunduğu eğitim imkânlarıyla okuyup avukat oldum. Devlet vakt-i zamanında vatandaşına bu imkânı sunduğu için durumu bana benzeyen milyonlarca insan var. Fakat bugünün çocuklarının aynı imkânlara sahip olduklarını söylemek güç. Bugün fakir ailelerden gelen çocuklar -çok şanslı olanlar hariç- okuyup doktor olamayacaklar, hakim-savcı-avukat olamayacaklar, mühendis veya kendilerine geldikleri aileden daha iyi şartlar sunan herhangi başka bir meslek sahibi olamayacaklar. Çünkü bugünün iktidarı eğitim sistemini çökerterek bu ülkenin geleceğini dinamitlediği gibi, bu ülkenin çocuklarının okuyarak daha iyi şartlarda yaşamaları olanağını da ortadan kaldırdı.

Her Gelen Gamlı Gider Şâd Gelip Yanımıza

Yargı sisteminin ne kadar adil olduğunu uzun uzun yazmayacağım. Konuyu tamamen sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Ekonominin bu yönetimin elinde git gide daha kötüye gideceğini aylardır yazıyorum. Geldiğimiz noktanın sizler için de hiç de şaşırtıcı olmadığını tahmin etmeye gerek yok. Ama görünen o ki daha da kötüye gidiyoruz. Çünkü mevcut iktidar ülkenin içinde bulunduğu berbat durumu umursamıyor, problemleri çözmek için fikri planda dahi emek ve mesai harcamıyor. Zaten problemleri çözmek isteseler bile bunun için gereken beceriden yoksunlar. Kamu imkânlarını fütursuzca sahiplenmekten başka bir beceriye (!) sahip değiller.

İşin daha acısı ise olağanüstü bir şey olmadığı, ülkeye sihirli bir değnek dokunmadığı sürece bu olumsuz gidişatın sona ereceği ve makûs talihin kum saati gibi tersine döneceği yok. Zira bu fütursuz güruh ülkenin sadece maddi varlıklarını yağmalamakla kalmadı, muhalefetin demokratik yollardan iktidarı elde etme imkânını da ortadan kaldırdı.

Türkiye an itibariyle rayından çıkmış bir trene benziyor ve -vatandaşlarımızın ekseri azamının duyarsızlığını göz önüne aldığımızda- bu treni olağan yollardan rayına oturtmak mümkün görünmüyor. Üstad Fuzuli bir kez daha asırlar öncesinden halimizi şöyle anlatıyor;

Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp

Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza

Yaralı Aslan

Türkiye bir araba dolusu sopa atılıp kan revan içinde bırakılmış, akabinde morfin verilip uyutulmuş, zincire vurulmuş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi üstüne bir de çelik kafese kapatılmış yaralı bir aslana benziyor. Bu haldeyken ne maziden tevarüs eden o efsanevi gücü işe yarıyor ne de pençelerinin sivriliği..

O yaralı aslan bu derin uykudan bir uyansa zincirlerini de kıracak, çelik kafesini de söküp atacak, pençesiyle avını yere de serecek. Şu an için elimizden bu yaralı aslanın uyanmasını dilemekten ve beklemekten başka bir şey gelmiyor. Bu defa vatan ve hürriyet şairi Namık Kemal 150 yıl öncesinden duygularımıza tercüman oluyor;

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahralar

Uyan ey yâreli şir-i jiyan bu hâb-ı gafletten

 

 

Soykırım – Katliam ve Savaş – II

0

Diğer canlıların kendi türlerine yapmadığı şekilde insanların birbirlerini kitleler halinde öldürmelerini akıllarına sığdırmaları; bunun akılda normalleşmesi, evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp akıllarının başka bir evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp geriye doğru artık başka bir canlıya da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın kirlenmesinin doruk noktasıdır. Artık bundan sonra bütün kirlilikler meşrulaşır ve hafif kalır. Savaşta insan haklarından bahsedilemez bile.

Biz Türklerin Kurtuluş Savaşı da bizim haklı bir savaşımızdı. Ama bu gerçeklik zorla askere alınarak Anadolu’da hayatlarını kaybeden Yunan gençlerinin insan haklarına uygun bir şekilde öldüklerini sağlayamaz. Bu paradoksun suçlusu da savaş ve savaşı çıkaranlardır. Hiç birimiz masum olamayız, dedik ya insanoğluyuz. Ve temiz savaş olmaz. Savaş önce gerçekleri katleder.

Sivil, çocuk, kadın, yaşlı herkes katledilebilir. Amerika’nın iki yüz bin; hepsi sivil, çocuk, kadın, yaşlı Japon’u, iki atom bombası atışıyla buharlaştırmasını bütün dünya bir güzel hazmetmiştir sonuçta. Acaba insanlık neler kaybetmiştir?

Ne yapabiliriz? Emperyalist bir işgal ordusunun askeri olmaya fikren ve bedenen karşı dururuz. Ama Büyük Ata’mızın, “Nefsi müdafaaya dayanmıyorsa savaş bir cinayettir” sözünde işaret ettiği gibi emperyalist bir işgale ya da emperyalizmin organize ettiği bir kalkışmaya karşı haklı, nefsi müdafaa savaşları da doğal, ayrı bir gerçekliktir. Böyle bir savaşta, tabi ki ölümüne savaşırız ama karşı safta, yaşlı, çocuk, kadın, sivillerin öldürülmesine – hangi milletten olursa olsun – savaşın üretip beslediği saflarımızdaki savaş psikopatlarına elimizden geldiği kadar karşı da koyabiliriz. Kahraman olmak yerine insan ve hain olmayı göze alabiliriz.

Ama kadim tarih boyunca var olmuş, hikâyeleriyle bile umutsuzluğun en kör kuyularında, en kör karanlıklarda son bir umut ışığı olarak semada bir yıldız gibi parıldayıp duran, cesur ve ana yürekli şövalyelerin yanında biz de adlı – adsız fark etmez bir yıldız olarak gök ananın şefkatli kucağında yerimizi alırız.

