29.1 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 545

Efendi Obama ve Kızılderili Ruhu

0

Başta büyük isyankâr Muhammed Ali olmak üzere tüm diğer isimsiz siyah isyankârlar kapsamım dışındadır. Afrikalı siyahların köle olarak getirildikleri Amerika kıtasında şiddetli bir karşı koyuşlarını hatırlamıyorum. Gerçi anayurtlarından koparılıp bilmedikleri bir dünyaya atılmaları ilk kuşaklarda, büyük travmalar, şoklar, felçler yaratmış olabilirdi. Ama daha sonrasında.. Yüzlerce yıl çektikleri eziyete ve aşağılanmaya karşı önemli bir kitlesel direnişe geçtiklerini, hele örgütlü silahlı bir mücadeleye giriştiklerini hiç mi hiç hatırlamıyorum. Zaten özgürlük savaşımları, kıtanın Kuzey’inin sanayileşmesi sonucu ihtiyaç olarak ortaya çıktığı üzere siyahları önce özgür proleterler düzeyine getirmek istemesi ve buna karşı koyan Güney’le savaşımı sonucu tetiklenmişti. Zaten hemen Hristiyan ve Amerikalı oluverdiler. Ve hep yakardılar, hep yakarışlarının temelinde şu vardı. Bizde Hristiyan ve Amerikalıyız, bize bunları niye reva görüyorsunuz; ayıp ve günah değil mi? Martin Luther King de şöyle diyordu: “Bir rüyam var, bir gün biz de efendi olacağız.” Obama da ilk önseçim zaferi sonrası “O gün hiç gelmeyecek diyorlardı” diye not düşüyordu. O gün geldi. Siyah birisi de Amerika Başkanı oldu. Kızılderililer ise bırakın köleleşmeyi, asla boyun eğmediler. Amerikalılar da ıssız bucaksız Amerika topraklarını Kızılderililere dar ettiler. Maksadını aşan bir şekilde soylarını kırdılar. Çünkü Kızılderililer asla boyun eğmedikleri için her zaman potansiyel bir tehdit ve korkulu bir rüya olarak var olacaklardı. O nedenle soyları kırıldı ve nesillerini sürdüremediler.

Ama Afrikalı siyahlar o kadar aşağılanmanın, o kadar dayak ve işkencenin, aç ve azgın köpeklere yedirilmelerinin, çiftlik sahiplerinin arenalarında mutlak birisinin ölümüyle sonuçlanacak şekilde dövüştürülmelerinin, kadınları ve kızlarına sürekli tecavüz edilmelerinin üzerine hep soğuk sular içtiler; aslında içtikleri kandı ama kızılcık şerbeti oldu, sabırla koruk suyunu helva yaptılar ve ne olursa olsun nesillerini çoğalarak sürdürdüler, orta sınıf oldular, yüksek sınıf oldular, sonunda Amerika ya efendi bile oldular.

Peki de; geriye, yani Amerika halkına manevi miras olarak ne kaldı? İnsanlığın yarınlarının, geleceğinin kriteriyle konuşmak istersem yani bu açıdan bakmayı seçersem; ne oldu yani, dünya halklarına, Amerika halkına bir mertlik, yiğitlik aşısı mı yapmış oldular? Yoksa yüzlerce yıl sürekli yaşanan, yapanı da yapılanı da çürüten bu sistematik aşağılanma ve ezilme nedeniyle bu gün birlikte geldikleri bu çürüme düzeyine katkıları mı oldu?

Ama Kızılderililerin direnişi dünya halklarına, Amerika halkına mutlaka bir mertlik, yiğitlik, barbarlık aşısı yapmıştır. Bunu açıklama gayretinde olacağım şimdi. “Yeni Dünya Düzeni – Güç Merkezlerinin Stratejik Yönelişleri, Mehmet Yılmazer, Alaz Yayınları, 2002” kimlikli kitabın giriş bölümü olan ‘Yeni Dünya Düzenine Farklı Bakışlar’daki bir paragraf aynen şöyledir: “Fukuyama aslında ‘Tarihin Sonu’ olan liberal demokrasiyi biraz irdeleyince bir paradoksla yüz yüze gelir. ‘Tarihin sonundaki son insan’ bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllıdır.

Liberalizmin tek ve esas ilkesi ‘iyi hesaplanmış öz çıkar’dır. Sırf bu ilkeyle liberal demokrasiler kendi kendini taşıyamaz. Liberal demokrasiler öyle bir ‘son insan’ yaratmıştır ki bu insan bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllıdır. Bu nedenle liberal demokrasiler kendi öz savunma gücünü bizzat çürütmüştür.”

Şimdi Geronimo’nun hayatını anlatan “Kalbimi Vatanıma Gömün” adlı kitabın çevirmeni olan Celal Üster’in Radikal Kitap Eki’nde ( 6 Mart 2009) çıkan ‘Geronimo’ başlıklı yazısına bakalım. İlk paragrafı aynen şöyle: “ABD Temsilciler Meclisi, ölümünün 100. yılında Apaçilerin efsanevi önderi Geronimo’nun saygınlığını geri vermeyi kararlaştırmış. Meclis üyeleri, 23 Şubat 2009 günkü oturumunda kabul edilen karar metninde Geronimo’nun olağanüstü yiğitliğini ve kendi topraklarını, halkını ve Apaçi yaşam tarzını savunmadaki kararlılığını takdir ettiklerini açıklamışlardır.”

Yeni Dünya Düzeni çöküyor, can çekişiyor. Peki, tam bu sırada bu rastlantı mı? Yoksa yeni arayışlarında yeniden mertlik, yiğitlik, fedakârlık aşılarına mı ihtiyaçları var. Tekrar yazıya ve son paragrafına dönelim: “Unutulup giden Geronimo’nun adı İkinci Dünya Savaşı’nda acı bir şaka gibi yeniden ortaya çıktı. Amerikalı paraşütçüler uçaktan atlarken Geronimo’nun adını haykırıyorlardı. Ömrü boyunca savaşmak yerine yurt bildiği dağlarda tarlasını sürmeyi yeğleyecek Büyük Savaşçının adı soyunu yok eden ordunun askerlerinin ağızlarından göklerde yankılanıyordu.”

Toparlarsak; Kızılderililer insanoğlunun geleceğine bu en büyük mertlik, yiğitlik yani köleliğin reddiyesi mirasını bırakmışlardır. Bu gün gelinen noktada, insanoğlu öyle medenileşmiştir ki bir lokantanın dolu vitrinine baka baka, yutkuna yutkuna açlıktan ölebilir. Ama vahşi insan asla bu noktaya gelmez, yaşama içgüdüsüyle alır yiyeceğini götürür. İşte o insanoğlunun bu vahşi yaşam içgüdüsü belki de tüm insanoğlunu ve gezegenimizi de kurtaracak bir içgüdüdür.

Yahudiler, tefecilik mekanizmasıyla iç içe oldukları Alman sermayesi ve bürokrasisi ile öylesine cıvık ve içli dışlı ilişkiler içinde idiler ve medeniyet canavarının azı dişi paraya öylesine tapmışlar ve de öylesine medenileşmişlerdi ki, başlarına geleceklere inanmadan, son anda pazarlıkla vb. kurtuluruz umuduyla hiçbir direniş göstermeden fırınların önünde sıraya girip kendilerini binlerce, milyonlarca öldürttüler. Bütün insanlığa kıyıldı orada. Bu kıyıcılık da Yahudilere miras kaldı. Şimdi en büyük kıyıcı oldular.

Kalan Kızılderililer ise genellikle gökdelen inşaatlarında çalışıyorlarmış. Kartallar yüksek uçarmış, ölmüş atalarının ruhlarıyla birlikte bize oradan selam gönderirlermiş.

(Not: On yıl öncesinden yazılmış denemedir.)

 

 

Pekin “Canlı Uygur Türk’ü İstemiyor” mu?

Uzaktaki Vatan Doğu Türkistan’da 33 tarihi cami ve 2 anıt türbenin yerle bir edilmesi eğer Paris’teki Notre Dame Kilisesi yanmasaydı, dünya kamuoyunun haberi de olmayacaktı, belki de her zaman olduğu gibi umursanmayacaktı bile!  Bölgede Uygur Türklerinin Hotan Çölünün ortasındaki İmam Asım Türbesini 3 kez ziyaret etmenin  Hacc’a gitmekle eş değer olduğu bile kabul ediliyor. Çünkü Uygur Türklerinin umre ve Hacc’a gitmesi bile engellendiği dönemler yaşandı.

Lisede okuyan Uygur kız öğrencilerin başlarındaki renk renk takkeye benzeyen “doppa” giymeleri de yasaklandı. Giyime ve kuşama bile ambargo getirildi. Hele hele Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin komünist Parti Faşistleri Xİ’tler Çetesinin sistematik işkence ve soykırım sürdürmeleri ve bunun 2050 yılına kadar  devam edeceğini açıklamaları belki de hiç gündeme gelmeyecekti.

 

Vahşet Örnekleri

İletişim ve ulaşımın çok hızlı bir dönüşüm ve değişim olduğu günümüzde bile Çin’deki bu zulümler çok geç duyuluyor. En değerli bilgiler de Londra merkezli Uluslararası Af Örgütü’nden geliyor maalesef. Bir kaç örnek vermek gerekirse; İşkenceye tabi tutulan bir Uygur Türk’ü Müslüman hanımefendi “Beni öldürmeleri için çok yalvardım, öldürmediler, işkenceye devam ettiler” diye açıklaması dikkat çekiyor.

Dışarıya sızan bilgilere göre Çin işkencesi Uygur Türklerinin başına demir kafes geçirilerek, yüksek voltajlı elektrik verilerek yapılıyor. Urumçi kan ağlıyor. İşkence görenler içinde bölgede yaşayan Kazak Türkleri de var. Bu işkence, soykırım ve Çinlileştirme kampanyaları karşısında Uygur Türkü alimler Çin yöneticilerinin Amerika ve İsrail’den daha beter zalim olduklarını anlatıyorlar.

Bir başka olay da şöyle; resimlerinde çok yaşlı görünen, dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, gözlerinde fer kalmamış, elinin damarları dışarı vurmuş, üzerindeki giysileri sokağa atsanız kimsenin almayacağı ihtiyar adam kahrından ölüyor. Çünkü oğlu işkence odasında, torunu kamplarda Çinlileştirilmeye çalışılıyor, gelini karın tokluğuna kamplarda kölelik-işçilik yaptırılıyor, kızı zorla evlendiriliyor, eşi evine yerleştirilen Çinlilere hizmet ettiriliyor, kendisi bu durum karşısında eli kolu bağlı hiç bir şey yapamadığı için, gözleri arkada hayata veda ediyor, hakka yürüyor.

Uygur Bölgesindeki su kanallarından çocuk cesetleri çıkarılıyor. En son Hotan Eyaletindeki su kanallarından birbiri ardından onlarca çocuk cesetleri buldu bölge halkı. Masum çocuklar ve bebeler de böyle ce katlediliyor.

 

Siyasilerimiz Neden Sessiz?

Çin ile ABD arasında ticari bir rekabet var. Çin’in iktisadi bakımdan önlenemeyen yükselişine ve büyümesine Amerika sessiz kalmak istemiyor. Yoksa ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Somali asıllı Afrikalı Müslüman Hanım İlham Ömer’in açıklamalarına ambargo koyabilirlerdi, koymadılar. İlham Ömer Çin Nazi kamplarında baskı ve zulüm  gören, soykırıma uğrayan, Çinlileştirmek için eğitim kamplarına alınarak mavi askeri elbise giydirilip sıfır numara tıraş yaptırılan 1.5 milyon Doğu Türkistanlının ızdırabını dünya kamuoyuna duyurulmasına bu nedenle mani olmadılar.

Türkiye’de yaşayan Uygur Türkü soydaşlarımız ve  Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden gelerek İstanbul’da okuyan öğrenciler ise birkaç yıldır ailelerinden, akrabalarından ve kentlerinden hiç bir haber alamadıklarını belirtiyorlar.

