12.7 C
Kocaeli
Salı, Ekim 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 545

Daha İyi Anlatmak İçin

İYİ Parti 4. Olağanüstü kurultayına dair eleştirilerim çok yankı buldu. Umduğumun üzerinde olumlu ve olumsuz tepkiler aldım. Zannederim benim bu eleştirilerim ile benim gibi düşünen arkadaşlarımın dile getirdiği hususlar İYİ Parti içerisinde bir muhasebe fırsatı yaratacak.

Çok sayıda tanıdığım ve tanımadığım kişiden takdir ve teşvik edici geri bildirimler aldım. Bunun yanında beni seven ve siyasette belli makamlarda görmek isteyen bazı dostlarım “aman ha böyle köşeli eleştiriler seni yıpratır, bazı güçlü kişilerin sana karşı tavrını olumsuz etkiler” diye ikaz ettiler.

Bir de İYİ Parti’li olup da, benim eleştirilerimin partiye zarar verdiği düşüncesiyle öfkelenenlerin tepkileri var.

“Senin bu yaptığını rakip partililer yapmaz”, “Böyle alenen eleştiri doğru değil, kol kırılır yen içinde kalır” benzeri cümleler sarf ettiler.

Biraz daha sert olanlar ise “sen kim oluyorsun da bunları yazıyorsun?”, “Sen seçimi kazansaydın böyle yazar mıydın?” diye saldırdılar.

Anlaşılıyor ki ülkemizde fikirleri, ilkeler ve olaylar üzerinden tartışmak çok zor. Çoğunluk, yazılanları üstünkörü okuyup kafasından atamadığı soruyu soruyor: “Bunu yazanın yazdığından menfaati ne?”

Öncelikle belirteyim ki menfaat penceresinden bakan beni anlayamaz. Böyle olanlar yazının devamını okumasın.

************************************

Ben Kim Oluyorum?

Kendimden bahsetmek bana çok zor geliyor. Ama bir defalık okuyucularımdan mazur görülmemi dileyerek, “Sen kim oluyorsun?” Sözüyle başlayan cümlelerle beni eleştirenler için birkaç not düşeyim:

Partimizin Genel Başkanı Meral Akşener benim “kardeşim” diye hitap ettiğim, ailecek görüştüğüm yaklaşık 35 yıllık dostum. Genel Başkan’ın ağabeyi Nihat Gürer ve eşi Tuncer Akşener’in kurucusu olduğu ve içinde hep beraber yetiştiğimiz Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın 7 yıl Başkanlığını yaptım. Bu görevim esnasında en büyük desteği merhum Nihat Ağabey’den aldım.

Benim İYİ Parti’nin kuruluş sürecinde yaptıklarımı yapmak, yazdıklarımı yazmak ve partinin kurucusu olmak çok riskli bir şeydi.

MHP içinden kopanların arasından Meral Akşener’in liderliğini kabul ettiren Anayasa Referandumu sürecinde yaptığı mitingler oldu. Herkesin korktuğu ve Meral Akşener’in yanında gözükmekten çekindiği bir dönemdi. Parti kurulmamıştı, mitingler STK’lar üzerinden yapılabiliyordu.

Meral Akşener’in memleketinde O’nu toplantıya davet edebilecek bir STK bulunamıyordu. Kocaeli mitinginin sorumluluğunu Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak ben ve ekibim üstlendik. 6 bin kişinin katıldığı bir miting oldu. Mitingi partimizin kurucularından Cumali Durmuş ile birlikte organize ettik. (Kurultayda GİK üyeliğine seçilen Cumali Durmuş arkadaşımızı da kutluyor, görevinde başarılı olmasını diliyorum.)

Partinin kuruluşunda, tüzüğün hazırlanmasında 22 kişilik ekipte yer aldım. Parti programına da fikri destek verdim.

Partimizin 200 kişilik Kurucusundan biri oldum. Merkez Disiplin Kurulu Üyeliği yaptım. Kocaeli’de 4. sıra milletvekili adayı oldum. Halen Kurucular Kurulu üyesiyim. Gazete ve internet sitelerinde yayımlanan köşe yazılarımla partimizin tanıtımına ve sevilmesine katkı sağladım.

“Sen kim oluyorsun da” diye başlayan cümleleri kuranlar zannederim benim parti içindeki olayları eleştirme hakkımın olduğunu ve hatta eleştirmenin benim görevim olduğunu anlamıştır.

Bana haddimi bildirmeye kalkanların hiçbiri Partinin tüzel kişiliğine zarar verecek, Genel Başkanın şahsiyetine leke sürecek söz ve fiiller konusunda benden daha hassas olamaz.

Ama benim ilkem şudur: “Dost acı da olsa doğruyu söylemeli, ancak acı gerçeği bile tatlı ifade etmeli.”

Bazı dostların endişelerini anlıyorum. Zannediyorlar ki benim eleştirilerim Partiye ve Genel Başkana zarar verir. Ben aksi kanaatteyim.

Esas zarar verici olan “tozu halının altına süpürmek”, “kol kırılsa da yen içinde kalsın” diye çabalamaktır.

Parti içi demokrasi uygulamalarını içselleştirmeden, Türkiye’ye demokrasi getirme vaadinize kimse inanmaz.

Bu tür eleştirileri düşmandan duymadan, dosttan duyup gerekli tedbirleri alan liderler başarılı olur.

****************************************

Neden Eleştirdim?

1- İYİ Parti kurultayında eleştirdiğim husus diğer partilerin kongrelerinde yaşanan ve olağan karşılanan taktik ve ayak oyunlarından sadece biri. “Biz İYİ Parti’yiz diğerlerinden farklıyız” diyorsak bunları normal karşılayamayız.

2- Genel Başkan Meral Akşener kurultay öncesi müthiş bir hamle yaptı. Genel İdare Kurulu (GİK) Üyelerinin çarşaf liste ile seçilmesine karar verdi ve yetkisi olduğu halde anahtar liste çıkarmayacağını bildirdi. Tamamen delegelerin iradesini yansıtacak böyle bir seçim Türkiye demokrasisinde bir ilk olacaktı.

Fiilen uygulanabilseydi hem partiye bir ivme kazandıracak ve hem de diğer partiler de bu yöntemi uygulamak zorunda kalacaktı. Bu fırsat heba oldu.

3- Müsavat Dervişoğlu partinin kuruluşunda en büyük emeği olan arkadaşlarımızdandır. Koray Aydın partinin teşkilatlanmasında çok büyük emekleri geçmiş, bu meşakkatli işi yaparken Genel Başkanın da güvenine mazhar olmuş bir şahsiyettir. Benim her iki tecrübeli yöneticimizle de, karşılıklı saygıya dayanan bir ilişkim oldu ve bu iki arkadaşımızın partimize hizmetlerini takdir ediyorum.

Ancak son kurultayda yapılan gizli anahtar liste söylendiği gibi bu iki parti yöneticimizin eseri ise onları eleştirmeme mani olamaz.

4- Eğer bu “gizli anahtar listeyi” yapanlar açık bir anahtar liste çıkarsalardı bu onların hakkıydı. “Genel Merkezin / Genel Başkanın listesi” diye oy istemeselerdi bile kazanma şansları yüksekti.

Tanınmış olmaları ve teşkilat yapısını iyi bilmeleri listedeki birçok kişinin şansını yüksek tutuyordu. Zaten ben dâhil bu listede olmayan diğer adaylar ve bağımsız delegeler de bu listeden birçok aday arkadaşımıza oy verdik.

Anlaşılan “listenin tamamı seçilsin ve bazı isimler asla seçilmesin” kaygısı, “şeytanın bile aklına gelmeyecek” (bu tabir benim değil) böyle bir yöntemin uygulanmasına sebep olmuş.

5- Uygulanan yöntem tüzüğe (hukuka) ve etik kurallara aykırı oldu. Öğrendiğime göre bu operasyon Genel Başkanın bilgisi dışında gerçekleştirilmiş. Genel Başkana saygı duyan herkesin buna itiraz etmesi gerekir.

Biz buna itiraz etmez isek görevimizi yapmamış oluruz. İYİ Parti’nin diğer partilere benzemesini önleyemeyiz.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

İkinci Abdülhâmid ve İslâm Birliği

0

Türk tarihinin en çok tartışılan şahsiyeti, Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır. O’na ‘Göksultan‘ sıfatını yakıştırıp yüceltenler de ‘Kızıl Sultan‘ diyerek aşağılayanlar da hakikat çemberinin dışında kalan çeyrek aydınlardır. O, Osmanlı tarihinin en zor döneminde en üst mevkide görev yapan, dış düşmanlarla mücadele ederken, içteki hainlerin devlete verdiği zararları en aza indirmeye çalışan üstün vasıflı bir devlet adamıydı. İnsan olması sebebiyle elbette hataları vardı. Onları büyüteç altına koyup yansıtırken, başarılarını göz ardı etmek, insafa sığmadığı gibi sağlıklı düşünceyle de bağdaştırılamaz.