Ve Trebinje kentinde yaşayan, Sırp Cumhuriyeti Ordusu askeri iken yine bu ordu tarafından öldüresiye dövülen komşusu Boşnak Alen Glavoviç’i kurtarmak için olaya müdahale edip hayatını kurtaran, bunun üzerine yine aynı Sırp Cumhuriyeti Ordusu askerleri tarafından öldüresiye dövülerek öldürülen 27 yaşındaki Sırp Srcan Aleksiç gibi gökte parıl parıl parıldarız.

Beyaz & küresel emperyalizmin tarihi soykırım – katliam sabıkalarıyla dolu. Buna karşın sömürgeleştirmek istedikleri ülkeleri ilkellik ve vahşilikle yaftalayıp saldırmak için bahaneler üretiyorlar ve saldırıyorlar.

Son yıllarda da bu çok medeni korsanlar, çok önceden propagandalarıyla tüm dünyanın beynini hazırlayıp ilkel ve vahşi olarak yaftaladıkları İslam ülkelerine demokrasi ayarı vermek üzere saldırıp petrollerine, zenginliklerine el koyuyorlar. Halbuki yüz yıl önce Birinci Dünya Savaşında, daha yetmiş yıl önce İkinci Dünya Savaşında çeşitli millet ve mezheplerden seksen – doksan milyon Hristiyan birbirini katletmişti.

Vaktiyle Ermeni bağımsızlık savaşını desteklemiş olmanın ve sebep oldukları acı sonun kefaretiyle Ermeni Diasporası emperyalizmin istediği bu yaftalama peşinde. Bize sürekli “soykırımcı” diye saldırıyorlar. Ermeni Diasporasının bu iki milletin barışı, kardeşliği umurunda değil. Gerçekler hiç umurunda değil. Biz de soykırım laneti gölgesinde, gerçekleri topraklarımızdan sürekli kovuyoruz.

Hâlbuki biz, bu iki millet, gerçekleri öğrenmeli ve bilmeliyiz. Ve bütün ölenler ve acı çekenler için son defa hep birlikte ağlamalı ve birbirimizden af dilemeliyiz. Birbirimizi bağışlamalı ve bu acılara veda etmeliyiz. Ve artık bu acılar bu iki milletin değil tüm insanlığın malı olmalı.

Ve artık aynı dağların eteklerinde birlikte çelik çomak oynamış, aynı yemekleri benim diye pişirip yemiş, aynı ezgiyi sarı gelin diye – sari gyalin diye türkülemiş, Tatyos Efendi’nin o imkansız aşk şarkısı “mani oluyor halimi takrire hicabım” eşliğinde kadeh tokuşturmuş bu iki milletin çocukları

artık nerede yaşarsa yaşasın birbirlerini kardeş bilmeli. Asla vazgeçmeden bunu umut etmeliyiz.

Ama bu umut isterse Kaf Dağının ardında ve yol ne kadar uzun ve kahırlı olursa olsun kahır yüreğimizi eritemesin, karınca gibi Bağdat’a doğru yola çıkalım, yürüyelim; yollara barış ve kardeşlik tohumları ekelim, bu tohumlar çiçek açsın; çocuklarımız bu çiçek bahçelerinde barış renkleri ve kokuları içinde büyüsünler, karıncaya hor bakmasınlar, serçenin kanadını kırmasınlar, karacanın yavrusunu vurmasınlar, insana kıymasınlar (Hasan Hüseyin). Çocuklarımız insan olsunlar, dost olsunlar, arkadaş olsunlar, kardeş olsunlar.

 

 

Bu Haftanın Gündemi

Bu haftanın iki temel gündemi var; 1-İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimlerinin iptali, 2-Kadir Mısıroğlu’nun Ölümü.

Böyle bir tarihî gündem varken hangisini yazayım diye düşündüm. Birinci gündem maddesi olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçiminin iptalini ayrıntısıyla yazmamaya karar verdim. Böyle bir iptal komedisinin hukukî boyutlarını bir HUKUKÇU olarak nasıl olsa çok yazacağız, çizeceğiz.

Gelelim, haftanın ikinci gündem maddesine;

Bir TARİHÇİ olarak, bu konuyu bu hafta yazmazsam geç kalabilirim ve tarihe bırakmadan yazmayı uygun görerek bu gündemi öne almaya karar verdim.

Eminönü dondurmacısı kılıklı Kadir Mısıroğlu öldü. Bakın, bu zat, kimdir? Müslümanlığın arkasına sığınarak, dini alet ederek, uzun yıllardan beri Türkiye Cumhuriyeti Devletine, bu devleti kuranlara, bu devletin kurulmasında emeği geçen herkese, kuruluş için fikir beyan edenlere sürekli iftira eden, hakaret eden, yalan beyanlarda bulunan, ağzından salyalar akarak küfreden bir meczuptur.

Ben olağan durumlarda, kişileri hedef alan bir yapıya sahip değilim.

Ancak,

İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif ERSOY’a ağır hakaretler ve iftiralar eden, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fikir babam dediği ve Millî Mücadele’nin hazırlanmasında gerçekten fikir babalığı yapmış Ziya GÖKALP’e hakaretler eden bu kişiyi yazmazsak olur mu?

Millî Mücadele’nin en büyük hainlerinden olan Mustafa Sabri ve yakınlarını göklere çıkaran bu zatı yazmazsak olur mu?

“ABD şeriatı getirecekmiş! Getirsin de kim getirirse getirsin, benden de rapor istediler, ben de hazırladım, ABD’ye rapor verdim” diyen kişiyi yazmasak olur mu?

“Yunan kazansaydı keşke…” diyen kişiyi yazmazsak olur mu?

“Mustafa Kemal’e zerre kadar muhabbeti olan birisi, cenazeme katılmasın, vasiyetimdir” diyen kişiyi yazmasak olur mu?