TBMM’nde ise konuyu gündeme sadece İYİ Parti  Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş getirdi. Elbette siyasi iradenin devletten devlete olan ilişkilerinde belki doğrudan kınama diplomatik dille de olsa  ekonomik, ticari, kültürel, siyasi ilişkileri zedeleyebilir. Ama hükumet; sivil toplum kuruluşları, medya ve değişik mahvillerdeki etkinliklerde bu zulmü, bu soykırımı, bu acımazsız insanlık dışı muameleyi, ölçü tanımaz tarihi mimari  dokunun yok edilmesini duyurabilir, kınayabilir, uluslararası kuruluşları bilgilendirebilir. Dilerim bazıları yapılıyor olsun. Üstelik Pekin’in vahşet kamplarında 6 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türklerin de olduğu haberi geldi. Dışişleri bakanlığımız buna rağmen sessizliğini korudu. Dahası da var Çin’e gittikten sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan vatandaşlarımızın yakınları da çaresizlik içinde gelecek bir haberi bekliyorlar. Ne yazık ki bu noktaya gelinmesinde barış sever, adaleti, hukuku, insan haklarını önde tutan bütün devlet ve diğer kuruluşların da payı vardır.

 

Uluslararası Kuruluşlarda Kıpırdama Var

Nihayet Birleşmiş Milletler’de Çin’in Doğu Türkistan’da işkence ve cinayetleri Waşhinton ile Pekin temsilcileri arasında sert tartışmalarla birden bire dünya medyasına taşındı. Bakın Müslümanların ve Türklerin hakkını savunmak kimlere kaldı? Amerikalı Diplomat Courtney Nemoff  “Bir milyondan fazla Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer Müslüman azınlıkların keyfi göz altılarla zorla çalıştırılmaya ve işkenceye maruz kalması, ölüm kamplarında tutulması, ABD’yi endişelendiriyor” dedi ve Çin’in Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Formuna katılmaması gerektiğini savundu. Çin temsilcisi bittabi söylenenleri reddetti. BM’de, tartışmalara rağmen forumun 16 üyesinden biri maalesef yine Çinli aday Zhang Xiaoan oldu!

Avrupa Birliği de sessizliğini bozdu; Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini Strazburg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda “Çin ile ilişkilerimizde insan haklarının ekonomik çıkarlardan daha az önemli olmadığı mesajını verdik” dedi. Mogherini’ye göre de Çin’in ekonomik ve sosyal haklar alanında ilerleme kaydettiğini, ancak ülkedeki genel insan hakları durumunun kötüleştiğini, temel özgürlüklerin ihlal edildiğini,, Sincan Uygur Özerk Belgesinde Uygurları ve diğer azınlıkları hedef alan siyasi eğitim kampları, toplu gözetim ve seyahat kısıtlamalarının uluslararası kuruluşların verilen raporlarında yer aldığını belirtti.

 

Bağımsız kaynaklar Çin’de 3 milyon Müslüman Türk’ün herhangi bir yargı kararı olmadan kamplarda tutulduğunu belirtiyor. Çin ise kamplara aldığı kişilerin siyasi tehlike arz ettiğini öne sürüyor. Oysa bu yazıyı kaleme aldığımız günde bile Çin Doğu Türkistan’daki Müslüman kimliği yok etmek için camileri, mescitleri, dini mekanları, türbeleri buldozerle yıkıyordu. Yıkılan camiler arasında 800 yıllık tarihi eserler de mevcut. Pekin yönetimi ayrıca ibadet edenleri fişlemek için camilerde resmi görevli bulunduruyor!.

 

Dün ve BuGünün Gençlik Kuruluşları

Üniversitede talebeliğimiz sırasında MTTB olarak zulüm, soykırım ve insan haklarının zedelendiği her gelişmede yürüyüşler yapar, mitingler düzenler, kınayan bildiriler yayınlardık. Kitaplar, dergiler  neşrederdik. Bütün Sovyet rejimlerindeki acımasızlıkları duyururduk. Amerika’da siyahlara yapılan ayrıcalıkları kınardık, Pekin ve Moskova’nın mezalimini, Yunanlıların Batı Trakya ve Kıbrıs Türklerine yapılan zulmü ve ayırımcılığı, Keşmir’de yapılan katliamı eleştirir, yürüyüşler, mitingler yapardık. MTTB bugün de var. Sivil toplum bu dönemdeki kadar maddi -manevi hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Ama sessizlik aşırı derin ve hissizlik kınanacak boyutta!

 

AGİT Neden Devrede Yok ki?

Sanırım 2005 yılı idi. Merhum İstanbul milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kısa adı AGİT olan Avrupa Güvenliği İşbirliği Teşkilatı Başkanıydı. Çin’in Ankara’daki Büyükelçisi bir öğle yemeğine davet etmişti. Kavaklıdere’deki bir Çin lokantasında birlikte olduk. O günlerde Doğu Türkistan’daki katliamlar yine gündemde ve gazete manşetlerine taşınıyordu. Nevzat Yalçıntaş Doğu Türkistan’daki soydaş ve dindaşlarımızın can ve mal güvenliğinden Türkiye’de endişe edildiğini, resmi bir açıklama yapılmamasından dolayı da tedirgin olunduğunu ve gerçeğin ne olduğunu sormuştu. Büyükelçi kendi zaviyesinden inandırıcılığı az olmasına rağmen anlattı durumu. İstanbul’daki Doğu Türkistan amaçlı sivil tolum kuruluşları dernek ve vakıflar katliamı kınayıp yürüyüş yapıyor ve Çin bayrağını ayaklar altına alarak üzerine benzin döküp yakıyorlardı. Bu gelişmeden rahatsız olan Çin Büyükelçisi Nevzat Yalçıntaş’tan hiç olmazsa Çin bayrağını yakmamaları gerektiğini hatırlatmıştı. Nevzat Yalçıntaş  ise İstanbul Saraçhane’de bulunan Doğu Türkistan Vakfı’nı ziyaret ederek yetkililerle değerlendirme yaptı. Nitekim daha sonra da Doğu Türkistan’daki gelişmeler, soykırımlar, ibadet yasağı, insan haklarının zedelenmesi konusundaki kınamalar büyüdü, ama bayrak yakılmadı.

Pekin yönetimi de İstanbul Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Çin-Türkiye İslam Kültür Sergisi açtı, buldozerlerle yıkılmadan önceki camilerin, mescitlerin, türbelerin ve bazı anıt eserlerin resimlerini sergiledi. Hediyeler dağıttı.

Bugün bilmiyorum parlamentomuzda AGİT yine mevcut, onca yetkili siyasi var. Ancak genel kamuoyunu gelişmeler hakkında bilgilendirmeler, yakınmalar ve kınamalar  yeterli değil dersem yanlış olmaz. Üzgünüm ama yok denecek kadar az bu protestolar. Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine Çinlileştirme ve işkence devam ediyor. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı, özgürlüğün yok edildiği Pekin’in uygulaması karşısında ulusal ve uluslararası tedbir alınmaz, tavır geliştirilmezse ödenecek fatura herkes ve her kesim  için ağır olabilir.

 

 

Mesele

0

Hayatı Türk milliyetçiliği yolunda mücadelelerle geçen Dündar Taşer, millî konularda daima vecd ve ibadet hâlindeymiş gibi meselelerin üzerine eğilirdi. Geniş ve derin kültürü, keskin ve çarpıcı zekâsı, sarsılmaz imanı ve karakteri ile Türk milliyetçiliğinin mümtaz simasıydı. Dündar Taşer; Türk tarihine vakıf, geniş bir kültüre sahipti. Gençlerin yetişmelerine büyük önem verir, bundan dolayı da gençlerle sık sık bir araya gelirdi. Israrlı ve sabırlı bir tarih okuyucusu idi. Tarihe bakışı, geçmişi öğrenmeden daha öte bir mana taşır, tarihi bir laboratuar olarak değerlendirerek olayları yorumlar, günümüz ve gelecek için dersler çıkarırdı. Derin ve şuurlu kültürü içinde sağlam bir muhakeme tarzına, akıcı ve heyecanlı bir üslûba, keskin ve ilk hamlede meselelerin özüne giriveren tahlilci bir özelliğe sahipti. Hangi konuda konuşup yazdıysa verdiği hükümler doğru çıkmıştır. Teşhis, tespit ve yorumları; yaşanan hâdiselerle doğrulanmıştır. Olayları ve meseleleri Türk milliyetçiliği açısından değerlendirmiş, bakışı da bu nokta-i nazardan olmuştur. En karışık hâdiseleri, bir bakışta teferruattan ve yanıltıcı unsurlardan sıyırıp, sebep ve netice arasında basit fakat sağlam bağlar kurabilmiştir. Büyük dava adamı, Dündar Taşer, mukaddes bir ülkü ve mücadelenin hem kumandanı hem de neferiydi.

O’nun, vatanımızın ve milletimizin meselelerine ışık tutan 106 adet makalesi, Ötüken Neşriyat tarafından 13,5 X 21 santim ölçülerinde 350 sayfalık hacimle 2019 yılının Şubat ayında kitap hâlinde yeniden yayınlandı. Son makalesi, müessif trafik kazasında Rahmet-i Rahman’a kavuşması sebebiyle yarım kalmıştır ve başlıksızdır.

Ekseriyeti Devlet Gazetesi’nde neşredilen makalelerin altında yayın tarihinin bulunması, Türkiye’nin gündeminde, hangi tarihte hangi meselenin bulunduğunu belirtmesi açısından isabetli bir tercihtir. Ayrıca ‘dizin‘ olarak adlandırılan, makalelerde adı geçen şahıs, kavram ve olayların isimlerini ihtiva eden listeye kitapta yer verilebilseydi, okuyucuya büyük kolaylık sağlanmış olurdu. Yine de kitap, günümüzde hâlâ gündemde bulunan meseleler hakkında fikir sahibi olmak, çözümler geliştirmek isteyenler için faydalı bir eserdir. Ayrıca Dündar Taşer’i âbidevî şahsiyeti ve fikirleriyle yeni nesillere tanıtmak bakımından takdire şayan vefakarlık örneğidir.

***

O’nun görüş ve düşünce genişliğini ve derinliğini ortaya koyan satırlar:

Midhat Paşa, yeni bir Anayasanın her derde deva olduğunu, Avrupa’daki teknik gelişmenin bile onun sonucu bulunduğunu, Meşrutiyet’in ilânıyla Osmanlı Devleti’nin bir anda İngiltere kadar kuvvetleneceğini yazmıştır.

Nitekim biz de aynı hataya düştük ve ‘bir mükemmel anayasa yapılırsa, Türkiye’nin Almanya veya İngiltere düzeyine geleceğini‘ sandık. Ne yapalım ki, Türk aydınının çok yanlış ve köklü eksikliklerinden biri de, bazı kavramlarda sihirli bir güç tasavvur etmesidir. Tabii bu, aydının kendine yabancılaşmasından doğmaktadır. Çünkü kendine yabancılaşma, millî ölçüyü kaybetme demektir. Millî ölçüyü kaybeden kimse ise, dış ve iç politika olaylarını, kendi milletinin çıkarlarına uygun bir şekilde değerlendirmekten mahrum olan adam demektir.

Acayipliğe bakın ki, tam yüz yıldan beri anayasa meselesiyle uğraşıyoruz! Delinin kulağıyla oynadığı gibi, anayasa ile oynuyoruz. Kanun-ı Esâsî’leri (Osmanlı dönemi Anayasası) Teşkilât-ı Esâsiye Kanunları (Cumhuriyet dönemi anayasası), Anayasa’ları, bunların değişiklikleri takip edip durmakta… Bu bize ne getirdi? Hiç… Hâlâ yanlıştan vazgeçtiğimizi söyleyebilir miyiz?