Prof. Eraslan eserinin daha başlangıcında bu hakîkatı belirtmekle, yazdıkları hakkında okuyucunun itimadını kazanıyor. Ayrıca ‘Cumhuriyet yönetiminin kurucusu olmasa bile, cesaretle aldığı ve tatbike koyduğu kararlarla Cumhuriyet’in temeli için önemli malzemeler hazırladığını ifade ederek, çok az kişinin söylemeye cesaret edebileceği bir hususu açıklıyor.

Tarih metodolojisini iyi bilen yazar, eserine başlarken ‘devlet siyaseti’ ve ‘İslâm Birliği’ kavramlarını açıklıyor.  Devlet siyaseti; ‘idarecilerin değişmesiyle temel özelliklerini kaybetmeyen, halkın her menfaatini esas alan, bu arada muhakkak ki uygulanabilme özelliği olan siyasettir.’ İslâm birliği ise; ‘devletin gücünün korunması ve geliştirilmesi maksadıyla birbirine dil, ırk, kültür, bazen de coğrafî yakınlık gibi bağlarla birbirine bağlı grupların dayanışmasını kuvvetlendirmek için siyaset ve kültürle alakalı hareketlerde ‘din’ unsuruna yer vermektir.’

Yapacağı incelemenin esaslarını bu şekilde tespit eden Prof. Eraslan, eserinin birinci bölümünde; İslâmcı fikirlerin gelişme döneminde Osmanlı Devleti’ni, devletin İslâmcı politikasını etkileyen gelişmeleri, kronolojik bilgiler dışına çıkarak, tarih felsefesi prensipleriyle tahlil ediyor.

İkinci bölümde gelişmeler bölgeler, ülkeler ve tarihi dönemler itibariyle ele alınıyor.  Üçüncü bölümün başlığı: ‘İkinci Abdülhâmid ve Osmanlı Siyasetinde Yeni Bir dönem: İslamcılık.’ Yeni politikanın belirlenmesinde istilâ edilen yurtlarından kaçarak Osmanlı Devleti’nin merkezine doluşan 1.000.000 Müslüman’ın varlığı dikkate alınmıştır. Bir diğer husus halifelik ve hac gibi konulardır.

Dördüncü bölümde yazar, ‘Osmanlı Devleti’nin Müslüman Vilâyetlerinde İslamcı Siyaseti’ni anlatıyor. Ele alınan vilâyetler ve bölgeler: Hicaz, Basra, Kuveyt, Yemen, Mısır… Beşinci bölümün konusu: Doğu İslâm Ülkeleriyle, Orta Asya ve Güneydoğu Asya ve de Japonya ile Çin Müslümanlarıyla İlişkiler…

‘Netice’ bölümünden özet mahiyetinde satırlar:

Türk devlet telâkkisi ışığında konuyu değerlendirdiğimizde yöneticilerin devleti en geniş hâli ile mevcut her malzemeyi kullanarak yaşatmak anlayışında olduklarını görürüz. Önceleri, devlet Müslim, Gayrimüslim bütün fertleri ile bir bütün olarak yaşatılmak istendi 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bunun mümkün olmadığını gösterdi. Devletin Gayrimüslim unsurları büyük oranda ayrıldılar. Bu sonraki merhalede devletin insanlarını bir arada tutacak yegâne bağ İslâmiyet idi. İslâmiyet her yönü ile ön plana çıkarıldı. Ancak Müslüman Arapların birlikten kopma çabaları, devletin yoluna Türklük ile devam etmesi gereğini gösterdi. Son olarak İkinci Abdülhamid’in İslâmcılığının fanatik, saldırgan, Batı’dan gelen her şeye karşı, kitleleri silahlı direnişe yönelten, sömürge idârelerine karşı savaşmayı tahrik eden bir anlayış olmadığını yineledikten sonra uygulayıcısı hakkında tespitlerde bulunalım: İkinci Abdülhâmid İslâm’a tamamen bigâne, İslâm’ı bir politika aracı gibi kullanıp onu istismar eden bir devlet adamı değildir. O dini ön plana çıkarmasının yanı sıra samîmi olarak gereklerini yerine getiren, dindar, hatta tarikat mensubu bir insandır. Bunun yanında Tanzimat devri aydınlarından ayrı olarak ıslahatların memleketin hakîki şartlarının göz önüne alınarak yapılmasına taraftardı. İkinci Abdülhâmid asırlardır süregelen Türk devlet anlayışının son büyük temsilcilerinden birisi olarak dinden önce devleti gözetmiştir. Devlet olmazsa dini muhafaza etmenin de mümkün olamayacağını idrakle, dini devletin ve milletin yararına kullandığını söylemek mümkündür. İlim ve teknikte çağın çok gerisinde kalındığını anlayarak her şeyi ile Batı’yı taklit etmeyi çâre olarak gören Tanzimat devri aydınlarına mukabil Avrupa’nın sâdece tekniğinin alınmasına taraftar olurken Müslüman Osmanlı kültürünün muhafazasından da vazgeçmemektedir.

Her ne kadar döneminin ağırlıklı siyâseti İslâmcılığın daha 1870’li yılların başında bir ideoloji olarak şekillenmeye başladığını biliyorsak da İslâmcılığı tâkip ederken Osmanlılığı tamamen terk etmemesi, böylece bilhassa Balkanlar’daki hareket alanını korumayı başarması, diğer yandan ilerisi için de devletin özünü teşkil eden Türklüğü gözetmesi, koruması ve güçlenmesine özen gösterebilmesi O’nun büyük devlet adamlığının anlamlı tezâhürleri olsa gerektir.

Erbâbı bilir: Herhangi bir mevzuda en doğru, en kapsamlı bilgiler, tez çalışmalarından elde edilir. Çünkü tez çalışmaları göz nuru, el emeği ve zihin sancılarının ürünüdür. Hazırlayan kişi, akademik kademelerde yükselebilmek için âdetâ canını dişine katarak, gecesini gündüzüne ekleyerek, hocalarının takdirini kazanmanın, zafer belgesini alabilmenin mücâdelesini vermiştir. Bir mânâda meydan savaşına girişmiştir. Bu sebeple meydana getirdiği eser, yapabileceğinin en mükemmelidir.

Cezmi Eraslan’ın çıraklık döneminde hazırladığı doktora tezi, ustalık döneminde, profesör dirâyeti ile gözden geçirilerek yeniden hazırlandığından üstün bir değere sâhiptir.

Sâdece profesyonel tarihçilerin istifade edeceği değil, târih meraklılarının da zevkle okuyabilecekleri bu eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 416 sayfadır. 1. Baskısı 1992, 3. Baskısı 2019 yılında okuyucuya sunulmuştur.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Prof. Dr. Cezmi ERASLAN

1961 yılında Adana’da doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini İstanbul’da yaptı.

1983 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. 1985 yılında Yüksek Lisansını tamamlayarak Araştırma Görevlisi olarak akademik çalışmalarına başladı.

1989 yılında, İngiliz arşiv ve Kütüphânelerinde araştırma yapmak üzere Londra’da bulundu. Nisan 1991’de ‘İkinci Abdülhâmid Devrinde Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği Siyaseti‘ başlığı altındaki tezini vererek ‘Târih Doktoru‘ unvanını aldı.

1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda ‘Yardımcı Doçent‘ kadrosuna tâyin edildi. 1994 yılında ‘Yeni Osmanlılardan Atatürk’e Türk Aydınında Cumhuriyet Düşüncesinin Gelişimi‘ konulu tezi ile Türkiye Cumhuriyeti Târihi Doçenti oldu.

Ekim 1995’te Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Aslî Üyeliği’ne seçildi.

‘Yakın Dönem Türk Düşüncesinde Halkçılık ve Atatürk‘ konulu teziyle 2005 yılında Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda ‘Profesör’ kadrosuna tâyin edildi.

2008-2012 yılları arasında Başbakanlık Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yaptı.

Mart 2013-Ağustos 2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Târihi Enstitüsü Müdürü olarak çalıştı.

Halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Türkiye Cumhurieti Târihi Anabilim Dalı’nda görev yapmaktadır.

İkinci Abdülhâmid, Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, İnkılap Târihi, Türk Demokrasi Tarihi konularında çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezi yönetmiş olan Dr. Eraslan’ın aynı konularda yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunmaktadır.

İngilizce bilen Prof. Dr. Cezmi Eraslan, evli ve bir evlât babasıdır.

 

KUŞBAKIŞI:

DÜŞ KESİĞİ

Güray Süngü’nün Düş Kesiği isimli romanı, bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri ‘güvenlik görevlisi M‘ olarak bulan ‘gereksiz bir yazarın‘ tuhaf ve sarsıcı hikâyesini, incelikle örülmüş bir kurguyla veriyor. 2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülü’ne lâyık görülen Düş Kesiği, hem insanın en temel bilgisinin, hem en temel yanılgısının kendisi hakkında olacağını farklı açılardan bakarak savunuyor; var etmenin sorumluluğuyla, idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına eğiliyor.

12 X 19,5 santim ölçülerinde 416 sayfalık roman, 2018 yılında yayınlandı.

İZ YAYINCILIK:

Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

KARA DURSUN VE DİĞER ANKARA SÖYLENCELERİ:

Söylence; yıllarca önce yaşanmış hâdiselerin kuşaktan kuşağa anlatılan hikâyelerin yazılı metinleridir. ‘efsâne‘ olarak da isimlendirilir.  İsmail Kılıçarslan; 13,5 X 21 santim ölçülerinde 112 sayfalık kitabında insanları merkeze alarak Ankara’nın mahallelerini, gecekondularını,  pavyonlarını anlatıyor.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

SİYÂSETİN USUL VE ESASLARI:

İslâm yönetim anlayışının temelinin Şûra olduğunu ve bir takım kavramların bunu şekillendirdiğini görmekteyiz. Kur’an’ın bir kısım âyetleri siyâset bilim ve onun temel, siyâset ve devlet düzenini kavram ve kurum olarak belirleyen ve çerçevesini bize veren anahtar kavramlarına ilişkindir. Kur’ân-ı Kerîm’in yüzde biri olan altmış civarında âyet siyâsete taalluk etmektedir. Bunlar; Tevhid, itaat, hilâfet, bey’at (veya biat), şûra, emri bil maruf ve nehyi anil münker (iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma), velâyet (dost edinmek, yardım etmek, yetki ve işi alıp yürütmek), emânet, adâlet, mülk ve hükümdür. Bu kavramların açılımı yapıldığında hemen hemen İslam’ın siyâset teorisi ortaya çıkarılmış olur.

Müslüman toplumların siyâsî târihini, çeşitli dönemlerde sergiledikleri siyâset anlayışlarını, İslâm’ın siyâsî teorileri olarak nitelendirmek doğru değildir. Halifelerin yaptıkları, fakihlerin yönetme konusunda söyledikleri içtihada dayanmaktadır. Müslümanlara bırakılan bir meselede yapılacak içtihadın, zaman ve şartların değişimine göre farklılık arzedeceği kesindir. Çünkü her dönem kendi yönetimini kendi şartları içerisinde gerçekleştirmiştir. Kur’ân ve sünnet, yönetenleri ve yönetilenleri de kapsayacak tarzda beşerî ilişkilerin genel, dini ve ahlâkî çerçevesine temas etmiş olmakla birlikte, toplumların yönetim biçimini, bunun ayrıntısını, tarz ve yönetimini belirleme işini toplumsal tercihe bırakmıştır. İslâm ve metot ikiz kardeştir. İslâm asıl olup, metot ise ona giden yollardır ve değişkenlik arz etmektedir. Bir toplumun yapısına uygun olan bir şey, başka bir toplumun yapısına uygun olmayabilir.  ‘Sizden her biri için bir yol ve metod belirledik.’ (Maide: 58) Hedefin aynı olması ille de yöntemin aynı olması anlamına gelmez. Peygamberler tarafından tesis edilen bir hukuk sistemi ve tavsiye edilen hayat biçimi zamanın ihtilaçlarına ve her toplumun kültürel gelişmesine bağlı olarak değişir.

Muhammed Zeki Kurt tarafından hazırlanan eser, 13,5 x 21,5 santim ölçülerinde, 447 sayfadır.

SEBE YAYINLARI:

Bankalar Caddesi 714. Sokak Nu: 28 Batman. Telefon: 0.532-442 99 49

DERKENAR:

OKUMAK, ÇALIŞMAK VE ARAŞTIRMAK HAKKINDA İSTATİSTİK RAKAMLARI

1-OKUMUYORUZ

Aşağıdaki listede Dünyadaki en büyük 10 Kütüphânenin isimleri ve kayıtlı (katolaglanmış) yayın sayıları var…

01-Library of Congress Washington- 150 milyon

02-British Library Londra- 150 milyon

03-New York Halk Kütüphânesi- New York 53,1 milyon

04-Rusya Devlet Kütüphânesi-Moskova 44,4 milyon

05-Rusya Târihal* Kütüphânesi -San Peterburg 36,5 milyon

06-Târihal Diet Kütüphânesi-Tokyo, Kyoto 35,6 milyon

07-Bibliothèque nationale de France – Paris 31 milyon

08-Danimarka Kraliyet Kütüphânesi- Kopenhag 30,2 milyon

09-Çin Târihal Kütüphânesi -Pekin 29 milyon 5,2 milyon

10-Rusya Bilimler Akademisi Kütüphânesi-Sankt Peterburg 26,5 milyon

*Târihal Kütüphâne: ‘Kitapla birlikte yazma belgeleri, dokümanları da bünyesinde bulunduran kütüphâne‘ demek oluyor.

2-BÜTÇELER:

ABD’deki Kongre Kütüphânesinin bütçesi 647 Milyon Dolar… 3624 Çalışanı var… Kaynaklardan 69 milyonu yazma kitap… Türkiye’de Milli Kütüphânede bile bulamayacağınız kitapları orada bulmanız mümkün… Mesela Atatürk ile ilgili farklı 1888 Kitabı, Nazım Hikmet ile ilgili 228 Kitabı, Atsız ile ilgili 36 kitabı bulabilirsiniz.

Pekiyi Türkiye’deki durum ne;

Kültür Bakanlığının 2015 Bütçesİ 1.843.842.910 TL. Yâni Bakanlığın Bütçesi ABD’nin Kongre Kütüphânesinin bütçesinden az…

1121 Halk Kütüphânesinde toplam 17.111.825 yayın var… Yâni tamamı New York Halk Kütüphânesinin 1/3’ünden az..

En Büyük Kütüphânemiz Millî Kütüphâne’deki materyal sayısı ise sâdece 2.947.000 ve bunun 1.439.972 adedi kitap. Kongre Kütüphânesinin 1/50’sinden daha az…

Millî Kütüphân’edeki Yazma Kitap sayısı ise sadece 26.000 yâni, Kongre Kütüphânesinin 1/2000’inde de az…

Üniversite Kütüphanelerinde durum daha vahim… Harward Üniversitesi Kütüphânesinde 16.600.000 materyal var. 15. Yüzyılda kurulmuş İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi de dâhil Türkiye’deki bütün üniversitelerdeki materyallerin toplamı herhalde Harward’a ulaşmaz… Meselâ en zengin Kütüphaneye sahip Boğaziçi Üniversitesi’ndeki materyal sayısı dahi 500.000’in altında…

Şahsî Kütüphanesi olanlar çok az… Bırakın haftada bir kaç kitap okuyanı, ayda, hatta yılda bir kitap okuyan sayısı parmakla sayılacak kadar az… Okuyanlar da, peşin hükmün kurbanı, tek renkli okuyorlar… Hatta bir rengin bir tonunda…

3-İLMÎ ARAŞTIRMA YAPMIYORUZ.

2009 yılı itibarıyla dünyada 1 trilyon 276 milyar Dolar Ar-Ge harcaması yapılmıştır. Bu harcamalarda ilk 7 ülkenin toplam payı %70 civarındadır.

Birinci ABD’nin payı %31 (402 milyar USD), ikinci sıradaki Çin’in payı %12dir (150 milyar USD). Japonya %11’lik (138 milyar USD) ile üçüncü sırada bulunmakta olup bu ülkeyi 83 milyar USD ile Almanya takip etmektedir. Fransa, İngiltere ve Güney Kore 40’ar milyar USD’lik harcama tutarı ile ilk 7 ülke arasında yer almaktadır. Bu ülkelerin gerisinde yer alan Rusya, İtalya, Hindistan, Brezilya, Tayvan ve İspanya’nın Ar-Ge harcamaları ise 20-33 milyar Dolar arasında değişmektedir.