Değerli okurlar, bir konuda fikriniz olabilir! Herkesten farklı düşünebilirsiniz! Herkesten farklı ve fazla şeyler biliyor da olabilirsiniz! Bunlara itiraz yok. Bu fikirlerinizi olağan şekilde söylemeniz de kabul edilebilir.  Ancak, alçakça, şerefsizce, namussuzca kelimeler kullanarak, o bildiğinizi zannettiğiniz fikirlerinizi, düşüncelerinizi sarf ederseniz, o fikriniz de batsın, düşünceniz de, siz de batın!

Müslüman; hayâ, edep sahibi insandır diye yetiştirildik. Müslüman; gıybet, dedikodu yapmaz diye yetiştirildik. Bizi yanlış mı yetiştirdiler, yoksa biz mi yanlış anladık?

Neden soruyorum?

Çünkü, bu kadar, iftiraları, hakaretleri, ölenlerin arkasından yapılan dedikoduları, gıybetleri yapan Kadir Mısıroğlu, bu yaptıklarını Müslümanlık adına yapıyormuş da onun için söylüyorum.

Daha söyleyecek çok söz var ama, uzatmamak ve esas bir konuyu daha yazmaya yerim kalsın diye şimdilik kısa keseceğim.

O zatın cenazesine katılanlar açısından diyecek bir sözüm yok. Çünkü, o zatın vasiyeti belli! Demek ki, o vasiyete göre, cenazeye katılanların Mustafa Kemal ATATÜRK’e zerre kadar muhabbeti yokmuş. Diyelim bunu da anladık! Peki, TÜRK BAYRAĞI, o tabuta neden konur, kim koyar, kim akıl eder?

Aslında, konunun en üzücü tarafı bu olmuştur. Hatta, o Bayrağı oraya koyanlar, şu çelişkinin de ömür boyu içine düşmüşlerdir; Yunan Bayrağı yerine, Türk Bayrağı koyarak korkaklıklarını göstermişlerdir.

Son söz:

ATATÜRK için, “büstleri yerlerde … gibi sürünecek ve göreceğiz” demişti.

Çok şükür, Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Milleti’nin kalbinde var oldu, var oluyor, var olmaya devam edecek, hem de mahşere kadar başköşede yerini alacaktır.

Öyle, İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerinin ve günümüzdeki devamlarının dedikleri olmadı, olmayacaktır.

 

 

YSK’nın Tarihi Kararı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Seçiminin yenilenmesi kararı asla hukuki değildir, tamamen siyasi bir karardır. YSK’nın bu kararı Türkiye Cumhuriyeti hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Hukuki açıdan değerlendirmek bir hukukçu olarak bana ağır gelmektedir.

Ama mademki medyada sürekli bu konu tartışılıyor, biz de hukuki kılıfın üstüne ve altına bir göz atalım.

AKP olağanüstü itirazında kanunun imkân verdiği her konuda, 9 başlık altında sıraladığı gerekçelerle iptal talep etti. Bunların içinde “hükümlü, kısıtlı, ölü 19 bin 350 kişiye oy kullandırıldığı, sahte seçmen, KHK ile kamu hizmetinden çıkarılan seçmenlerin oy kullanma hakkının bulunmadığı, bir kısım sandık başkanı ve memur üyenin kamu görevlisi olmadığı” gibi iddiaları yer alıyordu. YSK bu iddiaları -biri hariç- ciddi bulmadı.

Kurul’un, 4 üyeye karşı 7 üyenin oy çokluğuyla aldığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ve yenilenmesi kararının, “bir kısım sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle”alındığı açıklandı.

Sandık görevlilerinin kamu görevlisi olmaması tek başına yeter bir gerekçe olamazdı. Bu sandıklarda seçmen iradesinin sandığa yansımasını önleyenişlemlerle hatalı kullandırılan veya sayılan oyların miktarının Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım’ın aldığı oy farkından fazla (en az 13.730) olması gerekiyordu.

Bahsedilen kanuna aykırı görevlendirmelerin yapıldığı sandıklarda ne tür kanuna aykırı işlemler yapıldığı, bu sandık görevlilerinin yaptıkları hilenin ne olduğu kararda belirtilmemiştir.

YSK, kamu görevlisi olmayan sandık başkan ve üyelerinin, büyükşehir belediye başkanı seçiminde hangi yöntemle seçimin sonuçlarına etki ettiklerini delilleriyle açıklamak durumundadır.

**********************************

Sandık Hâkimiyeti AKP’de idi

Benim takip ettiğim son seçimlerin hepsinde de sandıklarda resmi görevlendirmelerde AKP’ye yakın Memursen üyesi kamu görevlileri tercih edilmektedir. Ayrıca AKP eksiksiz olarak bütün sandıklarda sandık kurulu üyeleri ve müşahit bulundurma konusunda çok iyi organize olmaktadır.

Zaten AKP Genel Başkanının “seçim sandık hâkimiyeti sağlanarak kazanılır” demişti. İstanbul yerel seçimlerinde de bu anlayışla motive edilen AKP teşkilatları sandık hâkimiyetini tam olarak elinde bulunduruyordu.

Bu şartlarda sandıklarda bilerek ve isteyerek AKP adayı aleyhine bir hileli işlem yapılması mümkün değildir. Aynı sebeple, sandık kurulları başkanlarının kamu görevlilerinden teşekkül ettirilmemesinin seçim sonucunu, AKP aleyhine, etkilemesi de mümkün değildir.

******************************

Kendi Kusurunu Cezalandırdı

YSK Kararında sandık kurullarının kanuna aykırı düzenlenmesinden İlçe Seçim Kurulları sorumlu tutulmuştur. İlçe Seçim Kurulları da Yüksek Seçim Kuruluna bağlı olarak görev yapar.

O halde Yüksek Seçim Kurulu kendi kusurlu işlemi sebebiyle seçimi iptal ederek seçmeni ve seçimin kazananı Ekrem İmamoğlu’nu cezalandırmıştır.

***

Bu Kanunsuzluk Her Seçim Çevresinde Var

Kanuna aykırı olsa da, Türkiye’nin her seçim bölgesinde benzeri görevlendirmeler vardır. Aynı görevlendirmeler 24 Haziran 2018 seçimlerinde de yapılmıştır. Eğer bu hatalı görevlendirmeler seçim sonucuna müessir oluyorsa, 31 Martta bütün Türkiye’de yapılan seçimlerde ve 2018’de yapılanCumhurbaşkanlığı ile milletvekilliği seçimlerinde de şaibe olduğu sonucu çıkar.