Makalelerden bazılarının başlıkları ve makalelerden bercesteler:

*Biz Kimiz? ‘Biz bir cihan devletinin kalıntısı üstünde cihan hâkimiyetinin evlâtları olarak oturuyoruz. Sokaktan mektebe, kahveden fabrikaya koşmalıyız. Sanayimizi kurmalı, büyük milletlerin imkânlarını büyük geleceği kurmak için seferber etmeliyiz.’ *Solcular ve Atatürk. ‘Atatürk hiçbir zaman sosyalist olmadı. Bunu sözleri ile de, hareketleri ile de bizzat tatbik etti.’ *Milliyetçi Hareket ‘Millet, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan bir varlıktır.’ *Milliyetçi Hareket ve Dış Politika. ‘Türklük ideali ve Türkiye jeopolitiği bizi Rusya ile hasım hâle getirdiği gibi inkişafımızın tabii istikameti de Amerika ile karşı karşıya gelmemize sebep olmaktadır. Türk diplomasisinin halletmesi lâzım gelen mesele budur.’ *Biraz İz’an. ‘Gafletle hıyaneti karıştıracak kadar gafil olmamak gerekir.’ *Çağ Dışı. “Din’,                                                                                                                                                                   ‘milliyet’ ve ‘vatan’ gibi mefhumlar, yaşamaya devam edecektir. ‘Sağ’ın eskiliği gerçekliğinde ve güçlülüğündedir. Kökünün bin yıllara dayanması, dallarının da bin yıllar ötesine uzanacağının delilidir.”  *Türk’ün İktidarı Yakındır. ‘Bir millet, iktidarı acz ve zaaf gösterdiği için varlığının tükenmesine razı olamaz.’  *Naylon İktidar. ‘Yetkiye talip olanın hürriyetten vazgeçmesi, sorumluluğu yüklenip, başını rehin koyması gerekir.’ *27 Mayıs’ın Düşündürdükleri. ‘Tabiî senatörlük oltasını yutanlar, CHP’nin emrinde her isteği yerine getirdiler.’ *Şundan Bundan. ‘Hizmet milletedir ve her şey ona lâyık ve faydalı olduğu nispette muteberdir.’ *Tarafsızlık. ‘Tarafsız profesör, tarafsız memur, tarafsız politikacı olamaz. Türkiye’de Türkçü, milliyetçi olmak şarttır.’ *Osmanlı Gerçeği. ‘Osmanlı Devleti, tarihin benzerini tanımadığı azamette bir devletti. Osmanlı idaresi, medeniyeti, kültürü sanatı, kıyafeti, muaşereti, mutfağı, musikisi, hatta notası bile kendine mahsus bir bütündü.’

O’nun, çok az kişi tarafından bilinen insanî yönü, nezaketi, inceliği ve zarafeti…

Dündar Taşer, 27 Mayıs askerî darbesinden sonra İçişleri Bakanlığı’nı kontrolle vazifelendirilir. Bakanın odasındaki kilitli kasanın anahtarını almak için Namık Gedik’i Harbiye’deki hücresinde ziyaret eder. Eski bakanı büyük bir üzüntü içerisinde ve psikolojik açıdan bitik görünce üzülür ve ‘Beyefendi, rahatsız ediyorum, kusura bakmayın.’ kelimeleriyle başladıktan sonra devam eder: ‘Üzülmeyiniz. Bu kaderdir. İnsanın başına siyasette böyle şeyler gelir. Ben de meslektaşınız sayılırım. Askerim fakat maalesef biz de siyaset sahnesine girdik. Sizin durumunuz belli, benim ise yarın ne olacağım belirsiz.’ Bu sözler üzerine eski bakan kendine gelir…

Bu hareketi isimlendirmek isteyenler, ‘Türk’ün asaleti‘ kelimelerinden başka bir şey söyleyebilirler mi?

Merhum Taşer’in ‘Mesele‘ isimli makaleler kitabında; her yaştan, her meslekten herkesin alacağı dersler, öğreneceği bilgiler var…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

DÜNDAR TAŞER:

1925 yılında Gaziantep’te doğdu. Köklü ve gelenekli bir aileye mensuptur. Aile ve aile çevresinde derin bir Türk terbiyesi almış, çocukluk ve okul yıllarını Gaziantep’te geçirmiştir. Ailesinin desteği ve kendi isteği ile Kara Harp Okulu’na girmiş, bu okulun tank sınıfından teğmen olarak mezun olup ordu saflarına katılmıştır. Bilahare kurmay subay imtihanını başarı ile vererek kurmay olmuştur ve kurmay tank binbaşılığına kadar yükselmiştir.

27 Mayıs 1960’ta yapılan askerî darbeye katılmış ve 38 kişilik Millî Birlik Komitesi’nde yer almıştır. Darbeden kısa bir zaman sonra, darbeyi gerçekleştirenler arasındaki ahengin bozulması ve o zamanki CHP’nin ihtilal komitesi üzerindeki baskısının artmasıyla ihtilalın yüksek rütbeli subayları, Alparslan Türkeş’le birlikte, Dündar Taşer’in de dâhil olduğu 14 üyeyi yurt dışına sürmüşlerdir. Taşer, İsviçre’nin Zürih şehrine gönderilmiş, oradaki T.C. Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yapmış, yurda döndükten sonra da emekliye sevk edilmiştir. Bunun üzerine siyasî hayata giren Taşer, Alparslan Türkeş ve birkaç arkadaşıyla Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) isimli siyasi partiye katılmıştır. 1969’da bu partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmiştir.

Dündar Taşer, bir trafik kazası neticesinde 13 Haziran 1972 tarihinde Hakk’a yürümüştür.

KUŞBAKIŞI:

21. Yüzyılda Uygur Dramı Göç:

Çağdaş Türk Lehçeleri sahasında öğretim üyesi ve Dünya Uygur Kongresi Genel Sekreteri Erkin Emet, 1962 Kaşgar doğumludur. 13,5 x 21 santim ölçülerinde, 289 sayfalık eserinde Çin esareti altında bulunan ve gördükleri baskıya dayanamayarak 2014 ve 2015 yılları arasında anavatanlarını terk etmek mecburiyetinde kalan Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin kaçak yollarla ülke dışına çıkmalarının yaşanmış hikâyesini anlatıyor. Malezya ve Tayland üzerinden Türkiye’ye ulaşmaları sırasında çekilen çilelere, maddî ve manevi kayıplara, hastalıklara ve ölümlere dikkatleri çekerek Doğu Türkistan Türklerinin trajedisini dünya gündemine yerleştirmeye çalışıyor.

Bu göç sırasında çok sayıda insan can vermiş, ancak 7500 civarında Uygur Türkü Türkiye’ye ulaşabilmiştir. Hâlen, Tayland’da 50, Malezya’da 11 olmak üzere toplam 61 Uygur Türkü de göç hareketlerine karıştığı için hapiste tutulmaktadır.  Bu göç hareketleri sonucu, Çin Hükümeti tarafından 2017 yılı Mayıs ayında Doğu Türkistanlılara yurt dışına çıkma yasağı getirilmiş ve bir milyona yakın Uygur ve Kazak Türkü Kapalı Eğitim Merkezi adlı Nazi kamplarına alınmıştır. Bu insanlık dışı vahşete, insan hakları ihlallerine karşı, başta Türk ve Müslüman ülkeler, üç maymun görüntüsü içindedirler.

Doğu Türkistan, Hun İmparatorluğu zamanından beri Türk yurdudur. Orada yurt târümar, yürekler yangın yeridir. Istıraplı gözlerden akan yaş değil, kandır. Çığlıklar kırbaçla, dipçikle, sonu ölüme çıkan türlü çeşitli Çin işkenceleriyle ve kurşunla susturulmaktadır. Bu vahşet, Doğu Türkistan’ın Çin tarafından işgal edildiği 1949’dan günümüze kadar devam ediyor. Zengin yer altı ve yer üstü servetlere sâhip 1.828.418 kilometrekarelik ülkenin % 99’u Müslüman olan asıl sâhibi, Çin’in diğer bölgelerinden insan dolu gelip boş dönen tren katarlarıyla azınlık durumuna düşürülmüştür. Yıldırılmış, sindirilmiş kendisini korumaktan bile âciz duruma düşürülmüş insanların namaz kılmaları, Kur’ân okumaları bile ‘terörist‘ olarak suçlanmaları için yeterli sebep olarak görülmektedir. Terörist olarak suçlananlar anında derdest edilip götürülmekte, bir daha kendisinden haber alınamamaktadır.

Müslüman Türk evlerine, aile mahremiyeti ihlal edilerek ‘aile kardeşliği’ adı altında Çin erkekleri yatılı olarak yerleştirilmektedir. Canlarını ve ciğerpâreleri biricik evlatlarını kurtarabilmek için Türklüğünden ve Müslümanlığından vazgeçenler taltif edilmekte, vazgeçemeyenler ise ‘uyum için eğitim‘ kamplarına alınmakta orada inim-inim inletilmekte, açlıktan, hastalıktan, bakımsızlıktan ve işkence sebebiyle ölüme terk edilmektedirler. Evli çiftlerin ancak bir çocuğa sâhip olmalarına izin verilmektedir. İkinci çocuğuna hâmile kalanlar, kasap âletleri ile narkozsuz ameliyat edilerek çocuğu ölü olarak alınmaktadır. Ameliyata mâruz bırakılan annelerin çoğu ölmektedir.

Hayvan hakları için sokaklara dökülenler, insan haklarının derin ve iğrenç çukurlara gömülmesi ile hiç mi hiç alakadar olmamaktadırlar. Orada milyonlarca Müslüman Türk, avaz-avaz ağlarken, canhıraş çığlıklar içinde sürüklenerek ölüme götürülürken insanlık nasıl gülebiliyor? Nasıl eğlenebiliyor? Köpek bile hemcinsi herhangi bir sebeple yaralanınca, yardımına koşarken, insanlıktan bahsetmek nasıl bir insanlık anlayışıdır?

Bu eseri ile Erkin Emet, Uygur Türklerinin trajik durumlarını gözler önüne sermektedir.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

ANADOLU TÜRK BEYLİKLERİ:

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Orta Çağ Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muharrem Kesik‘in telif ettiği 16,5 X 24 santim ölçülerinde, 446 sayfalık eser,  üniversitelerdeki Anadolu Türk Beylikleri Tarihi derslerinde kaynak ihtiyacını karşılayabilecek bir muhtevada. Aynı zamanda tarih ilmiyle alakadar olanların da zevkle okuyacağı bilgilere sahip.

Anadolu’daki Türk beyliklerinin tarihini araştırırken karşılaşılan en büyük sıkıntılardan birinin muasır kaynak eksikliği olması ve beyliklerin her birini etraflıca ele alıp bir kitapta toplamanın zorluğu göz önüne alındığında kitabın değeri ortaya çıkıyor.

Muharrem Kesik, Orta Çağ müelliflerinin eserlerini, Türkçe ve Arapça kaynakları, Ermeni ve Süryani dilinde yazılmış eserleri ve Osmanlı döneminde tarihin o devresine ışık tutan bilgiler içeren vekayinameleri bir araya toplayarak Anadolu Türk Beylikleri tarihi için bir bibliyografya oluşturmuş.

Anadolu’daki 30 Türk beyliğinin siyasî varlığı, mücâdeleleri, kültür ve sosyal târihleri, iktisâdî ve askerî teşkilatlanma şekilleri ve münâsebetleri hakkında önceki çalışmalarda takdim edilen bilgiler derli toplu biçimde bir araya getirilmiş. Böylece 1071 Malazgirt Zaferi’ni tâkiben Anadolu’ya göç edip bu coğrafyanın peyderpey Türkleşmesini başlatan Türk toplulukların bu coğrafyada tesis ettikleri siyâsî varlık ve geride bıraktıkları imar eserleriyle Selçuklu târihi ve Osmanlı târihi arasındaki dönemde yaşananlar okuyucuya sunuluyor.

Eserde, beylikler döneminde inşa edilen mimârî eserlerin fotoğraflarına da yer veriliyor.