Türkiye’de ise Ar-Ge çalışmalarına yalnızca 8-7 milyar USD ayırabilmektedir. Patent sıralamasında Türkiye’nin adı yok gibidir…

4- ÇALIŞMIYORUZ..

Çalışmadığımızı anlatmaya gerek yok…

Çalışmadığımızı zaten biliyoruz…

İş beğenmiyoruz…

Rahat, emek sarf etmeden çok para kazanabilecek işler peşindeyiz…

Bir işte çalışanların çoğu, mecbur olduğu için çalışıyor… Çoğumuz yaptığımız işi sevmiyor, işimize saygı duymuyoruz..

Şans oyunları dükkânlarının önünde kuyruklar oluşturuyoruz… Çalışmadan, köşeyi dönebilmek için..

Ve daha başka Örnekler;

-Gazete tirajları…

-Tiyatro salon sayıları… Sahnelenen oyunlar…

-Milletlerarası hakemli dergilerde yayınlanan makale sayıları…

Hepsinde dökülüyoruz…

Kısacası;

Okumuyoruz…

Araştırmıyoruz…

Çalışmıyoruz…

Kendimizi yetiştirmiyoruz…

www.egitimpinari.com (Erişim târihi; 28.07.2014)

KISA KISA / KISA KISA…

1-AFORİZMALAR: Franz Kafka – Osman Çakmakçı / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

2-ALTI YAPRAK ÜSTÜ BULUT: Hasan Güven / Yapı Kredi Yayınları

3-BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU’NDA OĞUZ İSYANI: Ergin Ayan / Kitabevi Yayınları-Mehmet Varış

4-UYUMSUZLAR / İNSANLIĞA YÖN VERENLERİN HİKÂYESİ: Şefik Altun. Destek Yayınları, 2019

5-AŞK-I FİNADE: Vedat Yazıcı / Bilgeoğuz Yayınları.

 

 

İYİ Parti GİK Seçimi Hakkında

0

Aslında İYİ Parti GİK seçimi hakkında hiçbir şey yazmayı düşünmüyordum. Çünkü her ne kadar geçtiğimiz yılbaşından hemen sonra üyeliğinden istifa etmiş de olsam hala devam eden duygusal bağlarımdan dolayı İYİ Parti hakkında “ulu orta” olumsuz yorumlar yazmak istemiyorum. Ancak, GİK seçimlerinde adeta bir demokrasi rüzgârı estiği yönünde bir hava estirildiği için bu yazıyı yazmak boynumun borcu oldu. Amacım İYİ Parti’yi eleştirmek değil, sadece gerçek demokrasinin ne olduğunu ve gerçek anlamda demokrasi rüzgârının esmesi için neler yapılması gerektiğini anlatmaktan ibarettir. Eleştirilerim ve çözüm önerilerim İYİ Parti’nin şahsında Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasi partilere yöneliktir.

 

Siyasi Parti Üyeleri Ne İşe Yarar?

 

Evvela, delege sisteminin olduğu yerde demokrasi rüzgârı esemez. Siyasi partilerin her şeyden önce üyelerinin sadece bir sayısal çoğunluk olmadıklarını ve parti yönetiminde söz hakları bulunduğunu, bu söz hakkını da genel merkez yönetimini belirleyen seçimlerde oy kullanarak yerine getirebileceklerini kabul etmeleri lazım.

İngiltere’de Boris Johnson’un Muhafazakâr Parti’nin genel başkanlığına seçildiği olağan üstü genel kurulda 160 bin “ÜYE” oy kullandı. Dikkat edin “DELEGE” değil, “ÜYE”!!

Üye kayıt kampanyası yapan siyasi partilerin kulakları çınlasın. Sadece “çarşaf listeyle” demokrat olunmuyor. Demokrasi bambaşka bir şey.

Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasi partiler, üyelerini sadece sayısal çoğunluktan ibaret görürler. Siyasi parti üyelerinin, parti üst yönetimlerini hatta üst yönetimleri bir kenara bırakın partilerinin il yönetimlerini seçmede bile söz hakları yoktur.

Siyasi parti üyelerinin genel seçimlerde kendi partilerinin milletvekili adaylarını belirleme gibi bir “lüksleri” asla yoktur. Aynı şekilde yerel seçimlerde de belediye başkan ve belediye meclis üyesi adaylarını belirleme gibi bir “lüksleri” de yoktur! Durum böyle olunca siyasi parti üyesi ile herhangi bir siyasi partiye üye olmayan herhangi bir seçmen arasında hiçbir fark kalmamaktadır.

Hâlbuki İYİ Parti’nin tüzüğünde ön seçimlere yer verilmiş ve gerek genel gerekse yerel seçimlerde ön seçim yapılacağı yani parti üyelerine kendi adaylarını belirleme hakkı tanınacağı ifade edilmiştir. Ancak bu önseçim meselesi şimdiye kadar gerçekleştirilen seçimlerde uygulanmadığı gibi “temayül yoklamasına” bile başvurulmamıştır.

O zaman ister istemez şu soruyu soruyoruz. Bu siyasi parti üyeliği ne işe yarar?

 

GİK Adayı Olmak İçin Neden Belli Sayıda Delegenin İmzasını Almak Gerekiyor?

 

İYİ Parti GİK seçimlerinde göze çarpan diğer antidemokratik uygulama ise GİK adayı olabilmek için ya delege olmanız gerekiyor ya da delege değilseniz belli sayıda delegenin imza vererek sizi aday göstermesi gerekiyor. Parti üyelerinin GİK adaylığının bu şekilde zorlaştırılması demokratik asla demokratik uygulama değil. Dolayısıyla daha aday belirleme aşamasında bile demokrasinin en ufak bir esintisi görünmüyor.

 

Katranı ezsek de olmuyor şeker…

 

İYİ Parti GİK toplantısından önce delegelerin cep telefonlarına “110’uncu sıra ile 150’nci sıra arasındaki adaylar için oy kullanılması” yönünde mesaj gittiği ve yine oy pusulasında adayların sıralamasının da buna göre yapıldığı görünüyor. Bu şekilde bir sıralama yapılması ve delegenin belli bir sıra grubu içerisindeki adaylara oy vermeleri yönünde telkin edilmeleri de çarşaf liste sisteminin fiilen uygulanmaması, tam tersine fiilen blok listenin oylanması sonuçlarını doğurduğundan demokratik teamüllere aykırı bir durum meydana gelmiştir.

Sonuç olarak İYİ Parti GİK seçimlerine bırakın demokrasi rüzgârını, demokrasinin hafif bir esintisi bile uğramamıştır. Ne diyebiliriz ki, katranı ezsek de olmuyor şeker…

 

 

Daha İyileri Olmak Zorunda!

0

Hayatımıza şekil veren dönemeçler vardır, bu dönemeçlerde direksiyonu kırmaya karar verdiğimiz kavşak hangi diyara varacağımızı ve nasıl varacağımızı belirler. İşte son günlerde böyle bir kararı vermekle meşguldüm. Malumunuz üniversite sınavına bu sene girdim, tercihlerimi yapma vakti gelmişti. Bazı konularda haddinden fazla detaycı olabiliyorum bu kararı verirken de çok titizlendim. Bu yüzden yazılarıma 12 günlük kısa bir mola vermem gerekti. Tercihlerimi yaptım, yeniden karşınızdayım…

Tabii bu 12 günde kafamı tercihlere versem de hayat akıp gitmeye devam etti. Dört gözle beklediğimiz İYİ Parti 4. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti mesela. Kentimde kurucu üyelerinden olduğum ve Kocaeli’de bu zamana kadar oluşmuş tüm gençlik kolları il yönetimlerinde görev aldığım, şimdi de gençlik kolları il başkan yardımcılığını yürüttüğüm partim için bu kurultayı imtihan olarak değerlendiriyordum.

Malumunuz ilk günden beri İYİ Parti’nin hedeflerinin başında Türkiye’de mumla aranan özgürlük ortamının yeniden hakim kılmak vardı. Vardı ama İYİ Parti teşkilatlanmaya, partinin işleyişini sağlıklı hale getirmeye zaman bulamadan kendisini seçimlerin içinde buldu. Kurulduktan 5 ay sonra gelen genel seçim kararı, genel seçimden hemen 6 ay sonra gelen mahalli idareler seçimleri derken teşkilat mensupları sudan çıkmış balığa döndüler. Tabii bu cendere döneminde uzun uzun istişareler yapılabilecek bir ortamdan bahsetmek mümkün değildi. Bu yüzden genel merkezden gelen keskin atamaları gördük, bu yüzden genel başkan tarafından yazılan milletvekili listelerini, genel idare kurulu listelerini gördük.