Bu, Türkiye’de seçim güvenliğinin kalmadığı anlamına gelir ki, seçim iptalinden de vahimdir.

***

Süre Geçmişti

Sandık kurullarına ait itiraz ve şikâyet, 298 sayılı Kanunun Madde 119′da düzenlenmiştir. YSK Genelgesinde de aynı hükümler yer almıştır.

Sandık kurullarının teşkiline dair, ilçe seçim kurulu veya başkanı tarafından yapılan işlemlerin düzeltilmesi için, bu işlemlerin neticesinden itibaren en geç iki gün içinde şikâyet yoluyla düzeltilmesi istenebilir.”

AKP’nin şikâyeti süresinde yapılmadığı için YSK’nın usulden reddetmesi gerekirdi. Yapmadı.

******************************

Hani Seçmen İradesi Öncelikli idi?

YSK daha önceki benzeri vakalarda aldığı kararlarında seçmen iradesine öncelik vermişti. Mesela “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulaları geçerli değildir” yasa kuralına rağmen,  mühürsüz oyları geçerli sayarken şu gerekçeyi ortaya koymuştu:

“Oy kullanma işleminin, oy güvenliğini sağlamaya yönelik ve sahte oy kullanılmasını engellemek amacıyla getirilen sandık kurulunca mühürleme işleminin yapılmaması tek başına seçmenin oyunun geçersiz sayılması için yeterli değildir. Aksine bir uygulama, bu hakkı korumak için getirilen ve araç niteliğinde olan usul kurallarından sadece birinin ihlalinin, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde uygulanması sonucunu doğururki, bu sonuç, beklenilen amaca aykırıdır.

“YSK’nın yerleşik kararlarında; “seçimden sonra sandık kurulu başkan ve görevlilerinin görevlerini kötüye kullanmalarının söz konusu olması ve suçun oluştuğunun anlaşılması, ilgililerin cezalandırılmalarını gerektirir. Ancak seçimin iptaline neden olmaz” denilmekte idi.

YSK bu seçimde, yerleşik içtihadından sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi için vazgeçti.

***********************************

İstanbul’u Vermek Zor Geldi

İstanbul bir devlet olsaydı AB’nin 13. büyük ülkesi, dünyanın 41. büyük ülkesi olurdu.” Böyle bir şehrin belediye başkanlığı seçiminin, bu kadar hukuksuz gerekçelerle, iptalinin dünyada belli algılara yol açması kaçınılmaz.

Tayyip Erdoğan’ın yönetiminin diktatörlüğe doğru gittiği, “AKP’nin seçimle işbaşından gitmeyeceği” gibi algısı kuvvetlendi. Hukuk devletinden uzaklaşmanın ekonomik faturası da ağır olur.

Erdoğan’a, 25 seneden beri yönettiği, İstanbul’u kaybetmek çok ağır geldi. İstanbul Belediyesinden beslenen partisi ve yandaşlar bu kaynağı kaybetmek ve dev ihalelerde yapıldığı iddia edilen yolsuzlukların hesabını vermekten korktu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dünya kamuoyundaki olumsuz algıyı azaltacak, itibarımız yükseltecek çıkışlar yerine aksi tutum ve davranışlar içinde. Bu durum hem kendisine ve hem de ülkemize ciddi zarar veriyor.

Oysaki İstanbul Belediyesinin demokratik bir şekilde el değiştirmesi, AKP’nin Meclisteki çoğunluğuyla denetleyebildiği yeni Belediye Başkanının hizmetlerine destek vermesi ülkemizin normalleşmesi ve toplumdaki gerilimin düşmesine imkân sağlayacaktı.

23 Haziran’da yenilenecek seçimde Ekrem İmamoğlu tekrar seçilirse bu fırsatı yeniden değerlendirmemiz mümkün olacak.

 

 

Sandık Darbesi: 6 Mayıs 2019

31 Mart 2019 Yerel seçimlerinin en beklenmedik neticesi şüphesiz ki İstanbul’dan geldi. Tüm anketler yarışın at başı geçeceğini öngörmüş olsa da %2-3 puan gibi bir farkla eski başbakan Binali Yıldırım’ın başkanlığı kazanacağını söylüyordu, öyle olmadı. ”Kıyıdan köşeden birini bulup aday yapmışlar.” Yorumlarıyla tiye alınan Ekrem İmamoğlu belediye başkanlığını kazanarak tüm Türkiye’nin iklimini değiştirdi, AKP İlk ciddi yenilgisini aldı.

İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybetmiş, İstanbul’u elinden kaçıran Türkiye’yi elinden kaçırmış demektir. İşte tam da bu yüzden İstanbul’un durumunu kabullenmek 17 senedir sandıktan istediğini alarak çıkmayı başarmış iktidar cephesi için mümkün olmadı. İlk önce daha sayılacak binlerce oy varken Binali Yıldırım yangından mal kaçırır gibi 5-10 kişilik bir kalabalığın önüne çıkarak abuk subuk bir galibiyet konuşması yaptı. Bunun akabinde 24 Haziran’da 2,5 saatte oyları sayıp Cumhurbaşkanını deklare eden Anadolu Ajansı, İstanbul’daki veri girişlerini durdurdu, saatlerce veri akışı alınamadı. Milletin devletin ajansına olan güveni sıfırlandı. Ne yazık ki millet seçimin sonuçlarını parti yetkililerinin paylaştığı tutanaklardan takip etmek zorunda kaldı.

AKP güce sahip olmanın verdiği akla gelecek her avantajı kullanarak, Ekrem İmamoğlu’nun hakkı olan makamı kendisine 3 hafta boyunca teslim etmedi. Daha sonra tam mazbata verildi, Binali Yıldırım neticeyi kabullenip çekildi derken 6 Mayıs 2019’da demokrasimizin infazına şahitlik ettik.