Bilge Kültür Sanat Yayıncılık:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul. Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

 

İSTANBUL YAZILARI:

İstanbul Yazıları Nâhid Sırrı Örik’in 1933 ile 1957 yılları arasında Tanin, Varlık, Yarım Ay gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılarından oluşmaktadır. Yazılarda hatıra, günlük, gezi yazısı özellikleri bir aradadır. Okuyucuyu güçlü tasvirlerle târih koridorunda dolaştıran yazar gâh Göksuyu temâşa eder gâh İstanbul’un meselelerini dile getirir. Edebî eserlerde fazla yer edinememiş semtlerimizi tanıtmayı ön planda tutan Nahid Sırrı Örik pek çok eserde kendince yer bulmuş mekânları da farklı bir gözle anlatmıştır.

TÜRK TÂRİH KURUMU YAYINLARI:

Kızılay Sokağı Nu: 1 Sıhhiye, Ankara. Telefon: 0.312-310 23 68 Belgegeçer: 0.312-310 16 98

e-posta: ttkinfo@ttk.gov.tr / www.ttk.gov.tr

DERKENAR:

‘TÜRKÇE ALÂKA İSTER, SAYGI BEKLER…’

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Kendi tabiri ile ‘her konuya dalan…’ magazinimsi köşe yazarı; “Dolar yakarak, telefon kırarak bizi el âleme güldürenlerin alayı FETÖ’cüdür.” Diye yazmış.

El âlemi bize güldürenler…’ mi demek istemiş acaba?

Peki, niye doğrusunu yazmamış?

Çaya, çorbaya, zeytinyağlılara limon olma gayretkeşliğinden, Türkçenin inceliklerini öğrenmeye fırsat bulamamıştır herhalde…

Gayretkeşlikler, insanı revaniye limon olma durumuna da düşürebilir.

Aynı günkü köşesinde; bir gün önceki yazısında,  Uzun Mehmet’le Uzun Hasan’ı karıştırmış olması sebebiyle ‘Pardon Pardon‘ diyerek güya özür diliyor.

Kömürü keşfeden Zonguldaklı Uzun Mehmet ile Uzun Hasan’ı karıştıran muhterem, günün birinde 29 Mayıs 1453’te, İstanbul’un surlarında Türk bayrağını dalgalandıran Ulubatlı Hasan ile 11 Ağustos 1473 tarihinde Otlukbeli’nde Fatih Sultan Mehmet Han’la savaşıp yenilen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı da karıştırabilir.

İstidatlı Beyefendi, bakalım sonraki günlerde nelere limon olacak.

***

Bu vesile ile ‘pardon‘ kelimesi hakkında fikir beyanında bulunmak faydalı olur.

Bir şey soracağım…                                                                                                                                 –Geçebilir miyim?                                                                                                                                              –Özür dilerim, görmedim…                                                                                                                                                –Af edersiniz ayağınıza bastım galiba…                                                                                                                         –Kusura bakmayınız unutmuştum…                                                                                                                                           –Anlayamadım, tekrarlar mısınız?

Ve benzerleri…

Bunların yerine yalnızca ‘pardon‘ kelimesini kullanmakla kısır bir dil oluşturuyoruz.

Neden yabancı bir kelimeyi tercih edip zengin Türkçemizi fakirleştiriyoruz?

***

Bir başka gazete; “… semtinde bulunan Canbaz Sokak’taki hırsızlık hâdisesi” hakkında bilgi veriyordu. Sokak ‘canbaz‘ olunca sokağa gelenler de ‘hileci‘ veya ‘hırsız‘ oluyorlar demek ki…

Canbaz‘, sokağın sıfatı değil, ismidir. ‘Canbaz Sokağı‘ denilmesi gerekir.

Belediye yetkilileri! Duydunuz mu? Türkçe alâka ister, saygı bekler!

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- SURLARIN İÇİNDE: Giorgio Bassani-Leyla Tonguç Basmacı / Yapı Kredi Kültür Yayınları.

2- TARİHİMİZİN ARKA BAHÇESİ: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

3-AYA YOLCULUK: Jules Verne-Elif Çelik / Pogo Çocuk Kitapları

4-TÜRK RUS MÜNÂSEBETLERİ VE MUHÂREBELERİ: Sâmiha Ayverdi. Kubbealtı Neşriyat.

5-NİTELİKSİZ ADAM: Robert Musil-M. Sâmi Türk / Aylak Adam Kitap.

 

 

 

Kur’an Nedir? (3)

0

Üstelik bu uhrevî âlemlerin ipuçlarını dünyadan misallerle göstermekte. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” gibilerden. İnce bir seziş ve duyuşa bizleri davet edip çağırmaktadır. Elbette “Görenedir görene. Köre ne?” be dostlar!

Kur’an, Allahın zâtı, Allahın sıfat, vasıf ve nitelikleri, Allahın esma ve isimleri ve ilahî şuunun, ilahî fiil ve işlerin kavli şârihi, açıklayıcı sözüdür. Tefsiri vâzıhı, açık yorumudur. Burhanı katıı, kesin delilidir. Tercümanı satıı, parlak tercümanı, mütercimi ve çevirmenidir.

Kur’an, şu insanlık âleminin mürebbîsi, terbiye edicisidir. Kur’an, insaniyeti kübrâ, en büyük insanlık olan İslâmiyetin mâ, su ve ziyası, ışığıdır. Kur’an; beşerin, insanlığın, insanoğlunun hakikî hikmeti, varoluş ve yaratılış hikmet ve maslahatını açıklar.

Kur’an insaniyeti, insanlığı saadet ve mutluluğa sevk eder, yöneltir. Hakîki, gerçek mürşit, irşat edici, doğru yolu göstericidir. Kur’an hâdi ve hidayet edicidir. Kur’an insana hem bir şeriat yani yol gösterici bir din kitabıdır.

Hem bir dua kitabıdır. Hem bir hikmet; niçinleri açıklayıcı bir kitaptır.

Hem bir ubudiyet; kulluk, kulluğun nasıl yapılacağını gösteren, anlatan bir kitaptır.

Hem bir emir ve davet kitabıdır. Emriyle dünyanın düzenini sağlar. İnsanın rahat ve huzur içinde yaşamasının incelik ve yollarını gösterir. Davetiyle de, böyle bir hayatın insana cenneti bağışlayacağından haber verir.

Hem bir zikir kitabıdır. Allah’ı anışlar, O’ndan alınan sözlerle yapılır.

Hem bir fikir kitabıdır.

Hem bütün insanın, bütün mânevî hâcât ve ihtiyaçlarına merci ve kaynak olacak çok kitapları içine alan tek, câmi ve kapsamlı mukaddes bir kitaptır. Her türlü kusur ve noksandan yüce kutsal bir kitaptır.

Hem bütün evliya, veliler ve Allah dostları ve sıddıkîn yani daima doğruluk üzere Allaha ve Peygambere sadakatte en ileride olanlar ve urefa yani ârifler yani Allahı isim ve sıfatlarıyla, hakkıyla tanıyanlar ve muhakkıkîn yani gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimlerin tüm ihtiyaçlarını karşılayan semavî, gökten gelen bir kitaptır.

Onların muhtelif, çeşitli meşrep ve gidişatlarına,

Onların ayrı ayrı, farklı meslek ve yollarına,

Onların her birindeki meşrebin / mânevî haz ve feyiz alınan yolun mezâkına / zevkine lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek / nurlandıracak, aydınlatacak ve her bir mesleğin mesakına / maksadına muvafık ve uygun ve onu tasvîr edecek, anlatıp, ifade edecek birer risale ve kitap ibraz eden, ortaya koyan mukaddes / kutsal bir kütüphane hükmünde bir semavî / göğe ait, Allahın gönderdiği kitaptır bu yüce Kur’anı Kerîm be dostlar!

Kur’an; Arş-ı Âzamdan, Allahın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecellî ettiği, göründüğü yerden gelmiştir.

Kur’an; İsm-i Âzamdan, Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanından inmiştir.

Kur’an; her ismin mertebe-i âzamından, en büyük mertebesinden nüzûl etmiştir.

Kur’an, bütün âlemlerin Rabbı itibariyle Allahın kelâmıdır. Allahın sözüdür.

Hem bütün mevcudat ve varlıkların ilâhı Unvan ve sanıyla Allahın fermanı, Allahın emridir.

Hem bütün göklerin ve dünyanın Hâlıkı, Yaratıcısı adına bir hitap, bir sesleniştir.

Hem rubûbiyet-i mutlaka yani Allahın her şeyi kuşatan sınırsız ve sonsuz rablığı cihetinde bir mükâleme, karşılıklı konuşmadır.

Hem Sübhan olan Allahın saltanatı âmme hesabına; her türlü kusurdan yüce olan Allahın her şeyi kuşatan saltanatı adına, bir ezelî hutbesidir.

Hem Allahın her şeyi kuşatıcı muhît, geniş, vâsi’ rahmeti nokta-i nazarından, bakış noktasından Rahmanın iltifatlarının toplandığı bir defter. Sonsuz merhamet sahibi olan Allahın lütuflarını içine alan bir kitaptır.

 

 

Bütçeler Tamtakır

Yeni seçilen Belediye Başkanları bir de baktılar ki, Belediyenin harcayacak parası kalmamış. Dahası ödenmesi çok güç yüksek meblağlarda borç içindeler. Çoğu belediye çalışanların maaşlarını ödemek için kredi aramaya başladı.

Devletin Hazinesi de farklı değil.

Son 17 yılda toplam 1 trilyon $ dış ticaret açığı ve 625 milyar $ cari açık verdik. Bu açığı da dışarıdan borçlanarak finanse ettik. Borcu borçla ödemenin sonuna geldik. Ancak girdiğimiz tünelin çıkışı görülmüyor.

Osmanlı Padişahı 3. Selim tahta geçtiğinde hazineyi tamtakır bulmuştu. Hatt-ı Hümayununda bürokratlara “devletin gelirinin masrafından az oluşu, buna karşılık etrafı saran safahat hepimizin malumudur. Eğer bana kuru ekmeğe razı ol derseniz ben razıyım. Devlet elden gidiyor. Allah aşkına açıkça alınacak tedbirleri söyleyin” demişti.

Padişahın kuru ekmeğe razı olduğu şartlardan çok daha kötü durumdayız. Hala devlet israf ve şatafattan vazgeçmiyor.

50 milyon dolar için Tank Palet Fabrikasını satıyoruz. Ama 500 milyon dolara uçan saray alıyoruz.

2018 ve 2019’un ilk 4 ay mukayesesinde, “vergi gelirleri sadece % 5-6 civarında artarken, bütçe giderleri artışı %40’ların üstünde. Yılsonu için hedeflenen bütçe açığına, maalesef ilk 4 ayda yaklaşıldı bile…”

Alınması gereken tedbirleri almak yerine, yeniden seçim derdinde olanların bu derde çare bulması mümkün olabilir mi?

“Bindik bir alamete” de gerisini söylemeye dilim varmıyor.

*********************************

Dalkavukluk Sanatının Mirasçıları

Sultan Deli İbrahim kendi yanlışlarını uyarıp, doğru söylediği için Vezir-i Azam Kara Mustafa Paşa’yı boğdurup (1639) yerine Sultanzade Mehmet Paşa’yı tayin etti.

Mehmet Paşa mevkiini korumak için Padişahın bütün isteklerini yerine getirdiği gibi riyayı, dalkavukluğu adeta bir idare sanatı haline getirdi.

Padişah Paşa’ya, “Lalam Mustafa Paşa dahi bana itiraz ederdi ve ‘bu iş makul değildir’ derdi. Senden onun gibi bir söz işitmedim. Sebebi nedir?” diye sorar.