Millet İttifakı çatısı altında CHP’yle beraber son seçimin galip partilerinden sayılsak da ben seçimden sonra konuştuğum her yerde partide değişikliğin elzem olduğunu dile getirdim. Partide acilen kongreler döneminin başlaması gerektiğini, çarşaf liste usulüne göre de yeni bir genel idare kurulu oluşturulması gerektiğini ifade ettim. Ettim çünkü seçim dönemlerinde enerjiyi kaybetmemek ve bölünmelerden uzak durmak için askıya alınması mecbur kalınan parti içi demokrasi ilkesini vakit kaybetmeden uygulamaya geçirmemiz gerekiyordu. Yoksa delege imzasından kaçanlardan, tek bir makamla memleketi yönetmek isteyenlerden pek farkımız kalmayacaktı. Yoksa ‘‘az olsun ama bizim olsun” mantığından sıyrılamayacaktık.

Parti içi demokrasi konusunda kaygılarım artmaya başlarken, genel idare kurulu seçiminin çarşaf liste usulüyle yapılmasına karar verildi. Bu karar benim ve binlerce partilinin yüreğine su serpti. Bu olgunluğu gösteren genel başkanımıza, genel başkan yardımcılarımıza ve önceki dönem genel idare kurulumuza teşekkür ediyorum. İYİ Parti’nin 4.Olağanüstü Kurultayı son yıllarda siyasetimizde sık görmediğimiz demokratik olgunlukla gerçekleşti. Yüzlerce isim GİK üyeliğine aday oldu ve bu hizmet yarışında delegelerimizin oylarıyla GİK’in 50 üyesi seçilmiş oldu. Kurultayımız mevcut siyasi konjonktürde yapılan en demokratik kurultaylardan biri oldu. Delegelere genel merkez yönetimini doğrudan şekillendirme hakkı tanındı. Bazı aksaklıklar olsa da 2 senedir blok listeyle GİK belirlemiş partimizde parti içi demokrasi konusunda bir milat yaşandı. Bu kurultay İYİ Parti’nin demokratikleşerek yürüyeceğini gösterdi ve köprünün başını tuttu. Daha iyileri olacak, olmalı, olmak zorunda!

Daha iyileri olmak zorunda çünkü İYİ Parti her bireyin kendisine ait değerler bulabileceği merkez hat olmak için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti kafalara vura vura yönetmeye kalkanlara inat, işlerin istişare ederek, yetkiyi paylaşarak yapılabileceğini göstermek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti liyakati çamurlu yollara paspas edenlere inat, liyakatten asla taviz vermemek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti özgür yarınları inşa etmek için, özgürlüğü geri getirmek için yola çıktı. Olmak zorunda çünkü İYİ Parti yepyeni bir anlayışı siyasetimize kazandırmak için yola çıktı, eskimiş siyaseti yeni bir çatı altında sürdürmek için değil.

Daha iyileri olacak, olmalı, olmak zorunda!

 

 

KKTC Cumhurbaşkanından Ters Köşe!

Geçtiğimiz yıl Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sona eren Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlayabilmesi için her iki tarafı temsil eden liderler 09 Ağustos 2019 Cuma günü yeniden bir araya gelecek. Ancak bu ikili görüşme öncesinde KKTC Cumhurbaşkanı S. Akıncı, Rum resmi haber ajansı CNA’ya yapmış olduğu açıklamalarıyla; KKTC’de göreve yeni gelen hükümete adeta ters köşe yapmıştır!

Çünkü Sn. Akıncı Rum basınına vermiş olduğu demeçte:

Adada müzakerelerin yeniden başlayabilmesi için Rum tarafının durdurmasını şart koştuğu Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’ye ait münhasır ekonomik bölgelerde Türkiye’nin yapmış olduğu sondaj çalışmalarına ”moratoryum” (bir süreliğine erteleme) uygulanmasını, ayrıca 45 yıl sonra Maraş’ın açılması yönünde adım atan, envanter çalışmalarını başlatan yeni hükümetin, bu konuyla ilgili BM kararları çerçevesinde davranması yönünde görüş bildirmiştir…

Ama buna karşılık, Sn. Akıncı’nın ortaya atmış olduğu bu fikirleri  ”hükümet olarak asla kabul etmeyiz” diyen KKTC Hükümeti Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sn. Kudret Özersay’dan da uyarıcı bir yanıt gelmiştir.

Aslında göreve geldiği günden beri taraflar arası müzakerelerde:

.  Rum tarafının yıllardan beri adada istemediği Türkiye’nin garantörlüğünü,

. Türk askerinin adadaki varlığını,

. Toprak paylaşımı gibi çok önemli konuları dahi sanki halkının onayı varmış gibi görüşme masasına taşıyan,

. Adadaki çözümün ancak ”Birleşik Kıbrıs ” çatısında olabileceğini, federasyondan başka hiçbir çözümün kalıcı olamayacağını, hele ki ”İki ayrı devletli çözümün halkı aldatmak olduğunu” ifade eden Sn. Akıncı’nın:

9 Ağustos öncesinde Rum basınına yapmış olduğu açıklamaların, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmediği çok açıktır.

KKTC’de Cumhurbaşkanı ile yeni kurulan hükümet arasındaki bu görüş ayrılığı ilk kez yaşanmamaktadır! Kaldı ki, daha önceki hükümetler döneminde de müzakerelerin konu başlıklarında Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında görüş ayrılıkları olmuştur.

Ancak bu dönemde böylesine hayati öneme haiz konular gündemde, Doğu Akdeniz’de giderek tırmanan kritik bir süreç yaşanırken; müzakerelere kaldığı yerden başlayalım ama bu başlangıç, Rum tarafının isteklerine uygun olsun demek ne kadar doğrudur?

KKTC’de gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse Hükümet kanadının çözüm sürecinde uyum içinde çalışması, hele ki böylesine önemli konularda aynı doğruları savunması önemli değil midir?

Sn. Akıncı; Rum basınına yapmış olduğu açıklamalarıyla ortaya koyduğu fikirlerden Maraş’ın açılmasının ancak BM tavsiye kararına uyulması ile mümkün olabileceğinin Rum tarafının görüşleriyle tıpa tıp aynı olduğunu, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarında ”moratoryum” ilanını gündeme getiren Sn. Akıncı, bugüne değin bölge ve bölge dışındaki ülkelerle enerji anlaşmaları yapan Rum tarafının; Türkiye sondaj çalışmalarını durdurur ise müzakereler başlayabilir görüşünde olduğunu bilmemekte midir?

KKTC Cumhurbaşkanının 09 Ağustos 2019 Cuma günü Rum lideri Anastasiadis’le yapacağı görüşme öncesinde ortaya koyduğu fikirler, KKTC Hükümeti için tam bir ters köşe olmuş, her iki makam arasında derin bir görüş ayrılığı olduğunu da ortaya koymuştur!

İşte tam da bu noktada KKTC hükümetinin yapması gereken şey, referanduma giderek Kıbrıs Türk Halkının görüşüne başvurmaktır.

Bu referandumda;  yıllardan beri taraflar arasında süregelen müzakerelerin devam edip etmemesini, Rumlarla bir arada yaşanıp yaşanamayacağını, Maraş bölgesinin geleceğinin BM tavsiye kararına göre mi, yoksa KKTC Hükümetinin alacağı karara göre mi açılması gerektiğini, Doğu Akdeniz’de KKTC adına sondaj çalışmaları yapan Türkiye’nin bu çalışmalara devam edip etmeyeceğinin Kıbrıs Türk Halkına sorulması en doğru olanıdır.

Adada yaşanan bu yeni gelişmeler ışığında Türkiye’nin ortaya koyacağı tavır, Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarının müzakereler sürecine etki edip etmediği yönünde yapacağı açıklamalar, Maraş konusundaki görüşleri, Kıbrıs konusunun geleceği açısından önemlidir.

Ancak unutulmasın ki, Kıbrıs adasında ve Doğu Akdeniz’de Türk Milletinin ve Kıbrıs Türk Halkının bölgesel, yasal hak ve menfaatlerinin korunup kollanması çok daha önemlidir.