Ülkemizin en yüksek karar mercilerinden biri olan YSK, iktidar cephesinden gelen o mesnetsiz itirazları kabul ederek İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimini iptal etti. 6 Mayıs 2019’da üniformalı darbe günlerini dahi ardında bırakacak sandık darbesi gerçekleşti. Gücü elinde bulundurmanın sarhoşluğundan bir türlü ayılmayı başaramayan, ”Milli İrade” tezini öne sürerek bu kadar palazlanmayı başaran iktidar elindeki rant sermayesini teslim etmemek uğuruna milletin iradesine, milletin kararına ve milletin namusuna göz göre göre darbe yaptı. 6 Mayıs 2019 Sandık darbesi demokrasimize vurulan en zehirli hançerlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.

İnanın bana 19 yaşında bir sosyal bilimler lisesi öğrencisi olarak utanıyorum! 21.Yüzyıl dünyasında bunları yazıyor olmaktan utanıyorum! Milletimizin teveccühüyle 17 senelik iktidar inşa edenlerin, kendilerini milletin kararından üstünde görmesinden utanıyorum! Sırf nemalandığı hortum tıkanmasın diye bu zulme sessiz kalan siyasilerden ve sözde hukukçulardan utanıyorum! Bu kahraman millete adaleti getirmek için yemin edenlerin gücün önünde paspas olmasından utanıyorum! ”Kalemimi kırarlar” korkusuyla bu skandala gözlerini kapayan sözde aydınlardan utanıyorum!  Kaderini kan dökerek yazan bu milleti uluslararası arenada rezil rüsva etmelerinden utanıyorum! Sandık görevi yaparken, kendi devletimin görevlileri için ”Aman dikkat edin, usulsüzlük yapmasınlar.” demek zorunda kaldığım için kendimden, koltukları korumak için her yol mubahtır zihniyetleri yüzünden onlardan utanıyorum! Bu kadar alçaldığımız için, bu kadar gerilediğimiz için, bu kadar çirkinleştiğimiz için utanıyorum, utanıyorum ve çok utanıyorum!

Her iktidar doğar, yaşar ve ölür. Esas olan memlekete dürüstçe, adilce ve mümkün olduğunca kaliteli hizmet edebilmektir. Fakat mevcut iktidar pusulasını yitirip evladına okul kıyafeti satın alamadığı için intihar eden babaları görmezden gelerek, kendi ceplerini doldurmakla meşgul oldu. Yandaşlarını zengin etmekle mesai harcadı. Bu zamana kadar ülkemizde makamların devredilmesi hiç bu kadar zor olmadı. Çünkü bu zamana kadar hiçbir iktidar böylesine derin pisliğe gömülmemişti. Hiçbir iktidar kendi seçim başarasını devletin istikbali olarak kabul edecek kadar şaşırmamıştı.

 

 

Lakin ben ve benim gibi milyonlarca genç her şeyi gördü, öğrendi, yaşadı. Biz bugünleri unutmayacağız, hiç unutmayacağız ki bir kez daha böyle karanlık bir devran yaşamayalım, ibret alalım. Unutmayacağız ki yarın evlatlarımızın, torunlarımızın yüzüne bakabilelim. ”Kesinlikle bir şey oldu ama ne olduğunu biz de bilemiyoruz.” Gibi tuhaf bir itirazın kabul edildiğini unutmayacağız. Tam usulsüzlük gerekçesiyle iptal edilen seçimde aynı zarfın içine koyulan 3 ayrı oydan sadece iktidarı rahatsız eden pusulalarda sorun çıkması gibi fantastik detayı da asla unutmayacağız. Haksızlığa uğrayanların ellerine geçirdiği ilk fırsatta daha da çirkinleşerek intikam aldığını unutmayacağız bu yüzden her ne olursa olsun hakkı gözeteceğiz. Kutuplaşmanın, nefret dili kullanmanın ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini unutmayacağız her zaman bizi kucaklaştıracak değerleri yücelteceğiz.

23 Haziran seçimi artık iki siyasi ittifak arasındaki rekabet olmanın çok çok ötesine geçmiştir. 23 Haziran’da millet ve cumhur ittifakları yarışmayacak. Hakkı savunup hakka sahip çıkanlarla, zulmedip zulmü alkışlayanlar yarışacak. Bu yüzden her ne kadar seçimin güvenliğine olan inancımız parçalanmış, devletin tarafsızlığına olan inancımız devrilmiş olsa da asla zulme sessiz kalmayacağız. Zulmü alkışlamayacağız, zalimi asla sevmeyeceğiz. 23 Haziran’da İstanbul’da sandıkların başında olacağız.

Seneler sonra ilk kez muhalefet olarak değil iktidar olarak seçime gireceğiz. Seçim akşamı içimizde uyanan baharın cümbüşüyle, Cumhuriyet ateşiyle, damarlarımızdaki asil kanın kudretiyle, gülümseyerek, severek, insanları kucaklayarak bir kez daha kazanacağız. Bu kez sarsmayacağız, nakavt edeceğiz. Bir kez daha başaracağız! Bir kez daha kazanacağız! Bu sefer baharı değil yazı getireceğiz!

Getireceğiz, inanıyorum…

 

 

Müslüman Olmanın (!) Bedeli

Dr. Yahia Abdul-Rahman, 1968 yılında ABD’ye göç etmiş Mısırlı bir finans uzmanıdır. Bankacılık ve finans alanındaki çalışmalarıyla bilinmektedir. Kuzey Amerika’da İslami Bankacılığın (katılım bankacılığı) babası olarak bilinmektedir. 1987 yılında LARIBA’yı kurmuştur. LARIBA, ABD ulusal bankacılık tarihinin tam anlamıyla faizsiz (riba free / ribit free) bankacılık faaliyeti gösteren ilk kuruluşudur. Dr. Abdul-Rahman, aynı zamanda Al-Baraka Katılım Bankası’na danışmanlık yapmaktadır.