Vezir-i Azamın cevabı riya ve dalkavukluk edebiyatının bir şaheseridir:

“Şevketlü Padişahım, siz yeryüzünün halifesi ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesisiniz. Aklınıza gelenler ilham-ı rabbanidir. Sizden hata sadır olmaz ki itiraza mecal ola. Görünüşte makul değil gibi görünen bazı gizli hikmetler vardır ki, bize malum değildir. Onun için inkâr ve redde cüret edemem.” (İhsan Kızıltoprak- Devlerin Mirası kitabından)

Osmanlı döneminden bize miras kalan çok iyi şeyler olduğu gibi, o dönemde yaşayan ceddimizden tevarüs ettiğimiz hastalıklar da olduğu açık.

Riya ve dalkavuklukta adeta bir zirve olan Mehmet Paşa gibilerden günümüze bu “sanatın” oldukça iyi korunarak(!) aktarıldığı kanaatindeyim.

“Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diye bir tanımlama ancak Mehmet Paşagillere yakışır.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına “Halife-i ruyi zemin” yani “bütün yeryüzünün halifesi – hâkimi” olarak tanımlayıp biat ettiğini söylemek de bu mirasçıların işidir.

“Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir” ve “Erdoğan ikinci peygamberdir” gibi tanımlamalar da Mehmet Paşa’nın dalkavukluk seviyesinde olmakla beraber daha kabacasıdır.

“Asrın liderimizin” en temel konularda tamamen tersine dönen politikalarını hem önceki halini ve hem de tam tersine dönmüş halini aynı şevk ve heyecanla takdir edip, desteklemek ancak Mehmet Paşa gibi düşünenlerin başarabileceği bir iştir.

31 Martta yapılan yerel seçimlerden İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini iptal eden YSK kararı hukuki olmadığı gibi tamamen siyasi etkiyle verilmiş haksız ve hukuksuz bir karardır. Bunu en iyi AKP adına ekranlara çıkan hukukçu yetkililer bilir.

Buna rağmen kendisine görev verenin talimatında “bazı gizli hikmetler olduğu” varsayımı ile “inkâr ve redde cüret etmektense, tam olarak biat edenlerin” de riya ve dalkavukluk üstadı Mehmet Paşa’nın manevi mirasçılarından olduklarını söyleyebiliriz.

*********************************

Tabelalara T.C. İbaresi Yazmak Riyakârlık İmiş!

CHP ve MHP’li belediyelerin kazandığı belediyelerde ilk değişim tabelalara T.C. ibaresinin yeniden yazılması oldu.

Özellikle Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde belediye binalarına T.C. ibaresinin asılmasına dair konuşan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan “T.C. ibarelerinin yeniden asılması riyakârlıktır” dedi.

“CHP, 31 Mart sonrası belediye tabelalarına T.C. ibaresi ekleyerek sözüm ona vatanseverlik dersi veriyor, şov yapıyor” diye suçladı.

“Riyakârlık” kelimesinin TDK sözlüğünde karşılığı “ikiyüzlülük” olarak verilmiş. Sait Faik Abasıyanık’tan bir örnek cümle ile de açıklanmış: “Riyakârlık, aşağılığın son haddidir.””

CHP’ye belki ama Erdoğan’ın ortağı MHP’ye “aşağılık” demek istediğini sanmıyorum.

O halde, “T.C. ibarelerinin yeniden asılması riyakârlıktır” tanımlaması doğru olabilir mi?

Kendisine ilahi sıfatlar ekleyenlerin riyakârlığına ses çıkarmayan Erdoğan’ın CHP’ye karşı ileri sürdüğü riyakârlık tepkisi makul olabilir mi?

Eskiden kamu kurumlarında T.C. ibaresi varken, açılım sürecinde Türk sözünden hoşlanmayanlar elele verip T.C. ibaresini tabelalardan kaldırdılar.

Bu kurumların bir Cumhuriyet Kurumu olduğunu vurgulayan ibarenin kaldırılması da riyakârlık yani ikiyüzlülük değildi. Türk’ten hoşlanmayanların riyakârlık göstermeyip içlerindeki gerçek duyguyu açığa çıkarmasıydı.

Ama bu millet Türk Milleti ve bu devlet Türkiye Cumhuriyeti idi. Çoğunluk devletinin sembolü olan ibareye sahip çıkıyordu. Hem Millet İttifakı bileşenleri (CHP ve İYİ Parti) ve hem de Cumhur İttifakından MHP bu sembole sahip çıktı. Bu ibareden sadece AKP ve HDP rahatsız.

Türk olmaktan mutlu olanların ve Türk Devletinin sembollerinden rahatsızlık duymayanların tabelalara tekrar T.C. yazdırması da riyakârlık olamaz. Onların da gerçek duygularının yansımasıdır.

Bu tartışmalarla sonunda sadece herkesin kendi gerçek yüzü ortaya çıkıyor. O kadar.

 

 

Kur’an Nedir? (2)

0

miftah ve anahtarı Kur’an’da vardır. O’na lâyık şekilde Kur’anın kapısını çalanlara bu sır verilmekte, kişi ve kullar, esrar ve sırlara hemdem olma imkânına kavuşturulmaktadır.

Kur’an, âlemi şehadette, görünen âlemde; âlemi gaybın, görünmeyen âlemin lisanı ve dilidir. Daha bu dünyadayken, şu maddî evrendeyken, görünmeyen fakat varlığı kesin olan; mahiyet ve içyüzü, ancak Allah tarafından bilinen başka dünyalardan bahseder Kur’an bizlere.

Kur’an, şu şehadet / görünen âlem perdesi arkasında olan gayb / görünmez âlemin cihet ve tarafından gelen ve Rahman olan Allahın sonsuz merhamet, iltifat, lütuf, ilgi ve yardımlarının hazinesidir.

Kur’an, Sübhan olan Allahın ezelî hitaplarının hazinesidir. Yani kusur ve aczden yüce olan Allahın ezelî konuşmalarının mahzenidir.

Çünkü Kur’anı azîmüşşan, Rahman olan yüce Allahın, öte âlemde, âhirette ebediyyen devam edecek olan, maddî-manevî lütuf, ihsan ve keremlerinden sitayişle, övgüyle bahsedip, söz eden bir müjdeler hazinesidir.

Ganiyyi Mutlak olan Allahın bitmez tükenmez hazinelerini, kullarının âdeta başından aşağı boca edeceği ve zaten her an ettiği ve etmekte olduğu ihsan ve vergilerden bahseden bir hazinedir.

Kur’an ne değil ki aziz okur! Kur’an bir şey değil her şey!

Büyüklük zâtını vasfedip nitelemekte küçük kalan yüce Allahın tenezzülü ilâhî ile, kulun anlayabileceği bir üslûp ve tarzda onun seviyesine inerek, kuluna ettiği bin bir çeşit hitap edişler manzumesidir; şu Kur’anı Mecîd a dostlar!

Kur’an şu İslâmiyet âlemi mânevîsinin, mânevî âlem, mâna ve anlam yumağı olan İslâmiyetin güneşi, temeli, hendesesi ve plânıdır.

Evet İslâmiyet mânevî âlemdir. Mâna âlemidir. Kur’an bu mânevî, bu mâna âleminin güneşidir. Temelidir.

Kâinat, Kur’anın mânasına kılıf olmuş. Kâinat zarf, Kur’an mazruf yani zarflanan yani büyük kâinat insanının ruhu. Fakat ruh, bedene hâkim olması hasebiyle de, bu defa kâinat mazruf; zarflanan, kılıflanan ve hıfz ve muhafaza altına alınandır.

Ruh ise kucaklayıcı bir mâna kılıfıdır. Demek  ki bazan kâinat zarf ve kılıf oluyor. Kur’andan neş’et eden, çıkan mâna âlemi ise mazruf, zarflanan ve kılıflanan oluyor.

Bazan da oluyor ki, Kur’an güneşinin aydınlattığı İslâmiyet yani manevî âlem zarf oluyor; kuşatıcı ve koruyucu oluyor. Kâinat ise mazruf, zarflanan kılıflanan, koruma altına alınan olarak karşımıza çıkıyor.

Bazan öyle bazan böyle, fakat ne şekilde olursa olsun, madde ve mâna, kabuk ve öz; birbirisiz olamıyor. Birbirisiz sağlam kalamıyor. Âdeta et ile kemik gibi birbirine muhtaç oluyor.

Kur’an öyle mânevî bir güneş ki, hem insan bedenine nefes aldırıyor, hem de insan ruhuna. Tabii aynı şekilde hem dünyanın, kâinatın maddesini aydınlatıp bize yorumluyor. Hem de manasının ne anlama geldiğini söylüyor.

Vahiy olan Allah kelâmı, Allah sözü olan Kur’anla Allahın yer ve semaların nasıl nûru olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Kur’an uhrevî, ahiret avalim ve âlemlerinin mukaddes ve kutsal haritasıdır.

Harita, âdeta minyatür bir âlemdir. Haritayla, bir yerin tamamına kuş bakışı topluca bakabilmiş oluruz. Topluca ana hatlarıyla orayı temaşa etmiş olur. Bu bizde uzaktan seyrettiklerimizi yakından görme istek ve arzusu verir.

Üstelik elimizde harita da vardır. Nereye nasıl gideceğimizi göstermekte, nerede nasıl kalacağımızı ve orada ne bulacağımızı bize belletmektedir.

İşte Kur’an öte âlemlerin, bilinmez yerlerin haritasını sunmakta bizlere. Gayrete getirerek bizleri. Oralara nasıl, ne şekilde erişebileceğimizi serer gözlerimizin önüne, ötelerden haber verir bizlere. Göreyim sizi, yol bulun kendinize der. Sanki hadi uğurlar olsun sizlere söyler.

 

 

 

Mahalli Seçimler ( 2 )

0

Bundan önceki yazımda kaldığım yerden devam ediyorum.

Çok ehemmiyetli olarak gördüğüm şu hususu da ifade etmek istiyorum ki, AK PARTİ nin gençlerin diline. Milli ve manevi değerlerine sahip bir gençlik yetiştirme politikası yok mudur?  Okullarda okutulacak olan ders kitaplarının Talim ve Terbiye Kurulu tarafından ele alınıp yeni baştan  milli kültürümüze uygun olarak hazırlanması  imkansız bir şey midir?  TRT Genel Müdürü Devletin bir memuru olduğuna göre, ona kısa yoldan talimat verip, TRT’nin kullandığı  ve bize ters gelen birçok uydurukça kelimelerin kullanılmasına mani olunamaz mı?  Geçmişte CHP’nin tayin ettiği Milli Eğitim Bakanları ile TRT Genel Müdürleri bu meseleleri kendi düşüncelerine uygun olarak, çok kısa bir zamanda halletmişlerdir. Kanaatime göre buna benzer meseleleri, AK PARTİ’nin de bu güne kadar çoktan halletmesi icap ederdi. Çünkü, AK PARTİ’ye oy verenlerin büyük bir çoğunluğu bu meseleler ile alakalı icraatı yıllardan beri hasretle beklemektedir. Bu hususta çok geç kalınmış olmakla beraber, hiç değilse bundan sonra bu gecikmenin telafisi için bir an önce harekete geçilmelidir. Bir iktidarın ekonomik kalkınma ve kalıcı eserler yapması çok mühim olmakla beraber, tek başına bunlar yetmiyor. Nitekim yetmediği de açık bir şekilde görülmektedir. Bunun en bariz örneği AK PARTİ İktidarının sadece İstanbul’a yapmış olduğu emsalsiz ve muhteşem hizmetlerdir. CHP’nin bu ilde yapmış olduğu hiç bir hizmet olmamasına rağmen, bu gün seçimi kazanır hale gelmiştir. İfade etmek istediğim husus şudur ki, esas mühim olan,  yapılan hizmetlere paralel olarak, gönüllere de hitap ederek, Milletin sinesinde kalıcı yer etmektir. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz. Asıl marifet, yapılan eserlerin yanı sıra, Milletin gönlüne giden yollar, köprüler de inşa etmek suretiyle, Milletin gönlünde kalıcı bir yer bulabilmektedir.