 

 

İYİ Parti’nin Demokrasi Sınavı

İYİ Parti’nin 4. Olağanüstü Kurultayında, yepyeni bir demokrasi penceresi açılması söz konusu idi.

Genel Başkan Meral Akşener kurultayda Genel İdare Kurulu üyelerinin seçiminde çarşaf liste uygulamasının yapılmasını istedi.

Akşener, parti içi demokrasi konusundaki samimiyetini, hiçbir şekilde kendisi blok veya anahtar liste çıkarma yetkisini kullanmayacağını vurgulayarak ifade etti.

“Tanıştırayım bunun adı Demokrasi”, “Artık irade delegenin” dedi. “Han sustu, töre konuşsun” diyerek, “başkan sustu, hukuk konuşsun” mesajını verdi.

Bir önceki yazımda şöyle demiştim:

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener bu hamlesiyle “doğru işi yaptı.” Çoğu partilinin endişe ile beklediği kurultayın bir şölen havasında geçmesinin yolunu açtı.

İşi doğru yapmak (düzgün bir kurultay yapmak) “yöneticilik” özelliğidir.

Doğru işi yapmak (Kurultayın partinin gelişmesine hizmet edecek şekilde yapılması) bir “liderlik” vasfıdır.

Evet kurultay için doğru karar verilmişti. Partinin gelişmesine, birlik beraberliğine katkı verebilecek, Türkiye’de diğer partilere de emsal gösterilebilecek bir cesur karar alındı.

Fakat uygulama aşamasında görevi “işi doğru yapmak” olan yöneticiler görevlerini iyi ve doğru yapmadılar.

Şölen havasında başlayan kurultay çoğunluğun hayal kırıklığıyla sonuçlandı.

********************************

Hukuka Karşı Hile

İYİ Parti Tüzüğüne göre, adaylık listesi başvuru sırasına göre yapılabiliyordu. Bu usulün kargaşa yaratabileceği görüldüğünden, içinde hukukçuların da olduğu, yaklaşık 30 kişi bir önerge verdi. Aday isimlerinin harf sırasına göre ve kurayla çekilecek harften başlamak üzere sıralanmasını istedi.

Hukukçu olmayan Divan Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bu teklif tüzüğün 42. Maddesine aykırıdır, sıralamanın başvuru sırasına göre olması gerekir” diyerek oylattırmadı.

İlk önce kadın adayların başvurusu alındı. 80 civarında kadın adaydan sonra başvuruda bulunan ilk on kişiden biri de bendim. Ama liste açıklandığında gördüm ki benim sıram 191 olmuş.

Sonra bir rivayet dilden dile dolaşmaya başladı. Partinin Teşkilatlardan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın ile başlayan 110. Sıradan 150. Sıraya kadar olan kısım bir anahtar liste olarak hazırlanmış. Belirli kişilerin telefonlarına gelen mesajlarda da bu aradaki adayların işaretlenmesi talimatı verilmiş.

Talimata uyan delegelerin 240 kişilik listeden, bu aradakileri tercih ederek oy kullanması sonucu çarşafın içine gizlenmiş anahtar listedeki 42 kişinin tamamı GİK üyesi olarak seçildi.

Elbette seçilenlerin çoğu parti için önemli kişilerdi. Listenin önemli bir kısmı dürüst ve usule uygun bir seçimle de kazanabilirdi. Ama böylesine hukuku zorlayarak yapılan “kurnazlık” eseri seçilmeleri onlar için de bir leke oluşturdu.

En önemlisi Genel Başkanın yaratmaya çalıştığı demokrasi rüzgârını kesti.

“Bu operasyon Genel Başkanın bilgisi ve izni olmadan yapılamaz” diye düşünenler var.

“Genel Başkana rağmen yapılmışsa bu bir liderlik zafiyetidir” diye düşünenler de.

Bu operasyon her iki düşüncede olanların içinde Genel Başkan’a karşı bir güvensizlik duygusu yarattı.

Böyle bir “Pirus zaferi” (yani yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer) için değer miydi?

********************************

Çift Liste ve Bağımsız Adaylar

Bu arada mevcut yönetimi eleştiren muhalif bir grup da anahtar liste çıkarmıştı. Bu listede de parti içinde tanınmış önemli ve değerli isimler vardı.

Oylamalar başlamadan seçimin iki liste arasında geçeceği anlaşıldı. Bu yüzden bağımsız hareket eden, bu gruplara dâhil olmayan adayların seçilme şansı sıfıra yakın hale geldi.

Bu şartlarda kamuoyunun çok yakından tanıdığı Aytun Çıray, Yavuz Ağıralioğlu gibi birkaç isim dışında listelerin dışından seçilebilen olmadı, zaten olamazdı.

Ben de bu gruplardan birine dâhil olabilecekken, parti içi hizipleşmeyi tehlikeli bulduğum için beni tanıyanlardan sadece şahsım için oy istedim.

Kocaeli’den altı aday vardı. Bir aday (Cumali Durmuş) gizlenmiş anahtar listede olduğu için seçildi. İki aday (Zekai Kahyaoğlu ve Harun Demirkaya) diğer anahtar listede yer aldılar. Ben dâhil üç aday da (Ruhittin Sönmez, Dicle Akın, Turgut Karagöz) bağımsız olarak yarıştık.

240 kişilik listede bağımsız adayların isimlerini arayıp bulup işaretleme zorluğuna karşılık, anahtar listedekiler kolayca kendilerini yönlendirenlerin verdiği anahtara göre işaretleyerek oy kullandı. (Ben de çok şükür ki, bu şartlarda bile mahçup olmayacağım bir miktar oy aldım.)

Denilebilir ki, “kabine girince herkes hür iradesiyle oyunu kullandı. İsteseler bu 42 kişi yerine başkalarını da işaretleyebilirlerdi.”

Madem böyleydi de, Genel Başkanın demokrasi vurgusuna leke sürmek pahasına, bu tüzüğe/ hukuka aykırı şark kurnazlığı niye yapıldı?

Bu uygulamanın adayların eşit şartlarda yarışmasının önünde önemli bir engel oluşturduğu açıktır.

********************************

Asker Delege veya Biat Kültürü

Beni kurultayda en çok üzen kendi iradesini birilerine devretmiş yani başkalarında eleştirdiğimiz biat kültürü ile yetişmiş delegelerin varlığıdır.

Çarşaf liste isteyen İYİ Parti delegelerini, kendi irade ve yetkilerini Mustafa Kemal Paşa’ya bile devretmekte çok hasis davranan İlk Meclis üyelerine benzetmiştim.

Maalesef mevcut delegenin yaklaşık yarısının “asker delege” veya bir başka ifadeyle birilerinden aldığı talimatla oy veren delegeler olduğu anlaşıldı. Bunlar “kendi listelerine” firesiz oy verdiler.

Bağımsız delegeler ise emirle değil, kendi iradeleri ve vicdanlarıyla tercih yaptılar. 240 kişilik listenin içinden, içlerine sinen adayları araştırarak oy verdi. Bu delegeler her iki listede olanlara da, olmayanlara da oy verdi ve oylar dağıldı. Bu yüzden birkaç kişi hariç bağımsız adaylar seçilecek kadar oy toplayamadı.

Bu kadar asker delegeyi sistemin içine kim yerleştirdiyse partiye en büyük kötülüğü yapmıştır. Zira bu yapılan İYİ Parti’yi diğer partilerden ayıran cevheri küle döndürmek demektir.

Bütün bunlara rağmen İYİ Parti Kurultayı diğer partilerde gördüğümüzden daha kötü değildi. Ancak beklediğimiz sıçramayı yapmak için kurultay öncesi yaratılan fırsat heba edildi. Yazık oldu..

Şimdi merak edilen husus böyle bir altın fırsatı küle çevirenlere karşı Genel Başkan’ın tavrının nasıl olacağı? Bu tavır Meral Akşener için yine bir liderlik sınavı olacak.