Dr. Abdul-Rahman’ın yayınlanmış iki kitabı bulunmaktadır. En bilinen eseri 2010’da yayınlanan The Art of RF (Riba Free) Islamic Banking and Finance” adlı kitabıdır. Bu kitap Türkçeye de çevrilmiş ve Sabahattin Zaim Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Bu yazının başlığında geçen “Müslüman olmanın (!) bedeli” ifadesi bu kitabında geçmektedir.

COBM (the Cost of Being Muslim)

Dr. Yahia Abdul-Rahman, ABD’de kurulan ilk katılım bankalarını anlatırken şöyle bir anektoddan bahseder. ” ‘İslam Bankası’ adını ve alamet-i farikasını taşıyan kurumlar ile birlikte yatırım işlerine girişen ve sonunda para kaybeden bazı müşterilerine banka sorumlularının dönüp ‘Şayet uygulamada kâr ve zarara iştirak varsa, bu onun İslami (banka) olduğunu ispat eder’ diyorlardı. Gerçekten de ABD’nin Doğu kıyılarında üzerinde iyice düşünülmüş incelemeler yapılmadan girişilen çok sayıda gayrimenkul projeleri işinde sadece bilgisizlik ve tecrübesizlik sebebiyle yatırımcıların (katılımcıların) para kaybetmelerine sebep olan İslam finans şirketi (kurumu) ‘şükrederek’ bu durumun kâr ve zarara iştirak anlayışını ispat eden bir nitelik kazandığını iddia etmiş ve bu şirketin başkanı buna ‘Müslüman olmanın bir bedeli, karşılığı’ adını vermiş ve hatta bunu İngilizcede kısaltma bir sözle şöyle ifade etmiştir: COBM (the Cost of Being Muslim). Bu anlayış ve bu kısaltma terim, bugün dahi birçok İslam bankası idareci ve çalışanı tarafından da kullanılmaktadır.” (*)

Herkesin Kahramanı Kendine Uygun Oluyor

Bir arkadaşım, Kadir Mısıroğlu’nun öldüğü gün Facebookta şöyle bir paylaşım yapmış; “2005 yılı Almanya ziyaretim sırasında bir grup gurbetçi ile sohbet ediyordum. Konu dönüp dolaşıp Jet Fadıl’a geldi. O zamanlar çok popülerdi. Birçok kişiyi dolandırmış, herkes ‘acaba paramızı geri alabilir miyiz?’ diye soruyor. Bir gurbetçi; ‘abi bizi de dolandırdılar ama üzerinden çok sene geçti, dava açsak bir şey çıkar mı?’ diye sordu. Olay 1980’li yıllarda meydana gelmiş, hatta ‘bu işleri ilk çıkaran kişi odur’ dedi. Ben, ‘kim bu adam ismini biliyor musunuz?’ Diye sorunca Adam: ‘Kadir MISIROĞLU’ dedi. Konu ilerleyince Feslinin Türkiye de ünlü olduğundan haberleri olmadığını anladım. ‘Bu adam Türkiye de bilinen birisi’ deyince çok şaşırmışlardı. Boşuna değil iktidar cenahının bu adamı kahraman ilan etmesi, zira herkesin kahramanı kendine uygun oluyor.”

Bizim gurbetçiler Müslüman olmanın (!) bedelini Jet Fadıl’dan çok önce Kadir Mısıroğlu’nun eliyle ödemişler anlayacağınız.

Feslizede, Fadılzede, İhlaszede, Tosunzede

10-15 yıl kadar önce, Anadolu’nun pek çok yerinde misyonerlerin insanlara ücretsiz olarak İncil dağıttığı, hatta üstüne bir de 100 Dolar para verdiği ve Türk insanının İncil dağıtılarak Hıristiyanlaştırılmak istendiği haberleri çıktığı zaman birisi şöyle demişti; “Yahu korkmayın, bizim insanımızda kitap okuma alışkanlığı yoktur. Kimse evinde İncil var diye Hıristiyan olmaz. Yıllarca evin duvarında asılı duran Kur’an’ı okumayan millet İncil’i de okumaz.”

Bizim milletimizin Müslümanlık anlayışı atadan miras yoluyla geçtiği ve kimse tenezzül edip (!) kendi dininin kitabını okumadığı için, Türk insanında kulaktan dolma bir İslam anlayışı vardır. Türk milleti ekonomi bilmediği, matematik bilmediği gibi kendi dinini de bilmez. O nedenle, din adına konuştuğunu iddia eden herkese ve dine dair olduğu söylenen her şeye inanır. Bizim insanımızın Feslizede, Fadılzede, İhlaszede, Tosunzede olmasının nedeni Müslümanlığından değil, cehaletindendir.

Pirana Sürüsü

Siyaset alanında durum farklı mı? İnsanlardan oy alabilmek için kendini dindar olarak lanse eden, ağızlarından “inşallah” “maşallah” laflarını düşürmeyen bir güruh var Türkiye’de. İnsanlar bunları gerçekten dindar zannediyorlar, dindar olduklarını düşünerek peşlerinden fanatikçe gidiyorlar.

Kendilerini dindar olarak lanse eden siyasi grup ülkenin demokratik yapısını, yargı sistemini, ekonomisini, eğitim sistemini, sağlık sistemini “sistematik olarak” baltalıyor. Millete kanaatkâr olmayı telkin edip kendileri israfın dibine vuruyorlar. Millete çocuklarını İmam Hatip Okullarına göndermelerini salık verip kendi çocuklarını Amerikan Kolejlerine gönderiyorlar. Bu güruh, milletin imkânlarını kullanarak kendi servetlerine servet katarken peşlerinden fanatikçe gidenler dâhil millet git gide fakirleşiyor. Kamunun bütün imkânları adeta bir pirana sürüsü iştahıyla talan edilirken, millet yine Müslüman olmanın (!) bedelini ödüyor.

Türkiye Muzdarip

Uzmanlık alanım olmamakla birlikte, tıpta genel kabul gören bir anlayış vardır; bir hastanın iyileşmesi için öncelikle hasta olduğunu kabul etmesi ve tedaviye rıza göstermesi gerekmektedir. Türkiye muzdarip. Cehaletten muzdarip, umursamazlıktan muzdarip, doğruyla yanlışı ayırt edememekten muzdarip, haklının yanında değil güçlünün yanında saf tutmaktan muzdarip. Hepsinden beteri ise; hasta olduğunun farkında olmamaktan muzdarip.