Köprü demişken aklıma geldi. İzmit Körfezini geçmek için çok muhteşem Gazi Osman Paşa Köprüsü yapıldı. Yapanlardan, yaptıranlardan Allah razı olsun. Fakat öyle bir geçiş ücreti tespit edildi ki, sanki kimse geçmesin  dercesine, 2019 yılı için  taksilere 103.03 TL, TIR’lara da 327.65 lira tarife konuldu. Tespit edilen bu miktar çok fahiş bir ücrettir. Araba sahibi olanların hepsini zengin olarak kabul etmek doğru bir düşüne tarzı değildir. Alınan haberlere göre, tespit edilen bu tarifeden sonra köprüden geçen araç sayısının oldukça azaldığı ifade edilmektedir.

Dünyanın en büyük ve gururumuz olan İstanbul Hava Alanı yapıldı. Hakikaten takdire şayan, bütün Dünyanın gıpta ile baktığı muhteşem bir eser oldu. Fakat bu Hava alanına ait açık otoparkın bir saatlik ücreti 16.75 TL. , kapalı otoparkın bir saatlik ücreti ise, 21.oo TL. olarak tespit edilmiş ki, bu olacak iş değildir. Yeşilköy Hava Alanı oto parkı bir zamanlar tamamen ücretsizdi. Hava alanı bundan hiçbir şey de kaybetmedi. Fakat sonradan her nedense o da ücretli hale getirildi. Kamu hizmetlerinde kâr’dan ziyade MÜŞTERİ MEMNUNİYETİNİN esas alınmasının daha faydalı olacağı kanaatinde bulunmaktayım. Ayrıca bu Hava Alanı büfelerinde bir şişe suyun 10.oo Tl’ya satıldığı bildirilmektedir ki, bu hususun da izah edilir hiçbir haklı tarafı yoktur. Âcizane katime göre, böyle küçük meseleler ile yapılan dev eserlere gölge düşürülmemelidir.

Bir de mühim olarak gördüğüm, EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar ) meselesi var ki, bu konunun da mutlaka halledilmesi icap etmektedir. Zira, bu meselenin de binlerce mağduru bulunmaktadır. Bu sebeple, en kısa zamanda, toplum huzuru bakımından halledilmesinde büyük bir fayda mülahaza edilmektedir.

Bir ehemmiyetli mesele de şudur ki, yapılan birçok tayinler, bölgecilik, ırkçılık, hatta tarikatçılık esas alınarak eş dost hatırına binaen yapılmaktadır. Böyle olunca da partiye sadakat, liyakat ve kabiliyet ikinci planda kalmaktadır Son Mahalli Seçimler de dahi, gerek Belediye Başkan adaylarının ve gerekse Meclis Üyelerinin tespit edilmesinde, büyük ölçüde bölgecilik yapıldığı hususu, iktidara yakın olduğu bilinen köşe yazarları tarafından da açık bir şekil de ifade edilmektedir. Keyfiyet böyle olunca, bazı hallerde parti ile hiç bir ortak tarafı olmayan, liyakati, tecrübesi ve kabiliyetinin olup olmadığı dahi bilinmeyen kimseler, Devletin önemli makamlarına hiç tereddüt etmeden tayin edilmektedirler. Bu durumu gören ve partiye yıllarca destek veren samimi insanlar ise, bu işe şaşıp kalmaktadır. Meselenin en kötü tarafı da bu tip adamların yanına yaklaşma imkânı dahi bulunmamaktadır. Öyle ki, özel olarak yerleştirilen hatırlı Sekreterlerinin ahret suallerini aratmayan sorularına cevap vermeden kendilerine ulaşılamamaktadır O da tabii ki, muhterem bürokratımız toplantı da değillerse.

Birde Başkanlık sistemine geçildikten sonra, görevlendirilen tarafsız bakanların yaptıkları tayinler de personel arasında büyük bir huzursuzluğa sebep olmaktadır. Sanki bir iktidar değişikliği olmuş gibi bazı personel, yıllarca çalıştıkları kurumlarda Devletine sıdkı sadakat ile hizmet ederken, görevlerinden alınıp, yerlerine hiçbir mesleki tecrübesi olmayan kimseler tayin edilmektedir. Haksız bir şekilde vazifelerinden alınanların haklarını kim koruyacak, mağduriyetleri nasıl telafi edilecek, bunlar kendilerine yapılan haksızlıkların giderilmesi için hangi partinin iktidara gelmesini bekleyecekler bilemiyorum.

Medya da yer alan haberlere göre, 31 Mart’ da yapılan Mahalli Seçimlerde Kamu Kurumlarında yüksek makamlarda bulunan bürokratların ikamet ettikleri lojmanda bulunan birçok sandıktan muhalefet partisi adaylarının daha fazla oy aldığı ifade edilmektedir. Bu husus, çok calib-i dikkat bir durum olarak görüldüğü için değerlendirilmesinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır

Ezcümle,

Memleketimizde yapılan Mahalli Seçimler en az Genel Seçimler kadar ehemmiyet arz etmektedir. Başka memleketlerde yapılan mahalli seçimlerden bizim hiç haberimiz dahi olmazken,  Memleketimiz de yapılan Mahalli Seçimler ile bütün dünya alakadar olmaktadır. Üstelik de başta İsrail olmak üzere, ABD. ve  Batı Ülkeleri, AKP ARTİ’nin, daha doğrusu Değerli Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesi için  açık bir şekilde gayret etmişlerdir. Buna mukabil ise, bütün Müslümanlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanması için dua ve niyazda bulunmuşlardır. Bu sebeple, bu husus öyle bir hale gelmiş bulunmaktadır ki, sanki Dünya Haç ile Hilal’in mücadelesine sahne olmaktadır.

Bu itibarla, AK PARTİ’ye bir ders verelim diyen,  ancak, iktidarın bütün nimetlerinden namütenahi bir şekilde faydalanmak suretiyle, adeta bir eli  yağda, bir eli balda yaşayan AK PARTİ’li vatandaşlarımız ile  hangi partiye mensup olursa olsun, makul düşünen,   bütün sağ duyu sahibi insanlarımızın  akıllarını başlarına toplayıp Beka Meselesi olarak REİSE sahip çıkmaları icap etmektedir. Zira, bu durum bir şahıs meselesi olmaktan çıkmış olup, mühim bir Memleket meselesi haline gelmiş bulunmaktadır. Tabii ki, anlayana. bilene.

BİTTİ

 

 

Annem…

 

Yüzün, yamalı gülüşler bohçası 
Çıkının gurbet, hasret tütüyor
Bahar vurgunuyla yazı soluyorsun
Dök saçlarından hüzün çiçeklerini 
Ben toplarım annem…

Nasırlı ellerin kına kokulu
Gözlerin acıdan kilim dokulu
Ak saçlarında kara yazma takılı
Dök gözlerinden yaşları
Ben silerim annem…

Hem babam sın, hem anam
Dağ dedim sırtımı yasladım
Bağ dedim gönlümü besledim
Dök içini guzularına
Ben dinlerim annem

Ne yaşadıysan kader koydun adını
Mutluluk nedir bilmiyorsun tadını
Çilekeş ömrünün onurlu kadını
Sen yürü zor zalim yılları
Ben tutarım ellerinden annem

Biliyorum gözlerin kara gözümde
Yıkılmamak senden aldığım özümde
Yetimlik yanık bir dil kaldı sözümde
Sen üzülme yeter ki
Ben boynumu bükerim annem

Canım çok yanıyor annem hem de çok
Duysan sen can olasın gelir biliyorum
Yükünü çoğaltmak istemiyorum
Senin de yükün var sa talibim yüküne
Sen duyma diye susuyorum

Canına can olayım
Kanına kan
Sırtımı dayadığım kocaman dağ
Senin canın sağ olsun sağ
Ölüm öte olsun senden oyyyy
Ben yasını kendim tutarım annem

Belimin direği diyorsun ya bana
Direk hiç yıkılmaz mı sanırsın
Her ciğerine ayrı ayrı yanarsın
Ben giderimde belki sen kalırsın
Hakkını helal et olur mu annem

Silemem ki kara yazını
Çoğa sağ sen benim azımı
Kışa çevirdiler çiçek açmış yazımı
Bir tek sen çekersin nazımı
Başımı dizine koy hadi salla guzunu

Dilinin dönmediği yerde dua’n tütüyor
Ömür dediğin kederle, gurbetle bitiyor
Can can içinde can yitiyor
Sen başımızdasın ya bu bize yetiyor
Ömrün uzun olsun benim garip annem

Zeytin Kelimeler

 

 

Av. Ruhittin Sönmez ile, Yeniden Yapılması Kararlaştırılan İstanbul Belediye Başkanı Seçimi Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Yüksek Seçim Kurulu İstanbul Belediye Başkanı Seçimi’nin yenilenmesi kararını hangi hukuki gerekçeleri ileri sürerek aldı?

Av. Ruhittin Sönmez: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Seçiminin yenilenmesi kararı asla hukuki değildir, tamamen siyasi bir karardır. YSK’nın bu kararı Türkiye Cumhuriyeti hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Hukuki açıdan değerlendirmek bir hukukçu olarak bana ağır gelmektedir. Ama mademki sordunuz, hukuki kılıfın üstüne ve altına bir göz atalım.

Kurul’un, 4 üyeye karşı 7 üyenin oy çokluğuyla aldığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ve yenilenmesi kararının, “bir kısım sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle” alındığı açıklandı.

“Seçim kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması” kuralı 2018’de yapılan yasal düzenleme ile getirilmişti.

Kanunun açık hükmüne rağmen, 225 sandık kurulu başkanı ile 3 bin 500 sandık kurulu üyesinin kamu görevlisi olmaması iptalin ana gerekçesi idi. (Buradaki rakamları AKP memur olmayan sandık başkan ve görevlilerinin sayısını belirleyerek verdi. Oysaki kamu görevlisi olanların bir bölümü devlet memuru değildir. Mesela kamu bankalarında görevli olanlar memur olmasa da kamu görevlisidir.)

Ak Parti’nin itirazlarında bu durum ‘TAM KANUNSUZLUK’ olarak nitelendirilmişti. Ancak YSK kararında sadece “KANUNA AYKIRILIK” olarak tanımlandı.

“Kanuna aykırılık” halinde sandık görevlilerinin kamu görevlisi olmaması tek başına yeter bir gerekçe olamazdı. Bu sandıklarda seçmen iradesinin sandığa yansımasını önleyen işlemlerle hatalı kullandırılan veya sayılan oyların miktarının Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım’ın aldığı oy farkından fazla (en az 13730) olması gerekiyordu.

Bahsedilen kanuna aykırı görevlendirmelerin yapıldığı sandıklarda kullanılan oyların seçim sonucunu etkiler nitelikte olduğu bildirilmekle beraber, ne tür kanuna aykırı işlemler yapıldığı, bu sandık görevlilerinin yaptıkları hilenin ne olduğu kararda belirtilmemiştir. Gerekçeli kararda, seçimin iptali için oy kullanan yedi YSK üyesinin delilleri ile ortaya koyması gerekiyor.

YSK, kamu görevlisi olmayan sandık başkan ve üyelerinin, büyükşehir belediye başkanı seçiminde hangi yöntemle seçimin sonuçlarına etki ettiklerini delilleriyle açıklamak durumundadır.

YSK Kararında seçmen iradesinin sandığa yansımasını etkiler görülen sandık kurullarının kanuna aykırı düzenlenmesinden İlçe Seçim Kurulları sorumlu tutulmuştur. İlçe Seçim Kurulları da Yüksek Seçim Kuruluna bağlı olarak görev yapar.

O halde Yüksek Seçim Kurulu kendi kusurlu işlemi sebebiyle seçimi iptal ederek seçmeni ve seçimin kazananı Ekrem İmamoğlu’nu cezalandırmıştır.

Oysaki YSK daha önceki benzeri vakalarda aldığı kararlarında seçmen iradesine öncelik vermişti.