 

 

Misafir, Ev Sahibi, Hakkaniyet, Dar-ül Fena

0

Karayolları, dedemizden kalan tarlayı istimlâk etmiş, yol yapacakmış. Mahkeme aracılığı ile gönderilen,  çok sayıda evrakın yer aldığı zarfın içinden çıkan üst yazıda mahkeme günü belirtilmiş ve uzlaşmaya davet edilmişiz. Listede belirtilen mirasçıların yarısını tanımıyorum; sanırım her biri, birkaç nesil öncesinden akrabamız. Tanıdıklarımdan ikisi, uzlaşmaya gidip gitmeyeceğimi ve mahkemede nasıl bir tavır alacağımı sordu. Kendilerine; “Bakın, bu yerlerin hiçbirinde bizim emeğimiz yok. Bu toprakları gidip işletecek de değiliz. İstimlâk edilmesiydi belki buralardan haberimiz de olmayacaktı. Devlet de burada insanlar faydalansın diye yol yapıyor. Bu yoldan herkesle birlikte ben de yararlanacağım. Devletin belirlediği istimlâk bedeline itiraz etmenin, aç gözlük yaparak daha fazla bedel talep etmenin doğru ve bunun bir hak edilmişlik olmadığını düşünüyorum. Emek vererek kazandığımız bir mülk ve değer de düşük olsaydı, birileri buradan gelir elde etseydi itiraz edebilirdik. Yapılacak şey, devletin belirlediği kıymeti almak ve ölmüşlerimize ihlasla dua etmektir.”

“Ölüm hak, miras helaldir.” sözü, miras üzerinde kavganın gereğini değil, mirasın meşruluğunu anlatır. Anne babamızı biz seçmedik, doğduğumuz topraklar da bizim tercihimiz değildi. Doğmadan önce ebeveynimizin servetini, vatan coğrafyasının güzelliğini bilmiyorduk. Doğduk, öğrendik; yapılması gereken, hukukun miras diye tanımladığı ikramları için ölenlerimize teşekkür ve dua etmektir.

Hediyelerini aldık, kullandık; biz de bizden sonraki nesle devredeceğiz. Bu serüven böyle devam edecek.

Her ikram fanidir, geçicidir, dünya da böyle. Hava, su, toprak, güneş; yer altı ve üstü bütün zenginlikler, bir ikramdır, bir lütuftur. Bunlardan faydalanıp dar-ül fenadan dar-ül bekaya göç edeceğiz. Hiçbirinin teşekkülüne emek vermedik; o halde bunlar için kavga edilir mi? Kendisi de insanoğlu gibi sınırlı ömre sahip dünyanın altındaki ve üstündeki bütün değerler, zenginlikler, ikramlar; bu mekâna ayak basan herkesin hakkıdır. Herkes, dünya arsasının hissedarıdır. Dünya mekânı, tarih ve uygarlık gibi insanlığın ortak mirasıdır. Dünyaya gelen her birey, diğer bireylerin de hak sahibi olduğunu inkâr etmeden, imkânları ölçüsünde bu mirastan faydalanır.

Yaşama hakkı kutsaldır, yok edilemez. Birilerinin çıkıp “Bu topraklar yalnız benimdir, buraya kimse gelemez, ayak basamaz.” demesi insanlık fıtratına da onuruna da doğal hukuka da aykırıdır. Bu manada dünyada bir trajediye dönüşen mültecilik hakkı, bir mukimlik hakkından daha az; hukuku, daha zayıf olamaz. Yaşama hakkı, bize aynı zamanda dünya coğrafyasında yaşamak istediğimiz yeri tercih hakkı da verir.

Bu hak, “Dağdan gelenin bağdakini kovması”nı gerektirmez. Bağda yaşayanın, dağdan gelene göre mutlaka rüçhaniyeti vardır. Misafir, ev sahibinin kurallarına uyar. Yaşadığı yere emek vermiş ve orayı miras almış olmak, kişilere veya toplumlara kural koyma, mekânı kullanma önceliği ve yönetme hakkı verir. Bu hak, bir zulüm değil, düzenin ve huzurun sağlanması adına olması gereken statüdür.

Anne, çocuğuna bir elma verir, çocuk sevinir; ikinci elmayı verir, çocuğun sevinci artar. Beşinci elmadan sonra anne, çocuğundan bir elma ister, çocuk nazlanmadan verir. Dördüncü elmayı annesine nazlanarak verir. Üçüncü elmadan sonra çocuk, annesinin isteğine itiraz eder, ona karşı hırçınlaşır. Daha önce hiç elması olmayan çocuk, elindeki iki elmayı korumak için saldırgan kaplana dönüşür.

Dünya egemenlerinin, mültecilere karşı takındığı canavarlık pozisyonunu kabullenemiyorum, insan ahlakına yakıştıramıyorum. Atalarının veya kendilerinin gasp ettiği zenginlikleri koruma adına, doğal yaşama hakkına sahip insanlara karşı gösterdikleri zalimce tavır, bir insanlık utancıdır, insanlık onurunun ayaklar altına alınmasıdır. Batı medeniyetinin müntesipleri tarihin her döneminde bu utancın örnekleri vermiştir. Suriye mültecileri konusunda Batı’nın gösterdiği samimiyetsiz, yüzsüz, zalimce tavır; var olduğu söylenen yüksek medeniyetin(!) iflasıdır. Beyaz Adam; Kızılderilileri yok etti, siyahları köleleştirdi, sarı ırkı sömürdü; insanlığın yüzkarası olmayı sürdürüyor.

Ülkemizde son zamanlarda Suriyeli mültecilerle ilgili estirilen rüzgâr, bir medeniyetin inşasına şahitlik etmiş bu coğrafyaya uygun değil. Bu coğrafya, bir ihya, inşa coğrafyasıdır. “Def ol, evine git, orada öl.” gibi itici, ötekileştirici sözler, bize hiç yakışmaz, tarihe kaydedilecek bir utanç vesikası olur. Bir zamanlar aynı vatanın saygın paydaşları olarak sulh içinde yaşadığımız bu insanlara ev sahipliği yapmak, onlara misafir hak ve huzuru sağlamak; dedelerimizin bize bıraktığı hem ikramdır hem görevdir.

Algılarla yönetilen, düşündürülen bir zamanda yaşıyoruz. Algı yöneticileri, art niyetli. Düşünme tembelliğimiz, kritik yapma eksikliğimiz, bizi algı yöneticilerinin piyonu yapıyor. Ülkemizde her zaman kötü olaylar yaşandı, ekonomik krizler oldu. Suriyeli mültecilerin karıştığı birkaç hadiseden hareketle son zamanlarda yaşanan kötü olayların, ekonomik krizlerin faturası; mağdur ve muzlum bu insanlara çıkarılmaya başlandı. Benim gözlemlerim, bu söylentilerle hiç de uyuşmuyor. Algı mühendislerinin çıkardıkları fitnelere inanmak, yaygaracıların piyonu olmak; bu insanlara haksızlık, biz torunlarına insan onuruna uygun tarih bırakan dedelerimize saygısızlıktır.

Her farklılık; bir harekettir, zenginliktir. Hareket, berekettir. Kendinden emin olmayan insanlar ve toplumlar, farklılıklardan korkarlar. Kuruculuk vasfıyla tarihte yerini almış milletimiz; kucaklayıcı, kollayıcı, kuşatıcı olmak zorundadır. Veren el, alan elden üstündür, itibarlıdır. Biz hep “baba millet” olduk, birkaç şaklabanın, ırkçının tahrikiyle bundan vazgeçecek değiliz.

Doğal hukuk, ölçümüz; tarih, öğretmenimiz; iman, gücümüz; algı üretenler, yalancımız olursa sıkıntı kalmaz; taraflar birbirine karşı yük olmak yerine yük alan olur.

Ayrılıkta zahmet, paylaşmada rahmet vardır. Bu dünya kimseye kalmaz!

 

 

Kendi Dilimizde Dini Anlama ve Anlatma!

0

Geçenlerde  dostlarla oturduk sohbet ediyorduk. Namazda İmam Efendi uzun bir sure okumuştu, sanki bitmeyecekmiş gibi geldi. Hoca güzel okuyordu, sesi normaldi. Hepimiz eğitimli kişilerdik. İçimizde mühendis, Doktor, Öğretmenler vardı. Bu arkadaşları tanıdım tanıyalı da hepsi dini bütün arkadaşlardı. Sordum; Hocanın okuduğu uzun sureden ne anladınız, ne anlatmak istedi? Arkadaşlar da bende net ve tam anlamı ifade edemedik.Arkadaşın biri; ama hocanın sesi güzeldi, dedi. Eve geldim, bu durum benim kafamı çok kurcaladı.

Hani hoca bir camide yanık sesi ile bir sure okurken, cemaatte ağlarken, bir ileri gelen komutan namaz çıkışı İmama sordu:

– Okuduğun surenin anlamı neydi de bu cemaat ağlıyordu?

İmam efendi: Efendim o surenin anlamı, bitkilerin bakım, büyümesi vs ile ilgiliydi.

Komutan: -Peki o insanlar niçin ağlıyordu?