Türkiye bütün sorunlarını çözer. Ekonomiyi de çözer, işsizliği de çözer, eğitimi de çözer, yargıyı da çözer, sağlığı da çözer. Ama her şeyden önce, Türkiye’nin hasta olduğunu kabul etmesi ve tedaviye rıza göstermesi lazım. Aksi halde daha çok bedeller öderiz.

(*) ABDUL-RAHMAN, Yahia, “İslam’da Bankacılık ve Finansman”, İstanbul, 2015, s. 420.

 

 

Tarih Affetmez, Kaydeder

“Tarihten niye ders alamıyoruz? Çünkü anı yaşamayı seviyoruz” diyor Alternatarih – Tarihi Yeniden Yorumlamak kitabında adamın biri. Şarkının birinde ‘Sakallı bir resimdi, kimdi / Ne kadar mütebessimdi’ diye tariflenen Karl Marks ise “Tarih, öldüreceklerinin önce gözlerini kör eder” demiş.

Ne NATO’nun ordu içinde çekirdek ordu, eğitim-sağlık- tarım-ticaret-sanayi-medya-diyanet-istihbarat içinde müessir çekirdek hücreler oluşturmasından ne de 15 Temmuz’da o çekirdek paketlerinden birinin ‘Paralel’ kodlamasıyla patlamasından ders aldık.

Ne diyordu Z kuşağı doğmadan önceki Kemancı şarkısı: “Unutulmaz bu acı / Dertli dertli çal kemancı / Her aşkta hüsran oldu gönül / Bilmem bu kaçıncı!” Halimize bakanlar en az bir yarım asırdır dertli çalıyor zaten.

Batılıların en büyük gücü teknolojileri ve sistemleri değil bizim yani Doğuluların, Müslümanların, Türklerin karakteri zayıf yani ahlâkı defolu insan bolluğumuz. Gücümüz, parayı verenin düdüğünü çalmayacak adam sayısıyla sınırlı. Kur’an ayı Ramazan’da bile ahlâk aklımıza gelmez de orucu bozan şeyler, mukabele-teravih, iftar mönüsü vs. kafamızdan çıkmaz.

“Bu topluluğa ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar” der (Nisa 78) Kâinatı Kullanma Kılavuzumuz. Oktavyo Paz da “Tarihin satırları öyle kolayca silinemiyor; kapanan, kabuk bağlayan yaralardan bile kan sızdığı görülüyor” diyor.

Sağ & Sol kavgası bitti, acısı kalbimizde yaşıyor. Türk & Kürt maçı bir oynanacak deniyor, bir iptal ediliyor ama yara kabuk bağlasa da iyileşmesine izin verilmiyor. Zaman zaman harlandırılan sonra da soğumaya bırakılan Alevî & Sünnî provokasyonlarının acı anıları bile bilinçaltında epey bir yer kaplıyor.

Son 10-12 yıldır da Laik & Dindar, Vesayetçi & Demokrat, Evet’çi & Hayır’cı gibi ikilemler üzerinden geliştirilen kutuplaştırma şimdilerde C. İttifakı & M. İttifakı noktasında tokuşturulmaya hazır. 31 Mart Seçimleri öncesindeki üsluba bakan tarihçiler çeyrek asır sonrasında bugünü yazarken bolca eleştirel yargı cümlesi kullanacaklar.

Korkumuz, futbol kültüründen hayatın her alanına transfer olan “Vur, kır, parçala; bu maçı kazan!” repliğinin sebepsiz yere yenilenen İstanbul Seçimleri’nde bilerek vites kolu olarak kullanılmasıdır. Sebepsiz deyince aklıma geldi: Ortaokul – lise yıllarında maç oynarken 5’te devre 10’da biter diye sözleşir, karşı taraf 10’ncu golü atarsa önce 12’ye ve sonra 15’e uzatırdık. Mızıkçılığımızın 20’ye kadar yolu vardı.

Sakarya Üniversitesi’nin Kocaeli yerelinde ve Türkiye genelinde tanınan meşhur bir tarihçisine bizden istediği ünlü İngiliz casusu Binbaşı Noel’le ilgili Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki faaliyetlerini öğrenci olarak aktarırken tarihi güncellemenin derdinde bir tarih öğretmeni olarak sormuştum: “100 yıl önceki Noel’i, Lavrens’i, Gertrud Bel’i ve yaptıklarını bilmek çok önemli ama şu anki Noellerin, Lavrenslerin, Bellerin üzerinde de çalışsak daha önemli değil mi? Hem tarihi geçmişten çıkarıp güne ve geleceğe de taşımış oluruz.”

Şeyh Nazım Kıbrısî’nin ayyuka çıkmış dış ilişkilerinden tutun başta Kraliçe Elizabet olmak üzere İngiliz Kraliyet Ailesinin tümden Hz. Muhammed’in soyundan gelen seyyidler olduğu yalanına kadar her şey ayan beyan ve Devletin istihbarat raporlarında bile ‘İngiliz ajanı’ kaydına rağmen neden yüksek lisans veya doktora seviyesinde irdelemeye tâbi tutulmaz.

Müridlerinin bazıları tez konusu yapılmayı bekliyor. Meselâ; şimdi hapiste gün sayan Kedicik-li Adnan, meselâ; Yunan’a, İngiliz’e, Amerikan’a toz kondurmayarak bu ülkede 40 yıl Osmanlıcılık adı altında Devletimizin Kurucusuna sövüp sayarak ölen Fesli Kadir. Bari tabutunu 1936’da Atatürk zamanındaki şekliyle kanunlaşan Türk Bayrağı’na sarmayaydınız. Cenazesinde yer alan siyasîler bence Seçim öncesi İngiltere’ye şirin gözükmek için gitmişlerdir.