Mesela “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulaları geçerli değildir” yasa kuralına rağmen, mühürsüz oyları geçerli sayarken şu gerekçeyi ortaya koymuştu:

“Oy kullanma işleminin, oy güvenliğini sağlamaya yönelik ve sahte oy kullanılmasını engellemek amacıyla getirilen sandık kurulunca mühürleme işleminin yapılmaması tek başına seçmenin oyunun geçersiz sayılması için yeterli değildir. Aksine bir uygulama, bu hakkı korumak için getirilen ve araç niteliğinde olan usul kurallarından sadece birinin ihlalinin, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde uygulanması sonucunu doğurur ki, bu sonuç, beklenilen amaca aykırıdır.”

Kamu görevlisi olmayan sandık görevlisi uygulaması 24 Haziran 2018’de yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinde de vardı. Kanunun açık hükmüne rağmen bu seçimlerde de Türkiye’nin hemen her yerinde benzeri görevlendirmeler yapılmıştı. O halde CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Seçiminin de iptali talepli başvurusu kabul edilmesi gerekmez mi?

Denilebilir ki, “zamanında itiraz edilseydi, olabilirdi.” Hak düşürücü süreler TAM KANUNSUZLUK halinde geçerli değildir. Mademki sandık kurullarında kamu görevlisi olmayanların görevlendirilmesi tam kanunsuzluktur, YSK’nın bu itirazı kabul etmesi ve “Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesi gerekir” kararı vermesi mümkün mü?

Bu soruya toplumun kahir ekseriyetinin acı bir tebessümle “asla” diye cevap vereceğinden eminim. Çünkü halkımızın çoğunluğu “YSK’nın hukuki karar verme yeteneğini yitirmiş, talimata göre karar veren bir kurum haline geldiğine” inanıyor da ondan.

Çetinoğlu: Tartışmalı iptal kararını alan Yüksek Seçim Kurulu’nun yapısı hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza devam edebilir miyiz?

Av. Sönmez: Sorunuzun cevabı ve fazlası 7062 sayılı “Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun”da belirlenmiştir.

Yüksek Seçim Kurulu “yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayılarının salt çoğunluğuyla seçilir.”

“Kurul, kararlarını salt çoğunlukla verir. Oyların eşitliği hâlinde Başkanın bulunduğu tarafın görüşü doğrultusunda karar verilmiş olur.”

“Kurulun prensip kararları on beş gün içerisinde Resmî Gazete’de yayımlanır; seçime ilişkin diğer kararları ise Kurulun resmî internet sitesinde yayımlanır.”

Çetinoğlu: Sandık kurullarının oluşturulmasında prosedür nedir?

Av. Sönmez: Sandık Kurullarının Oluşumu İle Görev ve Yetkileri ilgili kanun (298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun) ve YSK’nın Genelgeleri ile düzenlenmektedir. 298 sayılı kanuna göre;

Sandık Kurulu:

Madde 21 – Sandık kurulu bir başkan ile altı asıl ve altı yedek üyeden kurulur. Bu kurul asıl üyeleriyle toplanır.

Sandık Kurulu Başkanının belirlenmesi:

Madde 22 – (Değişik: 13/3/2018-7102/3 md.) İlçede görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesi, mülki idare amiri tarafından yerleşim yeri adresleri esas alınmak suretiyle ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilir. İlçe seçim kurulu başkanı, bu kamu görevlileri arasından ihtiyaç duyulan sandık kurulu başkanı sayısının iki katı kamu görevlisini ad çekme suretiyle tespit eder ve bu kişiler arasından mani hali bulunmayanları sandık kurulu başkanı olarak belirler.

“Seçim kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması” kuralı 13.03.2018’de yapılan yasal düzenleme ile getirildi. Önceden sandık kurulu başkanı olabilmek için “okuryazar olmak ve iyi ün sahibi olmak” yeterli idi. Değişiklik yapılmadan her partiden sandık başkanı seçilebiliyordu. Yapılan değişiklikle iktidar sandık başkanlarının kendinden olması için, kendi seçtiği kamu görevlilerinden atanmasını zorunlu kıldı.

Sandık Kurulu Üyeleri ise İlçe seçim kurulu başkanı, seçime katılma yeterliliğine sahip ve o ilçede teşkilatı bulunan siyasi partilerden tamamlanır. Son milletvekili genel seçiminde o ilçede en çok oy almış olan beş siyasi parti tarafından bildirilen birer asıl ve birer yedek üye isimleri arasından görevlendirilir.

Ayrıca 298 sayılı Kanunun; “Adaylar ve müşahitler” başlıklı 25. Maddesine göre; “Sandık başı işlemlerini takip etmek üzere, siyasi partiler ve bağımsız adaylar, birer müşahit gönderebilirler.”

Çetinoğlu: Siyasetle yakından alakalı bir hukukçu; bu konularda düşünen, tahliller yapan, doğruyu- yanlışı ayırt edebilen ve ulaştığı neticeleri yazan ve de kamuoyunu aydınlatan bir kişi olarak, 31 Mart 2019 seçimlerinde İstanbul’da vazife yapan sandık kurullarının oluşmasında usulsüzlük olduğu kanaatinde misiniz? (Bu usulsüzlüklere itiraz edilemez miydi, itiraz süresi geçtikten sonra dikkate alınmasının makul bir izahı var mı? gibi hususlar da belirtilebilir mi?

Av. Sönmez: Bahsettiğimiz yasal düzenlemelerin pratikte seçimlere yansıması nasıl oluyordu ona bakalım.

Benim takip ettiğim son seçimlerin hepsinde de sandıklarda resmi görevlendirmelerde AKP’ye yakın Memursen üyesi kamu görevlileri tercih edilmektedir. Ayrıca AKP eksiksiz olarak bütün sandıklarda sandık kurulu üyeleri ve müşahit bulundurma konusunda çok iyi organize olmaktadır. Zaten AKP Genel Başkanının “seçim sandık hâkimiyeti sağlanarak kazanılır” demişti. İstanbul yerel seçimlerinde de bu anlayışla motive edilen AKP teşkilatları sandık hâkimiyetini tam olarak elinde bulunduruyordu. Bu şartlarda sandıklarda bilerek ve isteyerek AKP adayı aleyhine bir hileli işlem yapılması mümkün değildir.

Aynı sebeple, sandık kurulları başkanlarının kamu görevlilerinden teşekkül ettirilmemesinin seçim sonucunu etkilemesi de mümkün değildir.

Kanuna aykırı olsa da, Türkiye’nin her seçim bölgesinde benzeri görevlendirmeler vardır. Aynı görevlendirmeler 24 Haziran 2018 seçimlerinde de yapılmıştır. Eğer bu hatalı görevlendirmeler seçim sonucuna müessir oluyorsa, 31 Martta bütün Türkiye’de yapılan seçimlerde ve 2018’de yapılan Cumhurbaşkanlığı ile milletvekilliği seçimlerinde de şaibe olduğu sonucu çıkar.

Bu, Türkiye’de seçim güvenliğinin kalmadığı anlamına gelir ki, seçim iptalinden de vahimdir.

Sandık kurullarına ait itiraz ve şikâyet, 298 sayılı Kanunun Madde 119’da düzenlenmiştir. YSK Genelgesinde de aynı hükümler yer almıştır.

“Sandık kurullarının teşkiline dair, ilçe seçim kurulu veya başkanı tarafından yapılan işlemlerin düzeltilmesi için, bu işlemlerin neticesinden itibaren en geç iki gün içinde şikâyet yoluyla düzeltilmesi istenebilir.”

AKP’nin şikâyeti süresinde yapılmadığı için YSK’nın usulden reddetmesi gerekirdi. Yapmadı.

Çetinoğlu: Yapıldığı iddia edilen usulsüzlükler nelerdir?

Av. Sönmez: AKP’nin itirazında kanunun imkân verdiği her konuda, 9 başlık altında sıraladığı gerekçelerle iptal talep etti. Bunların içinde “hükümlü, kısıtlı, ölü 19 bin 350 kişiye oy kullandırıldığı, sahte seçmen, KHK ile kamu hizmetinden çıkarılan seçmenlerin oy kullanma hakkının bulunmadığı, 62 bin sandık başkanı ve memur üyenin yaklaşık 19 bininin kamu görevlisi olmadığı” gibi iddiaları yer alıyordu.

YSK bu iddialardan sadece birini ciddiye aldı ve “bir kısım sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle” seçimin yenilenmesine karar verdi.

Çetinoğlu: Usulsüzlüklerin sorumlusu kimdir? Yürürlükteki kanunlarımıza göre haklarında müeyyide uygulanması gerekir mi?

Av. Sönmez: AKP’ye göre, organize bir suç işleme kastıyla, bir kısım sandıklarda kurulların kamu görevlisi olmayanlardan oluşturulduğu iddia edildi. Belki de eski alışkanlıkla, bir kısım sandıklarda kamu görevlisi olmayanlardan oluşturulmuş olabilir.

Seçimin yenilenmesi kararının gerekçesi olan Sandık Kurulu başkanlarının ve sandık kurullarında görev yapacak görevlilerin kanuna uygun veya aykırı olarak belirlenmesi seçmenin, siyasi partilerin veya adayların iradesine bağlı değildir. Bu kişileri ilçe seçim kurulları belirlemektedir.

Bu kurullarda görev yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ancak bu soruşturma ve kovuşturmalar seçimin sonucunu etkilemez.

YSK’nın yerleşik kararlarında; “seçimden sonra sandık kurulu başkan ve görevlilerinin görevlerini kötüye kullanmalarının söz konusu olması ve suçun oluştuğunun anlaşılması, ilgililerin cezalandırılmalarını gerektirir. Ancak seçimin iptaline neden olmaz” denilmekte idi.

YSK bu seçimde, yerleşik içtihadından sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi için vazgeçti.

Çetinoğlu: Bu usulsüzlükler, seçim yapılmadan önce tespit edilemez miydi? Tespit mükellefiyeti kimlerin vazife ve sorumluluğu altında idi?

Av. Sönmez: “Seçim hukuku, usul ve şekil hukukudur.” Seçim hukukunda usulsüzlüklere karşı itirazlar ve şikâyetler hak düşürücü kesin sürelere bağlanmıştır.

Seçmen listelerine, sandık kurullarının teşekkülüne dair itiraz ve şikâyetler de kanun ve genelgede belirlenen sürelerde yapılmak zorundadır. Oy kullanılırken veya sayılırken usulsüzlük yapıldığına inanan parti yetkilileri şerh koydurmak zorundadır.

YSK seçim takviminde, sandık kurullarının usulsüz oluşturulduğu gerekçesiyle tam kanunsuzluk itirazının 2 Mart 2019 tarihine kadar yapılabileceği yazıyor.

Süresinde sandık kurullarının oluşumuna itiraz edilmediği halde, seçim gününden sonra yapılan itirazları YSK değerlendirmeye almakla hukuka aykırı davranmıştır.

Aynı YSK başka seçim çevrelerinde CHP, İYİ Parti ve SP’nin benzer konulardaki itirazlarını jet hızıyla reddederken, AKP itirazlarını kabul etmesi adalet duygusunu zedelemiştir.

Çetinoğlu: İstanbul’daki bütün sandık kurullarının hepsinin usulsüz olarak teşkil edilmiş olması, akıl ve mantığa uygun mudur?

Av. Sönmez: YSK Kararında bütün sandık kurulları değil, bir kısım sandık kurullarında usulsüzlük olduğu belirtiliyor.

Çetinoğlu: Hatalı tespit söz konusu ise; Aynı sandık kurulu gözetiminde yapılan; muhtar, ilçe belediye meclisi üyeleri ve ilçe belediye başkanları ile alakalı seçimlerin de iptali gerekmez miydi? Neden yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi iptal ediliyor?