İmam: -Zannederim sesimden etkilenmiş olmalılar, demiş.

Komutan: Yani bir şey anladıklarından değil.

İmam: Komutanım siz bir şey anladınız mı?

Komutan: Hayır, ama sesin ve makamın etkileyici idi…

İşte ülkemizde dini anlama bu, arkadaşlar.

Geçmişlerimizin binde biri belki İslamı gerçek manada kendi becerileri yada aldıkları özel derslerle öğrenmiş olabilirler,bizlerde dahil.

Gerisi çeyrek olmayan bir İslam bilinci ile hayatlarını yaşamışlardır.

Suç Kimin: Suç; kendi dilimizle İslamı bize öğretmek istemeyen zevat, onlara çanak tutan yetkililerimizdedir.

Özellikle Yavuz Sultan Selimin, Mısır, Mekke, Medine Fethi dönüşü İstanbul’a getirdiği 2000 civarındaki, okumuş, Arap kültürünü İslam diye Türklere dayatan sözde ilim adamları, özellikle din bilimleri ile ilgili olan Ebussuut Efendi ve avaneleridir.

Cehalet devam ediyor!!!

Çünkü birileri para kazanıyor ve asırlardır bu çarpıklık devam ediyor ve edeceğe benzemektedir!

Diyanet, geçenlerde  23 dilde  Kur’an-ı  Kerim bastırmış. Güzelde  içlerinde yine Türkçe basım yok!  Yani  Türkçe  Kur’an  basmak, yazmak   günah mı da  basılmıyor? Diğer dillerde nasıl basılıyor? Bunu  birileri çıkıp anlatsa da aydınlansak!

İslamı anlamak için Atatürk, ilk Türkçe Kur’an meali yazdırttığında, Atatürk’e yapılan saldırıları az çok duymuşsunuzdur. Atatürk’e şimdi hala birileri hakaretler yağdırırken, bu cahil insanlarımızı kandırıp yolan uyanıkların Atatürk’e niçin saldırdığını anlamak zor olmasa gerek! Mide ağrısına nuska yazıp para alan hokkabazları düşünürseniz, ülkemizin hala ne halde olduğunu anlayıp görebilirsiniz! Oysa herkes Kur’an’ın ne anlattığını kendi dilinde anlasa, milleti yolan bu üçkağıtçılara meydan kalmaz. Halkımızın dini inançlarını istismar edip bu insanların sırtından da birileri bedavadan para kazanmaz!

Bugün ülkemizde yüz küsur Tarikat vardır, hepside birbiri aleyhindedir. Gün geçtikçe iktidarlardan yüz bulan bu tarikatlar kafalarına göre, çıkarları doğrultusunda uydurulmuş bir din anlatmaktadırlar. Ve bu tarikatlara gün geçtikçe giden insan ve çocuk sayısı fazlalaşmaktadır. Kontrolsüz bir eğitim-öğretim resmen ülkemizi avuç içine almaktadır. Örneğin; birilerinden her istediklerini alıp, sonrada ülkenin başına dert açanlar vardı ya, şimdi de başkaları sıraya girdi biline! Ama bunlardan pkk ile ve sınırda çatışan kimse yok. Ölenlerimiz ise belli, hep fakir halkımızın vatan ve millet sevdalısı çocukları değil mi?

Saygılarımla…

 

 

Âşık – Mâşûk (1)

0

İnsan; gizli, kusursuz bir mükemmellik karşısındadır.

Bu gizli, kusursuz mükemmelliğe karşı takdir edici makamındadır. Beğenici mevkiindedir. ‘Maşallah’ deyip seyredenler zümresindendir.

İnsan had ve hesaba gelmez, benzersiz mücevher kıymetinde olan çeşit çeşit, içiçe geçmiş sergiler karşısındadır.

Sayısız, değişik biçimlerde rengârenk cansızlardan meydana gelen sergiler.

Binlerce büyüklü küçüklü, dallı budaklı, gövdeli, renk renk, şekil şekil, binbir çiçeklerden oluşan bitkilerden sergiler.

Hesaba kitaba gelmez, cana yakın ve cana uzak, göz alıcı desenlerle donatılmış hadsiz hayvanlardan ibaret sergiler.

İşte bu sergi ve fuarlar karşısında insana şeref tribününde yer verilmiştir.

Bütün yaratılmışlar onun önünde resmigeçit hâlindedirler.

Gün gün, ay ay, mevsim be mevsim resmigeçit yapmaktadırlar.

İnsan; çeşit çeşit sofralar başında oturtulmuş aziz bir misafirdir, mükerrem bir yolcudur. Baştacı edilmiş vekildir. Ki bu vekil “Vekil, asıl gibidir.” hükmüyle de taçlandırılmıştır.

İnsan; aynı zamanda misilsiz, benzersiz manevî güzellikler karşısındadır. Tüm yaratılmışların teşkil ettiği kelimelerden fışkıran binbir anlam ve mânâ güzellikleri karşısındadır.

Bakarken yok sanılan ancak görünce farkına varılan zâhiren gizli, lâtif, hoş güzellikler karşısındadır.

İnsan insana hayret veren mükemmellikler, mânevî güzellikler karşısındadır.

Kısaca insan; mâhir, usta, eşsiz bir sanatkârın şâheserleri karşısındadır.

Kısaca insan; benzersiz, örneksiz bir şekilde ortaya konmuş; çok içerikli, çok kapsamlı, çok çeşitli, çok san’atlı eserler karşısındadır.

Hasılı kelâm insan; güzel mi güzel, iç içe geçmiş, birbirine sarılmış gül goncası misali yapıtlar karşısındadır.

Bu büyüleyici güzellikler karşısında ise dili tutulmuş lâl olmuştur âdeta.

Güzellikler, mükemmellikler karşısında sermest hâldedir. Başı hoş durumdadır. Manevî mestlik şarabını içerek sanki kendinden geçmiş bir hâldedir.

Karşısına konulan, gözleri önüne serilen tüm güzellikler, tüm mükemmellikler; kulaklarına ulaştırılan bütün sesler, bütün nağmeler hep insan içindir.

His ve duygularını harekete geçiren, uyaran herşey; mâna yüklü kelime, satır ve sayfalar hükmündedir. İnsandan okunmayı bekliyor. İnsandan anlaşılmayı istiyor. İnsandan anlamını bulup çıkarmasını arzuluyor.

Yazana işaret ediyor. Yazana götürüyor insanı. Yazanın huzuruna çıkarıyor.

Âşık olan insanı Mâşûku / âşık olduğu Rabbinin katına yükseltiyor.

Ve şu gerçek açık seçik mâlûm oluyor:

 

Varlık âlemi kitab

Yazanı o güzel Rab

Okuyucusu insan

Bunun sonucu hesab

 

İşte böyle bir Rab, bu kadar mahlûkat arasında sadece insan için görünmek ve görmek istiyor. Sadece insanın kendisine inanmasını (İmanı billah), sadece kendisini bilmesini (Marifetullah), sadece kendisini sevmesini (Muhabbetullah), sadece kendi gösterdiği yolda olmasını istiyor (Sıratı Müstakim).

Böylece Yüce Allah insanın; saadeti dareyni / iki dünya saadetini, hem dünya hem de âhiret mutluluğunu kazanmasını istiyor.

 

 

Susma Sözlüğü

 

Sevgi saçaklarına tüneyen kuş
Kışı geçtin, baharı geçtin
Hadi yaz geldi, çöz dilinin pasını
Kanatlan taaaaaaaaaa uzaklara
Dönme geriye, çevirme hiç başını
Çözdüm ben küçük düğümleri inan
Büyük düğümler, büyüklerden kalma

İçim acı da
İçim kavga da
İçim çok kalabalık bu mevsim
İğne atsan yere düşmez
Su uğultusu var kulaklarımda
Gözlerime şiir doldurdum
Vadesi doluyor duvardaki takvimin

Bu yol düş yolu, yor düşlerini
Eğme kaşlarını
Yolma saçlarını
Beni mavi gökyüzü bekler
Seni kıvrılarak akan ırmaklar
Yürü içine içine, bul kendini
Gidilemeyen yolların yası dağlara kalsın

Sen de uçamayan yaralı kuşlardansın biliyorum,
Bu yüzden mavi diye bir renk var
Deniz gibi, gök gibi
Uçurtmaların yerden göğe kendini savurduğu
Ve sen bu rengi hiç bilmiyorsun
Dilindeki susma sözlüğünü alda gel
Her dilde tercümedir şiir…

Zeytin Kelimeler