Tarihle başladık, tarihle bitirelim. Ne demiş yalan tozu, çıkar dozu ve ihanet pozu ile tarih yazmak isteyenlere Server Tanilli: “Tarih, insanın fotoğrafını bir kez çeker. Dikkat et, gözün kapalı çıkmasın.

 

 

Soykırım – Katliam ve Savaş – I

İsrail Devleti’nin Filistinlilere yaptığı canavarlıklar soykırım olarak nitelendiğinde tepkisi ne kadar büyük oluyor. Böyle bir suçlama uluslararası bir yargı mabedine taşınıp da oradan geri dönse herhalde döktükleri Filistinli kanları üzerinde sevinçle zil takıp oynayacaklar. Ya Rabbim, sen bu insanoğullarına ne kadar iğrenç ikiyüzlülükler bahşetmişsin böyle.

Soykırım esasen Almanların Yahudilere yaptıklarıyla dört dörtlük bir şekilde tarif edilmiş (1948 Soykırım Sözleşmesi). Bu soykırım, kutsal savaş tanrıları ve tacirlerinin ne kadar da işine gelmiş. Bunların kutsal yargı mabetleri büyük bir erdem ve kurnazlıkla soykırımı katliamlardan ayırıp kutsal hapishanelerine atıvermişler ama katliamlar büyük, çirkin bir ikiyüzlülükle daha düşük bir kategoride, daha az insanlık suçu ya da daha insancıl bir suç olarak kabul edilmiş.

Zaten kutsal savaş tanrıları ve tacirleri bir daha altlarını aynen öyle pisletmezler. Öyle ya da böyle, her önüne gelene de soykırım denmez çünkü o zaman katliamlar da olmaz. Katliam olmazsa olur mu? Savaş olmazsa olur mu?

Ben de soykırımın tariflenmiş biçimine bakarak bizim Ermenilere yaptıklarımızın soykırımla hiçbir ilgisinin olmadığını rahatça kabul ediyorum. Ölü sayılarını oranlamak ne kadar iğrenç ama diyelim ki Ermeniler savaş ortamında biz Türklere göre orantısız olarak çok daha fazla katledildi ve ancak bu kategorik olarak bir soykırım değil. Ne olacak yani, biz Türkler katledildik diye tabi ki çok üzüleceğiz ama Ermeniler için oh olsun mu diyeceğiz ya da hiç üzülmeyecek miyiz? Aslında zamanın, mekânın, kimliğin ne önemi var; Almanların Yahudilere yaptıklarından utanıyor olmak için sadece insan olmamız yetmez mi?

Ben bir Türk olarak o zamanlar Anadolu’da bizlerle Ermeniler arasında, tam olarak neler olmuş bilemiyor, öğrenemiyorum. Ancak kabaca mevcut bilgilerimle ve gerçekten olanca samimiyetimle tarafsız bakmaya çalışarak şunları önerebiliyorum: Osmanlı’nın tarihin diyalektiği sonucu parçalanış sürecinde birçok millet bağımsızlık için ayaklandı, çok kan döküldü ve şimdi barış içinde yaşadığımız komşularımız olan birçok devlet kuruldu ve hesap kapandı. Ermeniler de bağımsızlık için ayaklandı. Bu ayaklanma emperyalistler tarafından bölge hesapları nedeniyle olanca gücüyle desteklendi. Osmanlı, doğuda iki ateş arasında kaldı. Canı beladaydı. Bela, belayı; tehcir faciasını getirdi.

Tehcir, Ermeni sakinlerinin Ermeni çetelerine istemeyerek ve zorla yaptıklarına inandığım yardım ve yataklıklarını engellemek amacıyla yapılmış olabilir. Ama Osmanlı’nın bence yokluktan bunun sağlıklı yürütülebilmesi için yeterli kuvvet ayıramadığını düşünüyorum. Sonuçta Ermeni sakinleri sürgün yolunda kan dökücü soyguncuların özellikle Hamidiye Alayları artığı Kürt.

eşkiyalarının saldırı ve katline karşı savunmasız kalmış; ve bu da bizi bir insanlık trajedisi ile karşı karşıya bırakmış oldu. Sonuç olarak, burada zorunlu bir ihmal olduğu söylenebilir..

Tarafsız bir tarihçinin nesnel bakışına özenerek bakmaya devam ediyor ve şunları da öneriyorum: Ermenilerin bağımsızlığa kalkıştıkları topraklar aynı zamanda kadim Osmanlı, Türk yurdu idi. Osmanlı’nın ölüsü bile bu kalkışmayı bastırmaya, sonrasında Kurtuluş Savaşımızı da zafere götürmeye yetti. Bağımsızlık için ayaklanan ve silaha sarılan Ermeni milliyetçi önderlerin bunu hesap edebilmeleri ve bu kalkışmaya girişmemeleri gerekirdi. Yani Osmanlı tebaası, tehcir kurbanı bir Ermeni’nin torununun bu nesnel bakışla atalarının tehcir kayıpları için Ermeni milliyetçisi isyancı önderleri de suçlaması çok rahat mümkün olabilmelidir. Sonunda Osmanlı, Ermeni bağımsızlık savaşını bastırdı.

Yine emperyalistler bölgedeki yeni hesapları nedeniyle bu durumu kabullendiler. Karşılıklı kıtaller kapanmamış bir hesap ve yara olarak bu günlere kaldı. Ama olan bitenin adı SAVAŞ’tı. Savaş, insanoğlunun serüveninde belki daha avcılık ve toplayıcılık döneminde başlamış; bir kabile başka bir kabilenin topladığı ürünlere de av gözüyle bakarak veya zor kullanarak avlayıp toplamak istemiş. Günümüze gelinceye kadar ordulaşan ve devletleşen milletlerin kitleler halinde birbirlerini

öldürmeleri siyasal ve yasal olarak da meşrulaşmış.

Diğer canlıların kendi türlerine yapmadığı şekilde insanların birbirlerini kitleler halinde öldürmelerini akıllarına sığdırmaları; bunun akılda normalleşmesi, evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp akıllarının başka bir evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp geriye doğru artık başka bir canlıya da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın kirlenmesinin doruk noktasıdır.