Av. Sönmez: İfade ettiğiniz gibi, 31 Martta yapılan seçimde bir zarfta dört farklı oy kullanıldı. Sandık kurullarının oluşumunda yapılan hata sebebiyle seçmen iradesini etkileyen bir takım kanunsuzluklar yapılmışsa bunun sadece İBB seçiminde yapılmış olması, İlçe

Belediyeleri ile Meclis üyelerinde ve muhtar oylarında yapılmaması akla ve hayatın olağan akışına aykırıdır.

YSK, sandık kurullarının oluşumunda kanunsuzluk var gerekçesiyle, aynı zarflardan çıkan üç seçim sonucunu geçerli kabul etmiş, sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı sonucunu iptal etmiştir. Bunun makul ve mantıklı bir açıklaması yapılamaz.

AKP ve YSK hangi hukuki gerekçeler ileri sürerse sürsün, maşerî vicdan bu adaletsizliği asla kabul etmeyecek. Beynini ve vicdanını muktedirlere teslim etmemiş her vatandaş bu haksızlığın sızısını ruhunda hissedecek.

Çetinoğlu: Alınan iptal kararının hukuki olmaktan çok siyasi olduğu yönündeki yorumları nasıl değerlendirmek gerekir?

Av. Sönmez: Yukarıda açıkladığım gibi ben de YSK kararının hukuki olmadığına, siyasi etkilerle alınmış hukuk dışı bir karar olduğuna inanıyorum. Seçimden önce emekli olmaları gereken 6 YSK üyesinin görev süresinin uzatılması, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın karardan bir gün önce YSK üyelerine baskı oluşturan beyanatı da benim gibi düşünenlerin kanaatini pekiştirdi.

TC siyasi ve hukuk tarihine kara bir sayfa geçen, toplumsal vicdanı kanatan bu kararı alanların evlatlarına çok kötü bir miras bıraktıklarını düşünüyorum.

Çetinoğlu: Yenilenen seçimde de aynı sonuçlar alınırsa, üçüncü seçim söz konusu olabilir mi?

Av. Sönmez: Bu ikinci seçimin bile toplumun kamplaşmasını, ayrışmasını artıran, adalete ve yargıya güveni sarsan, yurtdışında diktatörlükle yönetilen bir ülke algısı yaratan etkileri yanında ekonomimiz açısından telafisi imkânsız zararları olacaktır.

Üçüncü bir seçimi Türkiye kaldıramaz.

Çetinoğlu: 12- 31 Mart 2019 târihinde İstanbul’da yapılan mahallî idâreler seçimi ile alakalı gelişmeler, demokrasi anlayışımızı, yönetim kadrolarına karşı itimadı ve dünya kamuoyu nezdindeki itibârımızın zedelendiği görüşüne katılıyor musunuz?

Av. Sönmez: İstanbul nüfusu, konumu ve ekonomik büyüklüğü açısından dünyanın en önemli şehirlerinden biridir. “İstanbul bir devlet olsaydı AB’nin 13. büyük ülkesi, dünyanın 41. büyük ülkesi olurdu.”

Böyle bir şehrin belediye başkanlığı seçiminin, bu kadar hukuksuz gerekçelerle, iptalinin dünyada belli algılara yol açması kaçınılmaz.

Zaten son senelerde, demokratik ülkelerde, Tayyip Erdoğan’ın tek adam yönetiminin diktatörlüğe doğru gittiği, “AKP’nin seçimle işbaşından gitmeyeceği” gibi bir algı yerleşmeye başlamıştı. Hukuk devletinden uzaklaşmanın ekonomik faturası da ağır olur. Şimdi bu kanaatin kuvvetlenmesi ile batıdan para ve yatırımcının gelmesi daha da zorlaştı.

Erdoğan’a, 25 seneden beri yönettiği, İstanbul’u kaybetmek çok ağır geldi. İstanbul Belediyesinden beslenen partisi ve yandaşlar bu kaynağı kaybetmek ve dev ihalelerde yapıldığı iddia edilen yolsuzlukların hesabını vermekten korktu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dünya kamuoyundaki olumsuz algıyı azaltacak, itibarımız yükseltecek çıkışlar yerine aksi tutum ve davranışlar içinde. Bu durum hem kendisine ve hem de ülkemize ciddi zarar veriyor.

Oysaki İstanbul Belediyesinin demokratik bir şekilde el değiştirmesi, AKP’nin Meclisteki çoğunluğuyla denetleyebildiği yeni Belediye Başkanının hizmetlerine destek vermesi ülkemizin normalleşmesi ve toplumdaki gerilimin düşmesine imkân sağlayacaktı.

23 Haziran’da yenilenecek seçimde Ekrem İmamoğlu tekrar seçilirse bu fırsatı yeniden değerlendirmemiz mümkün olacak.

Aksi halde AKP seçimi alsa da çöküşe geçecek. Yaşanacak gerilimle Türkiye’nin bağışıklık sisteminde zafiyet oluşacak, iç ve dış etkilere direncimizi kaybedecek, istenmeyen gelişmelere doğru yelken açacağız.

 

 

Mahalli Seçimler ( 1 )

0

Öncelikle ifade edeyim ki, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan Mahalli seçimlerin kazanan tarafı elbette ki, AK PARTİ ve Cumhur ittifakı olmuştur. Ayrıca. AK PARTİ geçmiş yıllarda yapılan Genel ve Mahalli seçimlerde almış olduğu oy oranlarını muhafaza etmiş, üstelikte Cumhur ittifakı olarak, büyük şehirlerin ve illerin üçte ikisinin belediye başkanlıklarını kazanma başarısını göstermiştir.

Ancak doğrusunu söylemek icap ederse, başta İstanbul, Ankara, Adana ve Antalya gibi önemli büyük şehirlerin kaybedilmesi ise, yukarıda ifade edilen genel başarı tablosunu biraz gölgelemiş bulunmaktadır. ( Bu arada, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin YSK: tarafından iptal edilmiş olduğunu ifade edeyim.)

Bu cümleden olarak, dost acı söyler misali, bu seçimler de alınan neticeler hakkında,  halkın içinde bulunan sade bir vatandaş olarak, samimi duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Şöyle ki;

Seçimlerden bir sene kadar önce öğretmenlere, polislere ve din adamlarına 3600 Ek Gösterge verileceği hususunda bir nevi taahhüt de bulunuldu. Bu mesele zaman zaman gündeme getirilmiş, seçim meydanlarında da bir polisin on yaşlarındaki çocuğuna dahi, Değerli Cumhur Başkanımıza bu husus ile alakalı sual tevcih ettirilmiştir. Hatta öyle durumlar olmuştur ki, sanki Ek Gösterge meselesi, Mahalli Seçimlerden önce halledileceği intibaı verilmiştir. Fakat bu hususta herhangi bir adım atma imkânı olmamıştır. Olamazdı zira bu mesele öyle sadece bahsi geçen gruplara 3600 Ek Gösterge verilmek suretiyle halledilecek bir husus değildir. Bundan önce bir vesile ile bir yazımda da ifade ettiğim üzere, bu şekilde yapılacak bir işlem ancak, kaş yapayım derken göz çıkarmak olur. Âcizane kanaatime göre, bu işin yegâne hal çaresi, EK Göstergeler ile alakalı olarak 20.05.1994 tarih ve 211939 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanan 527 Sayılı KHK: yi de ele alıp, yeniden bir düzenleme yapmaktır. Ancak, yeniden yapılacak düzenleme ise, çalışmakta olan birçok memur ile bunların emeklilerini de alakadar etmesi sebebiyle, bu işin maddi tutarının bütçeye büyük miktarda külfet yükleyeceği hususu izahtan varestedir.

Meselenin esasına gelecek olursak, 3600 Ek Gösterge verilmesi taahhüt edilen öğretmen, polis ve din adamlarının halen, çalışmakta olanları ile birlikte bunların emeklilerinin da dâhil edilmesi halinde, milyonlar ile ifade edilen bir seçmen kitlesi meydana gelmektedir. Bunların bir kısmının dahi muhtemelen AK PARTİ ye oy vermemesi, bu kritik seçim ortamında, Parti için büyük bir zarara sebep olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan bilindiği üzere, Çevre Bakanlığı seçime birkaç ay kala marketlerde poşet ile alakalı bir uygulama başlatmıştır. Zamansız yapılan bu uygulama vatandaşlar arasında büyük bir huzursuzluğa sebep olduğu gibi alay konusu dahi olmuştur. Poşet hakkında alınan kararın doğru olduğuna inanıyorum. Fakat uygulama tarihi son derece yanlış, hatta vahim olmuştur. Bu uygulamaya  üç ay sonra başlansa sanki, kıyamet mi kopardı.?  Bu biraz da şuna benziyor; bir Hükümet düşünün ki, seçime yakın bir süre kala, bazı mal ve hizmetlere önemli miktarda zam kararı alıyor. Bu da bir nevi onun gibi bir şey olmuştur.  Poşet uygulaması başladıktan sonra vatandaşların neler konuştuklarını, nasıl olumsuz ifadeler kullandıklarının bizzat canlı şahidiyim.

Bu arada şu hususu ifade etmek istiyorum ki, Ek Göstergeler olsun, poşet meselesi olsun, bu ve bunun gibi  halkın büyük bir çoğunluğunu alakadar eden mühim meseleler gündeme geldiği zaman, Devletin istihdam etmiş olduğu müşavir, baş  danışman , uzman ve bilim kurulları hiç  düşüncelerini söyleyip, yol göstermezler mi.?  Bu  makamlarda bulunanlar böyle mühim hususlar hakkında fikirlerini beyan etmeyeceklerde ne zaman faydalı olacaklar, doğrusu çok merak ediyorum. Her şey REİS’den beklenmez ki.

Diğer taraftan, AK PARTİ 17 yıldır kesintisiz iktidar olmasına rağmen, bilhassa genç neslin yetişmesinde mühim bir rolü olan Milli Eğitim Bakanlığı politikasında, müessir ve muktedir olamamıştır. Şu kadarını ifade edeyim ki, bugün halen ders kitaplarında Yaşam Koşulları ifadesi yerini itina ile muhafaza etmektedir. Buna benzer başka kelimeleri saymaya dahi lüzum görmüyorum. TRT de de aynı vurdum duymazlık alabildiğine devam etmektedir. Yanıt, kanıt, koşul ve buna benzer nesebi gayri sahih kelimeler şuursuz bir şekilde kullanılmaktadır, Bu suretle nesiller arasında ki, uçurum son sürat devam etmektedir. Bunun neticesi olarak da bugün bırakınız dede ile torunu, baba ile oğul dahi birbirini anlayamaz duruma gelmiş bulunmaktadır. Bu durumun hepimiz canlı şahidiyiz. Diğer taraftan Ateist bakış açısı ile yazılmış ders kitabı halen liselerde fütursuzca okutulmaktadır. Bu durum 8. Sınıflarda okutulan Fen Bilimleri Ders Kitabının 37 – 42 – 55 sayfalarında açık bir şekil de görülmektedir. Eğitimci yazar Ali Erkan Kavaklı da Yeni Akit Gazetesindeki köşe yazısında bu durumu teferruatlı bir şekilde anlatmış bulunmaktadır.

Lisan meselesinde enteresan olan bir durum da,  18.01.1982 tarihinde kabul edilen 2972 Sayılı Kanunun adı MAHALLİ İDARELER İLE MAHALLE MUHTARLIKLARI VE İHTYAR HEYETLERİ SEÇİMİ HAKKINDA KANUN olmasına rağmen, bilindiği üzere yapılan seçimlerin adı YEREL SEÇİMLERDİR. AK PARTİ’nin 17 yıllık iktidarı döneminde üç defa Mahalli Seçim yapılmış olmasına rağmen, yapılan seçimlere, kanunun ismine uygun olarak MAHALLİ SEÇİMLER deme cesareti ve feraseti gösterilememiştir. Üzülerek ifade edeyim ki, bu durumu kimsenin kendine dert edindiğini de zannetmiyorum. Bana göre, bu ve buna benzer meselelerin çok büyük bir ehemmiyet arz etmekte olduğunu ifade etmek isterim.  10.05.2019   (DEVAM EDECEK. )